Dünyaca tanınmış keman virtüozu Ayla Erduran, “Pera’nın taçsız kraliçesi” ressam ve gravür sanatçısı Aliye Berger’in Narmanlı Hanı’ndaki atölye-evinin balkonundan İstiklal Caddesi’ni kemanının sesiyle dolduruyor. Müeyyet Sokak ve İstiklal Caddesi’nin kesişimindeki balkonda bu beklenmedik konserle karşılaşan insanların meraklı bakışları da Eliza Day’in objektifine takılmış. Birçok ünlü sanatçı ve yazara ev sahipliği yapan Narmanlı Hanı bugün tarihsel dokusunu yitirmiş durumda; civardaki her şey gibi…
Etiket: Sayı:75
-

Anadolu direnişine Bolşevik yardımı
3. (Komünist) Enternasyonal’in sömürge ülkelerinin bağımsızlık savaşlarını destekleme kararı doğrultusunda ilk Rus altınları, bundan tam 100 yıl önce, 8 Eylül 1920’de Erzurum’a geldi. Gelen 6 sandıktaki 400 kilo külçe altının yarısı Erzurum’da alıkondu, diğer yarısı ise Ankara’ya gönderildi. Yaklaşık iki hafta sonra ise, Tuapse’den kalkan motorlarla Trabzon’a 1-1.5 milyon altın ruble geldi.
Bilindiği gibi Büyük Millet Meclisi (BMM) hükümetinin ilk diplomatik girişimi, Mustafa Kemal Paşa’nın 26 Nisan 1920’de Moskova’daki Bolşevik hükümetine yazdığı mektuptur. Bu belgede Mustafa Kemal Paşa, Sovyet yönetiminden maddi yardım talep etmişti.
O sıralarda Anadolu, çepeçevre İtilâf Devletleri veya bunlarla araları iyi olan Güney Kafkasya devletleri tarafından sarılmış durumdaydı. Karadeniz ise İtilâf Devletleri donanmasının denetimindeydi. Bu nedenlerle Güney Kafkasya’nın Bolşeviklerin denetimine geçmesi, ancak karadan gelebilecek olan yardım için mutlaka gerekliydi. Dolayısıyla Mustafa Kemal Paşa, mektubunda Ermenistan ve Gürcistan’ın Bolşevikleştirilmesi konusunda işbirliği önermeyi de ihmal etmemişti.
Bolşevikler de kendi açılarından Ankara Hükümeti’yle işbirliği fikrini olumlu buluyorlardı. Türkiye’ye yapılacak yardım, Rusya Müslümanlarını Bolşeviklerin yanına çekecek, sömürge dünyasında da kendilerine büyük sempati kazandıracaktı. Bu fikirden hareketle 3. (Komünist) Enternasyonal’in Temmuz-Ağustos 1920’de Moskova’da toplanan ikinci kongresi de, sömürge ülkelerinin bağımsızlık savaşlarını destekleme kararı aldı.
Böylece emperyalist devletlerin zayıflayacağını, bunun da dünya sosyalist devriminin gerçekleşmesini kolaylaştıracağı düşünülüyordu.
Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği 31 Mart 1922 sabahı, Mustafa Kemal Paşa Afyonkarahisar’da Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti heyetiyle birlikte. Ancak, Türkiye’nin Ermenistan ve Gürcistan’la sınırı üzerinde pazarlıkların sürmesi ve Kızıl Ordu’nun Ermenistan’a hakim olmasının gecikmesi, Bolşevik yardımlarının Anadolu’ya gelmesini de geciktirdi. Sonuç olarak ilk Rus altınları Erzurum’a 8 Eylül 1920’de geldi. Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, İstiklâl Harbimiz adlı anılarında bunların nasıl teslim alındığını, gelen 6 sandıktaki 400 kilo külçe altının yarısının Erzurum’da alıkonduğunu, diğer yarısının ise Ankara’ya gönderildiğini kısaca anlatmıştır.
Bu hadiseden yaklaşık iki hafta sonra ise, Tuapse’den kalkan motorlarla Trabzon’a kimi kaynaklara göre 1 milyon, kimilerine göre ise 1.5 milyon altın ruble gelmiştir. Aynı günlerde Tuapse’den gene motorlar ve küçük vapurlarla silah ve cephane de taşınmış; bunlar da Trabzon’a, ayrıca Samsun ve İnebolu’ya götürülmüştü. O günlerde Bolşevik yöneticileriyle anlaşmayı sağlamış olarak Moskova’dan dönen Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey, Vatan Hizmetinde başlıklı anılarında Moskova-Rostov-Tuapse yoluyla Türkiye’ye sevkedilecek olan savaş malzemesini şöyle anlatır:
“Gelirken bizim trenle 1 milyon altın ruble ve bir vagon mavzer fişeği geldi. Mavzer fişeği ve mitralyöz yüklü 8 vagon da Moskova’da istasyonda hazırdı. Rostov’a gelince oradan da 3’er bin fişekle 6 bin İngiliz tüfeği, 100 mitralyöz ve yedi buçukluk 8 İngiliz topu derdest-i sevk olduğunu bildirdiler”.
1920 EYLÜL KANUNLARI
Devrim meclisinden 2 kritik karar: Seçimler ve kaçaklar
Ankara’daki BMM, 1920 Eylül’ünde iki önemli kanun çıkardı. Bunların ilki, 5 Eylül’de kabul edilen Toplantı Yeter Sayısı Kanunu’ydu. Bilindiği gibi BMM üyesi olan milletvekillerinin bir bölümü, artık çalışamaz hale gelmiş son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın üyeleriydi. İkinci bölüm ise Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısıyla düzenlenmiş seçimlerle Ankara’ya gelmişti. Ancak, çeşitli zorluklar nedeniyle, Meclis’e her iki gruptan da katılmalar çok zaman almıştı. Bu da BMM için büyük bir zorluk yaratıyordu; zira oturumlara başlayabilmek için kaç kişi olmaları gerektiği, bir kanun çıkarmak veya karar almak için en az kaç milletvekilinin oyunun gerektiği meçhuldü.
Bütün bu sorunları ortadan kaldıran yeni kanunun getirdiği bir yenilik daha vardır ki, BMM’nin siyasal anlamda ne tür bir meclis olduğunu belirleyen öğelerden biridir. Bu yenilik, kanunun hemen 1. maddesinde görülür: “Büyük Millet Meclisi, Hilâfet ve Saltanat’ın, vatan ve milletin istihlas ve istiklalinden ibaret olan gayesinin husulüne kadar şerait-i atiyye dairesinde müstemirren inikad eder”. Burada BMM’nin, amacına ulaşana kadar aralıksız toplantı halinde kalacağı söylenmiştir. Bu da amaca ulaşılana kadar seçim olmayacak demektir. Gerçi 5 ay sonra çıkacak olan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu (20 Ocak 1921) BMM için seçim öngörecek, ama bu seçimin yapılabilmesi için mebusların üçte ikisinin oyuyla amaca ulaşıldığına dair bir karar alınması gerektiği koşulunu koyacaktı. Yani ancak kendi kendisini feshedebilen 1. BMM, konvansiyonel bir meclis hüviyetindeydi. Bu da, daha önce de yazdığımız gibi (bkz. #tarih, sayı 70), karşımızda demokratik bir meclis değil, bir devrim meclisi bulunduğunun kanıtıdır.
1920’nin Eylül ayında yürürlüğe giren ikinci kanun da literatürde genellikle “İstiklâl Mahkemeleri Kanunu” olarak verilen “Firârîler Hakkında Kanun”dur. BMM’den 11 Eylül’de geçen kanun, adından da anlaşılacağı gibi asker kaçaklarına ilişkindir.
1. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi Kurtuluş Savaşı’nda da Türk ordusunun en büyük sorunlarından biri asker kaçaklarıydı. Ulusçuluk ideolojisinin henüz eğitim yoluyla topluma verilememiş olması kaçmayı kolaylaştırdığı gibi kaçakların kırsal toplumda barınabilmelerine de yardımcı oluyordu. Onları askere alınmış ve haber alınamayan çocukları gibi gören köylü, kaçaklara yardım etmeye yatkındı.
Kaçaklar ordu tarafından çok ağır biçimde cezalandırılıyordu. Bu da askerlerin başka bir biçimde yitirilmesi anlamına geliyordu. Savaşacak askere şiddetle gereksinim duyan BMM, sırf bu konuyla ilgilenecek olan İstiklâl Mahkemeleri’ni kuran kanunu çıkardı. Bu kanuna göre asker kaçaklarının yargılanmasına, milletvekillerinden oluşan bu mahkemeler bakmaya başladı. Tabii birçok kez askerden kaçanlar gene idam edildiler. Ancak birçok mahkeme, kaçakları idam cezasına çarptırarak korkutmuş; ama silah ve teçhizatlarıyla birlikte birliklerine dönmeleri halinde kararın gözden geçirileceğini söyleyerek birçoğunu orduya yeniden kazandırabilmişti. İstiklâl Mahkemeleri daha sonra BMM’ye muhalefet, casusluk, bozgunculuk, hatta adi suçlar konularında da çalışmaya başlamış; giderek siyasî mahkemelere dönüşmüştü.
Bu kanun, o sıralarda geçerli olan 1876 Kanun-ı Esâsîsi’nin olağan mahkemeler dışında başka mahkeme kurulamayacağını öngören 89. Maddesi’ne aykırıydı. Ancak asıl önemlisi, milletvekillerini savcı ve yargıç yaparak BMM’nin yargı gücüne de el koyması anlamına geliyordu. Yani BMM’nin hem yasama hem de yürütme organı olma kararı alarak benimsemiş olduğu güçler birliği ilkesi daha da pekişmiş oluyordu. BMM’nin olağanüstü koşullarda kurulmuş olağanüstü bir devrim meclisi olduğunu, bunun göstergelerinden birinin de Firârîler Hakkında Kanun olduğunu söyleyebiliriz.
-

800 yaşındaki Kız Köprüsü dozer tarafından öldürüldü
Sivas’ın Divriği ilçesinde, Divriği Mengücekleri zamanından kalan tarihî köprü, kepçeli dozer tarafından katledildi. Galata Kulesi’nde kazmalı amelelerin, Kız Köprüsü’nde dozerlerin hizmet verdiği ülkemizde, tarih katliamları…
Anadolu’daki tarihi yapıtlarının tanıtılması “iyi haber” değil “kötü haber” olmasına bağlıdır. 19-20 Ağustos günlerinde bir tarih köprüsü, gazete sayfalarına düştü. Haber başlığı: ”O Kepçeye Soruşturma”, fotoğraflar “köprü sırtını 3 numara tıraşlayan kepçeli dozer”…
Kız Köprüsü’nün vefat ederken bu son silkinişi, ilgilileri “hâb-ı gaflet”ten uyandırmakta geç kalsa da zararın neresinden dönülse kazançtır!
Bir tarih-mimarlık yapıtına kazma burnuyla müdahale edilebilir mi tartışıladursun, Galata Kulesi’nde kazmalı ameleler, Kız Köprüsü’nde dozerler hizmet veriyor! Yetkililer de operasyon biterken “durdurduk” masalı anlatıyor.
Tarihi köprüde “restorasyon” yapan dozer. Bu eskinin eskisi, bir Asur veya Urartu köprüsünün temellerine oturmuş köprünün historyası masal örüntülüdür. Dozerin sıyırdığı sırtında, Pavlikanlara savaş açan Bizans imparatorları Leo’nun, Mihail’in; Divriği’ye gelen Sultan Keykubad’ın atlarının nal izlerini henüz arayan oldu mu ki dozer çıkartılıyor? Duraksamalı tarihi ancak 13. yüzyıla, Divriği Mengüceklerine bağlanabiliyor. O çağda yenilenmiş; kentlerinin Orta Anadolu ile temasını sağlamıştı.
Köprünün yalnızlığını, 1950’lerden beri sırtından geçen 30-40 tonluk araçlar bozuyor. Suçlu dozerse, o araçların tekerleri aşınmasın diye dökülen beton harçları kazıyormuş! Buna ancak özürü kabahatinden büyük denir!
Masalını da aktaralım: “Çetin Boğazlar ve sarp kayalıklarla batıya kapalı Divriği’yi Orta Anadolu’ya bağlayan bu köprü olmuştu yüzyıllarca. Vezir Köse Mustafa Paşa, çiftliğine gidip gelirken bir viran köprüye, bir de sarplarda asılı kalmış büyük bir taşa bakar: ‘Ah şu Çaltı’ya taş yuvarlansa üstüne yeni bir köprü bağlatsam!’ dermiş. Bir gün kaya uçmuş ırmağın ortasına mıhlanmış. Köprünün orta ayaklarından tekine o kaya temel olmuş. Bu Tanrı verisine sevinen paşanın, köprü yapılırken eteğine taşlar doldurup ustalara taşıdığı, işçiler için avuç avuç çeyrek altınları saçtığı, gözler kemerler örüldükçe vecde gelip oynadığı… eski yaşlı kadınlardan dinlenmeliydi”!
(Necdet Sakaoğlu, Köse Paşa Hanedanı, Alfa Yayınları, İstanbul 2018, s. 143-144-388)
-

Sosyolojinin öncü ismi asırlık bilim-kültür insanı
106 yaşında vefat eden Cahit Tanyol, Türk sosyoloji biliminin kurucu hocalarındandı. Akademik eserlerinin yanı sıra felsefe-edebiyat üzerine yazdığı onlarca kitap-makaleyle, benzersiz şiirleriyle hatırlanacak.
Nizip’te, 1914’te doğan Cahit Tanyol, Adana Öğretmen Okulu, Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü Edebiyat (1935) ve İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde (1944) okudu. “Schopenhauer’de Ahlakın Temeli”, “Haz ve Elemin Ahlakta Yeri”, “Örf ve Adetler Sosyolojisi Açısından Sanat ve Ahlak” konulu akademik araştırmaları yaptı. Türkçe, edebiyat ve felsefe öğretmeni olarak görev yaptıktan sonra 1961’de profesör oldu.
Şiir ve yazıları 1928’den 1932’ye kadar Servet-i Fünun, Yenilik, İçtihat; sonraları Aramak, Varlık, Değirmen, Akademi, İnsan, Aile-Küçük Dergi, Yeni İnsan, Yön, Hisar, Realite, Türk Yurdu dergilerinde yayımlandı. Yeni Sabah, Cumhuriyet, Milliyet, Son Telgraf, Güneş gibi gazetelerde yazılar kaleme aldı. Pek çok ülkede düzenlenen uluslararası sosyoloji kongrelerine katıldı. Şair Tuğrul Tanyol’un babasıdır.
Akademik çalışmaları dışında pek çok edebiyatçı ile arkadaş olan Cahit Tanyol, özellikle Yahya Kemal’in yakın çevresinde bulunmuş insanlardandı. Yahya Kemal’in, Cahit Tanyol’u çok takdir ettiğini, kendisini “dâhi çocuk” olarak görüp dostlarına tavsiye ettiğini Doğan Nadi’den naklen Beşir Ayvazoğlu yazıyor. Yine Ayvazoğlu’na göre, Yahya Kemal bir ara Cahit Tanyol’a hayatını anlatan bir kitap yazdırmak istemiş fakat bir süre sonra bundan vazgeçmiş. Cahit Tanyol 1985’te edebiyat anılarını, Türk Edebiyatında Yahya Kemal isimli kitabında yayımlamıştı.
11 Ağustos’ta 106 yaşında kaybettiğimiz Cahit Hoca’yı, Adana Mıntıkası Maarif Mecmuası’nda yayımlanan ilk manzumesi “Gurub” ile anıyoruz:
Bestelerken akşamın son hüznünü bülbüller,
Mağribde veda eden Güneşi örtmüş tüller!
Sessiz bir hasta gibi sayık- larken kainât,
Sessiz sedasız yine gurub ediyor heyhât!
Bütün cihana germiş haya- let kanadını.
Teşyi’ ediyor gönüller batan güzel kadını.
Bir mâteme bürünmüş şim- di dumanlı dağlar
Leylâsını kaybeden Mecnu- nun melâli var..
Secde ediyor şimdi semalar, yerle deniz.
Ufûl eden güneşden ufka kalmıyor iz..
Bürüdü etrafını ufkun yine alevler,
Sükûta vardı şimdi; dağlar, dereler, her yer
Sürüyle bir çoban avdet edi- yor yine,
Kavalını uydurmuş tabiatın hüznüne!
Yükselirken kavalın ilahî ha- zin sesi,
Akşamın gönüllere dolar ul- vî bestesi.
(ŞİİRİN YAYINLANDIĞI YER: ADANA MINTIKASI MAARİF MECMUASI, SENE:1, CİLT: 1, SAYI: 5, 15 MAYIS 1928)
-
O iri siyah gözler ve 75 yıllık bir kariyer
104 yaşında ölen ünlü aktris Olivia de Havilland, Hollywood’un altın çağının sembol isimlerinden biriydi. Erroll Flynn’le başrolü paylaştıkları unutulmaz yapıtlarla tanınan oyuncu, uzun kariyeri boyunca 49 sinema filminde rol aldı; aralarında Oscar’ların bulunduğu onlarca ödüle layık görüldü.
Geniş alnı, içi gülen kocaman muzip gözleri, özgürlüğüne düşkünlüğü, sağlamlığı ve zarafeti… 104 yaşında hayata veda eden, Hollywood’un altın çağının önemli oyuncularından Olivia de Havilland hiçbir zaman “klasik” bir yıldız olmadı.
1916’da şarkıcı/oyuncu bir anne (Lillian Fontaine) ve İngilizce profesörü bir babanın (William de Havilland) ilk çocukları olarak Japonya’da dünyaya geldi. Babası Tokyo Üniversitesi’nde hocaydı. Olivia, oyuncu annesi sayesinde 4 yaşında baleye, 5 yaşında piyanoya başladı. Annesi, henüz o yaşta kendisine diksiyonu düzgün olsun diye Shakespeare’den pasajlar okuturdu.
1933’te “Alis Harikalar Diyarında” prodüksiyonuyla tiyatro sahnesine adım attı. Annesinin sonrada evlendiği üvey babası Olivia’nın oyunculuk yapmasını istemiyordu. Jane Austen’in Gurur ve Önyargı romanının bir sahne uyarlamasında başrolü kapınca üvey babayla restleştiler. Evde kalmaya devam etmek istiyorsa rolü bırakacaktı. Olivia evden ayrılıp bir arkadaşında kalmaya başladı.
Olivia liseyi bitirdikten sonra öğretmenlik okuluna burs kazandı. Saratoga Halk Tiyatrosu’nun “Bir Yaz Gecesi Rüyası”nda Puck rolüne seçilmişti. O yaz ünlü Avusturyalı yönetmen Max Reinhardt, aynı oyunun büyük bir prodüksiyonunu yönetmek üzere Hollywood’a gelmişti. Asistanlarından biri Olivia’yı izleyince, onu Hermia karakterinin ikinci yedeği olarak oyuna aldılar. Diğer iki oyuncu da bırakınca, rol 18 yaşındaki Olivia’ya kaldı. Aynı yıl oyunun film versiyonu gündeme gelince, Warner Bros. stüdyolarıyla 5 yıllık bir kontrat imzaladı ve böylece sinema kariyeri başlamış oldu.
Erroll Flynn’le oynadığı “Captain Blood / Kaptan Kan(1935)” filmi bir dönüm noktası oldu. 1938’de yine Erroll Flynn’le “Robin Hood’un Maceraları”nda oynadı ve klasik Hollywood döneminin bu en sevilen filmlerinden biriyle yükselişe geçti. 1939’da “Rüzgar Gibi Geçti”deki Melanie Hamilton rolü geldi. Olivia senaryoyu okuyup başrol Scarlett’i isteyen birçok oyuncunun tersine yan karakter Melanie’yi istemişti. Bu rolle ilk Oscar adaylığını kazandı.
1940’ta yine Erroll Flynn’le altıncı filmleri, bir western olan “Santa Fe Trail”de oynadı; film büyük başarı kazandı. Flynn’le sekizinci ve son projeleri “They Died With Their Boots On”un son sahnesinde Flynn’in ikilinin kariyerini özetleyen şöyle bir lafı vardır: “Sizinle hayat yolunda beraber yürümek hanımefendi, çok zarif birşeydi”.
Olivia, Warner Bros. davası yüzünden uzun süre sinema kariyerine ara vermek zorunda kaldı. İnanılmaz bir şey yapmış, işvereni Warner Bros. stüdyolarını, oyuncuları köle gibi kendisine bağlayan 7 yılllık kontrat sistemi yüzünden mahkemeye vermişti. Kaybetse kariyeri de bitecekti fakat davayı kazandı. 1943’e ait, hukuk kitaplarına “Havilland Kararı” olarak geçen bu karar sayesinde kontrat sisteminin sonu geldi; oyuncular bir daha stüdyolar tarafından hiçbir zaman eskisi gibi kısıtlanamayacaktı.
1946’da dört film birden çekti. Bunlardan “To Each His Own” ile ilk en iyi kadın oyuncu Oscar’ını kazandı. Diğer Oscar’ı ise 1949 “The Heiress” filmi ile geldi. Olivia 1940’ların Hollywood’daki en güçlü oyuncularından biri olarak bilinir. 1948 yapımı, akıl hastası bir kadını canlandırdığı “Snake Pit”teki performansı kariyerinin en yüksek noktalarından biridir. 1952’de “My Cousin Rachel”da başrol oynadı ve bundan sonra çok az film yaptı; daha çok televizyonda ve Broadway’de görüldü. Kariyerinin son işleri 1979’daki “The Fifth Musketeer” ve 1988 televizyon filmi “The Woman He Loved” oldu.
Hayatının geri kalan bölümünde Paris’te sakin bir hayat sürdü. Toplamda 49 filmde oynayan, Hollywood’un altın çağının en önemli yıldızlarından Olivia de Havilland’ın bir film çekimi esnasında söylediği cümleler onu özetler: “İnsanların yaptığım işin ne kadar zor olduğunu ve benim onu ne kadar kolaymış gibi gösterdiğimi anlayıp bana saygı duymalarını bekliyorum”.
Amacına ulaştı, hep Hollywood’un en saygın oyuncularından biri olarak görüldü ve 104 yaşına kadar yaşadı.
-
Gerçek hikayelerin unutulmaz yönetmeni
Parker film okullarına gittiğinde öğrencilere “verecekleri bir mesaj yoksa hiç uğraşmamalarını, sözün her türlü yeni teknolojinin ötesinde değerli olduğunu” söylerdi. İnsanların kendilerine ve birbirlerine dair en karanlık yönlerini dürüstlükle sergilemekten ve onlarla dalga geçmekten çekinmeyen biriydi.
Midnight Express (Geceyarısı Ekspresi), Birdy, Mississippi Burning (Mississippi Yanıyor, Angel Heart (Melek Yürek), Bugsy Malone, Evita, Pink Floyd The Wall, Angela’s Ashes (Angela’ın Külleri)… Bu tatsız yılın yazında dünyanın en üretken ve enteresan yönetmenlerinden biri öldü.
Müzikaller, aile dramları, gerilimler… 19 BAFTA, 10 Golden Globe ve 6 Oscar kazandı. Bütün filmleri gerçek olaylara dayanır. Karanlık, noir bir tarzı vardır; az ve loş ışık sever; şiddetin vahşetini açıkça göstermekten çekinmez; ana karakterleri filmin sonunda genellikle ya ölür ya da filmde başladıklarından daha kötü bir noktaya gelirler…
Bir terziyle bir boyacının oğlu olan Alan, 1944’te Kuzey Londra’da dünyaya geldi. İşçi sınıfı çocuğuydu. İyi bir öğrenciydi, bilimle ilgiliydi. Gençliğinde sinemaya en yaklaştığı anın biraz fotoğrafçılık öğrenmek olduğunu söyler. 18’inde, kızlarla tanışmanın iyi bir yolu olduğunu düşündüğü için reklam sektörüne adım attı; bir ajansın posta odasında ofis boy olarak… Bir süre sonra metin yazarlığına terfi etti. 1968’de reklam yönetmeni olmuştu. “Dönüp geriye baktığımda Ridley Scott, Tony Scott, Adrian Lyne, Hugh Hudson ve benim gibi yönetmenlerin reklam sektöründen yükselmesine şaşırmıyorum” diyor, “bizim jenerasyonun başka şansı yoktu, çünkü o zamanlar Britanya’da bir film endüstrisi yoktu”.
Alan Parker ilk filmi “Melody”yi yazdığında yönetmen olmak için işini bırakmaya karar verdi ancak hiçbir deneyimi bulunmadığı ve tanınmadığı için başaramayıp işine devam etti. İlk filmi “No Hard Feelings”i 1973’te çekti, senaryosunu kendisi yazmıştı. Parası olmadığı için evini ipotekleyerek filmi kendisi finanse etti. Birkaç yıl sonra BBC filmi beğenip satın aldı ve Parker’la başka bir 2. Dünya Savaşı filmi için sözleşme imzaladı. Savaş sırasında Manchester’da çocukların tahliye edilmesini konu alan ve gerçek bir öyküye dayanan 1975 yapımı “The Evacuees” en iyi televizyon draması dalında BAFTA ve en iyi uluslararası drama dalında Emmy kazandı. Alan Parker’ın kariyerinin yolları böylece açılmış oldu.
1976’da ilk sinema filmi “Bugsy Malone”u yönetti. Sadece çocuk oyuncular kullanan film Jodie Foster’la iki BAFTA dahil birçok ödül kazandı. Sonra, 1978’de Türkleri kötü göstermesiyle bizde çok tartışma yaratan “Geceyarısı Ekspresi” geldi. Senaryo Oliver Stone’a aitti ve Stone bu senaryoyla o yıl ilk Oscar’ını kazandı. Ardından gişede büyük başarı kazanan “Fame” geldi. Parker bir yaptığını bir daha asla tekrar etmiyor, karanlık bir filmden sonra hafif bir müzikal çekerek beklentileri hep bozuyordu. 1982’de bir dram olan “Shoot the Moon”u çekti ve arkasından Pink Floyd müzikal/rock operası geldi.
Vietnam savaşından büyük psikolojik yaralarla dönen iki arkadaşın hikayesini anlatan “Birdy” yine bambaşkaydı, şiirseldi. 1988’de epik bir ırkçılık hikayesi geldi: ‘Mississippi Yanıyor’. Birçok Oscar’a aday gösterilen film en iyi sinematografi Oscar’ını kazandı. Ardından Madonna ve Antonio Banderas’ın başrolleri paylaştığı “Evita”, İrlandalı bir öğretmenin sefaletle geçen çocukluğunun gerçek hikayesi olan “Angela’nın Külleri”…
Parker, ustası saydığı Fred Zinnemann’ın sözünden çıkmaz, her filminden önce ona danışır ve nasıl bir film çekeceğine karar vermeden önce onun şu sözünü hatırladığını söylerdi: “Film çekmek çok büyük bir ayrıcalık. Asla hiçbir şeyi ziyan etmemelisin”. Film okullarına gittiğinde ise öğrencilere “verecekleri bir mesaj yoksa hiç uğraşmamalarını, sözün her türlü yeni teknolojinin ötesinde değerli olduğunu” söylerdi.
Alan Parker sert bir yönetmendi. Sinemayı çok iyi bilen ve Parker’ı çok seven bir arkadaşımın söylediği gibi “insanların kendilerine ve birbirlerine dair en karanlık yönlerini dürüstlükle sergilemekten ve insanlarla dalga geçmekten çekinmeyen biriydi”. 70 yaşında işin bürokrasisiyle, para kısmıyla uğraşmaktan vazgeçip kendini emekli etti ve resim yapmaya başladı. Bir röportajında film endüstrisinin tadının kaçtığını, bunun sebebinin de dijital çağ olduğunu söylüyordu. Filmler eski teknolojiyle çekilirken bütün işlem çok külfetli ve pahalıydı; stüdyo yöneticileri çok fazla karışamıyordu. Parker’ın en nefret ettiği şey filmlerine para bulmak için stüdyolara “yalakalık” yapmaktı. O sadece hikayeler anlatmak istiyordu ve bize harika hikayeler-filmler bıraktı.
-

Çevre Tarihi
Çevre tarihi, dünyada giderek daha fazla araştırmacının ilgisini çekiyor. Türkiye’de ise bu alanda bir kuraklık var. Geleneksel tarihçiler, devletlerin tarihini incelerken, insanın doğayla olan etkileşimini dışarıda bırakıyorlar. Alanda çalışan nadir isimler, temel kaynaklar ve bir çevre tarihçisinin doğa için savaşı…
Osmanlı tarihçiliğine coğrafyayı sokanların önderlerinden Wolf Hütteroth “Çoğumuz, işimizde, ne olduğunun bilincine varamadığımız tarihsel coğrafyanın sorunları ile karşı karşıyayız. (…) Devletlerin ‘yüce tarihi’nden sıradan halk çoğunluğunun tarihi olan toplumsal ve ekonomik tarihe doğru adım attığımızda belirli bölgenin doğal faktörlerinin önemi daha çok ortaya çıkar. Onlar, söz gelişi, zeytinin üretildiği ya da üretilemediği, sulamanın bolca yapıldığı ya da yapılamadığı bir bölgede, yaşam alanlarının sıradağlarla çevrili veya geniş ovalarla ulaşabilecekleri açık yerlerde yaşayabilirler” diyordu.
Oysa küresel anlamda çevre/ekosistem gibi konularda yapılan ve ancak sınırlı bir kısmı Türkçeye çevrilmiş olan böyle-sine yaşamsal bir sorun, Türk tarihçiliğinde ciddi bir eksikliğe işaret ediyor. Özellikle de akademik ortamda… Kendilerini bu işe vakfetmiş olanların sayısı çok az. Dolayısıyla böyle canalı-cı bir meselenin üstüne yorum yapanları, iklim değişikliğiyle ilgili bir şeyler söyleyenleri, sorumluluk hissederek makale ve kitap yazanları takdirle karşılamak gerek. Periyodik yayınlarda hazırlanan özel dosyaları veya açılan müzeler yoluyla yapılan katkıları da…Merzifon’da botanik dersi Bugün geleneksel tarihçiler doğa tarihiyle ilgilenmezken, 19. yüzyılda Merzifon Amerikan Koleji öğrencileri botanik temalı arazi gezilerine çıkıyordu… 1890-1915 arasında okulda görev yapan Prof. John Jacop Manissadjlan’ın katkılarıyla Kolej’de 7 bin parçalık bir doğa tarihi müzesi kurulmuştu. 1976’da kaybettiğimiz Cengiz Orhonlu, 1960’lı ve 1970’li yıllarda tarihçiliğe zengin bir konu çeşitliliği getirdiğinde tarih bölümündeki öğretim üyeleri bu konuları garipserlerdi. 1984’de Osmanlı İmparatorluğunda Şehircilik ve Ulaşım başlığıyla derlediğim makalelerinin altbaşlıkları —Şehir Mimarları, Yollar, Kaldırımcılık, Köprücülük, Su-yolculuk, Kayıkçılık, Nehir Gemiciliği, Nehirlerde Nakliyat, Kervan ve Kervan Yolları— ve Derbent Teşkilatı, birçok tarihçinin alışık olduğu tarih bilincine uygun düşmüyordu. Kroniklerle (tevarihle) sınırlı kalan bilgileri aşıyor, arşiv belgelerinin nasıl çok çeşitli konulara yönelik bilgi depola-
rı olabileceğini gösteriyordu. Hatırlatmakta yarar var: Lise kitaplarında tekrarlanan, üniversite kürsülerinde yer bulan ve öğretilen tarihçilik, sosyal ve ekonomik konuları kenarda bırakıyordu. Doğa/çevre ile ilgili konular, ancak bireysel olarak ve amatörce ele alınabiliyordu.Aslında bu kanal, Ömer Lüt-fi Barkan ve Halil İnalcık gibi tarihçilerimizin zirai ekonomi, demografi, vergilendirme, taşra tarihi gibi konulardaki öncü çalışmalarıyla açılmıştı. Fernand Braudel’in Akdeniz Dünyası’nın 16. yüzyılda çevreyi çok geniş boyutlarıyla tarihçiliğe yerleştiren çığır açıcı Tarih Okulu’nun evrensel etkinliği de malum! Onların tarihçiliğe getirdikleri farklı boyutları unutmadan çevre tarihinin gelişmesine yardımcı olduklarını düşündüğüm birkaç tarihçiden daha sözet-mek istiyorum. Özellikle, öyküsü yarım yüzyıl önceye uzanan Ruşen Keleş’in 100 Soruda Çevre: Çevre Sorunları ve Çevre Politikası kitabının, tarihçilere yön gösterebileceğini düşünüyorum.
Doğa üzerinden şehrin tarihi
yüzyılın ikinci yarısında çizilmiş bu harita, İstanbul’un kuzeybatı ucundan başlayarak şehrin suyollarını gösteriyor; şehirle doğanın birbirinden ayrılmasının çok eskiye dayandığına işaret ediyor (altta). 19. yüzyılda Belgradkapı’da surların hemen dışındaki bostanlar (üstte).Yüksek lisans ve doktora çalışmalarını, Osmanlı arşivlerini de kullanarak Bilkent Üniver-sitesi’nde yapmış olan Selçuk Dursun, bu konunun Türkiye’de ilk kez Ortadoğu Teknik Üniversitesi Tarih Bölümü’nün ders programına alınmasını sağlayan isimdi. Araştırmalarıyla çevre tarihine, ekolojiye dikkat çeken ve çalışmalarını uluslararası ölçekte sürdüren Selçuk Dur-sun’un, J. Donald Hughes’ün Çevresel Tarih Nedir? kitabı için yazdığı “Çevresel Bağlantılar: Tarihi Yeniden Düşünmek” başlıklı tahlilindeki şu itirafı, Türk tarihçiliğinin önündeki engellerden birine de işaret ediyordur.
“O günlerde ülkenin içinde bulunduğu akademik yapı açısından da durum pek parlak değildi. Çevresel (ekolojik) tarih akademik camiada pek tanınmıyordu. Örneğin 2012 yılında Girit’te yapılan yirminci CIEPO konferansında Osmanlı tarihine çevresel tarih açısından nasıl bakılabileceğine dair yaptığım ve sonradan konferans bildirileri içinde yayınlanan sunumumdan sonra bir tarihçimizin ‘Her şey iyi hoş da bizim işimiz insanla hocam!’ demiş olmasını uzun bir süre kabullenemedim. Tarihe insan merkezli bakış açısının en üst noktası olan bu eleştiriye karşı çevresel tarihçilerin de işinin, insanın doğayla olan etkileşimi olduğunu ve çevresel tarihin sadece çevrenin tarihi olmadığını nafile bir çabayla anlatmaya çalışmıştım”.
Selçuk Dursun’un bu anısı, bana da 1960’larda Londra Üni-versitesi’ndeki doktora çalışmalarım sırasında tanıştığım, Türk tarihçiliğinde saygın/milliyetçi bir kişinin “Türk tarihi dururken okyanuslara açılmanın an-lamsızlığı”na ilişkin söylediklerini hatırlattı. Okyanuslara açılmış olmak, Osmanlı İmpara-torluğu’nun Avrupa imparatorluklarına karşı ticaret yolları üsündeki mücadele ve ilişkilerini araştırmak tarih dışıydı sanki!
Doğa ve tıbbı, tarih potasına yerleştiren nadir araştırmacılardan Eren Akçiçek gibi müstesna insanlar da var tabii. İç hastalıkları ve gastronomi alanlarındaki uzmanlıklarının getirdiği deneyimle konu üzerine çalışan Akçiçek, bir yandan Atatürk’ü çeşitli yönleriyle tanıtmış, bir yandan İzmir’i de esas alan sağlık kongreleri ve doğal besinlerle ilgili sempozyumlar organize etmiş ve bilginleri biraraya getirerek bildirilerin yayımlanması için içtenlikle gayret göstermişti. Zeytinyağı ve Sağlık’tan Arı Ürünleri ve Sağlık’a, Kadim İksir Sirke’den Sarımsak Kitabı’na; Sıtma’dan Cüzzam’a çalışmaları, doğayı temel alarak yansıttıklarının her birinin büyük bir emek ve bitmeyen bir merakın ürünleri olduğunu gösterirken, tarihin do-ğa/çevre ile bütünleşmesinden ne tür alanların açılabileceğini de kanıtlıyordu.
Profesyonel tarihçilikte açılan devasa bir alanın önemi ne dikkat çeken çok büyük bir katkı da yaşadığımız şu korona günlerinde elimden düşürmediğim Joachim Radkau imzalı Doğa ve İktidar: Global Bir Çevre Tarihi. Almanca yazılmış, İngilizce baskısından Nafiz Güder tarafından Türkçeye çevrilmiş olan bu dev eseri, yazarının ağzından bazı noktalarla tanıtmak istiyorum:
“Dar görüşlü kişisel çıkarlar, uzun vadede hep birlikte hayatta kalma hedefine baskın çıkar. Orman otlağı, ormanı tahrip eder. Otlak, göçebe ve yarı göçebe bir ekonomi biçimine doğru gelişir ve ekilip biçilebilir toprağı besinden mahrum bırakır. Ormansızlaşma, toprak erozyonuna ve yağmur suyu akışının şiddetlenmesine yol açar; bu iki etki birleştiğinde, bir yerde bozkır ve çöl sahası meydana getirir, başka bir yerde ise bataklıklar ve sıtma. Bütün bunların üstüne, artan hareketlilik ve küresel bağlantılar gelir. İnsanlar ve çevreleri arasında sayısız kuşak boyunca oluşturulmuş olan denge, harici etkiler, istilalar ve adem-i merkeziyetçiliğin yitirilmesi yüzünden bozulur”.
Bu çerçeve içinde, tüm tarihsel boyutu ve evrensel ölçeğiyle Doğa ve İktidar, Türk tarihçiler için bir el kitabı olabilir. Yazar, çevre tarihi çalışmalarının yaşadığımız çağ ile sınırlandırılmaması gerektiğini, insanlık tarihi boyunca süregelmiş iç karartıcı bir tema olması dolayısıyla çok ciddi değerlendirmeleri hak ettiğini söylüyor. Yakın dönemde atmosfere ve su kaynaklarına yönelik küresel tehdit karşısında çevre tarihinin daha iyi anlaşılması gerektiğini de bildiriyor. Yazar, bu yaşamsal konuya at gözlükleriyle bakanların çıkmaz yollarını, kısırdöngülerin tekdüzeliğini aşan yöntemleri, Titanik’in salonlarındaki koyu sohbetler misali vurdumduymazlığı, çevre tarihinde değer yargıları sorununu dikkate sunuyor; doğanın, hayatta olduğu gibi, tarih sahnesinde de bir oyuncu –şüphesiz baş oyunculardan biri– olduğunu hatırlatıyor.
Önceliği su ve ormanlara veriyor Radkau; iktidar ile alışverişleri uzun bir bölümde masaya yatırıyor. Bu çok önemli iki kaynağın kişisel çıkarlara karşı savunulması gerektiğine vurgu yapıyor. İnka kültürüne, Sümer uygarlığına, Asya içlerine, Akdeniz dünyasına, Batı ve Kuzeybatı Avrupa’ya, neredeyse dünyanın her bir köşesine uzanmak isteyen sömürgecilikten, insanlık ile çevre arasında yakın yüzyıllardaki ilişkilerden, küreselleşme labirentindeki çevre tarihinde kırılma noktası olarak belirlediği Amerikanlaştırılma-
dan; nükleer kıyamet ve kanser kaygılarından; bilimsel gelişmeler yanında manevi kökenlerden, dışlanmışlıklar ve geliştirilmesi gereken eleştirel duruşlardan dem vuruyor.Başyapıtlarından Çöküş’te “Ben tedbirli bir iyimserim,” diyen Jared Diamond ise şöyle değerlendiriyor durumun ciddiyetini: “Eğer bunları çözmek için kararlı adımlar atmazsak, gelecek birkaç on yılda tüm dünyanın yaşam standardı düşecek veya belki daha da kötüsü olacak! İşte bu yüzden hayatımın bu noktasında kariyerimi problemlerimizin ciddiye alınması hususunda insanları inandırmaya adadım. Aksi takdirde böyle yaşamaya devam edemeyeceğiz”. Diamond, kitabını korona günlerinde yazmış olsa, neler döktürürdü acaba?
MEMLEKETİMDEN DOĞA MANZARALARI
“Yaşanmışlıktaki tarih”
1979’da İstanbul Üniversitesi’nden yeni bir dünyada yeni bir bölüm hayaliyle Ege Üniversitesi’ne naklimi yaptırdıktan hemen sonra Turgutlu (Kasaba) tarihiyle uğraşmaya başlamıştım. Böyle bir ilginin en önemli sebebi, ilçeyi kuzeyinden saran Çaldağı’nda bir İngiliz şirketinin nikel madeni çıkarmak için yüz binlerce ağacı kıyımdan geçirmesinin getirebileceği sonuçlardı.
Benim 1950’lerin ikinci yarısında “Talebe Treni”yle Manisa Lisesi’ne ve çoktan kurumuş Leylek Çayı boyunca Gediz Nehri’ne gidip geldiğim günlerde, bağın/bahçenin, zamanla yok edilen pamuk tarlalarının, nice ağaç ve bitkinin ufkunda görüş mesafemdeydi Çaldağı. Gerek Turgutlu’da yapılan bilimsel toplantılar, gerekse nikel şirketine karşı TEMA ve Turgutlu Çevre Platformu (TURÇEP) önderliğinde düzenlenen yürüyüşler (özellikle de Taksim Gezi Parkı’nda patlak veren protestoların Kasaba’daki yansımaları) gösterdi ki artık durum değişmişti. Oradaki kıyım yönlendirdi beni böylesine hayati bir sorunla ilgilenmeye. Önce Küllerinden Doğan Kasaba: Turgutlu kitabını yazdım, sonra Kasaba’daki yıllarımın tanıklığını da yapmış olan Sıtkı Cantekin’in 1940-1960 fotoğraflarıyla yakın tarihe yöneldim. Çaldağı: Kasaba’mdaki Darbe ile bir doğa felaketinin görgü tanığı oldum. Ne demişti Cumhuriyet’in yetiştirdiği mümtaz tarihçilerden Şerafettin Turan: “Yaşanmışlıktır tarih”.
Kitaptan bir alıntıyla özetleyeyim derdimi: “Aslında biliyordum, öğrenmiştim dünyanın dört bir yanına ulaşan Avrupa’nın ekolojik emperyalizmini; 20. yüzyılda ABD’nin okyanuslara açılan donanımlı gemilerinin ettiklerini; tanıştım “Çıkarımız bizi hangi denize, hangi kıyıya yöneltirse, kazanç bizi geniş dünyanın hangi limanına sürüklerse” diyen sömürgecilikle. (…) Çaldağı benimdir; Çampınar köyünden Memed’indir, Ramazan’ındır; İzmir’de açık pazarlarda sattıkları ürünlerinden satın aldığım köylülerindir. Emekli Astsubay Muammer Arabulan’ındır, Turgutlu’nundur, Gediz’indir, çevresinindir; Türkiye’nindir, tüm doğaseverlerindir”.
-

2. Dünya Savaşı’nın ölümcül yan etkisi… AMFETAMİNLER
1939’da patlak veren 2. Savaş’ta, en önemli yeni strateji hızdı. Almanlar, İngilizler, Amerkalılar ve Japonlar, laboratuvarlarda üretilen ve beyni uyararak uyanıklığı sürekli kılan haplar kullandılar. Nazilerin “blitzkrieg” (yıldırım savaşı) hücumlarının, “korkusuz” pilotların, pervasız Kamikaze’lerin, amansız saldırıların arkasında hep bu “fırtına tabletleri” vardı… Ve bu uyarıcıları kullanmak “vatani bir görev”di.
Genellikle “azim” hapları (pep pills), “ilerle” hapları (go pills), “yükselticiler” (uppers) ve “hız” (speed) gibi isimlerle anılan bir sentetik ilaç grubu olan amfetaminler, beyni uyararak yorgunluğu ve iştahı azaltıyor, uyanıklığı artırarak daha “iyi” hissettiriyor. Modern çağın ruhunu yansıtan bu ilaçlar, 2. Dünya Savaşı’nın kendine özgü koşullarında sanayi güçleri tarafından ticarileştirilmiş, kitlesel üretime geçmişlerdi. 2. Dünya Savaşı bu nedenle insanlık tarihindeki en yıkıcı savaş olmasının yanında bir “ilaçlı kuvvetler savaşı” da olmuştu. Savaş bu tür ilaçların dünya genelinde yasallaşması kadar, karaborsa üretim ve kullanımında da tetikleyici hatta meşrulaştırıcı rol oynamıştı.
Savaşın sürdüğü yıllar boyunca Japon, Amerikan ve İngiliz kuvvetleri çeşitli tipte amfetaminleri büyük miktarlarda tükettiler; ancak savaşın henüz başında bu hapların patlamasına asıl öncülük eden, Almanlar oldu. Almanya’yı etkisi altına alan Nazi ideolojisi radikal biçimde uyuşturucu karşıtıydı. Uyuşturucu kullanımı, 1. Dünya Savaşı’nda yaşanan yenilginin ardından hem kişisel zayıflığın hem de ülkenin ahlaken bozulmasının sembolü kabul ediliyordu. Ancak metamfetamin istisnaydı. 1930’ların sonunda mucize ürün olarak lanse edilen bu küçük hap, Nazilerin çağrısını tekrarlıyordu: Almanya uyan! Enerji veren ve kendine güveni artıran metamfetamin, 3. Reich’ın fiziksel ve zihinsel üstünlük takıntısına çok uygundu. Eroin veya alkol gibi maddelerin aksine, metamfetamin gerçeklerden kaçmanın rahatlığını sunmuyor, aksine uyanıklık ve dikkat için alınıyordu. Nazi ideolojisinde insan mükemmelliğinin karşılığı olan Aryanlar, böylece mükemmelin de ötesine geçerek süper-insanlar ve süper-askerlere dönüşebilirlerdi.

Askerleri ve formda kalmak isteyen kadınları hedefleyen amfetamin reklamları… 
1936 Berlin Olimpiyat Oyunları’nda, ticari adı “Benzedrine” olan Amerikan üretimi bir amfetamin, doping ürünü olarak kullanılmış; bunun üzerinde çalışan Alman kimyager Friedrich Hauschild, ertesi yıl amfetamine çok yakın bir madde olan metamfetamin sentezlemeyi başarmıştı. Berlin merkezli ilaç şirketi Temmler-Werke, metamfetamini 1937 kışında “Pervitin” markasıyla satmaya başladı. Eczanelerde reçetesiz satılan tabletler, reklam kampanyasının da etkisiyle son derecede popüler oldu. Metamfetamin ile takviye edilmiş çikolatalar bile piyasaya çıkmıştı. Ancak ilaç henüz gerçek patlamasını gerçekleştirmemişti.
Savunma Fizyolojisi Araştırma Enstitüsü Müdürü Dr. Otto F. Ranke, Pervitin’in yorgunluğu ortadan kaldırarak savaş alanında çok işe yarayacağını düşünüyordu. Ranke ilacı bir grup sağlık görevlisi üzerinde test ettikten sonra, Pervitin’in “yorgun bir kadroyu yönlendirmek için mükemmel madde” olacağına inandı. Günlüğünde ve mektuplarında anlattığı üzere kendisi de kullanıcıydı: “Pervitin ile 36 ila 50 saat boyunca hiç yorgunluk hissetmeden çalışmaya devam edebilirsiniz” diye yazmıştı.

Gerçek ve hayalî düşman peşinde
Nazilerin Waffen-SS’deki askerlere bolca amfetamin dağıttığı biliniyor. Yalnız bir sorun vardı: İlacın etkisindeki askerler, kimi zaman paranoya içinde tüm mühimmatlarını hayalî düşmanlara harcıyorlardı.Alman ordusunun sağlık görevlileri, ilk kez 1938’de Çekoslovakya’nın işgali sırasında askerlere Pervitin verdi. Ancak ilacın ilk gerçek askerî denemesi Eylül 1939’da Polonya’nın işgali sırasında gerçekleştirilecekti. Almanya, 100 bin Polonyalı askerin öldüğü saldırıda doğu komşusunu ele geçirdiğinde, bütün dünya “sanayi tipi yeni bir savaş biçimi” olan Blitzkrieg (Yıldırım Harbi) ile tanışıyordu. 1. Dünya Savaşı’nda uygulanan siper savaşı yöntemine karşı geliştirilen ve 2. Dünya Savaşı sırasında Almanların temel savaş doktrini olan Blitzkrieg, düşmanın savunma kurmasına fırsat vermeden onu olağanüstü hızlı mekanize saldırılarla imha etme amacını güdüyordu. Burada zincirin zayıf halkası, yorgunluktan muzdarip askerlerdi. Dinlenmeye ve uykuya ihtiyaçları vardı; yorgunluk ilerlemelerini yavaşlatıyordu. İşte Pervitin tam burada devreye girdi; kod adı “hız”dı ve Blitzkrieg için gereken de tam olarak buydu…
1939’un sonları ve 1940’ın başlarında, Reich Sağlık Lideri Dr. Leonardo Conti gibi hekimler Pervitin’in risklerini farketmeye başladılar ve ilacın sadece reçete ile kullanılmasını sağladılar. Ancak uyarıları gözardı ediliyordu. Temmler-Werke fabrikasında üretim hızı, günde 833.000 tablete ulaşmıştı. 1940’ın sadece Nisan ve Temmuz ayları arasında, Alman askerler 35 milyondan fazla metamfetamin tableti (Pervitin) aldı. İlaç, pilotlara ve tank ekiplerine Fliegerschokolade (pilot çikolatası) ve Panzerschokolade (tanker çikolatası) olarak bilinen çikolata tabletleri şeklinde dağıtıldı.

Amfetamin sendromu
Vietnam Savaşı, uyuşturucuların en yaygın olduğu savaşlardan biriydi. Amfetaminlerin haricinde sinir krizlerini önlemek için esrar gibi sakinleştiriciler de veriliyorduBu ilaçların etkisi altındaki Wehrmacht askerleri, aralıksız 10 gün süren yürüyüş ve savaşın ardından 1940’ın Haziran başında Dunkirk’te İngiliz ordusunu da yenilgiye uğratmıştı. Churchill anılarında bu yenilgi için “Şaşkındım, hayatımda yaşadığım en büyük sürprizlerden biri olduğunu itiraf ediyorum” demişti. İngiltere’de bombalama dalışları yapan korkusuz Nazi pilotlarına dair söylentiler yayılıyordu.
Bu arada bazı kullanıcılar ilacın olumsuz yan etkilerini bildirmiş, kalp krizi geçirenler olmuştu. Bağımlılık potansiyeli ve ilacın aşırı kullanılmasının olumsuz etkileri konusunda artan endişeler sonucunda Alman ordusu 1940’ın sonunda metamfetamin tahsislerini azaltmaya başladı. Bağımlılık yaptığı tıbbi kurumlar tarafından deklare edildikten sonra amfetamin tüketimi 1941 ve 1942’de keskin bir düşüş gösterdi. Fakat buna rağmen ilaç, hem Batı hem de Doğu cephelerinde dağıtılmaya devam edecek ve günün sonunda kâr eden yegane taraf, ilacın üreticisi Temmler-Werke şirketi olacaktı.
Bu arada, İngiliz gizli servis ajanları düşen bir Alman uçağında Pervitin tabletleri keşfetmiş, Müttefik askerlerin de aynı yöntemi kullanmasına dair bir plan yapılmıştı. İngiltere Kraliyet Hava Kuvvetleri 1941’de yine bir amfetamin olan Benzedrine tablet ve inhalerin (solunum spreyi) sağlık görevlilerinin takdirine bağlı olarak kullanımını resmî olarak onayladı.

“Taşıması rahat, kullanımı kolay” diye tanıtılan Benzedrine inhaler, soğuk algınlığı için çocuklara bile pazarlanıyordu. Benzedrine, Pervitin kadar tehlikeli olmamakla birlikte yine de riskler taşıyordu. Uyumaktan alıkoyuyordu fakat yorgun hissetmeye engel olmuyordu. Beden, yorgunluğunu giderme şansı bulamadığı için ilaçsız kaldığında işlev göremiyor ve çöküntüye uğruyordu. Ancak ilaç saldırganlığı ve kendine güveni artırıyor, moral destek sağlıyordu. Müttefikler de daha çok ilacın bu ruhsal etkilerinden yararlanıyordu.
1942’de Amerikan askerleri Kuzey Afrika’ya ayak bastığında, operasyonlar ilaç etkisi altında başlamıştı; General Dwight D. Eisenhower’ın direktifleri üzerine yarım milyon Benzedrine tableti sağlanmıştı. Bir İngiliz subayın 1942 tarihli hatıralarına göre İngiliz 24. Zırhlı Tank Tugayı askerleri Mısır’daki savaştan önce günde 20 miligram Benzedrine almışlardı. Mukayese etmek gerekirse, Kraliyet Hava Kuvvetleri’ndeki pilotlar için önerilen doz sadece 10 miligramdı.

Vietnam’da askerlere reçete edilen amfetamin sayısı 225 milyonu geçti. 2. Dünya Savaşı boyunca Alman, İngiliz, Amerikalı ve Japon kuvvetleri büyük miktarlarda amfetamin tüketti, fakat ilaç kullanımı hiçbir yerde Japonya’daki kadar büyük ve uzun süreli bir toplumsal etkiye yolaçmadı. Japon hükümeti savaş sırasında kullanılmak üzere yerli ilaç şirketlerine metamfetamin üretme görevi vermişti. Tabletler pilotlara ve askerlere Philopon (Hiropin olarak da bilinir) adı altında dağıtıldı. Mühimmat işçileri ve savunma ile ilgili fabrikalarda çalışanlara üretkenliklerini artırmak için metamfetamin tabletleri verildi. Kamikaze pilotları da intihar görevlerinden önce damardan büyük dozlarda metamfetamin alıyordu. “Fırtına tabletleri” olarak bilinen imparator damgalı haplar, yeşil çay tozu ile karıştırılmış metamfetaminden oluşuyordu.
Japonlar savaş uyaranlarını “senryoku zokyo zai” ya da “savaşan ruhlara ilham vermek için ilaç” olarak adlandırmıştı. Savaş öncesinde uyuşturucu kullanımına karşı alınan sıkı önlemler, üretimi artırmak için bir kenara atılmıştı. Nedenini anlamak zor değil; topyekûn bir savaş, fabrikadan muharebe meydanına tam bir seferberlik gerektiriyordu. Pilotlar, askerler, deniz ekipleri ve işçiler daha uzun süre uyanık kalmak ve daha çok çalışmak için rutin olarak doğal sınırlarının ötesine itildi. Bu bağlamda, uyarıcı almak vatani bir görev kabul edildi.

Sinir krizinin eşiğinde kadınlar
Amfetamin evkadınlarını hedefliyordu. “Ninem zamanında senin üç katın iş yapıyordu” diyen çocuğa annesi, “Onun zamanında gazozlarda kokain vardı” diye cevap veriyor.
Birçok ülkede askerler savaştan eve amfetamin bağımlılığıyla dönse de, tarihindeki ilk uyuşturucu salgınını yaşayan Japonya’daki sorun, aralarında en şiddetli olandı. Savaş sırasında bağımlı olan birçok asker ve fabrika işçisi, savaş sonrası yıllarda da ilaç tüketmeye devam etti. 1945’te teslim olan ülkenin depolarında kalan devasa miktarda Hiropin’in bir kısmı ilaç olarak dağıtılmak üzere kamu dispanserlerine gönderilmiş, geri kalanı ise karaborsaya yönlendirilmişti. Dağıtımın çoğunu suç örgütü Yakuza devralmıştı.
İlaç endüstrisi uyarıcı ilaçları, savaştan yorulmuş, acı verici bir yenilgiden çıkmış toplumun güvenini yeniden kazanması için mükemmel araç olarak gösteriyordu. Tüketicileri bu ilaçları satın almaya teşvik etmek için reklam kampanyaları düzenliyorlardı. Damardan uygulanan sıvı metamfetamin de reçetesiz satılıyordu. 18-25 yaş arasındaki Japonların yaklaşık yüzde 5’i ilacı kullanmış, birçoğu 1950’lerin başında damardan bağımlı olmuştu.
Daha önce hiçbir yabancı güç tarafından işgal edilmemiş olan adalarda ABD’nin askerî üsleri vardı ve amfetaminin yayılmasından ABD askerleri sorumlu tutuluyordu. Japon Narkotik Bölümü 1953’te 623 Amerikan askerini uyuşturucu kaçakçılığı nedeniyle tutuklamış ama bu uyuşturucu skandallarının çoğunun üzeri, Amerikan-Japon dostluğuna “saygıdan” kapatılmıştı.
Amfetaminlerin Amerikan ordusunda bugün bile kullanıldığı biliniyor. Örneğin 2002’de Afganistan’daki Amerikan pilotları, Kanadalı askerleri açtıkları dost ateşiyle öldürdüğünde, savunma avukatları pilotların hava kuvvetlerinin bir yaptırımı olarak amfetamin kullandıklarını ve bunun onların muhakemelerini etkilemiş olabileceğini belirtmişti.

Kamikaze pilotlarına intihar görevleri öncesi metamfetamin verildiği biliniyor.
FİZİKSEL-PSİKOLOJİK AĞIR HASAR
Önce ‘iyilik’ hissi ardından bağımlılık
Kilo verme, depresyonu engelleme, konsantrasyonu ve girişkenliği artırma… Amfetamin ve metamfetamin bazlı ilaçlar, 20. yüzyılın ikinci yarısında bütün toplumları pençesine aldı.
Tümüyle laboratuvarda üretilen amfetaminler, Batı’da “efedra” olarak bilinen “ma huang” adındaki bitkinin yerine geçebilecek suni bir madde arayışından doğdu. Nispeten nadir bulunan bu çöl çalısı, Çin’de 5.000 yıldır bitkisel ilaç olarak kullanılıyordu. Öksürük ve soğuk algınlığı tedavisinde kullanıldığı gibi konsantrasyon ve uyanıklığı artırdığı için de Çin Seddi’nde devriye gezen muhafızlar tarafından alınıyordu.
1887’de Japon kimyacı Nagayoshi Nagai bitkideki aktif maddeyi başarıyla izole etti. Efedrin, adrenaline çok benzeyen bir maddeydi. 1893’te Nagai, efedrini kullanarak bir amfetamin çeşidi olan metamfetamini sentez etti. Aslında amfetamin, 1887’de Lazar Edeleanu adında Romen bir kimyacı tarafından Berlin Üniversitesi’nde sentez edilmiş ama klinik olarak kullanılmamıştı. 1919’da bir başka Japon biliminsanı A. Ogata, efedrini sentetik olarak geliştirdi.

Temmler-Werke şirketinin Pervitin tabletleri. 1927’de astım, saman nezlesi ve soğuk algınlığını tedavi etmek amacıyla UCLA laboratuvarlarında çalışan İngiliz kimyacı Gordon Alles tarafından tekrar sentezlenmesiyle, amfetaminin ticari kullanımı için bir formül bulunmuştu. Alles, 1929’da ilk insan denemesini kendisine 50 mg amfetamin enjekte ederek gerçekleştirdiğinde, gözlemlerini “burun temizlendi-kuru”, “iyilik hissi-çarpıntı” ve “oldukça uykusuz bir gece” diye not etmişti. Bulduğu formülü Philadelphia’da bir ilaç şirketi olan Smith, Kline & French’e (SKF) sattı ve 1932’de ilk amfetamin ürünü Benzedrine, inhaler (solunum spreyi) şeklinde, nezle ve astımı tedavi eden bir ürün olarak tezgahlarda yerini aldı.
Benzedrine depresyondan obeziteye kadar birçok sağlık sorununda harikalar yaratan bir ilaç olarak tanıtılıyordu ve bağımlılık potansiyeli, uzun dönemli fiziksel ve psikolojik hasar riskleri konusunda hiçbir şey bilinmiyordu.
Amfetaminin normal yetişkinlerin kişiliği, davranışı ve iş performansı üzerindeki etkileri üzerine, Pennsylvania Üniversitesi psikologları William Turner ve George Carl tarafından yapılan kapsamlı ve titiz bir çalışma düzenlendi. Üç büyük makalede yayımlanan bulgular, şu ana sonuçları destekliyordu: Düşük-orta dozda amfetamin, basit görevlerde psikomotor (el-göz) becerisini artırırken, daha yüksek dozlar her ikisini de bozmuştu; bellek, aritmetik ve sözel beceri performansı düşük-orta dozlarda çok fazla etkilenmemişti ve ilacın zeka ölçümleri üzerinde hiçbir etkisi yoktu. Buna mukabil, ilacın düşük dozlarda bile belirgin bir etkisi vardı: Ruh hali ve konuşkanlığın belirgin olarak yükselmesiyle birlikte artan bir girişkenlik ve dürtüsellik…
Amfetaminin bir diğer etkisi, iştahı azaltmasıydı. 1937’deki ilk çalışmalardan birinde, ilaç kullanan 120 kişiden çoğunun birkaç hafta sonra kilo verdiği bildiriliyordu. Amfetaminin bu amaçla da reçete edilmesiyle artan talep küçük ilaç üreticilerini de cezbetmeye başladı. Patentleri ihlal ederek hem taklit Benzedrine Sülfat tabletleri hem de “gökkuşağı” diye anılan parlak renkli diyet hapları üretmeye başladılar. 1960’ların sonlarına doğru kilo vermek için amfetamin ve metamfetaminin kullanımı giderek yaygınlaştı.

Amfetamin kullanımıyla 72 saate varan yüksek ve sahte aktivite, sonrasında büyük bir düşüş ve yorgunluğa yol açıyordu. Amfetamin psikozu
ABD’de amfetamin ilk olarak, Benzedrine (amfetamin sülfat) tabletlerinin pazarlanmaya başlanmasından dört yıl önce, 1933’te doğrudan tüketici için onaylanmış bir solunum spreyi olarak serbest bırakıldı. Benzedrine inhaler, marjinal gruplar tarafından hızlı bir şekilde keşfedildi ve 1930’ların sonunda caz kulüpleri ve hapishaneler gibi mekanlarda yayıldı.
Tıbbi amfetaminin kötüye kullanımını ve bağımlılık sorumluluğunu ölçen ilk bulgular, 1960 civarında İngiltere’den geldi. Kilo verme, depresyon ve diğer endikasyonlar nedeniyle ilaç verilen hastaların yaklaşık %10’u bir dereceye kadar bağımlı hale gelmişti. İngiliz psikiyatrist Phillip Connell 1950’lerin sonlarında “amfetamin psikozu”nun kurbanlarının üçte birinin amfetamini önce reçete ile aldıklarını, bağımlı olmalarının ardından daha az meşru kaynaklara yöneldiklerini gösterdi.
ABD’de amfetamine ulaşmak için reçete gerekiyordu. Bu, salgının hızını kesti. Fakat 1950’lere gelindiğinde, amfetamin kullanımı sivil halk arasında yükselişe geçti. Özellikle kolej öğrencileri, uzun yol sürücüleri, atletler, ev kadınları ve monoton işlerde çalışanlar arasında… 1959’da FDA (Food and Drug Administration) istismar edildiği gerekçesiyle amfetaminli inhalerleri yasakladı. Fakat amfetaminin çeşitli formları hiperaktivite, obezite, narkolepsi ve depresyon gibi bazı sağlık problemlerinde tedavi amaçlı kullanılmaya devam ediyordu.
1971’de bütün amfetamin türleri Drug Enforcement Agency (Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi) Schedule II ilaçlar kapsamına alındı. Bu grup ilaçlar tıbbi amaçla kullanılabilse de yüksek istismar potansiyeline sahip, fiziksel ve psikolojik bağımlılık yapan, yalnızca reçete ile ulaşılabilen ilaçlardı. Amfetaminlere bağlı sorunların çözülmesi için eğitim ve tedavi gibi halk sağlığı çalışmaları da yapıldı.
Bütün bu çabalara rağmen amfetamin, 1980’lerde gizli laboratuvarlarda üretiliyordu. Bunu önlemek için yapımında kullanılan efedrin ve psödoefedrin gibi maddelerin satışına sınırlama getirildi. Ancak o zaman da devreye yabancı üreticiler girdi. Amfetamin kullanımı artık tüm dünyada sıkı bir şekilde denetlense de, bu ilaçları tamamen kontrol altına almak halen oldukça zorlu bir iş.
-

Doğu’da toparlanma Batı’da büyük travma
Kanunî döneminde Batı’daki fetihler, Hıristiyan zihin dünyasında büyük bir altüst oluş meydana getirdi. Vaktiyle Endülüs vasıtasıyla İslâm’ın yayılmasının önü kapatılmıştı; şimdi ikinci bir “Endülüs” daha doğmuştu ve çok daha güçlüydü. Doğu’da ise Osmanlı hilafet anlayışı bu dönemde şekillendi; İslâmi muhafazakarlığı hayatın her kademesine kadar yaygınlaştırma anlayışı hakim olmaya başladı.
Genel Osmanlı tarihi ile ilgili değerlendirmelerde sadece popüler anlamda değil aynı zamanda akademik dünyada da Sultan Süleyman çağı, parlak bir dönem olarak kabul edilir. 1520’de yani bundan tam 500 yıl önce Osmanlı tahtına çıktığında 26 yaşında, babasının tek “veliahdi” olarak Kefe’den sonra tayin edildiği Manisa’da idari tecrübe kazanmış ve daha o devirde memleketinin coğrafyasına aşina olmuş bir sultan konumundaydı.
Babası Yavuz lakaplı Sultan Selim’in Trabzon’da şehzade olarak bulunduğu sırada 1494’te dünyaya gelen Sultan Süleyman, çocukluk yıllarını geçirdiği, ilk eğitimini aldığı ve çevresini tanıdığı Trabzon’da âdeta “şekillendi”; burada iken babasının bölgedeki siyasi faaliyetlerine şahit oldu; onun Safevilerle mücadelesini, Gürcü topraklarına yaptığı akınları yakından gördü. Karadeniz’in hırçın dalgalarını dinleyerek çocukluğunu geçirdi. Sonra da bir anda kendisini babasının iktidar mücadelesinden dolayı oluşan ağır siyasi atmosferin içinde buldu. Trabzon’daki sünnet töreninin ardından artık sancağa çıkma vakti geldiğinde, oluşan siyasi rekabetin bir parçası haline dönüştü.
Gençlik yıllarındaki 1. Süleyman, Nakkaş Osman tarafından resmedilmiş. (Yazma Eserler Kurumu) Babasının onun için dedesi 2. Bayezid’den talep ettiği sancaklar, amcalarının devreye girişiyle kısa süre sonra yeni bir krizi doğurmakta gecikmedi. Sonunda daha önce sancakbeyi olarak Kırım’da görev yapan ve az sonra da vefat eden amcası Şehzade Mehmed gibi Kefe sancakbeyi oldu. Bu sıralarda babasının dedesiyle olan iktidar mücadelesinin şahidi olarak nasıl bir haleti ruhiye içinde bulunduğu konusu tam olarak bilinmez. Bununla beraber babasının tahta çıkışıyla tek veliaht olarak Saruhan sancakbeyliğiyle Manisa’ya gitti. Oraya ulaşmadan önce muhtemelen ilk kez Osmanlı payitahtını, bu muazzam şehri gördü, sarayda babasıyla kaldı; ileride tahta geçeceğine emin olarak Manisa’ya gittiğinde 19 yaşındaydı.
Süleyman Manisa’da iken bir aile kurdu, kendi kadrosunu oluşturacak adımları attı. Hayatında çok önemli rol oynayacak olan sevgili eşi Hürrem Sultan’dan önce kendisine çocuk veren cariyelerle burada tanıştı. Bir aile sahibi şehzade olarak hanedanının erkek mensuplarını çoğaltmıştı. Nitekim tahta cülusu sırasında üç oğlu vardı. Ayrıca çok yakın arkadaşı olarak öne çıkardığı İbrahim Paşa ile de Manisa sarayında iken yakın bağ kurmuş durumdaydı.
1520’de saltanat makamına geçtiğinde, Osmanlı Devleti 1. Selim’in büyük gayreti ve isabetli politikası ile her bakımdan rakipsiz bir vaziyette bulunmaktaydı. Mısır Memlûkleri tarih sahnesinden silinmişti; Doğu’da Safeviler, Batı’da ise Venedikliler iyice sindirilmiş, Avrupa’daki Habsburg hanedanı “Mukaddes Roma-Germen İmparatorluğu” olarak henüz tam manasıyla güç kazanamamıştı.
Böylesine müsait şartlar altında devleti teslim almış olan genç padişah, içte devletin otoritesini, merkezî gücünü sağlamlaştırması ve halk arasında adaleti temin edecek kanunlar çıkartması sebebiyle, Osmanlı tebaası tarafından sonraları “Kanunî”; ayrıca Avrupa’da giriştiği geniş fetih faaliyetleri ile de Batılılar tarafından “Muhteşem”, “Büyük Türk” lakaplarıyla anılacaktı. Kanunî sıfatı zamanında kullanılmış değildi, muhtemelen devletin gerileme paradigması içinde buna çare arayan entelektüellerce ortaya atılmıştı. 17. yüzyılda bir tarihçi geçmişe duyduğu özlemin bir yansıması olarak kanun ve adaletin hakim olduğu devrin hükümdarı olarak gösterdiği Sultan Süleyman’ı “Kanunî” diye anmıştı. Öyle ki Sultan Süleyman, özelikle Batı’ya yönelik ağır askerî ve siyasi baskıları ve geniş toprak kazanımları yanında ideal toplumu oluşturan bir hükümdar olarak telakki edilecekti ve aynı zamanda gelecekteki haleflerine miras kalacak olan yeni bir siyasi misyonun da “kurucu atası” olarak tanımlanacaktı.
Viyana kapıları 27 Eylül-16 Ekim 1529 tarihlerinde Avusturya Arşidüklüğü’nün başkenti Viyana, 1. Süleyman komutasındaki Osmanlı ordusu tarafından kuşatılmış, ama kuşatma başarılı olmamıştı (Minyatür, Hünername’den). Gerçekten de iç siyasette uygulanan adalet anlayışı ve kanunların yaygınlaştırılmasındaki gayreti, hanedanın kendi içindeki çekişmeleri gölgede bırakacak derecede ona unutulmayacak bir ad sağladı. Böylece daima hasretle anılan bir çağın temsilcisi oldu. Nitekim dönemin tarihçilerinden biri Sultan Süleyman’ı “zübde-i Âl-i Osman” olarak tanımladı ve bilhassa üç özelliğine vurgu yaptı. Bunlardan ilki adalet; ikincisi halkın koruyucusu, velinimeti olması; üçüncüsü ise cihanşümul bir fatih vasfına sahip bulunmasıdır. Sultan Süleyman doğu ve batı eksenli 13 büyük sefer icra etmişti. Tebriz ve İran içlerinden Irak’a, oradan Boğdan, Macaristan ve Viyana kapılarına kadar muazzam bir coğrafyayı katetmiş, neredeyse ülkesinin tamamını görmüş nadir bir hükümdardı. Ne kendinden öncekiler ne de sonrakiler, bu kadar büyük çaplı askerî harekât alanı içinde ordularını bizzat idare etmemiştir. Bu özelliği onu benzersiz kıldı; tarihteki büyük cihangirler arasında anılmasına ve bu kabil hükümdarların unvanı olan “sahib-kıran” şeklinde tavsif edilmesine yol açtı.
Batı dünyası ise onu tarihî Macar Krallığı’na son veren ve Orta Avrupa’da Viyana kapılarına kadar dayanan büyük bir tehdidin baş aktörü olarak tanımladı. “Muhteşem” sıfatının dayanağı da zaten daha o dönemde belirlenmiştir. Sultan Süleyman, çağının önemli hükümdarı Habsburg imparatoru 5. Karl (Charles Quint/Şarlken) ile boy ölçüşebilecek tek hükümdardı; Fransa Kralı 1. François ve yerine geçen oğlu Henry “en Hıristiyan krallar” olma iddialarına rağmen Habsburg baskıları karşısında Sultan Süleyman’a başvurmakta çekinmemişlerdir. Avrupa kamuoyundan ustalıkla gizledikleri ittifakları onların yararına oldu. Reform hareketinin başarı kazanmasında dolaylı olarak Osmanlı baskısı etkili olmuştur. Sadece Türk tarihçiler değil, Batılı tarihçiler de Sultan Süleyman’ın siyasi faaliyetlerinin Avrupa’yı şekillendirdiğinde hemfikirdirler.
“Osmanlı altın çağı” denilen olgunun Sultan Süleyman’ın daha sağlığında girişilen büyük çaplı askerî harekâtlar, adil bir sistemin icrası, “doğru din”in yani Sünnî İslâm’ın temsili ile adeta billurlaştığını belirtmek yanlış olmaz. Gerçekte Osmanlı hilafet anlayışının bu bağlam içinde onun döneminde şekillendirildiği; klasik Abbasi hilafetinin ana temalarının benimsendiği ve türlü uygulamalarla gösterildiği, unvanlar arasına eklendiği konusunda açık göstergeler sözkonusudur. Bu vaziyet Sultan Süleyman’a “ilahi bir mesuliyet” de vermiş oluyordu. Aslında “dinin sapmış fikirlerden temizlenmesi yönündeki hareketler” bu misyonla bağdaştırılıyordu. İslâmi muhafazakarlığın hayatın her kademesine kadar yaygınlaştırma anlayışı hakim olmaya ve tatbik edilmeye bile başlanmıştı.
Osmanlılar bu dönemde kendi anlayış ve algılarını bütün İslâm alemine yansıtacak bazı araçları kullandılar. Bunda belirli ölçüde “apokaliptik” yaklaşımların da payı yok değildi. Zira Sultan Süleyman 10. padişahtı, son asrın sultanıydı; çünkü Hicri 1000 yılı kıyamet beklentilerinin iyice temayüz ettiği bir zamandı. “Kıyametçi edebiyat” onu mehdi olarak tanımlamakta çekinmedi. Son asırda İslâm’ı bütün dünyada temsil etmişti ve ideal son asır onunla kapanacaktı. Bu görüşlerin sonraki dönemlerde sarsıntı geçirmeye başlayan ve bunalımdan çıkış yolları arayan entelektüellerce daha da abartıldığını kolayca tahmin edebiliriz.
Muhteşem taç Kanunî, Mohaç Zaferi’nden sonra Avrupa hükümdarları karşısındaki üstünlüğünü göstermek için 4 katlı bir taç siparişi vermiş. Taç Venedik’te imal edilip 12 Mayıs 1532’de Sadrazam İbrahim Paşa’ya teslim edilmiş. 17. yüzyılda başlayan bu kabil özlemler, aslında işin sadece edebiyatını ilgilendirdi; meselenin eskiye dönüşle ve eskinin ihyasıyla çözülemeyeceğini bilen idari kadrolar, kendi zamanlarının gerçeklerine uygun yeni arayışlar içinde oldular. Osmanlı “reformu”nu eskiye dönüş olarak değil, şimdi gelinen noktada pratik/pragmatik siyaset tatbik ve anlayışıyla şekillendirdiler. 19. asır başlarında, 3. Selim dönemindeki ıslahat arayışları içinde bile, yine Sultan Süleyman çağına özlemle atıfta bulunanlar mevcuttur.
Sultan Süleyman’ın özellikle dış siyaseti içinde belirleyici olan iki ana faktör vardır: Batı’ya karşı klasik gaza geleneğini sürdürmek; Doğu’ya karşı da özellikle Safevi dünyası nazarı itibara alındığında, İslâm’ın koruyuculuğu vasfını açık şekilde ortaya koymak. Gaza geleneği artık yağma ve akın seferleri şeklinde değil, bizzat padişahın idare ettiği büyük sefer-i hümayunlarla icra ediliyordu. 1521’de Belgrad’ın ve ertesi yıl Rodos’un fethi Avrupa’ya karşı hem karadan hem de denizden yeni karşı askerî harekâtın başlayacağının açık belirtileri oldu.
Batı’da daima Osmanlı tehdidine karşı Hıristiyanlığın kalkanı görevini gururla üstlenmiş olan Macar Krallığı, Mohaç meydan savaşıyla (1526) tarihe karışınca, Orta Avrupa’da yeni bir veraset meselesi gündeme geldi. Bu bütün Avrupa’yı alakadar etti; Osmanlılar da bunun en önde gelen tarafını oluşturdu. Vesayet altına alınan Macar krallığı Habsburgların baskısına karşı bir süre desteklendi; Viyana seferi (1529) ve ardından Alaman seferleri (1532) aslında bunun bir sonucuydu. Nihayetinde Osmanlılar batı ucunda Budin (Budapeşte) beylerbeyliğini oluşturdular (1541). Böylece Batı dünyasının içinde olan, belirleyici ve tayin edici rol oynayan bir Osmanlı algısı, tehdit ve tehlike düşünceleriyle beslenen, korkulan ama aynı zamanda hayranlık da duyulan bir mahiyet kazandı. Batı için bu, gerçekten o vakte kadar yabancı ve farklı bir dinin açık tehdidiyle karşı karşıya olma anlamına geliyordu. Vaktiyle Endülüs vasıtasıyla İslâm’ın yayılmasının önü kapatılmıştı; şimdi ikinci bir “Endülüs” daha doğmuştu, fakat bu defaki çok güçlüydü ve geri çevrilemez konumdaydı. Dinî tehdit ve tehlike, Balkanlar’da İslâmlaşmanın açık belirtileriyle kendisini uzun zamandır gösteriyordu. Bunun bütün Batı dünyasını da kapsayacağı korkusu, Hıristiyan zihin dünyasını altüst etti; Türkler ve İslâmiyet hakkındaki imajların teşekkülünde ayırdedici bir rol oynadı; bugüne kadar uzanan etkileri oluşturdu. Sultan Süleyman döneminin Batı’daki yeni algısı, zamanımıza kadar ulaşan korkuları beslemiştir (Bu endişeler hâlâ bazen açık bazen de üstü örtülü şekilde Türkiye’nin Avrupa macerasında karşısına çıkarılmaktadır).
Batı’da daima Osmanlı tehdidine karşı Hıristiyanlığın kalkanı görevini gururla üstlenmiş olan Macar Krallığı, Mohaç meydan savaşıyla (1526) tarihe karışınca, Orta Avrupa’da yeni bir veraset meselesi gündeme geldi. Bu bütün Avrupa’yı alakadar etti; Osmanlılar da bunun en önde gelen tarafını oluşturdu. Vesayet altına alınan Macar krallığı Habsburgların baskısına karşı bir süre desteklendi; Viyana seferi (1529) ve ardından Alaman seferleri (1532) aslında bunun bir sonucuydu. Nihayetinde Osmanlılar batı ucunda Budin (Budapeşte) beylerbeyliğini oluşturdular (1541). Böylece Batı dünyasının içinde olan, belirleyici ve tayin edici rol oynayan bir Osmanlı algısı, tehdit ve tehlike düşünceleriyle beslenen, korkulan ama aynı zamanda hayranlık da duyulan bir mahiyet kazandı. Batı için bu, gerçekten o vakte kadar yabancı ve farklı bir dinin açık tehdidiyle karşı karşıya olma anlamına geliyordu. Vaktiyle Endülüs vasıtasıyla İslâm’ın yayılmasının önü kapatılmıştı; şimdi ikinci bir “Endülüs” daha doğmuştu, fakat bu defaki çok güçlüydü ve geri çevrilemez konumdaydı. Dinî tehdit ve tehlike, Balkanlar’da İslâmlaşmanın açık belirtileriyle kendisini uzun zamandır gösteriyordu. Bunun bütün Batı dünyasını da kapsayacağı korkusu, Hıristiyan zihin dünyasını altüst etti; Türkler ve İslâmiyet hakkındaki imajların teşekkülünde ayırdedici bir rol oynadı; bugüne kadar uzanan etkileri oluşturdu. Sultan Süleyman döneminin Batı’daki yeni algısı, zamanımıza kadar ulaşan korkuları beslemiştir (Bu endişeler hâlâ bazen açık bazen de üstü örtülü şekilde Türkiye’nin Avrupa macerasında karşısına çıkarılmaktadır).
YENİ KATKILAR ZOR AMA MÜMKÜN
Sultan Süleyman hakkında daha detaylı çalışmalara ihtiyaç var
Osmanlı kaynakları, Sultan Süleyman’ın şahsi dünyası hakkında sessizdir. Ancak yabancı temsilcilerin saraydan duydukları dedikodularla oluşan literatür de (Hürrem Sultan, Mahidevran, İbrahim Paşa, Hafsa Sultan vs.) güvenilir değildir. Kontrol edilemeyen bilgilerin gerçek(miş) gibi nakledilmesi ve kurgulanması, tarihçilerin başetmesi gereken önemli bir meseledir.
Dîvân-ı Hümâyun’da tutulan zabıt sûretlerinin toplandığı mühimme defterlerinin Kanunî Sultan Süleyman dönemini kapsayan 3. cildinden bir sayfa. Sultan Süleyman dönemiyle alakalı olarak akademik anlamda pek çok çalışmanın yapıldığı biliniyor. Mikro tarih anlamında özellikle bu döneme ait giderek bollaşan belgelere dayalı spesifik araştırmalar hayli artmış durumda. Bununla birlikte aslında müstakil bir şekilde doğrudan Sultan Süleyman’a odaklanan bir biyografik derinlemesine inceleme henüz yapılmış değildir. Bunun türlü sebepleri var şüphesiz. Bilhassa 46 yıllık saltanatı döneminin büyük ağırlığı, biyografik anlamda bir çalışmanın önündeki en önemli engel gibidir. Ancak dönemi itibarıyla siyasi ve askerî tarih anlamında tabii birçok geniş araştırma yapılabilir, yapılmıştır da.
Burada önemli olan ve asıl belirtmek istediğim nokta, doğrudan Sultan Süleyman’ın şahsi dünyasını ele alan; onu muhiti çerçevesinde inceleyen; olaylara yaklaşımını, belirleyici rolünün olup olmadığını, ailesiyle olan ilişkilerini konu edinen; kısaca, odağı Sultan Süleyman olan bir biyografik çalışmanın henüz istenen düzeyde yapılmadığıdır. Bunda çeşitli zorlukların varolduğunu biliyorum. Batılı tarihçilerin yazdıkları Sultan Süleyman ile ilgili kitapların tercümeleriyle yetinmemek gerektiği de aşikar. Kendimce yaptığım yayımlanmamış biyografik bir denemede, dönemin Osmanlı kaynaklarının Sultan Süleyman’ın şahsi dünyası hakkındaki derin sessizliğiyle karşı karşıya kaldığımı belirtmek isterim. Saraya ve onun etrafındakilerle olan münasebetlerine dair kayıtların daha ziyade yabancı temsilcilerin saraydan duydukları dedikodulara münhasır olduğu bilinmektedir. Özellikle saraydan her türlü haberi hiçbir şekilde tartmaksızın olduğu gibi aktaran Venedik diplomatları vasıtasıyla ulaşılan malumatın olduğu gibi kabulü, aslında ciddi problemler çıkarabilir. Saraydaki rekabet ve çekişmeleri (Hürrem Sultan, Mahidevran, İbrahim Paşa, Hafsa Sultan vs.) Osmanlı kaynaklarından değil sözkonusu yabancı raporlardan elde edebiliyoruz. Haliyle kontrol edilemeyen bir bilgi hamulesinin gerçek şeklinde nakledilmesi ve kurgulanması, tarihçilerin başetmesi gereken önemli bir mesele olarak ortada durmaktadır.
Öte yandan tabii Sultan Süleyman döneminin siyasi, sosyal ve ekonomik gelişmelerini, toplum hayatının veçhelerini, zihniyet dünyasını ele almak için kâfi ölçüde kaynak ve belgelerin varlığını biliyoruz. Bunlara dayalı pek çok çalışma, 16. asrın genel ilerleme trendi içinde sonradan uydurulan Rönesans değil ama Reform hareketi vasıtasıyla şekillenmeye ve modern çağın eşiğine adım atmaya hazırlanan Batı dünyasında ve dolaylı olarak da cihan tarihi kapsamında Osmanlı tarihinin nereye oturtulabileceği konusunda hayli yardımcı olabilecek evsaftadır.
Osmanlı merkezî arşivi içinde, bilhassa Divan-ı Hümayun’da alınan kararların topluca kaydedildiği Mühimme Defterleri, devletin işleyiş mekanizmaları ve aynı zamanda dış ilişkileri açısından bilgi verirken; tahrir defterleri de bütün imparatorluk genelinde idari yapı ve taksimatın özellikleri, Osmanlı sosyal-ekonomik ve askerî yapısının temeli olan tımar sistemi, üretim kaynakları, çeşitliliği ve köylülük tarihi hakkında çok değerli istatistiki verilerle doludur. Bu dönemdeki gelişmiş Osmanlı bürokrasisinin ürettiği diğer namütenahi defter ve belge türlerinin yardımıyla özelde Sultan Süleyman devri, genelde ise Osmanlı tarihinin sessiz ana gövdesi hakkında çok kıymetli bilgiler üretmek ve yeni katkılar yapmak hâlâ mümkün görünmektedir.
-

Sosyalizm, Müslümanlık, Türkçülük, milliyetçilik ve devrim… Hepsi birarada!
100 yıl önce (1-8 Eylül 1920) Bakü’de toplanan 1. Doğu Halkları Kurultayı, 1917 Sovyet Devrimi’nin harekete geçirdiği, ümit verdiği mazlum halkların temsilcilerini biraraya getirdi. Birbirinden çok farklı ideoloji, inanç ve siyasi görüşlerin temsil edildiği kurultayda, hem “Eski Türkiye”nin sembolü Enver Paşa da yer alacaktı.
İttihatçı triumvira (Talat-Enver-Cemal), 3 Mart 1918’deki Brest-Litovsk Barışı’nda Alman emperyalizmiyle birlikte yeni Sovyet yönetimine karşı masaya oturmuştu. Bu tarihten tam 8 ay sonra, Kasım ayında Avrupa’ya kaçan İttihatçılar, “kaderin cilvesi” olarak bu defa Bolşeviklerle masanın aynı tarafında oturmaya mecbur kaldılar.
İngiltere kapıyı kapatınca Talat Paşa Sovyetler’e yanaştı; Turancılıkla karışık panislâmizm davası için Petrograd’la ittifak kaçınılmaz gözükmüştü.
Talat Paşa ve ardından Enver, Brest-Litovsk’ta masanın karşı tarafında yer alan Karl Radek’le görüşmüştü. Değişen koşullarda iki tarafın da ortak düşmanı İngiliz emperyalizmine karşı mücadele fikri, Versailles Antlaşması’yla iyice sıkışmış olan Almanlara da makul gelmişti. Bu tarihte Ankara henüz Sovyet yönetimi ile üst düzey bir ilişki kurmamıştı. Dolayısıyla uluslararası alanda İttihatçı önderler, “Anadolu hareketini de temsil eder gibi” gözükebiliyorlardı.

Enver Paşa, Dr. İbrahim Tali Bey ve Azmi Bey ile birlikte Doğu Halkları Kurultayı’na giden trenin kapısında… Böylelikle farklı nedenlerle Britanya emperyalizminden şikayetçi olan, ancak yine farklı amaçlar peşinde olan üç siyasi merkez de facto bir işbirliği içine girdiler. Radek’in önerisi taraflara makul gözükmüştür. O kadar ki Enver ile Radek neredeyse birlikte Rusya’ya gideceklerdir.
Ekim Devrimi’nin yarattığı heyecan hem Batı’da hem Doğu’da yeni siyasal hareketlerin oluşmasını tetiklemiştir. Özellikle Çarlık Rusyası’nda ezilen halklar, radikal bir beklenti içine girmişlerdir.
Bolşevikler Mart 1919’da cılız bir katılımla kurdukları 3. Enternasyonal’i dünya devriminin partisi olarak geliştirmek için, sömürgelerdeki halkların emperyalizme karşı mücadelesiyle ilişkilenmeleri gerektiğini anlamış, 1919’dan itibaren bu meseleye değinmeye başlamışlardı. Türk tarihçi Zeki Velidi Togan, Lenin ile birlikte çalıştığı günlerde, Moskova’daki Başkurdistan mümessilliğinde verdiği bir ziyafette Bakü’de “Müslüman Milletleri Şark Kongresi” toplama fikrini ortaya attığını yazar. Ancak başka bir kaynak bunu doğrulamaz. Her halükârda Zeki Velidi’nin önerisi ile Komintern’in düzenleyeceği kurultay içerik olarak farklı olacaktır.

Başkanlık divanı 1 Eylül 1920’de Neriman Nerimanov’un konuşması ile açılan kurultayın Başkanlık Divanı ve salonun genel görünümü… Ekim 1917’de Rusya’da devrimin zafere ulaşmasının ardından, İngiliz ve Fransızların başını çektiği bir dizi ülkenin desteğiyle ülkede “içsavaş” patlak verir. 1. Dünya Savaşı’nın hemen ardından kıtlık ve açlık ülkeyi sarmıştır (toplamda 12 milyon kayıp verildi). Ülkenin ablukadan kurtulmasına katkıda bulunacak olan 1919 Alman Devrimi ve Macaristan devrimleri de ezilince, Bolşevik önderler yeni müttefiklere ihtiyaç duydular.
1914-18 savaşı aslında bir sömürgeler savaşıydı. Ardından gelen Versailles Antlaşması, Avrupa halklarının kendi kaderini tayin hakkını kabul etse de, Asya ve Afrika’daki sömürgeler için bu ilke geçerli değildi.
Henüz devrim rüzgarının dinmediği bir dönemde, 1919 Mart’ında temsil kabiliyeti sınırlı olan Komünist Enternasyonal (Komintern) kurulmuş; kuruluş metinleri daha ziyade temenniler düzeyinde kalmış; Eylül 1920’de yapılacak olan 2. Kongre de çok kısıtlı imkanlarla hazırlanmıştı. Komintern kendini “dünya devrimin partisi” olarak sunarken, bu kongreye çağrılan partiler çoğunlukla Avrupa’dan gelecekti. Oysa “şark”, hem emperyalizmin dayandığı bir sömürgeler yumağıdır hem de Çarlık Rusyası’ndan kalma bölgelerde çok ciddi bir Müslüman nüfus bulunmaktadır.
Şubat Devrimi ve Ekim’in vaatleri bu bölgelerde memnuniyetle karşılanmıştı. Ancak bu bölgelerde çok farklı toplumsal formasyonlarda yaşayan insanların kendi sorunları; bunların siyasete tahvil edebilecek örgütlenmeden uzak olması; Çarlık döneminde bu bölgelere yerleşen göçmen Rusların varlığı ve yerli halkla aralarındaki çelişkiler ciddi sorunlar oluşturuyordu.
Komünist Enternasyonal’in 2. Kongresi, özellikle İtalya, Almanya, Fransa gibi sosyalist hareketin güçlü olduğu ülkelerden gelen temsilcilerle birçok açıdan adına layık bir içerik kazanır. 2. Kongre’nin iki önemli gündem maddesi vardır: İlki –esas olarak Avrupa’yı ilgilendiren– 2. Enternasyonal partileri içindeki sol kanatların sosyal demokrat partilerden ayrılarak komünist partiler kurmalarını teşvik etmek için hazırlanan bir tüzüğün (ünlü 21. madde) kabul edilmesidir. İkincisi ise, dünya devriminin Doğu halklarına, bir başka ifadeyle sömürge halklara ve ezilen uluslara nasıl yayılabileceği üzerine tartışmadır. İleride Hindistan Komünist Partisi’nin kurucusu olacak, ancak o sırada Meksika’nın genç komünist partisinin delegesi olan M. N. Roy; Bolşevik parti üyesi, aynı zamanda İran Komünist Partisi’nin kurucusu Avetis Sultan Zade; Kore’den Pak Şin-Soley bu tartışmalarda öne çıkarlar.

Kurultay katılımcıları
Kurultaya delege gönderenler arasında, İran, Türkiye, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, Sovyet Türkistanı, Hive, Buhara, Afganistan, Çin Türkistanı, Kuzey Kafkas Dağlıları, Kazan Tatarları, Başkırtlar, Kalmıklar, Kırgızlar, Kırım Tatarları ve Hintliler vardı.Sovyet Rusya’nın dış politikası ile dünya devriminin sorunları arasında elbette bir gerilim vardır. Bolşevikler içsavaşın bitimine doğru Polonya’nın saldırısını püskürttükten sonra karşı saldırıya geçmiş ve tekrar Batı’ya doğru bir yöneliş kazanılmıştır. Bir yandan da İngiltere ile “ticaret anlaşması” çerçevesinde görüşmeler yürütülmektedir.
2. Kongre’de Roy ile Lenin tartışması biraz da bu gerilim üzerine kurulur. Sovyet Rusya ile dost ülke rejimleri arasındaki ilişki ile, dünya devriminin sömürgelere yayılması arasındaki bu gerilim, daha sonra ülke politikasında önemli bir yer tutacaktır. Ancak kongre, sömürge ülkelerde kapitalist gelişme aşamasından Sovyet sistemine geçilebileceğini de karar altına alır! Roy, Sovyet Rusya ile dostluk kurabilecek milliyetçi rejimlerle ilişkiye fazla bel bağlanmamasından yanadır. Kore ve İran delegeleri de ona yakın dururlar.
Kongre, Avrupa devrimi ile sömürgelerin kurtuluşu arasında bir bağ kurar; Avrupa’da hâli hazırdaki sosyal demokrat partilerin sol kanatlarının ayrı partiler olarak siyaset yapmalarını benimser; ancak “Doğu” için somut bir siyasal-örgütsel seçenek ortaya koy(a)maz.
1920 Haziran’ında Komintern Yürütme Kurulu, 1918’de bağımsız olan ancak “Rusya ve şarkın kavşağında” bulunan Bakü’de bir kurultayın yapılmasına karar verir. Zinoviev ve Orconikidze kurultayın düzenleme görevini üstlenir; yanlarına meseleye daha yakın olan Stasova, Anastas Mikoyan, Neriman Nerimanov ve Sultan Gabiyev eklenir. Hazırlık çalışmalarına Midiviani, Mustafa Suphi, Eminov, Hüseyinov ve Karayev de katılır.
Bakü aynı zamanda bir petrol kentidir. Kurultayda konuşan ünlü Amerikalı gazeteci, Ekim Devrimi’ni anlatan anıtsal Dünyayı Sarsan On Gün kitabının yazarı John Reed, delegelere “Amerikancada Bakü nasıl telaffuz edilir bilmez misiniz? Oil (petrol) olarak” demiştir. Öte yandan Azerbaycan, devrimden önce komünist hareketin varolduğu tek Müslüman ülkedir.
Kurultay bundan tam 100 yıl önce, 1 Eylül 1920’de Bakü’de toplanır. Kafkasya’da Kasım 1920’ye kadar Wrangel ordusunun tehdidi devam etse de Bakü’de Sovyet iktidarı güvendedir. Yine de Bakü’ye ulaşmak delegeler için kolay olmamıştır. İran’dan gelen delegeleri taşıyan buharlı gemi bir İngiliz uçağının saldırısına uğramış, iki delege ölmüş, bazıları yaralanmıştır. İran polisi de Azerbaycan sınırında iki delegeyi öldürmüştür. İngiliz gemilerinin Türk delegelerin Karadeniz’den geçişini engellediği söylenmektedir. Ankara da kendi dışındaki çevrelerin kongreye katılımını engellemiştir. Komintern toplantısının ardından Bakü’ye katılan delegeler ise içsavaş bölgelerinden geçmek zorunda kalacaktır.
Kurultay, Ekim Devrimi ve içsavaşın yanısıra insanların kıtlıktan kırıldığı; siyasal istikrarın sağlanamadığı; ekonomik bir yeniden yapılanmanın kendini dayattığı; Müslüman coğrafyasında yerel halkla yöneticiler arasında ciddi gerilimlerin olduğu bir dönemde gerçekleşir. Bölgedeki çeşitli milliyetçi akımların, 1. Cihan Harbi’nden zaferle çıkmış müttefiklerin ve Sovyet iktidarının çıkarları çatışmaktadır.

Doğunun kurtuluşu
Kurultay Başkanı Zinovyev, kapanış konuşmasında “Doğunun kurtuluşunun yalnız Komünist idaresinin kurulması ile olacağını” vurgulamıştı.Sekiz gün süren kurultayda, günde yedi oturum gerçekleşir. Kurultay başkanlığına Komintern’in başkanı başkanı Zinoviev getirilmiş, Lenin ve Troçki de onursal başkan ilan edilmiştir. Başkanlık divanına John Reed, Tom Quelch, Rosmer, Radek, Steinhardt ve Stalin dahil olmak üzere 10 onursal üye seçilmiştir. Kurultaya katılanların kesin sayısı bilinmese de tutanaklarda 1273’ü komünist olmak üzere 1891 delege bildirilmektedir (3280 delegenin gelmesi beklenirken). Delegelerin çoğu Rusya coğrafyasından ve Ortadoğu’dan gelmektedir. Zaten çağrı da esas olarak “İran, Ermenistan ve Türkiye’nin köleleştirilmiş halk kitleleri”ne yöneliktir. 235’i Türk, 192’si İranlı, 157’si Ermeni, 100’ü Gürcü, 8’i Çinli, 8’i Kürt, 3’ü Arap, 15’i Hint delegenin yanısıra, çeşitli Kafkas kavimlerinden ve Kore’den gelen delegeler de vardır. Azeriler 496 delege ile orantısız bir ağırlığa sahiptir.
Delegelerin nasıl seçildiğinin ve neyi temsil ettiklerinin belirsizliğini en iyi Zinoviev’in şu sözleri ortaya koyar: “Hangi partiye üye olduğunuzu sormadık. Şu soruyu soruyoruz: ‘Emekçi misin? Çalışan sınıfların bir üyesi misin? İçsavaşa son vermek ve zalimlere karşı örgütlenmek istiyor musun?’ Başka bir şeye ihtiyacımız yok”.
Lori Komünist Grubu’nun 17 delegeyle temsilinin de gösterdiği gibi Ermeniler ve Transkafkasya delegasyonu nüfusuna göre orantısız temsil edilmektedir. Şark’ın en batısında yer alan bu kesim, “cihad” çağrıları ve Enver Paşa gibilerin varlığından rahatsızdır. Türkiye, Çin ve Kore’den gelen “yabancı” delegasyon ise ülkeleri adına karar almaktan ziyade bilgilenme amaçlı gelmiştir.
Açılış konuşmasında başkan Zinoviev, delegasyonun halet-i ruhiyesine seslenerek “Şark’ın ve başka memleketlerin dinî akidelerine biz ihtiyatla yaklaşıyoruz” demeyi ihmal etmez. Zinoviev konuşmasında dünyanın yalnızca “beyaz” insanlardan oluşmadığını; Avrupa’nın dışında Asya ve Afrika’da yüz milyonlarca başka ırktan insan yaşadığını; bu insanların da kapitalizmin tahakkümü altında bulunduğunu; Komünist Enternasyonal’in yalnızca Avrupa proletaryasına değil tüm Asya’nın köylülerine seslendiğini belirtir.
Zinovyev, Komünist Manifesto’daki “Bütün ülkelerin işçileri birleşin” mottosunu “Bütün ülkelerin işçileri, dünyanın bütün ezilenleri birleşin” diye genişletir. Hatta “cihat” tabirini kulllanarak “İngiliz ve Fransız kapitalistlere karşı kutsal savaş”tan sözeder. Alfred Rosmer, emperyalist ülke yöneticilerinin sömürge halkları 1. Dünya Savaşı’nda nasıl kendi çıkarları adına savaşa sürdüklerini anlatır. Rus delege Skaçko, Kuran’a göre toprağın yalnızca onu işleyene ait olduğunu söyler ve örneğin İran’daki mollaların Müslümanlığın savunucusu değil istismarcısı olduklarını belirtir.
Bu arada kurultayın kurgusuyla uyuşmayan aykırı sesler de çıkar. Türkistan’daki Bolşevik bürokratların faaliyetlerini açıkça eleştiren Narbutabekov şunları söyler: “Yoldaşlar, Türkistan’da işçi kitlelerinin iki cephede mücadele ettiklerini size söyleyeceğim; burada gerici mollara ve orada Avrupalıların milliyetçi eğilimlerine karşı. Ne yoldaş Zinoviev, ne yoldaş Lenin, ne yoldaş Troçki Türkistan’da son üç yılda olup bitenlerden haberdar değiller” Bununla da kalmaz, Lenin’in “büyük Rus şovenizmi” diye eleştirdiği durumun Bolşeviklerin iyi niyetine rağmen yokolmadığını da ekler (Bu sorun, kısa zamanda Bolşevik yönetimde yarılmalara neden olacaktır).
Bir dizi önerge arasında siyonizm ve Filistin’de olanlar da vardır. Bu metinlerde siyonistler yapay yerleşimci, ayrıcalıklı ve İngiliz emperyalizminin hizmetinde bir kesim olarak nitelenir. Ancak bunlar vakitsizlik nedeniyle tartışılmaz!

Kadınların temsili Kurultayda kadınlara ve kadınların kurtuluşuna ne kadar önem verildiğini göstermek için başkanlık kurulunda kadın üyelerin bulunmasına özen gösterilmişti. Bunlar arasında Bulaç (Bulak Tatu) (Dağıstan), Naciye Hanım (Türkiye), Şabanova (Azerbaycan) da vardı. Naciye Hanım, en önde. Komintern tarafından bir tür işçi-köylü ittifakı olarak görülen kurultay, çoğunluk için daha ziyade İngiliz sömürgeciliğine karşı ortak bir tavır olarak algılanır. Öte yandan hesaba katılmayan Müslüman olmayanların da bulunduğu kurultayda “cihad” çağrılarının içini anti-emperyalizmle doldurmanın zorluğudur. Victor Serge, “Müslüman dünyasıyla, onun kendi ulusal ve dinsel emelleriyle bağdaştırılacak gerçek bir uzlaşma kolay görünmüyordu” derken bu zorluktan bahsediyordu.
Gerçi Müslüman delegelerin bir bütün oluşturmadığı açıktır. İttihatçıları ve Ankara ekibini bir yana koyarsak, Rusya coğrafyasındaki Müslümanlar arasında dahi siyasal bir birlik yoktur. Sultan Gabiyev ile örneğin Zeki Velidi arasındaki ayrımlar bile, anlaşmazlığın derinliğini göstermesi açısından önemlidir. Zeki Velidi aralarındaki farklılığı “Bizim gibi komünizmi bir zaruret icabı değil, bizzat buna inanarak intisap etmiş ve samimi olarak din aleyhtarı kesilmiş olması” diye açıklar. Öte yandan “milliyetçiler”in de kürsüde bir karşılığı olmadığı hatırlanmalıdır. Cihad çağrısı kürsüden yankılansa da, Zeki Velidi’nin Enver Paşa’ya söylediği gibi panislâmizm ve panturanizmin Orta Asya’ya doğru bir karşılığı yoktur.
Kurultayın son toplantısında Bakü Komünü’nün şehitleri (26 komiser) anısına yapılan cenaze töreni ile İngiliz emperyalizmine karşı ajitasyon zirveye ulaşır. Paradoksal gibi gözüken durum ise, İngilizlerle Sovyetler arasında ticaret anlaşması görüşmeleri sürerken bu kurultayın gerçekleşmesidir!
Türkiye delegasyonu
Kurultaydaki Türkiye delegasyonu, gözlemci Ankara heyeti ve statüsü belirsiz Enver ve Mustafa Suphi’nin öncülüğündeki Komünist Partisi üyelerinden oluşur. Mustafa Suphi’nin İttihatçılar tarafından sürgüne gönderildiği ve Sinop’tan Sivastopol’a kaçtığı hatırlanırsa, siyaseten iki kesim arasında yakınlık yoktur.
Öte yandan Mustafa Suphi’nin konumu da ilginçtir. Mustafa Suphi’nin Bakü’deki evinde kalan Zeki Velidi şöyle diyecektir: “O komünist ise de, Rusların Şark siyasetini beğenmiyordu. Bilhassa harp esiri olan Türkiyelilerden bazılarını ‘hakiki komünist’ sayıp kendisini bırakmak istemelerinden dolayı Stalin ve arkadaşlarına küskündü”. Mustafa Suphi’nin çalışma arkadaşı Sultan Gabiyev’in kurultaya katılamaması da hatırlanırsa, bu izlenim önemlidir. Buna kurultay sonunda oluşturulan 48 kişilik “Propaganda ve Hareket Sovyeti”ne partililerden Süleyman Nuri, İsmail Hakkı ve partisizlerden Bahaddin Şakir’in seçilmesi de eklenirse, Suphi’nin rahatsızlığı anlaşılabilir.
Ancak Mustafa Suphi’nin “Fakat şunu da itiraf etmeli ki bu paşalarımız şüphesiz Ali Kemal gibi siyaset ve istikameti bozuk bir avantürist veya Anzavur paşalar mahiyetinde serseri değil, belki, bir veya diğer karışıklık içinde, kendilerine uzun müddet yol aramış, yalnız Türkiye’de değil Avrupa veya Asya’da gâh emperyalist devletlerle ittifaka ve gâh İslâm ve Türk ittihadı etrafında memleketlerini halasa (kurtarmaya) çalışmış siyasilerdir” demesi de, aradaki gerilimin sanıldığı kadar düşmanca olmadığını gösterir. Yine de hazırlık çalışmalarında yer alan birinin “kürsü almaması” dikkati çekicidir.

Bakü Treni Bakü’ye giden trenin kapısında Mustafa Suphi, masa başoında Zinovyev ve arkasında Radek. İngiltere’nin engellemeleri nedeniyle Bakü;’Ye ulaşmak delegeler için hiç de kolay olmamıştı. Enver Paşa
Enver Paşa varlığı ile bir dalgalanma yaratmış; kendisine karşı çıkanlar yüzünden başkanlık divanını zora sokmuş; hatta daha sonra Avrupa’daki sosyalistlerle Zinoviev’in zorlu bir polemiğe girmesine neden olmuştur.
Enver Paşa Bakü’ye geldiğinde Müslüman kavimler tarafından büyük bir muhabbetle karşılanmıştı. Zinoviev “Enver’in elini ayağını öpüyorlardı” der.
Enver Paşa’nın tutumu, “İslâm İhtilal Cemiyetleri İttihadı” adı altında faaliyet yürüttüğü iddiasıyla o günlerde ortaya çıkan “Müslüman komünizmi” akımına benzer. Bolşevik söylemle İslâm’ı bağdaştırmaya çalışan Enver Paşa’nın konuşması delegasyon tarafından engellenince, bu metin son gün İbrahim Tâli tarafından okunur. Rusça çeviride “Allah’ın hakimiyeti”, “İslâm mücahitleri” gibi terimler yer almaz. “İhtilalci Şark dünyasının temsilcileri olan bizler” cümlesi, “Bütün dünyada emperyalizme ve kapitalizme karşı savaşan bizler” diye düzeltilmiştir.
Enver Paşa’nın metnini, Azerbaycan delegesi olarak kurultayda bulunan Şevket Süreyya Aydemir anılarında şöyle değerlendirir: “Enver Paşa’nın tebliği, tebliğ olmaktan ziyade yersiz, lüzumsuz bir şeydi. Yıkılmış, kararsız bir adamın, kendisine o kadar yabancı bir yerde, hazin ve acınacak bir ifadesiydi”.
Kurultay başkanlığına Bela Kun’un verdiği önerge, örtük bir biçimde 1. Dünya Savaşı sırasında Enver Paşa’nın emperyalist bir grubun çıkarları adına işçilerin ve köylülerin katledilmesine yolaçtığından sözediyordu. Paşa’yı şimdi hatalarından dönmeye çağıran bu önerge, tartışmaya sokulmadan onaylanmıştı. Zinoviev de “plütokrat bir oligarşinin ve üst rütbeli subayların çıkarı” için İttihat Terakki yöneticilerinin işçileri ve köylüleri ölüme götürdüklerini söylemişti.
Anlaşılacağı üzere Enver Paşa’nın Bakü Kurultayı’nda bulunması Zinoviev’in başını çok ağrıtmış, kendisi İsviçreli ve Alman sosyalistlerin ağır eleştirilerine maruz kalmıştır. Zinoviev bu eleştirileri karşılamak için “Evet, Enver Paşa Ermeni katliamının elebaşısıdır” diye devam etmiş; ancak muhataplarını da “Asya’nın katılımı olmaksızın proletarya devrimi dünyasal olamaz” diyerek karşılamıştır.
M. N. Roy ise anılarında bu kongreye neden katılmayacağını nakleder. Ona göre Doğu’da devrim için böyle bir kurultay ajitasyondan öteye geçemeyecektir. Roy’un katılmaması kuramsal açıdan ne kadar önemliyse, kurultayın yapıldığı ülkenin önde gelen siması Neriman Nerimanov’un görüşü de en az o kadar önemlidir. Kurultaydan üç yıl sonra anılarında “Kurultayın genel izlenimi şöyleydi: Biz Doğu halkları delegelerine göstermek istiyorduk ki, nasıl güzel ve çok konuşabiliyoruz; bizde fotoğrafçılık sanatı nasıl da gelişmiştir ve konuşmacıları bütün pozlarda çekebiliyoruz… ve başka da bir şey yoktu.
Lloyd George, Doğu Halkları delegelerinin ellerinde hançerler, kılıçlar, revolverler tutup Avrupa sermayesini tehdit eden resimlerine bakarak herhalde gülümsemiş ve yoldaş Çiçerin’e şöyle yazmıştır: “Biz Sovyet Rusya’yla ticari ilişkiler kurmaya hazırız”.

Komünist Partisi heyeti (Soldan sağa) Kayserili İsmail Hakkı, Komünist Partisi Katib-i Umumisi Ethem Nejat ve Merkez Heyeti Reisi Mustafa Suphi… Kurultayın belki de en genç delegesi olan Şevket Süreyya Aydemir, organizasyondaki havayı şöyle özetler: “Bahisler, bu mertebe, dallanıp budaklanıp da, sayın delegeler öğle sonu dalgınlığına kapılır gibi olunca, Zinoviyev’in sesi hemen gürlerdi. Lenin’den bir telgraf, Troçki’den bir mesaj derken, mızıkalar hemen enternasyonal marşını çalardı. O zaman kılıçlar, hançerler gene sıyrılırdı. Delegeler gece için ya büyük tiyatroda bir ‘Leyla-Mecnun’ operetine, yahut bir pandomime davet edilir, rapor oybirliğiyle kabul olunur, toplantı alkışlar arasında sona ererdi”.
Ünlü bir yazar olmanın ötesinde Amerikan sosyalist hareketinin önemli bir siması olan John Reed ise gitmeden “Bakü maskaralığı” derken dönüşte de “sahnelenen demagoji ve gösterişten, yerel halka ve Uzakdoğu delegelerine yapılan kabalıklardan” yakınır. Fransız delegesi Rosmer, Lenin Döneminde Moskova adlı anı kitabında siyasal tartışmalara değinmezken, Ortadoğu’nun bütün giysilerinin arzı endam ettiği rengarenk kılık-kıyafetin şaşırtıcı bir tablo sunduğunu belirtir.
Sonuç
Eylül 1920 Bakü’de toplanan ve ikincisi yapılmayan 1. Doğu Halkları Kurultayı, 1. Dünya Savaşı sonrasında sömürge ve ezilen halkların emperyalist boyunduruktan kurtulmasının somut olarak tartışıldığı ilk kurultay olması nedeniyle tarihsel bir öneme sahiptir. 1922’de yapılan Doğu Emekçileri Kurultayı ise bileşimi ve içeriği itibarıyla Bakü kurultayından tamamen farklıdır. “Üçüncü Dünya” diye anılan ülkelerin sömürgeciliğe karşı kurdukları “Bağlantısızlar” hareketi ise Bandung Konferansı’yla ancak 1955’te başlayacaktır.

Arap harfleriyle komünizm Türkmenistanlı komünistler, bir pankart hazırlığı içinde. Pankartta “Beynelmilel” ve “Şark Şurası” kelimeleri seçiliyor. Kimi tarihçiler Bakü kurultayının Doğu halklarının uyanışında kritik bir dönemeç olduğunu söylerken, 3. Enternasyonal tarihi üzerine kapsamlı bir kitap yazan Pierre Broué kurultayın önemli bir tarihsel olgu olmadığını belirtir.
Kurultay’da bir eylem ve propaganda konseyi kurulduysa da varlığı geçici olmuştur. 1922’nin başlarına kadar süren bu konseyin çalışmalarından ziyade, Nisan 1921’de kurulan Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KUTV) daha etkindir. 1949 Çin Devrimi’nin önderlerinden Lui Şao Şi, Vietnam Devrimi’nin önderi Ho Şi Minh ve Nâzım Hikmet gibi dünya ölçeğinde insanlar burada dirsek çürüteceklerdir.














