Etiket: Sayı:74

  • Sèvres Antlaşması: Teslimiyetin de ötesi

    Sèvres Antlaşması: Teslimiyetin de ötesi

    Bundan tam 100 yıl önce, Osmanlı Devleti’nin 10 Ağustos 1920’de imzaladığı Sèvres Antlaşması, Türkiye’yi ölçüsüz bir biçimde cezalandırıyor, ülkeyi fiilen parçalıyordu. Peki İstanbul’daki iktidar Sèvres’i, böylesine korkunç koşullar içeren bir antlaşmayı nasıl kabul edebilmişti? Üç sene sonra Lausanne Antlaşması’yla hükümsüz kalacak olan Sèvres’in perde arkasında, öncesinde ve sonrasında yaşananlar…

    Lausanne Antlaşması’nın (24 Temmuz 1923) ek protokollerinden biri de genel af ilanıdır. İmzacı taraflar, Dünya Savaşı’nın başlangıcından TBMM Hükümeti’nin Lausanne’daki görüşmelere davet edilmesine kadar geçen döneme ilişkin bütün suçları affettiklerini kabul etmişlerdir. Ancak Ankara, suçlu gördüğü bazı kişileri affetmeye yanaşmaz ve 500 kişilik bir grubun af kapsamı dışında tutulmasını ister. Pazarlık konusu olan bu rakam 150’ye iner ve Ankara Hükümeti’nin kendisine karşı açıkça cephe almış kişilerden 150’sini sınır dışı etmesine yeşil ışık yakılır. Böylece, hazırlanan listeye bir kişinin adı yanlışlıkla iki kere yazıldığı için, 149 kişi sürgüne giderler.

    Sürgüne gönderilenler arasında birçok isyancı, Millî Mücadele’ye muhalefet eden gazeteci ve bazı Ankara karşıtı devlet memurları bulunur. Grubun ilginç bir de özelliği vardır: TBMM’nin temel ilkesi hakimiyet-i milliyye yani ulusal egemenlik kavramına açıkça karşı çıkmış olan İstanbul hükümetlerinin başbakanları ve bakanlarının hepsinin adları sürgüne gidecekler listesine alınmamıştır. Buna karşılık bu ay üzerinden tam 100 yıl geçmiş olacak olan Sèvres Antlaşması’nı Türkiye adına imza etmiş olanlar sürgüne gönderilmiştir. Kanımızca 150’liklerin bu özelliği, bize Ankara Hükümeti’nin duyarlılıkları hakkında çok şey öğretiyor. En azından TBMM’nin siyasal görüş farklılıklarını, bu farklılıklar ne kadar temel bir ilkesel düzeyde olursa olsun, ihanet olarak görmediğini; ancak dış dünyayla ilişkilerde ülke çıkarlarını doğru dürüst savun(a)mamayı affedilemez kabul ettiğini gösteriyor.

    Sèvres Antlaşması
    Sèvres Antlaşması, Türkiye’nin hükümranlık haklarını Orta Anadolu’daki küçük bir coğrafyayla sınırlandırıyordu.

    Sèvres Antlaşması (10 Ağustos 1920), tarihimizin en sevimsiz dönemeçlerinden biridir hiç kuşkusuz. Okurlarımız neredeyse okuma-yazma öğrenmeleriyle birlikte ne anlama geldiğini, hangi maddeleri içerdiğini duydukları için, bu antlaşmanın kendisi hakkında zaten bildikleri şeyleri tekrar edecek değiliz. Ancak, aşırı milliyetçiliğin ve yabancı düşmanlığının son yıllarda ortalığı kaplaması nedeniyle; sözkonusu antlaşmayı birtakım Batılıların veya Hıristiyanların özellikle Doğululara, Müslümanlara ya da Türklere reva gördükleri bir haksızlık veya gaddarlık olarak görmememiz gerektiğini hatırlamakta da yarar var. Gerçi o sıralarda birçok Amerikalı, Britanyalı, Fransız ya da İtalyanın Türklere gayet önyargılı bir biçimde baktıkları doğrudur. Ancak 1919 ve 1920’de yapılan diğer dört antlaşmaya, yani Versailles (Almanya ile), Saint-Germain (Avusturya ile), Trianon (Bulgaristan ile) ve Neuilly (Macaristan ile) Antlaşmaları’na atacağımız yüzeysel bir bakış bile, haksızlık derecesinde bir sertliğe uğrayanın bir tek Türkiye olmadığını gösterir.

    Galiplerin bu ölçüsüz cezalandırma arzularının arkasındaki nedene Mondros Bırakışması’na ilişkin yazımızda değinmiştik (bkz. #tarih, sayı 54). Peki İstanbul’daki iktidar Sèvres’i, böylesine korkunç koşullar içeren bir antlaşmayı nasıl kabul edebilmiştir?

    Beşinci ve son “Damat” Mehmet Ferit Paşa Hükümeti’nin Sèvres Antlaşması’nı imzalama öyküsünü 1919 yazından başlatmamız gerekir. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, 1919’un Haziran ayında, Osmanlı görüşünü sunmak üzere Paris’teki barış görüşmelerine bir heyet göndermişti. Bu heyete Sadrazam ve Hariciye Nazırı Ferit Paşa başkanlık ediyordu. Heyetin diğer iki üyesi ise o günlerde alelacele hükümete Şûrâ-yı Devlet Başkanı olarak alınan Rıza Tevfik (Bölükbaşı) Bey ve Maliye Nazırı Mehmet Tevfik (Biren) Bey’di. Paris Büyükelçiliği Sekreteri Reşat Halis Bey ile eski sadrazam ve dışişleri bakanlarından Ahmet Tevfik Paşa da bu heyete danışman olarak Paris’te bulunacaklardı.

    Sèvres Antlaşması
    Sèvres’i imzalayabilenler Sèvres Antlaşması’nı imzalamak üzere Paris Barış Konferansı’na giden Osmanlı heyeti. Soldan sağa Rıza Tevfik Bey, Damat Ferit Paşa, Mehmet Hadi Paşa, Reşat Halis Bey.

    Yani 14 ay sonra Sèvres Antlaşması’nı imzalayacak olan üç kişiden ikisi, Haziran 1919’da meşhur “Onlar Meclisi” karşısında Osmanlı barış teklifini sunup savunacaklar arasındaydı. Ancak süreç böyle gelişmedi. Ferit Paşa, Rıza Tevfik’e göre İstanbul’la Marsilya arasındaki vapur yolculuğunda kendi yazdığı bir metni okumakla yetindi. Tevfik Paşa’nın söylediklerine bakacak olursak, kötü bir Fransızcayla yazılmış olan metin ahmakça önerilerde bulunuyordu. Sabrının taştığı anlaşılan Fransa Başbakanı Georges Clémenceau, Türk delegasyonunun hazırlanmış olan büfeye gitmesini, metni kendi aralarında tartışacaklarını söyledi.

    1 hafta kadar sonra Nafıa Nazırı Ahmet Ferit (Tek) Bey’in hazırladığı ve Osmanlı Hükümeti’nce benimsenmiş olan, ama Ferit Paşa’nın üzerinde kendi başına bazı değişiklikler yaptığı da anlaşılan bir andıç “Onlar Meclisi”ne teslim edildi. Amerikalı araştırmacı Paul C. Helmreich’e göre ABD Başkanı Wilson, andıcı “hiç bu kadar aptalca bir şey görmemiştim” sözleriyle yorumlamış, Britanya Başbakanı Lloyd George ise Osmanlı delegasyonu ve andıçları konusunda “şaka gibi” demekle yetinmiştir. Osmanlı delegasyonu kısa bir süre sonra küçültücü bir biçimde ülkelerine dönmeye davet edilecekti.

    Burada bir an durup, Tevfik Paşa’nın “ahmak”, savaş sonrasının ilk başbakanı Ahmet İzzet Paşa’nın ise “meczup” olarak niteledikleri; Rıza Tevfik Bey’in de uluslararası politikadan hiç anlamadığını söylediği Ferit Paşa’nın Sultan 4. Mehmet Vahdettin tarafından tam beş kez başbakanlığa getirilmiş olmasını irdelememiz gerekir. Daha önce Şura-yı Devlet üyeliğinden başka önemli hiçbir görev yapmamış yani Bakan bile olmamış olan Ferit Paşa’nın siyaset sahnesine çıkışı, 1911’de Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nı kurmasıyla başlamıştı. Hanedan damadı olmasına karşın partinin başkanı olmakta da direnmiş, bu görevden uzun ısrarlar sonrasında ayrılmıştır.

    Ferit Paşa’nın bu dönemde ortaya çıkan en önemli özelliği, amansız bir İttihat ve Terakki Cemiyeti düşmanı olmasıydı ve bu özelliğiyle kayınbiraderi Sultan Vahdettin’le tam bir uyum içindeydi. Gerçi savaş sonrasında ardarda başbakanlığa gelen İzzet ve Tevfik Paşalar da İttihat ve Terakki’ye hiç sempatisi olmayan kişilerdi; ama padişahın bazı görüşlerine katılmadıkları gibi, Anayasa’yı hiçe sayarak kimlerin Bakan olacağına karışmasından da rahatsızlık duymuşlardı. Dolayısıyla, Sultan Vahdettin’in 4 Mart 1919’da Ferit Paşa’yı başbakan atamasının en önemli nedeni, devleti perde arkasından yöneten kişi olmasına ses çıkarmayacak ve o ne derse yapacak tek kişinin Ferit Paşa olmasıdır.

    Padişahın politikasına gelince… Gayet basit bir amaç güdüyordu: Ulusal egemenlik rejimine son vermek ve bunu gerçekleştirebilmek için de İttihat ve Terakki’yi yok etmek. Ancak Sultan Vahdettin, İttihatçıları ezecek gücü olmadığı için, bunu İtilâf Devletleri’nin, özellikle de Büyük Britanya’nın yapmasını bekliyordu. Bu yüzden hemen Mondros Bırakışması’ndan sonra savaşın galiplerinin suyuna giden bir politika izlemiş, eniştesi Ferit Paşa da bu yönde davranarak İzmir’in Yunanistan tarafından işgal edilmesine bile ciddi bir tepki vermemişti.

    Sèvres Antlaşması
    Atina’da kutlama Sèvres Antlaşması’nın imzalamasının ardından Atina’daki Panathinaiko Stadyumu’nda bir kutlama töreni tertip edildi. En önce (soldan sağa) Elefterios Venizelos, Kral Aleksandros ve Temistoklis Sofulis görülüyor.

    Tabii bu politika sonuç olarak hiçbir işe yaramadı; hatta monarşinin sonunu getirdi. Ancak enişte-kayınbirader ikilisi 1919-1920 aşamasında Anadolu’da ulusal egemenliği yeniden sağlamak için çalışmaya koyulanların bu kadar başarılı olabileceklerini sanmıyorlardı. Ayrıca, bulundukları makamların gereği olan bilgi donanımından da yoksun bulundukları için; İtilâf Devletleri’nin Anadolu’daki direnişin belkemiğini oluşturan İttihatçıları tepelemek için büyük ordular seferber edebilecek durumda olmadıklarının da farkında değillerdi. Kaldı ki, bu zaafın farkında olsalardı bile İtilâf Devletleri’ne direnme yolunu seçemezlerdi; zira direniş, yaratacağı ulusçu hareketlenme sayesinde, gene İttihatçıları üstün konuma getirecekti. O durumda belki monarşi kurtulurdu ama, Meşrutiyet’e fiilen son vermiş olan Sultan Vahdettin’in tahtta kalma şansı hiç olmazdı.

    Bu koşullar altında padişah ve sadrazam, barış antlaşmasını, ne kadar kötü olursa olsun, zaman ve belki biraz da popülerlik kazanabilmek için can simidi olarak gördüler. Böylece yakın tarihimizin en büyük komedilerinden biri olan 2. Saltanat Şurası, 22 Temmuz 1920’de toplandı. Gündem, 11 Mayıs’ta Paris’te Tevfik Paşa’ya teslim edilen Sèvres Antlaşması metninin onaylanması meselesiydi.

    Daha Saltanat Şurası toplanmadan Damat Ferit Paşa ve hükümeti antlaşmanın çok ağır koşullar içerdiğini, ama ülkenin içsavaşa sürüklenmemesi ve halkın asilerin zulüm ve şerrinden korunması için kabul edilmesi gerektiğini söyleyerek, ağızlarındaki baklayı çıkarmış oldular. Bu “asiler”, birçoğu Mayıs ayında ölüm cezasına çarptırılmış olan Büyük Millet Meclisi üyeleri ve onları destekleyenlerdi tabii. Şura toplantısının sonunda barış antlaşmasının imzalanmasını isteyenler bu görüşlerini ayağa kalkarak bildireceklerdi. Oylamanın yapılmasından önce padişah salonu terketmek üzere ayağa kalktı. Saygı gösterisi olarak bütün katılımcılar da ayağa kalkınca, Damat Ferit Paşa imzalama kararının oybirliğiyle alındığına hükmederek Saltanat Şurası’na son verdi!

    Osmanlı Devleti adına Sèvres Antlaşması’nı imzalayan üç kişiden ikisini iyi tanımıyoruz. Bu bakımdan da padişah ve/veya Damat Ferit Paşa’nın ısrarlarından başka bir neden ileri süremiyoruz bu sevimsiz görevi kabul etmeleri konusunda. Bunların birincisi ve baş delege olan Mehmet Hadi Paşa (1861-1932), Meclis-i Ayân üyesi, yaşlı bir askerdi. Saltanat Şurası’nda Ferit Paşa’nın çizgisinde bir konuşma yapmış olması nedeniyle, onun adamı olduğunu varsayabiliriz.

    İkinci delege Rıza Tevfik Bey de (1869-1949) Meclis-i Ayân üyesiydi. Anılarında monarşist olmadığını söylemiş ve Damat Ferit Paşa hakkında gayet eleştirel sözler sarfetmiştir. Öte yandan, Hürriyet ve İtilâf Fırkası’na “bizimkiler” diyecek kadar sadık olmasına karşın Ferit Paşa hükümetlerinde Bakanlık kabul etmemişti. Ancak anılarından görüldüğü kadarıyla iki Paris yolculuğuna da büyük bir hevesle gitmiştir. Bu tutumunu padişah ve sadrazamdan bağımsız olarak biraz fırsatçılığına, ama daha çok İttihat ve Terakki düşmanlığına bağlayabiliriz. Anlaşılan, “sopalı seçimler” sırasında dövülüp hastanelik edilmesini affedememişti.

    Üçüncü delege, yukarıda gördüğümüz ve antlaşmanın imzalanması sırasında Bern Büyükelçisi olan Reşat Halis Bey (1883-1945) ise savaş sonrasında yükselen, herhangi bir özelliği olmayan bir diplomattı. 150’lik olarak sürgündeyken Sultan 2. Abdülhamit’in kızı Şadiye Sultan’la evlenmesi ve 1938’deki aftan yararlanmak istememesi monarşist olmasıyla açıklanabilir. Ayrıca Bern Büyükelçisi iken İsviçre’de bulunan İttihatçıların Türkiye’ye iade edilmesi için çalışmış olması, İttihatçı karşıtı olduğunu gösteriyor.

    Üçünün de -Damat Ferit Paşa’yla birlikte- 150’lik olmakla aslında Lausanne Antlaşması’nın ek af protokolüne çok şey borçlu olduğunu söyleyebiliriz; zira Büyük Millet Meclisi, 19 Ağustos’ta aldığı bir kararla kendilerini vatan haini ilan etmiş, 7 Ekim’de ise gıyaplarında idam kararı çıkarmıştır.

    Sèvres Antlaşması
    Sonun başlangıcı Osmanlı Devleti temsilcilerinden Damat Ferit Paşa Osmanlı Devleti’ni fiilen parçalayan antlaşmayı imzalıyor.
  • Fotoşop değil! Kalamış Koyu

    Fotoşop değil! Kalamış Koyu

    Hayal etmesi bile güç ama, bugün Kalamış Marina’nın olduğu güzelim koyda bir zamanlar neşe içinde gülüp-eğlenen, sandal sefası süren, “deniz banyosu” yapan insanlar vardı. Bu kareden bize gülümseyen dört genç hanımın arkasında bir de deniz hamamı var. 19. yüzyılın ortalarından itibaren yaygınlaşan tahta perdelerle çevrili bu ahşap kulübeler, daha sonra Haliç dahil şehrin muhtelif yerlerinde açılmıştı. Yaz aylarında kadınlar ayrı, erkekler ayrı deniz hamamlarında serinlerdi. 1920’lerde modern plajların açılmasıyla bu kareyi çekmek mümkün olabildi. Kalamış Koyu, şehir içinde 70’li yıllara kadar denize girilebilen bir durumdaydı. Sonrasında kirlilik arttı ve koya yat limanı koydurularak “temiz bir başlangıç” yapıldı.

    SEYHUN BİNZET ARŞİVİ

    kalamış
  • Tarih algısı, akıl sağlığı

    Tarih algısı, akıl sağlığı

    Bu topraklarda yaşayan insanların sadece bugünü olduğu, dünü ve yarını bulunmadığı neredeyse kesin. Ayasofya’nın gündem olması da bir tarih, kültür ve gelenek meselesinden ziyade, günümüzün siyasi-sosyal algıları ve iktidar ilişkileri dolayısıyla gerçekleşiyor. Kısacası -hangi bakışaçısı olursa olsun- geçmiş ancak bugünkü görüşlerimizi doğrulamak için, gelecek de yine bugünkü görüşlerimizi pazarlamak için kullanacağımız kavramlar.

    Tarihten sadece bugün işimize gelenleri almak konusunda, ülkemizin akla gelecek tüm kişi ve kurumları birleşmiştir. Hatta millet olarak ezici bir çoğunlukla üzerinde mutabık olduğumuz durum budur. Böylelikle kendimizi haklı, tarafımızı daha da haklı bilir; bizi yalanlayan-yanlışlayan referansları silerek hayata devam ederiz. Bir Allah’ın kulu da çıkıp, “Ya biz böyle diyoruz ama, Fatih Sultan Mehmet bununla çelişen bir uygulama yapmış” demez, diyemez. Bu tür rahatsız edici bilgiler eğer ayyuka çıkarsa, “O devir farklıydı” gibisinden kıvırtmalarla yine hayata devam ederiz. Ayasofya örneğinde de, 1453’ten 18. yüzyıl ortalarına 250 seneden fazla hem Ortodoks ikonaları hem de Müslüman hatları altında namaz kılınmış olması, tam da bu tür “rahatsız edici” bir bilgi. Zira Fatih’in, Kanuni’nin, Yavuz Selim’in “bizden daha az Müslüman” olma ihtimali bulunmadığı için, bugün bu mozaikleri kapattırma noktasında çok müşkül durumda kalıyoruz.

    Müşkül bir durumda kaldığımız diğer bir gündem maddesi de kadınların öldürülmesi. Bu hususta içinde bulunduğumuz durumu en iyi özetleyen gelişme, son yaşanan Pınar Gültekin cinayetiyle ilgili meşhur bir şarkıcı hanımın Twitter üzerinden yazdığı; katil Cemal Metin Avcı’ya seslendiği şu cümle oldu: “O kdr iri ve uzun bi kızı nasıl sığdırdın varile… Beton dökmek ne ya”.

    Binlerce yorum yapılabilir, yapılmış zaten. Ancak dikkati çekici olan, bu korkunç cinayetin bu denli “sıradan”, hatta “saf ”, hatta “teknik”, hatta “esprili”, hatta “vay canına” şeklinde ifade edilmiş olması. Bu milyonlarca seveni, takipçisi bulunan meşhur kardeşimizin yalnız olduğunu, özel bir vaka olduğunu söyleyemeyiz elbette. 2020 Türkiye’si sadece aktüel siyaset tarafından kirletilen gündem maddeleriyle değil, ileri seviye şizoid arızaları bulunan insanlarımızla birlikte, geleceğe doğru güvenle ilerliyor!

  • NEMRUT DAĞI’NA FOTO-ARKEOLOJİ SEFERİ

    NEMRUT DAĞI’NA FOTO-ARKEOLOJİ SEFERİ

    Kommagene krallığının müstesna heykelleri, Nemrut Dağı coğrafyasının benzersiz bir özelliği. 2150 metre yükseklikte bulunan bu eserler, yapıldıkları 1. yüzyıldan 19. yüzyıl sonlarına kadar insanlık hafızasından silinmiş. 1881’de yeniden keşfedilen heykeller, dünyadaki tüm arkeologların gözdesi olmuş. Ozan Sağdıç, bundan 60 yıl önce Hayat dergisi için gerçekleştirdiği zorlu yolculuğu ve arkeolojinin insan hikayelerini anlattı.

    Gençlik yıllarımda fo­toğrafa olduğu kadar belgesel filmlere karşı da ilgim giderek artmıştı. Ha­yat dergisindeki işime başladı­ğım tarih, İstanbul Üniversite­si Film Merkezi’nin kuruluşu­nu öğrendiğim tarih ile hemen hemen aynıdır. Bu merkezin kurulması için önderlik eden ve ardı ardına ilk filmlerini üre­ten hocalar Sabahattin Eyüboğ­lu ile Mazhar Şevket İpşiroğlu idi. Amaçlarını gelmiş geçmiş tüm Anadolu uygarlıklarını ku­caklamak, sanat tarihi açısın­dan onların değerlerini ortaya çıkarmak ve 16 mm.lik film çe­kimleriyle bunları hem Türk kamuoyuna hem de dünyaya sunup tanıtmak olarak açıkla­mışlardı.

    İlk ürünleri “Hitit Güneşi” idi. Nasıl heyecanla seyrettiği­mi anlatamam. “Siyah Kalem”, “Surname”, “Saklı Kilise”, “Ka­ragöz’ün Dünyası” belgeselleri birbirini izlemişti. Beni en çok etkileyen Sabahattin Eyuboğ­lu-Aziz Albek ortak çalışması olan “Nemrut Dağı” filmi ol­muştu. Oradaki eserler hak­kında bir rapor kitabı olduğu­nu öğrenince, Arkeoloji Müzesi kütüphanesinde arayıp bul­muştum. Sözkonusu eser Os­man Hamdi Bey’in zengin içe­rikli Le tumulus de Nemroud Dagh adındaki rapor kitabıydı. Ne yazık ki eser Fransızcaydı ama, fotoğrafları ilgimi artıra­cak nitelikteydi (çok sonra tıp­kıbasımı yapılınca satın alacak­tım bu kitabı).

    Gel zaman git zaman, 1960 başlarında çalıştığım derginin Ankara bürosu açılmış ve ben gönüllü olarak oraya atanmış­tım. Temsilcimiz Yılmaz Çeti­ner olacaktı. Ancak Demokrat Parti yanlısı bir akşam gazete­sindeki ortaklığı yüzünden boş yere “Yassıada mahkemelerine çağırılırım” endişesine kapıl­mış, demoralize olmuştu. Bizim büroya hiç uğramadı. Hayat’ın temsilciliği tek başıma benim üzerime kalmıştı.

    image-3
    Yolculuk zorlu, imkanlar kısıtlı Ozan Sağdıç’ın, Nemrut Dağı’nın tepesine doğru çıktığı yolculuk iki gün sürmüş. Önce araçla, ardından bir katır ve atla… Tümülüse yaklaşırken Sağdıç ve genç rehberinin karşısına çıkan manzara.

    Böyle bir hava içinde 1962’ye geldiğimizde, dergi yö­netiminde bir karar alındı: Her hafta bir ilimize ait ilâve çıkarı­lacak. İlin büyüklüğüne ve öne­mine göre bazen bir sayı, bazen iki-üç, hatta daha fazla sayı ha­linde devam edecek. Öyle ki, so­nunda hepsi biraraya getirildi­ğinde bol resimli bir ‘Türkiye Ansiklopedisi’ oluşturulacak. Proje bu. Önde olan bir-iki il ile işe başlandı; ancak ortalıkta yeterli fotoğrafın bulunmadığı ortaya çıktı. Ben ihtilal sonra­sı Ankara’sında sükûnet içinde yeterli konu olmadığından ba­hisle “Sinop’tan Anamur’a bir hat çekin, doğuda kalan bütün illeri dolaşıp fotoğraflarını çe­keyim” önerisinde bulundum. Teklifi götürür götürmez he­men kabul ettiler.

    O yıllarda bu iş —hele Do­ğu’da— pek kolay değildi. Kara­yolları gelişmemiş, her istedi­ğin yere otobüs bulunmuyor, bazı yerlerde kamyon kasası dahi lüks. Çok yerde otel bile yok. Böyle bir yolculuğa katlan­mak, ancak geniş bir fotoğraf taraması yapma şansına sahip olma aşkından geliyordu. Bu tür bir taramayı daha yüzeysel, ulaşılabilir yerlerde ve devlet olanakları ile 1930’ların sonu­na doğru Othmar yapabilmiş. İkincisi aşağı yukarı bir çeyrek yüzyıl kadar sonra bana kısmet olacaktı.

    ★ ★ ★

    image-5
    Fotoğraf aşkına İki gün süren yolculuğun sonlarına doğru, araçla gidilebilecek yolun sonuna gelip bir atla zirveye çıkan Sağdıç’ın yorgunluğu her halinden belli oluyor. Sağdıç, çalışırken at bir ara salınmış. Kaçacak olsa, dağ başında kalmak korkutucu olsa gerek…

    Yüklendiğim işi oldukça güç koşullar içinde azimle yürütür­ken sıra Adıyaman’a gelmişti. 1962 ya da 63 yılıydı. 23 Nisan günü Adıyaman’daki törende çok naif çocuk fotoğrafları çek­miştim, oradan anımsıyorum. Buraya kadar gelmişken, halkı­mız tarafından henüz doğru dü­rüst bilinmeyen ama benim ak­lımın bir köşesine çöreklenmiş Nemrut Dağı’na çıkmadan ol­mazdı. Bugün olduğu gibi oraya ulaşan bir yol yoktu. Her yerde küçük de olsa bir yerel gazete ya da İstanbul gazetelerinden biri­nin muhabirliğini yapan bir he­veskar bulunur. Akıl almak için oradaki bir gazeteci arkadaşla konuştum. Eski Kâhta’ya gidip, oradan at-katır gibi bir binek hayvanı kiralamak gerekiyor­muş. Çoğu dereiçi bir vadiden tırmanarak ancak 2 günde zir­veye varılabiliyormuş. İyi de, yi­ne de bir kılavuzsuz olamaz gi­biydi durum. Küçük iş yerinde­ki 16-17 yaşlarında açıkgöz bir delikanlı “Abi ben sana yardım­cı olabilirim” diye öne çıktı.

    Durumu kabullenmek ge­rek. Sabah bir araç tutup o genç ile Eski Kâhta’ya gittik. Orada hayvan kiralayanları bulmak zor olmadı. Bir katır ve bir at verdiler bize.

    Yarı yolda Horik adında kü­çük bir Kürt köyü vardı. Bizi ko­nuk ettiler, orada kaldık.

    Ertesi gün yine oldukça zahmetli bir yolculukla zirveye vardık. Gördüğüm manzara düş kırıcıydı. Devasa heykel başları­nın yüzleri iri iri taşlarla kapa­tılmıştı. Bu tedbir, kazıdan so­rumlu arkeolog Theresa Goell tarafından alınmıştı. Amaç da besbelliydi: Kimse fotoğraf çek­mesin! Arkeologların kendileri yayın yapmadan önce, başkası­nın fotoğraf çekmesini ve yayın yapmasını istememek gibi bir hakları olabilir. Ancak mevcut durum farklıydı. Burada bir ka­zı sonucu çıkarılmış bir eser yoktu. Vaktiyle düştükleri yer­de yana yatmış birkaç başı doğ­rultmuşlardı, o kadar.

    Tümülüsü bekleyen iki bek­çi vardı. Heykelleri taşlarla ka­patanlar da onlardı. Allahtan akıl edip, yola çıkmadan önce Müzeler ve Eski Eserler Genel Müdürü’nün imzasıyla “Bir kül­tür projesinde görevli olduğu­mu, bütün müze ve ören yer­lerinde çekeceğim fotoğraflar için yardımcı olunmasını” is­teyen bir belge almıştım. Genel Müdürlüğün antetli kağıdın­da resmî damgayla mühürlen­miş metin öyle bir dille kaleme alınmış ki okuyan beni idarenin özel görevlisi gibi de algılayabi­lirdi. Bekçilere o resmî belge­yi gösterdim. “Hadi bakalım şu taşları indirin de güzel güzel fotoğraflarını çekelim” dedim. Onlar Theresa Hanım’ın adam­ları değillerdi ki, genel müdür­lüğün memurlarıydı. Emir de­miri keserdi yani. Gerekli te­mizlik yapıldı ve ben rahat bir çalışmayla iyi bir iş çıkardım.

    image-4
    Tatsız sürpriz: Heykeller kapalı
    Zahmetli yolculuğun sonunda zirveye ulaştıklarında kötü bir sürpriz Sağdıç’ı bekliyor. Kazıdan sorumlu arkeolog Theresa Goell, heykelleri taşlarla örtmüş. Neyse ki bekçiler, fotoğraflar çekilmesi için zorluk çıkarmadan yardımcı oluyorlar.

    Ortaya çıkan başlara baktı­ğımda, çok değer verdiğim ve dostluğunu kazandığım Saba­hattin Eyüboğlu’nun bir sözü aklıma geldi hemen. Nemrut Dağı’ndaki mevcut kültürün bir Doğu-Batı sentezi olduğundan bahisle “Burada Doğu, Batı’ya külah giydirmiş” demekteydi. Gerçekten de tümülüsün bani­si kral Antiochos ve eşlik ettiği mitolojik tanrıların hepsi yerel bir başlık olan keçe külahlıydı­lar. Tabii kader-talih kraliçesi Tykhe hariç. İşimiz bitince dönüş yolun­da yine aynı köyde bir gece da­ha kaldık. Eski Kahta’da arkeo­log Prof. Friedrich Karl Dörner ile tanıştım. Bu çok mutlu bir raslantıydı. Sekiz-dokuz yıldır Türkiye’de imiş; Türkçeyi ol­dukça iyi konuşabiliyordu. Beni kazısını yaptığı Arsameia böl­gesine götürdü. Burası Komma­gene krallığının yazlık başkenti imiş. Mitras tapınağı olabilir di­ye betimlediği 150 metre kadar derinliğe inen merdivenli ma­ğaranın başına dikilmiş anıtsal bir steli ve çevresini ayıklamış, temizlemiş. Taş anıtın üzerinde Kral 1. Antiochos ile Greklerin tanrısal kahramanı Herakles tokalaşıyorlardı. İki kültürün barış anıtı olarak.

    Profesör Dörner bana ders verircesine Kommagene kral­lığını, Nemrut Dağı eserlerini, bütün o dünyayı, inançları ve kültürü ile anlattı. Bu krallık bir Helenistik Çağ krallığı idi. Bü­yük İskender’in zaptettiği geniş topraklar ölümünden sonra ge­nerallerinin kendi aralarında­ki mücadeleye tanık olurken, Kuzey Mezopotomya ile Ana­dolu’nun öpüştüğü bir noktada küçücük bir alanı kapatmışlar. Bugün yine küçük Adıyaman ilimizin içine sığışmış. Başlan­gıçta Selevkosların bir satraplı­ğı iken MÖ 100 tarihinde Mit­ridat Kallinikos tarafından ba­ğımsızlığa kavuşturulmuş. Aynı soydan birkaç kral geçtikten sonra 40 yılında Roma egemen­liği altına girmiş.

    Nemrut Dağı üzerindeki tümülüsün ve iki yöndeki tara­çalardaki anıtsal yapılanmanın Mitridat’ın oğlu 1. Antiochos döneminde gerçekleştiği ka­bul ediliyor. Bu kral, soyunu bir asalet zincirine bağlamak gere­ği duymuş olmalı ki, baba tara­fından Perslerden, ana tarafın­dan ise İskender’den geldiğini söylüyor. Anadolu’nun 200 yıl kadar Part egemenliği altında kaldıktan sonra İskender ve ar­dıllarının eline geçmiş olması tarihsel bir gerçek. Antiochos bu iki emperyal gücün varisi gi­bi davranmış. Hatta kendisini tanrılar katında görmüş.

    Her tümülüsün çekirdeğin­de bir kabir hücresi vardır ve orada en azından bir kral ölüsü falan bulunur. Bu tümülüsün özelliği toprakla değil, yumruk büyüklüğünde taşlar yığıla­rak yapılmış olması. Yığından birkaç taşı alacak oldun mu, yukarıdan yenileri yuvarlanıp geliyor. Bu yüzden, mezar oda­sına ulaşılamamış. Diyorlar ki burasını Antiochos’un kendisi yaptırmış. İş böyleyse karşımı­za bir ikilem çıkıyor. Bu deva­sa tümülüsün içindeki gerçek­ten Antiochos’un mezarı ise, ölümünden ve gömülmesin­den sonra burasını yapabilmiş olması akla uygun değil. İçine babası Mitridates’in ölüsünü gömdüyse, o zaman Tanrılarla birlikte tahta oturttuğu kendi­sinin değil, babasının heykeli olması gerekirdi. Ölmeden önce kendisi yaptırdı dersek, sonra o taş yığınının altına nasıl girdi? Benim kıt aklımla çözemediğim husus bu.

    ★ ★ ★

    Dünyanın 7 harikası An­tik çağların bir seçimi. Nemrut Dağı kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ başında olduğundan bu kararı verenlerce bilinememiş herhalde. Yoksa listeye onu da eklerlerdi. 1. yüzyılda sayfası dürülen bu uygarlık, 19. yüzyılın sonlarına kadar insanlık hafıza­sından silinmiş. Ve bakın, bizim Atatürk’ün doğum yılı olarak bildiğimiz 1881’de neler olmuş:

    1881 yılı zamanın sadraza­mı tarafından Bağdat demiryo­lunun finansmanı için yabancı sermayeye ihtiyaç olduğuna da­ir bir lâyihanın yazıldığı tarih. Aynı yıl 1854’ten beri sürekli borçlanan ve bunları ödeyeme­yen Osmanlı devletine konulan bir çeşit haciz kararı niteliğin­deki Düyun-u Umumiye’nin 2. Abdülhamit’in fermanıy­la (Muharrem Kararnamesi adıyla) fiilen devreye sokuldu­ğu tarih. Yine 1881’de Stamboul gazetesinde çıkan bir haberde Karl Humann’ın kazılar yaptı­ğı Bergama’daki eserlerden 140 kasanın Berlin’e ulaştığı, benzer 120 kasanın da beklendiği ya­zılmış. Humann’ın kazılar için doğru dürüst bir izni bile yok. Bergama altarının parçalarını İzmir Dikili’den Trieste’ye ka­çak yollardan sevk ediyor. Tabii bir süreden beri de­miryollarının geçeceği yerlerde keşif yapmakta olan mühendis­ler memlekette cirit atmakta.

    image-7
    Dağ başındaki mucizeler Taşlar temizlenip heykellerin yüzleri açılınca Zeus ve Kral Antiochos’un muhteşem görüntüsüyle karşılaşıyorlar.

    Yine 1881’de Karl Sester adında bir yol mühendisi Fı­rat boylarında keşif gezisine çıkmışken, birileri ona dağda­ki devasa heykellerden sözeder. Gider bakar ve 1800 yıldan faz­la bir zamandır orada bulunan tümülüsün ve taş heykellerin kâşifi (!) olur. O zamanki Prus­ya hükümeti harekete geçer. Ot­to Puchstein adında deneyimli bir arkeoloğu görevlendirirler. Onun katkısı Grekçe yazıtları okuması ve Kommagene tari­hi, inançları ve kalıntının ba­nisi olan Antiochos hakkında bilgileri günyüzüne çıkarması olmuştur. 1883’te Alman kazı ekibinin başına Karl Humann getirilir. Bergama altarını yü­rütmedeki ustalığı bilinen Hu­mann! Neyse, bu sefer Tanrı­ların dağı gazaba gelir. Hava öylesine bozar ki, ekip tasını ta­rağını toplayamadan zor kaçar.

    Yeniden 1881’e dönüp o yıl­dan bir örnek daha verelim; bir hayırlı örnek. Dünya ça­pında oryantalist ressamımız, İskender Lâhdi gibi değeri öl­çülemez bir sanat eserini bize kazandıran arkeolog Osman Hamdi Bey tam o tarihte Mü­ze-yi Hümayun müdürlüğüne atanır. Hemen ertesi yıl da ek iş olarak Güzel Sanatlar Aka­demisi’nin atası olan Sanayi-i Nefise okulunun kurulması ile de görevlendirilir. Osman Hamdi Bey’in yaptığı ilk iş, Asar-ı Atika Nizamnamesi’ni yenilemek olur. Buna göre ar­tık yabancı arkeologların kazı­larında bulunan eserler devle­tin malı olacak, kimse bunları yurtdışına çıkaramayacaktır. Eserlerin koruması, bakımı, saklanması, sergilenmesi hep devletin ilgili kurumlarına ait olacaktır.

    Nemrut Dağı’nda olan bi­tenler hiç kuşkusuz Hamdi Bey’in bilgisi dışında değil­di. Kendisi de hemen faaliye­te geçmiş ve 1882’de Kâhta’nın yolunu tutmuştur. Giderken yanına müdür yardımcısı Os­gan Efendi’yi de almıştır. Bu kişi her şeyden önce maldan anlayan mükemmel bir hey­keltıraştır; Ermeni olduğu için bölgenin insanları ve kültürü hakkında olasılıkla fikir sahi­bidir. Osman Hamdi Bey çok ciddi bir araştırma yapar; hatta Puchstein’ın bulamadığı, ast­ronomi tarihi için önemli bir belge sayılan “aslanlı horos­kop kabartmalı levha”yı o bu­lur. Raporunu tazesi tazesine 1883’te, yazımızın başlarında sözünü ettiğimiz kitapla su­nan kişidir Osman Hamdi Bey. Hakkını yemeyelim.

    ★ ★ ★

    Araya iki dünya savaşı gir­miş. Osmanlı saltanatı yıkıl­mış. Cumhuriyet kurulmuş. Herkes kendi derdine düşmüş. Nemrut Dağı’yla ilgilenen ol­mamış. Nihayet 1940’lı yıllar­da yeniden dikkatleri üzerine çekmeye başlamış. Amerikalı kadın arkeolog Theresa Goell daha öğrenci olduğu 1920’ler­den beri Nemrut Dağı’nı me­rak edermiş. Nihayet 1947’de buraya ilk ziyaretini gerçek­leştirmiş. Ondan sonra kendi deyişiyle “dağla nikahlanmış” ve uzun erimli bir çalışma sür­dürmüş. Kendisini yerel hal­ka sevdirmiş, işçiler ona canla başla yardımcı olmuşlar. The­resa Goell’in asıl hedefi Anti­ochos’un mezarına ulaşmaktı ama akıllıca yığılmış taşlar yü­zünden emeline nail olamadı.

    image-8
    Tanrı Zeus’un boyunun ölçüsü Bu kadar yol geldikten sonra heykellerin fotoğrafını çekip ,yanlarında bir fotoğraf çektirmemek olmaz. Ozan Sağdıç, Tanrı Zeus heykelinin yanında…

    Nemrut Dağı’nda çektiğim fotoğrafları, Dörner’den öğ­rendiklerimle birleştirdiğim röportaj Hayat dergisinde ya­yımlandıktan kısa bir süre son­ra Theresa Goell’in Türkiye’ye geldiğini öğrendim. Ankara’ya ayak basar basmaz düşmüş ve bir ayağı kırılmış. Sakat halde Bulvar Palas otelinde istirahat etmekteymiş. Hemen kendisi­ni ziyarete gittim. Geçmiş olsun dileğinde bulundum. Ona dergi­yi ve ayrıca çektiğim birkaç fo­toğrafı gösterdim. Ne derse be­ğenirsiniz. “İşte,” dedi “bunlar tam da benim istediğim tarzda çekilmiş fotoğraflar”. Sonra, son derece kibar bir tavırla “Aca­ba ben de bunlardan yararlana­bilir miyim” diye sordu. “Bana onur verirsiniz” dedim. Hemen büroya koştum yedi-sekiz tane fotoğrafın 18×24 cm. baskılarını yaptım. Bir zarf içinde kendisi­ne iletilmek üzere otelin resep­siyonuna teslim ettim. Ne dere­ce yararlandı bilemiyorum.

    ★ ★ ★

    Çok merak edilen bir ko­nu da Kommagenelilerin hangi milletten olduğuydu… Daha ön­ce yazlık başkentlerinin Arse­mia olduğundan söz etmiştik. Kışlık başkentleri ise Samsat imiş. Bunu duyar duymaz bir çağrışım oluştu. Gençlik yılla­rımda M.E.B. Klasikleri’nin tir­yakisi olmuştum. Bir ara elime Samsatlı Lukianos’un Tanrı­ların Konuşmaları kitabı geçti. Nurullah Ataç’ın temiz Türkçe­si ile, alabildiğine ironi yüklü. Kadim Yunan tanrıları ile res­men dalga geçiyor. Tam askere gitmek üzereydim. Bir tek o ki­tabı yanıma aldım. Askerliğim süresince okudum okudum, eğ­lendim. Samsatlı Lukianos ça­ğının gereği Grekçeyi öğrenmiş, eserleri o dilde. Pax Romana ülkelerinin neredeyse tümü­nü dolaşmış. Sonunda Mısır’da ölmüş. Samsatlı bu adam “Ben Süryaniyim” diyor. Bilmem bu ifadesi işe yarar mı…

  • Sèvres Antlaşması: Teslimiyetin de ötesi

    Sèvres Antlaşması: Teslimiyetin de ötesi

    Bundan tam 100 yıl önce, Osmanlı Devleti’nin 10 Ağustos 1920’de
    imzaladığı Sèvres Antlaşması, Türkiye’yi ölçüsüz bir biçimde
    cezalandırıyor, ülkeyi fiilen parçalıyordu. Peki İstanbul’daki iktidar
    Sèvres’i, böylesine korkunç koşullar içeren bir antlaşmayı nasıl kabul
    edebilmişti? Üç sene sonra Lausanne Antlaşması’yla hükümsüz kalacak
    olan Sèvres’in perde arkasında, öncesinde ve sonrasında yaşananlar…

    Ahmet Kuyaş

    Lausanne Antlaşması’nın (24 Temmuz 1923) ek protokollerinden biri de genel af ilanıdır. İmzacı taraflar, Dünya Savaşı’nın başlangıcın­dan TBMM Hükümeti’nin La­usanne’daki görüşmelere davet edilmesine kadar geçen döneme ilişkin bütün suçları affettik­lerini kabul etmişlerdir. Ancak Ankara, suçlu gördüğü bazı kişi­leri affetmeye yanaşmaz ve 500 kişilik bir grubun af kapsamı dı­şında tutulmasını ister. Pazar­lık konusu olan bu rakam 150’ye iner ve Ankara Hükümeti’nin kendisine karşı açıkça cephe almış kişilerden 150’sini sınır dışı etmesine yeşil ışık yakılır. Böylece, hazırlanan listeye bir kişinin adı yanlışlıkla iki kere yazıldığı için, 149 kişi sürgüne giderler.

    Sürgüne gönderilenler ara­sında birçok isyancı, Millî Mü­cadele’ye muhalefet eden ga­zeteci ve bazı Ankara karşıtı devlet memurları bulunur. Gru­bun ilginç bir de özelliği vardır: TBMM’nin temel ilkesi haki­miyet-i milliyye yani ulusal ege­menlik kavramına açıkça karşı çıkmış olan İstanbul hükümet­lerinin başbakanları ve bakanla­rının hepsinin adları sürgüne gi­decekler listesine alınmamıştır. Buna karşılık bu ay üzerinden tam 100 yıl geçmiş olacak olan Sèvres Antlaşması’nı Türkiye adına imza etmiş olanlar sür­güne gönderilmiştir. Kanımızca 150’liklerin bu özelliği, bize An­kara Hükümeti’nin duyarlılık­ları hakkında çok şey öğretiyor. En azından TBMM’nin siyasal görüş farklılıklarını, bu farklı­lıklar ne kadar temel bir ilkesel düzeyde olursa olsun, ihanet olarak görmediğini; ancak dış dünyayla ilişkilerde ülke çıkar­larını doğru dürüst savun(a)ma­mayı affedilemez kabul ettiğini gösteriyor.

    Sèvres Antlaşması: Teslimiyetin de ötesi
    Sèvres Antlaşması, Türkiye’nin hükümranlık haklarını Orta Anadolu’daki küçük bir coğrafyayla sınırlandırıyordu.

    Sèvres Antlaşması (10 Ağus­tos 1920), tarihimizin en sevim­siz dönemeçlerinden biridir hiç kuşkusuz. Okurlarımız neredey­se okuma-yazma öğrenmele­riyle birlikte ne anlama geldiğini, hangi maddeleri içerdiğini duydukları için, bu antlaşmanın kendisi hakkında zaten bildik­leri şeyleri tekrar edecek deği­liz. Ancak, aşırı milliyetçiliğin ve yabancı düşmanlığının son yıllarda ortalığı kaplaması ne­deniyle; sözkonusu antlaşmayı birtakım Batılıların veya Hıris­tiyanların özellikle Doğululara, Müslümanlara ya da Türkle­re reva gördükleri bir haksızlık veya gaddarlık olarak görme­memiz gerektiğini hatırlamak­ta da yarar var. Gerçi o sıralar­da birçok Amerikalı, Britanyalı, Fransız ya da İtalyanın Türk­lere gayet önyargılı bir biçim­de baktıkları doğrudur. Ancak 1919 ve 1920’de yapılan diğer dört antlaşmaya, yani Versailles (Almanya ile), Saint-Germain (Avusturya ile), Trianon (Bul­garistan ile) ve Neuilly (Maca­ristan ile) Antlaşmaları’na ata­cağımız yüzeysel bir bakış bile, haksızlık derecesinde bir sertli­ğe uğrayanın bir tek Türkiye ol­madığını gösterir.

    Galiplerin bu ölçüsüz ceza­landırma arzularının arkasın­daki nedene Mondros Bırakış­ması’na ilişkin yazımızda de­ğinmiştik (bkz. #tarih, sayı 54). Peki İstanbul’daki iktidar Sèv­res’i, böylesine korkunç koşullar içeren bir antlaşmayı nasıl ka­bul edebilmiştir?

    Beşinci ve son “Damat” Mehmet Ferit Paşa Hüküme­ti’nin Sèvres Antlaşması’nı im­zalama öyküsünü 1919 yazından başlatmamız gerekir. Bilindi­ği gibi Osmanlı Devleti, 1919’un Haziran ayında, Osmanlı görü­şünü sunmak üzere Paris’teki barış görüşmelerine bir heyet göndermişti. Bu heyete Sadra­zam ve Hariciye Nazırı Ferit Pa­şa başkanlık ediyordu. Heyetin diğer iki üyesi ise o günlerde ale­lacele hükümete Şûrâ-yı Devlet Başkanı olarak alınan Rıza Tev­fik (Bölükbaşı) Bey ve Maliye Nazırı Mehmet Tevfik (Biren) Bey’di. Paris Büyükelçiliği Sek­reteri Reşat Halis Bey ile eski sadrazam ve dışişleri bakanla­rından Ahmet Tevfik Paşa da bu heyete danışman olarak Paris’te bulunacaklardı.

    Yani 14 ay sonra Sèvres Ant­laşması’nı imzalayacak olan üç kişiden ikisi, Haziran 1919’da meşhur “Onlar Meclisi” karşı­sında Osmanlı barış teklifini sunup savunacaklar arasınday­dı. Ancak süreç böyle gelişme­di. Ferit Paşa, Rıza Tevfik’e göre İstanbul’la Marsilya arasındaki vapur yolculuğunda kendi yaz­dığı bir metni okumakla yetindi. Tevfik Paşa’nın söylediklerine bakacak olursak, kötü bir Fran­sızcayla yazılmış olan metin ah­makça önerilerde bulunuyordu. Sabrının taştığı anlaşılan Fran­sa Başbakanı Georges Clémen­ceau, Türk delegasyonunun ha­zırlanmış olan büfeye gitmesini, metni kendi aralarında tartışa­caklarını söyledi.

    Sèvres Antlaşması: Teslimiyetin de ötesi
    Sèvres’i imzalayabilenler Sèvres Antlaşması’nı imzalamak üzere Paris Barış Konferansı’na giden Osmanlı heyeti. Soldan sağa Rıza Tevfik Bey, Damat Ferit Paşa, Mehmet Hadi Paşa, Reşat Halis Bey.

    1 hafta kadar sonra Nafıa Nazırı Ahmet Ferit (Tek) Bey’in hazırladığı ve Osmanlı Hükü­meti’nce benimsenmiş olan, ama Ferit Paşa’nın üzerinde kendi başına bazı değişiklikler yaptığı da anlaşılan bir andıç “Onlar Meclisi”ne teslim edildi. Amerikalı araştırmacı Paul C. Helmreich’e göre ABD Başka­nı Wilson, andıcı “hiç bu kadar aptalca bir şey görmemiştim” sözleriyle yorumlamış, Britanya Başbakanı Lloyd George ise Os­manlı delegasyonu ve andıçları konusunda “şaka gibi” demekle yetinmiştir. Osmanlı delegasyo­nu kısa bir süre sonra küçültücü bir biçimde ülkelerine dönmeye davet edilecekti.

    Burada bir an durup, Tevfik Paşa’nın “ahmak”, savaş sonra­sının ilk başbakanı Ahmet İzzet Paşa’nın ise “meczup” olarak niteledikleri; Rıza Tevfik Bey’in de uluslararası politikadan hiç anlamadığını söylediği Ferit Pa­şa’nın Sultan 4. Mehmet Vah­dettin tarafından tam beş kez başbakanlığa getirilmiş olma­sını irdelememiz gerekir. Daha önce Şura-yı Devlet üyeliğinden başka önemli hiçbir görev yap­mamış yani Bakan bile olmamış olan Ferit Paşa’nın siyaset sah­nesine çıkışı, 1911’de Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nı kurmasıyla başlamıştı. Hanedan damadı ol­masına karşın partinin başkanı olmakta da direnmiş, bu görev­den uzun ısrarlar sonrasında ay­rılmıştır.

    Ferit Paşa’nın bu dönemde ortaya çıkan en önemli özelliği, amansız bir İttihat ve Terakki Cemiyeti düşmanı olmasıydı ve bu özelliğiyle kayınbiraderi Sul­tan Vahdettin’le tam bir uyum içindeydi. Gerçi savaş sonrasın­da ardarda başbakanlığa gelen İzzet ve Tevfik Paşalar da İttihat ve Terakki’ye hiç sempatisi ol­mayan kişilerdi; ama padişahın bazı görüşlerine katılmadıkla­rı gibi, Anayasa’yı hiçe sayarak kimlerin Bakan olacağına ka­rışmasından da rahatsızlık duy­muşlardı. Dolayısıyla, Sultan Vahdettin’in 4 Mart 1919’da Fe­rit Paşa’yı başbakan atamasının en önemli nedeni, devleti perde arkasından yöneten kişi olma­sına ses çıkarmayacak ve o ne derse yapacak tek kişinin Ferit Paşa olmasıdır.

    Padişahın politikasına ge­lince… Gayet basit bir amaç gü­düyordu: Ulusal egemenlik reji­mine son vermek ve bunu ger­çekleştirebilmek için de İttihat ve Terakki’yi yoketmek. Ancak Sultan Vahdettin, İttihatçıları ezecek gücü olmadığı için, bu­nu İtilâf Devletleri’nin, özellikle de Büyük Britanya’nın yapma­sını bekliyordu. Bu yüzden he­men Mondros Bırakışması’ndan sonra savaşın galiplerinin su­yuna giden bir politika izlemiş, eniştesi Ferit Paşa da bu yönde davranarak İzmir’in Yunanistan tarafından işgal edilmesine bile ciddi bir tepki vermemişti.

    Sèvres Antlaşması: Teslimiyetin de ötesi
    Atina’da kutlama Sèvres Antlaşması’nın imzalanmasının ardından Atina’daki Panathinaiko Stadyumu’nda bir kutlama töreni tertip edildi. En önde (soldan sağa) ElefteriosVenizelos, Kral Aleksandrosve Temistoklis Sofulis görülüyor.

    Tabii bu politika sonuç ola­rak hiçbir işe yaramadı; hatta monarşinin sonunu getirdi. An­cak enişte-kayınbirader ikilisi 1919-1920 aşamasında Anado­lu’da ulusal egemenliği yeniden sağlamak için çalışmaya koyu­lanların bu kadar başarılı olabi­leceklerini sanmıyorlardı. Ay­rıca, bulundukları makamların gereği olan bilgi donanımından da yoksun bulundukları için; İtilâf Devletleri’nin Anadolu’da­ki direnişin belkemiğini oluştu­ran İttihatçıları tepelemek için büyük ordular seferber edebi­lecek durumda olmadıklarının da farkında değillerdi. Kaldı ki, bu zaafın farkında olsalardı bile İtilâf Devletleri’ne direnme yo­lunu seçemezlerdi; zira direniş, yaratacağı ulusçu hareketlen­me sayesinde, gene İttihatçıları üstün konuma getirecekti. O du­rumda belki monarşi kurtulur­du ama, Meşrutiyet’e fiilen son vermiş olan Sultan Vahdettin’in tahtta kalma şansı hiç olmazdı.

    Bu koşullar altında padişah ve sadrazam, barış antlaşması­nı, ne kadar kötü olursa olsun, zaman ve belki biraz da popüler­lik kazanabilmek için can simidi olarak gördüler. Böylece yakın tarihimizin en büyük komedi­lerinden biri olan 2. Saltanat Şurası, 22 Temmuz 1920’de top­landı. Gündem, 11 Mayıs’ta Pa­ris’te Tevfik Paşa’ya teslim edi­len Sèvres Antlaşması metninin onaylanması meselesiydi.

    Daha Saltanat Şurası top­lanmadan Damat Ferit Paşa ve hükümeti antlaşmanın çok ağır koşullar içerdiğini, ama ülke­nin içsavaşa sürüklenmeme­si ve halkın asilerin zulüm ve şerrinden korunması için kabul edilmesi gerektiğini söyleye­rek, ağızlarındaki baklayı çıkar­mış oldular. Bu “asiler”, birço­ğu Mayıs ayında ölüm cezasına çarptırılmış olan Büyük Millet Meclisi üyeleri ve onları destek­leyenlerdi tabii. Şura toplantı­sının sonunda barış antlaşma­sının imzalanmasını isteyenler bu görüşlerini ayağa kalkarak bildireceklerdi. Oylamanın ya­pılmasından önce padişah salo­nu terketmek üzere ayağa kalk­tı. Saygı gösterisi olarak bütün katılımcılar da ayağa kalkınca, Damat Ferit Paşa imzalama ka­rarının oybirliğiyle alındığına hükmederek Saltanat Şurası’na son verdi!

    Osmanlı Devleti adına Sèv­res Antlaşması’nı imzalayan üç kişiden ikisini iyi tanımıyoruz. Bu bakımdan da padişah ve/ve­ya Damat Ferit Paşa’nın ısrar­larından başka bir neden ileri süremiyoruz bu sevimsiz görevi kabul etmeleri konusunda. Bun­ların birincisi ve baş delege olan Mehmet Hadi Paşa (1861-1932), Meclis-i Ayân üyesi, yaşlı bir as­kerdi. Saltanat Şurası’nda Ferit Paşa’nın çizgisinde bir konuşma yapmış olması nedeniyle, onun adamı olduğunu varsayabiliriz.

    İkinci delege Rıza Tevfik Bey de (1869-1949) Meclis-i Ayân üyesiydi. Anılarında mo­narşist olmadığını söylemiş ve Damat Ferit Paşa hakkında ga­yet eleştirel sözler sarfetmiştir. Öte yandan, Hürriyet ve İtilâf Fırkası’na “bizimkiler” diyecek kadar sadık olmasına karşın Fe­rit Paşa hükümetlerinde Bakan­lık kabul etmemişti. Ancak anı­larından görüldüğü kadarıyla iki Paris yolculuğuna da büyük bir hevesle gitmiştir. Bu tutumunu padişah ve sadrazamdan bağım­sız olarak biraz fırsatçılığına, ama daha çok İttihat ve Terak­ki düşmanlığına bağlayabiliriz. Anlaşılan, “sopalı seçimler” sı­rasında dövülüp hastanelik edil­mesini affedememişti.

    Üçüncü delege, yukarıda gördüğümüz ve antlaşmanın imzalanması sırasında Bern Büyükelçisi olan Reşat Halis Bey (1883-1945) ise savaş son­rasında yükselen, herhangi bir özelliği olmayan bir diplomat­tı. 150’lik olarak sürgündeyken Sultan 2. Abdülhamit’in kızı Şadiye Sultan’la evlenmesi ve 1938’deki aftan yararlanmak is­tememesi monarşist olmasıyla açıklanabilir. Ayrıca Bern Büyü­kelçisi iken İsviçre’de bulunan İttihatçıların Türkiye’ye iade edilmesi için çalışmış olması, İttihatçı karşıtı olduğunu gös­teriyor.

    Üçünün de -Damat Ferit Pa­şa’yla birlikte- 150’lik olmak­la aslında Lausanne Antlaşma­sı’nın ek af protokolüne çok şey borçlu olduğunu söyleyebiliriz; zira Büyük Millet Meclisi, 19 Ağustos’ta aldığı bir kararla ken­dilerini vatan haini ilan etmiş, 7 Ekim’de ise gıyaplarında idam kararı çıkarmıştır.

  • ‘Ayakçı’: Baştaki yönetici

    ‘Ayakçı’: Baştaki yönetici

    Başkurtların davetleri sırasında konuklarla ilgilenen, kimlerin konuşacağına karar veren ve kadehleri dolduran kişiye “ayakçı” denir. Politik kültürde idareci kademede gördüklerimizin aslında halk kültürünün bir yansıması olduğunu, tarihteki olguları salt “hâkimiyet” çerçevesinde düşünmememiz gerektiğini anlarız.

    Yolculuğa giden insan bir şeyleri geride bıraktığını zanneder. İnsan yolculuğa vücudunu götürmüş olur ve yeni yerlere ayak basar ama aslında zihninin ve gönlünün dağarcığında ne varsa gördükleri oralarda yankı bulur.  Gerek İpek Yolu gerekse babam yurdu Başkurdistan’a yaptığım yolculuklar işte tam bu açıdan tarihe bakışımı ve tarihî kaynakları okuyuşumu şekillendirdi ve zenginleştirdi. Bu muhtelif ziyaretlerden birinde, bir davette öğrendiklerim beni halk kültürü ile siyasi kültürün içiçe olduğu durumlar hakkında düşündürdü.

    Genelde evsahibinin başrolü oynadığı davetlerde bir masa etrafında oturuluyorsa, örneğin üç-dört saat süren bir davet içinde “teneffüs” adıyla aralar veriliyor ve o sırada bizim halk oyunları dediğimiz türden oyun havaları (biyü) ile oynanıyor. Başkurtlarda bu oyunlar sırasında belden yukarısı sanki at üstünde imişçesine oynamaz; ayaklar at tuyaklarını taklit edercesine müthiş hareketlidir; oynayanlar zemin üzerinde kayıp giderler. Davet süresince de evsahipliği yapan kişi, davete katılanlara söz hakkı veriyor ve o kişi de günün mana ve ehemmiyetine göre bir konuşma yapıyor veya yır denen türkülerden birini söylüyor. Bu tamamen kendisine söz verilen kişinin seçimine bağlı; bazen söz alan kişi hem konuşuyor hem de yırlıyor. Başkurt yır’ları arasında sevda, aşk doğal olarak bir yer tutuyorsa da, birçoğu ya doğa veya tarihî bir olayla ilgili. Onun için de yır’layan kişi zamana ve zemine uygun bir türkü seçmesiyle de hünerini sergilemiş olur.

    Akrabalarımı ve halamın yaşamış olduğu Makar köyünü ziyaret ettiğim 2004’te, bir akraba yemeğinde evsahibi olan şahsın davete başkanlık etmediğini, kendi yerine ağabeyine bu görevi verdiğini gördüm. Kadehleri boş bırakmayan ve kime söz verileceğine karar veren kişiye “ayakçı” dendiğini öğrendim. Bu sözcük aslında “kadehçi” anlamına geliyor. Ancak Türkçeye Farsçadan geçen “saki” gibi, yani mevkice aşağıda olanın konumu yüksek olana kadehte içki sunması şeklinde değil. Aslında “ayakçı”, içkileri dağıtan, kimsenin kadehini boş bırakmayan ve davete kol kanat geren kişi. Aynı zamanda o davette kime söz verileceğine de karar veren kişi.  “Ayakçı”lık yapan kişi evsahibi de olabilir, başkası da olabilir.

    Kendisi tıp doktoru olan bu akrabama, neden davete evsahipliği etmediğini sorduğum zaman o gayet sade bir üslup ile “Ağabeyim, herkesin saygı duyduğu bir kişidir. O ‘ayakçılık’ yapınca, konuşan veya yırlayanlar yalnız misafirleri değil aynı zamanda onu da memnun etmek isterler. Ben de bu arada sofra ile ilgilenebilirim” demişti. Gerçekten yemek boyunca ağabey sürekli olarak yerinden kalkarak masanın etrafında dolaşıyor; boşalmış-azalmış kadehleri dolduruyor; kadehleri doldururken tekrar hal hatır soruyor; sonra da yerine geçerek kime niçin söz verdiğini anlatıyordu. 

    Bu arada doktor olan evsahibi ve eşi de dışarıda mangal ateşinde yapılan kebapları ikram ediyorlardı. Sofra konusunda gösterilen özen ve iki erkek kardeş arasındaki bu dayanışma ve işbölümü bana tarihte “çifte krallık” dediğimiz olguyu hatırlatmıştı. Bu uygulamada kardeşlerden veya idarecilerden biri daha aktiftir, siyasi veya askerî işlerle meşgul olur; diğeri ise daha çok törensel görevler üstlenir. Tabii bu törenler bazen devlet idaresi ile ilgili olabilir, bazen ruhaniyetle; ancak bu şahsın birinci derecede mi ikinci derecede mi önem taşıdığı, döneme ve belki de kişilere göre değişir. Politik kültürde idareci kademede gördüklerimizin aslında halk kültürünün bir yansıması olduğunu, tarihteki olguları salt “hâkimiyet” çerçevesinde düşünmememiz gerektiğini anlarız. Bütün bu gözlemler, saray kültürü ile halk kültürünün ayrışmış olduğu Osmanlı mirasını tevarüs etmiş olan Türkiye’de ne türlü çözümlemeler vardır sorusunu akla getirmektedir.

  • Ruhun gıdası mutfak, mutfağın kaderi seyahat

    Ruhun gıdası mutfak, mutfağın kaderi seyahat

    Bilinen tarih boyunca, farklı coğrafyalara gitmenin ortaya koyduğu en önemli sonuçlardan biri de yemek malzemesinin ve kültürünün değişmesi, zenginleşmesi. Gerek yeni hammaddeler ve alışkanlıklar gerekse yol yaparken karşılaşılan zorluklar ve zorunluluklar, yemeklerin akıbetini belirlemiş. Şimdi pandemi nedeniyle belki pek yol yapamıyoruz ama, kaynaklarımızı daha akılcı kullanmamız gerektiği ortaya çıktı galiba.

    Üçyüz bin yıl önce Afrika Boynuzu’ndan Arabistan’a uzanan berzahı aşıp o zamanlar bereketli ve yeşil Arabistan’a, oradan da Asya ve Avrupa’nın çeşitli yerlerine doğru yürüyerek yola çıktılar. Yanlarında azıkları yoktu herhalde. Olasılık savanların içinde yürüdükçe yiyecek toplayıp, yol üzerinde avlanarak ilerlediler. “Yol sıkıntısı” denen ve seyahate çıkmadan duyulan huzursuzluk, bu ilk zamanlardan kalma ilkel bir duygu imiş.

    Yavaş yavaş yürüyerek başladığı uzun yolculuğunda insanlık şimdilerde Robinson gibi kimsesiz, yüreğinin adasında mahpus. Onca gelişmeye rağmen yine yaya kaldık; sözcüğün tüm anlamı ile. Elde ne varsa, ne bulabiliyor isek onunla yetinmek zorundayız bu günlerde. Ama iyi tarafından bakarsak, sınırlamalar ve yokluklar da mutfakta yaratıcılığı körüklemiştir tarihte.

    M.S. 37-41’ye tarihlenen bir madeni para üzerinde gördüğümüz iki katır tarafından çekilen “carpentum”

    Diğer yandan, mutfakta severek zaman geçiren herkes bilir: Tencere, fokurdayan bir zaman makinesidir. Pişen her yemek geçmiş bir zaman dilimine, bir kokuya, bir anıya taşıyabilir belleği. Paylaşılan güzel yemeklerin anısı zor zamanlarda dayanma gücü verir insana. İnsan ruhunun yokedilemezliğini, gücünü anımsatır. Bu nedenle gemilerle Yeni Dünya’ya iş gücü olarak kaçırılan köleler saçlarının arasında tohumlar taşımıştır. Gündüz şeker kamışı ve pirinç tarlalarında çalışıp gece kendi bostanlarında ruhlarını kavi tutacak yiyeceklerini yetiştirmiş, azıcık olanı kilise bahçelerinde diğerlerinkine katıp çoğaltmışlardır. Bu kocaman Pazar sofralarında değişik lezzetlerle doyan karınları, bir nebze şenlenen ruhları zorluklara dayanabilmiştir. Bir daha göremeyecekleri yuvalarından taşıdıkları bu tatlar anılarını canlı tutmuş, ruhlarını ezilmekten korumuş, onlara bir kimlik yaratarak kaybolmamalarını sağlamış. Boşuna “soul kitchen” demiyorlar bu yemek geleneğine; ruhun gıdası mutfak.

    Resimdeki kabartmada üzeri kapalı bir posta arabası cursus publicum.

    Bir diğer örnek de toplama kamplarından gelsin. Yaşama içgüdüsüyle, çaldıkları minik kağıtlara canları pahasına yemek tarifleri yazdırıp saklamış bu tutsaklar. Anne Georget “Düşsel Ziyafetler” belgeselini hazırlarken altı adet yürek burkan olağanüstü yemek kitabı ortaya çıkarmış. Japon kamplarında uzun süre tutsak kalmış Amerikalı bir asker tarafından yazılanı da var, Gulag’da sürgündeyken yazılanı da… Bu kitapların her biri birer insanlık methiyesi; yolunu kaybetmiş ruhların yarattığı cehennemde kendi cennetlerini yaratarak ayakta kalma çabalarının meyvesi. Hayali ziyafet sofralarına yaptıkları yolculuklar, onların ruhunu güçlendirip zorluklara dayanmalarını sağlamış. Demem o ki, yolculuğun ve yemeğin sahicisi de olur, hayalisi de. Neşelisi de olur karanlık bir bilinmezliğe doğru olanı da. Yol illa bu dünyada olacak değil ya; öbür dünyaya doğru da olur yolculuk. Her halükarda da yemeğin ya kendisi ya da düşü eşlik eder yolcuya.

    Çavuş Stewart Japonya’daki Kawasaki 2B Kampında tuttuğu günlüğüne anımsadığı tarifleri yazarken geçmişe yolculuk yaparak geleceğe dair umudunu canlı tutmayı başarmış.

    Arkeobotanistler mezarlardaki “son yolculuk”lara eşlik eden yiyeceklerin kalıntıları üzerinden pek çok bilgiye ulaşıyor. Kral Tutankamun’un mezarından çıkanlara bakın hele: 100 adet güzel sepet içinde buğday, arpa, ekmek somunları, incir, hurma, kavun ve üzüm bırakılmış yolluk olarak. Büyük bir kavanoz bal ve her birinin üzerinde bağların, bağcının ismi ve Firavun takvimine göre üretim tarihleri yazılı kırmızı şaraplar. Etlere gelince… 12 düzine ahşap kutu içinde mumyalanmış halde dana butları, 9 ördek, 4 kaz ve bir sürü minik kuş. Her biri çok pahalı ithal fıstık ağacı reçinesi, natron tuzu, egzotik yağlar, kokulu baharat ile mumyalanmış ve pahalı ketenlere sarılıp kendi şekillerinde oyulmuş ahşap kutulara konulmuş. O dönemin Mısır’ında evlerde çok yense de mumyalanan et parçalarının arasında balık, koyun eti ve domuz çıkmamış. Tanrılarla oturulacak ziyafet sofrası için yeterince pahalı gelmedi belki. Ya da “Tut” ne seviyorsa öteki dünyadaki sofrasında da onlar olsun istendi. Tanrısal bir yolluk hazırlamışlar; ilahî bir piknik sepeti!

    Piknik deyince Antik Çağ gezginlerinin yolculuklarından da hoş anektodlar geldi hatırıma. Daldan dala atlıyor gibi gözüksem de anlattığım öykülerin bir meramı var; hepsi geçmişin gölgeli köşelerinde kalmış yol, yolculuk ve yemek öyküleri. İnsanlığın çok ilerlediğini düşündüğümüz şu günlerde, mikroskobik bir öğretmenin kibrimize bir güzel haddini bildirdiği günlerde yazıyorum bu satırları.

    Öte dünyaya yolluk hazırlık Tutankhamun’un mezarına öbür dünyaya yapacağı yolculuk sırasında kullanması için 26 kavanoz şarap, bol miktarda bal, mumyalanmış etler, meyve ve yemişler, baharat ile ekmek yerleştirilmiş.

    256 yılında bir zengin, hizmetçisine haber yollamış: “Tanrı’nın izniyle ayın 23’ünde oradayız. İhtiyacımız olan her şeyi temin et ve hazırla. Özellikle de misafirlerim için güzel bir domuz- ama iyi olsun, geçen defaki gibi zayıf ve işe yaramaz olmasın. Ve balıkçılara da bize balık getirmelerini tembih et”.Mısır’da yaşayan bu adamın gittiği yazlık mülkü Fayyum’da imiş. 1 günden daha uzun zaman alacak bir mesafeye gitmek isteyen zenginler ya yol üstünde kalacakları evler edinirmiş ya da bir arkadaşın, iş ortağının, tanıdıklarının evinde konaklarmış. Tanıdık kimse yoksa ya bir han bulunur ya da hizmetçilerin emekleri ile “zarif bir biçimde” kamp kurulurmuş.

    Milattan hemen önce Muhafız Birliği’nin başı ve Maliye Bakanı Chryssipus’un ziyareti için kendisine haber gönderilen görevlinin telaşı ve endişesi bugün bile aşikar. Şu cevabına bakın: “10 adet beyaz etli kümes hayvanı, 5 adet evcil kaz, 50 adet kümes hayvanı, 50 kaz, 200 kuş, 100 güvercin hazır ettik. 5 adet binek eşeği ödünç aldık ve elimizde 40 adet yük eşeği var. Yol yapımına da devam ediyoruz”. Chryssipus ve arkadaşları toplam 5 kişi bu arada! Zavallı köyün tüm kaynaklarını duman edip geçip gitmişler…

    Antik Çağ’da felekten bir gün Pompei’de bir sokak barı. Antik çağ yazarları yolcuları bu tür yerlerde zaman geçirirken dikkatli olmaları için uyarmışlar.

    Akdeniz’in verimli çanağındaki tarihe çizgisel bir dizi olay gibi bakanlar, olağanüstü yoğun insan hareketliliğini gözden kaçırabilir. Tarih anlatısını hızlandırınca bu gel-git ve nüfus dalgaları daha görünür olur. Roma döneminde seyahat eden devlet görevlileri için kalabilecekleri derli toplu hanlar; cursus publicus’lar vardı. Burada ancak özel izin kağıdı olan görevliler ve kilise görevlileri kalabilirdi. Yemek bulunur, hayvan ve araba değişimi yapılır ve gecelenebilirdi.  Devletle bağı olmayanlar ise mutatio’larda yani basit hostellerde veya yol evi diyebileceğimiz ahırları, mutfağı ve uyuma bölümleri ile kervansarayları andıran mansio’larda kalabilirlerdi. Alt sınıf içinse meyhaneye benzeyen caupona’lar vardı. Bazen de odalarını kiralayanlar bulunurdu. Virgil bir şiirinde yorgun yolcuyu baştan çıkarmak için mekanını öven ve günün yemeklerini sayıp döken bir hancı kadından bahseder. Ceres ve bromius (şarap ile ekmek) dışında aşk da bulacağını garanti eder!

    Akdeniz havzasında tüccarlar ve devlet görevlileri başı çekse de, sıradan insanlar da çok çeşitli nedenlerle seyahat ediyordu. Sağlık için tanınmış tapınaklara akın edenler, her sorunları için kahinlerin bulunduğu merkezlere danışmaya gidenler, çeşitli festivaller, olimpiyatlar, uluslararası geleneksel Yunan oyunları ve Roma’da imparatorların düzenlediği gösteriler çok uzak yörelerden bile binlerce insanı kendine çekiyordu. 2. yüzyılda Roma’da yılın yarısı tatildi. Bu tatiller halk gösterilerine ayrılmıştı. Bu arada Romalı zenginler de tatil kavramını keşfetmişlerdi. İlkbaharın güzel günlerini deniz kenarında geçirir, sıcaklar basınca da çıktıkları serin tepelerde bulunan villalarında otururlardı. Roma’nın milattan sonraki 300 yılda nüfus hareketliliğine yaptığı katkı, turizmi keşfetmeleri olmuştu.

    Antik Çağ’da felekten bir gün Antik çağda zengin Romalıların ilkbahar ve yaz aylarında sıcaklardan kaçıp, tam anlamıyla “çılgın” eğlencelere dalmak için gittikleri birkaç villaları bulunurdu.

    Antik dönem gezginleri eşek sırtında ya da katırların çektiği arabalarla yolculuk ederlerdi. İki ve dört tekerlekli bütçeye ve yolcu sayısına göre değişen birçok araba çeşidi vardı. Atlar ise önce yük ve savaş arabalarını çekiyorlardı. Kimsenin aklına atın üzerine binilebileceği gelmemişti. Ancak MÖ ilk binin başlarında binek hayvanı olarak kullanılmaya başlandılar. İyi ki de öyle oldu, yoksa Büyük İskender’i eşek üzerinde sefere giderken gösteren freskler görecektik. Dizgin ve çivili nal ise ancak 800’lerde ortaya çıktı. Ondan önce toynakların üzerine geçirilen metal, deri veya hasırdan sandalet gibi ayaklıklar vardı. Eyer niyetine hayvanın sırtına bir parça kumaş atılırdı. Dolayısı ile at ile yolculuk hem pahalı hem de uzun yollarda çok yorucu idi. İskender ve arkadaşlarına yine de saygıda kusur etmeyelim yani. Onca yolu at üstünde gidip, ülkeler fethettiler.

    Kara yoluyla her zaman ve her koşulda seyahat edilirdi ama hazırlık aşaması çok ve taşınması gereken yük fazla idi. Seferî iken daha çok acıkır insan. Kara yolu ile seyahate çıkan zengin biri, mutfak malzemeleri, sofra takımları, keten peçeteler, masa örtüleri, çeşitli alet edevatın yanısıra değişken koşullara göre giysiler, ayakkabılar, şapkalar, havlu ve çarşaflarla bunların düzenini sağlayacak hizmetlilerini yanında taşırdı. Neredeyse ev taşımak gibi hazırlık gerektiren bu seyahatlerde yükler eşek ve katırlarla taşınırdı ama, ana yolların dışına çıkılacaksa yük hayvanlarına ek olarak hamallar da gerekirdi.

    Deniz yolu ile seyahat hızlı ve daha az hazırlık gerektirmesine rağmen yalnızca Mayıs ile Ekim arasında yapılırdı. Yolcular güvertede kalırlar, minik gemi mutfağında kendi hazırladıkları yiyecekleri yine güvertede yerlerdi. Gemiler yolcu gemisi değildi ve yolculara sadece su temin ederlerdi. Çok azında zengin müşteriler için ayrılmış bir kamara bulunurdu. Bir geminin limandan yola çıkabilmesi için kurban kesilmesi, yüzlerce bâtıl inanç testinden geçmesi ve liman yönetiminin iznini alması gerekliydi. Her yolcu için çıkış parası talep edilirdi. 90 yılına ait Mısır’dan Kızıldeniz yolu ile çıkış listesine göre ücretler mesleğe göre değişiyordu: Geminin marangozu 5 drahmi öderken bir fahişe 108, ordu mensubunun eşi ise 26 drahmi ödemek durumundaydı. Buna rağmen doktorlar reçeteye “deniz havası” yazdıkları için gemilerin yolcusu da eksik olmuyordu.

    Hızlıca 15. yüzyıla sararsak… Baharat peşinde başlayan Keşifler Çağı ile bu hareketlilik bilinmeyen yeni dünyalara doğru yönlendi. Amerikaların keşfi ile yeni ve eski dünya arasında başlayan ürün ve hayvan değiş-tokuşu, her iki kıtanın da mutfak anlayışlarını temelinden değiştirdi. Dünya üzerindeki en kalabalık ve en uzun süren yolculuk Yeni Dünya’ya doğru yapılanlar olsa gerek. 1880 ile 1930 arasında ABD’ye 27 milyon kişi göç etmişti. 1892 ile 1954 arasında gemi ile gelen son göçmen dalgası 12 milyon kişi idi. Bu insanlar Ellis Adası’ndan ABD’ye giriş yapmıştı. İlk göç dalgası ile gelen Kuzey ve Batı Avrupalılardan sonra bu defa Güney ve Doğu Avrupa’dan gelenler ağırlıkta idi.

    Rus tutsakların Gulag’da esir kampında iken bir kumaş parçası üzerine yazdıkları tarifler geçmiş güzel zamanlara  bir yolculuk yaparak ümitlerini ayakta tutuyordu.

    Çarlık Rusyası ve Doğu Avrupa’da yaşadıkları politik ve ekonomik baskılardan bunalmış Yahudiler ve yoksulluktan bıkmış İtalyan göçmenler sayıca en fazla olanları idi. Ülkelerini bırakıp yollara düşme nedenleri savaş, kuraklık, açlık ve dinî baskılardı. Diğer Doğu Avrupa ülkelerinden ve Müslüman ülkelerden gelenler de vardı. Hepsi yeni bir yaşama adım atma umudu ile kucak kucağa gemilerin izbe alt katlarında çorba, ekmek ve balıktan oluşan lezzetsiz bir mönü ile yanlarında ne varsa yiyerek Amerika’ya varmışlardı. Ellis Adası’nda göçmenlik işlemleri uzun sürebiliyordu. Bu süre boyunca orada kalanlara yemek veriliyordu elbet ama değişik inançlara sahip ve dil bilmeyen bu insanları doyurmak zor bir mesele idi. Örneğin Müslüman olan göçmenler üzerine kâfir gölgesi düşmüş yiyecekleri yemeyi reddettiklerinde kendilerine haşlanmış yumurta verilmişti. En çok sunulan yemek fırınlanmış kuru fasulye idi. 1911’de ilk defa bir hayır cemiyeti aracılığı ile Yahudi göçmenlere koşer yemek çıkarılmaya başlanmıştı. Birçok göçmen zorlu yolculuktan sonra tam bir Amerikan yiyeceği olduğu için kendilerine sunulan dondurma ve muz ile adada tanışmıştı. Adadan ayrılırken ellerine yolluk paketleri de verilirdi.

    Şimdilerde ise dünya üzerinde yeniden bir hareketlilik var. Bu defa bitmeyen savaşlar nedeniyle bereketin ve uygarlıkların ilk yuvası Mezopotamya’dan Batı’daki sanal cennetlere göç dalgası hızlandı. Yolculuk, göç ve savaşlar hiç bitmez. Belki yolculuklarımıza bugünlerde zoraki bir mola verdik. Dış dünyadaki koşturmacalarımız, ev içinde zaman bulamayıp da yapamadığımız ne varsa ona yöneldi. En önemli ev içi uğraşların başında da yemek ve her nedense ev aşçılığının zirvesi sayılan ekşi mayalı ekmek yapmak geliyor. Hastalık korkusu ile alışverişler aksadığı için en az malzeme ile yapılacak en lezzetli şey ekmek olsa gerek. Hem ev ekmeği daha temiz, daha katkısız. 

    Ne kadar istesem de güzelleme yazamam bu döneme. İyimser olanlarımızın umut ettiği gibi, dünyadaki diğer canlılar ile karşılıklı bağımızı idrak etmemiz, israfa son vermemiz ve soframıza gelenin arkasındaki öyküyü ve çabayı merak etmemiz açısından bu sıkıntılar bizleri farklı bir yere çıkartır mı? Bilmiyoruz. Tahminim, önümüzdeki yıllar dünyanın her yöresinden önümüze akan, adeta yaşamımızı istila eden nimetlerin azaldığı bir dönem olacak. Zahmet çekmeden elimizin altında buluverdiğimiz ürünlerin kökenini ve serüvenlerini merak etmeyenler bile, kaynaklarımızı daha akılcı kullanmamız gerektiğini anımsayacaklar umudundayım. Hem bir tek seyahat eden bizler olmadık bu dünyada. Tohumlara soralım, bitkilere, atlara, domuzlara. Somonlara da soralım; akıntıya karşı hayatın püf noktalarını anlatırlar belki bize.

  • Seyahate çıkmanın en keyifli ekranları

    Seyahate çıkmanın en keyifli ekranları

    Yaz mevsimi, tatile gitme, dinlenme ve kafayı boşaltma… En azından bu yıl biraz zor görünüyor. Olsun. Öyle unutulmaz filmler var ki, bizi oturduğumuz yerden alıyor ve dünyanın gerçek hatta başka dünyaların kurgusal mekanlarına taşıyor. En iyiler, unutulmazlar, klasikler… Birkaç defa seyredilebilecek yapımlar…

    Yaz geldi ve hiçbir yere gidemiyoruz (Gidenler var tabii). Gidebilecek olsak da korkuyoruz (Korkusuzlar da…). Tatil, yurtdışı seyahatleri, Yunan adaları birer birer yalan oldu. Gerçek yolculuk fikrinden uzaklaştıkça, dolaştığımız alanlar en fazla mahallemizle sınırlandıkça aklımız sınırları zorlamak, hayali seyahatler yapmak istiyor. Corona’dan beri bilgisayar başında ne şehirler gezdim, ne yolculuk planları yaptım bütün ayrıntılarıyla!

    Filmlerle, hiçbir yere gitmeden gezebiliriz tabii. Yolculuk ve yol filmleri de bunun en ideal yapıları. Yazarken en iyi yolculuk filmlerinin hepsini izlemiş olduğumu keyifle farkettim ve favorilerimi sizin için derledim. Sadece dünya üzerindeki değil, zamanda ve uzayda yol/ yolculuk içeren filmler de var burada; zira şu an yollar nasıl olsa sadece kafamızda. Koltuğunuza yaslanın; nereye gitme istediğinizi seçin. İtalya, Hindistan, 1920’ler, Ay? Hepsi klavyenizin ucunda…


    DÜNYADA YOLCULUK

    OUT OF AFRICA (Benim Afrikam) – 1985

    Yönetmen: Sydney Pollack

    Oyuncular: Meryl Streep, Robert Redford

    20. yüzyıl başları (1913-1931) kolonyal dönemde Kenya’da geçen öykü, epik bir romantik drama. Danimarkalı aristokrat Karen Blixen’in anılarına dayanan filmde Kenya’da bir kahve plantasyonu alan kocasının yanına giden Blixen kocasının onu aldattığını öğrenir ve bir avcıya aşık olur. Fonda 1. Dünya Savaşı, sınıf farkı romansı, hiç kahve yetiştirilmemiş bir yükseklikte kahve yetiştirme çabaları, hastalık, kabile sorunları, sömürge kafası… Filmde yok yok. Ancak en unutulmayan şey tabii muhteşem sinematografi.


    SHELTERING SKY (Çölde Çay) – 1990

    Yönetmen: Bernardo Bertolucci

    Oyuncular: Debra Winger, John Malkovich, Campbell Scott, Jill Bennett

    Bir yazarın varoluşsal krizi. Yazarlar ve varoluşsal krizlerinden daha klişe çok az şey vardır herhalde. Ancak Bertolucci’nin Paul Bowles’un 1949’da yazdığı aynı adlı romanından uyarlayıp çektiği “Çölde Çay” her türlü klişenin çok ötesinde. İlişkilerini toparlamak için bir arkadaşlarıyla beraber Kuzey Afrika’ya giden çiftin macerası. Arkadaşları bir süre sonra geri döner fakat seyyah çiftimiz Cezayir’den Sahra Çölü’nün derinliklerine uzanır. İngiliz bir anne ve tuhaf yetişkin oğlu; Berberî çadırlarındaki fahişeler; toparlanması gereken ilişkinin ulaştığı öte boyutlar ve her türlü çölsel tehlike. Yolculuk filmi deyince akla ilk gelecek filmlerden biri belki de.


    THELMA&LOUİS – 1991

    Yönetmen: Ridley Scott

    Oyuncular: Susan Sarandon, Geena Davis, Harvey Keitel

    En iyi senaryo Oscar’ını alan, Scott’un en iyi yönetmen, hem Sarandon hem Davis’in en iyi kadın oyuncu Oscar’ına aday gösterildiği “Thelma&Louise” için rahatlıkla 90’ların en iyi yol ve kadın filmi diyebiliriz. Bir yolculuğa çıkan iki yakın kadın arkadaşın macerası kısa sürede kabusa döner. Bu süreçte biz de kadın dostluğuna, birbirine destek olmaya, kötüye karşı güçbirliği yapmaya dair çok şey öğreniriz. İki en iyi arkadaş başlarına gelenlerden sonra kanun kaçaklarına dönüşür; çünkü bazen bazı erkekleri öldürmek gerekir. 1966 model su yeşili Thunderbird’in iki başrol oyuncusundan rol çaldığı Thelma ve Loise’i izlemeyen kalmamıştır -olsun bir daha izleyin.


    GROUNDHOG DAY (Bugün Aslında Dündü) – 1993

    Yönetmen: Harold Ramis

    Oyuncular: Bill Murray, Andie MacDowell, Chris Elliot

    Virüs yüzünden yaşadığımız döneme en uygun düşen film. Bir havadurumu sunucusu “köstebek günü” kutlamalarını haber yapmaya bir kasabaya gelir ve orada mahsur kalır. Birden anlaşılmaz bir şekilde her gün tekrar aynı günü yaşamaya başlar. Hep başa döndüğünden yaptıklarının hiçbir bedeli olmayacağını keşfeden Phil, sarhoş olmak, aşırı yemek, hırsızlık gibi kötü davranışlar sergileyerek küçük kasabanın sakinlerini de amaçları doğrultusunda manipüle eder.


    THE ADVENTURES OF PRISCILLA, QUEEN OF THE DESERT (Çöller Kraliçesi Priscilla)

    Yönetmen: Stephan Elliot

    Oyuncular: Hugo Weaving, Guy Pearce,Terence Stamp

    İki drag queen ve bir trans kadın çok özel kabarelerini sahnelemek üzerine Priscilla ismini verdikleri karavanlarında Avusturalya çölünde seyahat ederler. En iyi kostüm tasarımı Oscar’ı alan film dünya çapında başarılı elde etti ve LGBTI+ görünürlüğünün popüler kültüre taşınmasında çok önemli bir araç görevini üstlendi. Ayrıca müthiş komik ve eğlenceli.


    THE ENGLISH PATIENT (İngiliz Hasta) – 1996

    Yönetmen: Anthony Minghella

    Oyuncular: Ralph Fiennes, Juliette Binoche, Willem Defoe, Kristin Scott Thomas

    2. Dünya Savaşı’nın sonları… Kuzey İtalya’da terkedilmiş bir villa. Dört insanın yolları burada kesişir. Hemşire Hana çok ciddi yanıkları olan bir uçak kazası kurbanını tedavi etmeye başlar. “İngiliz Hasta” tanınmaz haldedir ve öyküsünü geçmişe dönüşlerle genç hemşireye anlatırken kadının da kendini iyileştirmesine yardımcı olur. Geri dönüşler sayesinde “İngiliz Hasta”yı bir zaman yolculuğu filmi olarak da görebiliriz. İtalya var, Afrika var, savaş ve acı ve romantizm var. Daha ne olsun!


    THE BEACH (Kumsal) – 2000

    Yönetmen: Danny Boyle

    Oyuncular: Leonardo Di Caprio, Daniel York

    Richard, Tayland’a gider. Tabii Bangkok’ta bir “uyuşturucu durumları” yaşanır. Richard gizli bir plajın yerini gösterdiği söylenen bir harita bulur. Bir çift de peşine takılır ve plajı bulurlar. Plajın bir tarafında bağını dünyadan koparmış bir komün, diğer tarafında ise tehlikeli insanlar vardır. Cennetin nasıl cehenneme dönüşebildiğini ve bunu sadece insanların başarabildiğini anlatan, nefis görsellikte bir film. Tayland adaları tabii harikulade.


    LOST IN TRANSLATION (Bir Konuşabilse) – 2003

    Yönetmen: Danny Boyle

    Oyuncular: Bill Murray, Scarlett Johannson, Giovanni Ribisi

    Sofia Coppola’nın en az babası kadar, hatta daha yetenekli bir yönetmen ve öykü anlatıcısı olduğunun kanıtı olan filmde, Murray bir reklam filmi çekmek için Tokyo’ya gelmiş, unutulmaya yüztutmuş bir oyuncudur. Yolları canı çok sıkılmakta olan Charlotte’la kesişir ve ikisi arasında beklenmedik bir dostluk kurulur. Tokyo arka fonunda kültürel, sosyal ve kişisel yabancılaşmayı işleyen bu küçük mücevher, sıradışı hikaye anlatma tekniği ve romantizmi çok farklı bir biçimde ele almasıyla tüm zamanların en iyi filmlerinden biri.


    THE MOTORCYLE DIARIES (Motosiklet Günlüğü) – 2004

    Yönetmen: Walter Salles

    Oyuncular: Gael Garcia Bernal, Rodrigo de la Serna, Mia Maestro, Mercedes Moran.

    Küba devriminin lideri Che Guevara’nın günlüklerine dayanan “Motorcyle Diaries”, Che’nin 23 yaşında bir tıp öğrencisiyken eğitimine bir süre ara verip biyokimyager arkadaşı Alberto Granado’yla yaşadıkları kıta Güney Amerika’yı tanımak için çıktıkları yolculuğu anlatıyor. Buenos Aires’ten başlayan yolda tabii her şey planladığı gibi gitmiyor; fakat bu yolculuğun Che’nin kıta halkının yoksulluğunu görmesi ve devrimci kişiliğini şekillendirmesi açısından bir dönüm noktası olduğu tartışma götürmez. Gael Garcia’ya tapmamıza sebep olan, 2000’lerin başlarının en iyi yol filmlerinden biri.


    SIDEWAYS (Yanyol) – 2004

    Yönetmen: Alexander Payne

    Oyuncular: Paul Giamatti, Thomas Haden hurch, Virginia Madsen

    Orta yaşı geçmiş iki arkadaş, California üzüm bağlarına doğru 1 haftalık yolculuğa çıkarlar. İkisinin de hayatları tam bir hayalkırıklığıdır; birisi başarısız bir yazar diğeri en iyi yıllarını geride bırakmış bir oyuncu. Çaktırmadan alkolizm üzerine olan filmde, hem California’nın harika manzarasını izleriz hem de yaşamlarından tatmin olmayan iki adamın flört maceralarıyla varoluşsal krizlerini. Yazılmış en iyi film senaryolarından biri.


    THE BUCKET LIST (Şimdi ya da Asla) – 2007

    Yönetmen: Rob Reiner

    Oyuncular: Jack Nicholson, Morgan Freeman, Sean Haynes, Beverly Todd

    İki ölümcül kanser hastası…Aynı koğuşu paylaşmak ve hastalıkları dışında bir ortak yönleri daha var: Ölmeden önce yapmak istedikleri bir dizi şey. Hayallerindeki ve listelerindeki her şeyi tek tek yaparak ilerlerken birbirlerini iyileştirir, tekrar yaşama sevinci bulur ve harika bir dostluk kurarlar. Kanserle ilgili olup da hem yolculuk hem de umut içeren ender filmlerden.


    THE DARJEELING LIMITED (Küs Kardeşler – 2007)

    Yönetmen: Wes Anderson

    Oyuncular: Owen Wilson, Adrian Brody, Jason Shwartzman

    Üç kardeş, babalarının cenazesinden 1 yıl sonra Hindistan’ı baştan başa katedecekleri bir tren yolculuğu vasıtasıyla ilişkilerini düzeltmeye çalışırlar. Çocuklarıyla görüşmek istemeyen, bir manastırda yaşayan anneye ulaşma, yolda yaşanan bin türlü olay ve müthiş diyaloglar… Wes Anderson evrenine balıklama dalmak için harika fırsatlardan biri. Hindistan’a özgü renklerin filmde tutturulması için özel bir çaba harcanmış ve çok da başarılı olunmuş.


    IN BRUGES – 2008

    Yönetmen: Martin McDonagh

    Oyuncular: Colin Farrell, Brendan Gleeson

    Tetikçi Ray ve ortağı, batırılan bir işten sonra Belçika’nın çikolata başkenti Bruges’de patronlarının yeni emirlerini beklerler. Suçla yolculuk türünü alışılmadık bir biçimde harmanlayan filmin mizah anlayışı mükemmel. Tetikçiler tatilde! Bruges gibi bir oyuncak şehirde tetikçiler ne arar ve ne yapar? Tabii patrondan gelecek emirleri beklerken turistik bir ruh haline girer ve şehri gezerler. İzleyeceğiniz en absürd suç filmlerinden biri.


    EAT, PRAY, LOVE (Ye, Dua et, Sev) – 2010

    Yönetmen: Ryan Murphy

    Oyuncular: Julia Roberts, Javier Bardem, Richard Jenkins, Viola Davis

    Aynı adlı çok satan romandan uyarlanan film, yolculuklarla bağdaştıracağınız her türlü lezzeti içeriyor: Yemek, macera, tutku, keşif… Mutsuz evliliğini bırakıp kendini yollara atan Liz Gilbert’in aynı zamanda içsel yolculuğu, kendini bulma çabası. İtalya’yla başlayıp Hindistan’a ve Bali’ye uzanıyor. Napoli usulü pizzadan mükemmel Roma sofralarına; aşram yaşamından Bali usulü gelecek okumaya; müthiş görselliğe ve çok iyi oyunculuklara; iyi bir öykü anlatımına; iyi bir filmden bekleyeceğiniz her şey burada. Bir kere izlemekle yetinmeyeceksiniz.


    ÖTE DÜNYALARA YOLCULUK

    A TRIP TO THE MOON (Ay’a Seyahat) – 1902

    Yönetmen: Georges Méliès

    Oyuncular: Georges Méliès, Victor André, Bleuette Bernon

    Méliès’in bu kısa filmi oldukça “erken” bir bilimkurgu örneği. Jules Verne’in romanından esinlenen filmde bir grup astronom aya gitmeye karar verir. Tenekeden bir uzay mekiğiyle aya inerler, orada yaşayan Selenitlerden kaçarlar ve bir Selenit tutsakla dünyaya dönerler. Oldukça teatral performanslar ve tatlı çizimler… Filmin kaybolduğu düşünülen renkli versiyonu 1993’te oldukça kötü bir durumda bulundu.


    WOMAN IN THE MOON (Ay’daki Kadın) – 1929

    Yönetmen: Fritz Lang

    Oyuncular: Willy Fritsch, Gerda Maurus, Klaus Pohl

    1929’da Berlin’de 2.000 kişilik bir seyirciye prömiyer yapan ve ilk ciddi bilimkurgu filmi sayılan “Woman in the Moon”. Filmde Helius, uzaya yolculukla ilgilenen bir girişimcidir. Arkadaşı profesör Mannfelt Ay’da altın oluğuna inanır. Bir ekip kurulur ve “Ay’ın karanlık yüzü”ne doğru seyahate çıkılır.


    TERMINATOR (Yokedici) – 1984

    Yönetmen: James Cameron

    Oyuncular: Arnold Schwarzenegger, Linda Hamilton, Michael Biehn

    İkisi de 2029’dan gelen bir cyborg ölüm makinesi ve bir insan asker. Asker doğacak çocuğu, insanlığı kurtaracak bir kadını cyborg’tan kurtarmakla görevlidir. Terminatör filmleri dizisi ve evreninin ilk ve en iyi filmi. Cameron’un bu filmleri ve ürünleri sadece 2010’da 3 milyar dolar kâr etti. Hikayenin temeli aslında çok basit: Yokolmak üzere olan insan ırkıyla Skynet adındaki yapay zekanın savaşı.


    BACK TO THE FUTURE (Geleceğe Dönüş) – 1985

    Yönetmen: Robert Zemeckis

    Oyuncular: Michale J. Fox, Christopher Lloyd, Lea Thompson

    Üçlemenin ilk ve en iyi filmi. Bilimkurguyu komediyle karıştıran, şu an 40’lı yaşlarını sürmekte olan jenerasyonun kült filmi. 17 yaşındaki lise öğrencisi Marty, dostu eksantrik Doc Brown tarafından tasarlanan zaman makinasıyla kazara 30 yıl geriye gider. “Back to the Future” filmi “düşük teknolojili” haliyle bilimkurgu filmlerinin en sevimlisi ödülünü kazanmayı hakkediyor.


    STAR TREK IV / THE VOYAGE HOME (Uzay Yolu IV- Eve Yolculuk) – 1986

    Yönetmen: Leonard Nimoy

    Oyuncular: William Shatner, Leonard Nimoy, DeForest Kelly

    Amiral James T. Kirk ve ekibi, dünyayı bir uzaylı istilasından kurtarmak için zamanda geriye, 1986 San Francisco’suna giderler. Dünyayı kurtarabilecek tek şey kambur balinalardır; zira çıkardıkları sesin frekansı uzaylı gemisinden gelenle aynıdır. Uzay yolculuğu içine zamanda yolculuğu da yerleştiren film, 1986’da Challenger faciasında hayatını kaybeden astronotlara adanmış.


    APOLLO 13 – 1995

    Yönetmen: Ron Howard

    Oyuncular: Tom Hanks, Bill Pexton, Kevin Bacon

    En iyi ses ve montaj Oscar’ı sahibi Apollo 13, NASA’nın ciddi zarar gören uzay aracını hayatları tehlikede üç astronotuyla güvenli bir şekilde dünyaya döndürme çabası üzerine. Film bir “docudrama”; 1970’te yapılamayan 3. uzay yolculuğunun hikayesine dayanıyor. Ron Howard teknik olarak doğruları yansıtmak için çok çaba harcamış.


    GATTACA – 1997

    Yönetmen: Andrew Niccol

    Oyuncular: Ethan Hawke, Uma Thurman, Jude Law

    Yakın bir gelecekte, toplum tarafından genetik olarak yetersiz olduğundan sadece “sıradan” işlerde çalışabileceğine karar verilmiş Vincent uzaya gitmek ister. Bunu gerçekleştirmek için genetik olarak mükemmel, ancak felçli bir adamın kimliğine bürünür. “Gattaca” üç çok iyi başrol oyuncusu, hikayesi ve görselliğiyle tadına doyum olmayan bir film.


    DONNIE DARKO (Karanlık Yolculuk) – 2001

    Yönetmen: Richard Kelly

    Oyuncular: Jake Gyllenhall, Jena Malone, Mary McDonell

    Küçük bir kasabada yaşayan sorunlu genç Donnie Darko, kapısının önünde dünyanın 28 gün sonra sona ereceğini söyleyen tavşan kostümlü bir adamla karşılaşır. Ertesi gün odasına bir jet düşer ve olaylar gelişir. Bu kara komedi film, geçtiği süre olan 28 günde çekildi ve direkt video piyasasına düşecekken Sundance Festivali’nde gösterilerek bir anda popüler oldu. 90’ların mükemmel Amerikan bağımsız sinemasının 2000’ler başına taşmış çok iyi bir örneği.


    13 GOING ON 30 (Keşke 30 Olsam) – 2004

    Yönetmen: Gary Winnick

    Oyuncular: Jennifer Garner, Mark Ruffalo, Judy Greer

    Zaman yolculuğu içeren romantik komedi mi? Evet var öyle bir şey…Okulda ezilen ve popüler olmak isteyen bir kız, doğumgününde 30 yaşına gelmeyi diler ve üzerine dökülen peri tozu sayesinde dileği gerçekleşir. İzleyebileceğiniz en şeker zamanda yolculuk filmlerinden biri.


    GRAVITY (Yerçekimi) – 2013

    Yönetmen: Alfonso Cuaron

    Oyuncular: Sandra Bullock, George Clooney

    Film, uzay araçları yörüngede parçalanınca uzayda kalan iki astronotun dünyaya dönme çabalarıyla ilgili. 2013’ün en iyi filmlerinden sayılan “Gravity” özellikle rejisi ve görselliğiyle önplana çıkıyor.


    INTERSTELLAR (Yıldızlararası) – 2014

    Yönetmen: Christopher Nolan

    Oyuncular: Matthew McConaughey, Anne Hathaway, Jessica Chastain, Bill Erwyn, Ellen Burstyn, Matt Demon, Michael Caine

    Interstellar’ın kastı “star”larla dolu. Distopik bir gelecekte geçen filmde, insanlık dünyada hayatta kalmakta zorlanmaktadır ve bir grup astronot yeni bir yaşam alanı bulmaya Satürn’e yakın bir solucan deliğine gider. Yapılmış en iyi uzay filmlerinden biri.


  • Paris şehir içinde çokparçalı yürüyüşler

    Paris şehir içinde çokparçalı yürüyüşler

    Yürümenin somut ve soyut cepheleri sapaklarla dolu. Kimileri sevmez sapmayı; asıl yoldan uzaklaşılmasına yolaçtığına inanırlar; onlardan olmadım ben. O kadar ki, çıkmaz sokaklara, her ne demekse “yanlış yollar”a sapmaya bayılırım. Asıl yol mürekkeptir; onu asal yol kılan başat özelliğini orada aramak gerekir… Yazıya dökmeye koyulduğumuz özöykü’nün, ne’sinden çok nasıl’ı onu yüksek hizaya taşıyacaksa taşıyacaktır.

    Yürümek fiilinin, yürüyüşün “yol düşüncesi” ile çakıştığı bireyler familyasının bir üyesi olarak yaşamımı sürdüredurayım, o konumla zıtlaşan bir karşı-konuma daha yatkın oldum hep: Ömrümün hafife alınamayacak bir bölümü masa arkasında oturarak geçti.

    Nietzsche’nin “ancak oturarak düşünüp yazılabilir” diyen Flaubert’e Putların Alacakaranlığı’ndaki pek ünlü çıkışını okuryazarlar tanır: “Yakaladım seni nihilist! Oturup durmak, tam da Kutsal Ruh’a karşı işlenen günah. Bir tek size yürürken gelen düşüncelerin değeri vardır”.

    Paylaşmıyorum o salvoyu, yalnızca çok oturan biri olduğum için değil, sık yürümüş biri de olduğum için: Gövdemin bütün konumlarında düşünceler geliştirdiğimi bilirim; buna karşılık tıpkı Nietzsche gibi yazarken ayakta durmamışımdır (Gide gibileri hesaba katıyorum doğal olarak).

    Yürüyen gövdenin zihnin işleyişini etkilediği yadsınamaz: Yürüyüş hali, doğurduğu açı ve ufuk değişikliklerinin kesintisizliğine bağlı biçimde çok sayıda tetikleme yaratır. Öte yandan, dalgın yürüyüş hali farklı bir zincirleme düşünce silsilesi peydahlar; körlemesine bir ilerlemeden derin uçlara ulaşıldığı gerçektir. Herkesin reçetesi kendine. Benimkisi toplama sürecine sıklıkla dayalı bir yürüyüş halidir, sonuçları sonra -Nietzscheseverleri kızdırmak pahasına- oturunca, hattâ uzanınca yüzeye tırmanmaya koyulacaktır.

    Alışıldık yollarda yürümek Enis Batur’un sıklıkla yazmak ve randevulaşmak için kullandığı Paris’teki Arago Bulvarı.

    Yol-cu açısından ana ölçünün adım olarak ele alınması benim gözümde uygun yaklaşım. İlk adımıma, kendi kendime ilk ayağa dikilişime ilişkin anılarım belleğimin asla erişemeyeceği tabakalarında kazılı. Oğlumunkileri gördüm yürümeye başladığında, o ana denk geldim; yüzüne yerleşen ifadeyi unutmadım bunca yıl geçti; benimkisi büyük olasılıkla eşi benzeriydi: Belki ilk utku duygusudur bu, yenidoğanın. Kimsenin yardımını almadan, erişkinler gibi durmayı, adım atmayı başarmak -yürümeyi öğrenmekten dem vurulmasını yadırgarım hep.

    50. yıldönümünde “Ay üstünde ilk adımı insanın” yeniden gündemin merkezindeydi. Bu adımın tanığı olmuş birkaç milyar dünyalıdan biriydim; Amerika Büyük Bir Şaka’da ben de bıraktığı ize değinecektim.

    Hiç kimsenin adım atmadığı yerlere ilk gidenlere ayrıcalıklı yer açılır Dünya’nın fihristinde. Büyük keşifler bir avuç gözüpek kaşifin harcıdır ya, onlarla elbet kıyaslanamayacak özel adımlar atmışızdır yaşarken; yalnızca kendimizi heyecana garketmiş hamlelerdir bunlar. Arkamda, arka hikayeler katalogumda sayısız öyle adım olmuştur; benim dışımda kimseyi ilgilendirmeyecektir varlıkları, izleri. İlk adımımınki de.

    Neden öyleyse yaşamöyküsü, auto-fiction ya da anı metinleri yazıyoruz? Ne’si olduğuna inanıyoruz yaşadığımız hayatın, ki hikâyesi başkalarını ilgilendirsin?

    Tartımlı düşünülürse, bir yazarın yaşamı -ayrıcalıklı örnekleri ayırırsak- sıradışı özellikler taşımaz pek. Bakmayalım efsun yüklemelerine, nedir ki Kafka’nın ya da Kavafis’in “hikayesi”. Bitmez tükenmez serüvenlerin doldurduğu, kalabalıkların, bazan koskoca ülkelerin yazgısını etkilemiş, sözgelimi Mao’nun, Mustafa Kemal’inkiler. Çok değerli yapıtların olaysız, handiyse ıssız yaşam biçiminden çıkabildiğinin tek örneği Pessoa mıdır; hayır.

    Yürümek, işte böyle bir edim türü; somut ve soyut cepheleri sapaklarla dolu. Kimileri sevmez sapmayı; asıl yoldan uzaklaşılmasına yolaçtığına inanırlar; onlardan olmadım ben. O kadar ki, çıkmaz sokaklara, her ne demekse “yanlış yollar”a sapmaya bayılırım. Asıl yol mürekkeptir; onu asal yol kılan başat özelliğini orada aramak gerekir: Borges’in Çatallanan Yol diye tanımladığı tür. Yazıya dökmeye koyulduğumuz özöykü’nün, ne’sinden çok nasıl’ı onu yüksek hizaya taşıyacaksa taşıyacaktır.

    Cehennem Pasajı’na uğrayışımın hemen ertesinde, Paris’teki klasikleşmiş güzergahlarımdan birini seçtiydim kimbilir kaçıncı kez. Aklımın yarısı bir önceki günün “Biz Ağaçlar” sergisinde, öbür yarısı içine yerleştiğim, hareketli parçası olduğum yolun çokparçalı kesitlerinde, ilerlemeye başladım.

    İçimdeki şeytan(lardan bu ‘iş’le sorumlu olan) dürttü o gün; yolun başından sonuna gidesiye, cep telefonumla fotoğraflar çektim; seçip sıraladıklarımla, hayır bir çok parçalı değil, hafif irkilerek ‘tenya şeridi’ olarak vaftiz ettiğim bir bütünlük oluşturmayı umdum. Arago Bulvarı, başlangıcına yakın bölümündeki kahvede pek çok metnimi yazdığım, randevulaştığım caddedir. Sık sık uzun, hafif eğimli yolu gidiş yönündeki kaldırım üstünden katederim; bu kez de alıştığım akışı zorlamadan, durakalka ilerledim.

    Şehir, tarihini ve efsanesini bir parça tanımışsanız, sizi insanlar ve olaylar üzerinden farklı zamanlara savurur; tekzamanlı olamaz yürüyüş çizginizi kuşatan gerçeklik. Bir şimdiki zamanınız vardır tabii, ama zihniniz ona çivilenmez her an, makas değiştirir. 35 Numara’da, görece yeni fotoğraf galerisi Zebra № 35’de Oturuyor yangının üzerinden aylar geçmiş, Notre Dame Katedrali’nin gece karanlığından alevler içindeki fotoğraflarını sergiliyor. O gece ben de İstanbul’da, TF1’den haberleri izlerken ekranın fotoğrafını çekmiştim (Cep telefonuma bakıyorum: 15 Nisan 2019, yerel saatle 21.31 yazıyor. Tarih’in ortasından böyle geçiyoruz artık; ona kendimizi dahil ettiğimiz kuruntusuyla, her gün birkaç milyar adet selfie’nin çekiliyor olmasını başka nasıl açıklarız).

    Yangın, ormanlarından yaklaşık 800 yıl önce kesilip katedralin çatısında kullanılmak hedefiyle hazırlanan meşe putrelleri kavurmuştu. Bir banka oturup düşündüm: Kütük, büsbütün canlı olmaktan çıkıp kesinkes ölü bir organizmaya dönüşüyor muydu kesildikten sonra? Yoksa, içinin içinde canlı hücreler, dokular kalıyor muydu? Ya da bir çeşit fantom acı çekmiş olabilir miydi Notre Dame’ın çatısındaki putreller?

    Sonra Cité Fleurie’ye dek sürdürdüm yürüyüşümü. 1878’de, bir girişimcinin Evrensel Sergi’den artan malzemelerle inşa ettirdiği bu sanatçılar sitesinin evlerinde kullanılan parçalar arasında Osmanlı pavyonundan gelme olanlar var mıydı sorusunu öteden beri kendime sormuşumdur. Paris’e gelen Türk ressamları arasında kısalı uzunlu burada konaklayan olmuşsa bile, kayıtlarda gözüme çarpmadı benim. Site bir ara Gauguin’i, 9 numarada Modigliani’yi ağırladığı için övünüyor; şimdiki konukları hakkında bilgi yok.

    İkinci mola yeri, yanıbaşındaki Square Henri-Cadiou. O da Cité’de atölye kurmuş sanatçılardan biri; oraya kurumsal bir nitelik kazandırdığı için seçilmiş olmalı parkın adı. Taşınmaz taş satranç karesi asıl heykel! Roussel’i, Nabokov’u, Zweig’ı, hepsinden çok Marcel Duchamp’ı çağrıştırıyor bana varlığı. İki oyuncu buluşuyorsa burada, biri evinden yanında getirecek taşları. Tek başına yürüyüşünü sürdüren, mola vermek için parka uğrayan biri, iki ayrı oyuncuya bölerek kendini, hayalet taşları boşlukta yerleştirerek hayaletsi bir oyun oynayamaz mı, neden olmasın?

    Bir ‘kare’ye oturtulmuş hapishane Venezuelalı eylemci İlyiç Ramirez Sanchez’in, nam-ı diğer “Çakal Carlos”un 15 yılını geçirdiği, Arago’nun 1909’da giyotin kurduğu La Santé Hapishanesi büyükçe bir kare şeklinde.

    Parkın bitiminden başlayan yüksek, alımlı duvar La Santé Hapisanesi’nin. Yanlış bilmiyorsam, 15 yıl buradaki bir hücrede tutuldu İlyiç Ramirez Sánchez; sonra başka bir hapisaneye nakledildi. Nüfusunu bilmiyorum La Santé’nin; duvar boyu ilerlerken üst katların parmaklıklı, çamaşır asılı pencerelerine bakarken içim daralıyor. Büyükçe bir ‘kare’ye oturtulmuş hapisane yapıları. Arago tarafında 1909’da giyotin kurulmuş; işgal döneminde Pétainci işbirlikçilerin elinden 14 direnişçi öldürülmüş; bugünse köktendinci teroristler için yapılmış özel bir kafes barındırıyor kare.

    Kare diyorum… Beckett’in Quad’ı kaçıncı kez zihin perdemde canlanıyor; kukuletalı siluet giriyor çıkıyor kareye; aynı La Santé’nin volta alanındaki hareket etme düzeni, karenin öteki yakasına, Beckett’in Godot’yu Beklerken’den gelen telif geliriyle satın aldığı dairenin penceresinden gördüğü hapisane avlusu konusuna bir defa daha döneceğim.

    Bu aşamada, birkaç yıl önce ikinci Paris kitabımda ağırladığım tarihî bir parçaya yoğunlaşıyorum: Şehirde başka örneği kalmış mıdır bilmem, bu memişhane’den bir dolusuna rastlanırdı 1970’lerde, hatırlıyorum. Dahası, şehirde ilk zamanlarımda, Fransız arkadaşlarımdan birinin beni bu memişhaneler bağlamında uyardığını da: Eşcinsellerin avlanma mekânları arasındaymışlar meğer. Kaç yıl geçti aradan; Roland Barthes’ın sarsıcı Incidents’ında çıktılar karşıma; hazret epey siftinmiş oralarda. Bugün bir tarihî şehir mobilyası örneği.

    360° çizerek etrafında fotoğraflarını çekiyorum yeniden. İşim bitince duvarboyunu katetmeyi sürdürüyorum, “Duvar”ı yazalı çeyrek yüzyıla yakın bir süre geçmiş olmalı; yeni bir ‘duvar metni’ hazırlanıyor aylardır kafamda, La Santé’ninki bir araf duvarı, arkasında bir cehennem sahası, günler ve geceler bitmek bilmez içeride (kodes, mahpushane, dam ve benzeri pek çok adı sanı vardır hapisanenin, bana kalırsa en okkalısını dile getirir “ben içerideyken” diyen biri); hele ki gerçek anlamda “ağırlaştırılmış müebbet” cezasına çarptırılmış olanların gözünde dışarısı yokolmuştur.

    Hafızanın içinde yürümek Paris’teki Saint-André des Arts Sokağı’nda her gün yürüyen, genç-yaşlı insanlar…

    Duvarın bitiminden sola dönüyor, paraleldeki Saint-Jacques Bulvarı’na, 38 numarada Sam’ı selamlamak için geçiyor, gerisin geri ilerlemeye koyuluyorum. Yürümek, ayrıca bir zaman tüneli açıyor insanın önünde; hayır, kronolojik bir hat değil oradaki; tersine, parçalanmış ve kimi parçaları dağılıp zemininden kopmuş bir ayna neyi nasıl yansıtırsa öyle: başıbozuk akış. Beckett’le tanıştığım gün Saint-André des Arts Sokağı’nın Saint-Michel çıkışındaydı; belki de Minuit Yayınevi’nden oraya yürüyerek gelmişti. Uzun yürüyüşlerin adamıydı, sabitleşme eğrisi yüksek ‘anti-kahraman’larının tersine. Bir pub’a oturmuş, biralarımızı söylemiştik; Christophe benim SB düşkünlüğümden coşkuyla sözettikçe taburemde ufaldığımı anlamıştı sanırım. Bir cesaret posta adresini istemiştim; Nil yayımlandığında ona gönderdim; teşekkür kartı ulaştı sonra; çerçevesinin içinde hâlâ bir tılsım, bir tür karşı-muskadır benim gözümde. Oradan Sam’ın bana “devam et” diye seslendiğini kurarım.

    Christophe’la 217, Rue Saint-Honoré’deki çift odayı paylaşıyorduk; o pervasız, taşkın genç adam beni Nedim Gürsel’le tanıştırmıştı; ama o bir şey mi, gözüpekliği sayesinde Chez Ruc’de Roland Barthes’ın masasına gidip uzun bir sohbete dalmış; aynı kahvede, komşumuz Roger Blin ile birkaç kez demlenmiş, Beckett’lerimizi tokuşturmuştuk. Onun sahneye koyma titizliğinden, Godot’yu Beklerken için Giacometti’ye yaptırttığı çıplak ağacın hikayesinden geçmiştim birkaç yıl önce. Beckett’in ağacı kaybolmuştu. Ama, Gazon Street de sırra kadem basmamış mıydı? Benim ‘iş’lerimden biri de bu kayıpları anımsatmaktı.

    Saint-Jacques Bulvarı, bir köşeyi geçince Auguste Blanqui caddesine dönüşür. Orada, yorulmuşum, bir yol kenarı sırasına oturuyorum. Benjamin düşüyor orada aklıma. Barikatlar beyinin yıldız haritası üstünden evren okumasına kilitlenişi. Onun, tek tek, Paris adreslerini ziyaretlerimden ne ummuştum?

    Artık mahalleye dönüş vakti. Yürüme’k’ten çeyrek yüzyıl sonra, gövdemin eskisi kadar dirençli olmadığının farkındayım; bir sonraki aşamada baston edinmeye gelecek sıra.

    Geçmişle bugün arasında 1866’da Sébastopol Meydanı’nda Saint-Jacques Kulesi’nin görünümü.
  • Savaşa ve salgına inat Antwerp’te olimpiyat

    Savaşa ve salgına inat Antwerp’te olimpiyat

    Büyük Harp’in galibi ülkeler ve İspanyol Gribi’nin altedemediği sporcular, tam 100 yıl önce bu ay Belçika’nın Antwerp kentinde biraraya geldi. Kimbilir, belki de COVID-19 nedeniyle seneye kaydırılan Tokyo Olimpiyatları da insanlığın yaralarını sarmasına vesile olacak; tıpkı bir asır evvel Belçika’da olduğu gibi…

    Tam 100 yıl önceydi… 1. Dünya Savaşı’ndan sonra bir de İspanyol Gribi’ni atlatmış ülkeler, ilk defa Belçika’da dalgalanan olimpiyat bayrağının altında buluşuyordu. İnsanlar sporla yaşama tutunmaya çalışıyordu.

    Aslında her şey 1912’de başlamıştı. Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin (IOC) toplantısında Belçika, 1920’de düzenlenecek organizasyona talip olmuştu. O günlerde henüz bir kent belirlemeyen heyet, ertesi yıl Antwerp’i aday göstermişti. 1914’te Paris’teki Olimpiyat Kongresi’ne 109 sayfalık broşürle gelen Belçikalılar, bu organizasyonu çok istiyordu. Diğer talipler Roma, Amsterdam ve Budapeşte’ydi. O gün ibre Macaristan’ı gösterse de ertesi ay kopan harp her şeyi değiştirecekti. 5 Nisan 1919’da olimpiyatı düzenleme onuru resmen Antwerp’e bahşedildi.

    Baron Pierre de Coubertin’in bırakmasından sonra 1925’te IOC başkanı seçilecek Henri de Baillet-Latour’un yönettiği bir komisyon sayesinde Belçika, kısa sürede hazırlıklarını tamamladı. Savaş sonrası ekonomik durum iyi olmadığından eldeki tesisler kullanılmış, yetkililer her harcama için kılı kırk yarmıştı. 4 Temmuz 1919’da inşaatına başlanan Olimpiyat Stadyumu, 23 Mayıs 1920’de kapılarını açıyordu.

    Antwerp+1920
    Savaşın ardından sporla pansuman 1. Dünya Savaşı ve İspanyol gribinin yaraları sporla sarıldı. 1920 Antwerp Olimpiyat Oyunları açılış töreninde çekilmiş bu fotoğraf tam 100 yaşında…

    Almanya, Avusturya, Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan, “savaşa sebep olmaları nedeniyle” olimpiyata davet edilmemişti (Sovyetler Birliği IOC’ye 1951’de üye olduğundan, yeryüzünün en önemli spor organizasyonunda ilk kez 1952’de boy gösterecekti). Harp sonrasında yeni kurulan ülkelerden sadece Estonya, Antwerp’e gitmişti. 1917’de bağımsızlığını kazanan Finlandiya da  ilk kez kendi bayrağının altında  sahne alıyordu (Belçika’daki programda buz pateniyle buz hokeyi de vardı).

    Barışı simgeleyecek beyaz güvercinler tarihte ilk kez uçuruldu ve organizasyon Kral 1. Albert tarafından 14 Ağustos’ta resmen açıldı. 29 ülkeden 65’i kadın, toplam 2626 sporcu Antwerp’te buluşmuştu..

    2020-04-17-Antwerp-story3-thumbnail
    Açılış töreninden 14 Ağustos 1920’de Kral 1. Albert’in konuşmasıyla yapılan açılış merasiminde 29 ülkeden 65’i kadın 2626 sporcu buluştu.

    İlk bayrak, ilk yemin

    İlk defa Coubertin tarafından 1913’te ortaya atılmıştı Olimpiyat bayrağı. Beyaz zemin üzerine içiçe geçmiş beş ayrı renkteki halka, ilk defa 1920’de insanlığı selamlıyordu. Peki bu renkler neyi ifade ediyordu? Modern oyunların babasına göre, bunlar organizasyonda boy gösteren ülkelerin bayraklarını simgeliyordu. Onun ölümünden sonra IOC tarafından 1940’ların sonunda çıkarılan kitapçıklara göre mavi Avrupa, sarı Asya, siyah Afrika, yeşil Avustralya ve Okyanusya, kırmızı da Amerika’yı ifade ediyordu (1951’de bu yorum tamamen terkedildi ve bu ifade yazılı materyallerden çıkarıldı).

    Belçika’daki bu yenilik, kimilerinin avuçlarını ovuşturmasına neden oldu. Antwerp’te bazı olimpiyat bayrakları kaybolmuştu. Tesadüf bu ya, bir tanesi nasıl olduysa Birleşik Krallık adına yarışan Avustralyalı Wilfred Kent Hughes’un valizinde bulunmuştu. Kapanış töreninde kaybolan asıl olimpiyat bayrağı ise 77 yıl sonra ortaya çıkacaktı. 1920’de ABD adına bronz madalya kapan Harry Prieste, ulusal olimpiyat komitesinin 1997’de verdiği bir yemekte ağzından baklayı çıkardığında 101 yaşındaydı. Takım arkadaşı Duke Kahanamoku’nun teşvikiyle direğe tırmanan Prieste, 77 yıl boyunca bir bavulda sakladığı Olimpiyat bayrağını sonradan iade edecekti. Emekli sporcu 2000’de son kez sahne almış, IOC’nin özel davetlisi olarak Avustralya’ya gitmişti. Ertesi yıl son nefesini veren Prieste’in çaldığı o bayrak, yıllardır Lausanne’daki Olimpiyat Müzesi’nde sergileniyor.

    Victor_Boin_1920
    1920’nin yıldızları Belçikalı Victor Boin, tarihin ilk Olimpiyat yeminini ederken…

    Olimpiyat yemini de ilk defa Antwerp’te okunmuştu. Belçika Sutopu Millî Takımı’yla 1908’de gümüş, 1912’de de bronz madalya kazanan, ayrıca eskrimde yarışan Victor Boin, şu sözlerle tarihe geçmişti: “Olimpiyat Oyunları’nda ülkemin şerefi ve sporun zaferi için kurallara uyarak dürüst yarışacağımıza ve gerçek sportmenlik ruhu içinde mücadele edeceğimize and içeriz”. 1972’den itibaren hakemler, 2012’den itibaren antrenörler de yemin ediyor.

    ABD’nin madalyalara ambargo koyduğu organizasyonda kuzeyli genç bir atletin ayak sesleri duyuluyordu. Henüz 23 yaşındaki Paavo Nurmi üç altın, bir de gümüş madalya kazanmıştı. Yaptıkları yapacaklarının teminatıydı…

    3046728
    1920’nin yıldızları 1920’nin üç altın madalyalısı Paavo Nurmi, Olimpiyat tarihinde aldığı dokuz altınla dünyanın en başarılı sporcuları arasında gösteriliyor.

    Uçan Fin: Paavo Nurmi

    Finlandiya denince belki de akla bir ömürdür ilk onun adı geliyor. 1. Dünya Savaşı sonrasında Olimpiyat Oyunları’na damgasını vuran Nurmi’nin öyküsü aslında bilinmeyen bir tarihe ışık tutuyor. 1897’de Turku’da doğan çocuğun yeteneği henüz 11 yaşındayken keşfedilmişti. Bırakınız yaşıtlarını, büyükleri bile yakalayamıyordu ufaklığı. O kadar hızlı koşabiliyordu ki… Küçüklüğünden itibaren ağır işlerde çalışarak babasına yardımcı olmaya çabalayadursun, babasının ücreti oğluna bir ayakkabı almaya yetmiyordu. İki sene sonra babasını kaybeden o çocuk, atletizm tarihine geçecekti.

    20160805034248_GettyImages-3203478_master
    İmkansızlıklar içinden gelen Paavo Nurmi, 1952 Helsinki’de Olimpiyat meşalesini yakan sporcu olacaktı.

    Antwerp’te olimpiyat sahnesine çıkıp üç altın kazanan atlet, asıl dört yıl sonra Paris’te yıldızlaşacaktı. 1500 ve 5000 metre yarışları aynı gün yapılmış, bir saat içinde iki branşta da dünya rekoru kırarak kazanan sporcu imkansızı başarmıştı. Takım, kros derken altın sayısını 5’e çıkaran Nurmi’nin 6. altını da belki federasyon yetkililerine takılmıştı. Çok sıcak olduğu için 10 bin metre koşmasına izin çıkmayan Nurmi, ülkesine dönüşte bu mesafede dünya rekorunu kıracaktı!

    Michael Phelps’ten sonra olimpiyat tarihinde 9 altın kazanan dört sporcu var: Larisa Latinina, Mark Spitz, Carl Lewis ve Nurmi. Unutulmaz atlet, eski Finlandiya Devlet Başkanı Urho Kaleva Kekkonen’in de dediği gibi mutsuz ölmüştü. Söylemeye gerek yok; beş parasız olarak. Öyle bir çağda yaşamıştı ki uçsanız bile nafileydi…

    PF9gemK8SeeLtAdg
    Tarihte hem Olimpiyat madalyası hem Nobel Barış Ödülü alan tek bir kişi var: Philip-Noel Baker

    Belçika’da madalya kazanan sporcular arasında biri, şüphesiz diğerlerinden ayrılıyor. İlk 1912’de olimpiyat sahnesine çıkan Britanyalı Philip Noel-Baker, Antwerp’teki açılış töreninde Birleşik Krallık bayrağını taşımış, 1500 metrede de ikinci olmuştu. Pistlere veda ettikten sonra diplomat olan emekli atlet, silahsızlanma konusunda yaptığı çalışmalar nedeniyle 1959’da Nobel Barış Ödülü’nü alacaktı. Bu prestijli unvana layık görülen, tek olimpiyat madalyalı kişi o! (Bu arada meraklısına not: Noel ikinci ismi değil, 1915’te evlendiği hanımının soyadı).

    1. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra Antwerp’te olimpiyat bayrağının altında sporcuların buluşması, birçokları tarafından çılgınlık olarak görülüyordu. Bugünün IOC Başkanı Thomas Bach, 100 yıl önce o zor koşullarda düzenlenen organizasyonun bize ilham vermesi gerektiğini düşünüyor. Kimbilir, belki de COVID-19 nedeniyle seneye kaydırılan Tokyo Yaz Oyunları, insanlığın yaralarını sarmasına vesile olacak; tıpkı bir asır evvel Belçika’da olduğu gibi…

    ANTWERP 1920’DEN…

    Tarih yazan unutulmaz sporcular

    • 41 altın, 27 gümüş, 27 de bronz madalya kazanan ABD, Antwerp 1920’nin en başarılı ülkesiydi. Onları takip eden İsveç’in hanesinde 19 altın yazıyor. Birleşik Krallık ve Finlandiya’nın ise 15 altın.
    • 1920’de en çok madalya kazanan sporcu Willis Lee. Amerikan atıcılık takımının üyesi, Belçika’dan evine 5 altın, 1 gümüş, 1 de bronz madalyayla dönmüştü.
    • Eskrime Nadi Kardeşler damgasını vuruyordu. Nedo altı branşın beşinde zafere ulaşırken, kardeşi Aldo 3 altın, 1 gümüş almıştı. Onu yenen de abisinden başkası değildi.
    • Belçikalı okçu Hubert van Innis, 20 yıl sonra tekrar çıktığı olimpiyat sahnesinde yine altınları toplamıştı. 1900’de iki birincilik kazanan sporcu, ülkesinde toplam dört birincilik, iki de ikincilik elde ettiğinde 54 yaşındaydı.
    • Tarihin en yaşlı madalya kazanan sporcusu olan İsveçli Oscar Swahn 72’sinde gümüş almıştı! Üç olimpiyatta ülkesini temsil edip 3’ü altın olmak üzere toplam altı madalya toplayan atıcı, tüm bu organizasyonlarda oğlu Alfred’le aynı takımda yer almıştı. Oğlu, ondan daha da başarılıydı.
    • 2 altın kazanan Amerikalı kürekçi John Kelly’yi belki duymadıysanız da kızını Monaco Prensesi olarak tanıyorsunuz: Grace Kelly.
    • Olimpiyat bayrağının çalınmasında rolü olan Hawaiili Kahanamoku, üç olimpiyat kazanmış bir isim. Bugün sörfün babası olarak biliniyor.
    • Amerikalı yüzücü Ethelda Bleibtrey kadınlarda bireysel ve takım yarışlarında verilen 3 altın madalyayı da kaparken, tenisin efsanesi Suzanne Lenglen de güle oynaya birinci olmuştu. Bugün Roland Garros’un kadınlar kupası onun adını taşıyor.
    • Açılış töreninde İtalyan Millî Marşı’nın notaları bulunamadığından, orkestra bunun yerine ünlü “O sole mio” şarkısını çalmıştı.