Daha önceki devirlerde matbuat ve basın olarak isimlendirilen medya, yani Anglo-Saksoncadaki “haber kağıdı”, Latincedeki “gazete”; günümüz dünyasında malum çok genişleyerek hatta şişerek, başına “sosyal” sıfatını da ekleyerek bambaşka bir ortam, şekil, içerik, işlev kazandı. Bu durumun ne mene birşey olduğunu ve etkilerini bizim analiz etmemiz imkansızdır. Ancak biz Türklerin sosyal medyayı “kullanma” noktasında müstesna bir kabiliyeti bulunduğu; analiz değil ama sentez, daha doğrusu sentetik ve ortaya karışık “nebulursaniçinekoy çorbası”nı gayet nefis yapabildiği açıktır.
Artık her gün özellikle tivitır’da “bugün kimi linç ediyoruz?”, “bugün kimi gözaltına aldırıyoruz?”, “bugün kimin itibarını yokediyoruz?” haline dönüşen trol aktiviteleri mevcut. Bunların bu “sentezleme” işini gayet başarılı şekilde icra ettikleri, çeşitli resmî veya gayriresmî odaklardan epeyce iyi beslendikleri de ortada. Aslında 2. Savaş’la birlikte ortaya çıkan, sonrasındaki dönemlerde tabii esas olarak Amerikalı abiler tarafından dezenformasyona koşut yürütülen ve “perception management” denilen “algı yönetimi”nin sosyal medyadaki son hâli bu. Gizli servisler, istihbaratçılar ve bu işlerde profesyonel çalışan kardeşlerimize bir lafım yok tabii. Sonuçta onların devletler katındaki işleri bu. Ancak sosyal medyaya sürülen maaşlı trollerin verdikleri tahribat; oturdukları/yemlendikleri yerden insan hayatları üzerinde oluşturdukları yıkım; bunları yaparken kullandıkları dil-üslup ve provokatif yaklaşım; kirli “layk” tuşeleriyle yaygınlaşan fotoşoplu görüntüler; sahte hesaplarla gerçek insanları “öldürmeleri”; faili meçhul saldırı veya taammüden cinayete tam teşebbüs değilse nedir?
Demokrasi denilen rejimin ne denli kesin/keskin kurallar içeren, ne denli sert bir rejim olduğunu biz Türklerin tam olarak bilmesine, idrak etmesine imkan yok. Ne de olsa bizim coğrafyamız için “sözde” olan, kültürümüzde bulunmayan ve “kökü dışarıda” bir yönetim şeklidir demokrasi. Bizdeki iktidarlar da erken cumhuriyet devrinden bu yana sanki böyle bir hal varmış gibi yaparak ülkeyi ve durumu idare eder.
Özgürlüklere ve insan hayatına değer vermek, bunları ve sorumlulukları hukukta ve gündelik hayatta düzenlemek, herkesin bildiği gibi bir gelenek-devamlılık-kültür-plan/program işi. Eh, böyle olunca bu işler bizim için zor. Tıkanma noktalarında da esas olarak birbirimizi yiyoruz. Yurtdışındaki lokmalar ise büyük olduğundan ve teknik olarak onları yememiz mümkün bulunmadığından (örneğin son olarak 2 ay kadar önce Doğu Akdeniz’e gelip buradaki 2-3 yıllık doğalgaz çabalarımızı sona erdiren USS Eisenhower uçak gemisi), ucuz efelenmelerle kuyruğu dik tutma gösterileri yapıyoruz.
Ancak moralimizi bozmayalım. Aslında en genel anlamıyla Batı’nın ve Doğu’nun, kuzeyde Rus güneyde Arap milletinin tarihsel ve aktüel olarak bizden çekindiği, korktuğu -şaşırtıcı olabilir ama- doğrudur. Zira bu bize özgü, kesinlikle siyasetüstü ve spekülatif ve belki de genetik/jeografik ne- denlerle ortaya koyduğumuz hâller, tüm dünya milletleri için ciddi bir tehdittir. Bu insanlar eğer bizim tarzımızı benimserse, bu ülkelerin yöneticileri pek fena bir durumda kalır. Kısacası trolün feriştahı gelse, ona bile pabucunu ters giydiririz.
Tek bir ricam var. Bu trolleri kullanan siyasi odaklar lütfen biraz daha seçici olsun. Bir kaç sene sonra tutuklamak mecburiyetinde kalacakları sıradan kişilerle kaliteyi çok aşağı çekmesin. “#NeverWithoutTurkey” veya “#JamaisSansLaTurquie” gibi İngilizce ve Fransızca olmayan etiketlerle gülünç durumlara düşülmesin; paralar da boşa gitmesin.
Trollük ilk ortaya çıktığı sıralarda daha kişisel ve apolitik bir minvalde düşünülürken kolektif ve siyasi misyona sahip bağlamlarda kullanımı giderek arttı. Rusya, Çin, Meksika gibi ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de son yıllarda siyasi bir silah olarak kullanıldığı iddia edilen “sosyal medya orduları”nın varlığına dair deliller, stratejiler, karşı-stratejiler…
Trollük, birbirini yüz yüze tanımayan çevrimiçi dünyada cemaatleşmiş, insanların hassasiyetlerini hedef alan, bir tür ganimet olarak duygusal tepkiler toplayan kışkırtıcı, konu dışı ve hariçten gazel okuyan kimse anlamında kullanılıyor. Trollük daha kişisel ve apolitik bir minvalde düşünülürken kolektif ve siyasi misyona sahip bağlamlarda kullanımı giderek arttı. Anonymous adlı hacker grubunun Scientology tarikatiyle mücadelesinin politikleşmesi ilk büyük örneklerden olabilir. Putin’in siyasi troll kullanımı da… Bir Guardian yazısında Putin’in siyasi trolleri ile ilgili sıralanan uzman görüşleri arasında şunlar öne çıkıyordu:
“Trollerin çoğu Kremlin yanlısı gençlik hareketlerinden bulunur, genelde iyi bir eğitime sahip değillerdir. Çoğu ideolojiden ziyade maddi beklentiyle hareket ederler ve sosyal hayatta bir yükselme yaşamayı ümit ederler. Trollerin arkasında çok iyi planlanmış bir strateji olması gerektiğini düşünmeyin. Genellikle günü kurtarmak için, günlük olaylar üzerine harekete geçilir. Ana hedef Kremlin’i ahlaken çökmüş Batı’ya karşı tek alternatif olarak sunmaktır. Bazen halkla ilişkiler çalışmalarıyla troll aktivitelerini ayırt etmek güçtür. Bazen troller bir PR kampanyasına destek olmakla görevlendirilebilirler. Bir Twitter etiketine destek olmak gibi… Troller bir tartışmada aktif olarak yer alamazlar. Mesajı iletirler ki bu mesajlar da duygusal olmak zorundadır -bir görsel ya da doğrudan ve kişisel bir hakaret gibi”.
Putin’in “trol fabrikası”, St. Petersburg’da mütevazı bir binadan dünyayı çalkalıyor.
Türkiye’ye gelince…
İnternet üzerinden bir takım “siber ordu”larla manipülasyon yapmak sırf Rusya’ya özgü değil. Başka bir Guardian yazısı Britanya, Çin, Ukrayna ve Hindistan’ı da örnek gösteriyor. Putin’in trollerinin çalışma biçimleriyle ilgili (yine Guardian’da yayımlanmış) en ayrıntılı haberlerden birinde trollerin memur gibi vardiyalar halinde çalıştığı belirtiliyor. Çalışanlara günlük direktifler veriliyor, istenen sayıda mesaj üretmeyenler ceza alıyor. Bununla birlikte tüm çalışma, kayıt dışı. Çalışanlara yaptıkları işten başka bir yerde bahsetmemeleri için sözleşme imzalatılıyor. Guardian haberin kaynağını daha önce burada bulunmuş kişilere ve giriş sınavına girip kazanamayanların ifadelerine dayandırmış.
Aslında bazı kişisel bağlantılar sonucunda bilinen kişilerin sosyal yükselişleri “Aktroller” diye anılan grubun varlığını söylentinin ötesine taşısa da ortada şeffaf olmayan bir durum var. Bu bakımdan Putin’in troll yapılanmasıyla bir benzerlikten söz edilebilir. Söylentilerin kaynağında ise bizzat AK Parti liderliğinin bazı açıklamaları var. Bunlardan ilki Gezi olayları sırasında/hemen sonrasında ortaya atılan “6 bin kişilik sosyal medya ordusu” iddiası. Bu iddia Eylül 2013’te, Wall Street Journal başta olmak üzere kısa sürede batı basınına da yansıdı…
Trol fabrikasında bir gazeteci Serbest gazeteci Lyudmila Savchuk, Putin yanlısı internet trollerini ifşa etmek için kimliğini bir süre İnternet Çalışmaları Ajansı’nda çalıştı. İddiaları Kremlin tarafından yalanlandı.
Hükümetlerin internete yönelik siyasi müdahalelerini troll istihdam etmekle sınırlamak yanlış olur. Bu yazının konusu olarak bundan sonra trollerin stratejisine bakacak olsam da artan merkezi filtreleme, İnternet yasasındaki değişikliklerle beraber gelen sansür, muhtemelen yabancı şirketlerin desteğiyle işleyen dijital gözetim gibi diğer negatif unsurları sıralamış olayım. Türkiye’de hükümetin ve kamu kuruluşlarının sosyal medyaya yönelik olumsuz beyanları ya da politikaları da görece özgürlük alanları haline gelen bu mecralara karşı konumlanma anlamına geliyor. Çoğu durumda yasal dayanakları zayıf olsa da kullanıcıların polis karakollarına ifade vermeye çağrılması, haklarında dava açılması da yapılan bazı yıldırma hamleleri (…)
Sosyal medya üzerinden süren siyasi mücadelelere baktığımda genel gözlemim bu alanda istenen hegemonyanın yakalanamadığı yönünde… Müdahaleler işlevsiz değil, ancak sosyal medyaya tamamen araçsal bir yaklaşımla ve eski medya düzeni mantığında müdahale etmek arzusuyla şekillendikleri için hegemonya kurulamıyor. Kurabilselerdi internet sansürü muhtemelen şimdiki boyutlarına ulaşmayacaktı. Sosyal medyanın adem-i merkeziyetçi yapısı, algoritmaların gündem belirlemede organik hesapları öne çıkarması gibi nedenlerle merkezden, araçsal, anonim ve geçmişi uzun olmayan hesaplar üzerinden yapılan müdahaleleri en azından zayıflatmıştır. Bununla birlikte siyasi trollerin hem işlevleri hem de taktikleri listelenmeye değerdir:
Anonymous vs. Scientology: Scientology tarikatine savaş açan Anonymous adlı hacker grubu, trollerin siyasallaşmasının ilk örneklerinden.
1) Siyasi troller öncelikle rakiplere saldırmak üzerine örgütleniyor. En görünen amaç küfür, hakaret ve tehditlerle ilerleyen bir yıldırma politikası. Efe Kerem Sözeri’nin özetlediği gibi troller daha çok tehdit ve bir tür sosyal linç amaçlı olarak kullanılıyorlar. Bunu yaparken de ceza görmeyeceklerini biliyorlar.
2) Hafıza Kolektifi’nin 2015 Ekim’inde meydana gelen Ankara katliamından sonra yaptığı bir incelemede Türkiye’deki siyasi trollerin yoğun bir şekilde otomatik botlar kullandığı belirtildi. Belki de sosyal medyada hegemonya kuramamalarının bir nedeni de budur. Botlarla kısa sürede twitter gündemine girilse de çıkış da aynı hızla oluyor. Dikkat dağıtmak dışında kalıcı etkisi görece olarak az.
3) Bir diğer hamle, muhalif bir ton taşıyan yanlış bilgileri yayıp, sonrasında muhalifleri suçlamak. Elbette her yanlış enformasyon trollere dayanmıyor ama dijital okuryazarlığın düşük oluşu, teyit edilmeyen yanlış bilgilerin hızla yayılmasına neden oluyor. Fakat yayılan her yanlış bilgi, yayan hesabın dijital itibarını sarsıyor ki bu da sosyal medyayı etkileme gücünü azaltıyor.
Gıda fabrikasından trol fabrikasına: Putin’in aşçısı olarak bilinen Yevgeniy Prigozhin, Kremlin’in gözde oligarklarından ve Rus trolleri kendi cebinden finanse ettiği iddia ediliyor.
Çinggis Han’ın 1227’de vefatından sonra İç Asya’daki Türk ve Moğollar arasında ancak Çinggis evladı ve torunları “han” unvanı taşıyabiliyordu. Osmanlıların başarısı ise, aslen bir bey olan Osman’ın soyundan gelenlerin 2. Murat’tan itibaren “han” unvanını kullanmaları ve İç Asya’da mümkün olmayan bir durumu Ortadoğu’da fiili bir durum hâline getirip meşruiyetlerini kabul ettirebilmeleridir.
Bu yıl hem İstanbul’un fethi hem de Ayasofya dolayısıyla sık sık Fatih Sultan Mehmet Han’ın adı geçti. Aslında Fatih’e ve ondan önce de 2. Murat’a “han” denilmesi Türklerin tarihi açısından önemli bir adımdır.
Çinggis Han’ın 1227’de vefatından sonra İç Asya’daki Türk ve Moğollar arasında ancak “Çinggisliler” diye bahsettiğimiz Çinggis evladı ve torunları “han” unvanı taşıyabiliyorlardı. Çinggis Han’ın kardeşlerinin çocukları bu tanımlamanın dışında kalmışlardı. Kısacası, şecereleri Çinggis Han’ın mensup olduğu Börçigin (Börü tegin) sülalesine dayanmasına rağmen onlar “hükümranlık” ve “han” unvanı taşıma konusunda safdışı edilmişlerdir. Şimdiye kadar onları devre dışı bırakanın Çinggis Han olduğu düşünülüyordu. Halbuki artık Ögedey Han zamanında bile kardeşlerin yani amcaların hâkimiyetin bir parçası olduğunu biliyoruz (#tarih sayı: 73). Daha sonraki yıllarda bu kardeşlerden Temüge’nin isyan ettiği ve sonucunda Möngke Han (1252-1259) ve kardeşleri tarafından bertaraf edildiği tarihlerde kayıtlıdır. Bu durum bize bu mücadelenin 1252’ye kadar devam ettiğini göstermektedir.
Aslında bu mücadele tam olarak bitmemiştir. Çinggis Han evladı arasında Toluy evladı, deyim yerinde ise bütün Asya’ya hâkim olmuş ve bu süreçte Cöçi Han evladının (Altın Orda) desteğini almıştır. Buna rağmen mücadele Asya çapında devam etmiş, sular hiç durulmamıştır. Bunun en güzel örneği Timurlenk diye bilinen Temür’dür. O bir “ara yol” olarak yanında Çinggislilerden “kogurçak” (kukla) hanlar bulundurmuş ve kendisi hiçbir zaman “han” unvanı taşımamıştır.
Genellikle şecerelerini Çinggis Han’ın kardeşleri Temüge Otçigin ve Kasar’a dayandıran Batı Moğolları ise belki de Temür gibi bir bey değil de Borçigin sülalesine mensup oldukları için kukla han bulundurmamışlar, mücadeleyi bizzat yürütmüşlerdir. Bunlardan Esen Tayşi (15 yüzyıl) bu çerçevede han unvanı kullanmaya teşebbüs etmişse de bütün siyasi başarılarına rağmen “halk bundan hoşlanmamış” ve öldürülmüştür.
Fatih Sultan Mehmet, Esen Tayşi ile aynı dönemlerde hüküm sürmüş ve “han” unvanı Çinggisli prensiplere yabancı olan bugünkü Ortadoğu bölgesinde yadırganmamıştır. Böylece aslen bir bey olan Osman Bey soyundan gelenler “han” olmayı, daha sonra da halifeliği kendi meşruiyetlerinin bir parçası haline getirmişlerdir.
İç Asya’da ise durum 18. yüzyıl ortasına kadar hanlar-beyler mücadelesi olmanın yanında Borçiginler arasında bir mücadele şeklindedir. Batı Moğolları, Çinggis evladı olarak hanlık hakkını ellerinde tuttuklarına inanan Doğu Moğolları ile amansız bir mücadeleye girişmişler ve zaman zaman bir taraftan Dalai Lama ve Çin’de hakim olan (1644-1911) Qing sülalesinden, diğer taraftan da 17. yüzyılda artık güçlenen Rus çarlık idaresinden kendilerini desteklemelerini istemişlerdir. Bu mücadelede Moğolların 16. yüzyılda (Altan Han Tümed) Budizmi kabul etmesi ve bunu bir çeşit devlet dini haline getirmeye çalışması ile Budizm ve özellikle Tibet Lamaizmi Batı ve Doğu Moğollar arasında yaygınlık kazanmıştır. Bu yeni durumdan sonra Batı Moğolları İç Asya’daki Türkler tarafından “Kalmak” diye adlandırılmışlardır. Böylece Kalmaklık din açısından bir ayırım olarak başladığı gibi, zamanla dil olarak da Moğolcanın hâkim olduğu gruplar için kullanılır olmuştur.
Osmanlı seyyahları Ali Ekber Hıtayi ve Seyfi Çelebi, Kalmaklardan ayrı bir millet olarak bahseder. Osmanlılar hanlar-beyler mücadelesinde galip gelmişler ve kendi törelerini çevrelerine kabul ettirmişlerdir. Kalmak “hanları” ise Esen’den sonra genellikle “han” unvanını da, kukla han kurumunu da kullanmamışlar; Çince veliaht anlamına gelen unvandan mülhem “tayşi” ve “kontayşa (<huang taizi)” unvanları ile mücadelelerini sürdürmüşlerdir. 17. yüzyıl sonu ve 18. yüzyıl başında batıda Ayüke, doğuda da önce Ligdan sonra da Galdan’a “han” unvanı verilmiştir. Üç hanlık şeklinde yaşayan Doğu Moğolları da benzer bir şekilde Dalai Lama’dan “han” unvanını almışlardır. Önce ruhani bir şemsiyenin koruyuculuğu altında başlayan bu değişiklik, daha sonra “real politik” sonucu Rus ve Çin hâkimiyeti altında devam etmiştir. Osmanlıların başarısı ise İç Asya’da mümkün olmayan bir durumu Ortadoğu’da fiili bir durum hâline getirip meşruiyetlerini çevrelerine kabul ettirebilmelerindedir.
Bir toplayıcı iken kendi av olan insan evladı sonradan hıncını uçan-kaçan her şeyden çıkarmış; en yaman, en sapkın ve sınır tanımayan avcı olmuş. “Avcı-toplayıcı” dönemden modern zamanlara uzanırken, her coğrafyada, her inanışta kendini kaybeden iktidar sahipleri, ziyafet-parti-zevk üçgeninde hayvanların da neslini tüketmiş.
Mağara duvarlarındaki resimler ilk insanın av öncesi tedirginliğini, yiyecek ile eve dönme isteğini bugüne taşıyor. Üzerinde minik delikler olan ufak geyik heykelcikleri, avı ıskalamamak için önce bir ayin yapmış olduklarını fısıldıyor.
Tarih öncesinin en eski av sahnesi Fransa’daki Chauvet mağarasının duvarlarındaki 30-32 bin yaşındaki resimler sanıyorduk. Ta ki 2014’te Endonezya-Sulawesi’de 44 bin yıl öncesine ait resimler bulunana dek. Ressamın hayvansı insanlar çizmesi, soyut ve yaratıcı düşünebildiğini gösteriyordu. Gagası, kuyruğu olan insanlar resmetmiş olması, ruhani bir eğilimin başlangıcını veya şamanik bir inancı yansıtmış olabilir deniyor. Bu sahneler henüz dünyanın “efendi”si olmamış, sık sık aslanın dişine kaçan, bizonun boynuzuna takılan ilk insanların gönderdiği kartpostallar gibi. Daha sonraları Çatalhöyük’te ve Anadolu’daki diğer höyüklerde de gördüğümüz sahneler bunlar.
44 bin yıllık av sahnesi Endonezya-Sulawesi’de 44 bin yıl önceye tarihlenen bu mağara resmi, tarihteki en eski av sahnelerinden… Resimde bir bufalonun etrafını ipler ve mızraklarla saran minik avcılar görünüyor.
Gelelim ilk çağa… Ormanlar, ovalar, dağlar hâlâ tepeleme yaban hayvanları ile dolu. Güney Asya’da kaplanlar, Nil’de su aygırları, Mezopotamya’da aslanlar cirit atıyor. Anadolu’da fil de var, aslan da… Dağ keçileri, çeşitli kuşlar, yaban domuzları bol sayıda. Ama insanlar da daha kalabalık. Yerleşik düzene geçmeye, kasabalar kurup birbirleri ile dalaşmaya başlamışlar. Artık kralları, rahipleri ve köleleri var insanlığın. Kralların da tanrısallıklarını savaş harici zamanlarda da kanıtlamaları gerekiyor ve “avlanarak dünyayı tehlike ile kaostan arındırıyorlar”. Bir kabartma duvar panelinde kral şöyle diyor: “Ben Ashurbanipal. Tanrı Ashur ve Tanrıça İştar’ın olağanüstü güç bahşettiği, dünyanın kralı olan ben, İştar’ın okları ile bu aslanları öldürdüm ve şarapla kutsayarak ona adadım”.
Avlanmanın önemli bazı faydacı nedenleri de var. Heyecan, eğlence ve avın arkasından çoğunlukla ziyafet sofraları kurulduğu için soylular avlara katılmayı seviyor. Birçok stel, kabartma, mühür, sikke ve duvar resminde bolca av sahnelerine rastlıyoruz. Hitit yazılı belgelerinde Kral Anitta “And içerim ki, gerçekleştirdiğim bu avda Neša şehrime 2 aslan, 70 domuz, 60 yaban domuzu, ayılar, leoparlar, aslanlar, ceylanlar ve vahşi keçilerden oluşan toplam 120 adet hayvan getirdim” diye övünüyor. Bu dönemde artık eğitilmiş köpek ve yırtıcı kuşlar da ava katılıyor. Örneğin haşmetli bir Anadolu mastif ırkı olan Aksaray Malaklısı, Hitit dönemi rölyeflerinde kralın yanında aslan avında görünüyor.
Tanrılara hediye MÖ 668-627 arasında hüküm sürmüş son büyük Asur kralı Asurbanipal, Tanrı Ashur ve Tanrıça İştar’a hediye etmek için bir aslan öldürürken… Av sahnesinin tasvir edildiği rölyef bugün British Museum’da.
Büyük İskender’den sonra kapsamlı av partileri iyiden iyiye krallara yakışan bir etkinlik olarak ortaya çıkıyor. Antik Yunan’ın av tanrıçası Artemis idi. Roma’ya taşınınca hazret, adı Diana oldu. Yiyecek olarak av hayvanları Roma’da çok sevilirdi. En değerli av geyikti ve çağlar boyunca da öyle kaldı. Kuşlar, yaban tavşanı ve yaban domuzu da çok avlanırdı. Roma döneminde avladıklarını pazara getirip satan veya efendileri için avlanan avcılar ayrı bir meslek kolu olmuştu artık. Arena oyunları için bazı hayvanları canlı olarak da yakalarlardı. Zengin Romalıların arazileri lüks içinde avlanabilmeleri için bulundurulan av hayvanları ile doldurulurdu.
Ortaçağ’da giderek nüfusu azalan av hayvanlarını soylulara ve özellikle kraliyetin avlanma eğlencelerine ayırabilmek için, neredeyse her ülkede krala ait ormanlar ve “has” bölgelerde avlanma yasakları konmuştu. İngiltere’de soylular ve sıradan halkın sık sık tepesini attıran öyle sıkı yasaklar vardı ki bir insan cesedi bulunsa yapılacak soruşturmanın aynısı ölü bir geyik için de yapılıyordu! Robin Hood ve arkadaşlarının ateşte çevirdikleri geyiğin nefis kokusu o dönemden bu zamana kadar ağzımızı sulandırmaya devam ediyor. Ne cüretle soylulara bile henüz tanınmamış bir hakkı çiğniyorlardı?
Geyik başta olmak üzere bütün büyük hayvanlar avlandıkları gün yenilmiyordu. Kovalamaca sırasında artan laktik asidin etten arındırılması gerekirdi. Kuşlar ve minik hayvanların bazıları ise aynı gün yemeğe dönüşüyordu. Kralın yasağı tüm ormanı kapsardı. Geyikler kadar sülünler, keklikler, çulluklar ve diğer kuşlar, yaban domuzları ve bunların besin kaynağı olan meşe palamutları, pişirilecekleri odunların kaynağı olan ağaçlar da yasaklara dahildi. Av hayvanlarının yaşamsal kaynaklarını tükettiği düşünülen tilki, tavşan, sincap gibi “zararlı” hayvanların avlanmasına izin çıkardı çoğu kez.
Savaşa hazırlanmada eğitici bir rolü olan avcılık, Türk devletlerinde en önemli geleneklerden biriydi. Altay halkı ava çıkmadan önce çeşitli ibadetler yapar, özellikle avı koruyacak olan ruha bağlılığını göstermeye çalışırdı. Yaban kuş avlarının onların dininde apayrı bir yeri vardı. Altay Türkleri av hayvanlarının insanların dilini anladığına inanırlardı. Bundan dolayı da gizli bir avcı dili doğmuştu. Genellikle av sırasında avlanan kuş ve hayvanların adları kullanılmaz, isimler tanımlayıcı başka sözcüklerle ifade edilirdi. 2. yüzyılda Moğollar da barış zamanlarında savaş oyunları yerine av partileri tertip ederlerdi.
Eski Türkler’de vahşi hayvanların etleri yenildiği gibi avlarda kullanılan şahin türünden bütün kuşlar “onkun” kabul edilir ve adları özel isim olarak kullanılırdı. Oğuzların Avşar boyunun isminin anlamı “kuş ile avlanan”dır mesela. Avcılık Türklerde hep ulusal bir gelenek olmuş. Sürgün avı 11. yüzyıldan itibaren hükümdarların halk ve askerle birlikte yaptıkları askerî tatbikat benzeri bir spor haline gelmiş.
Karahanlılar ve Selçuklular da törensel nitelikli bir spor olarak av partilerini devam ettirdiler. Selçuklu hükümdarlarının sofralarından av eti hiç eksik olmazdı. Sultan Melikşah ile 1. Alâeddin Keykubad söylenceye göre yedikleri av etinden zehirlenerek ölmüşlerdir. Av geleneği Gazneliler, İlhanlılar, Anadolu Selçukluları, Beylikler ve Osmanlı dönemlerinde de devam etti.
Osmanlılar’da av 2. Bayezid, Filibe dolaylarındaki Uzunova’da avlanıyor (Hünernâme 1. Cilt [TSMK – H. 1523] y182b.)
Osmanlı sarayında has bahçelerde yırtıcı kuşlarla avlanmanın yanısıra araba, koltuk veya oturak avı ya da sürek avı yapılırdı. Avcı sultan sürek avlarında yalnızca ok ve yayla avlanırdı. 1553’te 1. Süleyman’ın av sonrası müzikli bir ziyafet verdiğini Celalzade Mustafa Çelebi’nin Hünername’sinden öğreniyoruz. Tarihçi Mustafa Âli 1600’de yazdığı kitapta av eti yemenin zevkinden bahseder: “Av eti tatlı bir lokma gibidir, ruhu besler, ne aç ne de tok olan av etine doyabilir”. Saray avları sırasında “yimeklik” sülün, bıldırcın, keklik, yaban ördekleri, kaz ve toyun yanısıra turna ve balıkçıl da sorguçlarda tüylerini kullanmak üzere vurulurdu. Bu sırada nakkaşlar da avı kağıda aktarırlardı. Bu “yimeklik” kuşların dışında tavşan, tilki, yaban domuzu, geyik, kurt ve ayı da avlanmış. Özel şölen olacaksa avın belgelemesi için bir katip görev alırdı. Bu nedenle her bir seferde neler avlandığının kaydına ulaşabiliyoruz.
1. Ahmet’in mütevazı sayılabilecek av rakamlarının yanında torunu Avcı Mehmed’in 50 av seferinden kaydedilen rakamlar, Edirne ve civarında yaban hayatın köküne kibrit suyunun ta o dönemlerde ekildiğini anlatıyor bize. Kasım 1667’de üç günlük sürek avında 94 geyik, sonra da “koltuk sürgünü” sırasında da 11 geyik ve 3 yaban domuzu avlamış. Koltuğu koşturan uşakların yerinde olmak istemezdim doğrusu. Evliya Çelebi’den de Yeniçerilerin Istrancalar’da avladıkları alageyik, karaca ve geyik etlerinden padişah için pastırma hazırladıkları bilgisini alıp Yeni Kıta’ya doğru bilgi avcılığımıza devam edelim.
Kuzey Amerika kıtasının kolonizasyonu sırasında yeni gelenler yerli halklar tarafından saygılı bir denge içinde tüketilen ve bu nedenle sayıları milyonlara varmış mutlu, iri hayvanlarla karşılaştılar. Derken 1876’da Transcontinental demiryolu hizmete girdi ve kıtayı aşarak Vahşi Batı’nın, yerli halkların ve yaban hayatın sonunu getirdi. Bu öyle vahşi bir avlanma dönemi idi ki dönemin fotolarına bakarken üzüntü ve utanç duymamak olası değil.
Vahşet Dağı Kuzey Amerika’nın kolonizasyonu sırasında kıtaya yeni gelen beyazlar, yerli halklarla birlikte yaban hayatın da sonunu getirdi. Beyaz adamın işi bittiğinde sayıları 30 milyona varan bizonlardan 300 tane kalmıştı. 1870’lerde bizon kafalarından bir dağın önünde gururla poz veren adam, vahşetin boyutunu gösteriyor.
Manhattan’ın zenginleri yemekli, lüks vagonlarla ordunun düzenlediği bizon avına çıkıyorlardı. Bir albay trenin camından ordunun sağladığı en modern tüfeklerle 30 bizon vuran milyonere “Gördüğün her bizonu vur! Her ölü bizon, ölü bir Kızılderili demektir” diye akıl veriyordu. Bu nevi av gezileri sıradan turistik gezilere dönmüştü. Kısa süre sonra Beyaz adamın işi bittiğinde sayıları 30 milyon civarında olan bizonlardan 300 tane kalmıştı. Kürk ticareti için avlanan diğer yaban hayvanlarını yazmaya elim varmıyor bile. Somonun, balinanın, bizonun, su samurunun yokolmanın eşiğine geldiği ve tüm doğal dengenin altüst olduğu, benzeri yaşanmamış bir dönem.
Bugünlerde zengin avcılar fakir ülkelerdeki yaban hayvanlarını vurmak için para ödüyorlar. Hep birlikte karşı çıkıyoruz. Denizlerde hâlâ delice bir kıyım sürüyor. Yağmur ormanlarını yokederken bir başka toplu kıyım içindeyiz. Ancak içimizde bir yerlerde uyuyan bir avcı hep varolmaya devam edecek. Mağara duvarlarındaki kırmızı el resimleri bizi “dur, burada dur artık!” diyerek alışkanlıklarımızın getirdiği büyük yokoluşa karşı uyarıyor. Belki de arkamızdan el sallıyorlardır ama biz hâlâ uyanamadık. “Karma” diye bir şey var ise bu hayvanların ahı bir yerden mutlaka çıkacaktır elbet.
Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme sürecine ve tarih sahnesinden çekilmesine tanıklık eden Köpe ailesinin anılarına dayanan “İmparatorluklar Arasında, Sınırlar Ötesinde” sergisi, 15 Eylül’de SALT Beyoğlu’nda açıldı. Aile albümünden yola çıkılarak hazırlanan sergi, 1890’lardan 1920’lere, 2. Meşrutiyet, 1. Dünya Savaşı ve Mütareke dönemlerini kapsayan bir süreci detaylı arşiv kayıtlarına dayanarak sunuyor.
Köpe ailesinin öyküsü, Transilvanya’nın Braşov şehri yakınlarında doğup büyüyen Andras Köpe ile Breton bir ailenin kızı Léocadie Tallibart’ın Tanzimat İstanbul’unda kesişen yollarıyla başlıyor. Andras, Avusturya İmparatorluğu’nun baskılarından kaçarak, Léocadie ise mücevherci kardeşi Louis ile mimar kardeşi Pierre’in eşlikçisi olarak İstanbul’a gelmiş. 1842’de evlenen çiftin ikinci çocuğu olan ve mektupları sergide yer alan Charles ise, Cenova kökenli Trabzonlu bir Levanten aileye mensup Rose-Marie Marcopoli ile 1882’de hayatını birleştirmiş. Charles ve Rose-Marie’nin Charlotte, Ida, Taïb, Ferdinand, Antoine ve Eugène adında altı çocukları olmuş. Fransızca eğitim alan kardeşler, hiçbir zaman Avusturya-Macaristan vatandaşlığından vazgeçip Osmanlı tabiiyetine geçmemişler.
Taïb Köpe, 1914’te savaşın başlamasından kısa bir süre sonra müttefik Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun üniformasını giymiş. İki yıl sonra İstanbul’da Avusturya-Macaristan ordusuna katılan Antoine ise, Saint Michel Fransız Lisesi’nde okurken 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle orduda çevirmenlik yapmaya başlamış. Daha sonra gittiği Filistin cephesinde yaşanan Gazze bozgununun ardından Şam’a, oradan da tekrar işgal altındaki İstanbul’a dönmüş. İstiklal Savaşı, Osmanlı’nın çöküşü ve Mustafa Kemal’in genç Türkiye Cumhuriyeti’ni kurması gibi birçok tarihi olaya tanıklık etmiş.
Macar Hastanesi açılış töreniÇapa’daki Macar Askerî Hastanesi’nin Amiral Souchon, Enver Paşa ve Avusturya- Macaristan Büyükelçisi’nin eşi Markiz Palavici’nin katılımıyla gerçekleştirilen açılış töreni, İstanbul, 10 Nisan 1916.
1945’te bir silah arkadaşının cenaze merasiminde anılarını kaleme alma fikri gelmiş aklına. Selanik’ten başlattığı bu 10 ciltlik hatırat, 1959’da tamamlanmış. Bu anılarına sadece savaş sürecinde yaşadıklarını değil, ebeveynleri ve kardeşlerinin hayatları ile ilgili detayları, kendi özel yaşamına ait hoş anekdot ve aile fotoğraflarını da koymuş. Çizdiği birbirinden etkili yüzlerce karikatür, gerçekleştirdiği ses ve görüntü kayıtlarıyla, en önemlisi de erkek kardeşi Taib Köpe ile çektikleri fotoğraflarla muazzam bir arşive imza atmış.
18. yüzyılın ortalarından beri İstanbul’da yaşayan Köpe ailesi fertleri, 20. yüzyılın ikinci yarısında kişisel nedenlerden dolayı ABD’ye göç etmişler. Yanlarında götürdükleri aile arşivi de Teksaslı işadamı, torun Tony Childress sayesinde gün ışığına çıkmış.
Nefin Dinç, Erol Ülker, Lorans Tanatar Baruh ile Gábor Fodor’un hazırladığı sergi, 27 Aralık’a kadar SALT Beyoğlu’nda ziyaret edilebilir.
Askerî antropolog Dr. Aynur Onur Çifci, Ben Türk adlı kitabında Kore’deki Türk esirlerin hikâyesini anlatıyor. Türk, Amerikan ve İngiliz arşivlerinden elde edilen askerî belgelere ve esir düşen Türk askerlerle yapılan mülakatlara dayandırılan araştırma, üstün esaret performansları örnek gösterilen Türk askerleriyle ilgili filmlere konu olacak detaylar içeriyor.
BEN TÜRK Aynur Onur Çifci Timaş Yayınları, 2020 368 sayfa
Kore Savaşı’nda esir düştükten sonra Kuzey Kore’deki kamplarda 4-32 ay arası esaret hayatı yaşayan 244 Türk askerinin üstün esaret performansları, ABD ordusunun 1955’te yayımladığı ve günümüzde halen kullanılan Muharip Kuvvetler için Davranış İlkeleri Rehberi’ne emsal teşkil etmişti. Resmî kaynaklara göre Kore Savaşı süresince (Kuzey) Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC) ve Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) kuvvetleri tarafından esir edilen 7.190 Amerikan askerinin yaklaşık yüzde 38’i, 1,148 İngiliz askerinin ise yüzde 15’i esir kamplarında öldü. Fakat aynı esir kamplarında tutsak olan 244 Türk askeri arasında kampta ölen olmadı. Buna ek olarak, yine resmî kaynaklara göre, Çin Halk Gönüllü Ordusu’nun esir kamplarında yürüttüğü zorunlu komünist endoktrinasyon sonucunda Amerikalı esirlerin yüzde 15’i ve İngiliz esirlerin ise yüzde 12’si esaretleri boyunca düşmanlarıyla işbirliği yaptılar. Savaş sonunda 21 Amerikalı ve 1 İngiliz karşı tarafa iltica etti. Buna karşın, savaş sonunda iltica eden Türk askeri olmadı. Esir kampında düşmanla işbirliği yapan bir Türk çavuş ve bir Türk er diğer Türk esirlerin kampta kurdukları divan-ı harpte yargılandı; ağır şekilde darp edildi ve esaretlerinin sonuna kadar göz hapsinde tutulmuştu. Bu iki Türk işbirlikçi savaş bittiğinde silah arkadaşları tarafından öldürülecekleri korkusuyla Amerikan Ordusu’ndan himaye istediler.
Amerikan Kara Kuvvetleri’nin talebi üzerine George Washington Üniversitesi’nin Psikolojik Savaş Departmanı tarafından Türk esirler üzerine yapılan bir araştırma, yaşları 21-35 arası değişen 244 Türk esirden 6’sının subay (2 yüzbaşı, 3 üsteğmen ve 1 teğmen), 3’ünün astsubay (2 başgedikli ve 1 üstçavuş) ve 235’nin vatani görevini yerine getiren erbaş ve erler olduğunu günyüzüne çıkarmıştı. 244 Türk esirin yüzde 57’si hiç okula gitmemişti; okuma-yazma bilmiyorlardı. Yüzde 4’ü profesyonel askerken yüzde 96’sı er-erbaştı. Fakat ABD’deki yayınlarda Amerikan millî ve askerî prestijini onarmak için Türk esirlerin tıpkı Amerikan Deniz Piyadeleri gibi özel bir askerî eğitimden geçirilmiş “profesyonel” ve “elit” askerler oldukları iddiası yayılmıştı.
Kore Savaşı esirleri
ABD Kara Kuvvetleri, hazırladıkları raporlarda Türk esirlerin üstün esaret performansının güçlü bir disiplin, emir-komuta zinciri ve birlik ruhuna dayandığını anlatıyordu. Amerikalı askerî doktorlar Türk esirlerin hastalarına birer bebek gibi baktıklarını, subay-astsubayların er-erbaşı koruyup kolladıklarını ve er-erbaşın da subay-astsubaya mutlak surette itaat ettiklerini yazıyorlardı.
Kitabın ismine de ilham olan “Ben Türk”, Kore Savaşı’na katılan Türk askerlerinin, özellikle de esirlerin, muharebe alanında ve esir kamplarında yaşadıkları çaresizlik ve gurur gibi acı-tatlı birçok duyguyu içinde barındıran bir ifade olmuştu. Kore’deki Türk personelin büyük çoğunluğu İngilizce bilmiyordu. Amerikalı bir doktor ameliyat masasında yatan Türk askerine İngilizce canının yanıp yanmadığını sorduğunda Türk askeri bu soruya “Ben Türk” diye cevap vermişti. Ağır yaralı bir Türk askeri ona yaklaşan bir Amerikalı askerden yardım isterken ağzından çıkan tek söz “Ben Türk” olmuştu. Yüzbaşı Hamit Yüksel’in anılarında ifade ettiği üzere “millî şerefe halel getirmemek” Türk esirler için muharebe alanında olduğu gibi esir kamplarında da önemli bir meseleydi. Bu nedenle yazar, Türk esirlerin kimliklerinden güç alarak ölüme ve siyasî endoktrinasyona meydan okudukları esaret hayatlarını anlattığı çalışmasına “Ben Türk” ismini uygun gördüğünü ifade ediyor.
Askerlere veda Kore Savaşı’na gitmek için İzmir’den trene binmeye hazırlanan askerlerin ardından koşan bir kadın ve çocuk. 1950 sonbaharı.
Kitapta Türk esirler hakkında filmlere konu olacak birçok hikâye ve anekdot var. Bu hikayelerden biri Kuzey Koreli askerlerin esir aldıkları BM askerlerinin üstlerindeki değerli eşyalara el koymasıyla başlıyor. Kunu-ri Muharebeleri’nde esir düşen ve Türk esirlere 8 ay boyunca liderlik edecek olan Üsteğmen İsmail Oknas kendisini binlerce kilometre uzaktaki evine bağlayan tek obje olan altın evlilik yüzüğünü vermediği için Kuzey Koreli askerler Üsteğmen’i parmağını kesmekle tehdit etmişlerdi. Üsteğmen Oknas sert ve gözükara bir karaktere sahipti; geri adım atmayı sevmezdi. Türk esirlerden Sıhhiye Onbaşı Veli Atasoy sağduyu göstererek genç Üsteğmen’e “Kumandan, senin ölün değil, dirin lazım hanımına” demiş ve onu altın yüzüğü vermeye ikna etmişti.
Sıhhiye Onbaşı Atasoy, tutsak edildikten sonra cephe gerisinden esir kamplarına nakil sürecinde ve esir kamplarında yüzlerce esirin sağlık durumlarıyla yakından ilgilenmiş, hastaları ayırarak karantina uygulamasına gitmiş ve bit salgınına karşı başarılı bir mücadele yürütmüştü. Esir takaslarındaki sorgularında çok sayıda Türk, Amerikalı ve İngiliz esir, hayatlarını Sıhhiye Onbaşı Atasoy’a borçlu olduklarını ifade etmişlerdi. Atasoy, Kore’deki Türk er ve erbaş arasında Üstün Hizmet Madalyası (Legion of Merit) ile ödüllendirilen yegâne kişi oldu.
15 yaralı ve hasta Türk esir, 1953 Nisan’ında, geriye kalan 229 esir ise Ağustos-Eylül aylarında gerçekleştirilen esir takaslarında özgürlüklerine kavuştular. Bazıları askerî uçaklarla, büyük çoğunluğu ise Jutlandia gemisi ile Türkiye’ye döndüler.
Sıhhiye Onbaşı Veli Atasoy (önde solda), sağında ise Türk esirlere 8 ay liderlik eden Üsteğmen İsmail Oknas görülüyor.
Gazete ve dergileri, kısacası basını kontrol altında tutmak, öteden beri siyasi iktidarların fonksiyonları arasındadır. 1943’te toplanan üst düzey devlet bürokratları, hangi dergi/mecmuanın maddi olarak destekleneceğine, hangilerinin uyarılacağına karar vermişler ve bunu rapor olarak devrin başbakanı Şükrü Saracoğlu’na sunmuşlardı.
İlk gazetemiz Takvim-i Vekayi’den (1831) bu yana basınımız genellikle devletin yanında durmuş; yönetici bürokratlar da kendilerine yandaş bulmak hususunda pek zorlanmamıştır. Devlet görevlileri mevcut yayınları “işe yarar/yaramaz” gibi ölçütlerle değerlendirmiş, bunlara yapılan yardımları düzenleyerek basını kontrol altında tutmuşlardır.
Devlet desteği için değerlendirilen Deniz, Çığır ve Akbaba dergileri
20 Aralık 1943 tarihinde konuyla ilgili bir toplantı gerçekleştiren bürokrat heyetinde de şu isimler vardır: Maarif Vekili (Millî Eğitim Bakanı), CHP İdare heyeti azası, Maraş Milletvekili Hasan Reşit Tankut, Matbuat Umum Müdürü (Basın Yayın Genel Müdürü) Selim Sarper, Emniyet Umum Müdürü, Osman Sabri Adal, Adliye Vekâleti Ceza İşleri Umum Müdürü Naki Yücekök, Matbuat Umum Müdürlüğü, İç Matbuat Müdürü Server İskit, CHP. İdare heyeti üyelerinden Nafi Atuf Kansu ve Kasım Gülek.
Hazırlanan basın raporunda şöyle denmektedir: “Türkiye’de çıkmakta olan fikir ve sanat organlarının bilhassa son zamanlarda, inkılabımızın ana prensiplerini bayrak halinde ele alarak fakat ayrı temayüllü ve sert neşriyat yapmaları dolayısiyle bu ehemmiyetli meseleyi etraflı bir şekilde incelemek üzere toplanmasını emir buyurduğunuz komisyon on gün içinde müteaddit toplanmalar yapmıştır. İncelemelerimizi, önce umumi durumu hulasa etmek, meseleye ilgisi olan kanuni ve idari cihetleri göstermek ve nihayet, alınacak tedbirler hakkında kısa mütalaalarımızı arzetmek suretiyle tertipledik”.
Kuruldan geçenler, kalanlar… 1943’te üst düzey bürokratların oluşturduğu bir kurul tarafından değerlendirilen mecmuaların sahiplerinden Yusuf Ziya Ortaç.
Bu heyet oldukça kapsamlı raporlar hazırlamış ve hazırladıkları bu raporları “Şükrü Saraçoğlu, Sayın Başvekilimiz” hitabıyla devrin başbakanına sunmuştur. Raporun hazırlandığı tarihte bu heyetin saptamasına göre özel olarak 112 dergi çıkmakta, bunlardan 73’ü İstanbul’da, 18’i Ankara’da, 5’i İzmir’de, diğerleri ise çeşitli illerde yayımlanmaktadır. Geniş bir yelpazede bütün dergileri gözden geçiren bu üst düzey heyet sağcı veya solcu bütün dergileri incelemiş, haklarında bilgiler toplamış ve dönemin başbakanına hem dergi hem de çıkaran şahsiyetler hakkında bilgi sunmuştur.
Çıkmakta olan önemli dergiler ve bunlara yapılacak devlet yardımı konusunda, raporda şu satırlar yer almaktadır:
“… 4 Temmuz 1944’te çalışmalara devam edilerek Maarif Vekaleti ve CHP. Genel Sekreterliği tarafından yardım kasdiyle abone olunan mecmualar hakkında aşağıdaki kararlar alınmıştır.
1. Akbaba İstanbul’da Yusuf Ziya Ortaç tarafından neşredilen haftalık Akbaba mecmuasına yardım edilecektir. Ancak bu mecmuanın açık saçık resim neşretmemesi kendisine yazılacaktır.
2. Çınaraltı Orhan Seyfi Orhon’un neşrettiği Çınaraltı mecmuasına son hadiseler dolayısıyla şimdilik yardım edilmeyecek ve bir ay zarfında neşriyatı yakından takip edilerek Ağustos içtimasında bir karara bağlanacaktır.
Hıfzı Oğuz Bekata
3. Yeni Kültür Kâzım Nami Duru tarafından çıkarılan Yeni Kültür mecmuasının neşriyatı tatmin edici mahiyette görülmediğinden şimdilik yardım edilmemesine karar verilmiştir.
4.Çığır Hıfzı Oğuz Bekata tarafından neşredilen bu mecmuanın vaziyeti de tetkike tabi tutulmuştur. Mecmuanın ismi altındaki “Milliyetçi Dergi” ibaresi son hadiseler dolayısiyle iltibası davet edeceğinden, Altıok’tan meselâ, inkılapçılık, halkçılık ve milliyetçilik prensiplerinden herhangi birisini alıp meslek ifade eden bir şekilde söylemesi doğru olmadığı gazete sahibine yazılacaktır.
5. Siyasi İlimler Ankara’da Hasan Şükrü Adal ve Hasan Refik Ertuğ tarafından müştereken çıkarılan Siyasi İlimler mecmuasının neşriyatı kanunî görüldüğünden yardım mikdarının fazlalaştırılmasına ve bir takdirname itası için Maarif Vekâleti nezdinde teşebbüste bulunulmasına karar verilmiştir.
6. Varlık Ankara’da Yaşar Nabi tarafından neşredilen Varlık mecmuası için de Çığır mecmuasına yapılacak temenninin aynen yapılması muvafık görülmüştür.
Kâzım Nami Duru
7. Yeni Adam İstanbul’da İsmail Hakkı Baltacıoğlu tarafından neşredilen Yeni Ada mecmuasına münasip bir miktar yardım yapılmasına karar verilmiştir.
8. Yücel Muhtar Fehmi ve arkadaşları tarafından tesis edilen ve muvakkat bir tatil devresinden sonra tekrar intişara başlıyan Yücel mecmuasına münasip miktarda yardım edilmesine karar verilmiştir.
9. İstanbulİstanbul Halkevlerinin organı olan İstanbul mecmuasına yardım yapılması muvafık görülmüştür.
10. Yarım Ay Mecdi Derviş tarafından neşredilen Yarım Ay mecmuasının neşriyatı tatamin edici mahiyette görülmediğinden satın alınmasından sarfınazar edilmiştir.
11. Deniz İstanbul’da Kaptanlar Cemiyetinin organı olarak neşredilen Deniz mecmuasından muayyen bir miktar satın alınması muvafık görülmüştür.
12. Yeşilay Yeşilay Cemiyeti tarafından çıkarılan Yeşilay mecmuasının neşriyatı faideli bir mahiyette görülmüş olduğundan yardım yapılması muvafık görülmüştür.
Yaşar Nabi Nayır
13. Savaş Faik Türkmen’in çıkardığı Savaş mecmuasının neşriyatı mevzuu ile mütenasip olmadığı anlaşıldığından şimdilik yardım edilmesi doğru görülmemiştir.
14. Memur-Muhasip Yusuf Kenan tarafından çıkarılan Memur-Muhasip mecmuasından münasip bir miktar satın alınması muvafık görülmüştür.
15. Endüstri İzmir’de çıkan bu teknik mecmuadan münasip bir miktar satın alınmasına karar verilmiştir.
16. Demet Bursa’da çıkan Demet mecmuasının neşriyatı değer kıymete henüz yükselmiş olmadığı için yardım edilmesi doğru görülmemiştir.
17. Millet Ankara’da Hüseyin Avni Göktürk tarafından çıkarılan Millet mecmuasının neşriyatı, esaslı bir tetkike tabi tutulduktan sonra bir karara varılacaktır.
18. Biz ve Dünya İstanbul’da Şekip Engineri tarafından çıkarılan bu siyasi mecmuanın neşriyatı faideli mahiyette görüldüğünden yardım edilmesine karar verilmiştir.
19. Yurt İstanbul’da intişar eden bu mecmuanın neşriyatı kifayetsiz görülmüş olduğundan şimdilik yardım edilmemesine karar verilmiştir.
20. Aylık Ansiklopedi Server İskit tarafından neşredilen bu Aylık Ansiklopedi faideli mahiyette görülmüş olduğundan yardım edilmesine karar verilmiştir.
Rapordan sayfalar (üstte) ve değerlendirilen Varlık ve Yeni Adam dergilerinin kapakları (altta)
Sessiz sinema hem yazıyı hem musikiyi kullanıyordu. Charlie Chaplin, sessiz sinemanın defterinin bütünüyle dürüldüğü dönemde, 1936’da gerçekleştirdi “Modern Zamanlar”ı. Film, o gün bugün yaşanan onca ağır insanlık tragedyasının ardından “hiçbirşeyin” değişmediğini gösteriyor. “Söze ne hacet”, doğru deyiş. Yine de Visconti, Bergman, Rohmer, Fellini, Guy Debord ve tabii Godard ayrı tutulmalı.
Robert Musil’in günlüğüne aldığı (31. Defter), gerçek mi yakıştırma mı emin olamadığım Charlie Chaplin ile söyleşi “temel” düşünceler içeriyor. Kendi payıma “sessiz sinema” kavramının yerine “dilsiz sinema”yı yeğlemekle birlikte, oturmuş terimi kullanmaktan yanayım. Chaplin 1930’lu yıllara denk gelen bu söyleşisinde, sessiz sinema tarihe karışadursun, onun tartışılmaz üstünlüğü üstünde duruyor: Konuşmalarla tiyatronun kötü bir replikası haline düşen sinemanın, sesin ve sözün devreye girmesiyle romana daha fazla yaklaşması gerektiğini savunuyor.
Bocalatıcı fikirlerinden biri, belki en esaslısı: Biribirilerine uyum sağlayamayan iki farklı biçim, uyuşmaz kalan iki ayrı şey, dil ve imge, onun gözünde. “Şarlo kılığındaki ben” diyor, “konuşmaya başladığı an bambaşka biri olacaktır”. Katılıyorum: General Buster Keaton da konuşacak, konuşturulacak olsaydı “kendisi” olamayacaktı. Hitchcock’un sinemacı adaylarına sessiz film çekerek mesleğe hazırlanmalarını öğütlerken altını çizdiği sonuç değerlidir: Böylelikle, Söz’ün sinemaya neler kaybettirdiğini anlayabileceklerdir.
Chaplin, sessiz sinemanın açık ara daha “hızlı” bir ifade alanı yarattığını söylediği günlerde haklıydı ama, sonradan geçerliliğini de, bir bakıma anlamını da yitirecek bir özellikti bu. Geçiş döneminde akıl ettiği bir yenilik bugün için bile gözüpek bir anlatım boyutu katıyordu filme: Dramatik yapıyı koyulaştırmak amacıyla yönetmenin ekranda devreye girmesi; laf ebeliğinin yerine “kestirme” yoldan, dolayısıyla yoğunluk yitimine uğramaksızın akışı hızlandırmanın yanında, o güne dek kimsenin kalkışmadığı yabancılaştırma efektini kullanma öncülüğünü de ona tanıyacaktı.
Sessiz sinemanın hem yazıyı, hem musikiyi kullandığını unutmamak gerekir. Sesli sinemadan çok sonra, 1974’de, Marais sinemalarından birinde izlemiştim “Les Hautes Solitudes”ü; Philippe Garrel “hâlâ” siyah-beyaz ve sessiz buluştuğunda sımsıkı işbirliği oluşabildiğini kanıtlamıştı.
Hayatım, Söz (Yazı) ve İmge arası “sürekli” gelgitler kurarak geçti, geçiyor –masalarımda. Bu bağlılığa karşın Chaplin’in “uyuşmazlık” saptaması, ekrandan sayfaya taşarak zihnimi oyalıyor. “Tersi” olduğunda “ne” yapılmıştı? İkonaklazma terörü kimilerini direnmeye, kimilerini yeraltına sürgüne çıkmaya, kimileriniyse boyun eğmeye yöneltmişti. Yapılıp kaplanmış ikonalar bildim. Sürgülü, palempsestos, tablo üstü tablolar. Neler örtünmemiştir harf kaplı sayfalarda!
Modern zamanlarda sessizliğin gücü: Charlie Chaplin’in “Modern Zamanlar”ında dişlilerin arasına sıkışmış işçinin olduğu sahne, derdini anlatmak için söze gerek bırakmayacak kadar güçlü…
Chaplin, sessiz sinemanın defterinin bütünüyle dürüldüğü dönemde, 1936’da, üstelikilk sesli filminden beş yıl sonra gerçekleştirdi “Modern Zamanlar”ı. Film, o gün bugün yaşanan onca ağır insanlık tragedyasının ardından, bugün “hiçbirşeyin” değişmediğini gösteriyor. “Söze ne hacet”, doğru deyiş.
Gelgelelim 7. sanat, yolda sözü de doğru kullanmayı öğrendiğini kanıtladığı örnekler verdi. Uzun sessizliklerin, taşkın monologların, kanlı diyalogların görüntüyle çiftleştiği başyapıtlar… Sessiz sinema sözsüz değildi tamıtamına. Siyah zemin üstüne ak harfler birer sayfa olarak girerdi araya, çoğu filmde: Açıklamaya gereksinme duyulması bir sanatsal zaaf göstergesiydi. Tractatus’un 1921’de yayımlanmış olduğunu bir kenara yazmalı.
Konuşma sinemaya girmeliydi. Onsuz, görüntü düzeninde ister istemez sıkışma başgösteriyordu, kısıt bir biçimde açılmalıydı. Teknik çözümün gerçekleşmesi birkaç evreye yayılmıştı. Doğrudan ses kaydı öncesi yaşanan zorlanmaların yönetmenlerin söze ilişkin sağlıklı tartımlar yapmalarını güçleştirdiği tartışılmaz. Gene de, Dreyer’den Bresson’a büyük ustalar doğru ölçümler gerçekleştirebilmişlerdir.
Sinemada “konuşma”nın ve “susma”nın pay-payda ilişkisini sorgulayan felsefi ya da göstergebilimsel çalışmaya rastlamadım; bu, şüphesiz, hem de bir dolusunun yapılmış olma olasılığını yoksaymama yolaçmıyor –öyle ya, “bütün” literatürü, onca dilde kim tanıyabilir. Tarkovski, Bela Tarr gibi yönetmenlere “gevezelik”lerini yakıştıramadığıma vaktiyle değinmiştim: Yönetmen ne kadar gösterirse, o kadar sözden kaçınabilir. Yetkin denkleme Jacques Tati sinemasında rastlamıyor muyuz?
“Modern Zamanlar”dan 30 yıl sonra çekilen “Çılgın Pierrot”, monologlar halinde diyalogları, uzun alıntılarıyla kesintisiz bir konuşma şehidi halinde ilerler. Buna rağmen iki filmin ortaklıkları, zıtlıklarını aşar.
Paradoks ise paradoks; sinemada taşkın konuşmaların beni sardığı sır sayılmaz: Visconti’nin, Bergman’ın, Rohmer’in upuzun kanlı diyalogları; Fellini’nin monologları; Straub’lardaki topyekûn resitatif; onlar bir şey mi, Guy Debord’un simsiyah ekranın üstüne konuştuğu “In Girum”… Tabii gitgide toksik, oysa hemen hep lirik ve antilirik: Godard.
Godard sinemasının suskuyu pek sevmediği, tam tersine kesintisiz bir konuşma şeridi üstünden yolaldığı abartılı yorum mu olur? “Modern Zamanlar”dan tamıtamına 30 yıl sonra çevirmiştir “Çılgın Pierrot”yu; iki filmi yanyana anıyorsam, zıtlaşmalarını aşan ortaklıkları olduğunu düşündüğüm için. Biribirileriyle monologlarını kullanarak diyalog kurar Ferdinand-Pierrot ile Marianne; yetmez, uzun alıntılara başvurur Godard; arı gibi konup kalkar Céline’in ya da Aragon’un seçtiği bir “pasaj”ından; anlam ile anlamsızı nikahlamaktan çekinmez; öyle ki sessiz kalan iki canlı: Papağan ve tilki yavrusudur –zincire vurulmuş suskunlar.
Söz ile İmge, uyuşmazlıklarından bir uyum ayarı doğurabiliyorlar. Aragon, filmi görür görmez yazdığı “Sanat nedir Jean-Luc Godard?”da (bkz: Les Lettres Françaises dergisi, sayı: 1096, 9-15 Eylül 1965 / derives. tv adresinden indirilebiliyor) bir adım öteye geçmişti: “Çılgın Pierrot”yu Delacroix’nın “Sar- danapale”iyle çakıştırarak. Kan görmeyi sevmeyenlerin elinden kan dökümü.
Cumhuriyetin ilk tıp fakültesi 20 Haziran 1945’te kurulmuş, Atatürk’ün hayali nihayet 2. Dünya Savaşı’ndan sonra gerçek olmuştu. Ankara Tıp Fakültesi tıbbiye geleneğinin Anadolu’ya taşındığı bir başlangıç oldu. Geç Osmanlı döneminden günümüze, büyük özveri ve emekle aktarılan kıymetli bir mirasın kısa tarihi…
Osmanlı Devleti’nde medreselerde verilen tıp eğitimi 19. yüzyıl başında zamanın epey gerisinde kalmış, bunların bazıları da kapanmıştı. Nitelikli bir tıp eğitimi olmadığı için yeterli sayıda hekim yetiştirilemiyordu. Sonuçta çağdaş tababet, azınlık mensupları ve Avrupa’dan gelen yabancı hekimler tarafından icra edilirken, diğer yandan “mütabbib” denen sahte hekimler tehlike saçıyordu.
Sultan 2. Mahmut 1826’da Yeniçerileri ortadan kaldırıp Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’yi kurduğunda, bu yeni orduya hekim ve cerrah yetiştirilmesi gerekti. Bu sebeple, Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin de girişimleriyle, Batı ölçütlerinde ilk tıp mektebi olan, Tıbhâne-i Âmire ve Cerrahhâne-i Âmire 14 Mart 1827 Çarşamba günü Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda kuruldu. İşte Tıp Bayramı olarak kutladığımız 14 Mart, ülkemizde çağdaş tıp eğitiminin başladığı bu tarihi ifade eder. “Orduya Müslüman hekim gerekmesi” gerekçesiyle doğan, çağdaş ölçütlerde nitelikli hekim yetiştirilmesi amacıyla da yıllar içinde kendi geleneğini oluşturan Tıbbiye; Osmanlı döneminden cumhuriyete devam ederken, asker hekimliğine uzanan derin köklerinin izlerini de (iyileşen hastayı “taburcu” etmek!) bugünlere taşıdı.
Cumhuriyet dönemi: Yüksek fedakarlıklar
Ankara’da 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi açıldıktan sadece 1 hafta sonra, 2 Mayıs 1920’de 3 sayılı “İcra Vekillerinin Suret-i İntihabına Dair Kanun” çıkarılmıştı. Kanunun 1. maddesiyle o zamanki adı Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekaleti olan Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nın da aralarında bulunduğu Bakanlar Kurulu oluşturuldu. Dr. Adnan (Adıvar) Bey, Ankara hükümetinin ilk Sağlık Bakanı oldu.
Ne yerleşik bir yapı ne de geçerli bir yasal düzenleme vardı; her şeyin yeniden yapılandırılması gerekiyordu. Elde herhangi bir kayıtlı bilgi olmadığından öncelikle çalışan hekimlerin isimleri tespit edilmeye çalışıldı ve ülke genelinde 1.323 çalışanıyla yeni bir organizasyon gerçekleştirildi. Bu, tüm ülkeye yayılacak ve bugüne miras kalacak sağlık altyapısının başlangıcı olacaktı.
Kurtuluş Savaşı devam ediyordu ve bütün çabalar cephedekiler içindi… 1921’de Sağlık Bakanı olan Refik Saydam dönemi 1937’ye dek sürecek ve bugünkü anlamda sağlık hizmet ve örgütünün kurulduğu yıllar olacaktı.
1945’te Cumhuriyet gazetesinde Ankara Tıp Fakültesi’nin kuruluşuyla ilgili 2 haber.
Mustafa Kemal 1 Mart 1922’de Meclis’in 3. yılını açarken yaptığı konuşmada, 1920’de 260 olan hekim sayısının 312’ye yükseldiğini belirtmişti. Hedef, halkın sağlığının korunması ve güçlendirilmesi, ölümlerin azaltılması, nüfusun artırılması, bulaşıcı hastalıkların önlenmesi ve sağlıklı-güçlü bireyler yetiştirilmesiydi.
29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda tüm yurtta yalnızca 554 hekim vardı. İstanbul’da bulunan yegane Tıbbiye’de yılda ancak 100 hekim yetiştirilebiliyordu ve 1927’de 1.059 hekim ile 13.000 kişiye 1 hekim düşüyordu. Oysa sarılacak çok yara vardı, daha çok ve nitelikli hekim gerekiyordu. Savaşlarla geçen uzun yıllar (1912-1922) boyunca, yoksulluk ve salgın hastalıklarla derinleşen sefalet Anadolu’yu ıssız bırakmıştı.
1925’te “Trahomla Savaş Kanunu” çıkarılarak binlerce kişinin kör olmasına neden olan hastalıkla mücadeleye başlandı; aynı yıl “Sıtma Savaşı Kanunu” da çıkarıldı. 14 Nisan 1928’de 1219 sayılı “Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun” ve 6 Mayıs 1930’da 1593 sayılı “Umumi Hıfzıssıhha Kanunu” çıkarıldı.
1933 üniversite reformuyla yeniden organize edilen İstanbul Tıp Fakültesi, senede 150-250 hekim mezun etse de ihtiyacı karşılamaktan uzaktı ve 1935’e gelindiğinde hekim sayısı sadece 1.625 olmuştu. Tıbbiye İstanbul’da ilk kurulduğunda orduya hekim gerekmesi gibi, bu defa da Anadolu’ya, Anadolu’nun her köşesindeki halka hekim gerekiyordu.
Yeni bir tıp fakültesi memleketin ihtiyacına çare olacaktı ve 9 Haziran 1937’de Sağlık Bakanlığı tarafından 3228 sayılı Ankara Tıp Fakültesi’nin kuruluş kanunu çıktı. TBMM’nin 1 Kasım 1937’deki açılış konuşmasında Atatürk, Ankara ve Van’da iki üniversite açılmasına dair hedefini açıklıyordu. Ne var ki 1939’ta başlayan 2. Dünya Savaşı, Ankara’da bir Tıp Fakültesi fikrinin yıllarca ertelenmesine neden olacaktı. Zira ekonomik sıkıntılar çok ağırdı ve ne bina yapmaya ne de bunu teçhiz etmeye imkan vardı.
Geçici fakülte Ankara Tıp Fakültesi kendi binasına yerleşene kadar stajlar için Cebeci’deki Gülhane Askerî Hastanesi ve Numune Hastanesi kullanılmıştı.
Savaş sona ererken, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Maarif Vekili Hasan Âli Yücel, Ankara Tıp Fakültesi’ni kurmak üzere tekrar harekete geçtiler. Millî Savunma Bakanlığı’nda Sıhhiye Dairesi Başkanı olan Tümgeneral Prof. Dr. Abdülkadir Noyan 22 Aralık 1944’te Çankaya Köşkü’ne davet edildi; Ankara Tıp Fakültesi’nin kurulması için hazırlıklara başlaması isteniyordu. Noyan, bu tarihten 15 gün sonra yeni kurulacak fakültenin ilk dekan adayı olarak vazifelendirildi.
Ancak çözülmesi gereken büyük bir problem vardı: Ankara Tıp Fakültesi’nin bütün tesislerinin tamamlanması ve eğitime başlanması için en az 10 yıllık bir süre gerekiyordu. Şöyle bir formül bulundu: 1. sınıfa Ankara liselerinin o seneki mezunlarından talebe kaydedilecek, İstanbul Tıp Fakültesi son sınıf öğrencilerinden bir kısmı da Ankara’ya nakledilerek ilk ve son sınıfı olan bir fakülte açılacaktı. Böylece birkaç yıl içinde tüm sınıflarıyla bir tıp fakültesi hayata geçirilebilecekti.
Ankara Tıp Fakültesi ve Abdülkadir Noyan
20 Haziran 1945’te TBMM’de kabul edilen 4761 Sayılı Kanun’la Ankara Tıp Fakültesi kuruldu; ertesi günün gazetelerinde ilk sayfa haberiydi. Tümgeneral Prof. Dr. Abdülkadir Noyan, iç hastalıkları ordinaryüs profesörlüğü ile Ankara Tıp Fakültesi Dekanlığı’na atandı; askerlik vazifesinden istifa etmiş, tümüyle tıp fakültesinin işlerine odaklanmıştı. Fakültenin ilk profesörler toplantısı, 14 Temmuz 1945 Cumartesi günü Hasan Âli Yücel başkanlığında, Gülhane ve Numune hastanelerinden atanan hocalarla yapıldı. Projesini Fransız mimar Jean Walter’in yaptığı Ankara Tıp Fakültesi merkez binasının (Morfoloji) temeli 28 Eylül 1945’te atıldı. Fakülte kendi binasına yerleşene kadar temel dersler Hıfzıssıhha Okulu’nda yapılacak, stajlar için de Cebeci’deki Gülhane Askerî Hastanesi ve Numune Hastanesi kullanılacaktı.
Ankara Tıp’ın unutulmaz ilkleri Ankara Tıp Fakültesi’nin ilk dekanı Prof. Dr. Abdülkadir Noyan.
İlk dersi veren hoca: Kâmile Şevki Mutlu
19 Ekim 1945 Cuma günü saat 11.00’de Cebeci Gülhane Askerî Hastanesi’ndeki törenle Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından açılışı yapılan ve şeref defteri imzalanan Ankara Tıp Fakültesi eğitime başladı. Açılış söylevlerinin ardından, fakültenin “Morfoloji Bilimlerinin Tıptaki Önemi” başlıklı ilk dersini Prof. Dr. Kâmile Şevki Mutlu verdi.
Türkiye’nin ilk kadın hekimlerinden biri ve ilk kadın patoloji uzmanı olan 1930 Darülfünun Tıbbiyesi mezunu Mutlu, Ankara Tıp Fakültesi histoloji ve embriyoloji kürsüsüne kurucu öğretim üyesi olarak atanmıştı. Böylelikle Türkiye’nin ilk kadın tıp profesörü ve Ankara Üniversitesi Senatosu’nun da ilk kadın öğretim üyesi oldu (Kâmile Şevki, 9 Kasım 1953’te Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrinden çıkarılan Atatürk’ün tabutunun açılması ve tahnit işleminin çözülmesinde de görev alacaktı).
“Morfoloji Bilimlerinin Tıptaki Önemi” başlıklı ilk dersini veren Prof. Dr. Kâmile Şevki Mutlu.
1945-1946 eğitim yılında Ankara Tıp açıldığında birinci sınıfa 142 öğrenci kaydolmuş; son sınıfa İstanbul’dan 85 Askerî Tıbbiye öğrencisi, 66 Sağlık Bakanlığı burslu öğrenci ve 23 Ankaralı öğrenci gelmişti; tıp fakültesindeki 316 öğrencinin 26’sı kız öğrencilerdi. Birinci sınıfın temel FKB (fizik-kimya-biyoloji) dersleri Hıfzıssıhha Okulu’nda Fen Fakültesi hocaları tarafından veriliyor, son sınıflar Gülhane ve Numune hastanelerinde staj yapıyordu. Dönem sonunda 5’i kız öğrenci olmak üzere 174 mezun verilecek, 142 1. sınıf öğrencisinden 19’u sınıfta kalacaktı.
Ankara Tıp Fakültesi yeni kuruluyordu; kitaba ve periyodik yayınlara henüz sahip değildi. Türk ve yabancı profesörlerden alınan kitaplar ve yeni satın alınanlarla birlikte 9.834 cilt eser Hıfzıssıhha Okulu, Gülhane ve Numune hastaneleri kütüphanelerine yerleştirildi. Bu kitaplıklar saat 22.00’ye kadar açıktı. Derslerden başka öğrencilere ve meslektaşlara tıbbi serbest konferanslar veriliyordu. Yılda dört sayı çıkarılmak üzere planlanan Ankara Tıp Fakültesi Dergisi’nin ilk sayısı çıkmıştı. 1948-1949 ders yılında ilk defa İngilizce olarak Acta Medica Turcica dergisiçıkarılacaktı.
Ankara Tıp Fakültesi üniversite çatısı altında
Ankara’da 1925’te Hukuk Mektebi, 1933’te Yüksek Ziraat Enstitüsü, 1935’te Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulmuş; 1859’dan beri kamu yöneticileri yetiştiren Mekteb-i Mülkiye 1936’da Ankara’ya taşınmıştı. 1943’te Fen Fakültesi ve 1945’te Ankara Tıp Fakültesi’nin ardından 1946’da Ankara Üniversitesi kuruldu; 13 Haziran 1946’da 4936 Sayılı Üniversiteler Kanunu’yla profesörlük ve doçentlik yasal hükümlere bağlandı ve bu statüler Avrupa Rektörler Konseyi’nde kabul edildi. Atatürk’ün hayali 2. Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşmişti.
Kurucu kadro Ankara Tıp Fakültesi’nin kurucu hocaları toplu halde poz veriyor. Ortada kurucu dekan Prof. Dr. Abdülkadir Noyan var (üstte). Hocalar, açılış töreninde (altta).
Ankara Tıp Fakültesi bir eğitim kurumu olarak Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı olmasına karşın, kuruluşunun ilk yıllarında Millî Savunma Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı gibi farklı kurumların yönettiği birçok farklı binada eğitim vermek zorunda kalmıştı. 20 Haziran 1952’de Cebeci’deki 750 yataklı Gülhane Askerî Hastanesi’nin tüm alet ve malzemeleriyle Ankara Tıp Fakültesi’ne devredilmesi üzerine; Hıfzıssıhha Okulu’ndaki dekanlık ve Numune Hastanesi’nde Tıp Fakültesi’ne ait klinikler de zaman içinde Cebeci Hastanesi’nde toplanarak hizmete burada devam edildi.
Cebeci Gülhane Askerî Hastanesi, aslında 1900’lü yılların başında ordu için süvari kışlası olarak inşa edilmiş ve Kurtuluş Savaşı yıllarında acil sağlık hizmeti vermişti. 2. Dünya Savaşı başladığında, güvenlik önlemi olarak askerî okulların ve Gülhane Askerî Hastanesi’nin İstanbul’dan Ankara’ya taşınmasına karar verilmesi üzerine, 21 Temmuz 1941’de tüm eşya ve personel 28 vagonluk bir katarla Cebeci Merkez Hastanesi’ne nakledilmişti.
Vehbi Koç’un bağışı ve ilk Göz Bankası
Gözün kornea denilen saydam kısmının başka bir gözden alınan parçayla değiştirilmesi olan “keratoplasti” ameliyatıyla, özellikle trahomdan hasar görmüş bazı gözlerin görmesi mümkün olabiliyordu. Sağlam parçayı bağış yoluyla elde etmek gerekiyordu; bir göz bankası kurulursa, hayırseverlerin hayatlarında bağışlayacakları gözleri, ölümlerinden sonra kullanılabilecekti. İlk göz bankası 1945’te New York’ta kurulmuştu. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde bir göz bankası kurulması düşünülmüş fakat imkan bulunamamıştı.
Memleketimizde trahom tahribatı çok fazlaydı ve sırada yüzlerce hasta vardı. Vehbi Koç’un 1 milyon 200 bin lira bağışıyla Cebeci Hastanesi’nin yanında bir Göz Bankası 1963’ün sonunda; ikinci bağışla yapılan ikinci kısım da 1972 sonunda hizmete açıldı (Vehbi Koç, Hayat Hikâyem, Vehbi Koç Vakfı Yayınları, İstanbul, 1983).
Anadolu’nun yeni tıp fakülteleri
1956’da Hacettepe’de Ankara Tıp Fakültesi’ne bağlı “Çocuk Sağlığı ve Bilimsel ve Sosyal Araştırma Enstitüsü” kurulmuş, daha sonra genişletilerek 1958-59’da modern bir çocuk hastanesine dönüştürülmüştü. Bu nüveden 1963’te Hacettepe Tıp Fakültesi ve 1965’te Hacettepe Üniversitesi çıkacaktı…
Ankara Tıp Fakültesi, 1967’de Diyarbakır Tıp Fakültesi’ni kurdu ve fakültenin ilk öğrencilerine 6 yıl boyunca evsahipliği yaptı. Ankara Tıp Fakültesi’nin kurduğu ikinci fakülte, 9 Ocak 1973’te senato ve 5 Nisan 1973 Millî Eğitim Bakanlığı onayıyla kurulan Antalya Tıp Fakültesi oldu.
Ankara Tıp Fakültesi’nde göğüs hastalıkları profesörü olan Prof. Dr. Türkan Akyol, 25 Mart 1971’de Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na atandığında Türkiye’nin ilk kadın bakanı olmuştu. 13 Aralık 1971’de görevinden istifa ederek Ankara Üniversitesi’ne dönecek ve 1980’de Ankara Üniversitesi’ne rektör seçilerek bu kez de Türkiye’nin ilk kadın rektörü olacaktı.
Türkiye’nin ilk kadın bakanı Ankara Tıp Fakültesi’nde göğüs hastalıkları profesörü olan Prof. Dr. Türkan Akyol, 1971’de Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı görevini üstlenerek Türkiye’nin ilk kadın bakanı olmuştu.
Ankara Tıp Fakültesi’nin Cebeci Hastanesi, yıllar içinde eklenen modern kliniklerle beraber, Eski Gülhane Hastanesi ve Askerî Tıp Tatbikat Okulu’nun cumhuriyetin ilk tıp fakültesinin kuruluşuna yaptığı emsalsiz katkının bir anıtı olarak bugün de hizmet vermeye devam ediyor. Cebeci Hastanesi’nin Millî Mücadele’ye tanıklık eden tarihî binaları 2005’ten beri Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından koruma altında. 1942’de Jean Walter’ın projesini yaptığı ve 1945’te temeli atılan, ancak 21 yılda bitebilen merkez bina, dekanlık yönetim büroları, klinik öncesi kürsüler, konferans salonu ve kütüphanesiyle 1967’den beri Sıhhiye kampüsünde. 1985’te hizmete açılan 16 katlı 4 bloktan oluşan 1.286 yatak kapasiteli İbn-i Sina Hastanesi ise yine Sıhhiye kampüsünde faaliyet gösteriyor. Çağdaş sağlık hizmetlerinin yanısıra bilimsel araştırma kurumu hüviyetini de taşıyan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi her şeyden öte bir eğitim kurumu. Kuruluşundan bugüne 19.000 doktor mezun eden bu seçkin okulda halen 2.600 tıp öğrencisi eğitim görmekte.
Osmanlı toplumunda Tıbbiye, yaşanan acı tecrübelerin ve ordunun ihtiyaçlarının şekillendirdiği koşulların gerçekleri üzerinden hayata geçmiş; cumhuriyet döneminde sağlık hizmetleri örgütlenirken de Anadolu insanının ihtiyaçları asıl belirleyici olmuştu. Kurumların gelişmesi, iyi yetişmiş insan kaynaklarıyla mümkün olduğu için nitelikli hekimler, nitelikli sağlık hizmetleri demekti ve Ankara Tıp Fakültesi tıbbiye geleneğinin Anadolu’ya aktarıldığı bir başlangıç oldu.
2. Dünya Savaşı’ndan sonra tüm dünyada sağlık hizmetlerinin büyük ölçüde kamusal bir hizmet olarak sunulduğu bilinir. Bizde ise “sosyalizasyon” 1961’de kabul edilmiş, bunun 15 yıl içinde bütün ülkeye yayılması planlanmış, süre bittiğinde ise 67 vilayetten 47’sinde bu gerçekleşmişti. Ancak 5 yıllık ertelemeden sonra bunun devamı getirilemedi. Özetle, 1961 Anayasası’nda sağlık hizmetleri “devletçe sağlanan temel bir hak” iken, 1982 Anayasası’nda “devletçe planlanan ve denetlenen bir hizmet”e dönüşmüş oldu.
Dünyada 1980’lerden sonra başlayan neoliberal politikalarla, artık sağlık da alınıp satılabilen bir meta olarak görülmeye başlandı; yani artık esas olarak işletme mantığı geçerliydi. 1987’de “sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi” yasası kaldırılmadı ama onun yerine “sağlık hizmetleri temel kanunu” kabul edildi. Bu yasaya göre sağlık teşkilatı artık kendi kendini finanse eden kuruluşlar olacaktı. Kamu sağlık kuruluşları işletmeye dönüştürülerek piyasalaştırılacaktı ve sağlık insan gücü sözleşmeli çalıştırılacaktı.
2002 genel seçimleri sonrası yapılan acil eylem planında, tüm nüfusu kapsayan bir SGK (Sosyal Güvenlik Kurumu) kurulması ve devletin tüm vatandaşlara temel sağlık hizmetlerini sunmakla sorumlu olması planlandı. 2003’te bu plan dahilinde “sağlıkta dönüşüm programı” uygulanmaya başlandı. Sağlık Bakanlığı yeniden yapılandırılırken, hizmet sunucu işlevinden kurtularak, bunun yerine planlama ve yönetme, kalite güvencesi ve insan kaynakları gibi konulara odaklandı.
Türkiye sağlık ortamı 2003’ten bu yana, dünyadaki dönüşümün bir parçası olan ve Dünya Bankası tarafından finanse edilen “Sağlıkta Dönüşüm Programı” adı verilen bir reform programıyla yeniden yapılandırılmaktadır. İyi niyetlerden ve yüksek ideallerden bahsetmek elbette mümkün. Ancak bu defa ne Osmanlı dönemindeki Tıbbiye’yi ne de Ankara Tıp Fakültesi’ni hayata geçiren hakiki sebepler sözkonusu. Bir varoluş sebebi (raison d’être) olmadığında, sadece amaçlar kurumların sürekliliğini sağlamaya yetmemekte.
Bugün ise yaşadığımız ağır pandemi koşulları, tüm dünyada neoliberal sağlık sisteminin çöküşüne neden oluyor, bu politikaların sorgulanmasına yolaçıyor. Ülkemizde tıp fakültesi sayısı 2020 itibariyle 5’i yurt dışında olmak üzere 122 ve bunların değişen sağlık sisteminde nasıl bir dönüşüm gösterecekleri henüz berrak değil.
Latin Amerika’nın “uzun 10 yılı”nda sol popülist ve ilerici hükümetleri ardı ardına deviren askerî darbeler, toplumu demir yumruklarıyla ezmiş; arkalarında bir enkaz bırakmışlardı. 1992’de Paraguay’da tesadüfen bulunan “zulüm arşivi”, “Akbaba”nın pençesinden kurtulamayan onbinlerce Latin Amerikalının hikayesini anlatıyordu. Akbaba (Condor) bir benzetme değil, ABD’nin yerli işbirlikçileriyle yürüttüğü kirli operasyonun adıydı…
Latin Amerika’nın askerî diktatörlüklerle örülen “uzun on yılı”, Ocak 1959’da Küba’da Batista diktatörlüğünün devrilmesi ile başlatılabilirse de aslında bu tarihten önce de kıtanın başka köşelerinde cunta yönetimleri görülmeye başlanmıştı. 1954’te Paraguay’da halkı inleten General Alfredo Stroessner’in demir yumruğu tam 35 yıl boyunca ülkeden elini çekmemişti. Brezilya’da 1964’ten itibaren askerler iktidardaydı; 1971’de ise General Banzer’in zorba iktidarı Bolivya’nın kontrolünü ardı ardına darbelerle ele geçirmişti. General Pinochet’ye bağlı kuvvetler 11 Eylül 1973’te Şili’nin seçilmiş başkanı Salvador Allende’yi devirmiş ve ardından Peru’da 1975’te ilerici popülist General Alvardo’nun yerine meslektaşı General Francisco Morales Bermudez geçmişti. Tabloyu Peron’un ölümünden beri istikrarsızlığa sürüklenmiş olan Arjantin’de kanlı bir diktatörlük kuran General Videla 1976’da tamamladı.
Şilili diktatör Augusto Pinochet, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile el sıkışırken, 1976.
Soğuk Savaş koşullarında gerçekleştirilen bu darbeler sırasında yaşanan devlet terörünün faturası korkunç olmuştu: Ülkesini terk ederek önce yakın ülkelere, bazen orada da darbelerin gerçekleşmesiyle daha da uzak diyarlara kaçmak zorunda kalan 4 milyon insan; en iyimser tahminlere göre bile hayatını kaybeden 50 bin kişi; 35 binden fazla kayıp; 400 binin üzerinde hapis cezası… Canlı canlı uçaktan denize atılanlar… Üstelik bu kayıpların içinde yalnızca solcular ve militanlar da yoktu. Sağcı milletvekilleri ve hiçbir siyasi faaliyeti olmayan sıradan insanlar da şiddetten payını almıştı. Arjantin İnsan Hakları Komisyonu’nun verdiği rakamlara göre kaybedilen ya da öldürülenlerin 8 bini çocuk yaştaydı. Çocuklarını arayan Mayıs Meydanı Anneleri’nden de aynı akıbeti paylaşanlar vardı. Ölen annelerin çocukları ailelerinden ayrılıyordu. İleriki yıllarda bu durumdaki 500 çocuktan yalnızca 128’i biyolojik ailelerine teslim edildi. Çocuklarının ve torunlarının bulunması için mücadele eden Mayıs Meydanı Anneleri bu dönemin belleğini halen ayakta tutmaya devam ediyor.
Aslında bu askerî diktatörlükler dalgasının öncesinde, Latin Amerika’yı şekillendirenler arasında, kitle seferberlikleri, toplumsal siyasallaşma, güçlü siyasi parti ve örgütler, Amerikan emperyalizmiyle ilişkilerin koparılmasını savunan sol popülist veya ilerici hükümetler vardı. İşçi hareketinin genelleşmiş geri çekilişinin, devlet kurumlarının şiddet kullanımının, demokratik katılım ve ifade alanlarının neredeyse topyekûn imhasının, sendikal ve siyasal muhaliflerin ideolojik olduğu kadar fiziken de ezilmesinin ardından ise Latin Amerika’nın bugün halen sonuçlarıyla günbegün yüzleşmek zorunda kaldığı neoliberalizm gündeme geldi. Peki nasıl olmuştu da böylesi güçlü bir toplumsal mücadele bu denli beklenmedik şekilde kırılmıştı?
Annelerin çığlığı Nisan 1977’de 14 kadın, Arjantin yönetiminin gözaltına aldığı çocuklarının akıbetini sormak için Buenos Aires’teki Mayıs Meydanı’nda (Plaza de Mayo) toplandı. O günden beri de diktatörlük döneminin belleğini ayakta tutuyorlar.
Bu sorunun yanıtı, siyasal ve toplumsal açıklamaların yanında Amerikan emperyalizminin desteği ile insanlık tarihinde rastlanmadık ölçüde bir uluslararası devlet terörizminin kıtasal ölçekte (ve hatta kıtanın ötesinde) uygulamaya sokulmasında yatıyor. Daha somut olarak söylemek gerekirse, ABD’nin kırmızı çizgisinin demokrasi olmadığını gösteren “Condor (Akbaba) Operasyonu”nda…
30 Eylül 1974’te Buenos Aires’te Şili eski devlet başkanı yardımcısı ve Allende hükümetinin bakanı General Carlos Prats’ın bombalı bir suikastte öldürülmesi, Pinochet’nin ordu içinde “meşruiyetçi” çizgiyi temsil eden en önemli rakibinin tasfiyesi anlamına geliyordu. Bu saldırının aktörlerinden biri Ekim 1972’de önde gelen 72 muhalifin öldürülmesinden sorumlu olan ordu içindeki “ölüm grubu”nun üyesi Amerikalı Michael Townley idi. Operasyonun Buenos Aires polisinin doğrudan yardımıyla gerçekleştirildiği açıktı. Ardından sürgün olduğu İtalya’da Pinochet’ye karşı muhalefet eden Şili Hıristiyan Demokrat Partisi yöneticisi Bernardo Leighton’un, 6 Ekim 1975’te öldürülmesi geldi. Cinayetin arkasında Stefano Delle Chiaie’nin yönetimindeki Avanguardia Nazionale ve Ordine Nuovo gibi neofaşist gruplara bağlı kişiler vardı.
Condor Operasyonu Amerika’nın kalbinde de suikastlerini sürdürdü. Yine Townley’in dahliyle eski Şili büyükelçisi ve Pinochet’ye muhalefetin liderlerinden Orlando Letelier, 21 Eylül 1976’da Washington’ın merkezinde öldürüldü. Bu cinayet, Amerikalı gazeteci Jack Anderson’un ülkesinin Condor Operasyonu’ndaki rolünü araştırmaya başlamasına yolaçtı. 1976’da bu kez gazeteci Richard Gott, Phœnix Operasyonu’nu açığa çıkardı ve açıkça Henry Kissinger’i itham etti.
“Devlet terörü”nün bahaneleri
Diktatörlüklerin devlet terörünü haklı çıkarmak için kullandıkları bahane “gerilla mücadelesi” oldu. Toplumsal eşitsizliğe ve baskıya karşı silahlı mücadeleyi meşru gören, özellikle Guevarizm’den etkilenen bir dizi hareket “uzun on yılda” kıtayı boydan boya sarmıştı. Uruguay’da Tupamaros(geçen dönem başkan olan Mujica bu örgütün ünlü bir simasıydı) gözalıcı eylemler yaparken Arjantin’de ERP (Halkın Devrimci Ordusu) ve Monteneros (sol Peronist silahlı örgüt), bakan José Lopez Rega yönetimindeki paramiliter örgütlerin ve meşru hükümetin silahlı kuvvetlerinin uyguladığı yasadışı baskılara karşı direniyordu. Peru’nun güneyinde Hugo Blanco’nun önderliğinde bir köylü hareketi örgütleniyordu. Brezilya’da askerî diktatörlüğe karşı silahlı mücadeleyi savunan çeşitli örgütler vardı. Şili’de ise durum oldukça karmaşıktı: 1970-73 Unidad Popular hükümeti döneminde silahlı mücadele stratejisini reddeden MIR (Devrimci Sol Hareket) “uzatmalı halk savaşı”nı savunuyordu.
Brezilya sokakta Brezilya halkı 1964’te Rio De Janerio sokaklarında ABD tarafından desteklenen Brezilya Silahlı Kuvvetleri darbesine hayır diyor.
Diğer yanda aşırı sağın açıkça Amerikan emperyalizmi ve devletle işbirliği içinde geliştirdiği paramiliter terör örgütleri vardı. En belirgin örneği de Arjantin’deki AAA’nın (Arjantin Anti-Komünist İttifakı) “ölüm birlikleri”ydi. Ulusal değerleri yüceltme iddiasındaki bu akımlar “muhaliflere” karşı bir “kutsal savaş” ilan etmişlerdi. Sol hareketlerin varlığı, işkence, insan kaçırma ve kaybetme gibi yöntemlerle toplumsal mücadelelerde yükselen her çeşit itirazın bastırılması için bir meşruiyet zemini olarak sunuluyordu.
Bu durumu açıklayan en iyi örnek Şili’ydi. Şili’de dikkate değer bir silahlı örgüt olmadığı gibi sol hükümet “meşrutiyetçi” dedikleri askerlerin ve “millî burjuvazi”nin desteğiyle sosyalizme barışçıl ve kurumsal bir geçişin mümkün olduğuna inanıyordu. Bu koşullarda bir iç düşmanın inşası için hedef alınan, Batılı ve Hıristiyan geleneğe saygı temelinde “Marksist kargaşa” oldu. Daha sonra Beyaz Kitap’ta açıklandığı üzere askerî darbeyi meşrulaştırmak için Arjantin, Brezilya ve elbette Küba gibi ülkelerin teröristleri arasından özenle seçilmiş 1500 uzman gerilladan söz edilmeye başlandı. Bu tehlikeli gerillalara bir de Kübalı General Tony de la Guardia’nın ülkenin kuzeyini komuta ettiği iddiası eklendi. Sözde hazırlığı yapılan bu içsavaşa karşı memleketi “Marksist kargaşa”dan kurtaracak olan da askerî diktatörlüktü. Tabii Şili’de 11 Eylül askerî darbesine karşı gözle görülür bir direnişin olmaması, ortada böyle bir “kargaşa” da olmadığını açıkça gösteriyordu. Solcu olmayan muhaliflerin öldürülmesi ve kıtadaki sol siyaset güçlerinin Moskova’nın dümen suyunda olmaması da “Soğuk Savaş” bahanesini inandırıcı olmaktan çıkarıyordu.
Arşivler de tükürür
Paraguay, alt kıtanın ortasında küçük ve yoksul bir ülke olmasına rağmen diktatörlükler açısından zengin bir tarihe sahipti. Kaçak Nazi savaş suçlularından uyuşturucu kaçakçılarına, soykırımcılardan casuslara her tür gerici militan, Paraguay’ı bir sığınak olarak görmüştü. Stroessner’in (1954-1989) demir ökçesi altında inleyen ülke, ortada değil bir komünizm tehlikesi, komünizmin esamesi bile okunmazken ABD Başkanı Richard Nixon tarafından komünizme karşı mücadelede en tutarlı ulus olarak takdim edilmişti. Şubat 1989’da rejimin devrilmesine rağmen 35 yıllık diktatörlük herhalde kendisini öylesine güvende hissediyordu ki arşivleri imha etmek kimsenin aklına gelmemişti. Yöneticilerin önemli bir kısmının kokain kaçakçılığına, kara para aklama işlerine, kumarhanelere bulaşmış olması da “mesleki” titizliklerini etkilemiş olabilir. Böylece ülkenin kolluk kuvvetleri, nasıl olsa cezalandırılmayacaklarını düşünerek geriye kurbanları ve yakınları için paha biçilmez bir arşiv bıraktılar.
“Terör arşivi” ya da “zulüm arşivi” diye adlandırılan bu belgeler, Aralık 1992’de Condor Operasyonu’nun eski mahkumu, profesör Martin Almada tarafından ele geçirildi. Almada, bir yargıcın refakatinde kendi kovuşturması hakkında araştırma yaparken olmadık bir banliyöde, “Akbaba”nın pençesinden kurtulamayan binlerce Latin Amerikalının hikayesiye karşılaşmıştı. Bu arşiv Condor’a üye ülkeler arasındaki ilişkilerin yanısıra “büyük birader” ile ilişkileri de tartışmasız bir açıklıkta ortaya koyuyordu. 35 yılda 700 bin döküman birikmişti. 180 arşiv dolabı, 10 binden fazla fotoğraf, 8369 gözaltı fişi, 1888 pasaport ve kimlik, 115 cilt polis raporu, alfabetik olarak düzenlenmiş 740 defter, 500’den fazla kaset, siyasi partiler üzerine 574 dosya ve 1500’den fazla kitabı olan bir kitaplık. Yaklaşık 4 tonluk lanetli bir hazine! Ailelerinin, değişik ülkelerdeki diktatörlüklerin kurbanı olan binlerce kişinin akıbetini öğrenmesi için bulunmaz bir kaynak.
Elbette tablonun tamamlanması için başta AID (Amerikalararası Kalkınma Ajansı) olmak üzere diğer kurumların da katkısı gerekiyordu, ancak onlar bu belgeleri temizlemeyi tercih ettiler. Almada, 1999’da UNESCO’nun arşivi “Dünyanın Belleği” olarak tasnif etmesini, ayrıca Condor Operasyonu’nun kıta ülkelerinin üniversite programlarına dahil edilmesini talep etti.
Condor için önemli bir kaynağın da Washington’da olduğu kesin. 1974’te ABD’nin Şili darbesine dahlini araştıran demokrat milletvekilinin adıyla anılan “Church Komisyonu” bütün engellemelere rağmen bazı belgeleri ortaya çıkardı. Washington Üniversitesi sayesinde, National Security Archive (NSA) sitesinde de bilgi edinme hakkı kullanılarak bazı belgelere ulaşılabiliyor.
Bitmeyen yas Mayıs Meydanı Annelerii baskılara rağmen hükümet tarafından ellerinden alınan çocukları için her hafta daha da büyüyerek buluştular. Başlarına bağladıkları beyaz eşarplar zaman içerisinde onların sembolü haline geldi.
Akbabalaşma süreci
Şubat 1945’te Meksika’nın Chapultepec kentinde yapılan Panamerikan Konferansı’nda ABD, Latin Amerikalı askerlere komünizm tehlikesi etrafında kenetlenmenin önemini anlatmış, 1951’de Panama’da kurduğu okulla Latin Amerika ordularının subaylarını eğitime tabi tutmuştu. 1959 Küba Devrimi, önce yılda bir, sonra iki yılda bir yapılan Amerikan Orduları Konferansı’nın (CEA) oluşumunu hızlandırdı. Eylül 1973’te Caracas’ta gerçekleştirilen 10. toplantıda alıntılandığı üzere daha o zamandan “terörizmi engellemek ve her ülkedeki yıkıcı unsurları denetlemek için” bilgi alışverişini artırma gereği konuşulmaya başlanmıştı.
Condor Operasyonu’nun ruhu da buradaydı… Bu bilgi alışverişi “Agremil Ağı” denen askerî ataşeler aracılığıyla yürütülecekti. Bu ağın tamamlayıcı unsurları, “terörist” denilenlere yönelik işkence ve infazlara katılan askerî istihbarat servisleri, diktatörlüklerin siyasi polisleri ve ölüm birlikleriydi. Böylece Uruguay, Brezilya ve Arjantin ölüm birlikleri arasında bir koordinasyon kurularak bir ülkeden diğerine geçiş halinde “muhaliflere” hayat hakkı tanınmayacaktı. Artık elimizde Guatemala ve Şili’deki “kirli savaş”la ilgili bu koordinasyon hakkında yeterince arşiv belgesi bulunuyor. Seçimle gelmiş Allende hükümetinin istikrarsızlaştırılması için (başta Dışişleri Bakanı Kissinger olmak üzere) Richard Nixon yönetiminin ekonomik sabotaj ve terörizm faaliyetlerinde bulunduğu bugün kimsenin inkar edemeyeceği açıklıkta.
Kayıp yüzler Ana María Luna Barrios, annesini ararken Şili’deki Augusto Pinochet diktatörlüğünü başlatan 1973 darbesinden sonra “kaybolan” insanların fotoğraflarını biraraya getirdi.
Paraguay’da bulunan arşivin kitaplığında Martin Almada’nın dikkat çektiği kitaplardan birinin başlığı şöyleydi: İşkence edilen kişiler nasıl hayatta tutulur? Ölen kişiye işkence yapılamayacağına göre bu da ciddi bir titizlik gerektiyordu demek… 1952’den 1977’e kadar CIA elemanı olarak çalıştıktan sonra pişmanlığını ifade eden Ralph W. McGehee de Deadly Deceits: My 25 Years in the CIA (Ölümcül Aldatmaca: CIA’deki 25 Yılım) adlı kitabında bu yöntemleri açıkladı ve Condor Operasyonu’nda CIA ile ölüm birliklerinin ortak yürüttükleri faaliyetleri ifşa etti.
ABD’nin muhaliflere karşı düzenlenen operasyonlara önayak olması elbette Latin Amerika ile sınırlı değildi. Örneğin 60’lı yıllarda Phœnix Operasyonu ile başta Vietnam ve Endonezya olmak üzere Güneydoğu Asya ülkelerinde de binlerce insanın öldürülmesine ve 1965’te Endonezya’da gerçekleşen askerî darbede olduğu gibi pek çok müdahalede bulunmuşlardı. Zaten Condor Operasyonu yürürlüğe sokulduğunda da CIA’in başında Phœnix Operasyonu’nun önde gelenlerinden William Colby vardı. 25 Ekim 1974’te “Birleşik Devletler dünyanın herhangi bir bölgesinde yasadışı davranma hakkına sahiptir” diyen zat, bu William Colby’ydi.
Condor Operasyonu arşivlerden öğrendiğimize göre hazırlık dönemi oldukça yavaş olmuştu. Condor’un resmî kuruluş tarihi olarak 25 Kasım 1975 zikredilse de ortak faaliyetlere önceden başlanmıştı. Örneğin 1974 Mart ayında, Şili’den Peron’un henüz iktidarda olduğu Arjantin’e geçen “yıkıcı” unsurların kökünün kazınması için bir toplantı yapılmıştı. Uruguay, Bolivya, Arjantin, Şili, Brezilya ve Paraguay’ın karanlık güçlerinin hamleleri, 1976 Mart’ında Arjantin’de askerî diktatörlüğün iktidara gelmesiyle perçinlenmişti.
Ya adalet?
Önde gelen üç diktatörün ikisi, Augusto Pinochet ve Alfredo Stroessner işledikleri suçlardan dolayı mahkum olmadılar. Anayasa Mahkemesi’nin sağlık sorunları nedeniyle yargılanamayacağını söylediği Pinochet 2006’da öldü. Stroessner aynı yıl, sürgünde olduğu Brezilya’da herhangi bir adli kovuşturmaya uğramadan ömrünü noktaladı. Arjantin diktatörü Jorge Rafael Videla ise 2013’te 87 yaşındayken hayatını hapishanede tamamladı. Hukuk teklese de tarih hükmünü ağır verdi. Arjantin’deki darbenin yıldönümü olan 24 Mart her yıl hatırlanırken Condor Operasyonu da asla unutulmadı. Nunca Más!