Etiket: Sayı:75

  • Taşrayı merkez, milleti efendi yapan            cumhuriyet aydınları

    Taşrayı merkez, milleti efendi yapan cumhuriyet aydınları

    Cumhuriyet devrinin ilk kuşağı, yeniden yeni bir millet olmanın heyecanıyla ülkeye ve insana sarılmıştı. Ozan Sağdıç’ın babası Ruhi Naci Bey’in Ayvalık-Edremit-Balıkesir-İzmir hattında, 1920’li 30’lu yıllarda, işgalden kurtuluşa yaşadıkları… Ünlü-ünsüz isimler, yazarlar, sanatçılar, yüksek ruhlu insanlar…

    Bu yazı hesapta yoktu, en azından şimdilik. Babam Ruhi Naci Sağdıç’tan söz ediyorum. Gerçi 1917 Temmuz sayımızda, onun Kurtuluş Savaşı sırasında üstlendiği rolü anlatmıştım. Ancak babamın savaş yılları dışındaki yaşamı bir yazı konusu olur muydu?

    Gençlik günlerimde Hiram Percy Maxim’in Edison’a denk bir mucit olan babası ile maceralarını anlatan Dahi Babam (A Genius in the Family, 1936) isimli kitabını zevkle okumuştum. Ben de bir gün babamın kitabını yazarsam “Hezarfen Babam” adını koyarım diye heveslenmiştim. Gerçekten el attığı ve başarı sağladığı konular pek çoktu. 

    Adam olacak çocuk demişler ya, babamın çocukluğuna dair bize anlatılan inanılmaz bir öykücüğü aktarayım: O tarihlerde Edremit’te dava vekili olan Naci Efendi’nin oğlu Ruhi henüz 5 ya da 6 yaşında. Bir toprak kumbarası var. Zaman zaman babasının cebinde bozuk para varsa, içine üç-beş kuruş bırakıyor. Çocuk bir gün kumbaradaki bozuk paraları boşaltıyor. Yukarı Çarşı’daki iki-üç salaş yerden biri olan Berber Âdem Efendi’nin dükkanına gidiyor. Âdem Efendi aynı zamanda kasabanın sünnetçisi. Ruhi ona “Amca beni sünnet et,” diyor ve “İşte parası” deyip avucunu uzatıyor. 

    Taşrayı merkez, milleti efendi yapan            cumhuriyet aydınları
    Balıkesir’de cesur bir girişim Çağlayan dergisinin çekirdek kadrosu: Nuhi Naci ve Mansur Tekin (soldan sağa, oturanlar), Orhan Şaik ve Esat Adil (soldan sağa, ayakta).

    Âdem Efendi şaşırıyor ama bozuntuya vermiyor. Çocuğa “Sen biraz otur, bekle, ben aletlerimi hazırlayayım” diyerek dükkandan çıkıyor ve Baba Naci Kasım Efendi’ye gidip durumu anlatıyor. Naci Efendi az düşündükten sonra “Madem kendisi böyle istemiştir, yap sünnetini” diyor. Sünnet işlemi yapılıyor ve çocuk eve yollanıyor. Evine ulaşınca, kapıyı açan annesine “Anne ben kesildim” diyor. Kadının “neren kesildi yavrum?” demesi üzerine gizli takipte olan baba da kapı önünde beliriyor ve “Oğlumuz kendisini sünnet ettirdi annesi” diyor. Şaşkınlık içinde alelacele bir sünnet yatağı hazırlanıyor. 

    Ruhi Naci idadi öğreniminden sonra Köprülüzade Fuat Bey’in öğrencisi olmak hevesiyle İstanbul Darülfünunu’na yazılmışsa da, Çanakkale muharebesine katılmak üzere gönüllü olduğu için öğrenimi noktalanmış. Ancak nasıl ve hangi koşullarla kendisini yetiştirmişse, her konuda konuşma yeteneğine sahip, allame bir insandı. Bulunduğu meclislerde kutup daima o idi.  

    Aile içinde ise daha ketumdu. Pek kendinden bahsetmezdi. Onun hakkında bildiklerimin çoğunu dostlarından duyup öğrenmişimdir.

    Taşrayı merkez, milleti efendi yapan            cumhuriyet aydınları
    Gençlik coşkusu, hizmet tutkusu Ruhi Naci Bey’in Balıkesir Vilayet Encümeninde delege seçildiği günlere ait bir fotoğrafı…

    Ruhi Naci’nin gençlik yıllarında Edremit’te, Kurşunlu Camii Caddesi’ndeki evinde zamanına göre oldukça geniş bir kütüphanesi var. Ruhi Bey hemen hemen her akşam dokuz-on yaşlarında bir çocuğun fenerin altında durduğunu farkeder. Bir akşam pencereyi açıp ne yaptığını sorar. Çocuk kitap okuduğunu söyler. “Kitabını evinde okusana” sözüne karşılık olarak da “Bizim evde böyle bir ışık yok ki” yanıtını alır. 

    Ruhi Bey “Bak evlat, bizim evde ışık daha iyi, üstelik ev kitap dolu. İstersen kitabını burada oku” der. Sonra çocuğun adını sorar; adı Sabahattin’dir. Ondan sonra Küçük Sabahattin, bizim evi başlıca uğrak yeri haline getirir. Babam ona özellikle Fuzuli, Baki, Nedim, Şeyh Galip gibi divan şairlerinden başlayarak önemli isimlerden örnekler okutur, aruz öğretir: “Sen bunları öğren. Şiirde en önde tutulması gereken ahenktir. O ruhuna bir işlesin. Sonra ister kullan ister kullanma. Ama ağzından dökülen her söz şiirsel olur”. 

    Babamın ta Rumeli göçünden beri içtiği su ayrı gitmez bir arkadaşı vardır. Benim çocukken “Kuşlu Amca” diye adlandırdığım Mehmetşah (Semiratedü). O da bu ilk mektep çocuğuna –Fransızca mı, Almanca mı bilmiyorum– yabancı dil dersleri vermeye başlar. Tahmin ettiğiniz gibi o çocuk Sabahattin Ali’dir! 

    Babamın Kuva-yı Milliye’deki rolünü daha önce anlatmıştık. Cephe çöküp de Edremit Yunan işgaline uğrayınca, yerli Rumların ihbarıyla tutuklanması ihtimaline karşı İzmir’in yolunu tutar. Bu hicreti kendisi “Gavurun bol olduğu yerde gözden kaybolmak” olarak tanımlıyor. İzmir’de ilk bulduğu kişi, çocukluk arkadaşı İzmir Sultanisi edebiyat muallimi İsmail Habip’tir (Sevük). Zamanının çoğunu Mevlevi dergahında geçirir. Rumların ve Yunanlıların kendi hâlinde dervişlerin yeri sandıkları dergah, aslında bir istihbarat merkezi gibidir. Anadolu’daki kurtuluş harekatı ile ilgili tüm gelişmelerin haberleri buraya akar. Ruhi Naci’nin, bu süreçte Sada-yi Hak gazetesinde “Fani Dede” mahlasıyla gazel tarzında birçok şiirinin yayımlandığına tanık oluyoruz. Bu şiirlerde, esaret altındaki millete, tasavvufi görünüşlü, yabancıların anlayamayacağı şekilde umut ve dayanışma sinyalleri verilir… 

    Taşrayı merkez, milleti efendi yapan            cumhuriyet aydınları
    Taşrayı merkez, milleti efendi yapan            cumhuriyet aydınları
    Albümünden…  Ruhi Naci ve onun kıraathane sohbetlerinin sürekli izleyicilerinden Esat Adil (sol başta) ve Sıtkı Yırcalı (sağ başta). Ortadaki şahsın adı saptanamadı (solda). Ruhi Naci ile eşi Rukiye Hanım’ın Üsküdar’daki düğün günü çekilmiş fotoğrafları (üstte).

    Babam işgal yılları İzmir’inde iki yıldan fazla bir süre kalır. Arkadaşı Tokadizade Şekip Bey ile birlikte İzmir’in en seçkin iki şairinden biri sayılmaktadır. Onu aralarına kabul etmiş olan İzmir eşrafı da “Ruhi Bey, seni İzmir’den evlendirelim” diye ısrara başlarlar. Uygun gördükleri aday da ilginçtir: “Uşşakizade Muammer Bey’in Avrupa’da tahsil görmüş bir kızı var. Sana onu isteyelim arzu edersen” derler. Ancak babam “Bu kargaşa günlerinde evlenmeyi düşünemem. Zaten uygun geçiş yolu bulursam, Anadolu’daki güçlere katılmayı düşünüyorum” der.

    Nitekim bu amaçla trenle Balıkesir’e gider. Halası vefat etttiği ve kendisi para sıkıntısı çektiği için oradaki baba evini satar. Anadolu’ya geçiş yolunu orada da bulamaz. Annesinin özlem duygusu içinde olduğunu bildiği için Edremit’e geçer. Orada geçen birkaç aydan sonra Türk mucizesi gerçekleşir. İzmir ve Edremit aynı gün, 9 Eylül’de kurtuluşa kavuşur.

    Mudanya, Lozan, nihayet Cumhuriyet… Ruhi Naci Bey, Balıkesir Vilayet Encümeni’ne Edremit murahhas üyesi olarak seçilir. Mecburen zamanının çoğunu Balıkesir’de geçirecektir. Kaptanzade Oteli’nde bir oda kiralar. Onun oradaki varlığı, otelin kıraathanesini sanata meraklı gençlerin edebi sohbet toplantıları yaptığı “gıpta ile yad edilecek” bir edebiyat ve kültür kulübü haline getirir. 

    Taşrayı merkez, milleti efendi yapan            cumhuriyet aydınları
    Ruhi Naci Bey’in yetişmelerine katkıda bulunduğu iki arkadaş, Mustafa Seyit Sutüven ve Sabahattin Ali, Akçay ziyaretleri sırasında belediye gazinosunda…

    O ilk günlerde Gazi’nin Balıkesir’i ziyareti sırasında Türkocağı’ndaki hoşgeldin konuşmasını yapma görevi babama verilir. Paşa Camii’ndeki ünlü hutbesini dinleyenler arasında yakın arkadaş edindiği Neyzen Tevfik de vardır. Şakayı seven Neyzen babamın kulağına eğilip “Yeni padişahımız belli oldu. Artık ona biat edeceğiz” der.

    Kaptanzade Oteli kıraathanesindeki sohbetlere devam eden pek çok genç vardır. Örneğin sonraki yıllarda ilk Sosyalist Parti’yi kuracak olan Esat Adil (Müstecaplıoğlu). 1940’lı yıllarda sosyalist eğilimlerinden dolayı takibata uğrayan, orada evlenen ve af çıkınca yurda dönen Mazhar Tekin. Bu kadar meraklı ve heyecanlı kişi biraraya gelince babam ortaya bir fikir atar. “Haydi bir dergi çıkaralım” der. Dilek matbaasının sahibini ikna ederler. 1923 Mart ayında Dilek dergisinin ilk sayısı en başında çerçeveye alınmış Gazi’nin hutbesi olmak üzere piyasaya çıkar. Bir-iki sayı sonra matbaa sahibi “Çocuklar, ben bu masrafa dayanamayacağım” der ve havlu atar.

    Dilek dergisi dolayısıyla duyulan haz akıllarda kalmıştır. Yeni bir dergi çıkaracaklardır. Babam, “Ben bu işe encümenlikten alacağım ödenekleri vakfediyorum; kâğıt temini benden; artarsa baskı işine de katkıda bulunurum” der. Mazhar Tekin’in matbaacılık deneyimi vardır. O da “İşin teknik yanı benden” der. Babam çıkacak derginin adını gençlik coşkusundan esinlenerek Çağlayan olarak saptamıştır.

    Taşrayı merkez, milleti efendi yapan            cumhuriyet aydınları
    Sabahattin Ali’yle Akçay sahilinde 
    1940’ların başında Ruhi Naci Bey Edremit’in iskelesi Akçay’da Devlet Denizyolları Acentesi…Sabahattin Ali’nin ziyareti sırasında çekilmiş bir anı fotoğrafında (soldan sağa, ayaktakiler) M. Seyit Sutüven, Hafız Osman, Sabahattin Ali, Balıkesir Milletvekili Muzaffer Akpınar, Orhan Şaik Gökyay ve Ruhi Naci Sağdıç.

    Yeni derginin doğal sahibi babamdır. Künyesine resmen yazılan idare yeri şöyledir: “Kaptanzade otelinde mahsus oda”. Bu elbette babamın kiralık odası. Tam o sırada Balıkesir’e Kastamonu’dan ilkokul öğretmeni olarak ateşli bir delikanlı atanmış ve oteldeki sohbetlere ortak olmaya başlamıştır. Bu girişken gencin adı Orhan Şaik’tir (Gökyay). Çağlayan’ın Sorumlu Yazıişleri Müdürü de bulunmuştur. 

    15 günde bir yayımlanacak derginin ilk sayısı 1925 Ekim’inde okuyucularına sunulur. Ruhi Naci, Orhan Şaik, Esat Adil ve Mansur Tekin’den ibaret çekirdek kadronun yazılarından başka Hüseyin Avni, Muharrem Hasbi, Nüzhet Şükrü, İbrahim Cudi, Refik Fikret, Faik Ali, Ali Ekrem, Arif Nihat gibi kimi amatör olarak kalmış, kimi adını ileriki yıllarda başka vadilerde de duyurmuş imzalar yer alacaktır. 

    Bu arada Sabahattin Ali de Edremit’te unutulmamış, babamın girişimiyle Balıkesir Muallim Mektebi’ne yazılmıştır. Onun 16-17 yaşlarında bir öğrenciyken yazdığı ilk şiirler Çağlayan dergisinde yayımlanır. Bu okul macerasının biraz daha ilerisi var. Sabahattin, bir-iki arkadaşıyla bir metni şapograf adı verilen bir teknikle çoğaltıp dağıtmışlar. Ne tür bir metin ise, bu okul idaresince disiplin suçu sayılmış. Cezası ise okuldan tart. Babam “Çocuğun istikbalini karartmayalım, onu okuldan biz almış olalım” diyor ve öyle yapılıyor. Kısa bir süre sonra da İstanbul’daki Çapa Muallim Mektebi’ne gönderiliyor.

    Taşrayı merkez, milleti efendi yapan            cumhuriyet aydınları
    Ruhi Naci Sağdıç boş zamanlarında balık ağı örer, Akçay’daki balıkçılara hediye ederdi.

    Ruhi Naci Bey, İzmir’den Edremit’e döndüğü sıralarda yetenekli bir başka gencin yetişmesine de yardımcı oluyor. Bu delikanlı Mustafa Seyit. İleriki yıllarda çok iyi bir şair olarak kendini gösterecek ve ünlenen “Sutüven” şiirinin adını soyadı olarak alacaktır. Kafileye o zamanlar çocuk yaşta olan Sıtkı Yırcalı gibi başka örnekleri de katabiliriz. 

    Anlatılacak İstanbul günlerinde Mehmet Akif’li, Neyzen Tevfik’li, son Mevlevi şeyhi Remzi Dede’li, Mahir İz’li daha pek çok hikaye heybede kaldı. Belli olmaz, onları da heybeden çıkarabiliriz bir gün. Şimdi “Onlar ermiş muradına” deyip burada keselim. 

  • Ne kadar toprağa ihtiyacın var?

    Ne kadar toprağa ihtiyacın var?

    1885’te Tolstoy tarafından yayımlanan İnsan ne ile yaşar? kitabında ele alınan “Pahom’un hikayesi”, ünlü yazarın bugünkü Tataristan coğrafyasındaki izlenimlerinden kaynaklanır. Tarih, edebiyat, hikaye, internet ve kaybolan değerler, bağlantılar, anlamlar üzerine…

    İnternet kullanmaya 1980’lerin ikinci yarısında başladım. Daha aradan 10 yıl geçmeden hevesli öğrencilerimi “İnternette her gördüğünüz şeye inanmayın, araştırın, doğru mu diye bakın” diye uyarıyordum. Bu uyarı bugün için de geçerli. Ancak WhatsApp, Facebook, Twitter gibi “sosyal medya” dediğimiz ortamlarda elden ele haber ulaştıralı beri farklı bir dönem yaşıyoruz. 

    Öncelikle, artık uzun mesajlar prim yapmıyor, kimse ayrıntı istemiyor. Bazen insanlar gönderdiklerini doğru dürüst okumadan mesajın genel havasına bakıp mesajı paylaşıveriyorlar; haberleşmede hız gerçekten önem kazandı. Öyle olunca da uzun uzun düşünmek değil, tepkiler üzerine hareket ediliyor. İşin ilginç yanı, gelip geçen bu mesaj ve haberlerin çoğunda yazar ismi göremiyorsunuz. Bazen bir video parçası oluyor, hoşunuza gidiyor, acaba kim yapmış diye düşünseniz bile bulmanız çok zor oluyor. “Ânı yaşa” deniliyor ya, burada da belleğimize düşen anlık mesajlardan söz ediyorum; onu ânında başkasına gönderdiğimiz zaman “misyon tamamlanmış” oluyor. 

    Kimi zaman yazarın da adı veriliyor. Aşağıda vereceğim örnekte, “doymak bilmeyen hırs” temalı hikayede de yazar adı var ama bağlam yok. İnternette “Pahom’un hikayesi” diye bakınca hikayenin özünü anlatan birçok site ile karşılaşırsınız: [Pahom] Uzak yerlerin birinde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, onun yanına gider. Reis Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar yürüyerek katettiğin bütün yerler senin olacak, fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım” der ve ilave eder: “Yoksa bütün hakkını kaybedersin”. Sonuç olarak hırsına yenilen Pahom bütün gün koşturur tam istediğine nail olacakken düşüp ölür; Pahom’u bir mezara gömerler. Reis Pahom’un mezarının başında durup şöyle der: “Bir insana işte bu kadar toprak yeter!” Güzel bir hikaye! 

    Hikaye elden ele dolaşırken, Tolstoy tarafından bir ahlak dersi vermek için yazılmış gibi algılanır. 1885’te İnsan ne ile yaşar? adıyla yayımlanır. Tabii işin içinde hırsın yerilmesi vardır; ancak Tolstoy’un bu konuya eğilmesinin sebebi acaba sadece etrafta gördüğü hırs mıdır? Hani tarih, zaman ve mekan işi denir ya… Hikaye 19. yüzyılın ikinci yarısında, Tolstoy’a hiç de uzak olmayan bir yerde geçer. Aslında bizim Tolstoy hikayesine katkımız bu “uzak yerlerin birinde” ifadesiyle başlar, “reis”i öne çıkarmamız ile devam eder. Olayın cereyan ettiği yer bize uzaktır ama hikaye Tolstoy’un çiftliğine yakın yerlerde geçmektedir. Tolstoy’un Moskova yakınlarındaki, bugün müze olan “Yasnaya Polnaya” adlı ikametgahından başka bir de Samara (bugünkü Tataristan’da) taraflarında bir çiftliği vardı. Bugün bu çiftlikte bulunan bir dikilitaş 1873’e işaret eder.

    Tolstoy’un buralara ilk gelişi sağlık problemleri ile ilgilidir. Bünyesi zayıf düşen Tolstoy’un Başkurt kımızı içmesi tavsiye edilir. Samara’ya 130 km. mesafede Karalık suyu kenarındaki Başkurt obasının ileri gelenlerinden Muhammet Rahmetullin ile uzun yıllar sürecek bir dostluk kurar. Kımız içerken Başkurt köylüleri ile hasbıhal eden Tolstoy, onların eski göçebeliklerini geride bırakmış olduklarını ve artık saban sürdüklerini görerek zamanla kaybolan değerler üzerinde düşünür. Ayrıca etrafta dolaşan kolonizatör ve girişimci taifesinin de kendilerine durumdan vazife çıkarmaları da bu hikaye için bir dürtü olmuştur. 

    Tolstoy ayrıca Herodot’un İskitler hakkında yazdıklarından da esinlenmiş görünür. Öte yandan internette gökten zembille inmiş gibi ortaya çıkan “Reis” aslında bir Başkurt beyine işaret eder. Ancak Tolstoy, toplumsal gerçeklere uygun bir şekilde beyi değil köylüleri öne çıkarır; onların   kımız içerek türküler söyleyerek geçen günlerini gözönüne serer; Pahom’un hırsı ile köylülerin sadeliğini karşı karşıya getirir. Pahom düşüp ölünce, köylüler kımız içmeyi bırakıp onun etrafında “tsı, tsı” diyerek dolanırlar. Ben hikayeyi basılı bir nüshadan okuduğum zaman Rusça’da “tsı, tsı” diye bir ses var mı diye sormuştum; olmadığını öğrenince Tolstoy’un yerel bir ses veya nida ile hikayesine bir nüans ve gerçeklik katmasına hayran olmuştum. Umarım hepimiz internete doyduktan sonra bağlam ve nüansın bize verdiği doyum ve hazzı tekrar hatırlarız.  

  • Somon: Balık kılığında fedakar bir bilgeydi…

    Somon: Balık kılığında fedakar bir bilgeydi…

    Binlerce yıl boyunca, hiçbir balığın muktedir olmadığı yolculukları gerçekleştirdi. Hem türünü devam ettirdi hem kendini feda ederek insanı ve diğer canlıları besledi. Bu benzersiz davranıştan etkilendik ama daha fazlasını istedik; bu canım türü 19. yüzyıldan bugüne yokolma noktasına getirdik. Nereden nereye…

    Salar. Salmo Salar. Atlantik Somonu. Bir de Kuzey Amerikalı olanı var: Oncorhynchus. Ona da Pasifik Somonu diyoruz. Onların öyküsünü anlatacağım size. İsimleri mitolojik insan isimleri gibi değil mi? Öyle, çünkü onlar balık kılığına girmiş “somon halkı”ndan geliyorlar. 

    Bir Squamish yerli öyküsü “Uzun zaman önce, insanlar ve hayvanların eşit olduğu zamanlarda…” diye başlayarak bize “somon halkı”nın dünyaya nasıl yayıldığından bahseder. Bu öykü, balık kılığına girerek bedenini insanlar zorlu kış aylarında aç kalmasınlar diye feda edenleri anlatır. “Kardeş” bir canlı türüne duyulan minnet ve saygının kuşaktan kuşağa aktarılan öyküsüdür. Bu hikayelerle büyüyen çocuklar, binlerce yıl yalnızca ihtiyaçları kadar tükettikleri için “somon halkı”nın Kuzey Pasifik’teki nüfusu azalmadan kalabilmişti. Yiyecekleri kadarını avlar ve kılçıklarını mutlaka eksiksiz denize döndürürlerdi. Bunu yapmazlarsa somonun yeniden insan olarak bedenlenemeyeceğine, küsüp dönmeyeceğine inanırlardı.

    Britanya’da ise “balıkların kralı” denirdi ona. 1.5 metre boya erişebiliyordu. Kocaman olmasına rağmen yükseklere sıçramakta üzerine yoktu. Yerel halk “yükseklere sıçrayan” anlamına gelen “Salar” derdi. Britanya’da yerleşik Sezar’ın lejyonları ise aynı anlamına gelen Latince Salmo ismini takmışlardı ona. İngilizcesi sonradan “salmon” olmuş; Fransızcası ise “saumon”. 

    Koca kral tüm tebaasıyla birlikte her sene tuzlu denizlerden tatlı nehirlere girip; yemeden içmeden, kara içinde yukarı doğru seyahat edip tam doğduğu noktaya dönüp geliyor; dünyayı yavrularına bırakıp ölüyordu. Şaşmaz bir düzen içinde süren bu yaşam döngüsünün sonunda, tam da kış yaklaşırken gücü tükenip, kuşa, ayıya, kunduza, başka balıklara ve insana besin oluyor; kurtulanlar ise yumurtlayarak soylarını tazeliyordu. Ayılar ve kunduzlar deli gibi somon avlayıp karada depoladıkları için çoğu yenmeden toprağa karışıp ulu çam ağaçlarına gübre oluyor; okyanusun bereketi balıkların bedeninde dağlara kadar taşınmış oluyordu. Ne masalsı, ne şiirsel bir döngü! Beyaz adam gelip kazanç hırsı ile işe el atana dek, bu düzen herkesi ve her şeyi besleyerek devam etmişti. 

    7 büyük günah ve oburluk 1568’de Hollandalı sanatçı Joachim Beuckelaer tarafından yapılan “Balık Pazarı” adlı tablo, 16. yüzyılda denizlerin sunduğu bolluğu yansıttığı kadar, doğanın cömertliğini kullanırken aşırıya kaçmaya karşı da uyarıyor.

    Yakın tarihten örneklere geçmeden en eskilere gidelim önce, somonun kutsal olduğu çağlara… Geçmişi onbinlerce yıla dayanan çok eski izleri var insanlığın belleğinde. Fransa’nın güneyinde Dordogne bölgesinden geçen Vézère Nehri’nin kıyılarındaki bir mağarada geyik boynuzuna oyulmuş 18.000 yaşında bir resimde rastlıyoruz ona. Mağarada kafamızı kaldırınca tavanda bir metrelik, kırmızı boyalı bir erkek somon rölyefini görüyoruz; dişilerin çakılların arasına bıraktıkları yumurtaları döllemiş, görevini tamamlamış ve ölmeye hazırlanıyor. Kırmızıya dönmüş renginden anlıyoruz sonun yaklaştığını. Yaşamının bu döneminde bedeni tam bir dönüşüm geçiriyor zira. Başka bir rölyef ise 25.000 yaşında. Nehrin kıyısında yaşayan insanlar, somon yakalamak için nehrin sığ yerlerine havuzcuklar yapmışlar. Somon zorlu yolculuğunda hep yardım etmiş insana. İnsan ise kötü yol arkadaşı olmuş; somonun hep en büyüklerini yakalamış, yemiş. Öyle ki gen havuzunda en büyükler yokolup ufak olanları kalmış; günümüze dek boyu ortalama 25 santim kısalmış. 

    Somonun döngüsü insanlara en eski çağlardan beri onun “bilge bir balık” olduğunu düşündürmüş. Nehirlerde ve denizlerde, tatlı ve tuzlu suda yaşayabilmesi; arada havaya sıçrayarak bizim dünyamız ile bağlantı kurması; denizden nehire girdiği andan itibaren hiç yiyip içmeden, depoladığı kendi idrarı ile su ihtiyacını gidermesi ve şaşmaz bir döngü ile yılın hep aynı zamanı doğduğu yere, yani özüne dönmesi mistik özellikler olarak algılanmış. Druidler, Keltler ve Pictlerin yanısıra adını bile duymadığımız birçok yerli kabile tarafından kutsal ilan edilen somon, Budizm, Hinduizm ve Hıristiyanlık tarafından da kutsal bir simge kabul edilmiş. Somonun okyanusta 12.000 kilometreye yaklaşan 4-5 yıllık yolculuğunun sonunda doğduğu yere dönmesini sağlayan jeomanyetik ve koku hafızasına dayalı serüveninin nedeni ve nasılı tam bilinemese de, nehir yukarı sakin havuzcuklara tırmanma azmi ve kolayca kendini av olarak sunması hep saygı ile karşılanmış. 

    Eski dostumuz Fransa’nın güneyindeki Dordogne bölgesinde bulunan Vezere Nehri kıyısında “L’abri du Poisson” mağarasında bulunan somon rölyefi 18 bin yaşında.

    Eskiden somon Amerika kıtasının batı ve doğu kıyılarında bol miktarda bulunurdu. Özellikle Kuzeybatı kıyısında “Alaska Hindisi” denirdi kendisine. Avrupa tarafında ise Britanya’dan Almanya ve Fransa’ya uzanan coğrafyadaki tüm büyük nehirlerin içerilere giren sakin, küçük kollarına kadar her yerde rastlanırdı somona. Alp Dağları’nın tepesindeki akarsularda bile görüldüğü olmuştur. 

    Britanya’da Kelt efsanelerinde birçok “bilge somon” anlatımına rastlanır. Kendilerinden pek az dikili taş kalmış Pict kavminin de somonu totem hayvanı olarak kabul edip yemediklerini, taşlardaki tasvirlerden çıkarsıyoruz. Bir İrlanda efsanesi de efendisinin uğraşıp didinip yakaladığı kutsal “bilge somon”u pişirirken yanan parmağını yaladı diye evrenin tüm bilgisine sahip oluveren saf yürekli genç hizmetkar Finn’i anlatır. Sonra büyük kahraman olmuş; parmağını yalaması yetermiş bir sorunu çözmesi için. 

    Bu efsanelere olan kuvvetli inancın ucu, Hıristiyanlık döneminde bazı manastırlarda somon havuzlarında balık yetiştirilmesine kadar uzanmış. Ne de olsa Hıristiyanlıkta balık, Hz. İsa’nın sembolüdür. Yunanca ichthys kelimesi, “İsa Mesih, Tanrı’nın seçilmiş oğlu” anlamına gelen “Iesous Christos Theou Uios Soter” cümlesindeki kelimelerin başharflerinden meydana gelmiş. Basit bir balık şekli de ilk Hıristiyanların birbirini tanımak için kullandığı gizli bir sembol olmuş. 

    Dev somonlar geçmişte kaldı Wenzel Hollar’ın 17. yüzyılda Seine Nehri’nde somon avını tasvir ettiği gravür (üstte) ve İngiltere’de Jamer Lambert, Dr. CM Mason ve Herbert Hatton tarafından tutulan somonun görüldüğü fotoğraf (altta), bu türün zaman içinde ne kadar küçüldüğünü de gösteriyor.

    1250’de Kral 3. Henry’ye Norveç kralı bir kutup ayısı hediye etmiş. Ayıyı Londra Kulesi’nde tutar, günde bir kez uzun bir iple Thames Nehri’ne salarlarmış. Hem yıkansın hem de kendi balığını tutsun diye. Bu coğrafyada somon öyle boldu ki 1400–1416 arasında Bristol’da 30 tüccara izin belgesi verilmiş; İrlanda’ya şarap, tuz ve kumaş götürüp somon alıp dönsünler diye. 

    1540’a gelindiğinde İrlandalı tekne sahipleri, Kuzey Atlantik balık sahalarında avlanabilmek için çok gelişmiş gemiler inşa etmeye başlamışlar. 16. yüzyılda Tudor fethinden sonra gemi filoları kurmaları yasaklanmış ve İrlandalılar başka ulusların filolarında uzman denizciler olarak çalışmaya başlamış. 18. yüzyılda büyük miktarda tuzlanmış somon balığı İrlanda’dan İtalya ve Fransa’ya ihraç edilmekteydi. Bazen de Fransız balık gemileri kaçak uskumru ve somon avlamak için İrlanda kıyılarına kadar gelirlerdi. 1757’de Cork şehri gazetesi, 50 Fransız balıkçı gemisinin vergi memurlarına takılmadan açıklarda balık avladıklarını haber yapmış! 

    Taze ve hem de yağlı olduğu için somonun hızlı tüketilmesi gerekiyordu. Ta ki 1840’ta New England’da ilk somon konservesi üretilene dek. Bu konservelerin ta Kaliforniya’ya kadar tüm ülkeye dağıtımı yapıldı. Dört yıl içinde doğu bölgesinin nehirlerinde somon nüfusu sıfırlanmıştı. Bugün artık yaban doğada ne Atlantik ne de Pasifik somonu pek kalmadı. Acıkınca yerli halkın bir dalı sivriltip koca bir somonu şişleyip ateşe koyduğu günler çok eskilerde kaldı. 

    Somon katliamı ABD’nin Oregon eyaletine bağlı bölgede, Columbia Nehri’nde somon avlayan balıkçılar, ellerinde ağlarla poz vermişler. Somon artık doğal ortamında kayboldu.

    Somon Amerika’ya artık Kanada’dan ve yeniden doğaya salındığı ya da çiftliklerde yetiştirildiği Avrupa’dan, Şili’den geliyor. 1980’lerden itibaren hız kazanan “aquaculture” yani su ürünleri yetiştiriciliği sayesinde özellikle bu konuya erken yatırım yapmış Norveç şirketleri, hem kendi sularındaki hem de Şili kıyılarındaki çiftliklerden dünyanın somon iştahına ürün yetiştirmeye çalışıyor. 

    Yazıyı umut dolu bitirmek isterdim. Ancak yiyecek tarihi konu olunca ümit dolu şeyler yazmak pek mümkün olamıyor. Somon insan elinden o kadar çok çekmiş ki… İngilizcede “salmon mad” diye bir kavram bile var; “somon delisi” yani. Elinde olta ile yakalayabildiği kadar çok ve büyük somon yakalamaya çalışanlara denirmiş.  Olta ile balık avcılığı bile tek başına ABD’de 125 milyar dolarlık bir ekonomik değere karşılık geliyor!  Kimsenin kimseye “Aman balıkçı!” diyesi yok. 

    Olta ile kalsa iyi yine ama, “yüksek” teknolojik donanımlı balıkçı filoları yüzünden denizlerde zincirleme büyük bir yokoluştan sözedebiliriz. Bugün dünya iri balık stokunun %75’i ya bitti ya da biyolojik sınırların kaldırabileceğinin ötesinde avlanıyor. Küresel balık filolarının kapasiteleri, sürdürülebilir limitlerin iki katı.

    Doğal ortamında artık kaybolan somonu tekrar eski üreme bölgelerine kavuşturmaya çabalıyorlar ama henüz mutlu bir sonu yok bu öykünün. Hem doymak bilmez tüketim, üstüne çevre kirliliği ve küresel iklim krizi, doğal ortamda yeniden çoğalmalarını çok zorlaştırıyor. Genetiği ciddi değiştirilmiş, 2 sene yerine 18 ayda olgunluğa erişen yeni bir somon türünü yatırımcılar “devrim” diye müjdeliyorlar bize. Tabağınızdaki balığa iyi bakın ve bir zamanların bolluk ve kardeşlik masalını unutmayın. 

  • Bergama Türkiye’de Pergamon Almanya’da

    Bergama Türkiye’de Pergamon Almanya’da

    19. yüzyıl sonlarında yapılan kazılarda Bergama’da ortaya çıkarılan Zeus Altarı ve benzersiz arkeolojik eserler, o dönem Osmanlı hükümetlerinin izniyle Almanya’ya satılmış-verilmişti. Dünya tarihinin en önemli tarihi buluntuları arasında sayılan eserlerin, dünden bugüne başına gelenler… 

    Ardına Madra Dağı’nı almış, önü sıra uzanan Bakırçay Ovası’nın üzerinde tüm görkemiyle yükselen Bergama antik kenti… Anadolu’nun en çarpıcı tarihî mekanlarından biri… MÖ 1000’li yıllarda başlayan, Hellenistik çağda gerçek gücüne ulaşan, Roma imparatorluk çağının sonuna dek tüm zenginliğiyle dillere destan olan yerleşim…

    Büyük İskender döneminde başlayan beş nesillik Bergama Attalid Krallığı kısa zamanda tüm Batı ve Orta Anadolu’ya hakim olacak; herkesi haraca bağlamış Galatlara yenilgiler yaşatacak; Hellenistik çağda tüm Anadolu’nun doğal hamisi olacaktı. Attalid Kralı 2. Eumenes, MÖ 2. yüzyılda Galatlara karşı zaferi sonrasında şehri güzelleştiren ve surları güçlendiren bir dizi yapı faaliyetine girişmişti. Yapımını başlattığı ünlü Zeus Altarı ise gigantomachiae (jukantomaş) yani Olimpos tanrılarının “gigant”larla (devlerle) olan savaşı temalı rölyeflerle bezenecekti.

    Pergamonaltar_Türkei
    Yerinde yeller esiyor
    Vaktiyle Bakırçay Ovası’nın üzerinde tüm görkemiyle yükselen Bergama antik kentinin bugün yalnızca temelleri kalmış.

    Zeus ve Athena’ya adanan bu sunakta Olimpos tanrılarının Bergamalıları, devlerin ise Galatları temsil ettiği düşünüldü uzun yıllarca. Yakın zamanki bulgular ışığında, sunağın bir “charisterion” (Tanrılara şükran anıtı) ve bir kurban sunağı halinde şehrin baştanrıçası Athena’ya adanmış olma olasılığı da tartışılıyor. Hiç bitirilememiş bu anıt, belki de 2. Eumenes’in Roma dönüşü Delphoi’de uğradığı suikastten sağ kurtulmasına bir teşekkür…

    19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti’nin yaşadığı ekonomik ve siyasi güçlükler, Batılıların eski eser toplamaya dair heveslerinin en yükseğe çıktığı bir döneme denk gelmişti. İngiltere British Museum, Fransa ise Louvre Müzesi ile çıtayı yükseltmişlerdi. Kendini bu alanda da gösterme ihtiyacı duyan yeni Prusya İmparatorluğu da arkeolojik kazılarla bu yarışa katılıyordu. Osmanlı coğrafyası, bu amaç için doğru hedefti. Aynı dönemde Osmanlı Devleti de giderek Almanya ile yakınlaşmaya başlamıştı.

    Abdülaziz devrinin sadrazamı Keçecizade Fuat Paşa, yabancı sermayenin iktisadi ve siyasi faydalarını savunuyordu; demiryolu ve karayolu inşaı için öncelikle Batı Anadolu seçildi. İşte bu noktada, 1869’da Balıkesir-Bandırma-Ayvalık-Bergama karayolu inşaatının başına, daha önce iki kez Bergama’yı ziyaret etmiş olan Alman mühendis Carl Humann getirilecekti. Büyük bir organizasyon gerektiren bu projede 2 bin işçi çalışacaktı. Humann’ın yeteneğinin yanısıra, çok iyi konuştuğu Türkçe ve Rumcası da işlerini kolaylaştırıyordu. Şantiye merkezini de bilinçli olarak daha önce ziyaret ettiği Bergama’da kurdu. İnşaat sırasında arkeolojik kazı yaparak ortaya çıkardığı buluntuları tutkuyla biriktirmeye; fırsat buldukça da bunları Berlin’e göndermeye başladı.

    Pergamonmuseum_Pergamonaltar
    Evinden uzakta 
    Bugün ait olduğu topraklardan kilometrelerce uzakta, Berlin’de bulunan Pergamon Müzesi’nde sergilenen Zeus Altarı her yıl binlerce insan tarafından ziyaret ediliyor.

    Carl Humann’ın peyderpey Berlin’e gönderdiği parçaların önemi, Prusya Kraliyet Müzesi’nde heykel galerisi müdürü Dr. Alexander Conze tarafından anlaşılacaktı. Conze, Humann’ın yolladığı parçaların Romalı tarihçi Lucius Ampelius’un liber memorialis eserinde dünya harikaları arasında saydığı Bergama’daki altara ait olduğunu farketti. Bu kitapta Bergama’daki sunaktan şöyle bahsediliyordu: “40 ayak yüksekliğinde çok büyük heykelleri olan çok büyük bir mermer sunak, bir gigantomachiae’ye sahip”. Dr. Alexander Conze, bu bilgi ışığında Humann’ı eserin tamamının keşfi yönünde bir kazı metodolojisine yönlendirir. Nihayet parçalar tamamen ortaya çıktığında yolladığı telgrafta ise “İşte Attalid Hanedanı’nın fethedilemeyen egemenlik ve gurur merkezinin kalıntıları… Antik dünyanın en büyük yapıtı artık ellerimizin arasında” diye yazar.

    Pergamon antik kenti aslında hiçbir zaman kaybolmamıştı. Bizans imparatorlarından Theodoros Laskaris 1250’de burayı ziyaret etmiş, geçmiş zamanın ihtişamından hayranlıkla sözetmişti. Pergamon, Aziz Yuhanna’nın bahsettiği Hırıstiyanlığın ilk 7 kilisesinden birini barındırdığı için öteden beri Avrupalı Hıristiyanların ilgisine mazhar olmuştu. Zeus Sunağı ise Yuhanna’da “Şeytanın Tahtı” olarak gönderme yapılan bir anıttan ibaretti.

    1632’deki Naima Tarihi’nde de Bergama Kalesi’nden ve içerisindeki devasa mermer sütunlardan, incelikle işlenmiş mermerlerden bahsedilir. 1760’ta İngiliz gezgin Dalloway, Zeus mabedinin oldukça iyi korunmuş durumda olduğunu kaydeder. Fransız mimar Charles Texier, 1833’te Osmanlı hükümetinin girişimi ile başlayan Anadolu’daki antik yapıları tespit etmeye yönelik araştırma faaliyeti kapsamında Bergama’da ilk bilimsel çalışmayı yapar. Texier “Büyük Zeus Sunağı, anıtsal görüntüsü ile Bakırçay Ovası’na egemen bir noktada duruyor” diye yazacaktır. 

    Acropolis of Pergamon
    Antik Çağ’da böyleydi
    Friedrich Thierch tarafından 1882’de yapılmış bu çizimde Bergama akropolisi Antik Çağ’daki hâliyle yeniden canlandırılmış.

    Carl Humann, Prof. Conze’nin desteğiyle Prusya Kültür Bakanlığı’nı ve veliaht prens Frederick’i ikna eder. Kazı buluntularının tamamının Prusya’ya getirilmesi için gereken her türlü maddi ve diplomatik destek verilecektir. Resmî kazı izni talebi Osmanlı hükümetine iletilir ve İzmir Alman Konsolosluğu’nun idaresindeki resmî kazılar 9 Eylül 1878 tarihinde başlar. Osmanlı Devleti’nde 1874 yılından itibaren geçerli olan Asar-ı Atika Nizamnamesi, Müze-i Hümayun’un o zamanki müdürü Dethier tarafından yabancıların lehine revize edilmiştir. Buna göre kazı buluntularının üçte birlik paylar halinde, kazı yapan, arazi sahibi ve Osmanlı Devleti arasında bölüşümü öngörülmektedir. Bu yasal düzenleme Humann’ın hiç hoşuna gitmeyecektir; zira geride hiçbir şey bırakmaya niyetli değildir. Araya Alman sefaretinin girmesi, devlet kanalından ricacı olunması sonucu kanun yok sayılır ve “mücerret muamele-i cemile-i iyi mahsusa” olmak üzere buluntuların üçte ikisi Almanlara bırakılır!

    Buna rağmen bu imtiyazla yetinmemeleri ve eserin tamamına talip olmaları Osmanlı Hükümeti tarafından tepkiyle karşılanır. Ancak Almanlar vazgeçmeyeceklerdir. Maddi güçlükler yaşayan Osmanlı Devleti’ne yeni bir teklifle gelirler. “Bu eserler daha önce çıkarılmış ve Berlin Müzesi’ndeki parçaların devamıdır. Berlin dışında bir yerde bir kıymeti yoktur” şeklinde argümanlar ileri sürerler. Kalan parçaları satın almak isterler. Payın devri için teklif edilen 20 bin Mark’ı kabul etmenin Osmanlı devlet müzesi yararına olacağını; çıkan parçaların Türkiye’de teşhirinin bir anlamı olmayacağını söylerler. 

    Osmanlı hükümeti ise tahkikat yaptırıp kazıda daha önceden bulunan ve götürülen eserlerin bile  20 bin markın çok üzerinde bir değerde olduğunu saptamıştır. Kazı izni bitimine az bir süre kala Zeus’lu ve Athena’lı parçalar da bulunur ve kazı izninin uzatılması talebi hükümete iletilir. Hükümet kazı izninin uzatılmasına karar verir. 19 Ağustos 1879 tarihli kararda Padişah 2. Abdülhamit tarafından Almanların özel bir izinden istifade ettikleri ve bunun için minnettar olmaları gerektiği ifade edilir!

    1881’de Müze-i Hümayun müdürü olan Osman Hamdi Bey, bizzat Bergama’ya gidip yerinde gözlemde bulunur; kazı buluntularını teftiş eder; teşhire değer bir buluntu olmadığına hükmeder. Daha önce Bergama’da bulunmuş ve Berlin’e yollanmış iki büyük heykelin iadesi karşılığında, çıkan küçük parçaların Berlin’e nakline onay verilir. Osman Hamdi Bey, bulunan heykel sureti parçalarının Berlin’e naklinin mantıklı olduğunu söylemiş; gigantomachiae denen eserin nakledilmiş olduğunu rapora yazmış; ancak karşılığında bunun alçıdan kopyasının Türkiye’ye yollanmasını talep etmiştir. Almanların çok masraflı diyerek başta ayak direttiği sonra kabul ettiği bu şart maalesef hiçbir zaman gerçekleşmedi ve alçıdan kopya bile Bergama’ya hiç gelmedi.

    Bergama Zeus Altarı, birleşmiş Reich’ın ışıltısına tarihsel bir anlam katacaktı! Prusyalılar da Bergama Attalid Hanedanı gibi yüksek kültüre katkıda bulunuyor, Hellenizmi yüceltiyorlardı. Bergamalıların zaferi, nefret edilen işgalci Galatlara karşıydı; bu eser de Almanlar için Prusya’nın Fransa üzerindeki zaferinin sembolize ediyordu! Altarın ilk teşhiri Kaiser Wilhelm’in tahttaki 25. yılı münasebetiyle Berlin’de yapıldı. Bergama sunağı, 1930 yılında inşaatı biten “Pergamon Museum”a ismini verdi. 1941’de Berlin Hayvanat Bahçesi yakınında bir yeraltı sığınağına gizlenen sunak parçaları, 1945’de “savaş ganimeti” olarak Kızıl Ordu tarafından Leningrad’a götürüldü. 1959’da Doğu Almanya’ya iade edilen eserler Berlin’deki Bergama Müzesi’ne geri döndü.

    Carl Humann ise, 1896’da İzmir’de öldü ve orada gömüldü. Mezarı 1954’te Ankara’yı ziyaret eden Alman başbakanı Adenauer’in Başbakan Menderes’ten ricası üzerine Bergama’ya taşındı. Şimdi yerinde yeller esen Zeus Altarı’nın yanıbaşında yatıyor.

  • Şiirde-şişede toplanan, mermere sinen gözyaşı

    Şiirde-şişede toplanan, mermere sinen gözyaşı

    Ağlayınca gözden çıkan yaşlar, edebiyatın, arkeolojinin, sanatın baş köşesinde birikmiş. Antik dönemden modern çağlara, Sezar’dan Fuzuli’ye, Ortaçağ’dan “Potemkin Zırhlısı” na, başımızın köşesindeki gözden dile gelen sıvı kelimeler… Erkek egemen klişeler…

    Emre Ayvaz’ın yayımlamaya hazırladığı, şair Heather Christle’ın inceleme kitabı The Crying Book’da rastladığı bir ‘bilgi’yi beni birinci dereceden ilgilendireceği düşüncesiyle iletmesiyle kendimi bir labirentin kapısında buldum. Birkaç gün süren geçenekten geçeneğe ilerleyişimden eli dolu döndüm. 

    Christle’ın kitabından gelen, benim açımdan özel önem de taşıyan ‘bilgi’, daha önce adını olsun duymadığım bir fizikçi-şairin, Silas Weir Mitchell’in (1829-1914) yazdığı 114 dizelik “Ode on a Lycian Tomb” başlıklı, İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki lahitten kaynaklanmış bir şiir yazmış olmasıydı! (Şiir internetten kolayca ulaşılıp indirilebiliyor).

    Operasyon: Gözyaşı 2018’de Siirt Jandarma Komutanlığı tarafından yapılan bir oprasyonda 4000 yıllık 86 gözyaşı şişesi ele geçirilmişti.

    Mitchell ve eşi, kızlarının genç yaşta ölümünün kendilerinde yarattığı travmayı atlatmak umuduyla çıktıkları yolculukta İstanbul’a da gelmişler. Şiir 1899 tarihini taşıyor. Yorumcular Mitchell’in Tennyson’un uzun şiiri “In Memoriam”ın etkisi altında kaldığı görüşünde birleşiyorlar -ki sözkonusu şiiri bir uçta Montaigne’in dostu La Boétie’nin ölümünün ardından yazdığı metne, bir başka uçta Auden’ın görkemli ağıtına bağlarım.

    Mitchell’in “mermere sinmiş gözyaşı” imgesi etkileyici. Christle’ın kitabıyla ilgili The New Yorker’daki bir değerlendirme yazısından, şairin Cortazar’ın “Ağlama Talimatları”na uzandığını öğreniyorum. “Liliana’nın Gözyaşları”na da uğramış mıydı, yakında öğrenirim (Cortazar metinleri, Bütün Öyküler’inin 2. kitabı Ayak İzlerinde Adımlar’da, Can Yayınları).

    Birkaç yıl önce #tarih’te çıkan bir yazımda Anne Vincent-Buffault’nun, 18.-19. yüzyıla odaklı Gözyaşlarının Tarihi’nden (1986, Rivages yayını) sözetmiştim. Bir duygusallık biçiminin üstlendiği tarihsel, toplumsal, cinsel, sınıfsal “ağ”ı sorgular tarihçi; Devrim dönemindeki tezahürlerine odaklanır; peşisıra doğan ve Flaubert’de doruğuna ulaşan santimantalizmle alayın etkilediği geriçekilişine sayfalar ayırır gözyaşı dökme dürtüsünün. Aynı dönemde Amerika’da yerlilere uygulanan tehcirin yolu bugün de görülebilmekte: “Trail of Tears” (Gözyaşı Yolu), karadan ve denizden yaşanan tragedyanın haritasında kazılı güzergâhtır.

    Gözyaşı kadar narin objeler Tarihi Antik Roma dönemine dek uzanan gözyaşı şişeleri sayesinde insanlar matemlerini bu küçük şişelere aktarıyor, bazen de onlarla gömülüyorlardı. Bu kırılgan objeleri topraktan çıkarmak da büyük özen istiyor.

    Gözyaşı-dönem ilişkisi ekseninde bir başka değerli tarihsel çalışma Sarah Rey’in kitabı: Roma’nın Gözyaşları-Antik Çağda Ağlama Erki (2017, Anamosa). “Eski Yunan usûlü” ağlama geleneğini çeşitlemiş Roma. Sezar, Büyük İskender’in heykelinin dibinde gözyaşı döküyor, onun yaşında hiçbir başarıya imza atamadığını düşünerek. Plutarkhos çok yatkın olduklarını vurguluyor Romalıların, ağlamaya. Gene de uzun sürmesine karşılar yas tutmaların. Cinsel ayrımcılık, maçoluk en bilge figürlerde bile belirgin rol oynuyor: Cicero, “bir erkek için en utanç verici durum kadın gibi ağlamaktır” diyor, ki bu yaklaşım bugün de “egemen erkek” klişeleri arasında başköşeyi tutuyor ne yazık ki. 

    Gözyaşı-dönem ilişkisi ekseninde bir başka değerli tarihsel çalışma Sarah Rey’in kitabı: Roma’nın Gözyaşları-Antik Çağda Ağlama Erki (2017, Anamosa). “Eski Yunan usûlü” ağlama geleneğini çeşitlemiş Roma. Sezar, Büyük İskender’in heykelinin dibinde gözyaşı döküyor, onun yaşında hiçbir başarıya imza atamadığını düşünerek. Plutarkhos çok yatkın olduklarını vurguluyor Romalıların, ağlamaya. Gene de uzun sürmesine karşılar yas tutmaların. Cinsel ayrımcılık, maçoluk en bilge figürlerde bile belirgin rol oynuyor: Cicero, “bir erkek için en utanç verici durum kadın gibi ağlamaktır” diyor, ki bu yaklaşım bugün de “egemen erkek” klişeleri arasında başköşeyi tutuyor ne yazık ki. 

    Öte yandan Saray Rey gerçekçi bir perspektif görüyor Romalıda: “En çabuk kuruyan sıvı gözyaşıdır”! Pathos’u çözüyor bazı durumlar, öyle ki ağlatması umulan bir “efekt” insanları güldürebiliyor. 

    Tomris Uyar’ın çevirisinden okuduğum William Styron’un Karanlık Gözükünce’sinde yazar, battığı depresyon kuyusuna gidişinin kaynağında, çocuk yaşta yitirdiği annesinin ardından gözyaşı dökmemiş, yasını yaşamayı yadsımış olmasının ana etmeni temsil ettiğini neden sonra algılar. Alan Pauls, Arjantinli yazar, Gözyaşlarının Tarihi romanında, Allende’nin öldüğü gün tek damla gözyaşı dökmeden acısını taşımayı seçen kahramanının ruh haritasını çizer. 2. Elizabeth de ağlama özürlüymüş -The Crown dizisinin yalancısıyım! Oysa, Ortaçağda Gözyaşı’nın yazarı Piroska Nagy, müminlerin İsa’ya sığındıkları noktayı anımsatıyor: “Talih ağlayanlardan yanadır, çünkü onlar teskin edileceklerdir”. 

    Osmanlı şiirinde gözyaşı, ama “eşk” ama “sirişk”, gözde imgeler arasında yeralmıştır. Fuzulî, başşiiri “Su Kasidesi”nden başlayarak, özellikle gazellerinde kullanır onu. Aşka ateşini söndürmeye gücü yetmeyen gözyaşları, kanlı geldiklerinde Allah aşkı adına göze perde indirirler. Çağdaş sanatçı Jan Fabre da ‘kan’ ile ‘gözyaşı’ arasında köprü kurar, gövdenin bütün sıvılarına kutsallık yükler. 

    Gözyaşı, aslında tehlikeli konudur, yazın ve sanat alanında, kitsch’e teğet bir duyarlığa taşıdığına rastlanır Hıçkırık benzeri yapıtların. Şüphesiz o tuzağa düşmemenin binbir yolu bulunabilir; sözgelimi, fotoğraf sanatçısı Rose-Lynn Fisher’in mikroskop üzerinden gerçekleştirdiği çalıştırmalarında gözyaşını madde olarak işlediği örneklerde olduğu gibi.

    Pathos kavramından sözettim. Didi-Huberman’ın ne yazık ki Roland Barthes’ın ölümünden çok sonra giriştiği polemik-seminer tam da orada devreye giriyor. Sözkonusu seminer 2016’da (Minuit yayını) Gözü Yaşlı Halklar başlığıyla yayımlandı (4 Kasım 2014’de Sosyal Bilimler Yüksek Okulunda gerçekleşen seminerin bütünü izlenebiliyor sanal ortamda.) Didi-Huberman, Barthes’ın düpedüz horgördüğü, bir bakıma “sulugözlü” (bu deyiş dilimize özgüdür!) bulduğu bir film sekansı üzerinde duruyor: Ayzenştayn’ın “Potemkin Zırhlısı”nda, haksız yere öldürülmüş bir emekçinin cenazesi etrafında ağlaşan kadınlardan, önce öfkeye, sonra isyana, dolayısıyla devrime gidecek halkaları biribirine bağlayışını üstün bir estetik yaklaşım olarak değerlendiriyor. “Heyecan okuma” biçimleri yaratıcılık alanında zıt ölçülere dayanabiliyor.  

    Musée de l’Affabuloscope’taki gözyaşı kurutma makinalarından biri.

    Törekırıcı işlerle bitirmeli iyisi mi, yazıyı: Uydurmaca Aygıtlar ve Araçlar Müzesi (Musée de l’Affabuloscope) Toulouse’a bir saat uzaklıktaymış. İnternette bir dakika sürmüyor sitesine erişmek! Olağanüstü, insanı kırıp geçiren, “gözyaşı kurutma makinaları”nı görmeden olmaz. Gülerken gözyaşı dökmek en sağlıklısı.

    Bir dönem (1981-82) gözyaşı şişeleri toplamış, konuyla ilgili yeterli kaynağa rastlamamıştım. O gün bugün köprülerin altından sular akmış: Prof. Ergun Laflı’nın çalışmaları, düzenlediği “Antik Çağda Gözyaşı Şişeleri” sergisi (2018) ve sempozyumu, İzmir ve Kayseri müzelerindeki örneklerin son yıllarda gösterdiği artış önemli adımlar. 

    Gözyaşı şişesinin etrafı rivayet kaynar. Gerçekten o amaçla mı kullanılmışlardır, yoksa düpedüz eski çağların parfüm şişeleri olarak mı görülmelidirler? Daha çok mürekkep akıtacak konu.

    Gözyaşı kadar narin, çıtkırıldım objeler. 

  • ‘Katilleri ödüllendirelim hatta heykellerini dikelim!’

    ‘Katilleri ödüllendirelim hatta heykellerini dikelim!’

    ABD’nin North Carolina eyaletinin Wilmington kentindeyiz. Yıl 1898. Köle ticareti resmen yasaklanmış ama köleliğe devam. Charles Brantley Aycock diye bir mal değneği var. Bu arkadaş, şehir nüfusunun çoğunluğu Siyah olmasına karşın meclisteki üç-beş Siyah temsilciyi bahane ederek ayaklanıyor; peşine iki-üç bin geri zekâlı takıyor; şehri yakıp yıkıyor, meclisi basıyor, temsilcileri asıyor, yüzlerce insanı öldürtüyor, asıyor, kesiyor. Peki bu alçak darbeciler sonradan nasıl cezalandırılıyor? Şöyle: Hepsi daha yüksek makamlara geliyor; hatta heykelleri dikiliyor.

    Bir arkadaşım anlatmıştı: Ortaokul yıllarında durduğu yerde aklına geldikçe heyecanlanıyor ve “Yahu ne muhteşem, hem Türk hem de Müslümanım; dünyada bundan daha harika bir şey olabilir mi? Ne kadar da şanslıyım” diye düşünüyormuş. Elbette kendisine bunu düşündüren ilkokulun sonunda yeni yeni öğrenmeye başladığı tarih bilgileri.

    Düşünürsek, arkadaşımın bugün gülümseyerek hatırladığı bu ruh hâli, özellikle bazı ülkelerde ilkokuldan, ortaokuldan sonra komik bir anı olmak bir yana dursun, giderek daha da kuvvetleniyor. Bu yüzden kazık kadar adamların, hiçbir rolü olmadan içine doğduğu bu kimliklerle hâlâ ilkokul çocuğu gibi övündüğünü görüyoruz. 

    Örneğin Amerikalılar dünyanın kalanına göre imtiyazlı ve farklı standartlara tâbi olduklarından, utanmak yerine bir ilkokul çocuğu gururuyla kendilerinden bahsediyor. Öğrenci velileri açık açık “Tarih dersini çocuklarımıza Amerikalı oldukları için gurur duyacakları şekilde öğretmeliyiz” diye talepte bulunabiliyor. Dolayısıyla ders kitapları kölelik de dahil olmak üzere her tür utanç verici soykırımı, katliamı, melaneti ya es geçiyor ya da olur a bahsedecek olursa “küçük bir tatsızlık” olarak ele alıyor. Eğer bunu örneğin Almanlar yapsa, ders kitapları Nazi dönemini “Hitler’in de haklı olduğu noktalar var, büyütülecek meseleler değil bunlar” diye geçiştiriyor olurdu.

    Heykeli dikilen katliamcılar 1898 Wilmington katliamı sırasında şehri yakıp yıkan, yüzlerce insanı öldüren darbeciler, daha sonra yüksek mevkilere getirildi, heykelleri dikildi, ödüllendirildi.

    Ders kitaplarının ilkokul sıralarından itibaren okunduğu düşünülürse, insanların “aklında kaldığı kadarıyla tarih” zevkle izlenecek bir epik drama, “easy mode”la oynanacak bir fantastik atari oyunu gibi ortaya çıkıyor. Mississippi’de doğup büyümüş eşek kadar adamın aklında kalan dünya tarihi; Avrupalı beyazların insanlık vazifesi olarak geldikleri bu yeni kıtada “vahşi yerliler”e medeniyet getirdiği; her nasılsa ülkeye gelen Afrikalı köleleri bir çırpıda özgürleştirdikleri; tabii “has Amerikalı”nın jön rolünü oynadığı bir gişe filmi oluyor. İşte bu adam üçüncü sınıf küspe kalitesinde gıdalarla beslendiği, ilk kasırgada yıkılacak ya da hasta olup iki ay işe gidemese kredisini ödeyemediği için elinden alınacak derme çatma evinde, naylon kumaş kaplı kanepesinde otururken “Yahu ne muhteşemdir ki hem Amerikalı hem beyaz hem de Protestanım, Allah’ın sevgili kuluyum desene, hey yavrum hey” diye kendi kendine kabarıyor.

    Ama aklımda kaldığı kadarıyla ABD tarihi köleliğin kaldırılmasının ardından bile utanç verici binlerce sayfadan oluşuyor. Mesela isminin çağrışımından dolayı aklımda kalan Charles Brantley Aycock diye bir mal değneği var. Hani eski bir Soğuk Savaş espirisi vardı: “ABD’de neden darbe olmaz? ABD konsolosluğu olmadığı için!” diye; hah işte onu boşa çıkaran adam bu mal değneği Charles. 20. yüzyıl sonunda yani kölelik kaldırılıktan, Siyahlara seçme seçilme hakkı tanındıktan yaklaşık 70 yıl sonra North Carolina’nın en büyük şehri Wilmington’da hükümeti bir darbeyle devirip yüzlerce insanın ölümüne neden oluyor. 

    Charles Brantley Aycock

    Bu arkadaş, Wilmington nüfusunun çoğunluğu siyah olmasına karşın meclisindeki üç-beş siyah temsilciyi bahane ederek “Bizi siyahlar yönetemez!” diye ayaklanıyor; peşine iki-üç bin geri zekâlı takıyor ve şehri yakıp yıkıyor; meclisi basıyor, temsilcileri asıyor, yüzlerce insanı öldürtüyor, asıyor, kesiyor yerinden ediyor. 

    Peki bu alçak darbeciler sonradan nasıl cezalandırılıyor? Bizim ayı Charles, North Carolina’nın vali oluyor sonra senatoya seçilmek üzereyken eceliyle ölüyor. Darbecilerden bir diğeri önce eyalet senatörü sonra ABD kongre üyesi oluyor; bir diğeri orduda görev yapıp önce Başkan Wilson’un sonra Roosevelt’in kankası oluyor. Ne acı ki ABD’nin ilk kadın senatörü (saçma bir şekilde 1 günlüğüne de olsa) bu darbeci katiller arasından çıkıyor. Darbeciler arasından bir çokları temsilciler meclisine, senatoya, üniversite kürsülerine giriyor; savcılıklara, hakimliklere atanıyor; ABD’yi onlarca yıl daha yöneten ekibin içinde yer alıyor. Hemen hepsinin heykeli dikiliyor; unuttukları varsa 100 yıl sonra bile heykellerini dikmeye devam ediyorlar (Son aylarda göstericiler akıl edip devirmediyse de hâlâ yerli yerinde duruyorlar.) Ha, darbeciler Demokrat Partili ama Amerika’nın andavallısı pek az olduğu için bugün Demokratlara oy veren Siyahlara kimse “Stockholm sendromu” gibi sersemce yakıştırmalar yapmıyor; o da ilginçtir.

    Neticede, ders kitaplarında tarihteki utanç sayfalarını görmezden gelmek sadece insanların geçmişlerini epik bir drama olarak görmelerine değil; aynı zamanda bu utanç sayfalarının müsebbiplerinin cezasız kalmalarına ve birer kahraman olarak yansıtılmalarına neden oluyor.

    Yüzleşilmeyen, hesaplaşılmayan ve cezasız kalan suçlar, aklında kaldığı kadarıyla gurur duyulacak bir ulusal tarihe sahip toplumlarda, bu suçların tekrarlanmasından başka bir şeye yol açmıyor.

  • Kültürde ve askeriyede ‘Magnifique’ bir dönem

    Kültürde ve askeriyede ‘Magnifique’ bir dönem

    Kanunî devri sadece büyük bir fetih devri değil, sınırlar kadar aynı zamanda devlet idaresinin de oturduğu bir dönemdir. Kültürel atılımlar, başta mimari ve kayıt sistemi olmak üzere kalıcı bir etki yaratmıştır. Ne Batı’da ne Doğu’da, dünya tarihinin bu en tayin edici dönemi ne yazık ki şimdiye kadar hakkıyla yazılamamıştır.

    15. asrın ortasında Avrupa’da bence Venedik’ten ve Cenova’dan başka parlak medeniyet kalmamıştı. Bir Rönesans sürüyor ama Avrupa duraklamada aslında. Rusya daha çıkmamış ortaya; Habsburg’ların lafı geçmiyor. İngiltere de öyle. İspanya yeni kıtalara açılıyor ama bir sistemi yok. Fatih Sultan Mehmet bütün Balkanlar’ı fethetmiş; Karadeniz’in kuzeyini kendine bağlamış; Kırım Hanlığı’nı, Pontus’u, Bizans’ı yıkmış.

    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem
    İlber Ortaylı ile yapılan röportajdan derlenmiştir.

    Kanunî Sultan Süleyman, şüphesiz Osmanlı tarihindeki en önemli en ilginç sultanlardan biri. Hakkında yazılmış önemli eserler var tabii ama bunların hemen hepsi ikinci eldendir; ecnebi olanlar da dahil. 

    Kanunî 1520’de 25 yaşında tahta geçti ama ondan önce de bir devlet idaresi tecrübesi var. Padişah vekili gibi, çünkü Yavuz’un tek oğlu. Ve bu durumda yapacağı tek şey var adamın: Dedesinin alamadıklarını almak! Bu ne peki? İki şey: Rodos ve Belgrad. Rodos çok zor bir cenk, aylar sürüyor. Belgrad ise o zaman Macar Krallığı’nın elinde. Balkanlar’da her zaman ciddi bir merkezdir Belgrad, dün de bugün de. 

    Fatih biliyorsunuz bütün Kuzey Ege’yi aldı. Limnos, Thasos, Semadirek; efendime söyleyeyim, Midilli… Bütün bunları aldı ama güneyde Rodos’u alamıyor. Burada Rodos süvarileri var; gemici herifler, haydut, korsan… Kanunî anlıyor ki bu iş için tekamül etmiş bir donanma şart. Kendisi de karadan takip ediyor seferi. Eğer orada bir muvaffakiyet olmazsa Allah bilir, gemi döşettirecekti! Çok hırslı bu konuda. 

    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem
    Kanunî’nin Rodos seferini tasvir eden bir gravür (üstte). Makbul İbrahim Paşa at üstünde. Hans Sebald Beham, 1530 (altta).
    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem

    Şimdi bundan sonra başladı artık büyük bir genişleme (expansion). Belgrad da aslında kendi başına bir şey ifade etmiyor. Budin’e yöneliyor. Türkiye tarihinin en enteresan seferidir. Şehit sayısı karşı taraf ölüleriyle ile mukayese edilemeyecek kadar az ve bütün Macar ordusunu tarumar ediyor. Bu arada Macaristan dediğin ne Sırbistan’a ne Pontus’a ne de Bizans’a benzer; gayet kuvvetli bir krallık. Bu arada İbrahim Paşa yanında, Pargalı çok akıllı biri; Piyale Paşa’yı, Pîrî Mehmet Paşa’yı da devraldı babasından. 

    Bu arada korsanların reisi, bugün algıladığımız anlamda korsan değil. Barbaros Hayrettin, Oruç’un adamı. Zaten onu Beylerbeyi yaptı nihayetinde oraya. Suriye’ye hakim olduğun zaman, oraları bütünlemen lazım. Bu bakışaçısı Fatih’ten ziyade Yavuz’da vardır.

    Kanunî Macaristan’ı fethedip Budin’e girdikten sonra, oraya Zapolya’yı kral tayin etti. O sırada Karl Ferdinand, Macaristan’ın taht varisi. O ölürse diğeri, diğeri ölürse o hüküm sürecek… Sonunda Kanunî, Zapolya’yı orada tutmak yetmeyince onu Erdel Kralı yaptı Transilvanya’ya. Böylelikle bugünkü Macaristan Budin eyaleti olarak bağlandı Osmanlı Devleti’ne. Bu çok önemlidir.

    Kanunî yine Fatih’in yolunda Korfu’ya oradan Otranto’ya çıktı. Ancak orada çok tutunamadı zira Doğu meselesi çıktı karşısına. Kendisi sefer sayısı itibariyle 44 yıllık saltanatında ilk sırada. İmparatorluk sınırları çok genişlemişti. İtalya’yı da alabilseydi, bu kültür ile çok daha haşır-neşir olacaktık ve belki üniversite bizde çok daha önce kurulacaktı. Yine de Süleymaniye Medreseleri de çok önemlidir.

    Bu dönem aynı zamanda bir kültürel atılım dönemidir. Osmanlı mimarisinin önemli eserleri Kanunî dönemindedir. Osmanlı sanatının kendi tezhibi, devlet yazışmaları… İlginç şekilde, Fatih  devrindeki yazışmalarımız-arşivlerimiz, Kanunî Devri ile mukayese edilmeyecek kadar dardır. Bu devre kadar devlet esas olarak sözlü yönetilmiş; eski gelenek. Fatih döneminde de tahrirler yapılıyor; ancak Kanunî döneminde kayıt altına alınmaya başlanmıştır. Mesela Divan toplantılarında Mühimme defterleri tutulmuştur. Bu devirde ilmiye sınıfı da tam oturmuştur. Divan-ı Hümayun üyesi olmayan bir adam ki, İstanbul müftüsüdür; birdenbire ulemanın reisi konumuna gelmiştir. Onun istekleri ile tayinler başlamıştır. İlginçtir. 

    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem
    Muhteşem miras
    Macaristan Milli Müzesi’nde bulunan bir Kanunî Sultan Süleyman tablosu (üstte). Mimar Sinan’ın yaptığı Süleymaniye Camii, Klasik Osmanlı mimarisinin şaheserlerinden (altta).
    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem

    Askerî alanda ise Donanma’nın zirveye çıktığı bir dönemdir Kanunî dönemi. Ondan sonra Türk donanması 19. asra kadar pek bir ilerleme kaydedememiştir. Ancak şunun üzerinde ısrarla durmak lazım: Girit, Malta, Sicilya, Kıbrıs alınamadı bu devirde. Rodos ile durdu Adalar’ın fethi meselesi. Yine bu dönem imparatorluğun sınırlarının oturduğu bir dönem. Osmanlıların rakipleri Afrika’nın güneyinden okyanusu geçtiler ama bu gelişimi sürdüremediler; üretimleri de düşüktü Portekiz ile İspanya’nın. Yani İspanya altın getiriyor ama zanaatı olmadığı için bunu yatırıma dönüştürmeyi, geliştirmeyi bilmiyor. Böylelikle daha sonra 17. asrın İngiltere’si ve Hollanda’sı çıktı gerçek kolonyal güçler olarak. Maalesef bu gelişimin dışında kaldı Türkiye İmparatorluğu. Fatih ile başlayan dönem sona erdi.

    Türkiye tarihinin bu 100 yılını (1453-1553) bambaşka bir şekilde okumak ve değerlendirmek lazım (Bir de, unutmayalım; İran çok önemli bir devlet; hiçbir zaman askerî teknolojisi yetişememiş bize fakat başka konulardaki kavrayışları yüksek). Bence hiçbir tarihçinin hafsalası, ne Batı’da ne Doğu’da dünya tarihinin bu dönemini kapsayamıyor. Bütün bunları mütalaa etmek, her tarihçinin kavrayacağı bir mesele değil. Bizdeki en önemli eksik ise mektup ve mektup tarihi. “Memoire” olmadan tarih olmaz.

    Bir başka mesele de Fatih ve Kanunî kıyaslaması. Bunlar şüphesiz iki parlak hükümdar. Ancak Fatih’in konumu da kişiliği de yaptıkları da çok ileridedir. Bilgisi çok yüksek. Bugün takım tutmaya gerek yok Fatihçiler ve Kanunîciler diye. Osmanlı tarihinin en enteresan ve yüksek portresi Fatih Sultan Mehmet’tir. İmparatorluğun kültür tarihidir. Ancak o çok parlak diye Kanunî’yi de karartmayalım. Herkes ona “Grand Turc” ya da “Magnifique” diyor. Ruslar “Velikolepniy” diyorlar. Muhteşem çünkü başta entelektüel kapasitesi yüksek. Org dinliyor; Matthias Corvinus’un kitaplığından müthiş mecmualar getirmiş, nota mecmuaları. Bunlar bizim Topkapı’da (Bir tanesini tamir ettiler, Macar Bilimler Akademisi yeniden bastı). Tekstil zevki çok yüksek, kuyumcu; Venedik’le yarışacak işler yapıyor.

  • Kaçınılmaz trajedi: Kanunî ve oğulları

    Kaçınılmaz trajedi: Kanunî ve oğulları

    Klasik trajedide insan kaderin oyuncağıdır. Hükümdar kendi oğullarını yani doğal rakiplerini öldürtür. Şehzadeler de babalarına başkaldırır, birbirleriyle savaşır; çünkü bu bir ölüm-kalım meselesidir. Sultan Süleyman son yıllarında artık böyle trajik bir karakterdir: Yorgun bir hükümdar, çok sevdiği karısını kaybetmiş bir erkek, iki oğlunun ölüm kararını vermiş yaşlı bir adam.

    İlhan Berk, şair-denizci-nakkaş Nigârî için yazdığı şiirde, onun ünlü Kanunî portresinden sözeder: “Artık Kanunî hep düşüncelidir. Doğan burunlu, seyrek dişlidir. Resimdeki gibidir”.

    Bu Kanunî resmi, yüzündeki, boynundaki çizgilerle, yarı-kapalı, feri sönmüş gözleriyle çok şey görmüş yaşlı bir adamı anlatır. Kambur sırtını iki hasodalıya dönmüştür, yalnızdır, yüzünü ölüme çevirmiştir. Sultan Süleyman’ı son yıllarında hem insan hem hükümdar olarak gösterdiği için, padişah portreleri arasında belki en değerlisidir.  

    Oysa Süleyman hayata talihli bir şehzade olarak başlamıştı. Yavuz’un tek oğluydu. Onun verdiği korkunç mücadelelere girişmesine gerek yoktu; babaya başkaldırmak, kardeşlerini, yeğenlerini ortadan kaldırmak zorunda kalmamıştı. Manisa’da rakipsiz veliaht olarak rahat bir hayat sürdükten sonra, tam olması gereken yaşta (25) tahta çıkmıştı. 

    Kaçınılmaz trajedi: Kanunî ve oğulları
    İngiliz diplomat Sir Paul Rycaut’nun kitabında (17. yüzyıl) Şehzade Mustafa’nın ölümü. Solda perde arkasında Kanunî de temsil ediliyor. Ancak Mustafa hançerle değil boynuna kement atılarak öldürüldü.

    Bütün padişahlar arasında en büyük aşkı yaşamış, sevdiği kadınla yıllar boyu mutlu bir aile hayatı sürmüştü. Hurrem Sultan’ın seferde bulunduğu sıralarda Sultan Süleyman’a yazdığı, Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan 7 mektup dikkatle okunduğunda, bu mutlu hayatın izleri göze çarpar. Hurrem Sultan, eşine “canımın pâresi sultanım” diye hitap ettikten, pek çok aşk klişesini sıraladıktan sonra, “evde” (saray değil, ev) neler olup bittiğini anlatır, araya küçük kız torunu Hümaşah’tan sevimli satırlar sıkıştırır.

    Ancak sözkonusu erkeğin aynı zamanda bir hükümdar olduğunu unutmayalım. Mutlak monarşide hükümdarın bir oğlunun olması ne kadar önemliyse (geleceğin güvencesi), birden fazla oğulun yetişkin yaşa ulaşması da aynı derecede tehlikelidir. Hükümdarla veliaht arasındaki ilişki, sıradan bir baba-oğul değil, bugünle yarın arasında bir rekabet ilişkisidir.

    Kaçınılmaz trajedi: Kanunî ve oğulları
    Hanedanın en büyük aşkı İtalyan ressam Matteo Pagani’nin 1550’de yaptığı Hurrem Sultan gravürü British Museum’da duruyor

    Bu koşullar altında aile içinde bir iktidar savaşının başlaması kaçınılmazdı. Rüstem Paşa’nın 1544’te veziriazam olmasıyla gerilim iyice arttı. Hurrem’in kızı Mihrimah Sultan’ın eşi olan Rüstem Paşa, kayınvalidesinin en yakın müttefikiydi. Padişaha yazdığı bir mektupta Hurrem şöyle diyordu: “İki gözüm, yoluna kurban olduğum saadetim, Rüstem Paşa bendenizdir. Nazar-ı şerifiniz üzerinden diriğ etmiyesiz (gözünüzü üzerinden eksik etmeyiniz). Kimesnenin sözüne amel etmiyesiz (kimsenin sözüyle hareket etmeyiniz). Hele câriyen Mihrimâh’ın yüzü suyuna…” 

    Başlangıçta pürüzsüz giden aile hayatı, Kanunî’nin en büyük oğlu Şehzade Mustafa ile ilişkilerinin bozulmasıyla başladı. Mustafa, 1533’te İstanbul’a yakınlığı açısından veliahtın makamı olarak bilinen Manisa’ya vali atanmış, annesi Mahıdevran (veya Gülbahar) Sultan ile birlikte buraya gitmişti. Tarihçiler Hurrem Sultan’ın çok hırslı olduğunu, Mustafa yerine kendi oğullarından birini padişah adayı yapmak için kolları sıvadığını yazar. Ancak Mustafa’nın padişah adaylığından düşürülmesi Hurrem Sultan için sadece bir hırs değil bir ölüm-kalım meselesiydi. Mustafa babasından sonra tahta çıkacak olsa, Hurrem’in dört oğlunun (Mehmed, Selim, Bayezid, Cihangir) hayatta kalmayacağını kestirmek zor değildi. Aynı ölüm-kalım sorunu Mustafa için de geçerliydi. 

    Kaçınılmaz trajedi: Kanunî ve oğulları
    Süleymaniye’deki Mimar Sinan imzalı Haseki Hürrem Sultan Türbesi

    Şehzade Mustafa kendini kurtarmak için çabaladı; babasıyla yüz yüze görüşmek istedi; geri çevrilince padişaha yalvaran mektuplar gönderdi. Sonunda kendisi için tek çarenin büyükbabası Yavuz’un yolundan giderek babasına karşı ayaklanmak ve tahtı zorla ele geçirmek olduğunu düşünmüş olmalı. Kimilerine göre bu düşünceyi uygulamak için adımlar da attı. Her ne olduysa, baba ile oğul arasındaki çekişme, 1553’te Konya Ereğlisi’nde güya sefere çıkan padişahın ordugahında şehzadenin ölümüyle sonuçlandı. Mustafa padişahın otağına davet edildi, orada babası yerine boynuna kement atan yedi dilsiz cellatla karşılaştı. Ölümüne padişahın bizzat tanık olduğuyla ilgili söylentiler de vardır. Mustafa’nın tek oğlu da Amasya’da öldürüldü. Annesi Mahıdevran uzun yıllar taşrada sürünecek, Necdet Sakaoğlu’nun yazdığına göre borçları yıllar sonra padişah tarafından ödenecekti.

    Mustafa’nın idamının yarattığı etki büyük oldu. Aradan yıllar geçtikten sonra Yeniçeriler padişaha yolladıkları, ağalarından şikâyet eden bir dilekçede (Topkapı Sarayı arşivinde), Kanunî’yi adaletsizlikle suçluyor, dönüp dolaşıp sözü oğlunun öldürülmesine getiriyorlardı: “Vay bize, ne devletsüz başımız var imiş ki Sultan Mustafa gidüb biz kalmak…”

    Kaçınılmaz trajedi: Kanunî ve oğulları
    Omuzları çökmüş acılı bir adam Nigârî mahlasını kullanan nakkaş, şair, denizci Haydar Reis’in Kanunî’ nin son yıllarını gösteren minyatür portresi.

    İdamın halk üzerindeki etkisi ise şiirlerden anlaşılıyordu. Prof. Dr. Mustafa İsen, Şehzade Mustafa için kaleme alınan mersiyelerle ilgili yazısında şöyle der: “Şehzade Mustafa için toplam 15 mersiye kaleme alınmıştır. Bu sayı, bütün Osmanlı tarihi için kesin bir rekordur. Şehzadeyi öldürten Osmanlılar’ın en kudretli padişahı Kanunî için sadece iki mersiyenin kaleme alındığını söylersek, bu olaya kamuoyunun nasıl tepki verdiği daha iyi anlaşılacaktır”.

    Bunların içinde “N’eyledüm kıydun bana devletlü sultânum baba” nakaratıyla tanınan, şehzadenin kendi ağzından yazılmış şiir çok iyi bilinir. En ilginci, Nisaî mahlaslı bir kadın şairin şiirinde, “merhametsiz cihan padişahının” bir “Urus cadusinun” (Rus cadısının) sözüne uyduğu söylenerek doğrudan Hurrem Sultan’ın da suçlanmasıdır. 

    Halk masallarına özgü “zalim baba-kötü kalpli üvey anne-kurban edilen çocuk” teması, bu olayın günümüze kadar ulaşmasını sağladı. Belki padişahın yıllar sonra bu defa Hurrem Sultan’dan olma bir başka oğlunu öldürtmesinden bu kadar sözedilmemesinin nedeni, ortada böyle bir üvey anne öğesinin bulunmayışıydı. 

    Hurrem Sultan’ın ölümünün (1558), Kanunî’yi bir depresyona sürüklediği söylenir. 40 yıldır beraberdiler. Padişahın seferlere çıktığı dönemler hariç hiç ayrılmamış, iki oğullarının (Mehmed ve Cihangir) ardından birlikte ağlamışlardı. Sultan Süleyman karısı için yazdığı gazellerinden birinde “… Stanbulum, Karamanım, diyâr-ı milket-i Rûmum (…) Kapunda çünki meddahım, seni medh ederim dâyim/ Yürek pür-gam, gözüm pür-nem, Muhibbiyim, hoş hâlim” der. Bu aşk erkek tarihçilerimizi bile etkileyecek düzeydeydi. Şeyhülmüverrihin Prof. Dr. Halil İnalcık, 1990’da bu gazele bir nazire yazmıştı: “Nice sevmiş, nice övmüş, Süleyman Hurrem’i candan/ Meded hey Hurrem-i devrân, ne şâir ne Süleymanım…”

    Kaçınılmaz trajedi: Kanunî ve oğulları
    Kanuni’nin Güneş’i ve Ay’ı Kanunî ve Hurrem’in tek kızı, adını “Güneş ile Ay”dan alan Mihrimah Sultan aile kavgasında önemli bir rol oynadı. 1541 tarihli portresi Polonya’da, Mazowieckie Müzesi’nde.

    Haseki sultan öldükten sonra bu defa onun iki oğlu arasında bir iktidar kavgası başladı. 1558’de padişahın hayattaki en büyük oğlu Şehzade Selim, Manisa’dan Konya’ya, ondan iki yaş genç olan Şehzade Bayezid ise Kütahya’dan Amasya’ya gönderilince aralarındaki mücadele su yüzüne çıktı. Bu sırada artık 30’lu yaşlarındaydılar, babaları ise 60 yaşını geçmişti; yani o dönem için bir ayağı çukurda sayılabilirdi. Bayezid İstanbul’dan daha uzak bir yere gönderilmesi nedeniyle büyük bir telaşa kapılmış olmalı. Şerafettin Turan tarafından yayımlanan Bayezid’in mektupları, talepler, şikayetler, kinayelerle doluydu; yeterince “politik” davranmayı bilmediğini, korktuğunu, babasının sevgisine fazlaca güvendiğini gösteriyordu: “Derdim çoktur, beyan kabil değildir, eğer dersem yine incinürsüz…(…) Küstahlığım ne ise, bildiresiz, ayrık etmiyeyim, amma ki bana da yazıktır…”

    Birkaç ay sonra Şehzade Bayezid köprüleri yaktı; askerleriyle Konya’ya Şehzade Selim’in üzerine yürüdü. Padişah Bayezid’e karşı harekete geçti. Bu onun ikinci “oğul seferiydi” ama Üsküdar’dan öteye gitmesi gerekmedi. Yenilen Bayezid Anadolu’da oradan oraya kaçtıktan sonra 1559 sonunda Kazvin’e giderek İran Şahı Tahmasb’a sığındı. Hem Sultan Süleyman hem Şehzade Selim’in şaha Bayezid’i teslim veya idam etmesi için (ikisi aynı kapıya çıkıyordu) gönderdiği hediyelerin listesini İsmail Hakkı Uzunçarşılı yayımlamıştır. Padişahtan 400 bin, Şehzade Selim’den 100 bin altının yanısıra değerli atlaslar, kadifeler, mücevherlerle bezeli silahlar, şahın kızlarına mücevherler, oğluna kıratlar… Sonunda 25 Eylül 1561’de Kazvin’de Şehzade Bayezid dört oğluyla birlikte padişahın ve Şehzade Selim’in gönderdiği adamlara teslim edilerek boğuldular.

    Şimdi yeniden Nigârî’nin resmine dönelim. 1561’de yapıldığı düşünülen bu minyatürdeki yaşlı adamın omuzlarının neden çöktüğünü anlayabiliriz. O büyük bir padişah olabilirdi ama bir yandan da iki yetişkin oğlunu, çocuk yaştaki beş torununu öldürtmüş yaşlı ve yalnız bir adamdı.

  • Dünya Süleyman’a kalmamış

    Dünya Süleyman’a kalmamış

    Uluorta “şanlı atalarımız” denen Osmanoğullarını –velev Süleyman olsun– kötülemek yanlış, eleştirmek ise gereklidir. Okul kitaplarında istila, yağma, haraca bağlama, tutsak etme seferlerini dinleyen ve okuyan öğrenciler, bu eylemleri kahramanlık sayarak yapanlara hayranlık duydular. Parlak zaferlerden korkunç cinayetlere, 30 Eylül 1520’den 7 Eylül 1566’ya Kanunî Sultan Süleyman…

    Tarih yazarları Osmanlı Devleti’nin “Yükseliş dönemi” başlangıcı için İstanbul’un fethini (1453), “Duraklama”ya evriliş için de Kıbrıs’ın alınışını (1571) veya Sokollu Mehmed Paşa’nın öldürülüşünü (1573) önerir. Bu hesapça “Yükseliş” 120 yıl, bu sürenin zirvesi de Sultan Süleyman’ın yarı asra yakın saltanatıdır (30 Eylül 1520-7 Eylül 1566). Bu öğreti, Tanzimat-İstibdat-Meşrutiyet mekteplerindeki tarih derslerinden Türkiye Cumhuriyeti okullarına, tarih yükseköğretimine kadar geçerli olagelmiştir. 

    Dünya Süleyman'a kalmamış
    Süleyman’ın tahta çıkışı, Arifî’nin Süleymanname’sinden.

    Başka bir konu, okul kitaplarındaki Osmanlı tarihi bilgilerinin anlatılışıdır. Emin Oktay’la hazırladıkları ilk ve orta öğretim okulları tarih ders kitaplarını hangi kaynaklardan yazdıklarını yıllar önce (merhum) Niyazi Akşit’e sorduğumda şu yanıtı vermişti: “Hocanın kitabından (İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi) özetler çıkarıyoruz: Lise Tarih, Ortaokul Tarih’i bundan özetliyoruz; son özetlemeyi de ilkokullar için yapıyoruz!” Yıllar sonra bu kitaplar yürürlükten kalkınca, biri ötekinden kopya, yanlışlarla, uydurmalarla, övgülerle, yergilerle dolu ders kitapları aldı yürüdü. Acaba bugün ders programları, öğretim metotları, kitap yazımları ne durumdadır? 

    Tanzimat’la başlayan “yeni mektep”, “usul-i cedid”, “ders kitabı” havalanmaları, 180 yıl sonra bugün, tarih öğretimini sosyal bilgiler/bilimler çıkmazına kilitlemiştir. Üstelik dogmalar da yükleyerek!  

    2020 Eylül ayı Muhteşem Süleyman’ın tahta çıkışının 500., ölümünün de 434. yılı. Kuşkusuz İstanbul’da türbesi ziyaret edilecek; Süleymaniye ve sevgili oğlu için yaptırdığı Şehzadebaşı külliyeleri gezilecek, anlatılacak, övülecek; belki bir Cuma namazı da Süleymaniye’de kılınacak; avlular, sokaklar cemaatle dolacak. Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiiri okunacak; Süleyman’ın öteki eserleri; babası Sultan Selim, küçük oğlu Cihangir için yaptırdığı camiler; köprüleri, kemerleri, sevgili Hasekisi Hurrem Sultan’ın Avrupa kapılarından Arabistan’a kadar hayır eserleri; günlük geliri 2 bin altın olan kızı Mihrümah’ın Sinan’a yaptırdığı camiler anlatılacak; Süleyman saltanatının namlıları, Mimar Sinan’dan Bâki’den başlanarak sanatçılar, şairler, döneminin uleması, vezirleri anılacak; adına yazılan Süleymannâmeler, Muhibbî mahlasıyla yazdığı şiirleri kapsayan kendi Divan’ı konu edilecek. 

    Üniversitelerde sempozyumlar, medyada oturumlar düzenlenerek Doğu’ya Batı’ya sefer-i hümayunları, Osmanlı topraklarına kattığı ülkeler anlatılacak; çağdaş Avrupa imparator ve krallarıyla ilişkileri, kraliçeler; bunlara oranla Süleyman-Hurrem çiftinin “her yönden” su götürmez üstünlüğü vurgulanacak. Ola ki günümüzün tartışmalarına denk düştüğünden Sultan Süleyman-Haseki Sultan Hurrem çifti üzerinden 16. yüzyıldaki “kadın-erkek eşitliği”ne göndermeler dahi yapılacak! Ama öteki eşi, –boğdurduğu oğlu Şehzade Mustafa’nın annesi– Mahıdevran’ın Bursa’da, ilgiden yoksun ve kimsesiz sürgün yaşamı sus-pus geçilecek.

    Sultan Süleyman’ı eleştirmek?

    Dünya Süleyman'a kalmamış
    İtalyan ressam Gentile Bellini’nin ekolünden bir ressamın yaptığı düşünülen Kanunî Sultan Süleyman tablosu.

    2. Abdülhamid’in bile desturla eleştirildiği bir ortamda, Sultan Süleyman’ın 500. cülus yılında övülmesi pek parlak yapılır. Peki, eleştirilebilir mi? Tarihçilerin “Osmanlı Devleti’nin Yükselme dönemini temsil etmiştir” kimliğine oturttukları; Batılıların “Muhteşem” (Magnifique) ve “Büyük Türk” (Grand Turc) dedikleri, ABD Parlamentosu’nda yasakoyucular sırasında onun rölyefine de yer verildiği dikkate alındığında onur duymamız doğal. Cülusunun 500. yılında anmamız hakşinaslıktır ama üstünde durulmamış noktalarda “Süleyman eleştirisi” denemekte de yarar vardır. Zira bu çağda herkes, elindeki küçük aygıttan geçmişin doğrularını da yanlışlarını da pekala okuyup iyi-kötü öğrenebiliyor.

    Uluorta “şanlı atalarımız” denen Osmanoğullarını –velev Süleyman olsun– kötülemek yanlış, eleştirmek ise gereklidir.

    Dünya Süleyman'a kalmamışDünya Süleyman'a kalmamış
    Kırmızı urbalılar Bir Balkan köyünden toplanan devşirme çocuklar… Kırmızı urbalarıyla sıralanmış, korku içinde birbirlerine sokularak ailelerinin memurlarla pazarlık yapmasını izliyorlar (Süleymanname’den).

    Muhteşem-Kanunî Süleyman, zenginlikçe de öteki padişahların önündedir. “Servetini, hobisi olan kuyumculuktan kazanmıştı” demek tabii gülünçtür. Babası Selim, firavunların, halifelerin, kölemenlerin Mısır’daki hazinelerinden kalanları 1517’de gemilerle İstanbul’a taşıtarak saray iç hazinesini altınla doldurmuştu. Süleyman’ın yaptırdığı eserlerin bir kaynağı buydu olasılıkla. Sefer-i hümayunlarda yenik ülkelerden devşirilenler; alınan tazminatlar; kara ve deniz savaşlarında elde edilen ganimetler; akıncı-korsan talanlarından saray hazinesine ayrılan paylar; reaya-köylü kitlelerini ayaklandıracak kadar ağır vergiler… Hep saray hazinelerine akıtılmıştı.      

    Süleyman Kanunî’nin, eskilerin “yatacak yeri yok!” dedikleri düzeyde bir zulmünden söz edilir veya edilmez. Kimi hükümleri, o dönemin koşullarında mutlaka yapılması gerekenlerdi. Ancak Hurrem’den doğma bir oğluna taht güvencesi sağlamak için büyük oğlu Şehzade Mustafa’yı sefer yolunda otağ-ı hümayununda boğdurtması, vicdanları yaralayan bir cinayet olmuştu. Üstelik 38 yaşındaki şehzadenin Konya’daki bedbaht ailesi ve annesi Mahıdevran da Bursa’ya sürülerek yoksulluğa bırakılmışlardı. Hurrem Sultan’ın ölümünden sonra ağabeyi Şehzade Selim’e yenilip ailesiyle İran’a sığınan Şehzade Beyazid’le bunun oğullarını İran şahına boğdurtan da Süleyman’dır. Bunlar, olanakları sonsuz “padişah baba” şefkatinin katlanabileceği cürümler olabilir mi? “Süleyman, taht uğruna öldürecek kardeşleri olmadığından oğullarını, torunlarını boğdurtmuştu” diye yazanlar haksız mıdır?  

    Tarih ders kitapları cumhuriyet okullarında da sefer ve zafer vurgularına takılı kaldı: “Kanunî Sultan Süleyman’ın Doğu Seferleri’nin amacı neydi? Sonuçlarını sıralayınız” Bu, okkalı bir lise sınav sorusuydu. Tarih kitaplarındaki metinler, “tarih” bilinci ve kültürü için değildi. Öğrenciler tarafından önemli parçaları sınavda sorulur korkusuyla ezberlenirdi.

    Dünya Süleyman'a kalmamış
    ‘Padişah baba’ Şehzade Beyazid’in kaçarak Safevi Devleti’ne sığındığını duyan Kanunî Sultan Süleyman, bu onur kırıcı tavrı yüzünden secdeye kapanarak oğluna beddua ediyor (üstte). Makbul İbrahim Paşa’nın 1527’de Kalender Çelebi isyanını kanlı bir biçimde bastırması. (Süleymannâme, Ârifî, yy.)
    Dünya Süleyman'a kalmamış

    Kanunî çağında Anadolu insanlarının geçim koşullarına, ev-aile düzenlerine, yaşam güvencelerine, çarşı-pazar ilişkilerine, can, mal ve yol güvenliğine, onlarca vergi türüne, gelir ve vergi kıyaslamalarına tarih ders kitaplarında yer yoktu! Doğal ki bunlar sınav konusu da olmadı. 

    Dünya Süleyman'a kalmamış
    Hanedanın en talihsiz sultanlarından Mahıdevran’ın ve oğlu Şehzade Mustafa’nın sandukaları, Bursa’daki Muradiye Türbesi’nde…

    Örneğin Şah Kulu, Turhallı Celâl, Baba Zünnun, Şah Veli, Kalender Şah… Bunlar salt “Kızılbaşlık sevdası”yla mı ayaklandılar? Anadolu’daki kırımlar üzerine çok araştırmalar yapılmıştır. Ancak bunlardan ders kitaplarına neler yansıtılabildi? Anadolu’daki halk ayaklanmalarını belgelerle çalışan (merhum) Prof. Dr.  Mustafa Akdağ’a (1913- 1973) yaşamak; Osmanlı gerçeklerini yazdığı için dolaylı biçimde zehir edilmişti. Yavuz ve Kanunî dönemlerinde dirlik topraklarını eken-biçen Anadolu köylüsünün, yüklenen örfî vergiler yüzünden yoksullaşarak ayaklandığı yazılmamalıydı! Yazanların türlü gerekçelerle cezalandırıldığı bir dönemin bilimin sanıydı Mustafa Akdağ. 

    Dünya Süleyman'a kalmamış
    1. Süleyman’ın naaşı Belgrad’dan dönerken, oğlu 2. Selim onu bekliyor.

    Okul çağı kuşaklara baba Yavuz’un, oğul Süleyman’ın seferleri, gazâ ve cihat serüvenleri, meydan savaşları, zaptettikleri ülkeler, İstanbul’a sürüp getirdikleri tutsak sürüleri, develere yüklenmiş hazineleri anlatılageldi. Sefere gitmeyen padişahlar da eleştirildi. Talan ve ganimet paralarıyla cami, medrese yaptıranların övüldüğü ders kitapları okutuldu! Bu övgü retoriğinin ilk sayfaları, Yükseliş devrini yaşatan Yavuz Selim’le Kanunî Süleyman’a özeldi. Bu baba-oğul, Osmanlı Devleti’nin sınırlarını İran’dan Hicaz’dan, Afrika’dan, Avrupa içlerine kadar genişletmişlerdi. Selim hep Doğu’da İslâm âlemini dize getirmiş, oğlu Süleyman hem Batı Hıristiyan dünyasına hem Doğu İslâm ülkelerine yürümüştü! İstila, yağma, haraca bağlama, tutsak etme seferlerini dinleyen ve okuyan öğrenciler, bu eylemleri kahramanlık sayarak yapanlara hayranlık duydular.

    Her yönden babasından şanslı Sultan Süleyman, adıyla sanıyla Peygamber Süleyman’a da varis olmuş, ondan sanlar almıştır. Örneğin “Dünya (sultan) Süleyman’a kalmamış” derken kast edilen hangi Süleyman’dır, duraksarız. İslâm hukuku sayılan şeriata olmadık fetvalar katan Ebussuud Efendi onun şeyhülislamı idi. Vezirlerine de Hz. Süleyman’ın veziri Asaf’a eş tutularak “âsaflık” yakıştırılmıştır. Süleyman-Belkıs aşkı ile Süleyman-Hurrem aşkı da benzerlikler çağrıştırır.

    Bugünkü sınırlarımız içinde, Kanunî Süleyman fethetmişti diyebileceğimiz bir Van bir de Erzurum var… Şöyle de denebilir: 13 sefere çıkan bu padişahın fethettiği ülkeleri, kentleri zamanla asıl sahiplerine bırakmışız. Üstelik yollar, köprüler, camiler, han-hamam, çarşılar yaparak. Sultan Süleyman’ın sınırlarımıza kattığı, sonra bıraktığımız bu yerlere, örneğin sınırımıza çok yakın Rodos’a bugün gitmek için pasaport ve vize almamız gerekir.

    Süleyman’ın ölümü de yine bir Eylül günü, İstanbul’dan, Edirne’den çok uzakta Avusturya sınırındadır. İç organlarının orada gömülmesi, mumyalanmış vücudunun İstanbul’daki türbesine getirilmesi de bir yazgı sürprizidir. 

    1553 – 1555: DERNSCHWAM’IN ANILARI

    Süleyman saltanatında İstanbul’da günlük hayat

    Dünya Süleyman'a kalmamış
    Yasağa uymayıp şarap taşıyan iki geminin yakılması, fıçıların denize dökülmesi, ibret için idam…

    “…Evler kalitesiz malzemeden tek katlı ve gösterişsiz. Meyhaneleri Rumlarla Yahudiler işletiyor. Türklere içmek yasak. Onlar da gizli içmekteler. Yakalanan dayağa çekiliyor. İstanbul’da balın okkası 4.5, şekerin 17 akçe. Galata fırınlarında pişirilen beyaz sandviçler 1 akçe. Tataristan’dan gelen yağlar erimeye başlayınca tulumlar denize atılıyor. Türkler en çok soğanla kavrulan koyun eti yiyorlar. Diğer yemekler pirinç çorbası, pilav, etli pilav, tavuk kızartması, patlıcan kabak havuç dolmaları, yaprak sarması, sütlaç, muhallebi,  omlet. İstanbullular helvayı ve balı seviyor, balık yemiyorlar.  Sebzelerin ve meyvelerin bir kısmını, padişahın (Süleyman) İstanbul çevresindeki has bahçelerinde Acemioğlanları yetiştiriyor ve satıyorlar. Sokak köşelerinde küçük  manav dükkanları var. İstanbul, her dil konuşulduğundan Babil’i andırıyor. 

    Kentte kimsenin kimseye güveni yok. Bir yerden bir yere giden herkes kıymetli neyi varsa yanına alıyor. Evinde bırakmadığı gibi birisine emanet de etmiyor. Sokaklarda gezen meczuplara halk ermiş gözüyle bakıyor. Kaba saba köylü giyimli dervişler, koro halinde ilahiler okuyarak dolaşmaktalar.  En hafif suçlara bile ibret olsun diye bazen ağır cezalar veriliyor. Yangınlarda halk daha çok talan ve çapulculuktan zarar görmekte. Yangınları, yeniçeriler ve acemioğlanlar yağma amacıyla çıkartıyorlar. Padişah (Süleyman) önceki bir yangının kundakçılarını boş bir kayığa bindirip denizde yaktırmıştı.  Yeni bir zafer haberi gelince herkesin dilediği gibi eğlenmesine yiyip içmesine izin veriliyor, şenlikler yapılıyor. Has Ahır’daki aslan, kaplan, leopar gibi vahşi hayvanlar sokaklarda gezdiriliyor. Dükkanlar renkli kumaşlar ve bayraklarla donatılıyor. Geceleri de yakılan kandillerle ortalık gündüze dönüyor. Kayık yarışları da yapılıyor”. 

    (Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Sultanları, s.143-144’ten)

    MUHİBBÎ MAHLASLI ŞAİR KANUNÎ

    ‘Saçı vârım, karşı yâyım gözi pür fitne bimârım’

    Muhibbî mahlasıyla şiirler yazan Sultan Süleyman’ın “Sen benim her şeyimsin, dünyaya bedelsin, sırdaşım, varlığım, ayım, güneşim, gecelerimin aydınlığı, ışığım, Kevser şarabım, hazinem, şekerim, İstanbulumsun… Kapında meddahlık ederim”… Ve daha ne övgüler, nitelemeler sıraladığı Hurrem’e ilan-ı aşk gazeli: 

    Celis-i halvetim vârım habibim mâh-ı tâbanım
    Enîsim mahremim vârım güzeller şâhı sultanım
    Hayâtım hâsılım ömrüm şarâb-ı Kevserim Adn’im
    Baharım behcetim rûzum nigârım vîr-i handanım
    Neşâtım işretim bezmim çerâğım nîrim şem’im
    Turunc u nâr u nârencim benim şem’-i şebistânım
    Nebâtım sükkerim gencim cihan içinde bî-rencim
    Azizim Yusufum vârım gönül Mısrındaki hânım
    Stanbulum Karamanım diyâr-ı milket-i Rûmum
    Bedahşânım ve Kıpçağım ve Bağdadım Horasanım
    Saçı vârım kaşı yâyım gözi pür fitne bimârım
    Ölürsem boynuna hanım meded hey nâ-müselmanım
    Kapunda çünki meddahım seni medh ederim dâyim
    Yürek pür-gam gözüm pür-nem Muhibbiyim hoş hâlim

    (Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Kadın Sultanları, Alfa/Tarih 2015, s: 244-245)  

  • Hem en muhteşem hem en kanlı dönem KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN

    Hem en muhteşem hem en kanlı dönem KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN

    1520’nün Eylül sonunda tahta çıkan 1. Süleyman, 46 yıllık saltanatı sırasında hem müthiş fetihleri hem de korkunç zalimlikleriyle tarihe geçti. Osmanlı İmparatorluğu’nun “Yükseliş” ve en parlak yılları olarak okul kitaplarına aktarılan bu dönem, aslında sonun başlangıcıydı.

    Tevfik Fikret’in istilacı padişahlara öfkesi: Tarih-i Kadim

    Tevfik Fikret’in Osmanlı padişahları için tek dize övgüsü yoktur. Birkaç şiirinde –adını anmadan–2. Abdülhamid’i eleştirmiş, onun 1905 suikastından kurtuluşuna üzüldüğünü “Bir Lahza-i Teahhur” manzumesinde vurgulamıştı. Tarih-i Kadim’de de Batı’ya-Doğu’ya seferler yaparak ülkeler zapteden –adlarını anmasa da başta Yavuz ve Süleyman– padişahları, serdarları, istila, talan ve zulümleri nedeniyle yermiştir: 

    Başta en başta kanlı bir bayrak / Onu bir kanlı tâc eder takib
    Sonra hunin vesâit-i tahrib / Mızrak ok yay kılıç topuz balta
    Mancınık top sapan tüfek… / Arada kanlı âmirleriyle cünd-i vegaa
    Sonra artık alay alay üserâ / Mutlaka bir muzaffer on mağlub

    Din şehid ister âsuman kurban / Her zaman her tarafta kan, kan!
    Kahramanlık … Esası kan, vahşet / Beldeler çiğne ordular mahv et
    Kes kopar kır sürükle ez yak yık / Ne âmân! bil ne ah! işit ne “yazık!”
    Geçtiğin yer ölüm, elem dolsun / Ne ekinden eser ne ot ne yosun;
    Sönsün evler, sürünsün aileler / Kalmasın hırpalanmadık bir yer
    Her ocak benzesin mezar taşına / Damlar insin yetimlerin başına

    Bu ne vicdan-güdaz şenia, ne âr / Yere geç satvetinle ey serdar
    (Mehmet Fuat (Bengü), Tevfik Fikret, De Yayınevi, s: 146…)

    (Mehmet Fuat (Bengü), Tevfik Fikret, De Yayınevi, s: 146…)

    030-059-1
    Danimarkalı ressam Melchior Lorck’un 15 Şubat 1559’da Kanunî Sultan Süleyman’ı şahsen görerek yaptığını söylediği gravür.