Etiket: Sayı:75

  • ‘Maskara Halide Edip, Türk düşmanı gazeteler, Yahudi bozması yazarlar’

    ‘Maskara Halide Edip, Türk düşmanı gazeteler, Yahudi bozması yazarlar’

    Erken cumhuriyet döneminin önde gelen şair-yazar ve gazetecilerinden Orhan Seyfi Orhon, Türkçü ideolojinin savunucularındandı. 1943’te yazar Halide Nusret Zorlutuna’ya yazdığı mektupta, dönemin ünlü isimlerinin yanısıra TBMM’yi de ağır sözlerle suçlayan Orhon, 1946’da milletvekili olarak Meclis’e girecekti!

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 1-2-1006x1024.jpg
    ORHAN SEYFİ ORHON

    Orhan Seyfi Orhon (İstanbul, 1890-İstanbul, 22 Ağustos 1972) ünlü, önemli şair/yazar ve gazetecilerimizdendir. Aruz vezni ile başladığı şiir serüvenine Ziya Gökalp’in etkisiyle hece vezni ile devam etmiştir. Millî Edebiyat akımını benimseyen Orhan Seyfi Orhon, edebiyat tarihimizde “hecenin beş şairi” olarak bilinen şairlerimizden biridir. Orhan Seyfi Bey’in bir başka özelliği de bir Babıâli mensubu olmasıdır. Öğrenciliği sırasında çıkardığı Hıyaban isimli dergiden başlayarak; Akbaba, Papağan, Resimli Dünya, Güneş, Edebiyat Gazetesi, Aydabir dergilerini yayımlamıştır. Milliyet, Tasvir-i Efkar, Ulus, Zafer, Havadis ve Son Havadis gazetelerinde de makaleler yazmış, köşe yazarlığı yapmıştır. Siyasetle de ilgili olan Orhan Seyfi Orhon 1946-1950 arasında Cumhuriyet Halk Partisi’nden Zonguldak, 1965-1969 döneminde de Adalet Partisi’nden İstanbul milletvekiliği olmuştur.

    Akbaba, Papağan gibi mizah dergilerini aynı zamanda bacanağı olan edebiyatçı Yusuf Ziya Ortaç ile birlikte çıkaran Orhan Seyfi Orhon; ismini Beyazıt’ta Çınaraltı’ndan alan milliyetçi çizgideki Çınaraltı mecmuasını da çıkarmıştır. “Dilde, Fikirde, İşde Birlik” altbaşlıklı bu dergi 1941-1948 arasında 161 sayı yayımlanmıştır.

    Çınaraltı’nın yazarları arasında yer alan Halide Nusret Zorlutuna (1901-1984), Orhan Seyfi Bey’in yakın arkadaşlarındandır. Halide Nusret Hanım’ın Yayla Türküsü isimli şiir kitabı, 1943’te Çınaraltı Mecmuası Yayınları’ndan çıkar. 

    HALİDE NUSRET ZORLUTUNA

    Orhan Seyfi Orhon’un Halide Nusret Hanım’a yazdığı bir mektup, burada ilk defa yayımlanıyor. 26 Mayıs 1943 tarihli “Çınaraltı Mecmuası” antetli bu iki sayfalık mektup “Aziz kardeşim Halide Nusret” hitabıyla başlamaktadır. Mektubun ilk paragrafında Orhan Seyfi’nin yorgunluk-yılgınlık hisleri ve Anadolu’da bir çiftlikte hayatının son yıllarını geçirmeyi arzu ettiğini gösteren ifadeler vardır. 

    Halide Nusret Hanım’ın çok yakın dostu Şükufe Nihal’den (İstanbul, 1896-1973) şikayet ile başlayan ikinci paragraf ve sonrasında, Orhan Seyfi devrin yazar ve gazetecileri hakkında ilginç ve olumsuz düşünceler ileri sürer. Türk edebiyat ve basın tarihinde önemli yerleri bulunan pek çok kişiyi milliyetçilik üzerinden yargılayan Orhan Seyfi Orhon; Büyük Millet Meclisi’nin bile “Türkçü” olmadığını yazar. Ancak 1943’te bu ifadeleri kaleme alan yazarımız, üç yıl sonra eleştirdiği TBMM’ye Zonguldak milletvekili olarak seçilecektir.

    Mekubunda “Rica” isimli bir şiire de yer veren Orhan Seyfi Bey, mektubun son bölümünde Yayla Türküsü isimli eserin basım, tiraj ve dağıtımı ile ilgili Halide Nusret Zorlutuna’ya açıklamalarda bulunur.

    Halide Edip, Ahmet Emin Yalman, Şükufe Nihal, Sabiha-Zekeriya Sertel, Necmeddin Sadak, Falih Rıfkı gibi edebiyatçı ve gazeteciler hakkında “dedikodu” kıvamındaki ifadeleri gerçekten ilginçtir.

    Avaz avaz ‘Turan’ dediler sonra davadan vazgeçtiler

    26.5.1943

    Aziz kardeşim Halide Nusret,

    Mektubunu ne zevkle doya doya okudum bilsen! Ne külfetsiz, ne samimi, ne güzel yazmışsın ah! Yaşamak için çalışmaya muhtaç olmasam, Çınaraltı’nı çıkaracağıma seninle mektupla konuşsam. Bütün düşündüklerimi, duygularımı, özlediklerimi yazsam! Mersin’de, Adana’da, Bursa’da bir çiftliğim olsa. Oraya çekilsem. İnsanlarla münasebetim böyle birkaç sanat ve fikir arkadaşıma mektup yazmak ve onlardan mektup almaktan ibaret kalsa! Hayatımın son günlerini hakiki bir saadet içinde geçirmiş olurdum. İmkan var mı? İstesem de istemesem de didişmeğe mecburum. Ne yapalım, buna da şükür! 

    Mektubunda hem çok haklı hem de haksız olduğun taraflar var. Evvela şu Türkçülük bahsini açacağım: Bizim Şükûfe Nihal Hanım, Allah selâmet versin, köylülere acır, fakirlere acır, çok merhametli, çok şefkatlidir. İşçilere yüreği sızlar fakat Türk milletine topyekûn acıdığını hiç görmedim. Bu kadar büyük işler yaptığı halde, serveti, sıhhati, ülkesi elinden alınmış, Avrupa’dan koğulmuş, iktisaden müstemleke haline konmuş, dünyada kaç milyon olduğu istatistiklerin bile doğru dürüst göstermediği bir kalabalık şekline sokulmuş, en az otuz-kırk milyonu Rusya’da esaret altında, her halinde mahv edilmekte olan şu zavallı Türk milletine acımayı pek aklına getirmez. Bunun hakkını istemeyi düşünmez. Sosyalist temayüller taşır. Türk dediği kadını operetteki Ayşe diye sever. Türk’ün mukaddes duygularına kayıtsızdır. Müslümanlığa omuz silker. Medeniyet âşıkıdır. İşte şiirlerinden anladığım Şükûfe Nihal Hanım budur. Belki de büsbütün yokolmak üzere olan bir milletin münevver kadınının, şairinin, romancısının böyle düşünmeğe hakkı var mıdır?

    Halide Edib maskarasına gelince: Siyasî bir hırsla senelerce avaz avaz “Turân” diye bağırdığı halde istediği mevkii bulamayınca Avrupa’ya kaçmış, orada Türkçülükden vazgeçmiş, insaniyetci olarak Türkiye’ye dönmüştür. Onun nazarında “milliyetçilik” bir nev’i dar kafalılık, vahşet gibi bir şeydir. Türk milleti hakkındaki tercihi zail olmuştur. İnsaniyet âşıkıdır. Tekrar İstanbul’a geldiği günden beri ağzından bir def’a (Türk) kelimesi çıktığını gördünüz mü? Kocası Adnan Bey de aynı fikirdedir.

    Yetmiş yaşına erdiği halde hâlâ millî hidayete ulaşamayan Hüseyin Cahid de bu fikirdedir. İngiliz muhibliği ona Rusya’yı medh ettirir. Şâyet İngiltere ile Rusya’nın arası açılsa o zaman Rus düşmanı olur. Fakat Rusya’nın milyonlarca Türk’ü mahv ettiğini bildiği halde hiçbir infiâl duymaz. Onlara karşı manevi bir alaka göstermeğe kalkarsanız (Turancı) diye sizi istihfaf eder. Gider Yahudi bozması Ahmed Emin’in Vatan gazetesinde onunla kolkola Türk milletinin yüksek menfaatlerini müdafaa eder. İstanbul gazetelerinin bir çoğu Türk düşmanıdır. Vatan bittabi Türklüğü düşünmez, millî duyguları ticari bir iş diye kullanır. Türkçülük temâyülleri gerçekleşince güçleşeceğini bilir. Onu elinden geldiği kadar saklamaya çabalar. 

    Tan gazetesi: Sabiha-Zekeriya hem dönme, hem koministtir. Asıl doğrusu Türk düşmanıdır. Kızını Amerikalı bir Yahudi ile evlendirmiş, Türke karıştırmamıştır. (Akşam) oportünist bir gazetedir. Kâzım Şinasi, apartmanını tehlikeye koymaz. Hem de ne kadar Türk’tür bilmem. Necmeddin Sadak, hükümetin tevecühiyle yaşar. Asla ahlaki kayıtlara bağlanmaz. Önce ecnebi kadınla evlenir sonra bir genç züppeye, dejenere karıya âşık olur. Onunla evlenir, kumar oynar, içki içer, para harcar, Türk milletini değil kazancını, emniyetini, rahatını düşünür. Büyük Millet Meclisi de Türkçü değildir. Heyet-i Vekile’de –bâşvekil müstesnâ– kimler Türkçüdür bilmem. 

    Falih Rıfkı, Ulus gazetesinde Türk tarihinin bütün şan ve şerefini bugünün bir iktizasız değişmeyeceğini yazar. Türkiye iktisaden Yahudilerin, Rumların, Ermenilerin müstemlekesidir. Uzatmayayım, biz Türkler işte bu halde olan bir milletiz. Senin bir kasaba mektebinde, muallime saygısızlık etmek gibi bir vaziyete düşen çocukların psikolojisini anlatan hikayene bunun için şaşıyorum. Mekteb ve çocuk mevzuunda fikrin bu mu? Hayvan seviyesine inen çocuk; pislik, açlık, ahlaksızlık içinde mahvolan çocuk; babasının hergün annesini dövdüğünü gören çocuk; uzvî bir inhitata uğrayan çocuk; tenbel, miskin, hayırsız çocuk… Daima birçok felâketler içinde büyüyen çocuklarımızı bu hikâye göstermiyor sanırım. 

    Bir defa Amerikan muhtelit bir mekteb de seçilebilir. Ne söylediğini anlamıyorum. Sen yaraya dokunacaksın, hayata ineceksin, bu kıratta çocukları seveceksin. Onların içlerinde tam teşekkül edememiş, yüksek faziletli bir ırkın nüvesini bulamamışsın. Ben sana bunu söylemek istemiyordum. Fikrimi yanlış anlattım. Böyle bir vakı’anın olup olmadığını sormadım. Olsa da bu vakı’a tipik hayat vakıamız değildir. Yine tekrar edeyim: Bununla hikâyeni beğenmediğimi sanma! Ben hikâyenin, romanın biz olmasını istiyorum. Rus hikâyecileri, romancıları gibi realist olmamızı istiyorum.

    Çınaraltı’nda bu sayıda hikâyen çıkıyor. Benim evvelce yazdığım hicv tarzında hikâyeler vardı. Geçen sayıda (Tabansız Ali) diye bir tanesini tekrar bastım. Kılıç Ali’nin en nüfuzlu zamanında bu hikâyeyi çıkarmıştım. (Her amansız Ali’de yaşayan bi tabansız Ali) budur. Bilmem nasıl buldun? Gelecek sayıda bir tane daha basacağım. Bana nasıl bulduğunu yaz. Ama sen de benim gibi insafsız, merhametsiz yaz. Oturup geçen günler bir şeyler mırıldanırken bir manzume ortaya çıkıverdi. İşte sana yazıyorum. Bu Cumartesi çıkacak nüshada Faruk Nafiz’in şiiri var. Ondan sonrakinde bunu neşredeceğim.

    Rica

    Vazgeç beni anlamaktan

    Saçlarıma düşen akta

    Sana beni uzun uzun 

    Bir anlatayım bırakta

    Sevgim ipekten bir kuşak

    İçim o kadar yumuşak

    Gönlüm karşında bir başak

    Gibi titreyip durmakta

    Sevinirim enikonu

    Düşünmeden şunu bunu

    Görsem mes’ud olduğunu

    Hatta başka bir kucakta

    Git bütün gün bütün gece

    Senin her türlü eğlence

    Gözümden kaybolmadan önce

    Dönüp bir kerrecik bak da!

    Kitabı nasıl buldun! Bugün tekrar adresine otuz tane daha kitap yolluyoruz. Ne kadar lazımsa yaz. Henüz kitapların hepsini vermeyecekleri için böyle ayrı ayrı yollamaya mecbur olduk. Kitapta hata bulursan afvett. Ben hasta idim sonra okurken evde okuyordum. Bir de tashih edilen mısraı mürettip düzeltirken bir başka hata yapıyor. Mektubuma son verirken yazılarını, hikayelerini, romanlarını beklediğimi tekrar, sıhhat ve afiyet dileyerek ellerini sıkarım. Aziz Kardeşim.

  • Sanat için Olimpiyat mı, Olimpiyat için sanat mı?

    Sanat için Olimpiyat mı, Olimpiyat için sanat mı?

    Olimpiyatlarda 1912’den 1948’e kadar sanat yarışmaları düzenlendiğini ve madalya verildiğini biliyor muydunuz? Sadece sporla özdeşleştirilen Olimpiyat Oyunları’nda resimden heykele, mimariden edebiyata toplam 147 madalya dağıtılmıştı. Sanat yarışmaları, değerlendirme ölçütleri, amatörlük ilkesi ve yaş sınırlamalarıyla ilgili ciddi sorunlar dolayısıyla son olarak 1948 Londra Olimpiyatları’nda yapıldı.

    Pierre de Coubertin

    Yıl 1912. Olimpiyat Oyunları İsveç’te. Osmanlı Devleti’nden Mıgırdiç Mıgıryan ve Vahram Papazyan’ın da aralarında bulunduğu dünyanın dörtbir bucağından insanlar, başkent Stockholm’e akın etmiş. Kimileri her zamanki gibi kramponları, mayoları, raketleriyle; kimileriyse fırçaları, tuvalleri, kalemleri, nota kâğıtları ve heykelleriyle… Evet, yanlış okumadınız. Stockholm’de düzenlenen modern zamanların 5. Olimpiyat Oyunları, sadece spor değil sanat yarışmalarına da evsahipliği yapmıştı. Ressamlar, heykeltıraşlar, mimarlar, müzisyenler ve yazarlar da madalya için yarışmıştı! 

    Aslında her şey 1863’te Fransız aristokrasisinden bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Pierre de Coubertin’in kendisi için biçilmiş kariyeri elinin tersiyle itmesiyle başladı. Asker veya politikacı olmakla ilgilenmeyen delikanlının gönlünde yatan, Fransız eğitim sistemini değiştirmekti. İngiliz okullarını yerinde incelemek amacıyla 20 yaşındayken Ada’ya giden Coubertin, orada sporun ahlaki ve sosyal değerlerin gelişiminde nasıl rol oynayabileceğini görmüştü. Kararını verdi: İlk kez Antik Yunan’da hayata geçirilmiş ve sonradan unutulmuş olimpiyat ülküsünün peşine düşecekti.

    1894’te Sorbonne Üniversitesi’nde Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ni (IOC) kuran Coubertin’in hedefi, 1900’de Paris’te modern zamanların ilk oyunlarını gerçekleştirmekti. Her ne kadar IOC’nin kurucusu da olsa ilk başkanı olmamış ve bu görevi tarihî hadisesinin anavatanından, Yunanistan’dan gelen birine, Demetrius Vikelas’a bırakmıştı. Takvimler 1896’yı gösterirken, Vikelas’ın çabalarıyla rüyalar Atina’da gerçek oldu.

    Coubertin burada durmadı. 1906’da Paris’te düzenlediği bir toplantıda, IOC üyeleriyle sanatçı birliklerinin temsilcilerini biraraya getirdi. Aklında, Olimpiyat’ta edebiyat, resim, heykel, müzik ve mimarlık alanlarında da yarışmalar düzenlenmek vardı. Pusulası yine Antik Yunan’dı. 2 bin yıl önce de oyunlara sanatçılar, şairler katılmış, hünerlerini sergilemişlerdi. Tabii zamanın ruhuna uygun olarak yeni sanat dallarının eklenmesi gerekiyordu. Tek şart, eserlerin spordan ilham almasıydı. 

    İlhamı spordan alan sanat Sanat yarışmalarına katılacak eserler için tek şart spordan ilham almalarıydı. Jack Butler Yeats’in 1924 Paris Olimpiyatı’na katılan “The Lifey Swim” adlı tablosu yüzücüleri konu ediyodu ve yeni kurulan İrlanda’ya ilk Olimpiyat madalyasını getirmişti.

    Toplantının sonunda taraflar, iki sene sonra Roma’da ilk sanat madalyalarının verilmesi konusunda prensip olarak anlaştı. Ancak evdeki hesap çarşıya uymayacaktı. 1906’da Vezüv Yanardağı’nın patlamasıyla İtalya, oyunlar için ayırdığı fonu felaket bölgesine aktardı; olimpiyat düzenleme onuru da Londra’ya kaldı. Organizasyon komitesi ise vakit darlığından dolayı sanat yarışmalarını Stockholm’de düzenlenecek 1912 Oyunları’na erteleme kararı aldı.

    1912’nin ‘ilkleri’
    Tarihin ilk resmî Olimpiyat posteri 1912 Olimpiyat Oyunları için yapıldı. Olle Hjortzberg’in Antik Yunan’a ithafen çizdiği çıplak erkek figürü bir flamayla sansürlenmekten kaçamadı.

    İlkler diyarı İsveç

    Her ne kadar İsveçliler başta sporla sanatın bağdaştırılmasına karşı çıktılarsa da ilk sanat madalyaları Stockholm’de sahiplerini buldu. Aslında çok da şaşırmamalı; zira ilk resmî olimpiyat posteri için yarışmayı da İsveçliler düzenlemişti. Kazanan ise kilise duvarlarına yaptığı resimlerle de tanınan Olle Hjortzberg olmuştu. Bizans sanatından ziyadesiyle etkilenen ressam, ilk tasarımının merkezine Antik Yunan’a bir saygı duruşu olarak çırılçıplak bir erkek koymuştu. Bu tercihi sansürden kaçamamış, düzenleme komitesinin ricasıyla “erkeklik” flamayla kapatılmıştı. 

    1912’de sanat yarışmalarında 5 altın, 1 gümüş verilmiş; diğer madalyalara kimse layık görülmemişti. Sanatın beşiği İtalya, 2 birincilik almıştı. Katılımcı sayısının sadece 35 olması bazılarının canını sıksa da Coubertin hâlinden memnun olmalıydı. Zira kendisi de yarışmalara katılmıştı! Georges Hohrod ve Martin Eschbach takma adlarıyla imzaladığı şiirleri sayesinde Almanya’ya edebiyat alanında altını kazandıran o olmuştu. 

    Stockholm’un en ilgi çekici ismi şüphesiz Walter Winans’tı. 10 parmağında 10 marifet olan Amerikalı, atıcılıkta gümüş, heykelde de altın kazanmıştı! Doğru okudunuz; 60 yaşındaki ressam, heykeltıraş ve atıcı aynı olimpiyatta hem sanat hem de spor alanında taçlandırılmıştı. Boşuna kitaplara bakmayın, tarihte bunu başarabilen tek kişi o!

    10 marifetliler
    “Macar Yunusu” Alfred Hajos, 18 yaşındayken ilk modern Olimpiyat’ta yüzmede altın madalya kazanmıştı. 1924’te ise Budapeşte Yüzme Merkezi tasarımıyla mimarlık alanında gümüş madalya almıştı.

    1916’da olimpiyatları düzenleme onuru Berlin’e verildiyse de 1. Dünya Savaşı başladığı için, savaş sonrası ilk kez 1920’de Antwerp’te dalgalanmıştı olimpiyat bayrağı. Belçika’da sanat madalyalarının çoğu evsahibine gitti. Her şey iyi-güzeldi ama katılım yine istenen ölçüde değildi. Bunun için dört yıl daha beklemek gerekecekti. 

    1924’te dünya sporunun zirvesi, 24 yıl sonra bir kez daha Paris’e geldi. Yaklaşık 10 milyon Fransız Frankı harcanmasına rağmen, beklenen gişe başarısı sağlanamamıştı. Büyük zarara rağmen, yüreklere su serpen ise izleyici topluluğunun 60 binin üzerine çıkması olmuştu. Fransa’da sanatçıların da katılımı katlanmış, 24 ülkeden 193 kişi madalya için yarışmıştı. IOC’ye 1951’de üye olan ve spor alanında olimpiyat arenasına ilk kez 1952’de Helsinki’de çıkacak olan Sovyetler Birliği de Fransa’ya üç sanatçı göndermişti. Paul Claudel, Paul Valéry ve Maurice Denis gibi dünyaca ünlü isimler jürideydi. Müzik jürisi deseniz, yıldızlar geçidi gibiydi: Igor Stravinsky, Gabriel Fauré, Arthur Honegger… Kimbilir, belki de bu nedenle, o yıl müzik branşında kimseye madalya verilmemişti.

    Kimsenin altına layık görülmediği mimarlıkta Macar Alfred Hajos ve Dezso Lauber’in projesi ikinci olmuştu. Sonradan Macaristan Olimpiyat Komitesi’nde görev yapacak olan Lauber, ülkesini 1908’de teniste de temsil etmişti. Hajos deseniz, ilk modern Olimpiyat Oyunları’nda yüzmede 100 ve 1.200 metrede birinci olmuştu. “Macar Yunusu” adıyla nam salan Hajos komple bir sporcuydu. Ülkesinde 100 metrede, 400 Engelli’de ve diskte şampiyon olmuş; henüz futbolun emekleme günlerinde önce hakemlik, ardından millî takımda antrenörlük yapmıştı. Aynı zamanda Avrupa Yüzme Şampiyonası’na evsahipliği yapan tesisin mimarı da olan Hajos’un eserlerine bugün Macaristan’ın dörtbir köşesinde rastlanıyor. O, Winans ile birlikte olimpiyat tarihinde hem spor hem de sanat alanında madalya kazanan iki kişiden biri. Gerçi onun gibi bunu aynı organizasyonda başaramamıştı ya, neyse…

    Paris’te resimde altın, Lüksemburglu Jean Jacoby’ye gitmişti. Onun geride bıraktığı Jack Butler Yeats, yeni kurulan İrlanda’ya ilk olimpiyat madalyasını getirmişti. Sanatçı bir aileden gelen ressam, ünlü şair William Butler Yeats’in kardeşi, Samuel Beckett’in de yakın arkadaşıydı. Satırlarını takdir edenler arasında James Joyce gibi devler vardı.

    Kendi mabedini tasarlayan olimpiyat

    Coubertin’den bayrağı teslim alan IOC Başkanı Henri de Baillet-Latour, olimpiyattaki sanat düzlemine büyük önem veriyordu. 1928’de Amsterdam’da 1.150’den fazla eser görücüye çıktı. Dört yıl öncesine göre katılım yine artmıştı. Oluşturulan yeni başlıklarla, kimi dallarda daha çok kategoride madalya dağıtılmaya başlandı. Edebiyat ve resim kendi içinde üçe bölünürken, şehir planlama mimarlığa eklendi. 

    1928 Amsterdam Olimpiyat Oyunları için tasarlanan stadyum Jan Wils’e mimarlık alanında altın getirmişti.

    Spor müsabakalarının yapıldığı stadyumun projesi, aynı yıl Jan Wils’e mimarlıkta altın madalya getirmişti. 16 yılın ardından tekrar olimpiyat sahnesinde yerini alan Almanya, 1928 Amsterdam’da sportif alanda ikinci, sanat yarışmalarında ilk sırada yer almıştı. Kazanan eserler belediyenin müzesinde sergilenirken, ilginç bir çözüm tercih edildi. İşler kategorilerine göre değil, ülkelerine göre sanatseverlerin beğenisine sunuldu. “Alman odası” sonradan Düsseldorf’ta da gururla sergilenecekti. 

    1924’te resimde altın kazanan Jacoby, 1928’de de yeni oluşturulan çizim kategorisinde birincilik alarak tarihe adını altın harflerle yazdırdı. Onun dışında sanat yarışmalarında iki defa birincilik yaşayan olmamıştı. Resimde gümüşte kalan Laura Knight, ertesi yıl başarıları nedeniyle “Dame” ilan edildi; 1936’da ise Kraliyet Akademisi’ne seçilen ilk kadın oldu. Onun araladığı kapıdan onlarca hemcinsi geçecekti…

    Madalyalı sanatçılar
    1936’da Kraliyet Akademisi’ne seçilen ilk kadın ressam olan Laura Knight, 1928 Oyunları’nda gümüşte kalmıştı.

    1932’de Olimpiyat heyecanı Los Angeles’a taşındı. O tarihlerdeki ulaşım zorlukları, Amerikan devleti ve organizasyon komitesinin gümrük ve nakliye konusunda sağladığı yardımlarla aşıldı ve 1.000’in üzerinde eser Yeni Dünya’ya ulaştı. 

    O yıl heykelde altın madalya alan Mahonri Young, Mormonları Utah’a taşıyan lider Brigham Young’ın torunuydu. Bugün Kongre Binası’ndaki özel koleksiyonda sergilenen dedesinin heykelini de o yapmıştı; Salt Lake City’deki devasa “This is the Place” (Yerimiz Burası) anıtını da…

    Müzikte birinciliğe yine kimse layık görülmezken, gümüşün verildiği Josef Suk şüphesiz müzik alanında olimpiyatta yarışmış en kariyerli besteciydi. Antonin Dvorak’ın hem öğrencisi hem de damadı olan müzisyen, aynı zamanda döneminin usta kemancılarındandı.

    Ve 1936 Berlin 

    1936 Berlin, aradan geçen onca yıla rağmen tarihin en politize olimpiyatı olarak anılıyor. Naziler gövde gösterisi yapmaya hazırlanırken, sinema ve dansı da sanat yarışmalarına sokmaya çalışmışlardı. IOC ısrarla baştaki beş ana kategorinin korunmasını istemiş, yaratılan altbaşlıklara ise çok da karışmamıştı. Almanların tarih boyunca en güçlü oldukları sanat dallarından biri olan müzikte, ne hikmetse üç madalya verilmesi de burada olmuştu. Dağıtılan 31 madalyanın, 5’i altın olmak üzere 12’si evsahibine gitmişti. 

    Zorlu jüri 1936 Oyunları’nda Propaganda Bakanı Joseph Goebbels heykel dalında altın alan Vingoli’nin heykelini inceliyor. 

    1916’da Berlin’de yapılması planlanan ancak savaş nedeniyle iptal edilen organizasyon için mimar Otto March’ın hazırladığı olimpiyat stadyumu projesi, oğlu Werner tarafından 1936 Oyunları için hayata geçirilmişti. Nazilerin Helen uygarlığına dayandırdıkları kültür politikaları nedeniyle Antik Yunan mimarisinden ilham alan yapı, yetkilileri mest etmişti. Werner March, şehir planlamasında erkek kardeşi Walter March’la birlikte altın madalya alırken, mimari tasarımda gümüş madalyanın sahibi olmuştu. Ayrıca organizasyon komitesi o sene Almanya’ya özel bir Olimpiyat Marşı bestelemesi için Richard Strauss’a teklif götürmüştü. Ancak müziğe uygun bir güfte bulunması koşuluyla teklifi kabul eden Strauss, Robert Lubahn’ın sözlerini beğense de dönemin Propaganda Bakanı Joseph Goebbels sürece müdahil olmuş ve yer yer “fazla demokrat” bulduğu kelimeleri değiştirmişti.

    Sanat yarışmalarında üç madalya kazanan Alex Diggelmann’ın tasarımı, 1952’den beri Dünya Kayak Şampiyonaları’nda kullanılıyor.

    2. Dünya Savaşı sonrasında 1948’de oyunlar yine Londra’daydı. Savaşın yaraları sarılırken, yeni kurallar sanat yarışmalarına damgasını vurmuştu. Artık eserlerin uluslararası organizasyon komitesine gönderilmesi için geçmeleri gereken ulusal olimpiyat komiteleri daha sistematik çalışmaya başlamıştı. Ülkelere iş kotası getirilmiş, vatandaşlık şartı aranmaya başlanmıştı. Daha önce sürgünde olanların veya IOC üyesi olmayan ülkelerin de başvuruları kabul ediliyordu. Artık sanatçının, vatandaşlık bağıyla bağlı olduğu ülkeye yaptığını beğendirme zorunluluğu vardı. 

    Podyum o sene, önceki yıllara kıyasla daha fazla ülke arasında paylaşılmıştı. Finlandiya, Avusturya, İtalya ve Büyük Britanya öne çıkıyordu. Grafik alanında 1936’da aldığı altına, o sene hem gümüş hem bronz ekleyen İsviçreli Alex Diggelmann tarihe geçmişti. Tıpkı Danimarkalı yazar Josef Petersen gibi… İkisinden başka olimpiyat tarihinde toplam üç madalya alan sanatçı bulunmuyor. Yeri gelmişken anımsatmalı: 1952’den beri Dünya Kayak Şampiyonası’nda Diggelmann’ın tasarladığı madalyalar veriledursun, Galatasaray’ın 2000’de kaldırdığı UEFA Kupası da onun tasarımıydı. Dünya Kupası’nı da üreten Bertoni firması, onun fikrini hayata geçirmişti. 

    Londra’da ayrıca bir ilk yaşanmıştı. Fin şair Aale Tynni edebiyat alanında altın alarak, tarihte sanat yarışmalarında madalya alan 11 kadından birinciliğe ulaşan ilk ve tek kadın olmuştu. 

    Oyunların bitmesiyle birlikte IOC’de hararetli tartışmalar başlamıştı. Amatörlük ilkesi sanatçılar tarafından defalarca ihlal edilmişti. İtalyan Olimpiyat Komitesi’nin düzenlediği yarışmada para ödülü dağıttığının ortaya çıkması, belki de bardağı taşıran son damlaydı. Artık yarışmaların yerini sergilerin alması fikri tartışılmaya başlanmıştı. Sporun patronu IOC, adeta ikiye bölünmüştü. Helsinki 1952’de ise sadece sergiler düzenlenmiş, madalyalar verilmemişti.

    Son altınlar
    Alfred Reginald Thomson’ın “The London Amateur Boxing Championship Held at the Royal Albert Hall” adlı tablosu, 1948’de resimde verilen son altın madalyaya layık görüldü.

    Tartışmalara son noktayı koyan, amatörlük ilkesinin fanatik bir taraftarı olan yeni IOC Başkanı Amerikalı Avery Brundage oldu. Sahiden, bir şarkıyla senfoni arasındaki fark neye göre belirlenecekti? Hangisi daha güzeldi? Batı müziği mi, Doğu müziği mi? Brundage’e göre mimarlıkta verilen ödüllerde de sorun vardı; bir stadyumu bir spor binasıyla karşılaştırmak haksızlıktı. Yeni başkan ayrıca olimpiyatta çoğu branşta sporcuların 35 yaşına kadar yarıştığını halbuki sanatçılar için sınır olmamasının doğru olmadığını ve zaten çoğunun da hayatını eserleriyle kazandığını söylüyordu. 

    Resmî karar 1954 yılında alındı ve sanat yarışmaları tarihe karıştı. 1912’den 1948’e yedi Olimpiyat’ta düzenlenen sanat yarışmalarında toplam 147 madalya dağıtılmıştı. 7 altın, 7 gümüş, 9 bronz kazanan Almanya bu alanda en başarılı ülke olurken; onu 5 altın, 7 gümüş, 2 bronz alan İtalya ve 5 altın, 4 gümüş, 5 bronz kazanan Fransa takip etmişti. 

    1952’den bu yana olimpiyatların yapıldığı ülkelerde, Oyunlar’a paralel irili-ufaklı sergiler ve sanat etkinlikleri düzenleniyor. Sanki böylesi çok daha mantıklı gibi… Unutulmuş sanat yarışmaları ise kubbede hoş bir sadâ bırakmışa benziyor. 

  • Temizlik imanın yarısı Osmanlı olmanın nişanı

    Temizlik imanın yarısı Osmanlı olmanın nişanı

    Avrupalının temizlik konusundaki genel zaafı, Türk-Osmanlı kültürünü parlak gösterir. Gerçekten Doğulu, evini ve bedenini Batılıya kıyasla çok daha temiz tutar; ancak dün olduğu gibi bugün de çevresi konusunda pek duyarlı görünmez. İlginç bir ayrıntı da, taharet sırasında kağıt değil sadece su, taş ve bez kullanılmasıdır. Zira kağıt Osmanlı toplumunda bir ilim malzemesidir!

    Pierre Belon, Paulo Giovio ve Richer gibi 16. yüzyılda Osmanlı topraklarına gelen seyyahlar Türklerin temizliklerinden hayranlıkla bahsederler. Roma’dan sonra Ortaçağ Avrupa’sında her şey gibi temizlik ve toplum sağlığı önlemleri de gerilemişti. Aynı yüzyılda bir Türk hamamına konuk olan Alman vaiz Salomon Schweigger, Türklerin kafalarında bıraktıkları bir tutam perçemi, “öldüğümüz zaman kâfirlerin elleri ağzımıza girip kirletmesin, perçemimizden tutarak kellemizi atsınlar” diye gerekçelendirdiklerini hayretle kaydetmişti. 

    Gelgelelim evlerini, saraylarını ve bedenlerini pirüpak tutan Türklerin ülkesinde, sokaklar o kadar da iç açıcı değildi. Fatih Sultan Mehmed ve birçok vakıf, yerlerdeki tükürükleri kireç ve kül ile kapatsınlar diye görevliler tayin etmişti. Kanunî Sultan Süleyman, 1539’da bir kanunname çıkarmak ihtiyacı hissetmiş; ev ve dükkanların temiz tutulması, çamaşır sularının yollara dökülmemesi gibi birkaç kesin hüküm ortaya koymuştu. 

    Eski Türklerde bir çeşit su kültü vardı; suyu kirletmemek için sık yıkanılmazdı; bu da ancak kendine özgü bir temizlik anlayışını mümkün kılıyordu. Taş ile taharetlenmek uzun süre geçerli bir temizlenme yolu sayılmıştı. Cengiz Yasası’na göre elbiseler, giyenin üzerinde paralanmadan değiştirilmezdi. Yerleşik hayat su kullanımını belki daha da mümkün hâle getirdi. İslâmiyet suyla temizlenmeyi sıkı sıkıya buyurdu: Çeşitli ayetler, maddi ve manevi temizliğe vurgu yapıyordu; bir hadis-i şerif, temizliği inancın yarısına eş tutuyordu. 

    Roma medeniyeti ile karşılaşma, Türk yurtlarında yeni tür hamamları yarattı. Hayrat kültürü sayesinde her köşe başını bir çeşme tuttu; büyük bir su medeniyeti doğdu. Kanalizasyona bağlanan Mezopotamya kökenli çömelmeli tuvaletler, Müslüman taharetlenme anlayışıyla da uyumluydu ve önce Bizans sonra da Osmanlı fetihleriyle yaygınlaşarak Avrupa’da “alla Turca” adıyla meşhur oldu. “Bokçu” da denilen lağımcılar kanalizasyonlar kazarak şehri pak tutuyor, ordunun geçtiği yerlere çukurlar açıp sonra kapatıyor, çöplük subaşısı “çöp çıkaran, çöp çıkaran!” nidalarıyla İstanbul sokaklarını dolaşıyordu.

    Tüm bunlara rağmen 18. yüzyılda isimsiz bir İstanbullu yazar, besbelli ki iç dökmek amacıyla kaleme aldığı Risale-yi Garibe’de; yere tükürenlere, helada basamağa pisleyenlere, elini yıkamadan hamur yoğuranlara galiz küfürler ve katı beddualar sıralamıştı. Seyyah-ı Âlem Evliya Çelebi, Viyana’da şahit olduğu bir beyin ameliyatında aksırıp hastaya rüzgâr (mikrop?) bulaştırmamak için ağzını ve burnunu bir mendille kapatacak kadar kibardı. 18. yüzyılda ölenlerin üzerinden/evinden çıkan mal ve eşyaların kayıtlarında sabun, lif, leğen, ibrik, havlu gibi temizlik malzemeleri görülmesi olağandı.

    ‘Murdar kefere’ Osmanlılara göre bir Batılı, temizliğinden her daim şüphe edilen bir kimseydi. Fransa Kralı 14. Louis’nin sağlık güncesine göre kral, 1647-1711 arasında sadece bir kez yıkanmıştı. 15-16. yüzyıllarda Avrupa’da yeni yeni canlanan yıkanma âdeti fıçılara girmekten ibaretti. Hamamları ve kanalizasyon ağları kurulu olan, akan sularda yıkanan Osmanlılar için bu durum bir tepeden bakma tavrını doğurmuş olmalı ki, çarşı ressamları tarafından betimlenen bu sahnede sadrazam huzuruna çıkacak Venedik elçisi görevliler tarafından tütsülenmekte, kötü kokulardan arındırılmaktadır (Taeschner Albümü, 1640-60 dolayları, Hannover 1925).

    Abdesthane

    İran-Safevi sarayı tarafından Osmanlı sarayına armağan edilen bir yazmadan alınan bu minyatür, oldukça ender bir abdesthane ayrıntısını içeriyor. Bir hükümdarın tekne gezintisini betimleyen minyatürün sol alt köşesinde def-i hâcet eden bir Doğulunun 16. yüzyıldaki görünüşü var: Etekler özenle toparlanmış ve Avrupalıların aksine çömelme duruşu hâkim. Taharet imkanları hakkında burada bir bilgi yok, ancak başka kaynaklardan biliyoruz ki kâğıtla temizlenmek -bir ilim malzemesi olduğu için- oldukça sakınılan bir durumdu. Temizlikte çoğu zaman sadece su, bazense sabun, taş ve bez parçaları kullanılıyordu. Tuvalette uzun kalmak, pislikle teması artıracağı için hiç hoş karşılanmazdı (Külliyât-ı Sadî, 1570-75, TSMK H. 740).

    Mıntıka temizliği 

    3. Murat’ın, oğlu Mehmet adına düzenlediği sünnet şenliğinde, Atmeydanı’nda hummalı bir temizlik. Evini ve bedenini temiz tutmaya özen gösteren Osmanlı halkı, dış mekanın temizliği konusunda o kadar da hassas olmadığından, birçok görevli bu işi üstlenmişti. Süpürgecilerin yanında, ellerindeki deri torbalarla yere su döken görevliler görülüyor (İntizâmî Surnâmesi, 1582, res. Nakkaş Osman, TSMK H. 1344).

    Havuzlu hamam Hamama gitmek Osmanlı tabiplerine göre sağlık için elzem değilse bile gerekli bir eylemdi. Burada sadece yıkanılmaz, saç ve vücut tıraşları da yapılırdı. Buhari’nin derlediği bir hadiste sünnet olmak, kasıkları tıraş etmek, tırnakları kesmek, koltuk altlarını almak, bıyıkları kısaltmak peygamberlerin geleneklerinden sayılıyordu. Burada sahnenin sağ altında, saçını kazıtan bir genç görülüyor. 17. yüzyıla ait bu betimde, klasik Türk hamamının yerine, oldukça kalabalık bir erkek grubunun aynı anda kullandığı havuz görülüyor. Osmanlı ülkesinde böylesi bir havuzlu hamamı ilkin 16. yüzyılda Beşiktaş’ta Deli Birader lakaplı bir şair kurmuştu; ancak yoğun rağbetten dolayı kıskançlığa uğramış ve hasımların eşcinsel fuhuş iddiaları nedeniyle yıkılmıştı (1. Ahmed Albümü, 17. yüzyıl, TSMK B. 408).
  • 12 Eylül: Türkiye’yi kötürüm bırakan darbe

    12 Eylül: Türkiye’yi kötürüm bırakan darbe

    Türk toplumunda bugüne uzanan kalıcı hasarlar oluşturan 12 Eylül askerî darbesi, daha sonra neoliberalizm denecek serbest pazar ekonomisine, sanayisizleşmeye geçişin siyasi düzenlemesiydi. “Terör” diye takdim edilen sokağın ne Sağ’ı ne Sol’u iktidar için bir seçenek oluşturmuyordu. Kaymağını yiyenlerin bile sonradan sahip çıkmadığı, her alanda lümpenleşmenin yolunu açan 12 Eylül…

    Darbeler tarihi içinde 12 Eylül, dünyanın çok kritik bir döneminde gerçekleşen, ordunun emir komuta zinciri içinde toplumun kılcal damarlarına kadar müdahale ettiği tek darbedir. 650 bin kişi gözaltına alınmış, 1 milyon 700 bin kişi fişlenmiş, 210 bin dava açılmış, 230 bin kişi askerî mahkemelerde yargılanmış, 14 bin kişi yurttaşlıktan atılmış, 171 kişi işkencede ölmüş, 7 bin kişi için idam istenmiş, 500’ü aşkın kişiye idam cezası verilmiş, 50 kişi idam edilmiştir. 

    12eylülekfoto2
    Ressam Evren! Kenan Evren’in bugün çöp olan resimlerini satın almak için memleketin ileri gelenlerin sıraya girmişti.

    70’li yılların ortalarından itibaren başlayan dünya ekonomik kriziyle 30 yıllık refah dönemi kapanıyor; panik içindeki dünya kapitalizmi, varlığını sürdürmek için yeni yollar arıyordu. Yeni bir birikim modeli, bölüşümde ve istihdamda aleyhine olduğu toplumsal kesimlerin siyaseten hizaya getirilmesini gerektiriyordu. Öte yandan geniş kesimler de örgütlü bir biçimde hak mücadelelerini yürütüyorlardı. Kenan Evren 1978 yazında “Demokrasiye inanan aydın bir general” olarak genelkurmay başkanlığına getirilmeseydi de, 12 Eylül bir başka generalin adıyla anılacaktı. 

    Bir askerî diktatörlük, esas olarak mevcut yönetimin sözcüsü olduğu çevrelerin uygun gördüğü politikaları geniş kitlelerin rızasını alarak sürdürememesiyle uğradığı itibar kaybının üzerine oturur. Türkiye’de 12 Eylül öncesinde ise iktidarın yanısıra kendi içinden başka türlü bir alternatif üretemeyen, 6 ay süren turlarda bir cumhurbaşkanı bile seçemeyen Meclis de meşruiyetini yitirmişti. 

    Kurumlar işlevsizleşirken insanların doğrudan hak arayışına girdikleri sokak da felç olmuştu. İkili iktidar iki gücün birbirini frenlemesi anlamına geliyorsa, ikili iktidarsızlık her iki seçeneğin de kötürümleşmesi anlamına gelmeli. “Terör” diye takdim edilen sokağın ne Sağ’ı ne Sol’u iktidar için bir seçenek oluşturmuyordu.

    Ekonomi 1977’den itibaren toplumsal beklentileri karşılamaktan giderek uzaklaşmakta, hak arayışları da buna paralel olarak giderek zorlaşmaktaydı. 

    12eylul02
    Sokaklarda emir-komuta 12 Eylül 1980’de Türk Silahlı Kuvvetleri emir-komuta zinciri içinde yönetime el koymuştu. Askerlerin otomobilleri, otobüsleri durdurarak arama yapması gündelik bir olaydı. 

    1978 Aralık ayında 100’ü aşkın insanın katledildiği Kahramanmaraş Katliamı vesilesiyle ilan edilen sıkıyönetimle birlikte ordu adım adım rejime ortak oluyordu. Ekim 1979 ara seçimi darbeyi ötelemiş; ancak 12 Eylül 1980’de toplumun yırtıldığı bir dönemin günbatımında darbe gerçekleşmiştir.

    Darbenin görünür gerekçesi, bir iktidar alternatifi olmamasına rağmen “komünizm”di. Kendisini “İttihatçı” olarak takdim etse de her nedense merkez sağın tarihî şahsiyeti olarak kabul edilen Celal Bayar da o dönem “Bu kış komünizm gelecek” diye buyurmuştu!

    1973’de Şili’nin seçilmiş sosyalist başbakanı Allende’yi deviren ordunun ABD’nin yörüngesinde uygulamaya başladığı ekonomi politikası (daha sonra neoliberalizm denecek) büyük bir devlet terörü eşliğinde Arjantin, Uruguay gibi ülkelerde de uygulanmıştı. 

    Türkiye 12 Mart askerî müdahalesi sonrasında Ecevit CHP’sinin şahsında toplumsal taleplerin yükseldiği ancak yeterli güce ulaşamadığı bir evreden sonra 24 Ocak 1980 kararlarıyla böylesi bir ekonomi politikasını önüne koymuştu. Ancak bu politikanın uygulanması için gereken kemer sıkmanın “olağan” bir rejimle gerçekleşemeyeceği gerçeği “darbe”yi gündeme getirmişti.

    “Yönetenlerin yönetememesi” açısından 12 Mart sonrası kurulan hükümetlerin ömrü iyi bir örnektir. Adalet Partisi, Milliyetçi Cephe hükümetlerinde MHP ve MSP ile istikrarı sağlayamazken, CHP de ancak transferlerle kıl payı hükümet kurabiliyordu. Koalisyon hükümetleri gerilimler, paylaşımlar bakımından dünya ekonomisinde 70’lerin ortasında başlayan kriz ortamında toplumsal beklentileri karşılamaktan acizdi. 

    Öte yandan İran’da ABD’nin müttefiki şahın devrilmesi, Afganistan’ın Rus ordusu tarafından işgali, ABD’nin acilen bir hamle yapmasını kaçınılmaz kılıyordu. Darbeciler için ABD yetkililerinin “bizim çocuklar” demesinin boşuna olmadığı; kendilerinin içerde, fikirlerinin iktidarda olduğunu söyleyen “milliyetçiler”in de bu vesile ile hangi değirmene su taşıdıkları açığa çıkmıştı. 

    12 Eylül Anayasası yürütmenin güçlendirilmesini savunan Adalet Partisi’nin taleplerinin de ötesine geçerek açıkça Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun önerileri çerçevesinde oluşmuş, böylece toplumun hangi kesimlerini gözettiğini dosta düşmana göstermişti. Kenan Evren’in kim olduğuna dair soruya, “ressam” veya “Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanı” gibi yanıtlar alınabildiği bir ülkede, “tarih”in kıymet-i harbiyesinin olmadığına rahatlıkla hükmedilebilir.

    Bugün çöp olan resimlerini iktidardayken satın almak için memleketin ileri gelenlerin sırada olduğu bir Kenan Evren… Bu tabloları alanların acaba 12 Eylül’le ne alıp veremedikleri vardı? Bu sorunun yanıtı, darbenin ekonomi politiği açısından olduğu kadar yeni Anayasa’nın ruhunu anlamak açısından da anlamlıdır.

    Kaymağını yiyenlerin bile sahip çıkmadığı 12 Eylül darbesi, sokaktaki insanın gündelik hayatına kabus gibi çöktü; eğitimden kültüre her düzeyde bir lümpenleşmenin güzergahını inşa ederek bugünün hazırlanmasında önemli bir işlev gördü.

  • Ekmek mi gül mü, yoksa özgürlük mü?

    Ekmek mi gül mü, yoksa özgürlük mü?

    Eski SSCB ülkeleri arasında sosyal devlet politikalarının en gelişmiş olduğu ülkelerden biri olan Belarus, siyasi özgürlükler bakımından Avrupa’nın en otoriter rejimlerinden biri. 26 yıllık iktidarına karşı yükselen tüm muhalif sesleri sert bir şekilde bastıran Lukaşenko, 9 Ağustos seçimleri öncesi hiç beklemediği bir yerden, “zavallı şeyler” diyerek küçümsediği üç kadından darbe aldı. Peki Belarus halkını bu beklenmedik, ısrarlı itiraza sürükleyen neydi?

    Belarus, 9 Ağustos’ta gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde (ve sonrasında) ülkenin son 10 yılda gördüğü en büyük protesto gösterilerine sahne oldu. 26 yıldır iktidarı bırakmayan ve Avrupa’nın en otoriter liderleri arasında gösterilen Aleksandr Lukaşenko, yüzde 80.3 oy oranıyla seçimleri kazandı; fakat muhalifler seçimde hile olduğu konusunda ısrarcı. Lukaşenko ise Minsk başta olmak üzere ülkenin pek çok kentinde “Artık git” sloganıyla sokakları dolduran halkı ve destekledikleri üç lideri “yabancı ülkelerin koyunu” olmakla suçlamaya ve yükselen özgürlük taleplerini görmezden gelmeye devam ediyor. 

    BELARUS
    Belarus’un demirbaşı 26 yıllık iktidarının en çalkantılı günlerinden geçen Lukaşenko, oy kullanırken son derece kendinden emin görünüyordu.

    Mayıs ayındaki seçim kampanyasının başlangıcından bu yana 2 binin üzerinde gözaltı gerçekleşti, 2 gösterici polis tarafından öldürüldü. Daha önce hiç siyasi deneyimi olmamasına rağmen, eşinin tutuklanmasının ardından neredeyse kazayla muhaliflerin yüzü olan, eski öğretmen Svetlana Tihanovskaya; seçimlerin ardından sığındığı Litvanya’dan yaptığı açıklamada çocuklarının ve eşinin hayatından endişe ettiğini ima ederek “Umarım kimse benim yapmak zorunda kaldığım seçimle karşılaşmaz. Hayatta en önemli şey çocuklar” dedi.

    Bütün bunların üzerine bir de, seçim akşamı tüm ülkede internetin kesilmesi ve televizyon kanallarının protestolar sürerken sokaktan haber vermek yerine müzik videoları yayımlaması eklendi. Ancak protestocular lidersiz, kolluk kuvvetlerinin sert müdahalesi altında, birbirlerinden haber alamadan ve dünyaya seslerini duyuramadan da olsa eylemlere devam etti. Üstelik seçimlerin üzerinden haftalar geçtikten sonra bile… Peki uzun yıllardır depolitize edilmiş Belarus halkını, özellikle de sokakları dolduran gençleri kimsenin beklemediği bu ısrarlı itiraza sürükleyen neydi?

    SSCB’nin 1991’de dağılmasının ardından kurulan Belarus’ta (o zamanki adıyla Beyaz Rusya), Sovyet blokundan ayrılan diğer 15 ülkeden farklı bir sosyal devlet geleneği yaşatılıyordu. 90’lardan itibaren Sovyetler’den ayrılan ülkeleri yoksulluğa sürükleyen koşullar Belarus’u da etkilemişti; ancak özellikle 1998’den sonra Belarus, tarımda kendi kendine yetebilen, sanayi alanında da üretimi sürdürebilen bir ülke olarak öne çıkmıştı. Eski SSCB coğrafyası içinde işsizlik ve gelir adaletsizliğinin en düşük olduğu ülkelerden biri Belarus’tu. Lukaşenko da 26 yıllık iktidarını bu siyasi ve ekonomik istikrarla meşrulaştırıyor; halkına inovasyon ve siyasi özgürlükler yerine traktör üretimi ve tahıl hasadı rakamlarını sunuyordu.

    BELARUS
    Coşku ve korku birarada Belarus’ta sokakları dolduran ve çoğu gençlerden oluşan protestocular, daha güleryüzlü, daha hoşgörülü, daha özgürlükçü bir siyaset arayışında.

    Lukaşenko’nun bu seçimlerde çizdiği Belarus portresi de, ekonomik krizler, halk ayaklanmaları ve koronavirüsle çalkalanan bir dünyada hiçbir şeyin değişmeden kaldığı bir vahaydı. Bu uğurda salgının varlığını bile inkar edecek noktaya varmıştı. Fakat Lukaşenko’nun iktidara geldiği yıllardan öncesini yaşları itibarıyla pek hatırlamayan, SSCB deneyimini de yaşamamış gençler için tüm bu stabilite vaadi artık işe yaramıyordu.

    Sokaktaki halk gibi, onları temsilen Lukaşenko’ya rakip olan üç adayı da ortaklaştıran mesele, Lukaşenko’nun özgür basına, sivil topluma, liberal ve komünist muhalefete nefes aldırmadığı otoriter siyasi sistemine “Artık yeter” demek oldu. 

    BELARUS
    Kolluk kuvvetlerinin sert müdahaleleri taleplerinin henüz duyulmadığını gösteriyor.

    Lukaşenko tarafından “zavallı şeyler” diye küçümsendikten sonra farklılıklarına rağmen güçlerini birleştiren üç rakibi, Svetlana Tihanovskaya, Veronika Tsepkalo ve Mariya Kolesnikova, sosyal devlet politikalarına ya da ekonomiye dair bir vaatle değil, tam da bu değişim isteğine cevap olarak öne çıktılar. Kendisini siyasi bir liderden çok bir sembol olarak tanımlayan Tihanovskaya’nın en küçük şehirlerde bile hep birlikte şarkı söyleyen, yeni bir siyaset tarzı isteyen kalabalıklarla dolup taşan mitingleri; Lukaşenko’nun maço bir tavırla, odayı dolduran takım elbiselileri azarladığı soğuk toplantılarıyla büyük bir tezat oluşturuyordu. 33 yaşındaki bir protestocunun dediği gibi “Hayatlarında ilk defa özgürlüğü soluyan” gençler, bundan kolay vazgeçeceğe benzemiyor.

    Özgürlük ve yeni bir siyaset dili talebinde ortaklaşmaları haricinde, muhalefeti liberal, komünist, Batı yanlısı, Rusya karşıtı gibi tek bir şemsiye altında tanımlamak oldukça güç. Bu açıdan eylemler, Ukrayna’daki Yevromaydan’dan ayrılıyor. Svetlana Tihanovskaya ve hapisteki eşi Sergei Tihavo bir siyasi hareketi temsil etmese de, aktivist ve gazeteci Sergei Tihavo’nun YouTube’da yaptığı yayınlar, Lukaşenko’nun iş dünyası, özellikle gözden düşmüş işinsanları üzerindeki baskılarına odaklanıyor; zaman zaman daha Batı yanlısı bir portre çiziyor.

    BELARUS
    Farklılıklarıyla birlikte Belarus’taki muhalefeti Batı yanlısı, Rusya karşıtı, liberal ya da komünist gibi tek bir şemsiye altına sokmak zor. İdeolojileri farklı olsa da hepsini birleştiren ise “Artık yeter” sloganı.

    Veronika Tsepkalo’nun eşi eski ABD Büyükelçisi Valery Tsepkalo ise seçim döneminde artan baskılar nedeniyle Moskova’ya sığınmasından da anlaşılacağı üzere “Batı yanlısı” olarak tanımlamanın oldukça güç olduğu bir figür. Kolesnikova ise Lukaşenko’nun ekibinden bir banker olan Viktor Babariko’nun kampanya ekibinden; o da Rusya’yla yakın ilişki içinde.

    Rusya’nın Belarus’taki gelişmelerle ilgili benimsediği tutum da oldukça sıradışı. Rusya ve Belarus arasında Boris Yeltzin döneminden beri kağıt üzerinde bir birlik olsa da, uygulamada Lukaşenko’nun komşusunun müdahalelerine karşı ihtiyatlı bir tutum benimsediği görülüyor. Putin, Lukaşenko’nun seçim zaferini ilk kutlayan lider olsa da, seçimlerden 10 gün önce Rusya’da Putin’e yakın bir isim tarafından kurulmuş özel güvenlik şirketi Wagner’e bağlı 33 paralı askerin Minsk’te kaldıkları otelden derdest edilmesi herkesi şaşırtan bir gelişme oldu. Lukaşenko, bu konuda eleştiri oklarını doğrudan Putin’e yöneltmese de, bunun seçim arefesinde kendisine karşı bir komplo hazırlığı olduğunu açıkça söyledi. Seçimlerin ardındansa “Belarus’a yönelik askerî dış tehditler artarken Putin’in kapsamlı destek sağlama sözü verdiğini” ifade etti. 

    BELARUS
    Her biri farklı grupları temsil eden (soldan sağa) Maria Kolesnikova, Svetlana Tihanovskaya ve Veronika Tsepkalo, Lukaşenko’nun onlara “zavallı şeyler” demesinin ardından güçlerini birleştirdi.

    Şimdilik ne Rusya’yla Belarus arasındaki gerginliğin hafiflemesi ne seçimlerin sona ermesi ne de Svetlana Tihanovskaya’nın Litvanya’da olması protestoları hafifletmiş gibi görünüyor. Önümüzdeki dönemde, itirazların Lukaşenko’yla ya da onsuz, halkın hem ekmek hem özgürlük talebini karşılayabilecek bir alternatife dönüşüp dönüşemeyeceğini göreceğiz. 

  • Budin’in anahtarı ve 365 yıl süren ayrıcalık

    Budin’in anahtarı ve 365 yıl süren ayrıcalık

    1526’da Osmanlıların Macarları yendiği Mohaç Savaşı, tarihteki en kesin sonuç alıcı savaşlardan biridir. Budin Kalesi’nin anahtarlarını Osmanlılara teslim eden şehrin Yahudi halkından Salamon oğlu Yasef ve soyundan gelenlerin tamamı cizye hariç tüm vergilerden muaf kılındı. Hatta Budin’in elimizden çıktığı 1686’dan sonra da bu muafiyetler ortadan kaldırılmadı. Bir devlet geleneği, bir aile hikayesi…

    Osmanlıların Balkanlar’ı adım adım fethetmeye başlamasından itibaren karşılarında yer alan Haçlı ittifakındaki en önemli güç Macarlardı. Bilhassa 2. Murat devrinden itibaren Avusturya, Fransa, İtalya ve İspanya’nın önünde Osmanlılara karşı bir set oluşturması itibarıyla, Hıristiyan Avrupa’nın Macarlara verdiği değer de artmıştı. 

    Kanunî’ye kadar Macaristan topraklarına yönelik seferlerde pek başarılı olunamamış, Fatih Sultan Mehmet 1456’da Macarlara ait Belgrad’ı ele geçirememişti. 1521’de Belgrad’ı alan Kanunî’nin gözü doğrudan doğruya Avusturya’ya dikilmişti; ama öncelikle -iki ülke arasında bulunan Macarların tabiiyeti reddetmesiyle- Macar Krallığı’nın ortadan kaldırılması kaçınılmaz olmuştu. Bu durumda Avrupa’da oluşan Macaristan-Avusturya-İspanya ittifakının karşısındaki Fransa’nın İstanbul’a müttefik kılınması gerekliydi. 

    Budin'in anahtarı ve 365 yıl süren ayrıcalık
    Wellner István’ın Régi budai és pesti látképek adlı eserinde yer alan gravürde, Budin’in 1470 yılındaki durumu gösterilmiştir. (Ekrem Hakkı Ayverdi, Avrupa’da Osmanlı Mimarî Eserleri, c.I.)

    O sıralarda Fransa Kralı François, İspanya Kralı Şarlken’e yenilip esir düşmüştü. François’nın annesi Louise de Savoie, Kanunî’ye yazdığı mektup ve gönderdiği elçi heyeti ile yardım isteyince Aralık 1525’te bu ittifak kuruldu. Kanunî’nin baskısıyla Şubat 1526’da François serbest bırakılsa da, Nisan 1526’da Macaristan Seferi’ne çıkılmıştı. 

    Belgrad kalesinden itibaren Macar topraklarında birçok kale fethedildi. 29 Ağustos 1526’da Güney Macaristan’da Tuna nehri kıyısındaki Mohaç Ovası’nda Osmanlı ve Macar orduları karşı karşıya geldi. İki saatlik bir meydan savaşında -çok azının kaçıp kurtulabildiği asilzade ve askerler dışında- Macar askerî gücü tamamen yok edildi. Böylesine bir imhaya maruz kalsalar da savaşın başlarında Macar şövalyelerinden 35 kişilik bir grubun Kanunî’nin otağının kenarına kadar gelebilmeleri ve içlerinden sağ kalabilen üç şövalyeyi bizzat padişahın kılıçla vuruşarak öldürmesi, savaşın seyri açısından dikkati çekici bir dönüm noktasıdır. 

    Savaşı kaybettiğini anlayan Kral Layoş, kaçarken atıyla birlikte bataklıkta boğuldu. Osmanlılar savaş meydanındaki ölüleri ortada bırakmayıp topluca gömdüler. Mohaç’a yaklaşık 200 km. uzaklıktaki, Osmanlıların Budin/Budun, Macarların Buda dedikleri başkentin ele geçirilmesi için bir engel kalmadı. Burası Tuna nehri kenarında eski bir yerleşim yeri olan Buda karşısındaki Peşte ve Eski Buda şehirleriyle birlikte günümüzde de Macaristan’ın başkenti olan Budapeşte şehridir. Macar Krallığı’nın başkenti olduktan sonra, bilhassa Kral Matyas zamanından itibaren anıtsal eserler, katedraller, kütüphaneler, saraylar ve köşklerle donatılmış zengin bir şehirdi. 

    Mohaç’tan Budin’e 12 gün süren yürüyüş esnasında öncü kuvvetler savaş meydanından kaçan Macarların peşine düştü. Sadrazam Makbul İbrahim Paşa’nın birliği en önde ilerliyordu. Osmanlıların yaklaştığını haber alan, krallarını ve ordularını kaybeden Macarların ve Almanların çoğu başkentlerini boşaltıp firar etmişti. Şehirde kalan Yahudiler, artık çoğunluğu elde etmişlerdi. Bunlardan bir grup, Sadrazam İbrahim Paşa’yı Földwar kasabasında karşılayıp Budin kalesinin anahtarını teslim edip aman dilemişlerdi. Geriden gelen Kanunî’ye ulaştırılan bu anahtarla şehrin teslim olması ve halkın aman dilemesi üzerine, ganimet amaçlı yağma eylemleri şiddetle yasaklandı. Yine de ordu içinde söz geçirilemeyen bazı askerlerin yağma ve tahrip faaliyetlerine giriştikleri görüldü. Sefer esnasında orduda bulunan Celalzade Salih Çelebi’nin Tarih-i Feth-i Budun (TSMK, Revan 1280; III. Ahmed 3096) adlı eserinde, Mohaç’tan Budin’e yürüyüş esnasında askere yağma ve tahribin yasaklanmasına rağmen yol boyunca yanmış yıkılmış köylere, şehirlere rast geldiklerini ama bunları kimlerin yaktığının bir türlü anlaşılamadığını söyleyip bu tahribatın “rical-i gayb” adı verilen erenlerin kahrından olduğunun anlaşıldığını belirtmesi ilginçtir.

    Budin'in anahtarı ve 365 yıl süren ayrıcalık
    Buda ve Peşte: Osmanlı egemenliği Civitates orbis terrarum adlı zamanının en kapsamlı dünya atlasının 6. cildinde yer alan 1617 tarihli gravür. Osmanlı egemenliği yıllarında, Tuna’nın ikiye böldüğü Budin ve karşı yakadaki Peşte şehirlerindeki kiliselerin çoğunun camiye dönüştürüldüğü, sadece üst mahalledeki kilisenin eski haliyle bırakıldığı görülüyor.

    Ordu 11 Eylül 1526’da Budin’e girdikten sonra asayiş sağlandı ve şehir halkının teveccühünün kazanılmasına çalışıldı. Kanunî ilk anda Macaristan’ı bağlı devlet olarak yönetmek istediyse de sonraki süreçte Habsburg-Osmanlı çekişmesi had safhaya varınca 1541’de Budin Beylerbeyliği kurularak Macar toprakları Avusturya ile Osmanlı Devleti arasında bölündü. 

    Osmanlılar fetihlerinde kendilerine yardımcı olan gayrimüslimleri bir şekilde ödüllendirirdi. Fatih devrinde bazı Yahudi hekimlerinin sülalelerine vergi muafiyeti (ayrı tutulma, kendisine uygulanmama) verildiği kayıtlıdır. Kanunî de iki hafta kaldığı Budin’den dönüşünde fetihte yararlılık gösterdikleri gerekçesiyle Budin’in yerli halkı Macar ve Yahudilerin birçoklarını Selanik, Edirne, İstanbul gibi şehirlere yerleştirdi. Yahudiler arasında en imtiyazlısı, kalenin anahtarlarını teslim eden ve aman dileyen Budin Yahudilerinden Salamon oğlu Yasef oldu. Kendinden sonra gelen kız ve erkek nesillerinin tamamına Osmanlı Devleti’nde cizye hariç tüm vergilerden muaf olarak yaşama imkânı sağlandı. Davalarının kadı mahkemesi yerine doğrudan doğruya Divan-ı Hümayun’da görülmesi ile gayrimüslim cariye ve esir edinebilmeleri ayrıcalığı da tanındı.

    Klasik çağda tebaanın aynî, nakdî ve bedenî vergi ile angarya yükümlülükleri çok fazlaydı. 6 Kasım 1850 tarihli matbu bir listede, Tanzimat döneminde yürürlükten kaldırılan 174 çeşit vergi ismi yer alır. Listedeki vergilerin bazıları sadece belirli bölgelere özgü olsa da genelde ahalinin ağır ve çok çeşitli vergiler altında bunaldığı inkâr kabul etmez. Böylesi bir ortamda tebaadan birine bahşedilen vergi muafiyeti, hele hele nesiller boyu sülalesine de lütfedilmişse gerçekten büyük bir ikram sayılırdı. Budin Kalesi anahtarını teslim etmekle bu ikrama nail olan Salamon oğlu Yasef’in çocukları 

    Budin anahtarının teslimi dolayısıyla verilen muafname ve etrafında gelişen olaylara dair Osmanlı Arşivi’ndeki çeşitli tasniflerde uzun yıllara yayılan belge zinciri mevcuttur. Konuya dair tespit edebildiğimiz en eski belge, Haziran 1693 tarihli bir Mühimme Defteri hükmüdür (A.DVNS.MHMd, 104/1231). 2. Ahmed’in saltanatı sırasında verilen bu ferman, kendiyle Kanunî arasındaki tüm padişahları zikrederek, onların kabul ettiği şekliyle ailenin, cizyelerini ödemek kaydıyla diğer tüm vergilerden muaf olduklarını yeniden tescil etmiştir. Üstelik bu fermanın tarihinden az önce, 1686’da Avusturyalılar tarafından işgali ile Budin’in kesin olarak Osmanlıların elinden çıkmasına rağmen, eski hukuka bağlı kalınarak muafname talebi reddedilmemiştir. Bu tarihten sonra da her padişah değişikliğinde yeni padişahın tuğrasını taşıyan muafnameler verilmiştir. 

    Ancak Sultan Abdülaziz tuğralı muafname verildikten sonra bazı ihtilaflar yaşanmaya başlanır. Öncelikle bu kadar uzun zaman geçtiği halde muafiyet talep edenlerin Salamon oğlu Yasef’e nesep bağı iddialarının doğruluğunun tasdiki istenilir. Bu maksatla Edirne Hahambaşılığı’na gönderilen tezkireye verilen cevapta, Edirne’de 102, Tekirdağ’da 4, Gelibolu’da 1, Filibe’de 9 olmak üzere 116 ailenin Almanyalı İsrail neslinden geldiği belirtilir (BOA.ŞD. 1906/5). Osmanlı kayıtlarında o yıllarda sadece 65 hane tescilli olduğu halde aradaki farkın neden ileri geldiğinin açıklaması yoktur. Kudüs ve İstanbul’da bazı mahallelerde, bu soydan olmadığı halde bir şekilde muafiyet elde etmiş aileler tespit edilir.

    Budin'in anahtarı ve 365 yıl süren ayrıcalık
    Hotin anahtarı Askerî Müze’de
    Askerî Müze koleksiyonundan Hotin Kalesi anahtarı. Osmanlı devrinde fethedilen kalelerin anahtarlarından çok azı günümüze intikal etmiştir ve Topkapı Sarayı Müzesi ile Askerî Müze’de korunan anahtarlar arasında Budin Kalesi’nin anahtarı yoktur.

    Kanunî zamanında verilen ilk beratta dinî bir vergi olan cizyenin muafiyeti verilmemiş olmalı ki 2. Ahmed’in beratında da cizye hariç kaydı vardır. 1856’da cizyenin kaldırılmasıyla gayrimüslimler için getirilen askerlik bedeli vergisi, muaf Yahudi ailelerinden talep edilir. Bunlar da ardı ardına eskiden beri cizyeden de muaf oldukları iddiasıyla askerlik bedeli ödememek için muafiyet isteğinde bulunurlar. Ayrıca yeni yeni kurulmaya başlanılan belediye teşkilatlarının talep ettiği emlak vergisinden de muaf olduklarını iddia ederler. Böylelikle Sultan 2. Abdülhamid’in saltanat yıllarında da mahkemelerde muafiyet davaları sürer gider. Nihayet 15 Nisan 1891’de Meclis-i Vükela’nın kararıyla, bunlara geçmişte verilen muafiyete konu vergi ve hizmetlerin terk edildiği, hâlihazırda karşılığı bulunmadığı ve günün şartlarına uygun vergileri ödemeleri gerektiğinden muafname beratlarının yenilenmesine lüzum kalmadığı belirtilerek, Kanunî devrinden beri süren kadirşinas bir hatıranın sonu getirilir.

    20. yüzyıla geldiğimizde bu aileye mensup bazı şahısların ellerinde kalan muafiyet beratlarının ortalıkta görülmesi ile konu yeniden canlandı. Avram Galanti Türkler ve Yahudiler adlı eserinde bu muafnamenin yarısını Sakız adasında, ayrı bir nüshasını hukukçu Serkis Karakoç’un koleksiyonunda bulduğunu söyler. Belge üzerindeki ilk incelemeyi de kendisi yayımlamıştır. İ. Hakkı Uzunçarşılı Osmanlı Tarihi kitabında Galanti’nin verdiği metnin çevriyazısını tenkit eder. Zeki Teoman Tarih Mecmuası’nın Haziran 1977 tarihli sayısında İstanbullu Eli Ventura adlı bir Musevinin soyuna ait olduğunu iddia ettiği hüccetten bahseder. 

    Dr. Ekrem Hakkı Ayverdi ise Avrupa’da Osmanlı Mimarî Eserleri kitabının 1. cildinde, Zeki Teoman’ın yazısındaki bazı tutarsızlıkları haklı olarak eleştirmiştir. Ayrıca üst tarafına anahtar resmi nakşedilmiş bir mukarrernâmenin Konya’da İzzet Koyunoğlu koleksiyonundan alınan bir duvar takvimine basılan fotoğrafını kitabında neşretmiştir. Ayverdi, kendinden önce Galanti, Uzunçarşılı ve Zeki Teoman’ın okunuşuna itiraz etmedikleri Salti isminin fotoğrafını verdiği belgedeki talik yazının gözardı edilen özellikleri dolayısıyla yanlış okunduğunu aslında Sabatay olması gerektiğini iddia eder. Osmanlı Arşivi’nde tespit ettiğimiz konuyla ilgili belgeleri incelediğimizde, sadece birinde (A.MKT.UM 363/50) Sabetay okunabilecek şekilde yazıldığını, onun dışındaki tüm belgelerde Salti olarak yazıldığını söylemeliyiz.

    Hatıranın izini sürmek isteyenler için Topkapı Sarayı veya Askerî Müze’de mevcut kale anahtarları arasında olması gereken Budin Kalesi anahtarının da günümüze intikal etmediğini belirtmeliyiz.

    1 BELGENİN BELGESİ

    Kalenin anahtarını getirdi soyundan gelenler rahat etti

    Salamon oğlu Yasef’in sülalesine Kanunî’den itibaren her padişah döneminde 174 çeşit vergiden muaf olduklarına dair verilen muafiyet beratının en temiz örneği Sultan II. Mahmud’un tuğrasını taşıyor. 11-21 Eylül 1808 tarihinde verilen bu belge, Sultan Abdülmecid’in tahta çıkışından hemen sonra yeni padişahın tuğrasıyla yenilenmiştir.

    Budin'in anahtarı ve 365 yıl süren ayrıcalık

    1. Nişân-ı şerîf-i âlîşân-ı sâmî-mekân-ı sultânî ve tuğrâ-yı garrâ-yı cihânsitân-ı hakanî hükmi oldur ki 

    2. Ecdâd-ı izâmımdan cennet-mekân firdevs-âşiyân merhûm ve mağfûrunleh Sultan Süleyman Han tâbe serâhu Budun Kal‘ası’nı feth eyledikde râfi‘-i tevkî’-i refî’ü’ş-şân-ı hakanî Salti veled-i Yasef Yehûdi’nin dedesi Yasef veled-i [Salamon kal‘a-i mezbûrenin miftâhların getürüp-(bu satırdaki silik kısım atik muafnameden iktibas edildi)]

    3. teslîm idüp hizmetde bulunduğundan gayrı karındaşı Alâmân dimekle ma‘rûf İsrâil veled-i Yasef dahi ale’d-devâm atebe-i aliyyede hizmetden hâlî olmadığına binâ’en vâsıl-ı rahmet-i Rahmân ceddim Sultan Mehmed Han ale’r-rahmeti ve’l-gufrân zamânında kendüsi ve evlâdı oğul oğula

    4. ve kız kıza zükûr ve inâsı mu‘âf ve müsellem olup ol mu‘âfnâmeyi cedd-i emcedim Sultan İbrahim Han tâbe-serâhu mukarrer tutup kendüsi ve evlâdı karnen ba‘de karnin ve neslen ba‘de neslin ulakdan ve sahradan ve evine elçi ve acemi oğlanı ve sâ’irleri konmakdan ve celep

    5. akçesinden ve bedel-i haracdan ve salgun ve kürekçiden ve saray ve mahkeme beklemekden ve cerehordan ve cerehor akçesinden ordu akçesinden ve hisar yapmasından ve subaşı ve naib kolluğundan ve kassâb ve kazâ akçesinden ve yamak akçesi ve çayır biçmekden ve bedel eşmekden ve çayır handekleri teklifinden

    6. oğul oğula ve kız kıza muaf ve müsellem olup İslâm’ı kabul etmeyen on nefer cariye ve beş nefer forsa esîrleri satun alup kimesne mânî‘ olmayup ve bir kimesne bunlardan bir nesne da‘vâ eder ise Dîvân-ı Hümâyûn’dan gayri bir yerde istimâ‘ olunmaya ve bunlardan biri mürd oldukda kassâm resm-i

    7. kısmet istemeye her kim hilâfın eder ise ve etmek diler ise indallahi’l-meliki’l-mu‘în i’dâd-ı mücrimînden ve zümre-i âsimînden ola fe aleyhi la‘netu’l-lahi ve’l-melâ’iketi ve’n-nâsi ecma‘în deyü bin yirmi dört senesi cumâde’l-âhiresinde mu‘âfname-i hümâyûn verilip ba‘dehu ol mu‘âfnâme-i hümâyûn

    8. merhûm ve mağfûrun lehüm Sultan Osman Han ve Sultan Mehemmed Han ve Sultan Süleyman Han ve Sultan Ahmed Han ve Sultan Mustafa Han tâbe serâhüm zamanlarında mukarrer tutulup bin yüz otuz senesi Rebi‘ü’l-âhirinde cedd-i emcedim merhûm ve mağfiret-nişân Sultan Ahmed Han

    9. aleyhi’r-rahmeti ve’l-gufrân zamanında dahi ber-minvâl-i muharrer mukarrer tutulup yüz otuz altı senesinde zayi‘inden ibkâ ve ba’dehu merhum ve mağfûrun-lehümâ Sultan Mahmud Han ve Sultan Osman Han tâbe-serâhümâ zamanlarında dahi müceddeden mu‘âfnâme-i hümâyûn verilüp ba‘dehu mesfûr

    10. Salti veled-i Yasef Yahudi’nin karındaşı mesfûr İsrail veled-i Yasef mürd olup ve merkûm Salti dahi Yasef’in oğlu olduğuna binaen yedinde mevcûd mu‘âfnâme-i hümâyûn mûcebince bin yüz doksan senesi Receb’inin yirmi yedinci gününde peder-i emcedim Cennet-mekân Sultan

    11. Abdülhamid Han aleyhi’r-rahmeti ve’l-gufran zamanında ber-vech-i muharrer mu‘âf ve müsellem olup hilafına ferd dahl u ta‘arruz etmeye deyü mesfûr Salti veled-i Yasef Yahudi’ye mu‘âfnâme-i hümâyûn verilüp ba’dehu bin iki yüz yedi senesi Ramazan’ının on sekizinci gününde Hüdâvendigâr-ı sâbık

    12. ammizâdem merhûm Cennet-mekân Selim Han aleyhi’r-rahmeti ve’l-gufran zamanında dahi ber-vech-i meşrûh mu’âf ve müsellem olup hilâfına hiç ferd dahl u ta’arruz ve tebdîl etmeye deyu mesfûr Salti veled-i Yasef Yahudi’ye dahi mu’âfnâme-i hümâyûn verilmekle taht-ı âlî-baht-ı Osmanî üzre

    13. cülûs-ı hümâyûn-ı sa‘âdet-makrûmum vâkî‘ olup umûmen tecdîd-i ahkâm ve berevât fermânım olmağın yedinde olan mu‘âfnâme-i hümâyûnun tecdîdi bâbında inâyet ricâ etmeğin mûcebince tecdîd idüp müceddeden işbu mu‘âfnâme-i hümâyûn-ı şevket-makrûnu virdüm ve buyurdum ki mesfûr Salti ve evlâdı

    14. karnen ba‘de karnin ve neslen ba‘de neslin ber-minvâl-i muharrer ve ber-vech-i meşrûh mu‘âf ve müsellem olup mu‘afnâme-i hümâyûnumun hilâfına efrâd-ı âferîdeden hiç ahad mânî‘ ve müzâhim olmayup bir vechile dahl u ta‘arruz kılmaya her kim tebdîl ve tağyîr eder ise dâreynde şermsâr ve mazhar-ı azab-ı Rabbi’l-enâm olalar. Şöyle bileler

    15. alâmet-i şerîfe i‘timâd kılalar. Tahrîren fî evâhir-i şehr-i Recebi’l-ferd sene selâse ve ışrîn ve mieteyn ve elf. [20-30 Receb 1223/11-21 Eylül 1808]

    [Beratın ilk satırının üstünde 16 rakamıyla numaraladığımız derkenârda II. Mahmud’un ölümüyle tahta geçen oğlu Abdülmecid’in saltanatının ilk aylarında beratın yenilendiği kayıtlıdır.]

    16. Cülûs-ı Hümâyûn vukû’una mebnî tecdîd-i berât eylemişdir. Evâsıt-ı N. sene [1]255 [17-27 Kasım 1839]

  • Hedef yeni ve ileri, ama kafalar eski

    Hedef yeni ve ileri, ama kafalar eski

    Akdeniz’in 1500’lü yıllarda şüphesiz bir ticari önemi vardı; ancak Osmanlılar esas olarak İpekyolu’ndan beslenen bir imparatorluktu. Zaten Akdeniz’in zengin ticaret yolları da esas olarak Batı Avrupa’dan; İspanya, Fransa’nın güneyi ve İtalya etrafından geçiyordu. Osmanlı yönetimi Kanunî devrinde avangard kapitalist ruhu yakalayamadı; “müsadere”yle yetindi.

    Akdeniz, 16. yüzyıla kadar hakim devletlerin önem sıralamasında başlarda değildi. Bu devletler için Akdeniz gibi bir yere iradelerini empoze etmek çok pahalıydı Mesela 200 kadırgalık bir donanma yapmak, 1 milyon Duka gibi çok yüksek bir bedele mâloluyordu (O dönem Osmanlı hazinesinin yüzde 10’u). Zaten 17. yüzyılda savaşın randımanı 16. yüzyıla göre düşünce, donanma kapasiteleri de azaltılmıştır. 

    Akdeniz’e hakimiyet, Batı’da Habsburgların, Doğu’da Osmanlıların bir dominasyon kurup, bir dünya imparatorluğu yolundaki çalışmalarının yan ürünü olarak ortaya çıktı. Bu mücadelelerde nihai hedeflere varılamayacağı anlaşılınca; Osmanlılar dünyayı fethedemeyeceklerini, Habsburglar da Avrupa’yı tek bir Hıristiyan devlet hâline getiremeyeceklerini anlayınca Akdeniz’i bırakacaklar ve yeni bir korsanlık dönemi başlayacaktır. 

    Hedef yeni ve ileri, ama kafalar eski
    Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması, Fransa kralına yardım için gittikleri Toulon limanında… Matrakçı Nasuh’un kaleminden.

    1532’de Andrea Dorya gelip Mora’da fetih yapana kadar, Osmanlıların doğru dürüst bir donanması da yoktur. O donanmayı da Cezayir’den çağırıyoruz zaten. Zira bu böyle para verilip kurulacak, kurumsal olabilecek kadar getirisi bulunan bir iş değil, çok pahalı. Ancak Mohaç’taki muharebe ya da Viyana Kuşatması gibi Macaristan Ovası’ndaki mücadelenin bir yan ürünü olarak Akdeniz ortaya çıkınca, Osmanlılar da bu alana yatırım yapmışlardır. 1530’lardan sonra bu anlamda korsanlar kullanılmıştır. 1580’den sonra korsanlar Cezayir’e geri dönmüştür; zira artık yağma ve ekmek yoktur. Osmanlılar herkesin bildiği gibi bir kara imparatorluğudur; Akdeniz’de ise bu imparatorluğu besleyecek kadar bir para yoktur. 

    Aslında kölelik üzerinden Akdeniz’deki kontrol bir potansiyel olabilir ama bu da bir imparatorluğu besleyemez. Akdeniz’in şüphesiz bir ticari önemi var, ancak Osmanlılar İpekyolu’ndan beslenen bir imparatorluk. Zaten Akdeniz’in zengin ticaret yolları esas olarak Batı Avrupa’dan, İspanya, Fransa’nın güneyi ve İtalya etrafından geçiyor. 

    Osmanlılar kendi ekonomik dinamikleri içinde kapitalist aygıtları geliştiremediler. Tarımdan elde edilen artı değeri aynı Bizanslılar gibi mümkün olduğunca nakde çevirecek, çeviremediği yerde de askere timar olarak verecek klasik bir tarım imparatorluğu kurdular. Paranın büyük bir kısmı lüks tüketime gider, kalanıyla da asker besler. 

    Avrupa’da da o dönem bir kültür-realite uyuşmazlığı var. Orada da bütün Hıristiyanlığı birleştireceğim iddiaları… Şarlken klasik bir şövalye gibi “takılıyor”, zırhlarla pozlar veriyor. Yani birkaç yüzyıl geride mantalitesi. Bu bakımdan İspanya kapitalistleşememiştir Amerika’yı “keşfeden” bunlar ama, sonradan 17. ve 18. yüzyılı domine eden Hollandalılar, İngilizler; yani onların savaştığı adamlar.

    Osmanlılar da Kanunî döneminde avangard kapitalist ruhu yakalayamıyor. Tebriz’i alıyor mesela ama üç kere kaybediyor. Gücün varsa Tebriz’i alırsın ama bir banka kurmazsın. Tabii o dönem bunları görebilen az sayıda kişi var. Tarihe salt bugünden bakıp, “o zaman bunu anlayamadılar” gibi şeyler söylemek kolay.

    Osmanlı düzeninde müsadere var. Müsadere olduğu için –Ali Nazik çok güzel anlatır– sermaye birikimi yok. Bugün bile Türkiye’de para kazanana kötü gözle bakılır. Parayı kazanıyor isen millet de bekleyecek ki dağıtasın diye. Kapitalist sistemde böyle bir şey yok. Adam o yüzden canavar gibi yer arıyor nasıl kârımı arttırırım diye. Metin Kunt’un güzel bir çalışması vardır; zengin bir Osmanlı tüccarının gelirini hesaplamıştır. Vezirlerin yanında komik kalıyor. Yani ağalık-efendilik şuuru, alınan parayla saray kurmayı gerektiriyor. O para, tekrardan ekonomiye girmiyor. Bunu aşmak için vakıf sistemi getirilmiştir ama, o da malların serbest dolaşımına müsait bir yapı değil.

    Hedef yeni ve ileri, ama kafalar eski
    Bir ileri, üç geri Tebriz kuşatması 6 Ağustos 1534’te Tebriz küçük bir çarpışmanın ardından kolayca alınmış, ama daha sonra üç kere kaybedilmişti. 16. yüzyılın ilk yarısında Tebriz’i gösteren bir minyatür (Matrakçı Nasuh, Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn, İÜ Ktp., TY, nr. 5964, vr. 27b-28a).

    Kanunî dönemi Osmanlı tarihi açısından “klasik dönem”i tarif eder. Mimar Sinan, Bâki ve daha niceleri. Çok müthiş insanlar var o dönemde. Hani bazen belli bir dönemin Galatasaraylıları çok iyidir ya; bir jenerasyon çıkar, birbirini ve sonraki birkaç kuşağı ateşler. İstanbul’u almışsınız, savaşları kazanıyorsunuz ama aslında İstanbul henüz sizin değil. İstanbul’a İslâm damgasını vuran Kanunî’dir. Niye daha sonraki yıllarda bir Mimar Sinan daha çıkmıyor? İstanbul’un bir Osmanlı kentine dönüşme süreci o dönemde başlamıştır ve devam edecektir. 

    Bu dönemin belirgin bir özelliği de, ülke içinde emperyal propaganda mekanizmasının ortaya konmasıdır. Sünnî bir gramer, bu dönemden itibaren heterodoks unsurları geriletmeye, hatta silmeye başlamıştır. İslâmiyet içerisindeki dinî ve toplumsal çeşitlilik, kadılık hiyerarşisi ile yokedilmiştir. Devlet yapısı içindeki bu yeni kurumsallaşma, sonraki yüzyılları belirleyecek bir yönetim modeline dönüşecektir.

    (Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan ile röportajdan derlenmiştir)

  • İstanbul’un altın çağı mimarinin tepe noktası

    İstanbul’un altın çağı mimarinin tepe noktası

    16. yüzyıla damgasını vuran Sultan Süleyman, Osmanlı başkentinin dokusunu da değiştirdi. Mimar Sinan gibi bir büyük ustanın öncülük ettiği mimarlık ve sanat hamlesi sırasında, 19 ayrı yapı tipinde 596 eser ortaya kondu! İznik çinilerinin, Uşak halılarının, hat sanatının, revzen/vitray sanatının, kündekarinin en parlak örnekleri bu dönemde üretildi.

    Kanunî’nin tahtta kaldığı 45 yıl boyunca İstanbul inanılmaz bir değişim ve gelişim yaşamıştır. İmparatorluğun siyasi, askerî, ekonomik alanda zirvede olduğu bu yarım yüzyıl, Osmanlı sanatı ve mimarisinin de altın çağıdır. 

    Edebiyatta, sanatın her dalında, mimarideki bu gelişme, 2. Selim ve 3. Murat döneminde de devam etmiştir. Kanunî dönemi sonraki yıllarda da her bakımdan özlenen ve taklit edilen dönem olmuştur. Tanzimattan sonra bu süreç daha da güçlenmiş, Osmanlı Neoklasiği denen mimari akımda “klasik dönem” model alınmıştır. 

    İ. Aydın Yüksel’in hazırladığı Osmanlı Mimarisinde Kanuni Sultan Süleyman Devri isimli kitapta İstanbul içerisinde 19 ayrı yapı tipinde (cami, mescit, medrese, mektep, darülkurra, darülhadis, darüşşifa, tabhane, türbe, han-kervansaray, hamam, tekke, zaviye, imaret, çeşme, köprü, su kemeri, saray vb.) 596 eser tespit edilmiştir! 

    d040b22d-95a3-4542-af67-1defe9c8670a
    Adını yaşatan cami Süleymaniye Camii’nin avlusu. 28 revakın çevrelediği avlunun ortasında dikdörtgen şeklinde bir şadırvan bulunuyor.

    Kanunî önce, babası Yavuz Selim’in külliyesini tamamlar. Bu selatin külliye aynı zamanda Kanunî’nin anne ve babasının kardeşlerinin türbelerini de barındıran bir merkezdir. Padişah daha sonra çok sevdiği şehzadesi Mehmet’in beklenmedik ölümü karşısında onun hatırasını yaşatacak Şehzade Mehmet Camii ve külliyesini inşa ettirdi (Gülru Necipoğlu bu eseri Kanunî ve Hürrem’in evlatları için bir yaptırdıkları bir yas anıtı olarak değerlendirir). Bu inşaat sırasında sultan biricik kızı Mihrimah için Üsküdar sahilinde bir külliye inşa ettirir. Bir diğer evladı Cihangir için 1560 dolaylarında bugün adını verdiği semtte bulunan küçük yapıyı inşa ettirir (Diğer iki kardeşin külliyeleri yanında Cihangir’in yapıları her türlü iddiadan uzak tek kubbeli, tek minareli sıradan bir yapıdır. Cihangir kardeşlerinin seviyesine ancak 19. yüzyılda yapılan yenilemelerde çifte minare ile kısmen ulaşabilmiştir). 

    Sultan ancak 1550-1557 arasında kendi adını taşıyacak dev külliyesini inşa ettirir. Osmanlı döneminin en büyük vakfına sahip olan külliye, Fatih külliyesinden sonra ikinci büyük yapı topluluğudur. Daha sonra eşi Hürrem Sultan için Haseki adlı külliyeyi inşa ettirir. Camisi tek kubbeli ve tek minareli gayet mütevazı bir yapıdır. 

    Bunların yanısıra sadrazamların ve vezirlerin külliyeleri de dikkat çekicidir. Piri Mehmet Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Ayas Mehmet Paşa, Rüstem Paşa, Kara Ahmet Paşa, Sokollu Mehmet Paşa… 

    Büyük değişim ve dönüşümün en önemli ismi şüphesiz Mimar Sinan’dır. Sinan, bütün büyük inşaat projelerinde vardır. En önemli eserlerini Kanunî ve ailesi için hazırlamıştır. Bu dönem İznik çinilerinin, Uşak halılarının, hat sanatının, revzen/vitray sanatının, kündekarinin en parlak örneklerin üretildiği bir çağdır. Kanunî kendi dönemini, dünya tarihinin en etkileyici sanat ortamlarından biri haline getirmeyi başarmıştır.  

  • Bölünmüş bir ülkeyi paramparça eden patlama

    Bölünmüş bir ülkeyi paramparça eden patlama

    4 Ağustos’taki büyük felaket, neredeyse tükettiği hemen her şeyi ithal eden Lübnan’ın can damarını da kesti. Tarihin kaydettiği bu en büyük beşinci patlama (nükleer olmayan); dinler, mezhepler ve cemaatlerle zaten bölünmüş, devletsizleşmiş bir ülkeye son darbeyi vurdu. Yine de umut var, “çünkü umut kaçınılmaz gelecektir”…

    İç ve dış savaşlara, bombardımanlara ve bombalı saldırılara defalarca sahne olmuş Lübnan’ın halkı için her defasında küllerinden yeniden doğdukları söylenir. Bu defa daha önce hiç görülmediği kadar sancılı bir doğum olacak gibi.

    4 Ağustos 2020’de depolarından birinde bulunan 2.750 ton amonyum nitratın infilak etmesi sonucu imha olan Beyrut limanı neredeyse tükettiği hemen her şeyi ithal eden ülkenin can damarıydı. Patlamada 200’den fazla kişi hayatını kaybederken, 6 binden fazla insan yaralandı. 300 binden fazla kişinin evi oturulamaz, yüzlerce dükkan kullanılamaz hale geldi. İnsanlık tarihinin nükleer olmayan en büyük 5. patlamasında, maddi zarar tahminen 10-15 milyar USD arasında. 3.3 şiddetinde bir yer sarsıntısı yaratan patlama Kıbrıs’tan duyuldu; Türkiye, Suriye ve İsrail’de de hissedildi.

    lübnan
    Beyrut’ta protestolar
    Patlamalar yaşandığı liman yakınlarındaki bölgede, Beyrutluların protesto yazısı: “Bunu benim hükümetim yaptı”.

    Limanla birlikte ülkenin en büyük iki tahıl silosunu da yokeden patlama, Lübnan tarihinin en yakıcı ekonomik krizinin ortasına denk geldi: Koronavirüs salgını ve Amerikan yaptırımlarının da etkisiyle bankacılık, ticaret ve turizme dayanan Lübnan ekonomisi can çekişiyordu. Kamu borcu 92 milyar USD’yi bulmuş, para birimi de son 8 ayda yüzde 80 değer kaybetmişti. BM aylardır halkın önemli bir bölümünün gıda kıtlığı tehlikesiyle karşı karşıya olduğu uyarısını yapıyordu.

    Lübnanlılar için patlamanın kendisi kadar, bu kadar yüksek miktarda patlayıcı maddenin, kentin en işlek mahallelerinin yanıbaşındaki limanda, tam altı yıldır bekletildiğini öğrenmek de sarsıcı oldu. Yerel Daily Star gazetesi 5 Ağustos’taki başyazısına “Lübnan’ın en büyük düşmanı Lübnanlı yetkililer” başlığını attı: “Lübnan’ın başka düşmana ihtiyacı yok. Yöneticilerimiz, başkentimize herhangi bir düşmanın biteviye saldrımakla verebileceğinden daha fazla zararı, birkaç saniye içinde verebilecek beceriye sahip”.

    Filistin asıllı Lübnanlı yazar Selim Haddad sosyal medyada “Uluslararası toplum bu olayı trajik bir kaza olarak değil, bir savaş suçu olarak görüp, tepkisini ona göre vermeli” yazdı. Dört gün sonra protesto için sokağa çıkanlar da, temsili idam sehpalarına ülkenin bütün yöneticilerinin fotoğraflarını asarak “hepiniz hesap vereceksiniz” sloganları atacaktı.

    Gelin görün ki Lübnan’da “hesap verme”, içi boş bir kavram. Hükümetin olayın sorumlularının bulunacağına, ihmali olanların cezalandırılacağına dair verdiği söz, halkın büyük çoğunluğu için yok hükmünde. Lübnanlılar başlarına gelen bu felaketi, devletin işlevsizliğinin tezahürü olarak görüyorlar.

    LÜBNAN
    Patlamanın sıfır noktası Lübnan’ın başkenti Beyrut’u yerle bir eden patlama, ekonominin can damarlarından olan limanla birlikte ülkenin en büyük iki tahıl silosunu da yoketti.

    Devleti en temel işlevlerini yerine getirmekten alıkoyan ise pek çok yorumcuya göre, çerçevesi yaklaşık 30 yıl önce Lübnan’daki içsavaşı sona erdiren Taif Antlaşması’yla çizilmiş yönetim modeli. Din (Hıristiyan- Müslüman) ve mezhep (Sünni, Şii, Dürzi, Alevi, Maruni, Rum Ortodoks, Rum Katolik, Ermeni Ortodoks, Süryani gibi) temelinde iktidar paylaşımına dayalı, Arapçası “taifecilik” olan sistemi Lübnanlı yazar Amin Maalouf Uygarlıkların Batışı adlı kitabında şöyle anlatıyor:

    “Mezhepçilikten bahsediyorum. Başka yerlerde cemaatçilik adı verilen olgunun yerel karşılığı olan bu terim, bütün bir kota sistemini ifade etmektedir; ülkenin önemli makamları bu sisteme göre önceden cemaat temsilcileri arasında paylaştırılır. [… Buna göre] Cumhurbaşkanı mecburen bir Maruni Hıristiyan, Başbakan bir Sünni Müslüman, Meclis başkanı bir Şii Müslüman olacaktı. Hükümette Hıristiyan ve Müslüman bakanların sayısı her zaman eşit olacaktı. Ayrıca her cemaatin kendi milletvekili sayısı olacak, bu sayıya itiraz edilemeyecekti.

    […]Aslında cemaatler arası rekabet azaltılırsa, gerilimlerin yavaş yavaş düşürüleceği ve yurttaşlarda bir dinden veya mezhepten ziyade bir ulusa ait olma duygusunun güçleneceği umuluyordu. Ama bunun tam tersi yaşandı. Yurttaşlar haklarını elde etmek için devlete yöneleceklerine, kendi cemaatlerinin yöneticilerine başvurmayı daha faydalı buluyordu. O zaman cemaatler, zümreler veya silahlı milisler tarafından yönetilen ve kendi çıkarlarını ulusal çıkarın üzerine koyan özerk derebeyliklere dönüştü. Çoğunun tek pusulası kendi hiziplerinin, zümrelerinin veya dinsel cemaatlerinin çıkarlarıydı”.

    1.5 milyonu Suriyeli ve Filistinli mültecilerden oluşan 7 milyon nüfuslu bu küçük ülke, bugün artık yine Maalouf ’un ifadesiyle “güzelim çatısından temellerine kadar” çatlamış durumda; “yozlaşma ile rüşvet, sistematik yağmacılıkla kol kola vermiş” Lübnanlıları su, elektrik, sağlık, toplu taşıma veya çöplerin toplanması gibi en temel hizmetlerden bile yoksun bırakıyor.

    Liyakatsızlığı ve yolsuzluğu kurumsallaştıran mevcut sistemin değişmesi, Lübnanlıların bir kez daha küllerinden doğması için, yeni bir toplumsal sözleşmeye ve başka ülkelerde de özlenen adalet, şeffaflık ve hesap verirliğe dayalı yeni bir siyasi sisteme ihtiyaçları var.

    Geçen yıl “17 Ekim Devrimi” adını verdikleri protestolarında –ve Beyrut limanındaki patlamadan sonra da– binlerce kişi tam da yukarıda tarif edilen ihtiyacı haykırmıştı. Ancak Lübnan’ı yakından izleyen, Beyrut’ta ikamet etmiş gazeteci Fehim Taştekin sokaktan çok umutlu değil: “Bütün sızlanmalara rağmen mevcut düzene dolaylı-dolaysız bir rıza var. Kayıtdışı ekonomi, vergisizlik, cezasızlık, hesapsızlık, kolay yoldan iş çevirme, ‘kontrolsüz hayat’ ve ailevi-mezhebi bağlar üzerinden devletten istediğini koparmanın getirdiği bir rıza”.

    Ben ise Lübnanlıların Turgut Uyar’ı haklı çıkaracağından umutluyum:

    “…

    umut yoktur
    kimse yoktur umut etmemeyi önleyecek
    çünkü umut kaçınılmaz gelecektir
    bütün gümbürtüsüyle
    umut kaçınılmaz gerçektir
    çünkü biri Asya’da biterken sözgelişi,
    Şili’de öbürkü başlar”…

  • Çöküşün tohumları Kanunî’yle yeşerdi

    Çöküşün tohumları Kanunî’yle yeşerdi

    Osmanlı Devleti’nde sonun başlangıcı, Kanunî döneminde ortaya çıkan bir dizi olumsuzlukla beslenmişti. Osmanlıları çöküşe götüren idari, siyasi, askerî ve ekonomik darboğazlar ile bağnazlık ve düzensizlik, bu dönemin ülke içindekini karakterini belirler. 46 yıllık uzun bir döneme damgasını vuran en önemli felaketler…

    Birçok tarih anlatımı Kanunî Sultan Süleyman dönemini Osmanlı İmparatorluğu’nun en şa’şaalı yılları olarak ifade eder. Bir açıdan doğrudur da. Osmanlılar onun zamanında bir dünya gücü olarak öne çıkmış, başka ülkelerdeki olaylar üzerine tesir icra edilmiş, denizlerde etkili varlık gösterilmiştir. Ancak gene aynı dönemde Osmanlı toplumu içeride büyük bir bunalım yaşamaya başlamıştı. Neredeyse yarısı (1520-1566) onun padişahlığı altında geçen 16. yüzyıl büyük bir bunalım dönemi, çöküş tohumlarının hızla yeşerdiği yıllardır.  

    Çöküşün tohumları Kanunî'yle yeşerdi
    1945’te ABD Kongresi galerisi için yapılmış Kanuni Sultan Süleyman rölyefi tarihin en önemli 23 yasayapıcısının portreleri arasında yer alıyor. Rölyef, Joseph Kiselewski imzalı.

    Kanunî öncesindeki bazı olayların da dönüm noktaları olduğunu pekala iddia etmek mümkündür. Örneğin yiğit Şehzade Yakup’un geri çağırılıp Bayezıt tarafından boğdurulması; Fatih ölünce kapıkullarının İstanbul’da ilk kez yağmaya çıkmaları; Kanunî’nin büyükbabası 2. Bayezıt’ın kapıkullarının desteğini alarak Cem Sultan’ı kovması da bu tür önemli olaylar arasında sayılmıştır. 

    Anadolu’da bozulan dirlik ve düzenlik Kanunî, Osmanlı hanedanının 10. sultanıdır ve bu ilk 10 sultan aynı zamanda büyük birer komutandır. Belki sekizinci padişah 2. Bayezıt’ın durumu tartışılabilir ama o da devleti bir deniz gücü haline dönüştürmüştür. Bu 10 padişah, imparatorluğun sonuna kadar, yani üç buçuk asır yavaş yavaş harcanan toprak sermayesinin neredeyse tümünü oluşturup miras bırakmışlardır. Ne var ki, bu geniş topraklarda hiçbir zaman uzun süreli istikrar olmamış, büyük tarihçilerimizden Mustafa Akdağ’ın deyimiyle “dirlik ve düzenlik” bozulmuştur. İşte tüm bu bozukluklar 16. yüzyılda ortaya çıkmış bulunuyordu. 

    Süleyman’ın tahta çıktığı 1520’de hazine boş, şehirler asayişten yoksundu. Süleyman, vakıf toprakları ve mîrî arazilerden gelir yaratma ve vergileri arttırma yoluna gitti. Aynı zamanda yüksek gelirli tımarları kapıkulu taifesine tahsis ediyor, tımarlı sipahileri küstürüyordu. Vergilerin artmasına rağmen hazinede yeterli para olmayınca, hükümet harcamalarının vilayetlerdeki mukataalardan (gelir getiren devlet varlıklarının iltizama verilmesi yoluyla) karşılanması esas alındı. Bunların sayısı giderek artmıştır. Vakıf toprakları ve mîrî araziler de para peşinde koşan yetkililerin gözünden kaçmadı. 

    Bu süreçte ellerine para geçen devlet görevlileri köylünün elindeki toprakları alarak çiftlik kuruyor ve böylece toprak rejimi hızla bozuluyordu. Birçok yerde rüşvetle atanan görevlilerin tefecilik yaptıkları da sık rastlanan hadiselerdendi. Böylece mülklerini yitiren köylüler ya kentlere gidiyor ya da eşkıyalığa çıkıyordu. Bunların bir kısmı valilerin yanında Sekban veya Saruca denilen hizmetliler olarak, bir nevi onların kapıkulu haline dönüşmüştür. Bu koşullarda, devletin sadece savaş yıllarında topladığı Avarız vergisi sürekli hâle geldi. Yetkilerini kötüye kullanan görevliler ise köylüye eziyet ediyor, onları angaryaya koşuyor ve hayvanlarını onların ekinleri arasına salıyordu. Bu son husus önemlidir, çünkü çiftlik kuran görevliler daha çok hayvan yetiştiriciliğine yönelmişti. 

    Çöküşün tohumları Kanunî'yle yeşerdi
    Padişaha hoşgeldin Kanunî’nin tahta çıkışından hemen sonra ilk büyük isyanı çıkaran Canberdi Gazâlî, eski bir Memlüklü emîri, Osmanlılar’ın Şam beylerbeyiydi. Öldürülüşünü gösteren minyatür, Süleymannâme’den…

    İşte bu koşullarda, 1520’de, yani padişahlığının daha ilk yılında Kanunî başa çıkılamaz sorunlarla karşılaşmıştı. Bununla birlikte yaptığı ilk işler lakabına uygundu. Mallarına el konulan bazı kişilere tazminat vermiş, bazı sürgünleri serbest bırakmış ve evleri basıp zorbalık yapan silahlı kişileri idam ettirmişti. Reaya çocuklarını köle olarak sattığı anlaşılan Prizen Beyi de idam edilenler arasındaydı. Keza, Kanlı Cafer olarak bilinen Gelibolu Sancakbeyi ve dolayısıyla Kapudan-ı Derya Cafer Bey’in kellesi alındı. Gene 1520’de  bugünkü Halep ve Şam dolaylarında Canberdi Gazali isyanı vardır ki, ertesi yıl bastırılıncaya kadar devletin başına büyük gaile açmıştı. Bu şekilde yeni padişaha bir “hoşgeldin” karşılaşması oldu ama olaylar kısa sürede atlatılmış gibiydi. Ancak tüm bunlar, yaklaşmakta olan yeni isyan ve kargaşalıkların yanında çok küçük kalacaktı. 

    İsyanlar: Anadolu’da kontrolün kaybolması

    Hemen ardından Rumeli’de Ohri, Avlonya, Yanya ve Manastır isyanları; Anadolu tarafında İçel, Adana, Konya isyanları başgösterdi. Babası Yavuz Selim’in son yılında Celal isimli bir kişi tarafından Bozok’ta çıkarılan isyan da tam sona erdirilmemişti. İşler giderek kontrolden çıkmaktaydı. Kadılar ve paşalar soygunculukta sınır tanımaz hale gelince, topraklarını bırakıp kentlerde ve kasabalarda başıboş dolaşan eski çiftçiler, duruma göre asilere veya onları bastırmaya gidenlere katıldılar. Çoğu halde kimin asi, kimin onlara karşı gönderildiği dahi belli olmuyor, çünkü iki taraf da soygunculukta birbirinden geri kalmıyordu. 

    Çöküşün tohumları Kanunî'yle yeşerdi
    İsyanın sonu Kanunî Sultan Süleyman döneminin başlarında patlak veren Celâlî reisi Kalender Şah’ın isyanının bastırılışı. Celali isyanları Yavuz Sultan Selim’in son yılında başlamıştı.

    Pekala, işler nasıl bu kadar hızlı bir şekilde çığırından çıkmıştı? Bunun birden fazla nedeni vardır ve hepsi birbirini ağırlaştırmıştır. İlk olarak, bu dönemde büyük bir nüfus artışı olmuş, siyasi genişlemeye paralel bir ekonomik büyüme olmayınca, bu durum ciddi bir geçim ve işsizlik baskısı yaratmıştı. Gene bu dönemde imparatorluk doğal sınırlarına ulaşmış olup, seferler eskisi kadar kârlı bir iş olmaktan çıkmış, hazineye akan para azalmıştı. Esasen, Kanunî’nin babası Selim de Bayezıt’ı kolayca tahttan indirmişti; zira onun döneminde sefersiz yıllar çoğalmış ve sefer ganimetlerinden yoksun kalan Kapıkulu ahalisi huzursuz olmuştu. Halbuki Bayezıt’ı tahta çıkaran da onlardı. Ne var ki, Selim’in seferleri de onları memnun etmedi; zira seferler ganimetin bol olduğu zengin Avrupa topraklarından çok, ganimet getirmeyen, büyük sıkıntı ve kimi zaman açlık çekilen uzak bölgelerde, İran, Irak ve Mısır’a doğru olmuştu. Seferler bu kadar uzayınca her kış evlerine dönmek zorunda olan Tımarlı Sipahiler aşırı sıkıntı çektiler ve işe yaramaz hâle düştüler. Seferin sadece intikali 80 (Tuna) ila 190 gün (Bağdat) arasında olunca, savaşmak için vakit kalmıyordu. O dönemde kış mevsimleri, savaşa olanak vermeyecek kadar soğuktu. Kaldı ki, fethedilen uzak kalelerde sürekli garnizon bulundurmak için maaşlı askerlere olan ihtiyaç artmıştı. 

    Kapıkulları ve leventlerin durumu

    Avrupa’da yeni fetihler yapılamaz olunca, nüfus fazlası olarak görülen ahaliyi aktarma olanağı da azaldı. Bunları Asya’da fethedilen yerlere göndermek esasen mümkün değildi. Böylece şehirlere yığılan başıboş leventler hırsızlık, soygun ve cinayet gibi olaylara fazlaca karışmaya başladılar. Ancak, bunda yalnız değillerdi. Medreselere yığılan ve “suhte” adı verilen talebeler de işsizlikle karşılaşınca hücrelerinden çıkarak asayişi bozar hale geldiler. Halbuki, çoğunun ailesi onları leventlere karışmasınlar diye medreseye göndermişti. Bir süre sonra, medrese öğrencilerinin isyanı ile kapıkullarının tımarlılarla mücadelesi, diğer ayaklanmalarla birleşip karmaşayı daha derinleştirdi.

    1526’da Anadolu’da Baba Zünnun Ayaklanması başladı. Bazı gelenekçi tarihçiler bunları Safevilerin yıkıcı kışkırtmasına bağlasa ve bunda gerçeklik payı olsa da, esas neden Anadolu’da dirlik ve düzenin bozulmasıydı. Aksi halde Baba Zünnun ardı ardına üzerine yollanan üç orduyu bozguna uğratamaz, sürekli ve ardı-arkası kesilmeyen bir destek bulamazdı. Bu isyanın sona erdirilmesinden kısa bir süre sonra bu defa Kalenderoğlu isyanı patlak verdi. Bu asi lider de sürekli asker toplayabiliyordu ki, bunlar arasında Baba Zünnun’un hayatta kalabilen taraftarlarının olduğu ifade edilmiştir. Kalenderoğlu, İç Anadolu’da birbiri ardına kendi üzerine gönderilen birlikleri yenmiş, ancak binbir zorlukla yenilgiye uğratılabilmişti. 

    Mısır hadisesi: ‘Hain’ Ahmet Paşa

    Ülkede isyanlar sadece Türk nüfusun çoğunlukta olduğu Anadolu ve bazı Rumeli yöreleriyle sınırlı değildi. Uzak vilayetlere atanan yüksek görevliler de sık sık isyan ederek orada bir nevi devlet içinde devlet haline geliyorlardı. Bunlara Mısır’da sıkça rastlanır, zira burası çok büyük geliri olan zengin bir beylerbeyliği idi ve İstanbul’a çok uzaktı. 

    Kısa sürede büyük bir hazine biriktiren valiler bunları padişaha gönderecek yerde bağımsızlıklarını ilan edip kendi devletlerini kurma peşine düşüyorlardı. 

    Bunlardan birisi, gene Kanunî’nin padişahlığının ilk yıllarına rastladı ki, o dönemde Mısır’ın imparatorluğa ilhakından beri sadece altı yıl geçmişti. 1523’te buraya tayin edilen Vezir (Hain) Ahmet Paşa kısa sürede burada fiili iktidarı elinde tutan Türk veya Çerkez kökenli Memlûklar ile birleşerek Osmanlı garnizonunu imha veya esir etti; kendisini de Mısır hakimi ilan etti. Ne var ki, 1524 Ocak ayında başlayan isyan, orada örgütlenen sadık unsurlar sayesinde bastırıldı. 

    Ne var ki, daha fetihten hemen sonra Suriye ve Mısır’da ortaya çıkan bu isyanlar, İstanbul’un bu bölgelere tam hakim olamayacağının işaretleriydi. Nitekim buralar, imparatorluğun sonuna kadar sayısız isyan ile Osmanlı Devleti’nin başına sürekli gaile çıkarmıştır. Kanunî döneminde artık sınırları çok genişlemiş olan ve bölgeleri farklı sistemlerle yönetilen imparatorlukta, paşaların ve vezirlerin komploları ile Kapıkulu askerlerinin isyanlarının hiç bitmediğini görürüz. Örneğin, daha 1525’te İstanbul’da küçük bir Yeniçeri ayaklanması görülür ki, bu da Yeniçeri Ağası ile Reisülküttabın idamıyla sonuçlanmıştır.

    Çöküşün tohumları Kanunî'yle yeşerdi
    Mohaç’ta sefer, Anadolu’da isyan Kalender Çelebi isyanı, Kanunî’nin Macaristan seferi sırasında Anadolu’da patlak verdi. Hasan Rıza’nın fırçasından 1526 Mohaç Meydan Muharebesi.

    Ekonomik sıkıntılar: Değer yitiren para

    Kanunî devrindeki krizin diğer bir nedeni de paranın değerini sürekli yitirmesi, aynı miktar gümüşten daha fazla sikke basılması, her yeni sikke basımında eskilerin toplanıp yenileri dağıtılırken vergi kesilmesidir. Fatih bu yola başvurmuş, oğlu Bayezıt bu yola başvurmayacağına söz vermiş ama bu iş sonra da devam etmiştir. Bu durum maaşları eriyen Kapıkullarının sürekli isyanlarında önemli bir faktördür. Bir altının 40 akçeden 60 akçeye çıkmış olmasında, devlet gelirlerindeki istikrarsızlığın yanısıra, gümüş darlığının da etkisi vardır. Bu arada ithalat artmış, İtalya, İngiltere ve Fransa’dan kumaş, ayakkabı, kiremit ve her türlü eşya gelmeye başlayınca yerli üretim zarar görmüştür. Ayrıca Fransa’ya ilki 1536’da verilen kapitülasyonlar nedeniyle bu ülkenin bayrağını taşıyan gemilere zarar verilmesi yasaklanmıştır. Halbuki 19. yüzyıla kadar Akdeniz’de korsanlık yarı-resmî bir kurumdu. Böylece Anadolu leventlerinin Mağrip korsanlarına katılma yolu kapandıkça, bu faaliyet Ege’de yoğunlaştı, ama başıboş eşkıyalara katılımlar da arttı. 

    Keza, bu dönemde ticaret yolları da Akdeniz’den okyanuslara kaymış ve bu stratejik gelir kaynağı kurumaya başlamıştı. Gerçi Doğu malları en azından yüzyılın sonuna kadar Akdeniz ticaretinde yer tutmaya devam etti ama giderek azaldı. Osmanlıların Doğu ticaret yollarının kapısı olan İskenderiye ve diğer Levant limanlarını almasının, tam da Portekizlilerin Hint Okyanusu’na çıkmasının ertesine rastlaması büyük bir talihsizliktir. Osmanlılar bu ticarete bir süre hakim olsa, bu alanda sermaye birikimi olan bir tüccar sınıfına sahip olabilirdi. Gerçi bu dönemde Osmanlılar, Hint Okyanusu için özel bir donanma inşa edip iki sefer yaptılar ama bu alanda yüzyılardır tecrübe kazanmış olan Portekizliler karşısında başarılı olamadılar. Bu, uzun vadede Osmanlı çöküşünün en önemli nedenlerinden biri olacaktı. Şayet Doğu ticaretini ellerinde tutabilseler veya büyükçe bir pay alabilseler, gelen kaynaklar ülkenin çehresini değiştirebilir ve sürekli istikrarsızlığın yarattığı bunalım yerini istikrara bırakabilirdi.

    Kışa kalan seferler, perişan olan askerler

    Bütün bu gelişmeler karşısında seferler sürüyor, bunlar da ahalinin üzerindeki yükü arttırıyordu. 1521’de ayağının tozuyla Belgrad seferini yapan Kanunî, ertesi yıl Rodos’u aldı ve 1526’da Mohaç’ta çok büyük bir zafer kazandı. Ancak üç yıl sonra Viyana’da çok kötü planlanmış bir kuşatma yaptı ve 27 Eylül’de başlayan kuşatmayı 14 Ekim’de kaldırdı ki, bu tarihte dönüş yolunu çoktan yarılamış olmaları gerekirdi. Ordu açlık ve soğuktan kırıldı (En az 14 bin asker öldü ki, bu rakamın daha fazla olması muhtemeldir). Küçük Buz Çağı’nın hakim olduğu o dönemde seferler normalde 3 Kasım’da sona erdirilmeye çalışılırken, ordunun kalıntıları ancak Aralık ortasında perişan halde İstanbul’a dönebilmişti. Bağdat ve Tebriz ile Hint Okyanusu’na yapılan seferler ise çok masraflı ve zor olup, gelir getirmeyecekti.

    Hazinenin sıkıntı içerisinde olmasına rağmen yapılan ısraf da dikkati çekmekteydi. Şirvan Valisi’nin 1547’de İstanbul’da konuk olduğu zaman yapılan şölenlerde su gibi para akıtılmasına büyük tepki duyulmuş ve bu Süleyman’ın kulağına gidince “Biz saltanatın namusuna düşeni ettük” demişti. Ancak 1550’de durum öylesine rayından çıkmıştı ki, kamu düzeninin kurulması için hiçbir tedbir kâr etmez hale gelmişti. 

    ‘Boğdurmalar’ ve kardeş kavgaları

    1553’te Şehzade Mustafa’yı boğdurması da Süleyman’a karşı büyük bir tepki doğurdu. 1555’te Düzmece Mustafa olayı çıktı. Şehzadeye çok benzeyen bir asi kolaylıkla büyük bir güç topladı ve isyan zorlukla bastırıldı. 1559’da oğulları Selim ve Bayezıt, Konya Ovası’nda muharebeye tutuştu. Bu kardeş kavgası ülke için başlı başına bir felaketti, zira Kanunî’nin destek verdiği Selim, Bayezıt kadar yetenekli bir kişi değildi. Ayrıca Bayezıt daha fazla Türkmen aşiretlerine dayanıyordu ama Yeniçeriler ve topçular Selim’in zaferini garanti ettiler (Bu durum Süleyman’ın büyükbabası olan Bayezıt ile büyük amcası Cem arasındaki durumla büyük benzerlik arzetmektedir. Sonuçta Kapıkulları, bir kez daha diğer şehzadeyi destekleyen Türkmen ve Karamanlılar karşında üstün gelmişlerdi). 

    Çöküşün tohumları Kanunî'yle yeşerdi
    Vezirdi, rezil oldu Hain Ahmed Paşa’nın ölümünü tasvir eden minyatür (Süleymannâme, TSMK, Hazine, nr. 1517, vr. 170b).

    Şehzade Bayezıt yanındaki 12 bin asker ve dört oğluyla birlikte İran’a çekildi. Kanunî, İran Şahı üzerinde büyük baskı yaparak ve daha sonra hediyelerle ikna ederek oğlu Bayezıt ve torunlarını boğdurttu. Gerek İran, gerekse de Anadolu’da büyük infial yaratan bu olaydan sonra cenazeler Sivas’ta defnedildi. Böylece iki yetenekli oğlunu ve torunlarını, Hürrem’den doğan Selim uğruna katletmesi ülkede büyük bir sarsıntı yaratmış; “Muhteşem” Süleyman, muhteşem bir zalim olarak görülmeye başlanmış; entrikacı Kapıkulu paşaları birbirlerine karşı komplolar ile devleti zaafa uğratırken, ahaliyi soymaya devam etmişlerdir. 

    Sultan Süleyman bu karmaşa karşısında asayişi hiçbir şekilde tesis edemedi. Anadolu’da dirlik-düzenlik tamamen ortadan kalktı; ahali bir süre sonra şehirlerde barınamayarak uzak yerlere çekildi. Buna “büyük kaçgun” adı verilir. Yayla ve yüksek alanlara çekilenler kısa süre sonra dönmeyi ummuşlar ama dönememişler; kentler ve ovalar viraneliklerle dolmuş, Anadolu fakirleşmiş, eşkıyalık kurumsallaşmıştır. Kendi yaptığı uygulamaları İslâm hukukuna uygun hale getirmek isteyen Süleyman bu amaçla Ebusuud Efendi’yi şeyhülislâmlığa getirdi ama, bu da asayişi ve düzeni sağlayamadı. 

    Anadolu’da ‘Büyük Kaçgun’

    Konunun bir yanı da, bu dönemde Şiilerin Anadolu’da etki yaratarak tehdit oluşturmasına karşı tepkinin yaygınlaşması ve bunun genel bir bağnazlığı tetiklemesidir. Sünnî muhafazakarlık daha önceleri medreselerde yeri olan kelam, mantık, felsefe ve tasavvuf düşüncesini haram saymış; bu da yaratıcı ve eleştirel düşüncelerin baskı altına alınmasına yolaçmıştır. Sadece mezhep farkları değil, kalıpların dışına çıkan her düşünce tehdit olarak görülerek bağnazlıkla üzerine yürünmüştür. Ebusuud Efendi bu işi kılıfına uyduran fetvaları vererek bu süreçte önemli rol oynamıştı.

    Bahsettiğimiz olumsuzluklar 1. Süleyman döneminde artmış, süreç geri dönülemeyecek şekiller almıştır. Elbette o, bütün bu kötüye gidişin tek sorumlusu olarak görülemez ama, iktidarı sayısız krizle örülmüş çok acılı bir dönemdir.