Etiket: Sayı:74

  • Halk sağlığı uygulaması elitlerin ve ekonominin ihtiyacından kaynaklandı

    Halk sağlığı uygulaması elitlerin ve ekonominin ihtiyacından kaynaklandı

    Bugün bildiğimiz anlamda halk sağlığı kavramı, 18. yüzyılda endüstri devriminin getirdiği yıkıcı sağlık sorunlarının sonucunda Londra ve Paris’te şekillendi. 19. yüzyılda iktidar sahipleri, hastalanmayan bir nüfusun daha fazla çalışabileceği ve bunu desteklemenin daha az maliyetli olacağını hesapladılar. Halkın sağlığı hükümetin meşru menfaatine idi! Böylelikle drenaj, kanalizasyon, çöp imhası, konut düzenlemesi konuları önem kazandı.

    10 bin yıldan daha evvelinde avcı toplayıcı insanların ömürleri kısaydı, birincil problemleri beslenmeydi ve yiyecek bulmaları gerçekten zordu. Küçük gruplar halinde yaşadıkları ve sık sık yer değiştirdikleri için biriken pislikler, kirlenmiş su ya da yiyecek artıkları gibi sorunları da pek olmuyordu. Hastalıklar ortaya çıktığında doğaüstü güçlerden geldiğine inandılar.

    Hayat tarzının avcı toplayıcılıktan çiftçiliğe geçişi daha güvenli gıda tedarikiyle birlikte nüfus artışı sağladı. Evcilleştirilen hayvanlar sadece besin ve işgücü anlamına gelmiyordu; aynı zamanda insanlara kendi hastalıklarını da taşıdılar. Besin bulmak kolaylaşmıştı ama beslenme çeşitliliği azalmıştı. İnsanlar aynı yerde ve daha kalabalık gruplar halinde yaşamaya başladılar ki bu durum hastalıkların geçişine imkân sağlıyordu. Çöpler ve pislik birikmeye başladıkça, kemirgenlerle haşereler de insan yerleşimlerini istila etmeye başladı.

    Şehre düzenli su sağlayan su kemerleri ve atık suların tahliye edildiği kanalizasyon sistemleri gündelik hayatı temelinden değiştirmişti. Dünyanın en eski kanalizasyon sistemlerinden biri ve günümüzde halen kullanılmakta olan Cloaka Maxima (en büyük lağım) Antik Roma’nın merkezî kanalizasyon sistemiydi. Etrüskler tarafından MÖ 6. yüzyılda inşa edilmiş, sonraki yüzyıllarda Romalılar tarafından geliştirilmişti. Kanallar aracılığıyla Roma’ya gelen su çeşmelere, saraylara, hamamlara ve tuvaletlere dağılıyordu. Tahliye borularıyla Cloaca Maxima’ya boşaltılan atıklar önce Tiber nehrine sonra da denize ulaşıyordu.   

    1857 tarihli karikatürde Londra’nın sağlıksız koşulları “Kral Kolera’nın sarayı” olarak tanımlanmış.

    Hastalıkların kaynağı çağlar boyunca doğaüstü güçlerle izah edilmeye çalışılmış, ilk kez Hipokrat hastalığın insanla içinde yaşadığı çevre arasındaki dengesizlikten kaynaklandığını düşünmüştü. Hastalıkların ister çevresel ister kişisel olsun bir sebebinin olduğunun düşünülmesi, aynı zamanda bunların önlenmesi ve tedavi edilmesi ihtimalinin de kapısını aralamıştı. Artık hekimlerin diyet önerileri, hayat tarzı değişikliği, ilaç reçeteleri ve cerrahi müdahaleleri sözkonusuydu.

    Batı Avrupa’da tıp ve bilimin ilerlemesi yüzyıllar süren bir kesintiye uğramış; sosyal, kültürel ve ekonomik bir çözülme yaşanırken büyük şehirler kaybolmuş; yerini kalelerin çevrelediği feodal köyler almaya başlamıştı. Nüfus artıyor fakat atıkların bertaraf edilmesi ve temizlik işlerine dikkat sarfedilmiyordu; endemik hastalıklar ve periyodik salgınlar dönemi başlamıştı.

    Dönemin en önemli hastalığı, 6. yüzyılda başlayan ve kıta çapında bir salgınla kendini gösteren cüzzamdı (lepra). Toplumdan dışlanan cüzzamlılar için manastırların idaresinde Lazarette (İncil’deki Aziz Lazarus’dan gelir) ya da Leprosarium denen evler kurulmuştu (12. yüzyılın sonunda Avrupa genelinde 19 bin ev olduğu tahmin edilir). Orta çağda cüzzam vakalarının izolasyonu, halen kullanılmakta olan bir halk sağlığı uygulamasının ilk örneklerinden birini temsil eder.

    1000 yılına gelindiğinde, şehirler ve kasabalar büyüyor, eğitim laikleşiyor, toplumsal işlevlerin sorumluluğu derebeyleri ve dinî makamlardan konseylere devrediliyordu. Su temini ve kanalizasyon, sokak temizliği ve pazarların denetimi gibi halk sağlığı faaliyetleri, konseylerin yetki alanına girmişti. Batı Avrupa’da meydana gelen değişimin en bariz göstergesi, 11. yüzyılda İtalya’nın Salerno kentinde kiliseden bağımsız olarak ilk organize tıp okulunun kuruluşuydu. Okulun en ünlü eseri olan ve doğumdan yaşlılığa sağlıklı bir yaşamı anlatan uzun bir şiir olan Regimen Sanitatis Salernitanum, kişisel hijyen, diyet, egzersiz ve itidali vurguluyordu ve kitleler için tarihte bilinen ilk “sağlık rehberi” idi.

    Mezar kazıcı için mezar

    Aziz Sebastian 541-542’den 750’ye kadar tekrarlayan Justinianus Veba Salgını sırasında hastalıktan etkilenen bir mezar kazıcısının hayatı için Hz. İsa’ya yalvarır. (Josse Lieferinxe, 1497- 1499)

    1347’den başlayarak 1700’lerin sonlarına kadar süren “Kara Ölüm”, bu süre zarfında çok sayıda salgın dalgalarıyla Avrupa ve Yakın Doğu nüfusunun tahminen yarısını  öldürdü. Tedavi olarak çeşitli ilaç karışımları, tütsüler ve aromatik bitkiler de kullanılırdı ama bunlar etkisizdi; zira veba pirelerle bulaşıyordu. Kimi zaman akciğer vebası olanların öksürükleriyle saçtıkları bakteriler yoluyla da geçse de, ana geçiş yolu pire ısırıkları, gerçek sebep de artan nüfus yoğunluğu ile çöplerin imha edilememesiydi. Biriken çöpler sıçanları çekiyordu ve sıçan nüfusunda patlama yaşanıyordu. Yaşanan felaketler Rönesans’ın halk sağlığına yaptığı en önemli üç katkıyı hızlandıracaktı: 1. Sağlık faaliyetlerinin örgütlenmesi, 2. Bir bulaşma teorisinin kabul edilmesi, 3. Sağlık kayıtlarının tutulması.

    15. yüzyılın ortalarında bölgenin büyük şehirlerinde vebayı saptamak; karantina kurmak; sağlıklı alana geçişleri düzenlemek; kurbanların gömülmesini ve konutlarının temizlenmesini sağlamaktan sorumlu kurullar oluşturulmuştu. Zaman içinde bu kurullar pazar yerlerini, kanalizasyon sistemlerini, su kaynaklarını, mezarlıkları ve sokakların temizliğini de kontrol etmeye başladılar. Hastalıkla karşılaşmış olması muhtemel seyyahlar ve tüccarlar hasta olmadıklarını anlamak için 40 gün zarfında -en eski halk sağlığı tedbirlerinden biri olarak günümüzde de halen başvurulmakta olan karantina- tecrit edilirdi. Kimi şehirlerde “cordon sanitaire” (sıhhi kordon) denilen ve ancak izinle geçilen bir fiziksel bariyer uygulanırdı. 17. yüzyılın sonunda vebanın bitişiyle ortadan kalkan bu sağlık kurulları, 19. yüzyıl halk sağlığı faaliyetlerinin örgütlenmesi için bir model sağladı.  

    Sağlığın ve hastalığın belirleyicilerine dair sistematik düşünce tabii bir anda keşfedilmedi; yüzyıllar boyunca gelişti. Her ne kadar bazı hastalıkların bulaşıcı doğasına ilişkin teoriler eski zamanlardan beri varolsa da bunu modern anlamda ilk kez ifade eden İtalyan hekim Girolamo Fracastoro oldu. Rüzgarla taşınan ya da doğrudan temasla bulaşan hastalık tohumlarını yazdığında, Louis Pasteur ve Robert Koch’tan 300 yıl önce “mikrop teorisi”nden bahsediyordu. 1546’da Fracastoro, bulaşıcı hastalık kavramını özetlediği De contagione et contagiosis morbis (Bulaşmalar ve Bulaşıcı Hastalıklar) eserinde her bir hastalığın hızla çoğalan tohumlardan kaynaklandığını ve bu tohumların havadan, temastan ya da giysi ve çarşaflardan bulaştığını belirtiyordu.

    Rahip mi doktor mu? Orta Çağ’da Avrupa’da kol gezen bubonik vebanın kabarcıklarından muzdarip bir çiftin başında dua eden rahip. İsviçre el yazması Toggenburg İncili’nden, 1411.

    15. yüzyılın başlarında, İtalya’da önce bulaşıcı hastalıklar ve daha sonra tüm hastalıklar için bir ölüm kaydı sistemi başlatıldı. Bu kayıtlar, Rönesans’tan günümüze kadar olan ölümler hakkında sürekli veri sağlamıştır. 17. yüzyıl Londra’sında da ölüm kayıtları tutulmaya başlanmıştı; 1662’de Londra Kraliyet Cemiyeti üyesi John Graunt bu kayıtların verilerinden elde ettiği doğal ve siyasi gözlemlerini (Natural and Political Observations Mentioned in a Following Index, and Made Upon the Bills of Mortality) yayınladı. Graunt, verileri geniş bir şekilde analiz etmiş ve ölüm sebepleri, erkeklerdeki yüksek ölüm oranları, ölüm oranlarının mevsimsel değişiklikleri gibi birçok gözlemde bulunmuş; ayrıca nüfus büyüklüğünü ve nüfus artış oranlarını da tahmin etmişti. Bu eser, halk sağlığı faaliyetlerinin planlanması ve değerlendirilmesi için istatistiklerin kullanımına ilişkin bir temel oluşturdu.

    Bugün bildiğimiz anlamda halk sağlığı kavramının 18. yüzyılda ortaya çıktığı ve endüstri devriminin getirdiği yıkıcı sağlık sorunlarının sonucunda Londra ve Paris’te şekillendiği söylenebilir; çünkü salgınlarda karantina uygulaması gibi kökleri çok eskiye dayanan halk sağlığı yöntemleri olmakla birlikte, kolektif sağlığın iyileştirilmesi fikri ve kültürel altyapısı esasen Aydınlanma Çağı’nın ürünüdür.

    Bu dönemde Almanya’da önde gelen bir hekim olan Johann Peter Frank, 1779’da nüfusu korumak için kapsamlı bir program içinde çeşitli düzenlemeler önerdiği Tam Tıp Politikası Sistemi (System einer vollständigen medicinischen Polizey / System of a Complete Medical Policy) başlıklı incelemesini yayımladı. Hastalığı önlemek ve sağlığı teşvik etmek üzerine doğumdan ölüme kadar tüm yaşam süresini kapsayan önerileri vardı ve bunlar kişisel hijyen ve tıbbi bakımdan çevre düzenlemesi ve sosyal mühendisliğe kadar uzanıyordu.

    En fazla fayda, en ahlaki eylem

    Jeremy Betham 19. yüzyılın başında en ahlaki eylemin toplumun en fazla fayda için örgütlenmesi olduğunu savunuyordu. Sağlıkta iyileşme, topluma ekonomik değer kattığı için sağlanmalıydı.

    1800’lerin başında İngiltere’de benzer bir sosyal felsefeyi geliştiren Jeremy Bentham da (1748-1832), Ahlâk ve Yasama İlkelerine Giriş’te en doğru ahlaki eylemin, toplumun en fazla fayda için örgütlenmesi olduğunu savunuyordu (Utilitarianism/Faydacılık). Mortalitenin azalması ve sağlıkta iyileşme topluma ekonomik değer katardı; sağlıklı çalışanlar devlet ekonomisine daha çok katkıda bulunabilirdi ve Bentham’a göre hem zenginlerin hem de yoksulların refahı iyi bir yönetimle sağlanabilirdi.

    Bu kavramların uygulanması 19. yüzyılın ortalarında Bentham’ın öğrencilerinden Edwin Chadwick’e düştü. Chadwick, 1834’de Yoksul Yasası’nı yürürlüğe koymak için kurulan hukuk komisyonunun sekreteriydi ve hastalıkla yoksulluğun içiçe olduğunun farkındaydı; hükümetin reform yoluyla insanların yaşamlarını iyileştirmesinin mümkün olduğunu savunuyor, daha sağlıklı bir nüfusun daha fazla çalışabileceğine ve bunu desteklemenin daha az maliyetli olacağına inanıyordu. Gerçekte ihtiyaç duyulan şeyin daha fazla doktor değil inşaat mühendislerinin sokakların drenajını sağlaması, temiz su sağlaması ve kanalizasyon ve diğer zararlı maddeleri uzaklaştırmak için daha etkili yollar bulması olduğu sonucuna varıyordu. Özetle, halkın sağlığının hükümetin meşru menfaati olduğu fikri ortaya çıkıyordu. 1848’de Halk Sağlığı Yasası (The Public Health Act) yürürlüğe girdi ve Londra’da çevre kirliliği ile başa çıkmak için drenaj, kanalizasyon, çöp imhası, konut düzenlemesi ile ilgili programların yolunu açan merkezî bir halk sağlığı yönetimi oluşturuldu. 1842’de yayımlanan Büyük Britanya’nın Emekçi Nüfusunun Sıhhi Durumu Hakkında Genel Rapor modern halk sağlığının en önemli belgelerinden biri olmuştu.

    Özellikle şehirlerde yeni iş alanları açılıyor, ticaret artıyor, bununla birlikte yeni problemler de geliyordu. Nüfus artışı ve kitlesel göçler nedeniyle şehirler hızla büyüyordu. Yoksul işçiler sefil mahallelerde yığınlar halinde barınıyordu. Çalışma koşulları ağırdı ve çalışanlar birçok risk ve tehlikeye maruz kalıyordu; yetersiz havalanma, makine kazaları, toksik gazlar, ağır metaller, toz, solventler vb. Sonuçta “sağlığın kaybedilmesi” orantısız bir şekilde yoksulların sırtına düşen bir yük oluyordu.

    Paris’te bir hekim olan Villerme, ölüm oranlarının şehrin farklı yerleşim bölgeleri arasında büyük ölçüde değiştiğini farketmiş ve Seine nehrine olan mesafe, sokakların aldığı rüzgâr, çevrenin su kaynağı, toprak tipi, güneş görmesi, yükseklik ve eğim gibi çevresel faktörlerle bir bağlantı bulmaya çalışmıştı. Bunların hiçbiri ölüm oranlarıyla ilişkili değildi. Ancak, vergi oranlarını servetin bir göstergesi olarak kullandığında, ölüm oranları ile çok çarpıcı bir ilişkinin olduğunu gördü: Sosyoekonomik durumun sağlık üzerine etkisini gözler önüne serilmişti.

    Bir enfeksiyon hastalığı olarak bugün de dünyada devam eden Kolera, 1800’lerde ciddi bir sağlık tehdidiydi. John Snow, Londra’da yaşayan bir hekimdi; uzun yıllardır sistematik bir şekilde kolera üzerine çalışıyordu. Snow hastalığın başlangıç belirtilerinin hep sindirim yolu ile ilişkili olduğunu farketti.

    1854 Londra Salgını’nı çözmesiyle tanınır; ancak kolera üzerine çalışması bundan çok daha fazlasıdır. Londra’da ilk kolera salgını 1831’de Snow henüz çıraklık dönemindeyken olmuştu. 1848’de başlayan diğer salgın 1849’a kadar sürdü. Yaygın görüş, koleranın ya miasma yoluyla ya da kişiden kişiye doğrudan temasla geçtiği yolundaydı. Havadan bulaşıyor olsaydı solunum yolunu etkilemesi beklenirdi; belirtilere bakılırsa bulaşma yolu su ya da besinlerle alakalı olmalıydı (Gerçekte Kolera, vibrio cholera adı verilen bakterinin sebep olduğu bir hastalıktır ve mikroplu su veya besinlerle ağız yolundan bulaşır). 1849’da koleranın bulaşma yoluna dair teorisini yazdıysa da pek ilgi uyandırmadı. 1853’te patlak veren Kolera salgınında ise sokak sokak çalışarak su pompalarının bağlı olduğu kuyulara sızan atık suların varlığını ve hastalığın gerekçesini ortaya koydu.

    Fransa’da Louis Pasteur ve Almanya’da Robert Koch tarafından 1870’lerin sonunda ve 1880’lerin başında patojenik bakterilerin keşifleriyle mikrobiyoloji bilimi doğdu. İmmünoloji ve parazitolojideki gelişmeler salgın olaylarını incelemek ve anlamak için imkan sağlamıştı. Aşıların geliştirilmesi ise birçok bulaşıcı hastalığın önlenmesini vaatediyor, yeni bir rasyonel halk sağlığı dönemi kuruluyordu.

    19. yüzyıldaki büyük sıhhi uyanış ve mikrobiyolojinin gelişimi enfeksiyon hastalıklarından ölümleri önemli ölçüde düşürmesine rağmen, hâlâ pek çok ciddi sağlık problemi mevcuttu. Bunlardan biri, bebek ölümlerinin yüksekliğiydi. Önce Avrupa’da, daha sonra İngiltere ve ABD’de beslenme, tıbbi bakım ve nihayetinde okullarda sağlık denetimine ağırlık verilerek anne ve çocuk sağlığı programları başlatıldı. Meslek hastalıkları ve endüstriyel yaralanmalar, endüstriyel hijyen ve iş sağlığı programlarının açılmasına yol açtı. Akıl sağlığı bir halk sağlığı sorunu olarak tanımlandı ve beslenme yetersizlikleri hastalıklar için risk faktörü olarak kabul edildi.

    1917’de Alice Dick Dumas tarafından yapılan afişte “Hepimiz muayeneye gidelim. Hastalığı önlemek iyileştirmekten daha kolay, daha ucuz” yazıyor.

    20. yüzyılda, halk sağlığının temel faaliyetleri sanayileşmiş dünyada yaygın olarak tanındı. Bu bileşenler, bulaşıcı hastalıkların kontrolü, çevre sağlığı, anne ve çocuk sağlığı hizmetleri, sağlık eğitimi, mesleki ve endüstriyel hijyen, beslenme ve çoğu gelişmiş ülkede tıbbi bakımın sağlanmasıydı. Sanayileşmiş ülkelerde bebek ve çocuk ölümleri azaldıkça, yaşam beklentisi ve nüfustaki yaşlıların oranı artacak; sonuç olarak, kalp hastalığı ve kanser gibi hastalıklar daha önemli hâle gelecekti. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra epidemiyolojik araştırmalar, tüm kronik hastalıklar için risk faktörlerini tanımlamaya odaklandı. Davranışsal faktörler için özellikle sigara içmek, kalp hastalığı ve bazı kanser türleri için önemli bir sebep olarak tanımlandı. Olumsuz davranışsal risk faktörlerinin iyileştirilmesi halk sağlığı kurumlarının önemli bir işlevi haline geldi. 19. yüzyıldan bu yana, sosyoekonomik durum ve sağlık arasındaki ilişki geniş çapta tanınmakla birlikte; 20. yüzyılın sonlarında epidemiyolojik araştırmalar, cinsiyet, etnik ve meslek grupları arasındaki sağlık durumu farklılıklarına dikkati çekiyordu.

    Bu tür eşitsizlikler günümüzde ne yazık ki artıyor ve modern halk sağlığı için büyük bir problem. Artan küreselleşme ve teknolojik ilerlemeler, dünya çapında ekonomik, politik ve sosyal karşılıklı bağımlılığa yol açıyor. 20. yüzyılın sonunda büyük küresel halk sağlığı sorunları, atmosferik ısınmanın çok yönlü sonuçları; dünyadaki okyanusların ve tatlı suların kirlenmesi ve balıkçılığın tükenmesi; nüfusun hızla artıyor olması; yeni bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkması ve bağımlılık yapan ilaçların artan üretimi ve kullanımı olarak sıralanabilir.

    Yine de bu pandemi günlerinde umutlu bir hatırlatmayla bitirelim: 1977’de halk sağlığı en büyük tarihsel başarısını kaydetti. O yıl, insan türünün başına gelen en korkunç ve ölümcül hastalıklarından biri olan Çiçek hastalığının ortadan kalktı. Son vaka 1977’de Somali’de görüldü ve hastalığın tümüyle ortadan kalktığı 1979’da Dünya Sağlık Örgütü tarafından onaylandı.

    Sağlıklı olmak yoksullara lüks 11 yaşındaki Amerikalı maden işçisi Otha Porter Martin, 1908’de Lewis Hine’ın objektifinden… Yoksul işçiler ağır ve riskli çalışma şartları nedeniyle sağlıklarını, karın tokluğuyla değiş-tokuş etmek zorunda bırakılıyordu.

    HIFZISSIHHA

    Osmanlı ve cumhuriyet dönemlerinde halk sağlığı uygulamaları

    Batı’da gelişen “modern” halk sağlığı uygulamaları, Osmanlı Devleti’nden cumhuriyete kadar uzanan dönemde de karşılık buldu. Gülden Sarıyıldız’ın Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nde yazdığı makaleden Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’ne…

    Hıfzıssıhhanın Batı’da 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tıp ilminin ayrı bir dalı olarak ele alınması ve özellikle 19. yüzyılda İngiltere ve Fransa gibi bazı ülkelerde halk sağlığını korumaya yönelik kanunlar çıkarılıp çeşitli komiteler kurulması, Osmanlılar’ı da etkiledi. İlk defa, genel sağlığı korumaya ve salgın hastalıkları önlemeye çalışan 2. Mahmud, geçici tedbirlerle yetinmeyerek devamlı bir sağlık teşkilâtı ile o dönemde hıfzıssıhha için büyük önem taşıyan karantina teşkilâtını kurdu (1838) ve mevcut sağlık kurumlarını modernleştirmeye başladı. Genel sağlığın temini için gerekli olan pek çok tedbir karantina nizamları arasında yer aldı. Çevreyi ve havayı kirleten pisliklerin ortadan kaldırılması, imalâthanelerin şehir dışına çıkarılması, gıda maddelerinin sağlıklı ve temiz olması, ağaçlandırma, mezarlıkların yerleşim yerlerinin dışında kurulması, ölü defninde mutlaka ruhsat alınması, mezarların belli bir derinliğe kadar kazılması gibi kuralların uygulanmasında hassas davranıldı ve cezaî müeyyideler getirildi… 19. yüzyılın ortalarından itibaren hacca gidenlerin sayısındaki artışa paralel olarak Kızıldeniz sahillerinde ve Hicaz’da karantina ağı teşkil edilip Hindistan kaynaklı Kolera’nın Hicaz üzerinden İslâm dünyasına yayılması büyük çapta engellendi.

    Osmanlı Devleti 1851’de Paris’te toplanan 1. Milletlerarası Sağlık Konferansı’na katıldı. Konferansta hekim delegeler, halk sağlığının korunması ve salgınların önlenmesi için gereken tedbirler hususunda “karantinistler” ve “hijyenistler” olarak iki gruba ayrıldı. Osmanlı Devleti, Fransa ve diğer Akdeniz ülkeleriyle birlikte karantinistler arasında yer aldı. Bunlar gemilerin, insanların ve emtianın tecrit edilmesini şart koşuyorlardı. Hijyenistlerin başında ise karantina uygulamalarından ticareti büyük zarar gören İngiltere geliyordu. Hijyenistler, İngiltere’de sağlık işlerine bakan General Board of Health’ın uyguladığı hijyen, temizlik, havalandırma, gemileri ve malları dezenfekte etme tedbirlerini tesisi düşünülen yeni sağlık sisteminin temeli olarak görüyordu. Halk sağlığının muhafazası için bir hijyen sistemine ihtiyaç bulunduğu belirtilen konferansta, hayvani ve nebati artıkların, çöplerin, mezbahaların şehir ve köylerden uzaklaştırılması, pis suların kapalı lağımlarla akıtılması, her eve içilebilir temiz su sağlanması, baraka türü salaş yapıların ortadan kaldırılması ve yolların ıslahı gibi tedbirler tavsiye edilmiştir. Hijyenistlerin etkisinde kalan konferans her olaya karşı hıfzıssıhha tedbirlerinin alınmasını mecbur tutmuştur.

    Mekteb-i Tıbbiyye’de 1841-1842 öğretim yılında okutulan dersler arasında ilm-i hıfzıssıhhanın da yer aldığı görülmektedir. Hıfzıssıhhanın gelişmesinde çok önemli bir yeri olan bakteriyolojinin ülkedeki tarihi 1887’de başlar (Osmanlılardan Cumhuriyete Öncü Hekimler Hayat Kurtaranlar, #tarih: Haziran 2020, s:39-41). 

    Hıfzısıhha Enstitüsü Bakteriyoloji binasındaki kabartma, enstitünün simgesi haline gelen Yunan mitolojisindeki tanrıça Hygieia. Avusturyalı heykeltraş Willhelm Frass’a ait.

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 56. maddesi kişi ve çevre sağlığının korunmasıyla ilgilidir. Ayrıca kamu sağlığına dair iki temel yasa vardır; bunlardan biri 24 Nisan 1930 tarih ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, diğeri 7 Mayıs 1987 tarih ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Kanunu’dur.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Sağlık Bakanı İbrahim Refik Saydam (1881-1942) tarafından, 1924’te Sivas ve Ankara’da oluşturulan kimyahanelerin birleştirilmesi ve 17 Mayıs 1928 gün ve 1267 sayılı yasa taslağıyla “Merkez Hıfzısıhha Enstitüsü” kuruldu. Enstitünün ilk binası Bakteriyoloji ve Kimyâhane (Aşı Üretim) binası, Avusturyalı mimar Theodor Jost tarafından tasarlanmış ve 1928-30 yılları arasında Redlich und Berger firması tarafından inşa edilmiş; iki yıl sonra da Robert Oerley’in projelendirdiği Hıfzıssıhha Okulu ve Serum Müessesesi (Merkez Bina) eklenmişti. Rockefeller Vakfı’nın yardımıyla yapılan Hıfzıssıhha Enstitüsü, modern cihazlarıyla ilk dönemin sağlık hizmetleri alanındaki önemli girişimlerindendir. Hıfzıssıhha Okulu’nda Halk Sağlığı ihtisası da verilmekteydi.

    Theodor Jost tarafından tasarlanan Hıfzıssıhha Enstitüsü Bakteriyoloji Binası’nın orta bölümde, kapı üzerindeki dışbükey duvarda bulunan, Yunan Mitolojisi’nde sağlık tanrısı Asklepios’un kızı olarak bilinen tanrıça Hygieia adlı kabartmanın Avusturyalı heykeltraş Wilhelm Frass’a ait olduğunu bilinir. Heykelin sol alt köşesinde “1927 W. FRASS” yazılıdır. Hygenia figürü yine kabartma şeklinde ya da heykel olarak Avrupa’da da kullanılmıştır. Hollanda Groningen Hijyen Laboratuarı’nda (Laboratorium voor Hygiene 1883), Hıfzıssıhha Binası’nda olduğu gibi giriş kapısının üstünde yer almaktadır. Ayrıca Almanya Hamburg Borse’de ve İskoçya Edinburg’da da heykel olarak kullanılmıştır.

  • Gelmişi ve geçmişiyle geleceği göre sektörü

    Gelmişi ve geçmişiyle geleceği göre sektörü

    Falcılık, kâhinlik, astrologluk, bostrobotluk gibi, gelecekten haber verme sektörünün bilinen liderleri var. Bunun yanısıra siyasetten dine farklı alanlarda hizmet veren ama gelecekten haber verme, geleceğe dair umut veya korku salma gibi işlerden elde ettiği faaliyet dışı gelirler kalemi bilançolarında çok daha büyük yer tutan sektörler de var. Peki 12 burçlu, 12 aylı takvimin 13. yıldızı neden iptal edildi?

    Elbette geçmiş kadar geleceği de merak ediyoruz ve elbette bu takıntımız tarih boyunca mevcut olmuş. İşin esası, post-modernizm belasından sonra maaşallah geçmişi de neredeyse en fazla geleceğimiz kadar bilebileceğimiz ileri sürülse de, ben sabah ne yediğimi biliyor akşam ne yiyeceğimi ise ancak tahmin edebiliyorum. Ha elbette geçen yıl bu zamanlar kahvaltıda ne yediğimi yanlış hatırlayabilirim (ki ne yanlış hatırlayacağım, iki tane yumurta yedim, zira her sabah iki yumurta yerim), ama akşam ne yiyeceğimi bilmem mümkün değil. Yani evet, planım varsa, önceden mönüde neler olduğunu öğrenip karar vermeye çalışıyorum ama lokantaya oturup listeye bir daha bakınca fikrim değişiyor. Tabii Sultanahmet Köftecisi gibi “Mönü mü? Ne mönüsü? Köfte var, piyaz var işte, daha ne olacağıdı?” türü yerlere gitmeden önce hepimiz ne yiyeceğimizi biliyoruz, orası ayrı.

    İnsanların gelecek merakı, yarın-öbür gün ne yiyeceklerine değil de başlarına neler geleceğine dair bir merak ve kümülatif olarak düşünecek olursak tarih boyu minik gezegenimizin inişli çıkışlı ekonomisinin en dev ve sarsılmaz sektörü. Falcılık, kâhinlik, astrologluk, bostrobotluk gibi gelecekten haber verme sektörünün bilinen liderleri var. Bunun yanısıra siyasetten dine farklı alanlarda hizmet veren ama gelecekten haber verme, geleceğe dair umut veya korku salma gibi işlerden elde ettiği faaliyet dışı gelirler kalemi bilançolarında çok daha büyük yer tutan sektörler de var.

    Bu sektörlerin en masumu, ciddi ciddi uzayı merak edip, gök küredeki yıldızları, gök cisimlerini inceleyip bunlar arasındaki ilişkileri gözlemleyerek takvim falan çıkartan kadim astronomlar. Astronom diyorum, çünkü bu abilerin işin en başından itibaren astrolojiye inanmadığını, astrolojiyi sadece kendi astronomi çalışmalarına kaynak, fon, finansman bulabilmek için gerçekmiş gibi sattıklarını biliyoruz. Eh, bilimsel çalışma için söylenen beyaz bir yalan diyelim. En azından başka insanların acıları üzerinden kariyer kurup yalan söylememişler.

    Peki neden bu geçmiş zamanın astronomlarının astrolojiye inandığını reddediyorum? Şimdi aklımda kaldığı kadarıyla bu abiler gök cisimlerini gözlüyor, bunların birbirleriyle ilişkilerini not ediyor falan ve bu sırada o zamanlar dünyaya eşit uzaklıkta zannettikleri (çok da üzerine gitmeyin adamcağızların ayol, o zamanlar insanlığın deneme yanılma dönemindeyiz hâlâ; dünya halkları olarak bilgimiz bugün 5 yaşında bir çocuk kadar) bir takım yıldızları da tespit edip bunların bulunduğu kuşağa Zodyak kuşağı diyorlar. Yine o dönemlerde gök cisimlerinin hareketlerine dayalı takvimler icad ediyorlar.

    Ancak daha sonraki yıllarda bu abilerin o dönem kullandıkları sayı sistemine, takvime bakılıyor; bir de bu Zodyak kuşağındaki takım yıldızlara. I-ıh. Sayılar tutmuyor. Kuşakta 13 takım yıldız var, 13 de kafadan asal sayı ki hepiniz bilirsiniz, asal sayılar burnundan kıl aldırmayan sayılardır; kendi varlıklarıyla bölünmez bir bütünlük sergiler, ne mozaiği lan mermerdir. Bizim abiler de ne yapıyor? Bu takım yıldızlardan birine aynen şut. 12 takım yıldız, 12 burç mantıklı. Zira zaten Zodyak kuşağından çok daha önce güneşin hareketlerinden yılı 360 gün hesaplamışlar ve sonra da 12 aya bölmüşler.

    E şimdi bu adamlar gerçekten astrolojiye inansa, “Merkür retrosu” falan diye konuşan zevzekler olsa, koskoca bir sektörün 1/13’ünü komple iptal ederler mi? Bununla kalsa iyi, Zodyak kuşağındaki takım yıldızlar pek de öyle eşit sürelerde gözlemlenmiyor; kimi 10 gün sürüyor kimi 40 gün. Ama bizim kadim astronomlar ne yapıyor? Sosyalist bir eşitlikçilik çerçevesinde her burca eşit sayıda gün dağıtıyor. Ha sonra biz bir yılın 360 değil, 365 gün sürdüğünü saptayınca o dağılım da değişiyor; yani en başta kolpayla başlıyor, zaman geçtikçe iş daha da kolpalaşıyor. Zaten daha da kolpalaşmasının sebebi, o kadim astronomların günümüzde sadece astronom olarak varlık gösterebilmeleri ve astroloji sektörünün komple bu işe gerçekten inananlara kalması.

  • Soğuk Savaş’ı başlatan cehennem bombaları…

    Biliminsanları bombanın kullanımı halindeki tehlikeleri belirtir ve Japonya’yı teslime zorlamak için bunun hiç değilse boş bir yere atılmasını ister. Ancak yeni Başkan Harry Truman, hem direnişi “en az maliyetle” kırmak için hem SSCB’ye dünyanın yeni patronunun kim olduğunu göstermek için hem de yatırımları meşrulaştırılmak için düğmeye basacaktır.

    İkinci Dünya Savaşı’ndan da önce ABD, Nazi Almanyası’nın nükleer füzyon sayesinde istisnai ölümcüllükte güçlü bir bomba imal etmesinden kaygılanıyordu. Başkan Roosevelt 1942’de Almanlardan önce davranılarak bir nükleer bombanın gizlice yapılması için karar verdi. Ancak bomba yapıldığında Almanya şartsız teslim olma konumunda idi. Artık sadece askerî, sınai ve bilimsel gücü Almanya’nın çok gerisinde olan Japonya bir tehdit oluşturuyordu.

    Japonlar savaşı ölümüne sürdürmekten yana generallerin yönetiminde umutsuz bir direniş sürdürüyorlardı. Yalnızca Okinava adasının ele geçirilmesi Amerikan ordusuna 7.600 askerin ölümüne mal olmuştu. Genelkurmay, takımadalarının önde geleni Hoşnu’yu işgal etmek için 500 bin asker kaybedeceğini hesap ediyordu.

    Emsali görülmemiş bir silah Hiroşima’ya atılan bombadan 3 gün sonra “Fat Man” kod adlı ikinci bomba, içinden atılacağı uçağa taşınıyor.

    Atom bombası bu gerekçeyle, direnişi en az maliyetle kırmak için kullanılacaktı.

    Başkan Roosevelt 12 Nisan 1945’te ölünce yerine geçen Henry Truman, bu projeyi Japonya’yı Stalin’in yardımı olmaksızın ele geçirmenin tek yolu olarak görüyor ve sunuyordu. 16 Temmuz’da çölde (New Mexico) ilk nükleer deney gerçekleştirildi. “Başarılı” geçen deneye rağmen biliminsanları bombanın “insan üzerindeki etkisini” kestirmek için bunun yeterli olmadığı kanısındaydılar. 26 Temmuz’da ABD, İngiltere ve Çin, Japonya’ya korkunç bir silahı da ima eden bir ültimatom verdiler.

    6 Ağustos’ta 4.5 ton uranyum yüklü bombardıman uçağı, 340 bin sakinin yaşadığı sanayi kenti Hiroşima semalarına gönderildi. Japonların teslim olmaması üzerine bu kez 200 bin nüfusu olan Nagazaki’ye 9 Ağustos’ta bir bomba daha atıldı. Değişen tahminlere göre toplam can kaybı 110 bin ila 250 bin kişi arasındadır.

    Nagazaki’ye saldırının eşiğinde Rusya, Japonya’ya savaş ilan etti ve birliklerini Mançurya’ya sürdü. Japon generalleri artık direnişin anlamsızlığını farkettiler ve Japonlar şartsız teslim oldu. 2. Dünya Savaşı bitmişti. Ancak insanlık bir nükleer felaket tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Sadece Albert Camus gibi çok ender düşünür Hiroşima’daki patlamanın dünyayı değiştirdiğini farketmiş ve buna karşı sesini yükseltmişti.

    Atom bombalarının Japon şehirlerindeki etkisi tek kelimeyle korkunçtu.

    Enerjiden bombaya

    Atom bombası yarım yüzyıllık bir çalışma ve bir dizi uluslararası bilim insanının ürünüydü. 19. yüzyıl sonunda başlayan çalışmalar, 1905’de Albert Einstein’ın ünlü formülüyle kağıt üzerinde ortaya konmuş olsa da 2. Dünya Savaşı bir dönüm noktası olacaktı. Einstein 1955’deki ölümünden kısa bir süre önce “bu mektubu yazdığımda, hayatımda büyük bir hata işledim” diyecektir ama Nazilerin böylesi bir bomba yapacağı kaygısıyla ABD yetkililerini ikaz eden bir mektup yazmış ve başkan Roosevelt’i ikna etmiştir. Böylece Nazilerden kaçıp ABD’ye gelen biliminsanlarının katkısıyla araştırmalar başlar.

    Japonların Aralık 1941’de Pearl Harbor baskınından sonra ABD, Japonya ve ardından Almanya’ya kaşı savaş ilan edince, askerî yetkililer için atom bombası öncelikli hale gelir. 1942 yazında Roosevelt büyük bir gizlilik içinde Manhattan Projesi denilen bir programı yürürlüğe sokar. Yürütme askeriyenin, bilimsel çalışmalar ise Robert Oppenheimer’in yetkisindedir. ABD’nin kuş uçmaz kervan geçmez bölgesinde kurulan üç yerleşkede, önemli bir kısmı hangi amaçla çalıştığının da farkında olmayan toplam 150 bin insanın istihdam edildiği bir program başlatılır. Uranyum Belçika Kongosu’ndan gelir ve nihayet 1945 ilkbaharında 3 atom bombası üretilir.

    Tesiste üretilen plütonyum Trinity bölgesinde test edilen ilk nükleer bombada (üstte) ve Nagazike’ye atılan “Fat Man”de kullanıldı.

    Kuvveden fiile

    O dönemde Japonya’nın böyle bir bomba geliştirecek ne bilimsel ne sınai gücü vardır. Almanya’da ise Werner Heisenberg ve Otto Hahn gibi bu alandaki çalışmaları geliştirebilecek uzmanlar vardır. Bunun için ABD, buradaki gelişmeleri izlemek için özel bir karşı casusluk ağı geliştirir. Fizikçi Samuel Goudsmit’in sorumluğunda 100 dolayında biliminsanı ve asker düşmanın bu alandaki gelişmelerini izler. 1944 sonunda nükleer araştırmanın Hitler’in önceliği olmadığı anlaşılır. Hatta Almanların, Amerikalıların bu işini istihbaratına ayırdığı kadar bile para bile ayırmadığı anlaşılır. Bu bilgi Manhattan misyonunun ideolojik gerekçesini çökertmektedir.

    Biliminsanları Roosevelte’e bombanın kullanımı halindeki tehlikeleri belirtir ve ondan üretimin durdurulmasını isterler. Ancak Başkan 12 Nisan’da ölünce bundan haberdar olmaz. Yerine geçen Harry Truman, meselenin incelenmesi için Savaş Bakanı ve dört biliminsanından oluşan bir komisyon oluşturur. Bu arada 8 Mayıs 1945’te Almanya teslim olmuştur. Ancak Nazilere karşı kazanılan zafer, komisyonun önünü kesmez. 1 Haziran’da azami psikolojik sonucu elde etmek için nüfusun ve askeriyenin yoğun olduğu bir hedefe önceden haber vermeden bombanın atılması yönünde görüş bildirilir. Belirlenen beş hedef vardır: Kyoto, Hiroşima, Kokura, Niigata ve Nagazaki.

    Biliminsanları atom bombasının kullanılmasının uzun vadedeki sonuçları üzerinde durarak projenin durdurulması için tekrar ısrar ederler. ABD’nin nükleer silah kullanmasının ardından genel bir silahlanmanın geleceğini; 10 yıl içinde başkalarının da nükleer silah sahibi olabileceğinden büyük yıkımlara yol açabileceğini belirtirler. Öneri olarak da Japonya’nın gözünü korkutmak için bombanın boş bir yere atılmasını iletirler. Ancak Beyaz Saray bu görüşü benimsemez ve yazdan önce bombanın hazır olmasını ister.

    Öte yandan Truman, Almanya’nın Potsdam kentinde Churchill ve Stalin ile birlikte galiplerin durumunu görüşmektedir. Bir yandan bombanın test sonuçlarını beklenmektedir. 16 Temmuz’da “bebeklerin normal doğdukları” bildirilir. Bomba başarıyla test edilmiştir.

    Potsdam Konferansı bitiminde 26 Temmuz’da, Japonya’nın şartsız teslimini isteyen bir ültimatom yayınlanır. Japon başbakanın cevabı, tehlikenin farkında olmadığını göstermektedir. Indianapolis kruvazörü 30 Temmuz 1945’te San Francisco’dan hareket eder.

    6 Ağustos’ta Hiroşima cehenneme döner. 9 Ağustos’ta bu kez Kokura’yı bombalamak için kalkan uçaklar hava şartlarının müsait olmaması üzerine en yakın sanayi kenti Nagazaki’ye yönelir. İkinci cehennem…

    Patlama sonrası Hiroşima, neredeyse yeryüzünden silinmişti.

    ‘Medeniyet için yeni bir çağ’

    Hiroşima’ya atom bombası atılmasından 16 saat sonra Başkan Truman, kentte işçiler, kadınlar ve çocuklar olduğunu gizleyerek bunu “askerî bir üssün yıkımı” olarak sunar. Dünya atom bombasından haberdar olmuştur ama henüz ortada fotoğraflar ve gerçekler yoktur. Fotoğrafların çoğu ancak 20 yıl sonra dolaşıma girecektir. Hayatta kalanların daha sonradan gizemli ve korkunç bir şekilde öldükleri yıllar sonra ortaya çıkacaktır.

    Truman’ın hangi saiklerle atom bombasını kullandırdığı sorgulanabilir. Manhatttan Projesi 2 milyar dolara mâlolmuştur ve bu yatırımın meşrulaştırılması gerekmektedir. Sınai lobilerin rolü, bu işin içinde yer almış olanların uluslararası planda kendilerini göstermeleri açısından bombanın kullanılması önemlidir.

    Stalin ve Truman, Hiroşima’dan 13 gün önce, 24 Temmuz 1945’te Berlin Konferansı’nda… Truman bu toplantıda Stalin’e Japonya’ya atacakları ölümcül bir bombadan bahsetmişti.

    Öte yandan tarihçilerin üzerinde durduğu en önemli saik SSCB ile olan çatışmadır. SSCB Doğu Avrupa’da alan kazanmış; öte yandan Japonya’ya savaş ilan ederek Asya’da da söz sahibi olma yolun girmiştir. Nitekim Hiroşima’nın bombalanmasından sonra durumdan istifade eden Stalin, Japonya ile görüşerek üç gün sonra, 9 Ağustos’ta Mançurya’ya sefer düzenler. SSCB’nin yardımı olmadan Japonya’nın çökertilmesi, yalnızca savaşın mağluplarına değil galiplerine de yeni dünyanın patronunun kim olacağını bildirme anlamına gelmektedir. Dolayısıyla 2. Dünya Savaşı’nın böyle sona ermesi, aynı zamanda Soğuk Savaş’ın başlaması demekti.

    Savaşların görünür gerekçeleri (“resmi görüş”), herkesin bildiği gibi gerçeklerle uyuşmak gibi bir kaygı taşımak zorunda değil. Daha dün Tony Blair, ABD önderliğindeki koalisyon güçlerinin Irak’ı işgal etmesini bu ülkenin nükleer silahlara sahip olmasına bağlamıştı. Yıllar sonra ise herkesin zaten bildiğini itiraf etti ve yanıldığını belirtti.

    Hiroşima ve Nagazaki’nin bir insanlık suçu olduğunu anlamadan, bilmeden, hissetmeden; savaş hakkında konuşmak anlamsız.

  • Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu

    Mantara benzer bulut göğe yükselir. Peki aşağıda neler olmaktadır? Müthiş bir ışık (pika), dev bir patlama (don), mutlak sessizlik, giysiler yokolunca geriye kalan çıplaklık… Kollarını yana açmış, derileri sarkan insanların yürüyüşü. Bisiklet üzerinde ölü bir beden. Yanıp kör olmuş bir at. Cesetlerle dolu sarnıçlar. Yangınlar. Elinde gözünü tutan bir adam. Yıkıntıların altından sıyrılmaya çalışanlar. Kapkara bir yağmur. İnsan ve insansızlık hikayeleri…

    Hiroşima şehri 6 Ağustos 1945 Pazartesi sabahı bulutsuz bir gökyüzünün altında sıcak bir yaz gününe uyandı. Saat 8’i çeyrek geçe çocuklar okul bahçelerinde toplanmış, çalışanlar işbaşı yapmıştı. 2. Dünya Savaşı’nın Japonlar için tersine döndüğü, Amerikan bombalarıyla dövüldükleri günlerdi ama 350 bin kişilik bu şehirde hayat şöyle-böyle devam ediyordu.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu

    O sırada Enola Gay adlı bir Boeing-29 Amerikan askerî uçağı gökyüzünde belirdi ve kente bombayı attı. Gökyüzünü bembeyaz bir ışık aydınlattı, neredeyse aynı anda 15 bin ton dinamit lokumuna eşit bir patlama oldu. Bir saniye sonra yüzeyindeki ısı 7-8 bin dereceye ulaşan 200 metre çapında bir alev topu ortaya çıktı. Hiroşima’ya Uranyum 235 kullanılan bir atom bombası atılmıştı.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    Silinmeyen kabuslar Japonya’nın ünlü manga çizerlerinden Nakazava Keiji’nin imzasını taşıyan Yalınayak Gen, Hiroşima’da ölülerle dolu bir troleybüste. Keiji, atom bombasının atıldığı gün, Hiroşima’daydı.

    Japonya’nın büyük manga çizerlerinden Nakazava Keiji, o sabah ilkokulda bahçe duvarının dibindeydi. Bir arkadaşının annesi, birinci sınıf öğrencisi 6 yaşındaki Keiji’yi bir şey sormak için durdurmuştu. Ama ne sormak istediği hiç öğrenilemedi. Kadın bir anda yokolurken, Keiji patlamayla fırladı; yıkılan bahçe duvarının altında kaldı ve kurtuldu.

    O sabah Posta-Telgraf-Telefon Bakanlığı’nın Hiroşima’daki hastanesinin başhekimi Dr. Haçiya uykusuz bir gece nöbetinin ardından uyanmış, bahçeye bakan kapıların önünde bağdaş kurmuş oturuyordu. Gerisini birkaç ay sonra günlüğünde şöyle yazacaktı: “Birdenbire parlayan güçlü bir ışık ödümü kopardı. İnsan küçük şeyleri ne kadar iyi hatırlıyor. Bahçedeki taştan fenerin tutuşması gözümün önünde. Gölgeler kayboldu, her şey karardı. Toz bulutunun arasından evimin dayandığı ahşap sütunu zar-zor seçiyordum. Dehşetle bahçeye fırlamışım. Üzerime ağırlık çöktü. Tamamen çıplak olduğumu fark ettim. Kalçamdaki bir yaradan büyük bir parça sallanıyordu, alt dudağım açılmıştı. Boynumdaki cam parçasını çıkardım, kana bulanmış elimi dünyaya uzaktan bakar gibi inceledim”.

    Dr. Haçiya ve karısı çöken binaların, toz bulutunun, alevlerin arasından hastaneye doğru koştular. Doktor yere düştü. “Etrafımdaki insanlar yürüyen hayaletlere benziyordu. Bazıları korkuluk gibi kollarını iki yana açmıştı. Anladım ki yanmışlardı, sürtünmenin acısından kurtulmak için böyle yürüyorlardı. Çıplak bir kadın bebeğiyle önümden geçti. Sonra bir çıplak adam daha gördüm. Benim gibi onlar da esrarengiz bir nedenle kıyafetlerini kaybetmişti. Yaşlı bir kadın yüzünde büyük bir acı ifadesiyle yanımda uzanmıştı, ama hiç sesi çıkmıyordu. Gördüğüm herkesin ortak bir noktası vardı: Tam bir sessizlik”.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    Yaşamanın pişmanlığı
    Nagazaki’de bombadan kurtulan Nagano Etsuko 1945’te 14 yaşındaydı.
    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    2007’de 76 yaşındayken bile kardeşlerini ölmüşken hayatta kalmanın suçluluk duygusunu yaşıyordu.

    Hiroşima’da bombalama anında 140 bin kişi ölmüş, bombanın iç merkezinde (patlama noktasının hemen altında yerde) 2 bin metre çapındaki alanda her şey tamamen yanmış, 50 bin bina çökmüş ve yanmıştı. Yanan bölge yaklaşık 13 milyon 250 metrekareydi. Geleceğin manga yazarı küçük Nakazava Keiji okul bahçesinin duvarının korumasında baygın yatarken, yıkılan evinde yangın çıkmıştı. Keji olanları sonradan annesinden dinledi: “Annem hep ağabeyimin çığlıklarını duyarak yaşadı. ‘Seninle öleceğim’ diye bağırarak onu kollarının arasına almış ama ne kadar çekerse çeksin kurtaramamıştı. Ağabeyim ‘çok sıcak anne çok sıcak!’ diye, babam da ‘bir şeyler yap!’ diye haykırıyordu. Ablam Eiko kirişlerin arasındaydı, hiç ses çıkarmamıştı. Annem ‘Seninle öleceğim!’ diye bağırıyordu durmadan. Bir komşu geldi, ‘Artık dur! Senin de ölmene gerek yok’ diyerek onu dışarı sürükledi. Annem arkasına döndüğünde alevler gökyüzüne yükselmişti ama hâlâ ağabeyimin ‘anne çok sıcak!’ diye bağırdığını duyabiliyordu”.

    Keiji’nin 1973’te Yalınayak Gen (Hadaşi no Gen) adlı mangaya başlamasının nedeni, belki de hayatta kaldığı için duyduğu suçluluk duygusuydu. Diziyi 1985’te 10 ciltte bitirdi. Türkçeye de çevrilen Hiroşima’nın çizgi romanı Yalınayak Gen, yeryüzündeki cehennemi yaşayan ama doludizgin yaşamaya devam eden bir çocuğu anlatır. Yalınayak Gen öfke doludur, bombayı atanları olduğu kadar Japonya’yı savaşa sürükleyenleri de nefretle anar.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    Aynı kaderi paylaşan Hiroşima’da çizer Kavanişi Tsuneo derileri dökülürken gördüğü kadını: “yol kenarında ses çıkarmadan oturuyordu” diye anlatıyor (altta).

    Nagazaki: 9 Ağustos

    9 Ağustos 1945 Perşembe sabahı Nagazaki’de hayat başlamıştı. Hiroşima’ya atılan “yeni tür” bomba duyulmuştu ama Nisan’dan beri Amerikan B-29’larının Japon kentlerine attığı bombalar “sıradan” hale gelmişti. Liman kenti Nagazaki bugün olduğu gibi o gün de Mitsubishi’nin üssüydü. Torpido, savaş gemisi, uçak imal eden dev şirketin fabrika ve tersaneleri herkese iş sağlıyordu. 14 yaşında güzel bir kız olan Nagano Etsuko’nun babası Mitsubishi elektrik fabrikasında görevliydi; kendisi de diğer Japon gençleri gibi haftada birkaç gün lise eğitimine ara veriyor, Mitsubishi uçak fabrikasında çalışıyordu. Küçük erkek kardeşi Seiji ile kız kardeşi Kuniko büyükannelerinin yanına köye gönderilmişti ama Nagano ilkbaharda annesini razı edip köye giderek kardeşlerini neredeyse zorla Nagazaki’ye getirmişti. Ömrü boyunca bunun pişmanlığıyla yaşayacaktı.

    Nagano o sabah annesiyle kardeşlerini evde bırakıp işe gitti. Saat 11’i biraz geçe The Great Artiste adlı bir Amerikan B-29 askeri uçağının attığı, bu kez Plutonyum 239 içeren bomba kentin 500 metre üzerinde 21 bin ton dinamit lokumuna eşit bir güçle patladı. Aynı beyaz ışık, aynı infilak, aynı alev topu. Bomba, tepelerden oluşan şehirde 30 bin insanın yaşadığı Urakami Vadisi’ni yerlebir etti.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    Ölülerin gölgeleri
    Aşırı yüksek ısı dalgaları, yolları, duvarları badanaya veya kirece benzer bir etkiyle beyazlaştırırken, önüne çıkan engellerin izi bu renk değiştirmiş yüzeylerde kalır. Bu izler ölen insanların o andaki gölgeleridir.

    Mitsubishi uçak fabrikasının zemininde bir süre baygın yatan Nagano kendine geldi; ağzına burnuna dolan cam parçalarını ayıklayarak diğer işçiler gibi dışarı fırladı. Evinin bulunduğu Urakami Vadisi’ne doğru koştu. Suva Tapınağının 277 basamaklı taştan merdivenlerini tırmandı. Aşağı baktığında geniş vadide birkaç elektrik teli veya bacadan başka ayakta kalmış hiçbir şey yoktu. Her yer kararmış cesetlerle doluydu. Derileri üzerlerinden sarkan birkaç kişi inleyerek kalıntıların altından çıkmaya çalışıyordu. Nagano’nun evi dün oradan 10 dakika yürüyüş mesafesindeydi ama bugün neredeydi? Ne ağaç, ne bina, ne yol vardı.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    Çizer Akira Onogi, Hiroşima’da bir sarnıçta ölenleri kağıt üzerinde ölümsüzleştirmiş.

    Nagano tam bir tesadüf eseri çalıştığı fabrikadan çıkıp gelen babasıyla karşılaştı. O geceyi sığınakta geçiren baba-kız ertesi gün mahallelerine ulaşabildi. Evleri yoktu. Nagano’nun annesi, Kuniko ve Seiji de yoktu. Bir komşu seslendi: “Dün kardeşin Seiji’yi gördüm. Bir sığınakta yatıyordu”. Nagano ile babası “Sei-çan! Sei-çan!” diye bağırarak bir sığınaktan diğerine koştular. Birinin girişinde tamamen yanmış bir çocuk yerde yatıyordu. Yüzü şişmiş, gözleri kapanmıştı. Derisinin yüzüldüğü yerlerden kan ve irin akıyordu. “Kardeşim olduğunu düşünmek istemedik” diye ağlayarak anlatıyordu Nagano. “Ama kulağına eğildik, ‘Sei-çan, sen misin?’ diye sorduk. Bizi göremiyordu ama başını ‘evet’ diye salladı. Parçalanmış okul üniformasından bir etiket sarkıyordu: Zenze İlkokulu, 4. Sınıf. Kanazava Seiji. Yaş 9. Kan grubu B”.

    Babası tahta bir kepenk bularak Seiji’yi yatırdı, yaralıların sırada beklediği bir yardım noktasında kuyruğa girdiler. Baba-kız sedyedeki çocuğu yakıcı güneşten korumak için yanında ayakta durup gölge yapmaya çalışarak saatlerce bekledi. Yardım merkezindekiler Seiji’nin bedenini çinkyu denilen, kalın, beyaz bir çinko oksit merhemiyle kapladı. Oradan uzaklaşırlarken bir mucize kabilinden Nagano’nun annesi ve kız kardeşi Kuniko perişan bir halde karşılarına çıktı. Anne sedyedeki oğluna sarılmaya çalışarak “Affet beni Sei-çan! Neredeydin?” diye ağlamaya başladı. Aile o geceyi bir sığınakta uyanık olarak geçirdi. Kırık bir borudan avuçlarına doldurdukları suyu çocuğun ağzına damlatarak hayatta kalması için çırpındılar. Ama ertesi sabah Seiji ölmüştü.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    Hiroşima’da 1945 Eylül’ünde bir Amerikan askeri tarafından çekilen fotoğrafta kilometreler boyunca hiçbir şey kalmadığı görülüyor.

    15 Ağustos’ta Japon İmparatoru Hirohito’nun ilk defa radyoda konuşması, resmiyet meraklısı tarihçiler tarafından Yalınayak Gen veya Nagano gibi hibakuşa’ların (bombadan sağ kurtulanların) başına gelenlerden çok daha fazla önemsenmiştir. İmparatorun ağdalı sözleri ve ülkenin ABD’ye teslim olması şüphesiz Hiroşima ve Nagazaki’dekileri de sarsmıştı ama düşünecek fırsatları yoktu. Hiroşima’da günlüğünden parçalar verdiğimiz Dr. Haçiya, yaraları tam iyileşmeden PTT Hastanesi’nde soluksuz hasta nöbetine başladı. Nagazaki’de Birinci Urakami Hastanesi’nin 29 yaşındaki hekimi Akizuki, otomat gibi, önüne gelenlerin yanıklarına merhem sürerek bir şeyler yapmaya çalıştı. Bir hafta sonra sağ kalanlarda tuhaf belirtilerin ortaya çıktığını farkettiler. Yüksek ateş, baş dönmesi, iştah kaybı, mide bulantısı, baş ağrısı, ishal, burun kanaması, yorgunluk. Saçları büyük tutamlar halinde dökülüyor, diş etleri şişip kanıyordu. Doktorlar gelen hastalara “yanıktan sonra saç kaybı olması normaldir” diye yalan söylüyorlardı; oysa saçı dökülenler arasında hemen hemen yaşayan yoktu. İnsanlar korokoro-korokoro (sapır sapır) ölüyordu.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    Küçük Çocuk ve Şişman Adam
    Nagazaki’deki 150 cm çapında bombaya ise “Fat Man” dendi.
    15a- Hiroüima ya atçlan KÅáÅk Äocuk takma adlç bombançn aynçsç
    Hiroşima’ya atılan 70 cm çapındaki bombaya “Little Boy”.

    Hiroşima ve Nagazaki nüfusunun büyük bölümünü ölüm ve göçle kaybetti. Tren istasyonlarında, yanmış vagonlarda yaşayanlar çoktu. Nagano’nun babası, ailesini kendi köyü Obama’ya taşımaya karar verdi. Köye ulaştıktan birkaç gün sonra 13 yaşındaki Kuniko öldü. Nagano kız kardeşinin ölümünü şöyle anlattı: “Hiçbir şeyi yoktu. Ama sonra birden saçları döküldü, dişetleri kanadı, vücudunda mor lekeler belirdi. Ateşi çıktı, kan kustu, bir hafta sonra öldü. Korkunç bir suç işlemiştim. O baharda kardeşlerimi zorla büyükannemin evinden alıp Nagazaki’ye getirmiştim. Onların yerine ben ölmeliydim”.

    Eylül ayında radyasyon hastalığı söylentileri yayılmaya başladı. Şöhretini korumak isteyen muzaffer ABD yönetimi bu lafları duymak bile istemiyordu. 1945 sonbaharında Amerikan ordusu şöyle bir bildiri yayınladı: “Atomik patlama sonucu açığa çıkan radyoaktivite nedeniyle ölmesi gerekenlerin hepsi zaten ölmüştür; kalıntı halindeki radyasyonun herhangi bir fizyolojik etkisi artık görülmemektedir”. Bombayı geliştiren Manhattan Projesi’nin başkanı General Leslie Groves, radyasyon hastalığı söylentilerinin Japon propagandası olduğunu iddia etti. New York Times’a verdiği bir demeçte “Atom bombası insanlıkdışı bir silah değildir” diyebildi ve “Bundan kuşkulanan herkese verebileceğimiz en iyi cevap, savaşı bizim başlatmadığımızdır” diye devam etti.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
    Nagazaki’den 119 fotoğraf
    Yamahata Yosuke bombadan 1 gün sonra Nagazaki’ye gelir. “Renksiz, sessiz bir cehennem” diye tanımladığı kentte 10 saat kalır ve ancak sansürden sonra yayımlanacak 119 kare çeker.

    Japonya’daki Amerikan işgal kuvvetlerinin başında bulunan General Douglas MacArthur işbaşına gelir gelmez, 19 Eylül 1945’te Japon Basın Yasası çıktı. Basına önsansür getiren yasa, atom bombardımanıyla ilgili bilgi verilmesini ve yorum yapılmasını yasakladı. Bu yasa 1952’de Japonya’daki Amerikan işgalinin bitişine kadar yürürlükte kaldı. Daha sonra Japonların kendi kendilerine uyguladıkları otosansür başladı. Sessizlik, 1954’te bir Japon balıkçı teknesinin Bikini Adası açıklarında Amerikalıların yaptığı bir bomba deneyi sonucu radyasyona maruz kalmasına kadar devam etti. Öyle ki, Hiroşima bölgesinin en önemli gazetesi Çogoku Şimbun’un matbaasında 10 yıl boyunca “atom bombası” ve “radyoaktivite” kelimelerine dank gelen yazı kalıpları bile yoktu.

    1960’lar: Yaralı yüzler

    1960’larda bütün dünyayı bir nükleer savaş korkusu sarınca, Tokyo dışında hiçbir Japon kentinin adını bilmeyenler bile Hiroşima ve Nagazaki’yi öğrendi. Japon romancı Kenzaburo Oe (Nobel edebiyat ödülü 1994) ilk defa 1963’te bir gazeteci olarak Hiroşima’ya gitti. Kentte hâlâ bombanın bıraktığı hasarla mücadele eden hibakuşa’lar karşısında bütün hayatını değiştiren büyük bir şoka uğradı. Yazılarını Hiroşima Notları adlı kitapta biraraya getiren Kenzaburo Oe’yi en çok çarpan, hibakuşa’ların aşağılanma duygusuydu. 1960’larda yüzlerce genç kadın, keloid denilen yanık yaralarıyla evlerinden dışarı adım atmadan yaşıyordu. “Hiroşima işte bu: Sayısız kadının utançla evine kapandığı yer” diye yazdı. “Kaçışı tercih edenler kuşkusuz çoğunluktadır. Kaçmayan diğerlerine gelince, onlar da insanlığın tamamı kendileri gibi keloid’lerle kaplansın diye yeni atom bombalarının gelmesini ister. Böylece yüzlerindeki izlere yönelen bakışlar yok olacaktır; artık ‘öteki’ kalmayacak, gezegenimizi ikiye ayıran korkunç uçurum kapanacaktır”. İşte Takahaşi Takeo’nun şiiri, böyle bir öfkeyi dile getiriyordu: “Yaşayan her şey/ Ölü yığınlarına dönsün/ Yerde, gökte/ Her şey yok olsun!/ Kalbim teselli bulsun”.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu

    Hibakuşa’lar Japonya’da istenmeyen kişilerdi. Masuji Ubize’nin çarpıcı belgesel romanı Kara Yağmur’da Şigematsu, yeğeni Yatsuko’yu evlendirmeye çalışır. Genç kız bomba anında Hiroşima’dan birkaç kilometre uzakta olduğu halde, halk arasında radyasyona maruz kaldığına dair bir söylenti dolaşır. Şigematsu söylentiyi yalanlamak için damat adayına Yatsuko’nun günlüğünden parçalar göndermeyi düşünür ama günlükteki kara yağmurla ilgili bölümleri sansür eder: Yatsuko, kara yağmuru, yani patlamadan yarım saat sonra radyoaktif maddelerden kaynaklanan kurumun yağışını görmüştür, kimse onun bir radyasyon hastası olmadığına inanmayacaktır.

    Elbette yaşadığı travmayı geleceğe yönelik bir umuda çevirmeye çalışanlar da vardı. Bugün Hiroşima Barış Parkı’nda şair Toge Sankiçi’nin şu ünlü şiiri taşa yazılıdır: “Babamı geri verin, annemi geri verin/ Büyükbabamı geri verin, büyükannemi geri verin/ Oğullarımı geri verin, kızlarımı geri verin/ Kendimi geri verin/ İnsanı geri verin/ Bu hayat sürdükçe, bu hayat, / Hiç bitmeyecek/ Bir barışı geri verin”.

    Nagazaki kurbanlarından Nagano Etsuko, 2011’de İnasa Oteli’nde Japonya’nın çeşitli kentlerinden gelmiş öğrencilere yaptığı konuşmada bombayı, ölen kardeşleri için duyduğu suçluluğu anlattı. Sonra çocuklara “Lütfen ailelerinizin ve arkadaşlarınızın değerini bilin. Bir barış döneminde dünyaya geldiniz. Lütfen değerini bilin” diye seslendi. 

    Hiroşima ve Nagazaki, can çekişme, ömür boyu yas, benzeri görülmemiş bir radyasyon yarası, yıllar süren bir kanser salgını, tedavi edilememiş bir psikolojik travmaydı. Ama bir yandan da Nagano Etsuko’nun söylediği gibi, hayatın değerinin farkına varmamızı sağlayan bir alarmdı.

    Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu
  • İstanbul’un ilk modern ve ayrıntılı rehber kitabı

    İstanbul’un ilk modern ve ayrıntılı rehber kitabı

    İsviçreli araştırmacı ve hoca Ernest Mamboury, 20. yüzyıl başlarında yerleştiği İstanbul’da benzersiz bir iş yapmış; şehrin tarihî eserlerini ilk defa detaylı bilgiler ve haritalarla dünyaya tanıtmıştı. İlk defa 1925’te basılan İstanbul Rehber-i Seyyahin, hem seyyahlar hem uzmanlar için İstanbul şehir tarihi ve varolan eserler için en mühim kaynak olma özelliğini korumuştur.

    Galatasaray Lisesi’nde uzun yıllar hocalık yapan Ernest Mamboury (1 Nisan 1878, Nyon – 23 Eylül 1953, İstanbul), İsviçre kökenli bir araştırmacıdır. Onu, özellikle İstanbul’un ve Ankara’nın ilk detaylı şehir rehberlerini yazan bir uzman olarak tanıyoruz.

    Mamboury hakkında Galatasaray Lisesi’nden hocası ve meslektaşı olması dolayısıyla en çok incelemeyi Semavi Eyice yapmıştır. Onun araştırmaları sayesinde Ernest Mamboury hakkında pek çok bilgi edinebiliyoruz. Semavi Hoca’nın onun meşhur İstanbul Rehberi kitabı hakkında yorumları şöyledir: “Mamboury’nin İstanbul için en önemli hizmeti, öncekilerden çok üstün olan seyyah rehberleri oldu. İlk rehberi 1925’te Fransızca olarak yayımladı (Constantinople, Guide Touristique, İst., 1925). Büyük bir emek ürünü olan 565 sahifelik cilt içinde, İstanbul’un coğrafyası, tarihi, sanatı, etnografyası tanıtıldıktan başka, turistler için gerekli bilgiler veriliyordu. Kitabın esasını şehrin bellibaşlı Bizans ve Türk anıtlarının, çoğunun resim ve planları ile yeri, tarihçesi ve tarifi teşkil ediyordu. Kitabın aynı yıl eski harflerle Türkçesi de (İstanbul Rehber-i Seyyahin, İst., 1925) basıldı. Sonraki yıllarda ufak değişiklikler ile Fransızca ikinci baskı (1929) ve üçüncü baskılar (1934) yapıldıktan başka, Almancası J. Ahlers tarafından çevrilerek basıldı (Stambul-Reiseführer, İst., 1930). Aynı yıl içinde İngilizcesi de yayımlandı. Mamboury’nin bu rehberi yalnız basit turistler tarafından değil ilim adamlarınca da beğenilmiş, daima aranan bir kitap halini almıştı. Bulunması imkansız olan bu rehberi Mamboury yeni bir biçime sokarak yeniden hazırladı ve Fransızca olarak yayımladı (Istanbul Touristique, İst., 1951). İki yıl sonra da M. Burr tarafından çevrilen İngilizcesi basıldı (The Tourist’s Istanbul, İst., 1953). Fakat düzeni ve konuların çeşitlilik ve zenginliği bakımından bu yeni baskılar öncekiler kalitesinde değildi. Birçok yeni bilgi olmakla beraber, yazarın gözünden kaçmış birçok hata kitabın ihtiyatla kullanılması gerektiğini belli ediyordu”.

    Ernest Mamboury (1818-1953)

    Eyice’nin sözettiği ilk baskı, İstanbul Rehber-i Seyyahin adıyla Galata-Roma Han’da özellikle Fransızca hukuk alanında yayınlar yapan Ritso (Rizzo) ve Mahdumu Neşriyatevi tarafından bastırılmıştı. Bu rehberin künye sayfasında “1924 senesi sonbaharına kadar icra edilen tedkikata müsteniddir. Üç yüz kadar resim ile menâzır-ı umumiye ve haritaları havidir” ifadesi bulunmaktadır. 1925’in Temmuz’unda satışa sunulan rehberde -yayıncının ifadesine göre- kullanılan fotoğraflar Mösyö Rochat ve Sabah Joaillier fotoğrafhaneleri tarafından ücretsiz olarak temin edilmiştir. Rehberin başında İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) ve Türk Seyyâhin Cemiyeti (Şimdiki Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu) Reisi Doktor Emin’e (Erkul) ait kısa bir takdir yazısı, “Türkiye Reis-i Cumhuru Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri” yazılı bir Atatürk fotoğrafı ve İstanbul Limanı’nın Galata Kulesi’nden çekilmiş panoramik bir fotoğrafı (63×18 cm. ölçüsünde) yer alır. Bu genel manzara fotoğrafı Haliç, Köprüler, Galata ve Tophane’yi içine alır. Ayrıca Eyüp’ten Üsküdar’a geniş bir alanı içeren görünüm vardır. Kitabın içinde katlanan 6 bölümden oluşan bu ek fotoğrafa pek çok rehberde rastlanılmaz; zira kitabı satın alanlar bu eki kitaptan ayırıp duvarlarına asmışlardır.

    Bu eserinde Mamboury, İstanbul’daki Bizans kalıntılarını titizlikle belgelemiş ve surların da haritasını çıkarmıştır. Rehberin bu ikinci eki Marmara’dan Haliç’e uzanan kara surlarını gösteren çizim/haritadır. Bu çizimde, surlar üzerinde yeralan 61 önemli noktanın işaretlenmiş ve tanımlanmıştır.

    Rehberi yayınlayan yayınevi, İstanbul matbaacılık tarihinde önemli işler yapmış bir firmadır. Daha çok kanun, kararname gibi resmî yayınların Fransızca baskıları bu matbaada basılmıştır. Yayıncılar kitabın ilk sayfalarında rehbere yönelik şu açıklamaya gereksinim duymuşlardır: “İşbu rehberin mülkiyeti, nâşirleri olan Ritso (Rizzo) ve mahdumuna aid ve münhasırdır. Ve her suretle tekrar tab’ veya temsil veya tercümesi hakkı da tamamiyle mahfuzdur. Bu rehber Fransızca, İngilizce ve Almanca lisanlarında dahi neşr olunmuştur”.

    Eserin 104 sayfalık ilk bölümü şehrin coğrafyası, tarihi, sanat tarihi, etnografik yapısı ve ulaşım, otel ve lokantalar, deniz hamamları, lisanlar gibi konuları içerir.

    Pembe renkli bir kâğıda basılan ikinci bölümde “şehrin muntazaman ziyaretine ait programlar ve işaret noktaları” vardır. Bu bölüm İstanbul’da 1 gün, 2 gün ve 8 gün kalacaklara göre düzenlenmiş ayrı gezi programlarını içerir.

    378 sayfalık üçüncü bölüm ise yapı ve yerlerin resimli fihristidir. Bu bölüm küçük bir İstanbul ansiklopedisi şeklindedir. Üçüncü bölümde sırasıyla “At Meydanı, Adalar, Ayazmalar, Baş Havuz, Bendler, Boğaziçi, Türbeler, Tenezzühler (İstanbul civarı), Camiler, Çeşmeler, Hamamlar, Hanlar, Haliç, Dervişler, Dikili Taşlar, Sütunlar, Saraylar (Türk ve Bizans), Surlar, Sarnıçlar, Su Terazileri, Su Kemerleri, Su Yolları (Tahtel arz), Kadim vaziyet-i topografya (Bizans, Galata, Beyoğlu), Kale ve Hisarlar, Kuleler, Kağıthane ve Göksu, Kütüphaneler, Kiliseler, Köşkler, Marmara (Anadolu kıyısı), Marmara (Rumeli kıyısı), Mezarlıklar, Maksemler, Mektebler, Müzeler” maddeleri yer alır. Kitabın 547. sayfası “Müzeler” bölümü ile son bulur. Yazar 549. sayfadan itibaren yaptığı “zeyl” (ek) ile “Şiddetli Soğuklar, Başlıca Büyük Yangınlar, İstanbul’un Muhâsârtı, Başlıca Zelzeleler” başlıklarıyla İstanbul’un tarihindeki önemli olayları kronolojik olarak bildirir.

    İstanbul Rehber-i Seyyahin ilk basım yılı 1925’ten günümüze seyyahlar, kent tarihçileri, Bizans araştırmacıları, arkeologlar, sosyal tarihçiler, turistler tarafından kullanılan bir kitap olmakla kalmamış; İstanbul şehir tarihi ve varolan eserler için en mühim kaynak olma özelliğini korumuştur. Tüm baskılarının toplanarak günümüz diliyle güzel bir baskısının yapılması dileğimizdir.