Osmanlılar, hemen bütün toplumlar gibi belirli idam usullerini suçları önlemek (nizâm-ı âlem) ve toplum vicdanını rahatlatmak gibi amaçlarla kullandı. Osmanlılar idam kararlarında genellikle İslâm şeriatına uydular ve bu konuda ayrıntılı düzenlemeler yapmadılar. Türkiye’de idam cezası 2004’te kaldırıldı.
Muhtemelen insanlık tarihinin başından beri, potansiyel suçluların gözünü korkutmak için idam cezaları uygulanageldi. Hammurabi’nin kanunlarına göre adam öldürmek, kadının zina yapması, ensest ilişkiler, büyü ve hırsızlık ölüm cezasını gerektiriyordu. Eski Yunan’da casusluk, dinî tahkir, cumhuriyeti yıkma teşebbüsleri idam cezasına çarptırılan suçlardı. Cezalar zehir, uçurumdan atmak, baş kesmek ve taşlamak gibi yöntemlerle infaz ediliyordu. Roma’da ise vatana ihanet ve şerefe saldıran hicivler katl sebebiydi. İnfazın yürütümü halk eliyle olurdu; sonraları profesyonel cellatlar çıkacaktı.
Engizisyon Avrupa’da 17. yüzyıla kadar yakma ve kemik kırma yoluyla ölüm cezalarını yürüttü. Daha sonra Hümanizmin tesiriyle, hızlı idam yöntemleri öne çıkmaya başladı. Boyun vurma ve ipte asma gibi…
Eski Türklerde ise töre ne derse oydu. Göktürklerde hırsızlar ve ordu kaçkınları, Cengiz Yasası’nda zina, livata, yalan, sihir ve suya kül dökmek/işemek ölümle cezalandırılıyordu. Hükümdar ailesinin kanını dökmek uğursuz sayıldığından, bunların siyaseten idamı kementle boğarak gerçekleştirilirdi.
İslâm’da haksız yere insan öldürmenin cezası kısasa tâbi; ancak maktul yakınının katili affetmesi ile ıslah kapısı açık. Dinden dönmek, livata, yeryüzünde fesat ölümle cezalandırılırdı. Ateşte yakmak ve uzuvları kesmek gibi yöntemler Peygamber sözüyle yasaklanmıştı.
Çengele asmak Tahta kuleye makaralarla ipler yerleştirilir. Çırılçıplak soyulan mahkûm elleri bağlı şekilde kulenin en üst noktasına çekilir ve aniden bırakılarak az aşağıda konumlanan çengellere saplanır. Hızlı bir ölüm vadetmeyen bu kulelerde genellikle toplum düzenini bozan isyancılar ve korsanlar cezalandırılırdı. Hükümlünün uzun süre can çekişmesinin halka seyrettirilmesi, caydırılmak istenen suçun devleti ne denli rahatsız ettiğini gösteriyordu. Bu sahnede Nakkaş Osman, “Şehzâde Mustafa yaşıyor” diyerek isyan eden Celâlilerin asılmasını betimliyor. Galiba Kanunî’yi en çok rahatsız eden -belki de korkutan- şey Mustafa’nın bir türlü peşini bırakmayan gölgesiydi. (Lokman, Hünernâme II, res. Osman, 1588. TSMK H. 1524).
Osmanlılar idam kararlarında genellikle İslâm şeriatına uydular ve bu konuda ayrıntılı düzenlemeler yapmadılar. Padişahın emirlerine karşı girişilen toplumsal düzeni bozucu isyanlar kati ölümle cezalandırılırdı. Bazen de Fâtih Kanunnâmesi’nde kardeşlere yönelik olduğu gibi “nizâm-ı âlem için”; somut olarak suç daha ortaya çıkmadan katl gerçekleştirilmiştir. Siyaseten katli vacip görülenler kellesi alınarak veya boğularak öldürülür; diğer idamlıklar asılır, ikiye biçilir, -nadiren de olsa- taşlanırdı. Devlet aleyhine çalışan korsanlar ve yol kesiciler daima çengele vurulmak veya kazığa oturtulmak gibi ibret verici yöntemlerle öldürülmüşlerdir. 4. Murat’ın hattını taklit ederek çıkar devşirmeye çalışan bir bostancının derisi yüzülmüştür. 16. yüzyılda yaşayan Gelibolulu Âli’ye göre 1528’de Sultan Selim Camii yakınında işlenen faili meçhul bir cinayet sonucu halk galeyana gelmiş; suç işleme potansiyeli görülen 800’e yakın Arnavut işçi “toplumu rahatlatmak adına” öldürülmüş veya şehirden sürülmüştür. Âlî, “şeriata göre katllerini icap eder hâl yok idi” demiş ve “nizâm-ı âlem için yapıldı” şerhini eklemiş.
2. Mahmut zamanında çıkarılan 1838 Kanunnâmesi’yle idam, devlet memurlarına yönelik olarak sınırlandırıldı. 1840 Ceza Kanunnâmesi’nde sadece vatana (padişaha) ihanet, isyan ve cinayet suçları ölüm cezasına müstahak görülüyor, padişahın idam konusundaki yetkisi sınırlandırılıyordu. Türkiye’de son idam 1984’te uygulandı ve 2004’te yasalardaki tüm idam istisnaları kaldırıldı.
Kazığa oturtma Toplum düzenini bozanlara uygulanan bu dehşetli ölüm cezası, makattan ağıza veya omuza omuza kadar bir kazığın iç organları zedelemeden çakılması suretiyle yapılır ve canlı kalan bedenin acı içindeki teşhiriyle gizli suçların önlenmesi amaçlanır. 17. yüzyılda Türkiye’ye gelen Fransız seyyah Thevenot’a göre bu, nadiren verilen bir cezaymış. Yine aynı asrın İsveç elçisi Claes Ralamb’ın serbest Türk ressamlara sipariş ettiği kıyafetnameye göre bir cellat kazığıyla birlikte böyle görünüyordu. 15. yüzyılda görülmeye başlanan Osmanlı cellatlar sınıfı, 19. yüzyılda, Sultan Abdülmecid zamanında kaldırıldı (Ralamb Kıyafetnâmesi, 17.yy İsveç Ulusal Ktp. Râl. 8:o nr 10).
Asarak öldürme İran milli destanı Şahnâme’nin 17. yüzyıla ait bu Türkçe yorumunda, hikayeyi Osmanlı dünyasında geçiyormuş gibi nakşeden Türk ressamı Nakşî, İskender’in Dârâ’nın katillerini asmasını bir çengel kulesinde resmetmeyi seçmiş ve mahkumların oka tutulduğunu betimlemiş. Daha eski nüshalarda görülmeyen bu detaylar, Osmanlı kültürünün etkileri olmalıdır. Çengel cezasının istisnai bir ceza olduğu düşünülse de sahnedeki asma cezasında bile kullanılan kulenin çengelli olması, bu cezanın sanıldığından da yaygın olabileceğini düşündürür. Oka tutma ise yayı ile yatıp kalkan Eski Türklerden gelen bir idam usulü olsa gerek; nitekim Evliya Çelebi, Okmeydanı’nda talim yapan askerlerin bazen suçluları hedef tahtası yaptıklarını yazar (Türkçe Şehnâme, çev. Şerifî, res. Nakşî, 1620. New York Halk Ktp., Spencer Coll. Turk. Ms.1.)
Baş kesme Osmanlılarda en yaygın islam usulü olan baş kesmenin eski Türk ve İran tarihinden geldiği kadar dinî bir kökeni de vardı. Peygamber’in hayatını Türkçe anlatan 16. yüzyıla ait Siyer-i Nebî’de, İslâm’a yazıp söylediği şarkılarla hakaret eden ve Bedir’de Müslümanlara karşı savaşan Nadr b. şarkılarla hakaret eden ve Bedir’de Müslümanlara karşı savaşan Nadr b. Hâris’in Peygamber huzurunda, Hz. Ali tarafından zülfikâr kılıçla idam edilmesi (624) resmediliyor (Erzurumlu Darîr, Siyer-i Nebî, c. IV, res. Nakkaş Hasan, 1594. Kopenhag David Müzesi, 5/1985).
File ezdirme Bu minyatürde Belgrad’daki savaş esirlerini fillere ezdiren Kanunî, düşmanlarına istisnai bir ceza vermiş olsa bile, cezalandırmanın hükümdarın o anki ruh hâline ne denli bağlı olabildiğini ve sabit bir uygulamanın her zaman bulunmadığını gösteriyor bize (Arifî, Süleymannâme, res. ?, 1558. TSMK H. 1517).
Nâzım’ın Sovyetler Birliği’nde olduğu süre boyunca eşi Münevver Andaç ve oğlu Mehmet Hikmet hep gözetim altındaydı. 1951’den 1955’e kadar mektup almaları-yazmaları yasaktı. O sıralar uluslararası girişimlerle en azından kısmen de olsa bir mektup ve hediye trafiğine izin verildi. İşte 50’li yılların sonlarında, Mehmet’in özlem dolu satırları…
Nâzım Hikmet’in “Kore’ye Giden Gemi” şiirine de yansıyan oğlu Mehmet’e özlemi tek taraflı değildi. Mehmet, büyüdükçe daha bebekken ayrılmak zorunda kalan babasını tanımaya başlamış; ona şiirler, mektuplar yazıp resimler çizmiştir. Bu mektupların bir kısmı, Rusya Edebiyat Sanat Devlet Arşivi’ndeki (RGALİ) Nâzım Hikmet koleksiyonunda bulunmaktadır.
Mehmet’in babasına gönderdiği fotoğraflardan. Arkasında el yazısıyla “Nisan 1955. Babama. Mehmet” yazılı (RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 538, yaprak 10 ve arkası)
1951’den Türkiye’den kaçırıldıkları 1961’e kadar, Nâzım Hikmet’in eşi Münevver Andaç ile oğlu Mehmet Hikmet hep gözetim altında tutulmuş, kapılarının önünde bir polis cipi bekletilmiş, pasaport istekleri sürekli geri çevrilmiştir. Hatta 1955’e kadar mektuplaşmaları dahi yasaktır (Me- met Fuat, Nâzım Hikmet: Yaşamı, Ruhsal Yapısı, Davaları, Tartışmaları, Dünya Görüşü, Şiirinin Gelişmeleri, 2015, s. 579)
Nâzım Hikmet, “Postacı” başlıklı şiirinde şöyle yazmıştı:
Fotoğrafın arkasına Münevver Andaç, Nâzım’a hitaben şöyle yazmış: “Nisan 1955. Mehmet huysuzluk etmek üzere iken böyle bir hal takındı. Böyle durduğuna bakma” (RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 538, yaprak 11 ve arkası).
Mektup Şu, küçük zarfın içi Sözlerle dolu sıcak. Biraz sonra uçakla Babama ulaşacak
Götürecek gönlümü Satılardan kanatla Dil dökecek babama Sevgi dolu bir tatla
Canlanacak yavrusu Hayalinde babamın. Mektubumu alınca Babacığım bu şiir bitti. Şimdi Asıl Mektup başladı Babacığım bana ne zaman pul yollayacağın.
MEHMET Kadıköy
MEHMET’TEN NÂZIM’A / 2. MEKTUP
‘Annemi hiç üzmüyorum çok çok selam ederim…’
Salı 18-II-1958
BABA.
BEN OKULA GİDİYORUM. OKUMA YAZMA ÖĞRENDİM. ANNEMİ HİÇ ÜZMÜYORUM. SANA ÇOK ÇOK SELÂM EDERİM ELLERİNDEN ÖPERİM. ŞEYTANLA [Nâzım Hikmet’in Moskova’daki köpeği] RESMİNİ GÖRDÜM. ÇOK SEVİNDİM. SAĞ OL. İKİNCİ KARNEM HEP PEKİYİ OLACAK.
Oğlun mehmet
(RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 213, yaprak 2)
MEHMET’TEN (VE RENAN’DAN) NÂZIM’A / 3. MEKTUP
‘Gönderdiğiniz beyaz pabuçlara çok sevindim’
9-2-1959
Dayıcığım
Nasılsın iyi misin? Seni çok özledim. Ben, Mehmet, annem pek çok iyiyiz. Sen orada iyi misin? Annem geçen gün bize senin için üşütmüş olduğunu söyledi. Geçmiş olsun. Şimdi hastalığın geçti mi? İnşallah geçmiştir. Benim ve Memo’nun dersleri ve karneleri iyi. Şimdi 15 gün tatiliz. Dayıcığım gönderdiğin blüzlara çok sevindim ve çok teşekkür ederim. Çok beğendim. Herkes de çok güzel olduğunu söylüyor. Zaten burada öyle şeyler hiç yok, olsa bile çok pahalı. Memo ne fazla yaramaz ne de fazla uslu. Ancak ikisinin ortası. Fakat böylesi daha iyi. Dayıcığım bilemem biliyor musun bu sene HULA-HOOP modası var. Biz çok güzel çeviriyoruz. Ama öyle 100, 50 defa değil. Onun da üstünde 2066 defa. Fakat nedense annem çeviremiyor. Çeviremediği için de çok kızıyor. O ancak 2 defa çevirebiliyor. Zaten büyükler, küçüklerden daha az çevirebiliyorlar. Dayıcığım pullar o kadar çok oldu ki 2 kalın ciltli defter az geliyor. Biz de çok seviniyoruz. Memoyla ara sıra hafif olarak şakadan veya sahiden kavga ediyoruz ama fazla değil. Dayıcığım şimdi sana yazarken (Memo gel sen de yaz) dedim. O da arka sahifaya yazdı. Onun için oraya bakıver lütfen. Artık sana sık sık metup yazmağa çalışacağım. Dayıcığım burada mektubumu bitirmeye mecburum. Çünkü daha Mehmet yazıcak. Geç de oldu. Gözlerinden ve ellerinden öperim.
R. Berk
Babacığım.
Size şimdi ablam yazarken ben de yazıyorum. Nasılsınız? Ben çok iyiyim. Derslerime çok çalışıyorum. Karnem de güzel. Gönderdiğiniz beyaz pabuçlara çok sevindim. Teşekkür ederim. Sizin orada işleriniz nasıl gidiyor? Annem de çok iyi. Ben sık sık sokağa çıkıp arkadaşlarımla oynuyorum. Biz çarşamba günü Ayşe teyzemin kızı Fatoş’un doğum gününe gidiyoruz [Ayşe teyzeden kasıt, Münevver’e Bursa Cezaevi’nde Nâzım’ı ziyaretleri sırasında eşlik eden Dündar Baştımar’ın eşi Ayşe Baştımar, Fatoş da onun kızı Fatma olabilir]. Her halde çok eğleneceğiz. Babacığım burada mektubuma son verirken gözleriniz ve ellerinizden öperim babacığım.
Oğlunuz:
Mehmet Andaç
(Mektubu Münevver Andaç’ın ilk eşi ressam Nurullah Berk’ten olan kızı Renan Berk (ileride Genim soyadını alacaktır) ve Mehmet Hikmet, arkalı önlü birlikte yazmışlardır / RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 213, yaprak 3, 3 arkası)
MEHMET’TEN NÂZIM’A / 4. MEKTUP
‘Biraz da ev ve okuldan bahsedelim’
Arkasında “Sevgili babama. Mehmet. Ağustos 1956. Caddebostan” yazılı (RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 538, yaprak 15 ve arkası).
2-4-960
Babacığım.
Size çoktan beri mektup yazmadığım için özür dilerim. Biraz da ev ve okuldan bahsedelim:
Evde annem bana aritmetiğim iyi olması için hergün “10”ar hesap yaptırıyor.
Okulda ise herşey iyi. Bugün Türkçeden yazılı imtahan olduk. 5 aldım. Notlarımız 5 üzerinedir.
Ablamın da notları çok iyi. Tatile yaklaştık 2 ay var. Tatiller artıyor. Şimdiye kadar 4 tatil geçti. Annem ablama 125 lr bir mayo aldı.
1951’de tekrar ağır hapis cezalarına çarptırılan dünya şairi Nazım, çok sevdiği vatanından ayrılmak ve SSCB’ye gitmek zorunda kalmıştı. Tam o sıralar bütün şiddetiyle devam eden Kore Savaşı, şairin hem günlük hayatına hem de unutulmaz dizelerine yansıdı. O dönem yazdığı “Kore’ye Giden Gemi” şiiri, daha sonra Türkçede kısaltılarak yayımlanmıştı. Mehmet Perinçek, Moskova’da şiirin orjinalinden yapılan Rusça çevirisini buldu ve tekrar Türkçeye kazandırdı.
Nâzım Hikmet 1951 yazında SSCB’ye geldiği zaman, ilk yıllarındaki edebiyat ve siyasal yaşamında Kore Savaşı (1950-1953) önemli rol oynamıştı. Ayrıca ölene kadar oğlu Mehmet’e duyduğu özlem de hiçbir zaman eserlerinin gündeminden düşmedi. Büyük şair, 1953’te yazdığı bir şiirinde ise bu iki temayı birleştirmişti. Ancak “Kore’ye Giden Gemi” başlıklı şiirin özgün Türkçe metni bugünlere ulaşmadı. Sadece şiirin içinden küçük bir kısmı, Nâzım’ın ölümünden sonra farklı bir başlıkla Türkçe olarak yayımlandı. Şiirin tamamına Rusça çevirisinden ulaştık ve Türkçe olarak okuyucusuyla ilk kez bu sayfalarda buluşuyor.
“Kore’ye Giden Gemi” adlı şiir, ilk defa SSCB Yazarlar Birliği’nin günlük yayın organı Literaturnaya Gazeta’nın 9 Temmuz 1953 tarihli sayısında yayımlandı. Gazetenin birinci sayfasında manşetten verilen şiiri, Muza Pavlova Rusçaya çevirmişti. Şiir daha sonra Nâzım’ın Moskova’da 1953’te Rusça basılan Seçme Eserler’inde (İzbrannoe, s. 266-268) yer aldı. “Kore’ye Giden Gemi”, şair hayattayken yakını da olan A. K. Sverçevskaya’nın hazırladığı Rusça Nâzım Hikmet Bibliyografyası’na da (Nâzım Hikmet: Bibliografiçeskiy Ukazatel, 1962, s. 52) girmiştir.
Nâzım’ın oğlu Mehmet (Fotoğraflarla Nâzım Hikmet, 2006, s.96)
Nâzım’ın ölümünden sonra şiirin Kore Savaşı’yla ilgili olan geniş bir kısmı çıkarılmış, eser Türkçede sadece oğluna hasretini dile getirdiği dizeler bırakılarak, “Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor” başlığıyla yayımlanmıştır (Türkçe ilk yayımlandıkları yerler için bkz. Nâzım Hikmet, Tüm Eserleri VII: Saat 21-22 Şiirleri ve Eserlerine Girmeyen Şiirleri, 1979, s. 504-505).
Tabii şiiri kimin kısalttığını, hatta ana gövdesini çıkarttığını söylemek zor. Bu kadar geniş çaplı olmasa da, şairin kendisinin gençlik yıllarındaki şiirlerini daha sonradan değiştirdiği, kısalttığı ya da onlara eklemeler yaptığı biliniyor (bkz. Mehmet Perinçek, “Bilinmeyen şiirleri ve dizeleriyle… Nâzım Hikmet”, #tarih, Ocak 2019, s. 36-39). Ancak bu şiir, Nâzım’ın sağlığında ne Türkçe ne de Rusça olarak kısaltılmamıştır ve şiirin başlığı değiştirilmemiştir. Ayrıca şairin ölümünden 1 sene önce çıkan bibliyografyada da “Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor” başlıklı bir şiir bulunmamaktadır.
Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, Türkçe baskılarda “Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor”un altına 1954 tarihi düşülmüştür. Oysa “Kore’ye Giden Gemi” şiiri 1953’te yazılmıştır (dolayısıyla bu tarih de düzeltilmelidir).
Şiire dair tartışılması gereken diğer bir nokta ise şu dizelerdir:
Bize pek mi müthiş geliyor kendi kaderimiz? Elâleme haset mi ediyoruz?”
Bu dizeler Türkçe baskıda da vardır. Ancak Nâzım’ın sağlığında yapılan Rusça çeviride “kader” değil, tam olarak “keder”e denk düşen bir kelime kullanılmıştır. Altını çizmek gerekir ki, büyük Türk şairi, şiirlerinin çevirileri üzerinde titiz bir şeklide çevirmenlerle birlikte çalışmakta ve olabildiği kadar kendi ifadelerine sadık kalınmasını tercih etmektedir (Nâzım Hikmet’in şiirlerinin Rusça çevirisine dair bir konuşmasından bu temeldeki ifadeleri için bkz. Nâzım Hikmet, “Şair Olacaklara Bazı Öğütler”, Sözcükler, Ocak-Şubat 2019, s. 31-32). Şairin elyazısı veya notları okunurken ya da şiir Türkçe olarak dizilirken bir hata yapılmış olması da muhtemeldir. Ayrıca Zekeriya Sertel, kitabına “Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor”u alırken de “keder” yazmıştır (Zekeriya Sertel, Nâzım Hikmet’in Son Yılları, 1978, s. 68). Daha sonra Cem Yayınları’ndan çıkan Toplu Eserler’de bu farklılığa işaret edilerek Sertel’in dizgi hatası yapmış olabileceği belirtilmiştir (Nâzım Hikmet, Tüm Eserleri VII: Saat 21-22 Şiirleri. Eserlerine Girmeyen Şiirleri, s.505). Bu baskıda daha önce çıkan yayınlardaki “kader” kabul edilmiş ve bugüne de öyle gelmiştir. Ancak Nâzım hayattayken yapılan Rusça çeviri, şiirin içindeki anlamı ve Nâzım’ın üslubu “keder”i daha ağır kılmaktadır. Biz de o sebeple “keder”i tercih ettik. Tabii işin aslı, ancak Nâzım’ın kendi notlarına ulaşılınca ortaya çıkacaktır.
Sertel, 1953’te Kazakistan ve Özbekistan’ı ziyaret ettikten sonra geldiği Moskova’da Nâzım’la görüşmüş ve “Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor”daki dizeleri şairin kendisinden dinlediğini seneler sonra yazmıştır. Tabii dinlediği şiir, “Kore’ye Giden Gemi” de olabilir. Şiirin tam yazılıp yayımlandığı dönemdir. Seneler sonra Türkçe yazılı olarak sadece kısa halinin olmasından dolayı kitabına onu almış olması da mümkündür. Sertel’in aşağıdaki tanıklığı, şiirin 1954’ten önce yazıldığını ta o yıllarda dahi göstermiştir:
“Nâzım Hikmet karısı Münevver Hanım’la oğlu Memet’i fotoğraflardan izliyordu. Masanın camı altında Münevver’in ve Memet’in boy boy resimleri vardı. Duvarlara da onlara ait çeşitli anılar asılmıştı. Nâzım bu bekâr evinde onlarla beraber yaşıyordu. Münevver’le Memet bir an gözünün önünden gitmiyor, dilinden düşmüyordu. Hele hastalandıktan sonra bu özlem bir kat daha artmıştı. Masa etrafında oturduk. Üçümüzden başka kimse yoktu ortada. Nâzım ağlayan, titrek bir sesle okumaya başladı” (Zekeriya Sertel, s. 67).
Nâzım Hikmet, Türkçe olarak tamamını ilk defa yayımladığımız “Kore’ye Giden Gemi”de, oğluna duyduğu özlemi Kore Savaşı temasıyla birleştirmişti. Aslında Mehmet daha ilk doğduğunda, Nâzım Hikmet “Doğum” şiirinde de Kore’ye göndermeler yapmıştı:
“Anası bir oğlancık doğurdu bana; kaşsız, sarı bir oğlan, masmavi kundağında yatan bir nur topu, üç kilo ağırlığında.
Benim oğlan
dünyaya geldiği zaman, çocuklar doğdu Kore’de, sarı ay çiçeğine benziyorlardı. Mak Artır [Douglas MacArthur] kesti onları, gittiler ana sütüne bile doymadan (…)”
Şairin o dönemde Kore Savaşı’na dair çok sayıda şiir kaleme aldığı biliniyor: “Bir Hazin Hürriyet”, “Seni Düşünüyorum”, “Kore Türküsü”, “Mektup”, “23 Sentlik Askere Dair”, “Kore’de Ölen Bir Yedek Subayımızın Menderes’e Söyledikleri/Diyet”. Aynı konuyu “Bir Hazin Hürriyet”, “Doğum”, “Gazete Fotoğrafları Üstüne/Korku” şiirlerinde de işlemiştir. Hatta birçok farklı ülke ve şehirde sıkça sahnelenmiş olan “Fatma, Ali ve Diğerleri” isimli bir tiyatro oyunu da yazmıştı (Mehmet Perinçek, “‘Fatma, Ali ve Diğerleri’, ‘İnek’ ve ‘Prag Saat Kulesi’: Nâzım Hikmet Kendi Piyeslerini Anlatıyor”, Toplumsal Tarih, Ağustos 2017, s. 72-79).
Nâzım Hikmet daha Moskova’ya ayak basar basmaz Demokrat Parti hükümetinin Kore Savaşı’na katılmasını sert bir şekilde eleştirmeye başlamış ve ilk günlerindeki yazı, konuşma ve demeçlerinde bu konuya sıkça değinmişti (Mehmet Perinçek, “Nâzım Hikmet Moskova’da: İlk Yazıları, Konuşmaları, Demeçleri”, Toplumsal Tarih, Temmuz 2017, s. 40-52). Kore’ye asker gönderilmesi, Nâzım’ın ilk dönemki yurtdışı gezilerinde de en fazla vurgu yaptığı konular arasındaydı. Hâliyle bu durum, Nâzım’ın merkezinde yer aldığı TKP’nin gündemine de yansımıştı. Ayrıca 1958’den itibaren yayına başlayan TKP’nin “Bizim Radyo”su için yaptığı yorumlarda da Kore Savaşı temasına rastlarız.
Nâzım Hikmet, Moskova’daki evinde oğlu Mehmet’in fotoğraflarına bakıyor. (V. L. Vorobyov, A. A. Kolesnikov, Nâzım Hikmet Sudba Poeta, 2016)
Nâzım Hikmet, 5 Eylül 1951 tarihli Trud gazetesinde çıkan Türkçede yayımlanmamış “Türk Halkı Mücadele Ediyor” başlıklı yazısında ise Kurtuluş Savaşı’nı Kore Savaşı’yla şöyle karşılaştırmıştı: “1. Dünya Savaşı’ndan sonra halkımız millî bağımsızlığı için Amerikan, İngiliz, Fransız, İtalyan emperyalistlerine ve onların Yunan kuklalarına karşı savaştığı zaman bir tek Sovyetler Birliği, bu zor zamanda ona yardım etmiş, maddî ve manevî destek göstermişti. Ancak bu yardım sayesinde emperyalist işgalciler Türk topraklarından kovuldu. (…) Gerici hükümet ve partilerin alçak politikası, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin Amerikan emperyalistlerinin sömürgesine ve ABD’nin askerî üssüne dönüşmesine yol açtı. Bugünkü iktidar sahipleri, halkın millî çıkarlarını açık bir şekilde ayaklar altına alıyor. Onlar, bir avuç dolar için ülkeyi Wall Street’e sattılar ve şimdi de Türk halkının evlatlarını Amerikan bankerlerinin kârı uğruna kan dökmeleri için Kore’ye gönderiyorlar. Babaları ve abileri 1919-1923 yıllarında emperyalistlere karşı savaşta düşen gençler, şimdi emperyalist orduların safında Kore halkına karşı savaşmaya, Amerikalı generallerin emirleri doğrultusunda Koreli kadın ve çocukları öldürmeye zorlanıyorlar (…)
İşçiler, grev ilan ediyor, Türkiye’ye gelen Amerikan silahlarıyla dolu gemilerin yükünü indirmeyi reddediyorlar. İşçiler, Komünist Parti’nin, özgürlüğün ve ekmeğin partisinin, millî bağımsızlığın partisinin, barışın partisinin saflarında mücadele ediyorlar. (…) Anadolu’nun köylerinde köylüler, Ankara hükümetini Amerikalılara Türk halkının evlatlarını satmakla damgalayan türküler yakıyor. Halk, hep bir ağızdan Kore’ye Türk askerini gönderenleri lanetliyor”. Nâzım, daha sonra Türkiye’deki Barış Derneği’nin, Behice Boran ve arkadaşlarının mücadelesini, karşılaştıkları baskıları anlatmıştır. Ona göre Kore’ye asker göndermek, vatana ihanet ve halka karşı cinayettir (Nâzım Hikmet, “Turetskiy Narod Boretsya”, Trud, 5 Eylül 1951, s. 3)
Şair, “millî çıkarları pazarlayan hükümet”in Kore’ye asker göndermesine karşı tavrını özellikle kadınlara yönelik yayın organlarında ortaya koyuyordu. Türkiye’de eşlerinin, çocuklarının, erkek kardeşlerinin Amerikan çıkarları adına ölmesine itiraz eden kadınların mücadelesini anlatıyor, Behice Boran’ı anmayı bu yazılarında da ihmal etmiyordu (Nâzım Hikmet, “Protiv Rejima Goloda i Smerti”, Sovyetskaya Jenşina, No. 6, 1951, s. 52; Nâzım Hikmet, “Protiv Bespraviya i Nişetı”, Krestyanka, Aralık 1951, s. 23). Çocuk gazetesine de yazsa konu kesinlikle Kore Savaşı’na geliyordu (Nâzım Hikmet, “Pravda o Turtsii”, Pionerskya Pravda, 8 Şubat 1952, s. 4). Victor Hugo’nun 150. doğum günü dolayısıyla 26 Şubat 1952 günü Moskova’da düzenlenen törende kürsüye çıktığında dahi söze Kore Savaşı’yla başlamıştı: “Dostlar! Ben burada vatanı Amerikan emperyalistlerine satılmış, kardeşleri zorla dünyanın bir ucundaki Kore’ye ölmeye ve katil olmaya gönderilen bir Türk şairi olarak konuşuyorum…” (“150 Let So Dnya Rojdeniya V. Gyugo”, Literaturnaya Gazeta, 28 Şubat 1952, s. 1).
Nâzım Hikmet, Victo Hugo’nun 150. doğum yıldönümünde söze Kore Savaşı’yla başlamıştı. Moskova, Mart 1952 (Fotoğraflarla Nâzım Hikmet, s.114).
Kore’ye Giden Gemi
Nazım Hikmet’in 1953’te yazdığı “Kore’ye Giden Gemi” şiirinin, Türkçede ilk defa yayımlanan tam hali (Mavi dizeler, Rusça çevirisinden çevrilmiştir. Türkçe olarak “Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor”la örtüşen dizeler ise “siyah” olarak bırakılmış ve özgün metni korunmuştur).
“Türkiye’de, şu an Kore’de bulunan Türk tugayının personelinin yenilenmesi için gönderilecek olan yeni askeri birlik tamamlandı. Savaş sırasında Kore’de Türk tugayının personeli dördüncü kez yenileniyor.
***
Türk hapishaneleri, Türk birliklerinin Kore’ye gönderilmesine karşı çıkan yurtseverler ve barış taraftarlarıyla doldu. Tutuklular arasında işçiler, köylüler, zanaatkârlar, erkek ve kız öğrenciler, aydınlar bulunuyor. Askerî hapishanedeki tutuklular, eziyet ve işkencelere maruz kalıyor. Askerî savcı, onlar için asılarak ölüm cezasına çarptırılmalarını talep ediyor.
Gazetelerden.Babasının gözü önünde büyür
elâlemin yavrusu,
ona doğru emekler,
doğrulur dizlerinin üstüne,
açıp gözlerini dikip,
“baba” demesiyle
evi alır bir heyecan.
Benim oğlan fotoğraflarda büyüyor,
sessiz
ve hareketsiz.
Elâlemin oğlunun elini babası tutar,
götürür gezmeye,
tanıştırır böceklerle,
ağaçlarla,
tramvayla,
Rahmi Bey’in [!] köpekleriyle.
Elâlemin babası eve ekmek,
oğluna uçurtma getirir.
İçimde acısı var yemişi koparılmış bir dalın.
Gitmez gözümden hayali Haliç’e inen yolun,
İki gözlü bir bıçaktır yüreğime saplanmış
evlât hasretiyle hasreti İstanbul’un.
Ey Nâzım Hikmet
Ayrılık dayanılır gibi değil mi?
Bize pek mi müthiş geliyor kendi kederimiz?
Elâleme haset mi ediyoruz?
Elâlemin babası İstanbul’da hapiste,
Elâlemin oğlunu asmak istiyorlar.
yol ortasında
güpegündüz.
Bense burada, Moskova’da
çoktandır unuttum demir parmaklıkların ardını.
Rüzgüâr gibi
bir halk türküsü gibi hürüm,
sen ordasın yavrum,
ama henüz küçüksün Memed’im,
asılamıyacak kadar küçüksün henüz.
Gemi İzmir’den uzaklaşıyor,
incirle mi yüklü keresteyle mi?
Gemi uzaklaşıyor İzmir’den,
insan etiyle yüklü.
Gemi ilerliyor masmavi denizde,
hep daha hızlı,
daha hızlı.
Acı taşıyor taşıyor gemi tonlarca
Kore’ye
Kore’ye…
Kardeşler!
Elâlemin oğlu katil olmasın,
elâlemin babası ölmesin,
eve ekmekle uçurtma getirsin diye,
Gemiler İzmir’de insan etiyle değil,
İncirle, keresteyle yüklensin diye,
acı taşımasınlar diye Kore’ye,
orda onlar aldı göze ipi.
İnsanlar,
iyi insanlar,
daha sesli bağırın silah patlamalarından
seslenin dünyanın dört köşesinden
dur deyin,
cellât geçirmesin ipi.”
1953
(!) Rahmi Bey ve köpekleri Nâzım’ın başka şiirlerinde de geçmektedir. ”Hapisten Çıktıktan Sonra” başlıklı şiirinde ”Ajans haberlerini okuyor radyosu Rahmi Beylerin” dizesi yer akırken, “Macaristan Notlarında da “Karıcığım,/geceleri kapatıp pencereleri/radyoda Moskova’yı bulup/Erdem’i dinliyorsundur yine,/mürettip Şahap’ın anasıyla beraber,/Ve harap mahallede, yıldızların altında Ağustos böcekleri:/düdükleri bekçilerin,/bir de Rahmi Beylerin artsız arasız uluyan köpekleri.” dizeleri bulunmaktadır. Rahmi Bey’in Nazım Hikmet’lerin İstanbul’dan komşusu olduğu düşünülebilir).
1920’lerin başında dünya çapında meşhur olan Charlie Chaplin ve filmleri, Türkiye’de de büyük bir etki yaratmıştı. Dergilerin sayısız defa kapak konusu yaptığı Chaplin’in maceraları, ünlü yazar Peyami Safa tarafından takma isimle 16 kitaplık bir seri yapıldı. Şarlo’yu taklit eden, hatta Anadolu turnesine çıkan Mehmed Şükrü Bey’in sahne gösterileri ve filmi meşhur oldu.
Bol bir pantolon, basık bir şapka ve uzun pabuçlar…
Sessiz sinemanın sakar, komik ve muhalif yıldızı Charlie Chaplin (Charles Spencer Chaplin / Şarlo / 1889-1977) tüm dünyada şöhret olduğu 1920’lerin başında Türkiye’nin de en çok konuşulan sinemacısı olarak böyle tanıtılıyordu. Eski Türkçe kültür-sanat ve magazin mecmuaları onu kapaklarına taşıyor, yeni çıkacak filmlerini okuyucularına duyuruyordu. Şarlo o kadar çok ilgi çekiyor ve seviliyordu ki, adına polisiye kitaplar yazılıyor ve hatta onun ününden faydalanmak isteyen taklitleri çıkıyordu.
Resimli Gazete’nin 10 Mayıs 1924 tarihli 26. sayısı Charlie Chaplin’in bizdeki mecmualarda boy göstermeye başladığı ilk örneklerden biri. Kapağında Şarlo’ya yer vererek “Halkı güldürerek milyon kazanan iki adam” başlığını atan mecmua, “Bugün dünyanın hiçbir tarafında onu tanımayan, hiç olmazsa ismini işitmeyen yoktur” diye tanıtıyordu Charlie Chaplin’i. Çizim resminin altına “Komik Şarlo Şaplin” notu düşülmüştü. Geçen zamanda Şarlo’nun soyadı çeşitli mecmualarda “Çaplin” ve “Şaplin” olarak da yazılacaktı.
Sessiz dönemin iki efsanesi Resimli Gazete’nin 10 Mayıs 1924 tarihli sayısı, kapağında Şarlo’yla birlikte sessiz sinema döneminin bir diğer yıldızı Harold Lloyd’a yer vererek “Halkı güldürerek milyon kazanan iki adam” başlığını atmıştı.
Şarlo’nun 1925’teki “Altına Hücum” filmi tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de büyük yankı uyandırmıştı. Resimli Perşembe mecmuası, 8 Nisan 1926 tarihli 46. sayısının kapağını tam sayfa Charlie Chaplin’in “Altına Hücum” filminin afiş fotoğrafına ayırmıştı. “Bütün dünyaya neşe ve kahkaha saçan dünyanın en meşhur komiği Şarlo” başlığını atan mecmua, “Altına Hücum” filmiyle ilgili de şöyle yazmıştı: “Şarlo’nun ‘Altına Hücum’ ismindeki oyununda alınan bu son resimdir. Sinemaları takip eden herkes için Şarlo çok tanınmış bir simadır. Kendisi yirmi beşinde sinema alemine girmiş ve ilk önce İngiltere’de meşhur olmuş fakat dünyanın en büyük komedi aktörü sıfatını Amerika’da kazanmıştır. Bol bir pantolon, basık bir şapka ve uzun pabuçlarıyla herkesten ayrılan bir hususiyeti vardır”.
Dünyanın en meşhur komiği! “Altına Hücum” Türkiye’de de büyük yankı uyandırınca Resimli Perşembe mecmuası, 8 Nisan 1926 tarihli sayısının kapağını filmin afişine ayırdı. Başlık ise “Bütün dünyaya neşe ve kahkaha açan dünyanın en meşhur komiği Şarlo”ydu!
Şarlo’dan Türkiye’ye imzalı fotoğraf
Haftada Bir Gün mecmuası da 26 Ocak 1926 tarihli 18. sayısında Şarlo’nun fotoğraflarından kolaj yaptığı tam sayfa bir kapakla çıkar. Altına da şu notu düşer: “Sevilmediği için ızdırap çeken ve bu ızdıraptan dolayı aklını yitirdiği söylenen zavallı Şarlo”.
Şarlo Türkiye’de o kadar çok sevilip ilgiye mazhar olur ki, Haftalık Mecmua dergisi Şarlo’ya bir mektup yazarak ondan dergide yayımlanmak üzere imzalı bir fotoğrafını ister. Peki Şarlo bu teklife ne cevap verir sizce? Yanıtını Haftalık Mecmua’nın 6 Ağustos 1926 tarihli 55. sayısından okuyalım: “Mecmuamız beş-altı ay evvel maaruf sinema artistlerine birer mektup yazarak resimlerini istemiştir. Küçük Artist Ceki Kogan’dan gelen resmi derç etmiştik. Bu hafta Şarlo’nun mecmuamız için bizzat imzaladığı resmi derç ediyoruz. Şarlo’nun hakiki resmiyle sinemadaki resmi arasında ne kadar çok fark vardır”.
Kapak yakışıklısıHaftada Bir Gün mecmuasının 26 Ocak 1926 tarihli sayısının kapağındaki Şarlo kolajı (üstte) ve Haftalık Mecmua dergisinin Şarlo’ya mektup yazarak istediği özel imzalı fotoğrafıyla hazırladığı kapak , Türkiye’de Charlie Chaplin’in gördüğü ilginin kanıtlarından (altta).
Yerli Şarlo: Mehmet Şükrü Bey
Şarlo’nun dünyayı saran ünü ve onun nevi şahsına münhasır görünümü, sinemacıları, tiyatrocuları, dönemin komiklerini de etkiler ve hatta onun birebir taklidini yapmaya iter.
Resimli Gazete’nin 7 Ağustos 1927 tarihli nüshası okuyucularına Şarlo’nun taklidi “Komik Mehmet Şükrü Bey”in tek kişilik gösterisiyle turneye çıkacağı haberini müjdeler: “Şarlo’nun mukallidi Şükrü Bey bu hafta Anadolu seyahatine çıkıyor. Ona tesadüf edecek karilerimizi bol bol güldürecektir”.
Peki bıyıkları, bastonu, melon şapkası ve büyük pabuçlarıyla Şarlo’yu tıpatıp taklit eden Mehmet Şükrü Bey kimdir? Mehmet Şükrü Bey’in 60 dakikalık bir Şarlo filmi çektiğini ve Şarlo taklidiyle günde ne kadar para kazandığını Resimli Gazete’nin onunla ilgili haberinden öğreniriz.
ergi, Charlie Chaplin taklidi filminden fotoğraflarla yaptığı kısa foto-romanda, yerli Şarlo Mehmet Şükrü Bey hakkında çok ilginç bilgiler verir: “Komik Şarli Şaplin temsil ettiği filmlerde yepyeni bir tarz vücuda getirmiştir. Kendisine has olan gülünç kıyafet ve tavırları dünyanın her tarafında alkışla karşılandı. Her memlekette kendini taklit edenler çoğaldı. Türkiye’de de Mehmet Şükrü Bey namında bir zat Şarlo’yu muvaffakiyetle taklit etmektedir. Geçenlerde Lale Film kumpanyası tarafından Şükrü Bey’in temsil ettiği 60 metrelik bir oyun filme çekilmiştir. Bu filminden bazı parçaları yukarıya derç ediyoruz. Şükrü Bey mesleğe o kadar âşık bir kimsedir ki ona sık sık İstanbul sokaklarında, otellerinde Şarlo kıyafetiyle rastlıyorsunuz. Şükrü Bey koca potinleri, bol pantolonu ve ince bastonu ve melon şapkasıyla Şarlo’nun tam bir benzeridir. Daha şimdiden dolaştığı yerlerde günde on liradan otuz liraya kadar kazanç yapmaktadır. Fakat onunla kanaat etmeyerek yakında yaya olarak Paris seyahatine hazırlanmaktadır. Şükrü Bey’e muvaffakiyetler temenni ediyoruz”.
Türkiye’nin Chaplin’i Mehmet Şükrü Bey Şarlo’nun dünyayı saran ünü Türkiye’de de taklitlerinin çıkmasına neden olmuştu. İstanbul sokaklarında koca potinleri, bol pantolonu, ince bastonu ve melon şapkasıyla dolaşan Mehmet Şükrü Bey’in 60 dakikalık bir Şarlo filmi çektiğini Resimli Gazete’nin bir haberinden öğreniyoruz.
Şarlo’nun sinemadaki ünü, Türkiye’deki tanınırlığı ve gördüğü sevgi onu edebiyatta da okuyucuya ulaşmak için bir aracı yapar. İkbal Kütüphanesi, Şarlo’nun popülerliğini dahiyane ve çok etkili biçimde küçük macera romanlarının kapağında kullanır. İkbal Kütüphanesi 1927’de 16 sayıdan oluşan çoğu 32 sayfalık bir macera kitapları dizisine başlar. “Şarlo Polis Hafiyesi ve Gülünçlü Sergüzeştleri” başlıklı hikaye serisi, renkli çizim kapaklarında Şarlo’nun resmedildiği hikayelerle okuyucuya sunulur. Bu renkli kitapların yazarı da tanıdık bir isimdir: Bedia Servet. Bedia Servet polisiye hikayelerde Server Bedi takma ismini kullanan ünlü yazar ve gazeteci Peyami Safa’dan başkası değildir.
Peyami Safa “Şarlo Polis Hafiyesi ve Gülünçlü Sergüzeştleri” başlıklı seride şu 16 kitapçığı yayımlar: Fas’daki Va- zife, Mavi Elmas, Yılanlı Derviş, Kutb-ı Cenubîde, AlbatrosDalgalar İçinde, Sudanlı Güzel, Sihirli Otomobil, Son Dominik Cinayeti, Tekin Değil, Müthiş Boğa Güreşi, Prens Harra-kiri Meksika’da, Müthiş Süvari, Şarlo İstanbul’da, Şarlo Altın Yapıyor, Mihracenin Veliahdı.
Peyami Safa İmzalı Şarlo serisi İkbal Kütüphanesi’nin 1927’de bastığı 16 sayılık “Şarlo Polis Hafiyesi ve Gülünçlü Sergüzeştleri” başlıklı hikaye serisinin yazarı, Bedia Servet takma ismini kullanan Peyami Safa’ydı.
Şarlo’nun hayatı
Şarlo’yu kapağına taşıyan, sıklıkla okuyucularına ondan haberler veren Haftalık Mecmua 1927’de onun hayatını anlatan 32 sayfalık bir kitapçık yayınlar. Şarlo ismindeki kitapçık 12 kitaptan oluşan “Beş Kuruşa Bir Kitap” serisinin ilk kitabıdır. Şarlo’nun filmlerinden siyah-beyaz fotoğrafların yer aldığı kitap, döneminin en ayrıntılı Charlie Chaplin biyografisidir. Şarlo Sinemacılığa Nasıl Başladı?; Meslek Yolunda; Şarlo’nun Hususi Hayatı; Şarlo’nun Sesi, Tebessümü, Gözleri; Şarlo Saçlarını Niçin Boyuyor?; Şarlo’nun Pabuçları; Şarlo Evlendiği Zaman; Şarlo’nun Yarım Kalan Son Eseri başlıklı bölümlerden oluşur.
“Şarlo’nun annesi ve babası da birer sanatkardır. Kendisi de daha kundakta iken sahneye çıkmıştır!” diye başlayan biyografik kitapta, “Şarlo saçlarını niçin boyuyor?” başlıklı bölümde bunun nedeni şöyle açıklanır: ”Şarlo’nun saçları yavaş yavaş gümüşlenmeye başlamıştır. Halbuki onun temsil ettiği rollerdeki karakter gençlik ifade eder. Mesela Şarlo beline bir tekme yediği zaman, yahutta tatlı kasesini üstüne başına devirirken gülmekten kırılanlar onun saçlarının hakiki beyazlığını görseler kabil değil gülemezler, muhakkakki ağlarlar. O zaman Şarlo’nun zaten bir çok fecii sahnelerle dolu olan filmleri büsbütün bir facia olurdu. Zira ak saçlı bir soytarı hiçbir zaman gülünç değildir”.
Şarlo’yu enine boyuna okuyucuya tanıtan 32 sayfalık biyografi kitapçığı, daha 1920’lerde onun sinemaya kattığı değerin ve büyüklüğün farkında olarak şu cümlelerle sona erer: “Şarlo’nun bırakacağı miras sinemacılık alemi için pek büyük bir hadise olacaktır”.
Şarlo, 1920’lerin ilk yarısından itibaren Türkiye’de o kadar ilgi gördü ve o kadar benimsendi ki, mecmualarda kapak olmasının, adına kitap serilerinin yapılmasının yanısıra sinemalarda aynı anda birkaç filmi birden oynatıldı. Film negatifleri oynatılmaktan kullanılamaz hale geldi. Türkiye, uzun pabuçlu, bol pantolonlu, melon şapkalı, muhalif komedi yıldızını o kadar benimsedi ki, Charlie Chaplin yeni kurulmakta olan cumhuriyetin, kurtuluş mücadelesi vermiş bir halkın ağrıyan-sancıyan yaralarına adeta merhem oldu. Bu ülke onu, onun taklitlerini çıkaracak kadar sevmiş, benimsemiş ve komiklikle, komediyle adeta onun sayesinde tanışmıştı. Gülmeyi onun bastonu, melon şapkası ve muzip tavırlarıyla özdeşleştirmişti.
ŞARLO POLİS HAFİYESİ
İstanbul macerasından ‘gülünçlü’ bir kesit
Peyami Safa’nın Bedia Servet takma adıyla çevirdiği “Şarlo Polis Hafiyesi ve Gülünçlü Sergüzeştleri” dizisinin Şarlo İstanbul’da kitapçığının finali şöyleydi:
Şarlo İstanbul’da kitapçığının kapağı
“Vapur Üsküdar İskelesi’ne yanaşır yanaşmaz İngiliz neferleri Şarlo ortalarında olduğu halde çıktılar. Miss Rodi bir saniye tereddüt etmeden arkalarından çıktı. Takibe başladı. Neferler biraz ileride bir araba çevirmiş Şarlo’yu içine atmışlardı. Miss Rodi ikinci bir arabaya atladı. Şarlo’nun bulunduğu arabayı göstererek takip etmesini arabacıya işaretle anlattı. Yirmi dakika sonra Şarlo Toptaşı Tımarhanesi’nden içeri giriyordu.Genç kız bekledi. İngiliz neferleri içeride Şarlo’yu hastahane müdüriyetine teslim ettikten sonra çıkmışlardı. Başlarından ayrılmadı. Biraz ileride yol sormak bahanesiyle yanlarına sokuldu. Seferler Üsküdar’ın tenha mahallelerinde kendi arkalarından güzel bir kadına tesadüf etmelerinden memnun… Ona istedikleri izahati verdiler ve arz-ı hürmetle iskeleye birlikte gitmeyi teklif ettiler.
Üsküdar İskelesi’nden neferlerle birlikte köprüye çıktığı zaman Miss Rodi, muhtaç olduğu bütün malumatı edinmiş Şarlo’nun ne şekilde tevfik edilerek bir an evvel götürüldüğü mahalleye ne için nakil edildiğini öğrenmiş bulunuyordu. Bir saniye bile durmaksızın bir otomobile atladı. Amerika Seferathanesi’ne giderek doğru sefirin huzuruna çıktı. Sefir vakayı öğrenince hayretinden dona kalmıştı. Derhal telefonla evvel emirde Miralay Maksol’u pek az sonra da Toptaşı Tımarhanesi sertabibini buldurdu. İki saat sonra kendisine hürmetle muamele edilen Şarlo, Beyoğlu’na getirilerek doğrudan doğruya Amerika sefirine teslim edilmişti. Zavallı Şarlo hâlâ vaziyeti anlayamıyordu. Sefirin bulunduğu salona girdi de orada bir aydır peşinde koştuğu sevgili Miss Rodi’yi görünce hepsini anladı ve ağlaya ağlaya sevgilisinin kucağına düştü.
Fransa’nın 1940 Haziran’ında Nazi Almanyası tarafından işgal edilmesi üzerine, yönetime işbirlikçi Vichy hükümeti gelmişti. Fransa’nın Afrika başta olmak üzere sömürge ülkelerdeki askerî gücü, Müttefikler için ciddi tehditti. İngilizlerin özellikle Cezayir’in liman kenti Oran’da gerçekleştirdiği saldırıda 1.297 Fransız denizcisi ölecek, Almanların Fransız donanmasını kullanarak İngiliz deniz üstünlüğünü sarsma olanağı kalmayacak, ancak İngiltere- Fransa dostluğu da sulara da gömülecekti.
İngilizler ve Fransızlar 2. Dünya Savaşı’na müttefik olarak girdiler ve savaşı müttefik olarak bitirdiler. Ancak 1940 Temmuz’undan 1942’nin son aylarında Kuzey Afrika’ya yapılan Müttefik çıkarmalarına kadar geçen sürede birçok yerde birbirleriyle kanlı muharebeler yaptılar!
Bu muharebeler denizlerde ve karalarda, Kuzey Afrika’nın birçok cephesinde, Batı Afrika’da Dakar, Doğu Afrika’da Madagaskar, Güney sınırımızda Suriye ve Lübnan’da meydana geldi. Keza bazı Atlantik adalarında da çatışmalar oldu. Bunlar tabii esas olarak Fransa’daki içsavaşın yansımalarıdır. Öyle ki işbirlikçi ve faşist Fransa ile Cumhuriyetçi Hür Fransızlar arasındaki çatışma, Fransız sömürgelerindeki coğrafyalarda da tezahür etmiştir. Fransa metropolünde ise Alman işgali altında bir içsavaş (La Résistance- Direniş hareketi) sürmüştür.
Nazi işgalinin propoganda afişleri: Fransa’nın 1940 Haziran’ında Nazi Almanyası tarafından işgal edilmesi üzerine duvarları propoganda afişleri sarmaya başladı. Bu afişlerin ilk örneği sahipsiz kalmış gruplara Alman askerlerine güvenmelerini söylüyordu. 1943’te ise artık Polonya ve Rusya’dan işçi bulamayan Almanya, Fransızları işgücü olarak çağırmaya başladı: “Kötü günler geride kaldı. Baba, Almanya’da para kazanıyor!”
İngiltere ve Fransa 1939’da savaşa birlikte girerken, ayrı barış yapmayacaklarına söz vermişlerdi. Fransız cepheleri hızla dağılırken, 12 Haziran 1940 tarihinde Winston Churchill, Fransız hükümetine bir son dakika çağrısı yapmak üzere hükümetin çekilmiş olduğu Tours’a uçtu. Ne var ki ülkede son derece umutsuz ve teslimiyetçi bir hava esmekteydi. Başbakan Paul Reynaud Kuzey Afrika’ya çekilerek savaşa devam etme fikrine karşı değildi ama, kabinenin büyük kısmı yenilgiyi ruhen kabul etmişti. Teslimiyetçilerin başında gelen kişi ise Başkomutan Maxime Weygand olup, “çok yakında İngilizlerin de boynu tavuk gibi kopartılacak” diyordu.
Churchill inatçıydı. Fransızlara iki ülkenin birleşmesi için çağrı yaptı. Her Fransız yurttaşı tüm haklarıyla birlikte Britanya tebası, her Britanya tebası da Fransız vatandaşı olacaktı. Teklif Fransa’da büyük bir tepkiyle karşılaştı ve bunun çirkin bir İngiliz oyunu olduğunu söyleyenler “hiç değilse Alman işgalinin ne olacağını biliyoruz, bir Alman vilayeti olmak İngiliz dominyonu olmaktan iyidir” dediler. İşgalin ne anlama geldiğini bilmedikleri kısa sürede ortaya çıkacaktı.
16 Haziran 1940’ta Bakanlar Kurulunun 6 üyesi savaşa devam etmek isterken, 13 üye ateşkes istedi. Bu arada Mussolini de güneyden hücuma geçmişti ama bunun olayların gelişimi üzerinde bir etkisi olmadı. Almanlar zaten zaferi elde etmişti. Reynaud’nun yerine geçen Verdun kahramanı Mareşal Philippe Pétain, ayın 17’sinde ülkesinin silah bırakacağını ve barış istediğini açıkladı. Ne var ki artık ateşkes barış anlamına gelmeyecek, sadece Alman talepleri kabul edilecek, teslim antlaşması ise 1918’de Almanya’nın kayıtsız şartsız teslime zorlandığı aynı vagonda imza edilecekti.
Ayın 18’inde, Londra’da bulunan General Charles de Gaulle genel bir çağrı yayımlayarak Almanya’ya karşı savaşa devam edeceklerini bildirdi. “Zafer”, “Fransız direnişi”, “dünyanın kaderi”, “umut” gibi sözler duyulmaya başladı. Ertesi gün, yeni rejimin sansürü henüz gelmemişken, bazı Fransız gazeteler bu çağrıyı birinci veya ikinci sayfadan yayımladı. Mareşalin teslimiyetçi Fransa’sına karşı, genç tuğgeneralin Hür Fransa’sı ilk çıkışını yapmıştı ama, ilk başta çok yavaş çoğalacaklardı. Kendisine ilk katılanlar; başarısız Norveç operasyonundan dönerken İngiltere’de bekleyenler, Dunkirk’ten ve Atlantik kıyısında sıkışıp kaldıkları için tahliye edilenler ve İngiliz limanlarındaki sivil ve askerî gemilerin personeli arasından çıkacaktı. Burada 7 binden fazla personel ve 50 gemi Hür Fransa’ya katıldı ama ezici çoğunluk işgal altındaki ülkeye dönmek istedi. Fransız askeri artık savaşmak istemiyordu. Hatta Kuzey Fransa’da silahlarını atıp neşe içinde teslim olan Fransızların genel tavrı Alman askerlerini bile sinirlendirmişti.
Mars- el Kebir: Katliam saldırısı
Fransa’nın Almanlara teslim olması, İngiltere’de öncelikle Fransız donanması mesele- sini gündeme getirdi. Teslim koşullarına göre, Fransız sömürgelerini korumak için serbest bırakılacak belli sayıda gemi dışında kalanlar, Alman ve İtalyan kontrolündeki limanlarda toplanarak hizmetten çıkarılacak ve silahsızlandırılacaktı. Ancak bu gemiler Mihver devletleri tarafından kullanılırsa (ki kaçınılmazdı), tek başına kalan İngiltere için sorun oluşturacak, hayati deniz ulaşımını tehdit edecekti.
Bunun üzerine, acil bir plan yapılarak 3 Temmuz 1940’ta harekete geçildi. Sabahın erken saatlerinde Portsmouth ve Plymouth’da bulunan bazı Fransız gemileri baskınla ele geçirildi. İskenderiye’deki gemiler ise uzun görüşmelerden sonra silahsızlanmaya ve orada bırakılmaya razı edildi. Bu sırada Dakar’da bulunan Richelieu zırhlısı torpillenerek uzun süreliğine savaşdışı bırakıldı. Batı yarımküredeki gemiler de ABD ile anlaşılarak seferdışı bırakıldı.
Ne var ki Mers-el Kebir’de (Oran) bulunan büyük Fransız filosu Müttefikler lehine savaşa katılma, azaltılmış mürettebat ile bir İngiliz limanına gitme ya da savaş bitinceye kadar ABD limanlarında enterne edilme seçeneklerini kabul etmedi. Bunun üzerine İngilizler bu filoyu bombalayarak büyük gemileri batırdılar. 1.297 Fransız denizcisi hayatını kaybetti! Sadece Strasbourg muharebe kruvazörü, birkaç başka gemiyle birlikte daha sonra Toulon’a gidebildi. Böylece Almanların Fransız donanmasını kullanarak İngiliz deniz üstünlüğünü sarsma olanağı kalmadı.
Bu saldırı, Dunkirk sonrasında Alman istilasına karşı savunması son derece zayıflamış olan İngiltere’de sevinçle karşılanırken Fransa’da büyük bir öfke yarattı. İki ülke arasındaki ilişkiler bundan sonra daima gergin kaldı. Almanya ile bütünleşmeyi savunan aşırı sağcı grupların eli güçlendi. Birkaç gün sonra 3. Cumhuriyet sona erdirildi ama De Gaulle bunu asla kabul etmedi. 1944’te Paris’e dönünce de bunun hiç bitmediğini söyledi ama iki yıl sonra 4. Cumhuriyet’e geçilecekti. Teslim olacağına yaygın şekilde inanılan İngiltere ise, Mers-el Kebir saldırısıyla savaşa devam edeceği mesajını tüm dünyaya iletmiş oldu.
Katapault Operasyonu Cezayir’in Mers-el Kebir limanında bulunan büyük Fransız filosundaki büyük gemilerin İngilizler tarafından bombalanmasıyla 1.297 Fransız denizcisi hayatını kaybetmişti.
Türkiye sınırlarında kritik çarpışmalar
1940 yazında dünyanın dörtbir yanındaki Fransız sömürgeleri Vichy Hükümeti ile De Gaulle’ün liderliğindeki Hür Fransız Kuvvetleri arasında seçim yaptılar. 22 Temmuz’da Yeni Herbidler, 2 Eylül’de Polinezya, 9 Eylül’de Hindistan’daki küçük Fransız yerleşimleri, 24 Eylül’de Yeni Kaledonya, Hür Fransa’ya katıldı ki (Yeni Kaledonya adasının başkenti Noumea, Pasifik’te önemli bir Müttefik üssü oldu). Ağustos ve Eylül’de Kamerun, Gabon, Çad ve Fransız Kongosu da aynı yolu izledi. Suriye ve Lübnan’da ise Vichy taraftarları hakim oldular.
1941 baharında Halep ve Şam’a Alman uçaklarının inmesi, İngilizler tarafından büyük bir tehdit olarak görüldü. İngiltere bu uçakların öncelikle Irak’ta Reşid Ali Geylani’ye destek için hazırlık olarak intikal ettiklerinin farkındaydı. Burası sadece hayati öneme sahip Musul petrolünü Hayfa’ya taşıyan boru hattı nedeniyle değil, Sovyetler Birliği ile irtibat hattı olarak da önemliydi. Keza, Almanların Türkiye’yi geçmeleri halinde Kızıldeniz ve İran Körfezi önünde kurulabilecek son savunma hattı olacağı için de Vichy güçlerine bırakılamazdı. Ancak işe tersinden bakarsak, Almanların Vichy ile birlikte güney sınırlarımızda başarılı olması halinde, Almanlar Türkiye’den geçmek için büyük bir neden bulacaklar ve muhtemelen bunu deneyeceklerdi.
Eski düşmanlar Tunus’ta ön cepheye çıkan Fransız askerleri, 2 Aralık 1942’de Cezayir’in Oran kentindeki bir tren istasyonunda, bir ay öncesine kadar savaştıkları Amerikalı askerlerle el sıkışırken.
Alman yanlısı Reşit Ali Geylani, tam da Alman uçaklarının Suriye’ye indiği günlerde İngilizleri Irak’tan atma girişimini başlattı. General Archibald Wavell çölden gönderdiği bir kuvvetle isyanı bastırdı ve Bağdat’ta Müttefik yanlısı bir grubu yönetime getirdi. 1 Haziran 1941 tarihinde Irak’taki isyanın bastırılmasından bir hafta sonra, 8 Haziran günü, İngiliz ve Hür Fransız kuvvetleri Filistin’den Suriye ve Lübnan’a girdiler. Irak’tan gelen bir kol da Deyr-ez Zor üzerinden ilerledi. Vichy güçleri bir miktar çekildikten sonra muharebeye girdiler. 21 Haziran’da Şam, De Gaulle’e sadık generallerin eline geçti. Üç hafta sonra Vichy direnişi sona erdi.
Buna karşın, İngiliz ve Hür Fransız kuvvetlerinin Dakar’daki Vichy güçlerine karşı giriştikleri yeni operasyonlar başarısız oldu. Vichy güçleri buradaki gemilerin büyük ateş gücünü kullanmaktan çekinmedi. De Gaulle, Dakar’a Orta Afrika’daki Fransız sömürgelerinden yapılacak bir ilerleme teklif ettiyse de İngilizler böyle bir operasyona yeterli kuvvet ayrılmasının mümkün olamayacağı gerekçesiyle bunu reddettiler. Gerçekten de o günün koşullarında kolay bir iş değildi.
Almanların eline geçmesin diye… 27 Kasım 1942’de Toulon’daki Fransız gemisi La Marseillaise, limana baskın yapmak üzere ilerleyen Almanların eline geçmemesi için kendi mürettebatı tarafından batırıldı.
Madagaskar ve stratejik mücadele
Vichy yönetiminde kalan Madagaskar’ın stratejik önemi çok büyüktü. Japonlar 1940 yazında Fransa’nın tesliminden sonra Vichy yönetimine geçen Hindiçin’deki sömürgeleri işgal etmiş, ancak askerî ve sivil personeli görev başında bırakmıştı. 1941 Aralık ayında ABD ve İngiltere ile savaş başlayınca, Japon donanması Pasifik’in yanısıra Hint Okyanusu’nda hakimiyet için de çaba gösterdi. Singapur’un düşmesinden sonra İngiliz donanmasının bir kısmı Doğu Afrika’ya çekildi, Seylan bombalandı.
Madagaskar’ın bir Japon üssü haline gelmesi Müttefikler için tam bir felaket olabilirdi; çünkü ünlü Erwin Rommel Süveyş’e yaklaşıyordu ve Ümit Burnu yolu tehdit altına girebilir, İngiltere’nin Hindistan ile bağı kopabilirdi. Ne var ki Japonlar bu hamleyi yapamadılar ve zaten aşırı yayılmışlardı. Öte yandan İngilizler o aylarda fırtına gibi esen Japonların nerede duracağını kestiremiyordu. O sırada Atlantik Savaşı da çok kritik bir aşamada olmasına rağmen, bir dizi gemiyi buradan çekerek Madagaskar’ın istilası için “Ironclad” operasyonunu hazırladılar. Bu, savaşın ilk büyük amfibik operasyonu olacaktı ve çok zordu; zira resifler nedeniyle çıkarma yapılabilecek yerler çok sınırlıydı ve Diego Suarez üssü ve limanı da kıyı topçusuyla korunuyordu. 1942 Mayıs başında ilk çıkarma yapıldı ve kanlı çarpışmalar Kasım’a kadar sürdü. Fransızlar burada 1940’ta Almanlara direndiklerden daha uzun bir süre savaştılar. İngilizler, ölü ve yaralı olarak, çıkarma kuvvetinin yüzde 20’sine varan bir oranda kayıp verdiler.
Kuzey Afrika’da Bir Hakeim’de, Rommel kuvvetlerine karşı çetin savaşlar vermiş olan 1. Hür Fransız Tugayı gibi birlikler olmasına rağmen, sömürgelerde yönetim Vichy’de kalmış, bölünme derinleşmişti. 1942 sonunda Müttefikler buradaki Fransızların direnişini kırmak için bir dizi gizli temas yürüttüler.
Kuzey Afrika’da sert muharebeler
Amerikan Generali Mark Clark bir İngiliz denizaltısından gece vakti gizlice karaya çıkarak buradaki Müttefik yanlısı subayları Normandiya Çıkarması’ndan önce yanlarına çağırdı ama fazla başarılı olamadı. Buradaki sivil yönetim ve büyük çiftlik sahibi Fransızlar mevcut durumdan çok memnundu. Çok az Fran- sız taraf değiştirmeye hevesliydi. Yanlarında getirecekleri General Henry Giraud da durumu değiştirmedi.
Donanmayı Almanlara tes- lim etmemeye çalışan, ancak Vichy yönetiminin temsilciliğini sürdüren Darlan iki tarafla da temaslar sürdürürken yurtsever bir Fransız tarafından öldürüldü. Esasen Pétain ona Amerikalılara karşı her durumda direnmesini emretmişti ve bu emir yerine geçenler tarafından yerine getirildi. Almanlar Tunus’a rahatça yerleştikleri gibi, Kazablanka ve çevresinde Müttefik çıkarması Fransızların açtığı ateşle karşılandı. Oran havalisinde daha sert çatışmalar meydana geldi.
Sonuçta Kuzey Afrika’da bulunan 150.000 Fransız askeri diplomatik çabaların da yardımıyla direnmekten vazgeçti ama ilk günlerde Müttefikler’e küçümsenmeyecek kayıplar verdirdiler. Bu sırada Toulon’daki Fransız ana filosu Kuzey Afrika’ya gelmeyi reddetti ama limana bir baskın yapmak üzere ilerleyen Almanların eline geçmemek için kendisini batırdı. Müttefikler bu değerli gemilerden yoksun kalmakla birlikte, bunlar en azından Almanların eline geçmemiş oldu.
Kuzey Afrika operasyonlarının sona ermesiyle Fransa imparatorluğunun Vichy taraftarı güçleri sömürgelerdeki pozisyonlarından tasfiye edilmiş oldu ama faşist milisler metropolde varlıklarını sürdürdüler. Bilindiği gibi Fransa, Avrupa’da faşist eğilimlerin en güçlü olduğu ülkelerden birisiydi. Alman işgali, bunlara daha da fazla güç kazandırdı. Direnişçilere karşı Gestapo’ya yardımcı olan faşist milisler bir yana, bir kısım birlikler de onların yanında savaştı.
1941’de Rusya’da Almanların yanında savaşan bir faşist Fransız tugayı bulunmaktaydı. Légion des Volontaires Français contre le Bolchévisme – LVF (Bolşevizme karşı Fransız Gönüllüler Lejyonu) adı verilen birliğin ilk grubu 31 Ağustos 1941 tarihinde Rus cephesine hareket etti; bunu diğerleri izledi. Savaşın son saatlerine kadar Almanların yanında savaşan bir diğer Fransız birliği ise SS Division Charlemagne adı verilen tümendi. Bunlar Doğu cephesinde büyük kayıp vermelerine rağmen son derece inatçı bir direniş gösterdiler. 1945 Nisan’ının son günlerinde Hitler sığınağının çevresindeki son savaşçılar bu Fransız faşistleriydi!
Yaşasın Hitler! Yaşasın Fransa! 1941’de Rusya’da Almanların yanında savaşan faşist Fransız tugayı 1941 Eylül’ünde Rus cephesine doğru yola çıkıyor. Légion des Volontaires Français contre le Bolchévisme (Bolşevizme karşı Fransız Gönüllüler Lejyonu) adı verilen birliğin bindiği trenin üzerinde “Yaşasın Hitler”, Yaşasın Fransa” yazıları yanyana.
Fedakar siyahlar ve ‘beyazlatma’ işi
Avrupa’da ve özellikle Fransa’da direniş, ancak 1942-1943 kışında, Alamein ve Stalingrad sonrasında Almanların savaşı yitireceği belli olunca yükselmeye başladı. Öte yandan -yukarıda belirttiğimiz gibi- daha başından beri Müttefikler’in yanında savaşa katılan Fransız kuvvetleri de vardı. Bunlar arasında Bir Hakeim’de Rommel’in Afrika Korps’una karşı önemi bir direniş gösteren 1. Hür Fransız Tugayı öne çıkar. Bunlar 1942 Haziran başında Gazala Hattı’nı aşan Alman birliklerinin ilerlemesini yavaşlatarak, kuşatılan İngiliz birliklerinin hiç olmazsa bir kısmının çekilerek kurtulmasını sağladılar. Sovyetler Birliği’nde Normandie-Niemen adlı bir savaş filosunun Hür Fransız pilotları da tanınmış örnekler arasındaydı.
Savaşın başında De Gaulle’e katılan Hür Fransızların sayısı çok azdı. Normandiya çıkarması sırasında Hür Fransızların sayısı 400.000’e ulaşmış olmakla birlikte, bunların çoğu sömürgelerden gelen siyah askerlerdi.
Siyah askerler ve çıkarılan üniforma 1944 sonbaharında, zafer ufukta görülmüşken Vosges’te üniformalarını ve silahlarını uğruna savaştıkları Fransızlara teslim eden siyah askerler… Zafer kutlamaları sırasında siyah askerler tarafından kurtarılmış olduğun göstermek istemeyen Fransa, savaşın son parkurunda ordusunu beyazlatma girişiminde.
Fransa kurtarıldıktan sonra siyah askerler birliklerden tasfiye edilerek ordunun “beyazlatılması”na girişildi. Irkçı Fransa, siyah askerler tarafından kurtarılmış olma görüntüsüne sahip olmak istemiyordu. Görünüşte ise onların Avrupa kışına alışık olamamaları ve savaşta çok yıpranmış olmaları gibi bahaneler gösterildi. Bu askerler ülkelerinde döndükleri zaman da sömürge yönetimleri tarafından hoş karşılanmadılar. Her şeye rağmen Avrupa’da savaş biterken Fransız ordusu 1.3 milyon mevcuda çıkmış ve kıtadaki 4. büyük ordu olarak Almanya’da bir işgal bölgesine sahip olmuştu.
2. Dünya Savaşı’nın büyük bölümünde, özellikle işgal altında olduğu dört tam yıl boyunca, bir tarafta işbirlikçi faşist Vichy Fransa’sı, diğer tarafta da Hür Fransızlar vardı. Sömürgeler de ikiye ayrıldı ve bunların ırkçı yöneticilerden arındırılması savaştan sonra da mümkün olmadı. Hindiçin’deki Fransızlar Japonlar tarafından 1945 yılında silahsızlandırıldılar ve sonra da sömürgeci savaşlarına başladılar. Esasen tüm sömürgelerde ırkçı baskılar devam etti. Sömürgelerin desteğine muhtaç olan De Gaulle ve Hür Fransızlar, Orta Afrika’da Brazzaville’de bir toplantı yaparak, yerli halkların savaştan sonra bağımsızlık, hatta özyönetim hayaline kapılmamalarını, Fransa’nın “medenileştirme” misyonunun süreceğini açıkça ifade etmişlerdi. Buna rağmen savaş biter bitmez kendilerini sömürgelerdeki bağımsızlık savaşlarının içerisinde buldular.
Geçen aylarda Twitter’ın Rusya ve Çin’in yanısıra Türkiye kaynaklı 7.340 hesabı da “trol faaliyetleri” kapsamında askıya alması, sosyal medyadaki “algı yönetimi” tartışmalarını alevlendirmişti. Türkiye uygulamayı protesto etti ve Twitter’ı “kara propoganda” yapmakla suçladı.
Dünyanın en büyük sosyal medya platformlarından Twitter 12 Haziran 2020’de Türkiye’den 7 bin 340 hesabı manipülasyonu engelleme politikalarını ihlal ettikleri gerekçesiyle kapattığını açıkladı. Twitter, bu hesapların AK Parti’nin gençlik faaliyetleri ile bağlantılı olduğunun tespit edildiğini bildirdi.
Twitter’ın açıklamasında, “Esas olarak Türkiye içerisindeki kullanıcıları hedef alan, koordineli bir şekilde sahte faaliyetlerde bulunan kullanıcıların oluşturduğu ağın” 2020 başlarında tespit edildiği ifade edildi. Açıklamada, “Bu ağın teknik göstergeleri ve hesapların davranışlarına dayanarak yaptığımız analizlerde, sahte ve ele geçirilmiş hesapların, AK Parti yanlısı siyasi söylemlerin yayılması için kullanıldığı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a güçlü destek verdiği görülmüştür. Bugün 7 bin 340 hesabı arşivlerde ifşa ediyoruz” denildi.
Twitter’ın 12 Haziran 2020’de yaptığı açıklamaya göre dünya genelinde 32.242 hesap engellenmişti.
Twitter, sözkonusu hesapların belirlenmesiyle ilgili araştırmanın Avustralya Strateji Politikaları Enstitüsü (ASPI) ve Stanford İnternet Gözlemevi (SIO) ile birlikte yapıldığını aktardı. Twitter’ın açıklamasında, yapılan teknik incelemenin söz konusu ağın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin gençlik örgütlenmesiyle bağlantılı olduğuna ve çok sayıda ele geçirilmiş hesabı içeren merkezi bir şebekeye işaret ettiği ifade edildi.
Açıklamada, “Bugün ifşa ettiğimiz ağ içinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türk hükümetini eleştiren hesaplar da var. Bu ele geçirilen hesaplar, düzenli olarak yukarıda belirtilen devlet aktörleri tarafından hack’lenme ve ele geçirme çabalarının hedefi olmuştur. Bu geniş ağın aynı zamanda kripto para birimleriyle ilişkili spam gibi ticari aktiviteler için de kullanıldığı görülmüştür” denildi.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun Twitter’ın kararını tarihî bir skandal olarak değerlendirmişti.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun ise yaptığı açıklamada iddiaların gerçekdışı olduğunu söyledi ve Twitter’ı ideolojik kara propaganda yapmakla suçlayarak şunları söyledi: “Twitter’ın yaptığı açıklamada kapatılan hesapların Sayın Cumhurbaşkanımıza destek amacıyla açılan ‘sahte’ hesaplar olduğu ve bu hesapların tek bir merkezden yönetildiği iddiası gerçek dışıdır.
Hesapların kapatılması kararına dayanak olarak öne sürülen birtakım dökümanların da bilimsellikten uzak, taraflı ve siyasi saiklerle oluşturulduğu açıkça görülmektedir. Merkezi ABD’de bulunan bir şirketin almış olduğu kararı, ideolojik yaklaşımlarını bilimsel veri olarak pazarlamaya kalkışan birtakım eşhas tarafından hazırlanmış raporla meşrulaştırma çabası tarihî bir skandaldır.
Tek bir teknik kanıt sunulmaksızın, tamamen varsayımlardan harekele, ilgili-ilgisiz birçok sosyal medya hesabını aynı potada eritme amacı taşıdığı açık olan bu adımın atılması, yine somut dayanaktan yoksun şekilde Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin ve bir siyasi hareketin zan altında bırakılması kabul edilemez.
‘Yeşil Küre’ kampanyası:Haziran ayında sosyal medyada başlatılan 40 günlük “yeşil küre” kampanyası, özellikle iktidar partisini destekleyen hesaplar tarafından “küfürü, hakaret ve dezenformasyonu görünür kılmak” için kullanıldı.
Şeffaflık ve ifade hürriyet kılıfına saklanmış bu ceberut yaklaşım bir kez daha göstermiştir ki; Twitter bir ticari sosyal medya kuruluşu olmanın ötesinde belirli bir siyasi ve ideolojik yaklaşımı benimseyen, bu yaklaşımına uymadığını düşündüğü tüm kullanıcılara ve aktörlere çamur atmaktan çekinmeyen bir ideolojik kara propaganda makinasına dönüşmüştür.
Çok yakın geçmişte özellikle ABD’de şahit olduğumuz tartışmalara da düşünüldüğünde, Twitter’ın siyaseten Türkiye Cumhuriyeti’ni konumlama arzusu, kuruluşun PKK ve FETÖ gibi Türkiye’ye düşman yapıların kara propaganda faaliyetlerine kol kanat germe isteği ve Türk siyasetini dizayn etme hevesi net bir şekilde görülmektedir. Geçmişte bu tür yollara tevessül etmiş birçok yapının nihayetinde nasıl bir akıbetle başbaşa kaldığını bu şirkete hatırlatmak isteriz.
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti hiçbir surette sahteciliğe, manipülasyona ve dezenformasyona geçit vermeyecek, ülkemizde ve tüm dünyada her zaman hakikati, hür düşünceyi ve dijital farkındalığı güçlendirmek için çalışmaya devam edecektir”.
Trolleme Yöntemleri
Gündem yok, itibar yalan…
Dezenformasyon: Olmayan bir haberi kasıtlı olarak gerçekmiş gibi yaymak ya da mevcut bir haberi manipüle etmek.
Suni Gündem Oluşturma: Gündemde olmayan, hatta bazen tamamen fabrikasyon olayları/konuları aynı anda çeşitli platformlar üzerinden yaygın olarak paylaşarak gündeme taşımak.
“Toplumsal Deney”: Özellikle siyasi doğruculuk yüzünden maskelendiğini düşündükleri konularda insanların gerçek hislerini ortaya çıkarmak ve tepkilerini ölçmek için kışkırtıcı bir argüman ortaya atmak.
“İtibar Suikastı”: Özellikle siyasette ya da popüler kültürde ön planda olan kişilerin itibarına veya güvenilirliğine zarar vermek için haksız suçlamalar, dayanaksız iddialar ve manipülasyon yoluyla sürekli çaba göstermek.
İnsanları kışkırtarak tartışma yaratmak, “oltaya getirerek” eğlenmek, bazen provokatif bazen de absürt mesajlarla apaçık gerçek kabul ettiklerini sorgulatmak, sosyal medyadan ve hatta internetten çok daha uzun bir geçmişe sahip. Antik Yunan’dan 90’lara kitleleri galeyana getiren en büyük kışkırtıcılar…
SOKRATES
Sokratik yöntem, tarihin ilk trolleme yöntemlerinden biri olarak adlandırılabilir mi? Sokrates, karşısındakine yeni bir şey öğretmek için ilk aşamada karşısındaki kişiye sorular sorarak onun neyi bilip neyi bilmediği araştırır; ikinci aşamada ironiye dayanarak onu provoke eder ve tartışmayı alevlendirir; doğruya ulaşmak için ihtilaf çıkaran, münakaşacı bir tarzı benimser; bazen insanları onu aşağılamaya yöneltir ve tartışığı kişinin kelimelerini ona karşı kullanmakta ustadır. Savunmasında “Ben Tanrı tarafından bu devlete gönderilmiş bir at sineğiyim. Bir at sineği gibi bütün gün boyunca her yerde sizi uyandırıyorum, hareketlendiriyorum, azarlıyorum ve ikna ediyorum” demesi de internet trollerinin onu ataları olarak kabul etmesinin nedenlerinden…
Fransız ressam Jacques- Louis David’in 1787’de yaptığı “Sokrates’in ölümü” isimli tablo.
ODYSSEUS
Rus trollerin kendilerini Amerikalı sosyal medya kullanıcıları olarak gösterip takipçi toplamak için popüler, moral yükseltici haberleri paylaşmalarına “Truva atı taktiği” dendiğini duymuş muydunuz? Bu taktiğin mucidi Odysseus da tarihin ilk trollerinden biri olarak gösterilebilir. Hatırlarsanız, Akhalılar’ı savaştan çekiliyor gibi gösterip, geride çok büyük bir tahta at bırakmayı akıl eden oydu. Diğer komutanlarla birlikte atın içine gizlenmiş, Troyalılar bu atı şehrin surlarından içeri alıp, tüm gece süren kutlamaların ardından sızdıklarında da atın içinden çıkıp onları gafil avlamış, Truva’yı yerle bir etmişlerdi.
JONATHAN SWIFT
Kara mizahın atası Jonathan Swift.
İrlandalı ünlü taşlama yazarı, kara mizahın atası Jonathan Swift için kusursuz bir trol demek hafif kalır. 1729’da yazdığı “İrlanda’daki yoksulların çocuklarının, ailelerine ve ülkelerine yük olmalarını önlemek ve onları topluma yararlı kılmak üzerine mütevazı bir öneri” makalesi makalesi de trollüğün başyapıtlarından sayılıyor. Swift’in bu çocuklar için sunduğu “mütevazı” seçenekler arasında “onları besin kaynağı olarak zenginlere satmak” da vardı. Bebeklerin “haşlanmış, kavrulmuş, fırında pişirilmiş olarak son derece besleyici ve sağlıklı bir gıda olabileceğini” söylemesi haliyle bir öfke fırtınası yaratmıştı. Ama aslında İrlanda’nın İngiltere tarafından sömürülmesinin karşısında teslimiyetçi bir tavırla oturan, kendilerini yoksul bırakan İngiltere’ye avuç açan halkına çok sert bir tepkidir bu.
ORSON WELLES
30 Ekim 1938. Amerikalılar radyolarının düğmesini çeviriyor ve bir tartışma programıyla karşılaşıyorlar. Bir spiker ve karşısındaki profesör sohbet ederken, araya bir “Son dakika haberi” giriyor. Programa bağlanan muhabirin gerçekten büyük bir haberi var: “Marslılar dünyayı istila etti”. Ardı ardına muhabirler devreye girer, patlayan bombalar, polis sirenleri derken işler çığrından çıkar. Bütün bunların Orson Welles tarafından titizlikle hazırlanmış bir radyo tiyatrosu olduğunu anlamayan halk sokaklara dökülür, sığınaklarına, bodrum katlarına kaçar. Aslında programın başında bunun kurgu olduğu açıklanmıştır, ama tabii herkes bu uyarıyı duymamıştır. Programdan 100 yıl kadar önce yazılan H.G. Wells’in Dünyalar Savaşı romanı da zaman içinde unutulduğu için “Durun, ben bu kitabı okumuştum” diyen de olmamıştır. Sonuç: İstemsizce de olsa tarihin en büyük trolleme vakalarından biri…
Halkı sokağa döken oyun Orson Welles’in yönettiği “Dünyalar Savaşı” radyo tiyatrosu, o kadar gerçekçiydi ki halk gerçekten Marslıların dünyayı istila ettiğini zannedip sokaklara dökülmüştü.
ALAN SOKAL
1990’lar, bildiğimiz haliyle bilimin, nesnel keşiflerden çok önyargılara dayandığını iddia eden postmodern akademisyenlerin yükselişine sahne oldu. New York Üniversitesi fizik profesörlerinden kuantum fizikçi Alan Sokal, bu “bilim savaşları” nın karşı cephesindeydi. Postmodernizmden bıkan Sokal, 1996’da postmodernistleri “trollemeye” karar verdi ve kültürel çalışmalar dergisi Social Text’e “Transgressing the Boundaries: Towards a Transformative Hermeneutics of Quantum Gravity” (Sınırları Aşmak: Kuantum Kütle Çekiminin Dönüştürücü Yorum Bilimine Doğru) adlı tamamen uydurma ve şişirilmiş bir makale gönderdi.
İtibar gören bir entelektüel jargona sadık kalarak yazılan makalede meşhur kuramcılardan bol bol alıntı yapıyor, Aydınlanma eleştirisi yapıyor; fizik, matematik ve sosyal kuram arasındaki sınırları aşmanın gerekliliğinden söz ediyor ve fiziksel gerçekliğin toplumsal gerçeklik gibi dilsel bir oluşum olduğunu savunuyordu. Hatta bir ara kuantum yerçekiminin ve formülasyonlarının liberalizmi desteklediğine dair saçma bir argüman bile ortaya atmıştı. Dergi makaleyi yayımladı. Sokal, bütün bunların bir aldatmaca olduğunu açıkladığında ise olay, popüler ve akademik basında fırtınalar kopardı.
İNGİLİZ ORDUSU
“Havuç yersen gözlerin iyi görür” birkaç nesil çocuğun büyürken sürekli duyduğu bir cümleydi. Peki bunun kökeninin 2. Dünya Savaşı dönemindeki bir “trolleme”ye dayandığını biliyor muydunuz? 2. Dünya Savaşı yıllarında Alman Hava Kuvvetleri gece saldırılarıyla İngiltere’nin kendisini savunmasını güçleştiriyordu. Buna karşılık İngiltere, Airborne Interception Radar (AI) adlı yeni bir teknoloji sayesinde Alman uçaklarını geceleri bile imha etmeye başladı. Teknolojinin gizli tutulması hayati önemde olduğu için de, hedef şaşırtmak için başka bir açıklama buldular: Havuç! İngilizler, pilotlarının gece bile hedefi vurabilmelerini, havuç yedikleri için gözlerinin keskin olmasıyla açıkladılar. Kulaktan kulağa yayılan havuç efsanesi, bugün bile sürüyor.
‘Havuç yiyen iyi görür’ Askerlere gece görüşlerinin keskinleşmesi için havuç yemelerini öğütleyen bir ordu propaganda afişi.
İskandinav mitolojisinde ve folkloründe inançsızlık, kötülük, vahşet, çirkinlik ve gecenin tekinsizliğini cisimleştiren troller, günışığına görüp taşlaşana kadar kötülük yapmaktan vazgeçmezlerdi… Aynı günümüzdeki troller gibi onlar da gerçek isimleri yani kimlikleri ortaya çıkınca güçlerini kaybedip yokolurlardı. Belki de aralarında zannettiğimiz kadar büyük bir fark yoktur.
Avrupa’nın her bölgesi, doğaüstü yaratıkların meskeni olarak dağlar, tepeler ya da kayalıklarla ilgili pek çok hikâyeye sahiptir. Bu doğaüstü yaratıklar kimi zaman elf, peri, cüce gibi isimlere sahipken kimi zaman da dev ya da trol olarak adlandırılırlardı. Varolmayan ülkeler ya da aniden ortadan kaybolan adalar gibi yerlerin aksine dağlar, tepeler ve kayalıklar gerçek mekânlardı ve nerede oldukları insanlar tarafından tam olarak bilinirdi. Ancak sahip olduklarına inanılan sihirli güç sebebiyle bunlardan uzak durulur, herhangi bir şekilde zarar görmeleri engellenirdi. Örneğin bir tarlanın ortasında bulunan büyük bir kaya herhangi bir doğaüstü varlığın meskeni kabul ediliyorsa yakınında tarla ekilmez, hayvanların kayaya değmesine izin verilmezdi. Bunların orada yaşayan doğaüstü varlıkları rahatsız edip kızdıracağına inanılırdı. Her an sinirlenmeye ve etrafına dehşet saçmaya hazır bu varlıkların belki de en çirkin ve vahşi olanı trollerdi.
İskandinav kökenli troller, bölgenin her yerinde karşımıza çıkmakla beraber ana yurtları yurtlarının Norveç olduğu söylenir. Bu ülkede bulunan pek çok kaya ya da tepenin, aslında taşlaşmış birer trol olduğuna dair folklorik inanç, Trol dili anlamına gelen Trolltunga bölgesindeki pek çok kayanın trol kafasına benzemesiyle de desteklenir. Trol kelimesinin kökeni belirsizliğini korumakla beraber “doğaüstü, büyülü, kötücül, habis, inançsız, tehlikeli” gibi anlamlara geldiği düşünülüyor. Eski İsveç kanunlarında karşımıza çıkan “trolleri” kelimesi “zarar verme amacıyla uygulanan büyü” anlamındayken Kuzey Germen dilinde “trolla ya da trylle” büyü yapmak anlamına geliyordu.
Trol kayası Norveç’in Rogaland ilçesindeki “Kjeragbolten”in taşlaşmış bir trol olduğuna dair folklorik inanışlar var.
Geçmişten günümüze troller pek çok farklı şekilde karşımıza çıktılar. Genelde insandan çok daha iri ve uzun olarak tasvir edilmelerine, vahşi ve tehlikeli olmalarına rağmen doğaüstü yaratıklar içinde en insanımsı olanlar trollerdi. Bir görüşe göre bunun sebebi, trollerin insanlığın ortak hafızasında olumsuz bir yere sahip olan Neanderthal insanının sonradan folklorik bir öge olarak tezahür etmesidir. Başka bir deyişle, ejderha inanışının dinozor fosillerini gören insanlar tarafından başlamış olma ihtimali gibi, Avrupa’da Neanderthal insanına ait fosillerle karşılaşan insanlar da bunlardan edindikleri izlenimle trollerle ilgili inançlar geliştirmiş olabilir. Zaman içerisinde bu yaratıklar insan zihninde daha da irileşerek devlerle ilgili inanışın kökenini de oluşturmuş olabilir.
Bir başka görüş ise Hristiyanlığın 10.-11. yüzyıllarda bölgeye ulaşmasına kadar İskandinavya’da etkili olan Atalar kültü ile trol mitini ilişkilendirir. Buna göre Hristiyanlık öncesinde Kuzeyliler, .lmüş atalarına bazı kutsal korularda, tepelerde veya büyük kayaların üstünde oturup tapınıyorlardı. Özellikle geceleri ve yalnız olarak yapılan bu ayinler, bir nevi atalarla iletişime geçme yoluydu. Hristiyanlık bu inanışı şeytanlaştırmak suretiyle silmeye çalışmış, fakat insanlığın ortak belleğinin ataları yerine koyduğu bu kaya ya da tepeleri, ancak doğaüstü kötücül birer varlığa dönüştürebilmişti. 1276 tarihli “Magnus Hakonsen” yasalarındaki bir madde de bu görüşü destekler nitelikte. Buna göre, höyük sakini olarak adlandırılan bu kaya ve yükseltileri (ya da orayı mesken tutmuş olan varlıkları) uyandırmaya çalışmak kanun dışı ilan edilmişti. İlk defa olarak da bir şeyin “kâfir ve sevilmiyor olduğunu” göstermek için trol kelimesi burada kullanılmıştı.
Vahşi dev troller, küçük fesat troller
Troller pek çok farklı şekilde tasvir edilmekle birlikte temelde iki farklı geleneğe ait iki ana tipolojiye sahip oldukları görülür. Bunlardan ilki dev boyutunda, genelde çirkin ve vahşi yaratılışta olan orman, dağ ve köprü (su) trolleridir. Kuzey (Norse) mitolojisinde her trol bir dev değildir ama her dev, ya trol ya da bir yarı-tanrıdır. Birinci kategorideki troller, iri cüsselerinin yanısıra çıkık alt çeneleri, fırlak kaş bölgeleri ve surat yapılarıyla oldukça çirkin yaratıklar olarak tasvir edilmiştir. Ormanlarda, dağlarda ya da köprü altlarında bulunurlardı. Sjötrollet denilen deniz trolü, “hausmannen” (deniz adamı) gibi denizlerin koruyucu ruhuydu.
Troller kötü yaratıklar olarak kabul edilirlerdi. Ortaçağ efsanelerinde şeytani varlıklar olarak gösterilmişlerdi. Hristiyanlık tarafından şeytanlaştırılmış bir pagan unsuru olarak, kilise çanı, haç hatta İsa’dan bahsedildiğini duymanın bile trolleri deliye döndürmeye yettiğine inanılırdı. Bir trolü alt etmenin yolu ya onu gün ışıyana kadar oyalayıp taşa dönüşmesini sağlamak ya da sorduğu bir bilmeceyi doğru cevaplamakla mümkündü. Ayrıca bir trol gerçek adını duyduğunda bütün gücünü o anda kaybederdi. Nitekim trollerin fırtına ve depremlere de sebebiyet verdikleri düşünülüyordu.
Trolleri çizen NorveçliHayatını masal kitapları için troll çizimleri yaparak geçiren Norveçli illistüratör Theodor Kittelsen’in kaleminden bir Skogstroll, yani orman trolü.
İkinci tür troller ise sıklıkla Güney İskandinav geleneğinde görülürdü. Oldukça küçük cüsseli, esrarengiz davranışları olan, karanlık kuytularda yaşayan çirkin ve fesatlığa meyilli yaratıklardı. Bazıları rüzgarlara binerek yolculuk etme yeteneğine sahipti ve bunlara rüzgar trolü (Ysatter Kajsa) denirdi. Evlere gizlice girmeye meraklıydılar ve istedikleri zaman görünmez olabiliyorlardı. Dev trollerin aksine bir arada yaşamayı sever, hayvan besler, yemek ve ekmek pişirebilirlerdi. Aralarında zanaatkâr olanlar da bulunurdu. En meraklı oldukları eğlence ise büyük ziyafetlerdi. Büyük bir kayanın ardından girilen yeraltı mağaralarında yaşar, özellikle altın ve çeşitli hazineler biriktirmeyi severlerdi. Daima kötü olmak yerine kendilerine nasıl davranılıyorsa onlar da aynı şekilde karşılık verirlerdi. Bilerek ya da bilmeyerek insanlara büyük zararlar verebilirlerdi. Çok başarılı birer hırsız olarak evlere görünmeden girer ve yemekleri yer, bira ve ekmek yapanların mayalarını çalarak daima eksik iş yapmalarına yol açarlardı. Bazen dişi ve erkek troller çobanlara ve süt sağan kadınlara görünürler ve onlara cinsel tekliflerde bulunurlardı. Çeşitli otlar ya da bir haç vasıtası ile bunlardan kurtulmak mümkündü. Bütün diğer doğaüstü varlıklar gibi çelikten korkuyorlardı. En büyük düşmanları ise erken dönemde Yıldırımlar Tanrısı Thor ve elbette çekici Mjölnir’di. Trol dışında Cüce, Kobold, Goblin gibi isimlerle de tanınırlardı.
Masalların içinden İllüstratör John Albert Bauer, çizimlerinde sıklıkla Norveç mitolojisinin öğelerini kullanıyordu. Dev ve cüce troller ve peri prensesler illüstrasyonlarında en çok karşımıza çıkan karakterler.
Her iki tip trol de Hristiyanlar tarafından gökten alt cehennem olarak görülen dünyaya düşmüş varlıklarla bir tutulmuş ve kötülük, fesatlık, inançsızlık, hırsızlık, yalancılık gibi pek çok olumsuz özelliğin kişileştirilmiş hali olarak görülmüştü. Hristiyanlık, ışığıyla bu iblisvari yaratıkları inananları vasıtasıyla tek tek yok edecekti. Bunun en kayda değer örneklerinden biri Spenser tarafından The Faerie Queen (Peri Kraliçesi) adlı eserde anlatılmıştır. Hristiyan kral sembolü olarak Kral Arthur, şeytanı temsil eden bir devi (trol) yenerek Hristiyanlığın ışığını daha da parlak hale getirmişti.
Hristiyanlığı yaymak için büyük çaba sarf eden Norveç kralı Olaf Haraldsson, 1030’da öldükten sonra adı etrafında bir Hristiyan efsanesi yaratılmış ve çeşitli öyküler ona atfedilmişti. Eski bir kuzey mitinden uyarlanan hikayede, Olaf’ın yaptırdığı kiliselerin trollerin attığı kayalar etkilenmediği anlatılır. Başka bir hikayede ise bir trol Olaf’a Trondheim Katedrali’nin yapımında yardım etmeyi teklif eder. Karşılığında ise Olaf, güneş ve ayı kendisine verecektir. Ancak Olaf trolün gerçek ismini öğrenir ve tam inşaat bitmek üzereyken bu ismi söyler. Böylece trol tüm gücünü kaybeder ve inşaatı bitiremez. Haliyle istekleri de yerine getirilmez.,
Şeytanın yeni yüzüHıristiyan Kral Arthur’un şeytanı temsil eden trolü konuşarak etkisiz hale getirişini Frank Cheyne Pape çizmiş.
İskandinavya’dan dünyaya açılma
Trol teriminin ilk defa İngilizce konuşulan bir bölgede benimsenmesi 1700 yılına rastlar. 1841-1879 arasında eklemelerle zenginleşen pek çok yeni baskısıyla Asbjornsen ve Moe’nun Norveç Halk Masalları (Norske folkeeventyr) kitabı trolleri iyice tanınır hale getirdi. “Ak Ülkenin Üç Prensesi”, “Soria Moria Kalesi”, “Dapplegrin”, “Tatterhood”, “Dovrefell’deki Kedi” gibi masalların yanısıra dişi trollerin sahne aldığı “Güneşin Doğusu Ayın Batısı”, “Taş Kayıktaki Cadı” ve “12 Yabani Ördek” gibi masallarda troller prenses kaçırıyor, cadılık yapıyor, yılbaşında insanların evine eğlenmeye gidiyor, prensleri vahşi ördeklere çeviriyordu.
Trollerin popülaritesi, Yeni Romantizm akımının etkisiyle yerel folklor ve efsanelerin gündeme gelmesiyle 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başlarında da devam etti. Troller konu olarak pek çok sanatçıya ilham verdiler. 1875 yılında Norveçli besteci Edvard Grieg troller ile ilgili, Henrik Ibsen’in “Peer Gynt” adlı eserinden ilhamla “Dağ Kralının Huzurunda” ve “Trollerin Yürüyüşü” isimli parçaları besteledi. Trollere tutku derecesinde bağlılığı ve ilgisiyle dikkat çeken Grieg, onların vahşi güçlerine ve evcilleşmez doğalarına büyük hayranlık duyuyordu.
Karanlık kuytularda yaşayan aldatıcı yaratıklar
Günümüzde ise birçok popüler kitap ve filmde trollere rast gelmek mümkün. Disney’in “Karlar Kraliçesi” (Frozen), J.R.R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit’i, Rowling’in aynı adla sinemaya uyarlanan Harry Potter’ı, “Shrek” serisi, “Zindan ve Ejderha” isimli bilgisayar oyunu trollerle karşılaştığımız birkaç örnek…
En basit tabirle internet üzerinde kaos yaratma amacıyla faaliyet gösteren sahte hesaplara trol dendiği malum. Mitoloji ve folklor açısından bu trollerin, bahsettiğimiz doğaüstü varlıklarla hiçbir alakası yok gibi gözüküyor. Ancak dikkatli bakılırsa her ikisinin de kötülük yapmasının .nüne aynı yöntemlerle geçilmesi mümkün. Örneğin efsanevi troller, kendilerini taşa dönüştüren gün ışığından hoşlanmıyorlar. Aynı şekilde internet trolleri de kendilerini açığa çıkaracak, kimliklerini ifşa edecek her türlü ışık ve aydınlıktan çekiniyorlar. Mitsel troller karanlık bölgelerde ya da yeraltında yaşarken internet trolleri de karanlık, kapalı kuytularda saklanmayı tercih ediyorlar. Günümüz trolleri, aynı adını aldıkları yaratıklar gibi gerçek isimleri yani kimlikleri ortaya çıkınca güçlerini kaybederek yok oluyorlar. Bilinmek her ikisin de hoşlanmadığı bir şey. Belki de geçmişin ve günümüzün trolleri arasında zannettiğimiz kadar fark yok çünkü her ikisi de yalancı, kötücül ve inançsız. Tek amaçları insanları kandırmak ve yanlış yöne sevk etmek ama çelik gibi bir irade ve bilginin karşısında şansları yok…
Popüler kültürün çirkin canavarları Sinemaya da uyarlanan J.R. Tolkien’in Hobbitinde troller, Orta Dünya’nın en güçlü ama en aptal varlıkları olarak tasvir edilir.
Bir Trol Masalı: Kilise çanlarından nefret eden trol
Kilise çanlarının sesini duymaktan nefret eden bir trol, evi çok uzakta olmasına rağmen, kendisini rahatsız eden bir kiliseye koca bir kaya fırlatır. Kaya kiliseye isabet etmez ama çok yakınına düşerek ikiye ayrılır. Sonraları kilisenin civarında oturan köylüler trolün yılbaşı gecesi köye geldiğini ve kırık taş parçasını altın bir sütun üzerine koyduğunu ardından da kendileriyle ziyafete oturduğunu ve bütün gece dans ettiğini anlatırlar. Bu hikayeyi duyan zengin bir kadın doğruluğunu öğrenmek için damadını köye gönderir. Köye giden adam yolda trollerle karşılaşır. Kendisini dostça karşılayan troller adama etrafı runik yazılarla süslü altın bir boynuz içinde içki ikram eder. Boynuza hayran kalan adam, trollerin bir anlık dalgınlığında, atına atlayıp kaçar. Troller adamın peşinde düşmelerine rağmen yakalayamazlar. Sorunu çözebilmek ve boynuzu geri alabilmek için kadının evine gelirler ancak kadın isteklerini reddeder. Bunun üzerine troller boynuzun her yeri değiştiğinde kalenin yanması için lanet ederler. Gerçekten de üç defa kalede yangın çıkar. O günden sonra kadın ve ailesi boynuzu büyük bir dikkatle muhafaza eder. Benzer bir şekilde ele geçirilen başka bir boynuz halen Danimarka Krallığı’nda bulunmaktadır.
1950’lerden itibaren yaygın olarak insan hayatının neredeyse her alanına nüfuz eden plastik, insan ve çevre sağlığı için kalıcı bir tehdit oluşturuyor. 2. Dünya Savaşı’nın ardından birtakım pazarlama marifetleriyle şekillendirilen plastik kullanma alışkanlığı, “kullan-at kültürü”yle yaygınlaşmıştı.
Plastiğin gezegenimizin geleceği için oluşturduğu tehdit konusunda artık hemen herkes hemfikir. Balıkların midesinden çıkan mikroplastik parçaları, balinaların boynuna takılıp onlarla okyanusu kateden plastik poşetler, şişe kapaklarının arasından kendilerini beslemeye çalışan martılar… 21. yüzyıl insanının devasa vicdan azapları olarak ortak belleğimizde yaşayan imajlar.
Bu vicdan azabıyla baş etmek için giderek daha fazla insan hükümetler tarafından da güçlü bir şekilde desteklenen programlarla yeniden kullanılabilir kumaş torbalara geçiş yapıyor; içeceklerini pipet olmadan tüketiyor; tek kullanımlık bardaklar yerine termoslarını yanlarında taşıyor ya da çocuklarına plastik yerine sürdürülebilir, doğal malzemelerden yapılmış oyuncaklar alıyor. Ancak bireyler, tüm bu sorumlu davranışlarının yanında, temizlik malzemelerinden kozmetiğe, ilaç sanayiinden gıda korumaya hayatımızın her alanına nüfuz eden plastik gerçeğiyle de yüzleşmek zorunda. Milyonlarca insanın plastik kullanımını sınırlandırmaya çalıştığı günümüzde bile yeni plastik üretimi her geçen gün artıyor. Zira dünya çapında pek çok endüstri, büyüme için 1920’lerden beri plastiğin sunduğu sonsuz ve ucuz olasılıklara dayanıyor.
Ağzındaki plastik parçasını kemiren deniz kaplumbağası, 21. yüzyılda ortak belleğimize yerleşen en rahatsız edici imajlardan…
Plastikle ilgili sorun, bireylerin tüketim alışkanlıklarını değiştirmekle çözülebilirmiş gibi tartışılsa da, bunlar her zaman bugünkü gibi değildi. Plastik üretimi tüketicinin talebiyle artmamış, daha çok petrolün yan ürünü olan bu yeni “mucizevi” malzemenin halka arz edilmesi bir talep oluşturulmasını zorunlu hâle getirmişti. Aslına bakılırsa israfı önleme, tutumlu olma, çöpe atmak yerine tamir etme nasihatleriyle büyümüş Büyük Buhran nesli için, satın aldıkları bir eşyayı kullanıp çöpe atmak kolay kolay alışılacak bir durum değildi. Ağustos 1955 tarihli Life dergisinin meşhur “Kullan-at yaşam” makalesi bu anlamda dönüm noktalarındandı. Makale tek kullanımlık plastik eşyalarına kavuşarak ev işlerinin ağırlığından kurtulmuş bir çekirdek ailenin havalara savurduğu plastik tabak-çanak yağmurunun altındaki mutluluğunu gösteriyordu. Daha önce bütün bu eşyaları temizlemek “40 saati” bulabilecekken, artık “hiçbir ev kadını kafasını buna takmak zorunda değil”di.
Kullan-at yaşamLife dergisinin Ağustos 1955 tarihli sayısında yayımlanan “Kullan-at yaşam” başlıklı makale, havada uçan eşyaları temizlemenin 40 saati bulacağını yazıyordu. “Ama hiçbir evkadını bu zahmete girmez” diye eklemişlerdi.
Bir başka dönüm noktası 1970’lerin ortasında plastik poşetlerin pazara girmesiyle yaşandı. Bu dönemde de insanlar, kasiyerlerin parmaklarını tükürükleyerek poşetlere dokunması fikrinden hoşlanmamıştı. Yine de kese kağıdının maliyeti plastiğin 3-4 katıydı ve birkaç büyük mağaza plastik poşete geçer geçmez diğerleri de onları izledi
Bunu reklamcılar tarafından şekillendirilen “planlı demodeleşme” harekatı takip etti. Artık yeni olan her şeyin iyi, eski olan her şeyin kötü olduğu fikri kafalara çivi gibi çakılıyordu. Muhafaza etmek, tamir etmek, özenle bakımını yapıp saklamak gibi alışkanlıklar, savaş sonrası neslin başka değerleriyle birlikte tarihin çöplüğüne gönderildi.
Neyse ki geri dönüşüme gönderilen atıklar gibi, tarihe gömülen bazı değerlerin de dönüp dolaşıp yeniden dolaşıma girme alışkanlığı var. Bugün dünya çapında yılda 500 milyar ila 1 trilyon plastik torbanın (dakikada 1 milyondan fazla) tüketilmesi plastik poşet tüketiminin çevre sorunlarını dert edenlerin ilk hedeflerinden biri olmasını sonuna kadar haklı gösteriyor. Ancak pamuk üretiminin çevre üzerindeki etkisini hesaba kattığımızda, kumaş bir torbanın etkisinin plastik torbanın altına düşmesi için en az 131 kez kullanılması gerekiyor.
Okyanuslara daha az plastiğin atılması için geri-dönüşüm bir alternatif olsa da, dünya çapında üretilen plastiğin ancak yüzde 14’ü geri-dönüşüme gönderiliyor. Geri kalanı ya yakılıyor ya da “kullanılıp-atılabileceği” varsayılan ülkelere gönderiliyor. Çoğu durumda büyük fabrikalar yeni plastik üretmeyi geri-dönüştürmekten daha ucuz olduğu için tercih ediyor.
Tüm bunlar bireylerin haricinde de daha radikal kararlar almanın zorunluluğunu ortaya koyuyor. Biyolojik olarak parçalanabilen bitki bazlı plastikler, sentetik plastiklere kıyasla gerçekten doğaya daha mı az zarar veriyor? Sadece 1950’lerden itibaren yoğun olarak hayatımıza girmiş bir malzeme olmadan yaşamamız gerçekten imkansız mı? Yoksa dünya artık “daha ahlaklı bir ekonomik büyüme”yle kurtarılma çizgisini aşıp, asla tam olarak tatmin edilemeyecek “arzuların” yerine küçülerek, sadeleşerek de ulaşılabilecek başka bir “refah” tanımı yapmayı zorunlu mu bırakıyor? Bütün bunları daha çok düşünme ve harekete geçme zamanı…
Fatih Akın’ın meşhur “Duvara Karşı” filmiyle tanıdığımız Birol Ünel, gündelik ve “yüksek” yaşamayı sıradan bir ünlü hayatına, kariyerinde hakettiği yere gelmeye çalışmaya tercih etti. Değerli olmayı, yeteneğini ve yaşamı çok fazla umursamadı. Hayatlarımızı zenginleştirdi.
Bir bar sahnesi… Cahit Tomruk (Birol Ünel) zil- zurna sarhoş. Arkadaşı Şeref’e (Güven Kıraç) “Aşığım aşık!” diye bağırarak önündeki bira bardağını elleriyle kırıyor. Kanlı elleriyle dostunun yüzünü avuçluyor, sonra kendini piste atarak çılgınca dans ediyor. Bence sinema tarihimizin en çiğ duyguları yansıtan, en gerçek sahnelerinden biridir.
Geçen ay, Fatih Akın’ın meşhur “Duvara Karşı” (2004) filmiyle tanıdığımız Birol Ünel’i yitirdik. Türk sineması değeri ok az bilinmiş, çok yetenekli bir oyuncuyu kaybetti. Almanyalı Türk sinemacı Fatih Akın’ı üne kavuşturan “Duvara Karşı” çok iyi bir filmdi; evet. Mutsuzluktan bileklerini kesen ve aile baskısından kurtulmak için götürüldüğü akıl hastanesinde tanıştığı alkolik Cahit’le evlenen Sibel’in iç dünyasını; ilişkinin hızla aşka ve sonra hayalkırıklığına dönüşmesini; Türk-Alman kültürü ve arada sıkışmışların yaşadığı psikolojik zorlukları son derece gerçekçi ve de empatik bir yaklaşımla işliyordu. Ancak bu film Birol Ünel’le Sibel Kekilli’nin müthiş gerçekçi oyunculukları ve aralarındaki ender kimya olmasa asla aynı etkiyi yaratamazdı.
Ünel 1961’de Silifke’de doğdu. Almanya’ya göç eden bir ailenin çocuğu olarak Bremen’de büyüdü. Hannover Tiyatro ve Müzik Yüksekokulu’nda oyunculuk eğitimi aldı. İlk filmi 1987 yapımı “Yolcu”. Türk seyircisi onu Fatih Akın’ın 2000 yılına ait “Temmuz’da” filmiyle tanımadan önce üretken bir kariyeri var. “Back To Nothing”, “Soul Kitchen”, “Kalbin Zamanı” birçok filminden sadece birkaçı.
Geçtiğimiz ay hayatını kaybeden Birol Ünel, Fatih Akın’ın yönettiği “Duvara Karşı” filmindeki Cahit Tomruk rolüyle hafızalarımıza kazındı.
Dünyaca ünlü yönetmenlerle çalıştı. Tony Gatlif ’in “Transilvanya” filminde Asia Argento’yla başrol paylaştı. Fatih Akın’ın Cahit karakterini “serseri” bir hayat yaşayan Ünel’e dayandırarak yazdığı söylenir; zaten roldeki gerçekçilik de ancak böyle açıklanabilir. Bundan beş yıl önce kirasını ödeyemediği için birkaç gün sokaklarda yattı ve Alman Bild gazetesine haber oldu; sokaklarda yattığı halinin fotoğrafını dahi çektirdi. Birol Ünel, röportajlarında da belirttiği gibi her şeyi dibine kadar yaşayan bir insandı. Belli ki gündelik ve “yüksek” yaşamayı sıradan bir ünlü hayatına, kariyerinde hakettiği yere gelmeye tercih etti. Berlin’de müdavimi olduğu bara gitmiş ve “Duvara Karşı”nın setine dalmış gibi hissetmiştim.
Ünel çok özel bir ışığı olan, çok yetenekli bir oyuncuydu ama bunları pek umursamadı. Bazı sanatçılar kendilerini erken feda ederler ama bize unutulmayacak, hayatımızı zenginleştiren özel hediyeler bırakırlar… Ünel de o sanatçılardan biriydi.