Etiket: Sayı:74

  • Yaşayan efsanenin tarihle karşılaşması

    Yaşayan efsanenin tarihle karşılaşması

    Dünya çapında sporu felç eden pandemi döneminde, Netflix üzerinden gösterime giren “The Last Dance” (Son Dans) belgeseli, aksiyona hasret kalmış sporseverlere ilaç gibi geldi. NBA tarihinin yaşayan efsanesi Michael Jordan’ın kariyer ve yaşam hikayesi, 90’lı yıllara damgasını vuran Chicago Bulls hanedanını da mercek altına alıyor. Anlatılan ve anlatılmayanlarıyla, spor belgeselciliğine yeni bir soluk getiren belgeselin analizi.

    Chicago Bulls genel menajeri Jerry Krause, 1997 Temmuz’unun sıcak bir gününde koç Phil Jackson’a 6 milyon dolar değerindeki 1 yıllık sözleşmeye imza attırdıktan hemen sonra soğuk bir tonda iki kısa cümle sarfetti: “Önümüzdeki sezon 82 maçın tamamını da kazansan umurumda değil. Bu, senin Chicago’daki son sezonun”. 1990’ları domine eden bir basketbol hanedanı için adeta sonun başlangıcı; 23 yıl sonra rating rekorları kıracak bir belgesel içinse yepyeni bir başlangıç noktasıydı.

    Bir süre sessizliğini koruyan Michael Jordan, 1997 Ekim ayında hazırlık kampı başladığında “Eğer Phil seneye burada olmayacaksa, ben de kesinlikle olmayacağım” diyerek zaten hazzetmediği Krause’a karşı tavrını net bir şekilde ortaya koyuyordu. Bulls hanedanı için “son dans” başlamıştı.

    23 Numara: Michael ‘Air’Jordan ESPN tarihinin en çok izlenen belgeseli ‘The Last Dance’, Chicago Bulls’un 1997-98 sezonuyla birlikte basketbol tarihinin en büyük efsanelerinden Michael Jordan’ın da hikayesi…

    Spiritüel felsefe ve Zen Budizm’e olan tutkusuyla meslektaşlarından farklı bir portre çizen “Zen Master” lakaplı Phil Jack- son, bazı oyuncuların zihinsel ve ruhsal gelişimine katkı sağlamak için onlara verdiği ki- taplarla sıradışı bir motivasyon tekniği uyguluyordu. O nahoş imzadan sonra hazırlık kampının ilk günü oyuncular toplandıklarında, soyunma odasındaki dolaplarında birer kitapçık bulmuşlardı. Üzerinde büyük harflerle “Son Dans” yazıyordu.

    ESPN tarihinin en çok izlenen belgeseli “The Last Dance” her ne kadar Chicago Bulls’un 90’lı yıllardaki 6. şampiyonluğuyla sonuçlanan 1997-98 sezonunun hikayesini işlese de, belgeselin ana teması birçoklarınca basketbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük oyuncusu olan Michael Jordan
    (MJ) ve görkemli kariyeri. MJ, Bulls formasıyla 13 sezonda 5 kez normal sezonun, 6 kez NBA finallerinin, 3 kez All-Star maçlarının MVP’si (en değerli oyuncu) seçildi. 6 kez NBA şampiyonluğu, 10 kez sayı krallığı kazanarak adeta başarının sözlükteki karşılığı hâline geldi.

    Jordan’ın, Chicago Bulls formasını son defa giymesinin üzerinden 22 sene geçmiş durumda. Kırmızı-siyahlılar 1998’de 6. şampiyonluğunu kazandığında dünyaya gelen bir nesil için, Michael Jordan sadece Youtube videolarında gördükleri, büyüklerin adından övgüyle ve hayranlıkla sözettikleri, geçmişte önemli işlere imza atmış bir oyuncudan fazlası değil. Z kuşağı olarak adlandırılan bu jenerasyonun büyük kısmı için gelmiş geçmiş en büyük basketbolcu, son yıllarda elde ettiği başarılarla “tüm zamanların en iyisi” olma iddiasını artıran LeBron James. “The Last Dance” belgeseli, Jordan için hem Z kuşağına dokunabilmek hem de James’in estirdiği rüzgarın yanında bir yakın tarih kasırgasını hatırlatmak adına büyük bir araç oldu.

    The Last Dance belgeselinin yönetmeni Jason Hehir, kamera arkasında Michael Jordan’a soruları da soran kişiydi.

    Yönetmen Jason Hehir, 10 bölüm boyunca MJ’in çocukluk ve kolej günlerinden NBA’deki ilk yıllarına, kısa süren beyzbol macerasından Bulls’la gerçekleştirdiği ikinci “three-peat”e (üstüste üç kez şampiyon olma) kadar flashback’lerle, izleyiciyi etkileyici bir zaman yolculuğuna çıkarmayı başarıyor.

    Belgeselde Wilmington-North Carolina’da ufak bir kasabadaki orta direk bir siyah aileden çıkan MJ’nin, New York’tan Paris’e attığı her adım takip edilen global bir kültür ikonuna dönüşmesine şahit oluyoruz. Jordan’ın yalnızca oyunculuğu değil kişiliği, karakteri, düşünce yapısı, duygusal yönleri de önplana çıkarılıyor. Henüz 21 yaşında bir çaylak oyuncu olarak uyuşturucu ve alkolün etkisinde bataklığa sürüklenen bir kulübün liderliğini kısa sürede ele geçirmesinden; babasının katledilmesinden üç yıl sonra bir Babalar Günü’nde yeniden NBA şampiyonu olduğunda soyunma odasında yere yığılıp hüngür hüngür ağlamasına kadar birçok çarpıcı sahne belgesele farklı bir boyut katıyor.

    Eleştiriler ve Jordan’ın tanıklığı

    Bunların yanısıra, döneme damgasını vuran birçok hadise de belgeselde yer bulmuş. Mesela 1992’de Barcelona Olimpiyat Oyunları’nda gövde gösterisi yapan “Rüya Takım” lakaplı, Magic Johnson’lı, Larry Bird’lü efsane ABD Millî Takımı’nın seçilmesi hikayesi. Jordan’ın, 80’li yılların en başarılı oyun kurucularından Isiah Thomas’ın takıma seçilmesine engel olduğu, hatta “takıma onu alırsanız beni unutun” dediği çokça gündeme gelmişti. MJ millî takım seçicilerine rest çektiğine dair söylentileri belgeselde kesin bir dille yalanlıyor.

    Bir diğer önemli konu da Jordan’ın kariyeri boyunca politikadan uzak durması ve bu nedenle özellikle Afro-Amerikan toplumunun eleştiri oklarına hedef olması noktasında. 1990’da memleketi North Carolina’daki senato seçimlerinde, Demokrat Parti’nin siyah adayı Harvey Gantt’i, ırkçı bir geçmişe sahip olduğu bilinen Cumhuriyetçilerin adayı Jesse Helms’e karşı desteklememesi büyük tepki çekmişti. Jordan’a atfedilen “Cumhuriyetçiler de ayakkabı (Nike-Air Jordan) satın alıyor” sözüyle bunun rasyonalize edilmesi, onun kamuoyu imajında ilk çiziğe yol açmıştı. 30 yıl sonra Jordan kamera karşısında bu sözü söylediğini itiraf ediyor ve kendisini hiçbir zaman bir rol model olarak görmediğini ifade ediyor.

    Altısı bir yerde Chicago Bulls’un 1990’lı yıllarda kazandığı altı Larry O’Brien kupası yan yana.

    Ona yöneltilen kişisel eleştirel arasında uzak ara ilk sıradaki mesele, takım arkadaşlarını aşırı zorlaması: “Kazanmanın bir bedeli vardır. Liderliğin de bir bedeli vardır. Takıma katıldığında benim standartlarıma ulaşmanı beklerim, daha azını kabul etmem. Eğer bu biraz seninle uğraşmamı gerektirecekse, uğraşırım. İnsanlar bunu izleyince ‘pek de iyi bir adam değilmiş. Hatta zorbanın tekiymiş’ bile diyebilirler. Sence öyle olabilir çünkü sen hayatında hiçbir şey kazanmadın. Ben kazanmayı istiyordum ama aynı zamanda onların da kazanmanın bir parçası olmalarını istiyordum. Bunu yapmak zorunda değildim. Yaptım, çünkü ben böyle bir adamım. Ben oyunu böyle oynarım. Benim zihniyetim buydu. Eğer sen öyle oynamak istemiyorsan o zaman oynamazsın… Ara verelim”.

    Michael Jordan 7. bölümün sonunda sorulan “yıllar içinde o hırslı hâlinin iyi bir adam olarak anılmamana neden olduğunu düşünüyor musun?” sorusuna yukarıdaki cevabı verirken gözlerinin dolması ve ağlamamak için çekime ara verdirmesi, “The Last Dance”de duygu yoğunluğunun zirve yaptığı anlardan biri.

    Başarının bedeli

    Belgesel, Jordan’ın hedeflerine ulaşıp, zirvedeki yerini korumak için yaptığı fedakarlıkları ve verdiği mücadeleleri tüm çıplaklığıyla ortaya koyarken, aynı zamanda başarıya giden yolda acımasız, vasatlığa karşı tahammülü olmayan, ürkütücü sayılabilecek yüzünü de göstermekten çekinmiyor. Kendisini motive etmek için ufacık bir jesti, mimiği veya karşı görüşü kendisine meydan okuma olarak algılaması ve bunlara dair belgeselde anlatılan anılar, Jordan’ın narsisizmin eteklerinde dolanan kişiliğini ortaya koyuyor. Ancak yönetmen, MJ’nin bu narsisizminin salt bir kişilik özelliği, başka bir deyişle bir tür kendini beğenmişlik olmadığını gayet iyi anlatmış. Maçlar sırasında kimi zaman kimi rakip oyunculara “takması” veya onlarla özel olarak uğraşması; onun yüksek konsantrasyon sağlamak ve başarıya ulaşmak için “kullandığı” ve takıma teçhiz ettiği bir silaha dönüşüyor.

    Hanedanın son dansı Chicago Bulls’un efsanevi kadrosundan (soldan sağa), Dennis Rodman, Scottie Pippen, Michael Jordan, Ron Harper ve Roni Kukoc sahada.

    Jordan’ın, Chicago Bulls formasını son defa giymesinin üzerinden 22 sene geçti. Kırmızı-siyahlılar 1998’de 6. şampiyonluğunu kazandığında dünyaya gelen bir nesil için, Michael Jordan sadece Youtube videolarında gördükleri, büyüklerin adından övgüyle ve hayranlıkla sözettikleri, geçmişte önemli işlere imza atmış bir oyuncudan fazlası değil. Z kuşağı olarak adlandırılan bu jenerasyonun büyük kısmı için gelmiş geçmiş en büyük basketbolcu, son yıllarda elde ettiği başarılarla “tüm zamanların en iyisi” olma iddiasını artıran LeBron James. “The Last Dance” belgeseli, Jordan için hem Z kuşağına dokunabilmek hem de James’in estirdiği rüzgarın yanında bir yakın tarih kasırgasını hatırlatmak adına büyük bir araç oldu.

    Bir aile dramı Michael Jordan, 1993 şampiyonluğunu, 33 gün sonra bir cinayette öldürülecek olan babasıyla birlikte kutlamıştı.

    Aile trajedileri ve bahsedilmeyenler

    “The Last Dance” her ne kadar spor belgeselciliğine yeni bir heyecan getirmesi açısından büyük övgü toplamış olsa da eleştirilerden de nasibini almış durumda. En önemli eleştiri belgeselin tarafsız bir bakışaçısına sahip olmaması. Bunun ana nedeni ise belgeselin yapımcıları arasında Michael Jordan’ın iş partnerleri Estee Portnoy ile Curtis Polk’un yanısıra Jordan’ın prodüksiyon şirketi Jump23’nin yer alması ve belgeseldeki her detayda son karar vericinin bizzat Jordan olması.

    Bir başka eleştiri noktası ise belgeselde Jodan’ın ailesinden bahsedilirken bazı figürlerin bilinçli olarak devre dışı bırakılması. Örneğin 17 yıl evli kaldığı, iki çocuğunun annesi Juanita Vanoy ve ablası Deloris Jordan’ın adları hiç geçmiyor.

    Boşanmalarının üzerinden 14 yıl geçse ve aralarında medeni bir ilişki olsa da, anlaşılan Jordan, kendisini sadakatsizlikle suçlayan ve boşanma tazminatı olarak 168 milyon dolar ödediği Vanoy’u belgeselde konuşturmaya hazır değildi.

    Babasını kaybettikten 3 yıl sonra bir Babalar Günü’nde yeniden şampiyon olduklarında ise soyunma odasında yere yığılmış ve gözyaşlarına boğulmuştu.

    Jordan ailesinin işlendiği kısımlarda ablanın yok sayılmasının nedeni ise çok daha trajik. Deloris Jordan, 2001’de piyasaya çıkan In My Family’s Shadow (Ailemin Gölgesinde) adlı kitabında, MJ’nin “en büyük idolümdü” dediği ve 1993’te bir cinayete kurban giden babası James Jordan’ın kendisine 5 yıl boyunca tecavüz ettiğini iddia etmişti. Daha vahimi annesini bu durumdan haberdar ettiğinde kendisine inanmayıp evden kovduğunu yazmıştı. MJ’in ablasıyla uzun yıllardır görüşmediği biliniyor.

    Kırılan kalpler: Takım arkadaşları

    “The Last Dance” sadece Michael Jordan’ın değil Bulls takımının önemli rol adamlarının da kariyer öykülerini ele alıyor. Ancak bu isimlerden bazıları belgeselin yayınlanmasının ardından kendilerinin karalandığını öne sürerek tepki gösterdi. Jordan’ın Bulls’ta geçirdiği 13 sezonun 10’unda sahadaki sağ kolu olan ve 6 şampiyonlukta büyük payı bulunan Scottie Pippen bunlardan biri. Jordan’ın belgeselde Pippen’ın kimseye haber vermeden 97-98 sezonu öncesi ameliyat olmasını “bencilce” olarak nitelemesi efsane forvetin öfkelenmesine neden oldu. ESPN yazarı David Kaplan, Pippen’ın bu yorumdan ötürü büyük hayalkırıklığı yaşadığını ve Jordan’a kırgın olduğunu ifade etti.

    Chicago’nun 1991-92-93’te kazandığı üstüste üç şampiyonluğun mimarlarından Horace Grant ise bir adım daha ileri giderek Michael Jordan’ı yalancılıkla suçladı. Belgeseldeki hikaye anlatıcılarından biri olarak karşımıza çıkan Grant, “The Last Dance”in bir belgesel değil, adeta bir Jordan güzellemesi olduğunu ifade ediyor: “The Last Dance eğlenceli mi? Eğlenceli ama Jordan ile soyunma odasında yaşayan birisi olarak belgeselin %90’ının yalan olduğunu söyleyebilirim. Jordan’ın takım arkadaşlarına söyledikleri ve aldığı cevaplar belgeselde yok. Tabii buna belgesel denirse”.

    Kötü adam: Jerry Krause

    “Star Wars”un Darth Vader’ı, “Batman”in Joker’i varsa “The Last Dance”in de Jerry Krause’u var.

    Aldığı radikal kararlarla Bulls hanedanını yer ile yeksan eden adam olarak gösterilen kulübün basketbol operasyonlarından sorumlu başkan yardımcısı ve genel menajeri Krause…

    “Şampiyonlukları organizasyonlar kazanır, oyuncular veya koç değil” sözüyle Chicago’nun zaferlerinde en az oyuncular kadar payı olduğunu iddia etmesi, düzenin ana dişlileri Michael Jordan, Scottie Pippen ve Phil Jackson’la devamlı sürtüşmesi, Krause’u kötü adam olarak göstermek için aslında yeterli diyebilirsiniz.

    Ancak 1985’ten 2003’e kadar Bulls’a hizmet vermiş ve kulüp tarihindeki tüm başarılarda yönetici olarak izleri bulunan Krause’un oyuncular ve takım aleyhine gözüken kararlarının altında fiziksel görünüşünden (kısa boylu ve obez) kaynaklı kompleksli bir kişiliğin yattığının ima edilmesi, en hafif tabirle “sığ” bir bakışaçısını yansıtıyor. Kaldı ki Krause, Mart 2017’de, çekimlerin başlamasından dört ay önce vefat ettiği için zaten kendisini savunamazdı.

    Sonu başlatanlar Jerry Krause ve Phil Jackson sürtüşmesi Chicago Bulls hanedanının sonunu getirdi.

    Her ne kadar belgeselin son bölümünde Jordan ve Pippen, Krause’un iyi bir yönetici olduğunu söyleyip hakkını teslim etseler de, kamuoyu Krause’u çoktan yargılayıp sosyal medyada linç etti bile. Krause ölümünden önce, 40 yılı aşan yöneticilik hayatını ve Bulls’daki yıllarını anlatan anılarını bir kitapta toplamayı planlıyordu. Hatta kitabın büyük bir kısmı hazırdı. Ne var ki ömrü bu eseri tamamlamaya yetmedi. “The Last Dance”in yayınlanmaya başlamasından sonra ailesi Krause’un kaleme aldığı anılarından bir kısmını medyada paylaşmaya karar verdi. O kısımlardan biri de “hanedanın yıkılması” ile ilgiliydi.

    Krause özetle, yönetim olarak bu kadar başarı elde etmiş bir ekibi bozma kararını kolay vermediklerini, ancak Jordan’ın Jackson’dan başka bir koçla çalışmak istemeyişi, Dennis Rodman’ın ilerlemiş yaşı, Pippen’ın kronik bel sakatlığı ve takımın ekonomik sıkıntılarının onları bir yol ayrımına getirdiğini ifade ediyor.

    Pippen hadisesi: Peki kim haklı?

    Scottie Pippen’ın 1991 yazında imzaladığı 7 yıl ve 18 milyon dolarlık sözleşme, yıllar içinde NBA ve takımların gelirlerinin yeni televizyon yayın anlaşmaları, artan salon gelirleri ve ürün satışlarına bağlı olarak yükselmesi ve bu sayede oyunculara ödenen ücretlerin de astronomik seviyelere ulaşması yüzünden adeta çerez parasına dönmüştü.

    “Pip”, NBA’in en iyi 10 oyuncusundan biri olarak gösterildiği günlerde, trajikomik bir şekilde ligin en çok kazanan 122. ismiydi. Oysa Jerry Krause ve takımın sahibi Jerry Reinsdorf, Pippen’ı NBA’de ekonomik olarak dengelerin oyuncuların lehine değişmesinin an meselesi olduğu ve 7 yıllık sözleşmenin birkaç sene sonra çok da cazip görünmeyebileceği hususunda uyarmışlardı.

    Pippen, Arkansas’ın Hamburg şehrinde yaşayan 12 çocuklu fakir bir ailenin 11. çocuğuydu ve çok zor şartlarda yetişmişti. Babası ve bir kardeşi felçliydi. Ufak bir koleje kapağı attığında boyu 1.85’ti. Dört yıl sonra mezun olduğunda boyu 2.01 olmuş, performansıyla NBA yetenek avcılarının gözüne takılmış ve nihayetinde Krause’un yeteneğine inanmasıyla 1987 draftı gecesi bir takasla 5. sırada seçildiği Seattle Supersonics’ten Chicago Bulls’a transfer edilmişti.

    Basketbolun Batman ve Robin’i Michael Jordan ve Scottie Pippen pek çok otoriteye göre NBA tarihinin gelmiş geçmiş en iyi ikilisi…

    Pippen ilk dört senesinde gösterdiği gelişimle Bulls’un değerli bir parçası oldu. Michael Jordan takımın Batman’iyse, Pippen da Robin’iydi. 1991’de Chicago’nun ilk şampiyonluğunda büyük payı olan Pippen için sözleşme zamanı gelmişti. Sırtında ilk kez o dönem ortaya çıkan ve ilerde müzminleşecek sakatlıkları ve memleketinde eline bakan geniş bir akraba topluluğunun varlığı ve baskısı, 25 yaşındaki genç basketbolcunun gelecek üzerine fazla kafa yormadan 7 yıllık sözleşmeye imza atmasına neden oldu.

    Zaman Krause’u haklı çıkartırken, Pippen’da memnuniyetsizliğe yol açtı. Krause’un Pippen’ı iki başarısız girişimle 1994’te Shawn Kemp karşılığında Seattle’a, 1997 yazında ise Tracy McGrady için Toronto’ya takas etmeye çalışması Pippen-Krause ilişkisinde tarafları yüzyüze bakamayacak hâle getirdi. Pip, Krause’u her fırsat bulduğunda aşağılıyor, hakaret ediyordu. Bunu, takımın önünde, herkesin duyacağı şekilde yapıyordu. Zaman zaman koç Jackson veya takım arkadaşları araya girip Pippen’ı sakinleştiriyorlardı.

    Araları yüzyüze bakamayacak kadar bozulan bir diğer ikili Scottie Pippens ve Jerry Krause idi. Pippens istediği parayı alamasa da emekli olduğunda toplam kariyer kazancı 110 milyon dolara ulaşmıştı. Jordan ise kariyeri boyunca 93 milyon dolar elde edebildi.

    Her şeye rağmen Jerry Krause, Pippen’ın yaşadığı mağduriyetin farkındaydı. Krause anılarında Pippen’la 11 yıllık birlikteliklerini sonlandırırken en azından bu mağduriyeti giderdiklerini şu sözlerle ifade ediyor:

    “… Scottie son iki yılda iki ciddi ameliyat geçirmişti. Üstelik bunlardan birini, ona sezonda maç kaçırmaması için yazın erkenden olmasını istediğimiz halde bilerek geç bir dönemde olmuştu. Bir süperyıldız kadar kazanmak istiyordu ve buna hakkı da vardı… Ocak 1999’da Pippen’ın menajerleri bizden Scottie’ye bir iyilik yapmamızı istedi. Scottie’nin fazladan 20 milyon dolar kazanmasına yardım edebilirdik. Jerry (Reinsdorf ) ve ben ona bu veda hediyesini verdik ve Houston’a gitmesini sağladık”.

    Jordan’dan daha uzun bir kariyeri olan Pippen, sadece basketboldan ona kıyasla daha çok para kazanmıştı. Şaka değil gerçek.

    20 yıllık bekleyiş ve belgesel kararı

    Krause’un Bulls hanedanının ipini çekmeye hazırlandığı o günlerde, bugünün NBA başkanı Adam Silver’ın başında olduğu NBA Entertainment departmanı 1997-98 sezonu boyunca Bulls’u sınırsız erişim hakkıyla takip edip bir belgesel yapmak için kolları sıvıyordu. Silver ve ekibi uzun görüşmeler sonucu Bulls yönetimini, koç Jackson ve Jordan’ı bu projeye ikna etmeyi başardılar. MJ’in sadece tek bir şartı vardı: Kendisi onay vermeden görüntüler asla kullanılmayacaktı.

    Prodüksiyon ekibi hummalı bir çalışmayla, 1997-98 sezonunda Michael Jordan’ın Salt Lake City’de oynanan final serisinin 6. maçında Utah Jazz’a karşı şampiyonluğu getiren son basketiyle bitene kadar 500 saatin üzerinde bir film arşivi elde etmişti. Ancak Jordan’dan bir türlü izin kopartılamayınca bu devasa arşiv yaklaşık 20 yıl boyunca NBA’in New Jersey’deki ofisinde bir kasada kilitli kaldı.

    6. maçın son 6.6 saniyesi Michael Jordan’ın 1998 NBA finalinin 6. maçında, maçın bitimine 6.6 saniye kalmışken attığı bu şut, takıma şampiyonluğu getirmişti.

    Altın değerindeki onlarca film rulosunun tozlu arşivlerden çıkamayacağı düşünülürken, 2016’da yayımlanan bir belgesel beklenmedik bir şekilde “The Last Dance”in doğmasına önayak olacaktı.

    ESPN’de yapımcı olarak görev alan ve 2003’te Jordan’ın o dönemki menajeri David Falk’tan arşivin varlığını öğrenen Mike Tollin, Şubat 2016’da harekete geçmek için doğru zamanın geldiğini hissetti. 450 dakikalık O. J. Simpson belgeselinin gördüğü ilgi üzerine harekete geçmişti.

    Kilidi çözen kişi: Mike Tollin

    Tollin, MJ’in en güvendiği iş ortakları Curtis Polk ve Estee Portnoy’dan bir randevu kopardı. Aklında 6 ila 8 bölümden oluşacak bir belgesel fikri vardı. Birkaç toplantı sonrası, 22 Haziran 2016’da son onayı verecek kişi olan Jordan’la masaya oturdular. Tollin’in sunumunun ilk sayfası kendi elyazısıyla kaleme aldığı bir mektuptu: “Sevgili Michael, ofisime her gün senin ayakkabılarını giyen ama seni basketbol oynarken hiç görmemiş çocuklar geliyor. Artık zamanı geldi”.

    Belgeselin adı, takımla son bir sezon için sözleşme imzalayan koç Phil Jackson’ın bu sezonun teması olarak belirlediği The Last Dance / Son Dans’tan geliyor.

    Jordan bu mektuptan da, Tollin’in sunumunun geri kalanından da etkilenmişti. Ekibin hazırladığı bölüm skeçlerine son bir kez göz gezdirdi. Tollin için bir asır gibi gelen birkaç dakikalık sessizliğin ardından yakın gözlüğünü çıkardı ve yıllardır beklenen o cümleyi söyledi: “Haydi yapalım”.

    Şimdiden spor belgeselciliğine yeni bir soluk getiren “The Last Dance”in bir bakıma isim babası olan Phil Jackson da belgeselin ilk bölümünde şöyle diyor: “Oyuncuların hepsine özellikle bu son sezonumuzda tam anlamıyla birlikte olmanın ne kadar önemli olduğundan söz ettim. Yaşayacaklarımızın tadını çıkarmalarını istiyordum, çünkü bunun son kez gerçekleşeceğini biliyordum. O yüzden buna ‘Son Dans’ dedim”.

    THE LAST DANCE / SON DANS
    YÖNETMEN: JASON HEHIR YAPIMCI: NETFLIX, ESPN, MANDALAY SPOR MEDYA, NBA BÖLÜM SAYISI: 10
    YAPIM SÜRESI: 2 YIL
  • Batılı seyyahın merakı ‘çarşı ressamı’nın sanatı

    Batılı seyyahın merakı ‘çarşı ressamı’nın sanatı

    17. yüzyılda, kitap resimlerinden bağımsız olarak kıyafet albümleri için çizimler yapan bağımsız “çarşı ressamları” ortaya çıktı. Batılı seyyahlar ya da görev için İstanbul’da bulunan elçiler, dükkanlarında oturan bu esnaf-nakkaşlara Osmanlı halkını ve yöneticilerini betimleyen resimler sipariş ediyordu.

    Osmanlılar, Matrakçı Nasuh dışında, bir seyahatte gördüklerini resmeden bir sanatçı yetiştirmediler. Ancak İstanbullu “çarşı ressamları” var ki, onlar Batılı seyyahlar için Osmanlı insanını baştan ayağa betimlemişti.

    İlk defa 1985’te Metin And’ın kullandığı “çarşı ressamları” tabiri, saray için çalışmayan bağımsız halk ressamlarını ifade eder. Bunların çizdikleri şeyler ya el altından satılan açık-saçık resimler ya da halk destanları ve Batılı müşterilerin ısmarladıkları kıyafet albümü çizimleriydi. Oldukça sade ve öz betimler yaratmaya çalışan bu nakkaşların eserleri, Viyana, Paris, Londra, Berlin, Stockholm, Venedik ve Varşova kütüphanelerine kadar yayıldı.

    1616’da Turkey Company adına İstanbul’da bulunan Peter Mundy, burada çizdirdiği bir kıyafet albümünü Londra’ya götürdü ve seyahat notlarında bu çizimlerin sanat değeri açısından çok yüce eserler olmasalar da bizzat Türkler tarafından çizildiğini ve konuyla ilgili tatmin edici nitelikte olduklarını kaydetti. Anlaşılıyor ki Batı’da Türklerin dış görünüşlerine ve yaşantılarına dair büyük bir merak sözkonusuydu ve görsel belgelerin bizzat Türkler tarafından ortaya konmaları, önemli bir kaynak değerini ifade ediyordu. Diğer bir yanıyla bu muhteşem görsel kaynaklar, sarayın ısmarladığı tarihçeler ve onların resimleri gibi sadece hükümdara odaklanmıyordu; hamalından aşçısına, ekmekçisinden karakullukçusuna kadar tüm tebaayı resmediyordu.

    1686-1688 arasında İstanbul’da bulunan Fransız diplomat Pierre Girardin, bir saray nakkaşı olarak bilinen Hüseyin İstanbulî’ye -veya onu taklit eden bir serbest nakkaşa- Osmanlı Sultanı 2. Süleyman’ın ve tebaasının tasvirlerini yaptırmış, efendisi Güneş Kral 14. Louis’ye görsel bir rapor olarak sunmuştu (Bazen bu tanıtım faaliyeti padişahın bizzat kendisi tarafından da yapılmıştır; Sultan 1. Abdülhamid (1774-1789) Prusya elçisi General Diez için benzer bir albüm ısmarlamış ve belki bu yolla başarısız imajını tazelemeyi amaçlamıştır).

    Bu eserlerin hemen hiçbiri -yabancılar için üretildiklerinden- bugün Türkiye’de bulunmuyor. Ama bana kalırsa en büyük şanssızlığımız bu değil. 1720’deki devasa Okmeydanı-Haliç sünnet şenliğinin önde gelen isimlerinden Dârüssaâde Ağası Hacı Beşir Ağa, 1715’te Kahire’deyken haberdar olduğu Evliya Çelebi’nin Seyahatnâmesi’ni 1742’de Mısır’dan İstanbul’a getirtmişti. Şenlikleri resmeden saray nakkaşı Levnî Abdülcelil Çelebi’ye kitaptan bahsedip onu bu külliyatı resmetmeye teşvik etseydi, ortaya nasıl bir musavver dünya panoraması çıkardı acaba! Ne yazık ki bu tarihî kesişim bizi böyle bir hediyeden mahrum bırakmış ve neyse ki Levnî minyatürlerinin yıldız ismi Hacı Beşir Ağa, bize resimsiz de olsa “Âlem Seyyahı”nın yaldızlı sözcüklerini ulaştırmış.

    Gezgin derviş

    Görevi nedeniyle İstanbul’a seyahat eden Pierre Girardin, Türk nakkaşa sipariş ettiği kıyafetnâmede başka seyyahları da görmek istemiş olsa gerek ki albümde pek çok derviş-seyyah tipi yer alıyor. Dervişler nefislerini terbiye etmek ve Tanrı’nın hikmetlerini keşfetmek için seyahatlere çıkarlar, geceleri tekke, mağara veya harabelerde kalırlardı. “Örümcek Dede dervişi” notunu taşıyan minyatürdeki bu figür, elindeki bohça ve asasıyla seyahat hâlinde (Figures Naturelles de Turquie, res. Hüseyin İstanbulî [?], 1688. Fransa Ulusal Ktp., N. Od. 7).

    1
    2

    Tuhaf bir seyyah

    Burada farklı bir seyyah türü olarak gösterilen bu adam biraz tekinsiz bir derviş olmalı ki Girardin buna, “ne Allah ne şeytan tanırlar, dünyanın en azılı suçlularıdır” diye kayıt düşmüş. Elindeki keseye bakılırsa gezgin derviş, el uzatmış, cerre çıkan medreseliler gibi, belki bir yol arası dileniyor (Figures Naturelles de Turquie).

    Yolların nakkaşı

    Matrakçı Nasuh, Kanunî Sultan Süleyman’ın 1533-1536 arasında çıktığı İran seferindeki yol güzergâhını görmüş, şöyle bir gözünü kapadıktan sonra aklında kalan imgeleri -buradaki örnekte Eskişehir’i- fiziksel gerçekliğe uymadan ama her şeyi iki boyut üzerinde yerli yerine koyarak resmetmişti. Bu resimler onu, bir seyahati bizzat görüp betimleyen tek Türk nakkaşı yapıyor. Ne var ki bu büyük usta, kâğıdına insan çizmiyordu. (Beyân-ı Menâzil, İstanbul Üni. Ktp., TY 5964).

    3
    4

    İşlerin içyüzü

    Vezir Kalender Paşa, 1616’da derleyip 1. Ahmed’e sunduğu Falnâme’nin hemen başında Şeyh Sadî’nin (Şirazî, öl. 1292) portresine ve garip bir öyküsüne yer veriyor. İşlerin içyüzünü anlamakla ilgili bu tuhaf öyküye göre, gezgin şeyh ruhban kılığında Çin’e seyahat eder. Bir tapınakta, ellerini kaldırabilen bir puta tapınılmaktadır. Gizlice orada kalır ve herkes dağıldığında putun altından numaracı bir keşişin çıktığını görür. Keşişi öldürür, sırrı ifşa eder. Tapınağın inananları oradan yüz çevirirler. Belki de derleyici bu seyahat öyküsünü anlatarak, bir fal kitabına başlamadan önce okurlarını batıl inanışlara karşı uyanık tutmayı hedefliyordu (Falnâme, res. Nakşî, TSMK, H. 1703).

  • Ayasofya: Kubbe altında herkesi birleştiren mabet

    Ayasofya: Kubbe altında herkesi birleştiren mabet

    Bosna’da camilerin yakıldığı; Suriye’de kiliselerin, antik eserlerin yokedildiği; Afganistan’da Buda heykellerinin havaya uçurulduğu günümüz dünyasında, Türkiye’nin dünyaya verdiği bir kültür dersiydi Ayasofya. Özellikle Batı’nın genetik kodlarına yerleşmiş olan ayrımcılığa karşı, Türk insanının tarihten gelen adalet duygusu, ahlak duygusu, eşitlik ve hakkaniyet duygusuydu.

    Altıncı yüzyıldan bu yana İstanbul’un tarihî silüetinin değişmez parçası olan Ayasofya, tarihte ve günümüzde çeşitli insanlar için değişik anlamlar ifade etti ve ediyor. Ortodoksluk inancının kadim mabedi, Müslümanların fetih simgesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun birinci camisi, cumhuriyetin müzesi…

    Ben de bu çeşitli insanlardan biri, profesyonel turist rehberiyim. 25 seneye yaklaşan meslek hayatımda Ayasofya benim için Türkiye’nin en değerli kültür varlığı ve en sevdiğim çalışma alanım oldu.

    Kaba bir hesapla, Ayasofya’ya 2.000 defa gitmiş olmalıyım. Öğrenmek için en çok çaba sarfettiğim tarihî mekan oldu. Üzerine en çok okuduğum, her gün hakkında yeni birşeyler öğrendiğim büyülü, koca bir ev. Dünyanın ve Türkiye’nin her yerinden her inançtan insanları Ayasofya’da gezdirdim. Onlara uzun tarihini, mimarisini, mühendisliğini, mozaiklerini ve hat levhalarındaki sanatını olgularla anlattım. Beğenmeyen, etkilenmeyen kimseyi görmedim. Devlet başkanlarını, dünyaca ünlü sanatçıları, her inançtan hacıları, çok bilgili amatörleri, yolu İstanbul’a kazara düşmüş ve Ayasofya’nın daha önce adını bile duymamış insanları gezdirdim. Bu dev yapı hepsinde unutulmaz bir etki bırakmıştır.

    Turist gruplarına anlatımlarımda bir Türk rehber olarak en çok gurur duyduğum bölüm, Ayasofya’nın müze olmasıydı. 85 sene önce 2. Dünya Savaşı’na giden bir dünyada, Türkiye Cumhuriyeti bu çok anlamlı yapıyı müzeye çevirerek bütün dünyaya bir barış, kültüre saygı ve birlikte yaşama örneği göstermişti. Modern zamanların güya barış içindeki dünyasında ise insanlar sözde etnik veya sözde dinî gerekçelerle öldürülürken, Ayasofya benzersiz bir emsal, bir simge olarak yüzümüzü ağartıyordu. Bosna’da camilerin yakıldığı; Suriye’de kiliselerin, antik eserlerin yokedildiği; Afganistan’da Buda heykellerinin havaya uçurulduğu günümüz dünyasında, Türkiye’nin dünyaya verdiği bir kültür dersiydi Ayasofya.

    Bugünün gezginleri bu bakımdan da şaşırıyorlardı Ayasofya’da. Ortodoks Yunanlar Türklerin mozaikleri korumuş olmasına, Sünni Araplar hat levhalarda Allah, Muhammed ve dört halifenin isimleri yanında Hasan ve Hüseyin’in de bulunmasına… Türklerin Ayasofyası herkese bir şeyler gösteriyor; herkese farklılıklara rağmen barış içinde yaşamanın mümkün olabileceğini kanıtlıyor; üstelik bunu post-modern şovlar ve gösterişlerle değil, dünya kültür mirasının belki de en üst seviyedeki eserini bu şekilde koruyarak yapıyordu. Bu bakımdan Ayasofya bir umuttu. Özellikle Batı’nın genetik kodlarına yerleşmiş olan ayrımcılığa karşı, Türk insanının tarihten gelen adalet duygusu, ahlak duygusu, eşitlik ve hakkaniyet duygusuydu.

    Türkiye ekonomisinin can damarı turizmin altın çağını yaşadığı çok da eski olmayan günlerde, Ayasofya önündeki bilet kuyruğu metrelerce uzardı. Müzenin fedakar personeli, rehberlerle işbirliği halinde senede 3 milyondan fazla ziyaretçiyi Ayasofya’da ağırlardı. Misafirlerin programına ve zamanına göre Ayasofya’yı yarım saat ile 2 saat arasında bir sürede gezerdik. Her köşesi bir öykü, her ayrıntı, bir tarih… 

    Ayasofya ziyareti, inançlı veya inançsız her insan için olağanüstü bir duygusal tecrübeydi aynı zamanda. Bugünün çatışmacı dünyasında, Ayasofya’nın “tarafsız” statüsünün değişmesi elbette kimilerini mutlu, kimilerini mutsuz etti. Biliyorum, “coğrafya kaderdir”; ancak turizmciler ve rehberler olarak ülkemizi, kültürümüzü, insanımızı dünyaya güzel tanıttık, tanıtıyoruz. Bunu Ayasofya’nın gücü olmadan bu kadar yapamazdık emin olun. Bu “yumuşak güç”, maddi getirisinin ötesinde uluslararası ilişkilerde de  hükümetlerimizin önemli bir müttefiki oldu kuşkusuz.

    Tarihi bir sembol

    Ortodoksluk inancının kadim mabedi, Müslümanların fetih simgesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun birinci camisi, cumhuriyetin müzesi

    21. yüzyıl Türkiye’sinin Ayasofya’nın mimarisine, sanatına bir zarar vermeyeceğini, tersine korumaya devam edeceğini biliyorum. Fatih Sultan Mehmet’in ve sonraki padişahların 18. yüzyıl başlarına kadar kapattırmadığı mozaiklerin bugün görülemez hâle getirileceğini düşünmüyorum. Tekrar camiye çevrilmesine rağmen, bu anıtın hâlâ bütün insanlığa ait olduğu hakikatinin unutulmayacağına inanıyorum. İnsanlığın bu eşşiz anıta sahip çıkmasının yolu, onu görmekten, gezmekten geçer. Bu bakımdan, yapılacak bütün düzenlemelerin dikkatle tasarlanacağını; gezi ile ibadet alanlarının ayrılmasına önem verileceğini; ayakkabı çıkarmak, verilen kıyafetleri giymek gibi zorlaştırıcı uygulamalardan kaçınılacağını düşünüyorum.

    Ayasofya’yı tüm ziyaretçilere anlatmaya devam edeceğim. Atatürk Türkiyesinin dünyaya örnek olmuş bu tarihî girişimini, meslek hayatımın çeyrek yüzyılında yaşayabildiğim için kendimi şanslı hissedeceğim. Ve Ayasofya hangi inançtan, dinden, ülkeden, dünya görüşünden olursa olsun, o muazzam kubbesi altında tüm ziyaretçileri insan olmakta birleştirecek.

  • Fatih’in bedduası ve İstanbul’daki vakıf malları

    Fatih’in bedduası ve İstanbul’daki vakıf malları

    Ayasofya’nın cami olması kararı, Fatih Sultan Mehmet’in bedduasına dayandırıldı, ama tüm vakıfnamelerde bulunan bu beddualardan kurtulmak için Ayasofya’yı camiye çevirmek yeterli değil. Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinden kalıp yöneticisi olmadığı için Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilen başka vakıf malları da var ve pek çoğu da amacına uygun kullanılmıyor.

    “İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, (…), camilikten çıkarırlarsa (…) Allah’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın”.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ayasofya’nın cami haline getirileceği kararını açıklarken kullandığı “Bugün alınan karar, Fatih’in bu ağır bedduasından kurtulmamızı sağlamıştır” cümlesi üzerine çeşitli gazeteler ve internet siteleri, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nde 5,5 asırdır muhafaza edilen Ayasofya Vakfiyesi’nin olarak yukarıdaki metni dolaşıma soktular. Alıntının altındaki Fatih Sultan Mehmet imzası bile tek başına bu metnin gerçek olmadığından şüphelenmeye yeterdi aslında. Çünkü 2. Mehmet’in vefatından çok sonra “Fatih” unvanıyla anılmaya başladığı, çıkardığı fermanları “Kayser-i Rum” unvanıyla imzalamayı tercih ettiği yaygın olarak bilinen bir durum.

    5,5 asırlık Fatih Vakıfnamesi Tapu ve Kadastro Müdürlüğü’nde saklanıyor.

    Vakıfnâmeyi incelediğimizde, 2. Mehmet’in hayrat olarak kiliseden tahvil edilerek tamir ve ihya edilen Ayasofya Camii, Mevlânâ Molla Zeyrek Camii, Eski İmaret Mescidi, Kalenderhane Mescidi, Galata (Molla Arap) Camii, Silivri Camii ile yeniden inşa edilen Şeyh Vefa Mahallesi Camii (Şeyh Vefa Camii), Rumeli Hisarı Camii, Yeni Camii Mahallesi Camii (Fatih Camii), Sahn-ı Seman Medreseleri, Tetimme Medreseleri, Fatih Camii civarında imarethane ve ziyafethane ile darüşşifa vakfettiğini anlıyoruz. Ayasofya Cami başta olmak üzere diğer hayrat eserlerin bakım, onarım, görevli giderleri için Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul ve Trakya bölgesinde 35 köy, mezraa ve meranın yanısıra binlerce dükkan, onlarca çarşı, menzil, bostan ve bahçeyi vakfeylemişti. Vakfedilen akarlar sayesinde tarihî süreçte hayrat eserlerin yaşatılması temin edilmişti.

    Söz konusu vakfiyenin sonunda ise, benzer pek çok vakfiye metninde olduğu gibi gerçekten bir beddua vardı. Ancak bu beddua, bu vakıf varlıklarına ait bütün şartları, gelir ve giderleri de kapsıyordu. Ayasofya’nın cami olmaktan çıkarılmasına yönelik özel bir bölüm yoktu. Daha da önemlisi, bu iddiaya sarılanlar, bu ve benzeri vakfiyelerin içinde yer alan binlerce diğer varlıkta yapılan değişiklikler nedeniyle maruz kaldığımız bedduaları gözardı etmeyi tercih etmişti. Bugün Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinden günümüze intikal etmiş ancak yöneticisi kalmadığı için Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından temsil ve idare edilen vakıf sayısı yaklaşık 52 bin. Bunlardan pek azı şartlarına uygun kullanılıyor. Yalnızca birkaç örnek vermek gerekirse:

    1) Okmeydanı

    Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un kuşatması sırasında otağını Okmeydanı’na kurdurmuştu. Fetih’in ardından bu araziyi bedelinin iki katını ödeyerek satın almış, okçuluğu geliştirmek için bir talimgah ve dua meydanı olması için kendi adıyla kurduğu vakfın arazisi olarak bağışlamıştı. Vakfiyesinde, “(…) aslâ ve kat’a meydanı mezburda bağ ve bahçe ve mandıra ve bir türlü sair şeyler bina olunmayub ve kuyular hafr olunmayub ve koyun ve sığır ve şâir hayvanat ray olunmayub ve yehûd ve nasârâ ve müşrikini ayak bastırmayub mümkin olur ise meydan üzerinde kuş dahi uçurmayalar” deniyordu. Oğlu 2. Bayezid bu bölgeye Okçular Tekkesi’ni kurarak babasını onurlandırdı; ayrıca askerî tarihin en önemli altyapı merkezlerinden birini de oluşturmuş oldu. 1976’da Okmeydanı’nın tamamı tarihî sit alanı ilan edildi. Yasa gereği özel mülkiyete dönüştürülemeyeceği gibi üzerine bina da yapılamaması gerekiyordu. Ama zamanla “kuş bile uçurulmaması” gereken bu 1.400.000 metrekarelik arazide binalar yapıldı, tapular dağıtıldı, vakıflar mülkiyetinde olmasına rağmen imar affına dahil edildi. 2001’de ise Fatih Sultan Mehmet Vakfı’na ait araziler, Hazine arazisiyle değiş-tokuş yapıldı. Ardından da 2010’da 14 parça koruma alanı haricinde kalan araziler Beyoğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne intikal ettirildi.

    Okmeydanı’ndaki Hacı Beşir Ağa Nişan Taşı: 1940’lar ve 2000’ler

    2) Kadıköy – Zühdü Paşa Camii ve Mektebi

    Kızıltoprak’ta Bağdat Caddesi’nin başlangıcında bulunan Zühdü Paşa Camii, 2. Abdülhamit dönemi (1876-1909) devlet adamlarından Ahmet Zühdü Paşa (1833-1902) tarafından, 1883-1884 tarihleri arasında yaptırılmış. Bitişiğindeki sıbyan mektebi ise 1889 tarihli. Zühdü Paşa cami ve mektebin masraflarının karşılanması için irat getiren mülkünü bunun için kurduğu vakfa bağışlamıştı. Mektepte 1888-1921 arasında eğitim verilmişti. İki katlı ahşap yapı, 1980’lerde restore edildikten sonra günümüzde Kadıköy Müftülüğü olarak kullanılıyor.

    3) Şehzade Mehmet Medresesi

    Kanûnî Sultan Süleyman’ın, 1543’te vefat eden oğlu Mehmed adına yaptırdığı Şehzadebaşı’ndaki Şehzade Külliyesi, Mimar Sinan’ın tasarladığı ilk selâtin külliyesi. İnşa kitâbesinden 1546’da tamamlandığı anlaşılan bir de medresesi var. 1950’lere dek kız yurdu vazifesi gören yapı, bir müddet sonra birçok tarihi eserin kaderiyle karşı karşıya kalmış. Boşaltıldıktan sonra cami ve çevresinde ne kadar moloz ve çöp varsa toplanıp, Sinan’ın büyük bir özenle yaptığı bu eşsiz güzellikteki eserin eyvanına boşaltılmış. Bir süre sonra restorasyon yapılmış, ama bu sefer de medrese, lokanta olarak kiraya verilmiş.

    Şehzade Mehmet Medresesi

    4) Kılıçali Paşa Medresesi

    Mimar Sinan’ın bir başka şaheseri, 1580’de Kılıç Ali Paşa tarafından Tophane meydanında yaptırılan Kılıç Ali Paşa Külliyesi. Cami, hamam, medrese, türbe ve çeşmeden oluşan külliyenin medresesi, 1914’te Çocuk Esirgeme Kurumu’nun dispanseri olarak kullanılmış; bu dönemde yapının özgünlüğünü bozan değişiklikler yapılmış. 1995’e doğru bina tahliye edilmişse de içi yapılan değişikliklerle olduğu gibi bırakılmış. Bugün Çayeli Vakfı tarafından kullanılıyor.

  • Ayasofya’nın dili olsa…

    Ayasofya’nın dili olsa…

    Ortodoks kilisesi, Katolik kilisesi, cami, müze… Ve Danıştay’ın 10 Temmuz’da açıkladığı kararın ardından yapılan statü değişikliğiyle bugün tekrar cami! Sonuna getirilen sıfatlar hep değişiyor. Ama dünyanın en sembolik yapılarından kabul edilen Ayasofya, etrafında dönen tüm tartışmalara rağmen İlahi Hikmet sıfatını taşımayı, bu hikmetle onu paylaşamayanları ayrıştırdığı gibi, tüm dinler, tüm medeniyetler, tüm ülkelerden insanı biraraya getirmeyi de sürdürüyor. Paganlardan Cumhuriyet’e Ayasofya’nın dönüşümleri…

    Dile kolay, iki imparatorluk, bir cumhuriyet görmüş; neredeyse 1500 yıllık tarihi boyunca Hz. Muhammed ile Hz. İsa’yı yan yana getirmiş. Onu yakıp yıkan isyancıları, istilacıları olduğu gibi, taç giyen imparatorları, alnı zemininde secdeye varan sultanları, dünyanın en büyük mimarlarını, restoratörlerini de kubbesi altında ağırlamış. Bugün dünyada İmparator Jüstinyen’le, Fatih Sultan Mehmet’le, Mimar Sinan’la, Fossati’lerle, Mustafa Kemal Atatürk ve başka sayısız hükümdar, sanatkar, din adamıyla aynı havayı soluyabileceğiniz başka bir mekan, bir bakışta 1500 yıllık tarihî zenginliği özümseyebileceğiniz başka bir mabet bulmak neredeyse imkansız. Peki Paganlardan günümüze her dönemde Ayasofya neler görmüş geçirmiş, insanlar onu nasıl paylaşmış, nasıl paylaşamamış?

    Ayasofya'nın dili olsa
    1559 tarihli Melchior Lorichs panoramasında Ayasofya’nın ahşap minaresi görülüyor. Bu minare fetih sonrası İstanbul’da yapılan ilk minareydi.

    Paganların Ayasofya’sı

    İstanbul’un yedi tepesinden ilki üzerinde, yaklaşık olarak denizden 40 metre bir yükseklikten seyrediyor şehri Ayasofya. Bulunduğu alan İstanbul’un antik yerleşim bölgesinde. Byzantium adıyla kurulduğu yerin hemen dışında kalıyor ancak ilk genişletmenin bile bu alanı içine aldığı söylenebilir. En geç MS 200’e doğru ise kent sınırları içine dahil olduğu kesin. Bizans tarihçisi Ferudun Özgümüş gibi bazı geç dönem kaynaklarının iddiaları doğruysa, Bizans dönemi öncesinde burada bilgelik tanrıçası Athena’nın adına yapılmış bir tapınak yükseliyordu. Bu doğru olsa da olmasa da Athena, diğer eski tanrılarla birlikte şehirden silindi, ama sofia, yani bilgelik sıfatı Ayasofya’ya miras kaldı. Bizans döneminde Hz. İsa, Meryem Ana, bir aziz ya da azizeye adanmayan iki kiliseden biri Ayasofya oldu, diğeri de barışa adanmış Aya İrini. 

    Hıristiyanlar tarafından Hz. İsa’ya atfen, Mesih’in yani enkarne olmuş Tanrı’nın sıfatı olarak kullanılmış olabilir Ayasofya ismi. Sonuna “Camii” eklenince kulağa bir parça garip geliyor olsa da, Osmanlı çağında pek çok başka cami de bu isimle anılmış. Edirne’de, İznik’te, Enez’de, Rize’de, Trabzon’da olduğu gibi Sofya’da, Selanik’te, Kiev’de de Ayasofya isimli kiliseler olduğunu biliyoruz. Ama Bizans’ta da Osmanlı’da da Ayasofya dendiğinde akla yalnızca İstanbul Ayasofyası gelmiş. Bu, zaman içinde bir çeşit özel isme dönüşmüş. 

    Diğer kiliseler tam doğuya bakarken Ayasofya’nın, 33 derece kadar güneydoğuya yönelmiş olması, özellikle İstanbul’un fethinin ardından hem kentin hem Ayasofya’nın yeni sahipleri olan Müslümanlar tarafından mucizelerle açıklanmış. İstanbul’dan 61 derece kadar güneydoğu yönünde olan Kıble’ye, yani Kabe’ye bu kadar uyumlu olması, zaman zaman kaderinde cami olmanın yazılı olduğunun kanıtı kabul edilmiş. Halbuki kış gündönümünde (dolayısıyla da Noel bayramında) güneşin tam doğuş hattı üzerinde konumlandığını anlatıyor, mimarlık tarihçisi Sedat Bornovalı. Üst düzey gözlem ve astronomi bilgisi gerektiren bu tercihi, Hıristiyanlar da yapmış olabilir, güneşe özel bir önem atfeden paganlar da… 537 ve 562 yıllarındaki iki açılışının kış gündönümüne çok yakın tarihlerde (27 ve 23 Aralık) yapılmış olmasını da tesadüfle açıklamak güç.

    Ayasofya'nın dili olsa
    İsmiyle müsemma 1710’da İstanbul’a yolu düşen İsveçli Cornelius Loos’un çizdiği panoramada Ayasofya ve Sultanahmet Camii.

    İlk iki Ayasofya

    Açılış deyince, hangi açılıştan bahsettiğimizi de netleştirmek gerek, zira değişen kimlikleriyle birlikte başına gelen kazalar, musibetler yüzünden de tarihin en fazla açılış görmüş yapılarından biridir herhalde Ayasofya. Bugün bahsi geçen, üçüncüsü. İlkinin, İstanbul’un başkent ilan edilmesinin hemen ardından, 330 yılında, 2. Constantius döneminde inşa edildiğini biliyoruz. Bazı kaynaklar ise kentin kurucusu olan babası İmparator Constantius’a bahşediyor Ayasofya’yı yaptırma onurunu. Oğlundan daha meşhur olan Constantius’un bu büyük kilisenin öncülünü kurmuş olması, Hıristiyanlığın yasaklı bir inanç olmaktan çıkması anlatısını güçlendirecek bir detay olarak görülmüş olabilir. Ayasofya’nın tarihi belli ki başlangıcından bu yana, siyasi anlatılar tarafından şekillendirilmiş. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    Ayasofya deyince akla İstanbul Ayasofyası gelse de ilahi hikmet, yani Ayasofya ismini taşıyan başka mabetler de vardı. İznik Ayasofyası bunlardan.

    Bu ilk kiliseden hiçbir iz kalmamış bugüne ulaşan. Hatta o dönemde adının Ayasofya olduğu bile şüpheli. 5. yüzyıla kadar kaynaklarda çoğunlukla Büyük Kilise (Megale Ekklesia) olarak anılmış. Bugünküne pek benzemeyen, ahşap çatılı uzun bazilikanın açılış töreni 15 Şubat 360’da yapıldığında, İstanbul Patriği İoannes Krisostomos burada vaazlar veriyormuş. Aziz kabul edilen, güçlü belagati nedeniyle “altın ağızlı” denen bu patriğin ünü bugüne dek ulaşmış. Ortodoks kiliseleri, bugün bile onun icra yöntemlerine göre düzenler pazar ayinlerini. İlk Ayasofya’nın sonunu da onun İç Anadolu’ya sürülmesi getirmiş. Neden mi? Bir heykel yüzünden… 

    Ayasofya'nın dili olsa
    Her dönemde tartışma konusu Bugün bahsettiğimiz, İstanbul’da aynı yere yapılan Ayasofya. İlkini kül olmaya götüren tartışmanın iki tarafı, İmparatoriçe Eudoksia ve Patrik Ioannes Krisostomos, 19. yüzyıl sonunda, Jean-Paul Laurens’ın fırçasından hayali bir Bizans ortamında.

    Dönemin imparatoru Arcadius’un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia’nın gümüş bir heykeli yapılmış ilk yapının yakınlarına. Bu çok özel heykelin etrafında genç kızlar tülden elbiseler içinde pagan ayinlerini hatırlatan bir surette dans etmeye başlayınca, Ayasofya’nın kutsiyetine halel geliyor diye ağır sözler sarfetmiş Patrik. İmparator da eşine yapılan bu saldırıyı karşılıksız bırakmayıp patriği sürgüne göndermiş. Yandaşlarının yanıtı ise, 20 Haziran 404’te, çevresindeki pek çok yapıyla birlikte ahşap kiliseyi de ateşe vermek olmuş. Altın Ağızlı İoannes’in ise ancak naaşı dönmüş şehre. Olaylı heykelden geriye yalnız kaidesi kalmış. Bugün Ayasofya’nın girişinde duran bu kaideye statü değişikliğinin ardından ne olacağı meçhul. 

    İlk yapının yanmasının ardından İmparator Arcadius hemen ikinciyi inşa ettirmeye başlamış. Kısa süre içinde ölünce ise o sırada 7 yaşında olan 2. Theodosius’a kalmış inşaatı bitirmek. Yangından pek ders çıkarmamış olacaklar ki, yine ahşap çatılı bir bazilika olarak tasarlamışlar bunu da. 10 Ekim 415’te açılış yapılmış; yani 11 sene sürmüş tamamlanması. Başka bazı büyük kiliselerin aksine Ayasofya’nın Hıristiyanlık tarihiyle doğrudan bağlantısı olmamasından ötürü, daha inşaat bitmeden Peygamber İsmail’in kutsal hatıraları gelmiş ikinci Ayasofya’ya. Açılışta ise yapının kutsallığını artıran Hz. Yusuf ve Hz. Zekeriya peygamberlerin rölikleri (kutsal eşyalar/parçalar) eklenmiş. Kutsal tarihle yapının ilişkisini artıran bir başka detay da Yuhanna İncili 4’e göre Hz. İsa’nın kenarında oturup dinlendiği kuyu bileziğinin burada bulunduğu inancı olmuş. Tabii bu rivayetten öteye gidememiş.

    Şehrin merkezinde, her tür isyana karşı onu savunmasız bırakan ahşap örtüsü, 532’deki meşhur Nika İsyanı’nda yeniden kül olmaya götürmüş ikinci yapıyı. Başarıya ulaştıklarını sanarak “Nika” yani “Zafer” diye bağıran isyancılar, kentin kalanını da yakıp yıkmış, ama sonunda İmparator 1. Justinianus tarafından hipodromda toplanıp katledilmişler. İmparator hemen üçüncü yapıyı, yani bugün bildiğimiz Ayasofya’yı yaptırmaya girişmiş. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    İkinci Ayasofya da ilki gibi ahşap çatısından bugünkünden çok farklı gözüküyordu.

    Bizanslıların Ayasofya’sı

    Roma geleneklerini hatırlatan bugünkü devasa yapının inşaatına 23 Şubat’ta, Nika İsyanı’ndan yalnızca 10 gün sonra başlanmış. Mimar ve mühendisler Miletoslu İsidoros ve Tralles’li Antemios işin başında, İmparatorluğun dörtbir yanından malzemeler toplanmış, Efesos’tan Artemis’ten pagan mabetlerinin sütunları İstanbul’a getirilmiş. Bir kaynağa göre 100 ustabaşı, 10 bin işçi ile yapılan inşaat beş yıl sürmüş. Açılış da 27 Aralık 537’de gerçekleştirilmiş. Ayasofya öylesine büyük, öylesine görkemliymiş ki dönemin tarihçisi Prokopios, onun İmparator’un aşırılıklarının en önemli sembolü olduğunu yazmadan duramamış; bu kadarının da artık bir nevi görgüsüzlük olduğunu ima etmiş.

     “…kaplanamaz, sınırlanamaz bir boşluk, çevrelenemeyen kozmosun” bir sembolü dendi onun için. Kubbesi “erişilemez bir sınırsızlık, mozaik ve renkli taşlarla kaplı duvarları, çayır, orman ve denizleri” temsil eden yeryüzü kabul edildi. Yapının kutsallığı da büyük oranda bu görkem ve büyüklüğünde buldu kaynağını. Hıristiyanlık döneminde de Müslümanlar zamanında da herkes neyi yüce, ulu, görkemli buluyorsa onunla bağdaştırdı Ayasofya’yı. Yapılışından sonra 1000 yıl boyunca bu büyüklükte bir bina daha inşa edilemedi. Belki göğe doğru uzanan gotik katedrallerin hacmi de büyüktü ama, galerileriyle birlikte düşünüldüğünde içerisine daha fazla insan alabilen başka bir yapı daha yapılamadı 16. yüzyıla kadar. 

    Tasarımının özgünlüğü, büyüklüğü, teknik imkansızlıklara getirdiği çözümleri ancak ilahi ilhamla açıklanan Ayasofya, ilginçtir, yapıldığı an derhal bir mimari şaheser kabul edilmesine rağmen, Hıristiyan dini mimarisine asla ilham kaynağı olmadı. Ayasofya, Hıristiyanlar için bir kerelik denenen, ne öncesinde ne sonrasında bir daha hiç benzeri yapılmayan kutsal bir hatıra olarak kaldı. Osmanlı Müslümanları için ise, kubbe mimarisinin yaygınlaşmasıyla cami denince akla gelen imgenin kaynağı oldu. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    1000 yıldır bitmeyen dedikodu İmparatoriçe Zoe, Ayasofya’nın güney galerisinde 1000 yıldır yaşamaya devam ediyor. 1000 yıldır da hakkındaki dedikodular bitmiyor. İktidar için yaptıkları erkek hükümdarlar için genellikle sorun sayılmazken o, bugün bile iffetsizlikle suçlanıyor.

    Dışından içine gelince… Bugün de çok tartışılan ikonalarına, fresklerine, bezemelerine ilk saldırı Bizans devrinde yaşandı. İkonoklazma (tasvirkırıcılık) döneminde (726-842) dini konulu tasvirlerle ibadet etmenin yasaklanmasıyla, Ayasofya’daki bütün figürlü resimler yokedildi. Ayasofya’nın tam karşısında bulunan İmparatorluk Sarayı’nın Halki Kapısı’nda duran Hz. İsa ikonasının kaldırılmasıyla başladı süreç. 10 Emir’in kazınmış resimlere tapınılmasını yasaklamasından beri varolan bu tutum, belki bu yıllarda İslâm inancını da etkilemiş ya da belki İslâm inancı Hıristiyanları etkilemişti. Neyse ki İmparator Justinianus, Ayasofya’da çok da fazla figürlü eser yaptırmamış. Duvarlar, galeriler, kubbenin neredeyse yarısı 6. yüzyıldan kalma çok çarpıcı mozaiklerle bezeli. Ama bunların hiçbirinde figür yok. İmparator ve İmparatoriçe’nin birtakım resimlerinin olduğu tahmin edilse de onlar 726’da itinayla kazınıp tahrip edildiği için bugüne ulaşmamışlar. Yalnız merhum İmparator ve İmparatoriçe değil, Kalenderhane Camii’nde önüne örülen bir duvar sayesinde kurtulan bir tek resim haricinde, İstanbul’da 843’ten önceye tarihlenen hiçbir figürlü tasvir kalmamış. Bugün üzeri örtülsün mü örtülmesin mi diye tartıştığımız mihraptaki Meryem Ana ve yanındaki iki başmelek ile kubbedeki İsa, 843’te İkonoklazma döneminin sona ermesiyle yapılmış. Ortodokslar, bunların yapıldığı günü halen zafer bayramı olarak kutluyor. 14. yüzyıla kadar da farklı hükümdarlar, yapının farklı yerlerine inanılmaz resimler yapmaya devam ediyor. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    Delacroix’nın fırçasından 1204 Latin İstilası’nın vahşeti.

    Ortodoksların ardından, 1204’te Katolikler de 4. Haçlı Seferi sırasında Ayasofya’ya etmediklerini bırakmamışlar. Bizanslı yazar Niketas bu günleri şöyle anlatıyor: “Dini bütün Hristiyanların önünde ibadet ettikleri kutsal tasvirleri kırdılar, din şehitlerinin kemiklerini, adını anmaktan utanç duyduğum kötü yerlere attılar. Hz. İsa’nın vücudu ve kanı yerlere saçıldı. Kiliselerden kutsal şarap ve ekmek konulan kapların üzerindeki değerli taşları söktükten sonra onları içki kupası olarak kullandılar. Ayasofya’nın baştanbaşa değerli taşlardan yapılmış mihrabını kırdılar, onu da paha biçilmez diğer şeyler gibi paylaştılar. Mukaddes vazoları; mihraptan, kürsüden, kapıdan söktükleri gümüş oymaları ve altınları yüklemek için katırlarını kilisenin içine soktular. Bu hayvanların bazıları pek kaygan olan döşeme üzerine düştüklerinden, onları kılıçlarıyla delik deşik ederek mabedi kirlettiler. Gezginci zevk ve günah dükkanı bir genel kadın, patrik kürsüsüne oturtuldu; oradan açık saçık bir şarkı söyledi ve kilisenin içinde dans etti. Vahşi bir azgınlıkla bütün kadınlara ve bilhassa en faziletli ve saygı değer rahibelere tecavüz ediyorlardı…” 1261’e kadar süren Latin İstilası sırasında Ayasofya bir Katolik kilisesi olarak kullanılmış. Bizans’ın kenti geri almasının ardından 1453’te İstanbul’un fethine kadar da yıpranmış, bakımsız, perişan bir yapı olarak varlığını sürdürmüş. 

    Osmanlıların Ayasofya’sı

    2. Mehmet, 29 Mayıs 1453’te İstanbul’u fethedip şehre girdiğinde, ilk iş Ayasofya’ya gidip kubbenin üzerinden devraldığı mirası izlemiş. Fethin manevi lideri Akşemseddin’in idaresinde ilk cuma namazı da Ayasofyası kalan ama sonuna artık “Cami-i Kebiri” eklenen bu mabette kılınmış. Böylece Ayasofya’nın Türk dönemi başlamış. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    257 yıllık camide mozaikler açıktı 1710’da İstanbul’da bulunan İsveçli mühendis Cornelius Loos’un çiziminde, fetihten 257 yıl sonra mozaiklerin açık olduğu gözüküyor. Kapaktaki Guillaume- Joseph Grelot çizimi ise 1680’de apsisteki başmelekler ve Hz. Meryem’in bir cami kubbesi altında kapatılmadığının göstergesi…

    Böyle süreçlerde yalnız yapının adını ve işlevini değiştirmek yeterli olmuyor. Efsanelerle de olsa iki tarih arasında bir bağlantı kurmak, yapı için İslâmi bir anlatı ve bir Osmanlı miti yaratmak da gerekli görülüyor. Ferhat Aslan’ın “Ayasofya Efsaneleri” başlıklı tezinde Evliya Çelebi’den aktardığı bu efsanelerden birine göre, Ayasofya’nın yıkılan kubbesini bir türlü tamir edemeyen rahiplerin rüyasına Hz. Hızır girer: “Ahir zaman peygamberi Muhammed’in tükürüğünden alıp zemzem suyu ile birlikte kirece karıştırın, sonra kubbeyi tamir edin, başka çare yoktur” der. Efsane bu ya, Mekke’de Hz. Muhammed’i bulan, onun dünyaya geldiği gece gerçekleşen bir depremde Ayasofya’nın kubbesinin yıkıldığını anlatan rahipler, mücevher bir hokka içinde aldıkları tükürükle kubbeyi ayakta tutmayı başarırlar. Bunun doğru olmasının imkanı yoktur ama mucizeye, efsaneye, masala dünden teşne İstanbul’da Bizans anlatılarına yaslanarak tarihi ve miti harmanlamanın toplumun her kesimine yayılması dikkate değerdir. Yunanlıların gözünden yazılmış başka efsaneler de vardır tabii. Yılmaz Kalyoncu’ nun aktardığı böyle bir efsaneye göre Ayasofya camiye çevrilirken ustalar Bebek İsa ve Meryem Ana mozaiğini kutsal güçlerin araya girmesinden ötürü olacak bir türlü sıvayla kapatamaz, sonunda üzerine bir örtü çekerler. 

    Ayasofya'nın dili olsa

    Tarihî gerçeklere baktığımızda ise fetihten sonra Ayasofya’nın mozaikleri uzun süre kapatılmamıştı. Ta 1680’de İstanbul’u ziyaret eden Guillaume-Joseph Grelot’nun Ayasofya çizimlerinde bile, Müslümanların fetihten 230 yıl sonra mozaikleri kapatmadıkları açıkça görülüyor. 1710’da İstanbul’da bulunan İsveçli mühendis Cornelius Loos da bu mozaiklere çizimlerinde yer veriyor. Bu dönemde Osmanlıların, içi Hz. Meryem, Hz. İsa ve melek tasvirleriyle dolu bir mekanda ibadet etmeyi hiç de rahatsız edici bulmadıkları, bazı durumlarda yalnızca gözlerini ya da yüzlerini boyamanın yeterli görüldüğü anlaşılıyor. Taşınabilir ikonalar dışarı taşınıyor, ama yapının parçası olanlar, olduğu gibi korunuyor. 

    İkonaların kapanması ise, 1739-1740’ta 1. Mahmut’un yaptırdığı onarıma rastlıyor. 1. Mahmut, Türk sanatının şaheserlerinden sayılan şadırvan, sıbyan mektebi, imaret, aşevi, kütüphane, hünkar mahfili ve mihrabı yaptırdığı bu onarımla birlikte mozaiklerin üstlerini de kalın bir badana tabakası ile kapatıyor. 100 yıl boyunca kapalı kapan mozaikler, 1847’de artık tüm İstanbulluların hafızalarından silindikten sonra Sultan Abdülmecit zamanında tekrar günışığı görüyor. Şeyhülislam Mekkizade Mustafa Asım Efendi’nin (1733-1846) vakfettiği mirasla çok büyük bir restorasyona başlayan Gaspare ve Giuseppe Fossati, mozaikleri meydana çıkarıp, desenlerini çizdikten sonra tekrar üstlerini örtüyor. Fakat ne yazık ki bu sırada dökülen sıvalarla birlikte 19. yüzyıla kadar yapılan Osmanlı kalemişleri de tarihe karışıyor. 

    Ayasofya'nın dili olsa...

    Semavi Eyice’nin aktardığına göre, Sultan Abdülmecit sık sık Ayasofya’ya geliyor, mozaiklerde tasvir edilen kişilerin kimler olduğunu soruyormuş. Yapının güney tarafındaki kapının üstünde Meryem’e şehrin modelini sunan İmparator Constantinus ve Justinianos’u gördüğünde “Bari bu binayı esaslı surette tamir ettiren benim de bir resmim ilave edilse” demiş. Bu isteğinin gerçekleşmesine imkan yokmuş tabii, ama Fossatti’nin aklına bir fikir gelmiş. Yanında getirdiği Lanzoni isimli İtalyan mozaik ustasına tamir sırasında dökülen mozaik tanelerinden Abdülmecit’in portresini değil, ama bir tuğrasını işletmiş. Bilindiği kadarıyla Türk sanatında mozaik taneleriyle yapılan tek padişah tuğrası bu şekilde yapılmış. 

    Ayasofya’ya Osmanlıların verdiği önem, vaftizhaneden türbeye çevrilmiş alandan da anlaşılabilir. Beş padişah (2. Selim, 3. Murat, 3. Mehmet, 1. Mustafa, Sultan İbrahim) ve çok sayıda hanedan mensubunun yattığı mezarlık alanı en fazla Osmanlı padişahının istirahat ettiği türbe birimlerinden biri.

    Ayasofya'nın dili olsa

    Cumhuriyet’in Ayasofya’sı

    O zamana kadar da sonrasında da pek tanınmayan Amerikalı Thomas Whittemore (1871-1950), Türk hükümetinden izin alarak 1932’de Ayasofya’nın mozaiklerini ortaya çıkarmak için çalışmaya başladı. Doğrudur, abartıdır bilinmez, ama Lord Kinross’un Ayasofya kitabında, Whittemore kendi hikayesini şöyle anlatır: “Onunla konuştuğum gün Santa Sophia, camiydi. Ertesi sabah camiye gittiğimde ise kapıda Atatürk’ün kendi el yazısıyla yazılmış bir duyuru vardı ve ‘Müze tamirat dolayısıyla kapalıdır’ diyordu.”

    Aslında Mustafa Kemal’in 1923’te bile Ayasofya’yı ibadete kapatmaya niyeti olduğu geçtiğimiz ay tarihçi Murat Bardakçı’nın yayımladığı bir röportajla gündeme geldi. Fakat bu fikrin uygulamaya konması, 24 Kasım 1934’te Bakanlar Kurulu’ndan çıkan bir karar üzerine 1 Şubat 1935’te resmileşti. Aynı zamanda Gazi Mustafa Kemal’in “Atatürk” soyadını aldığı bu gün, iki simgesel dönüşüm gerçekleşiyordu.

    Ayasofya'nın dili olsa
    Müze dönemi 1967 Temmuz’unda İstanbul’a gelen Papa VI. Paul’ün Ayasofya ziyaretinde diz çöküp dua etmesi uzun süre tartışılmıştı.

    Mozaik arama-temizleme çalışmaları, Amerikan Bizans Enstitüsü tarafından 70’li yıllara dek devam ettirildi. Enstitü’nün çıkan bir tartışma sonucu izinlerinin iptal edilmesinin ardından çalışma sona erdirildiğinde, mozaiklerin henüz yarısı bile açılmamıştı. Halen de sıvaların altında çok sayıda mozaik duruyor. 

    Ayasofya’nın müze olmasının ardından, yerlerdeki halılar-kilimler kaldırıldı; mihrabın yanındaki çok kıymetli birkaç şamdan haricinde, Osmanlı döneminden kalma pek çok yazı levhası ve cami eşyası Anadolu müzelerine gönderildi; ne yazık ki pek çoğu da kayboldu. Sadece mihrap yönünde bir grup yazı ve yapının içindeki dev yazı levhaları çıkarılamadı. Bu yuvarlak levhalar da indirilmiş, ama çapları hiçbir kapıdan geçmelerine müsaade etmediğinden, kuzey nefinde bir galeride istiflenerek bırakılmışlardı. Ancak 1950’lerde Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından yerlerine geri asıldılar. Haluk Dursun’un çıkardığı envantere göre şu anda kalan 15 adet yazı levhası var Ayasofya’da. 

    İstanbul Ayasofyası’nın bitişiğindeki gayet iyi durumdaki medresenin 1935’te fotoğrafları çekildikten sonra yıktırılmış olması da döneminde tartışma yaratmıştı. İstanbul’un tek iki avlulu medresesi, az sayıda iki katlı medresesinden biri olan bu yapı, İslâm sanatının çok ilginç bir örneği olmasının yanında İstanbul’daki Avrupai tarzda inşa edilmiş medreselerden de biriydi. 1924’e kadar eğitim müessesesi olarak, Ayasofya’nın etrafını açmak için yıkılana kadar ise öksüzler yurdu olarak kullanılmıştı. 1985-86’da temelleri ortaya çıkarılan medrese bugün rekonstrüksiyondan geçiyor. Yakın zamana dek müzenin bir parçası olarak kullanılması planlanıyordu, şimdi ne olacağını hep birlikte göreceğiz. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    Ayasofya’nın müze olmasından sonra kaybolan bazı cami eşyaları halen aranıyor. İşaretli levhalar bugün yerinde değil.

    THOMAS WHITTEMORE

    Sıvaları söküp, mozaikleri tekrar ortaya çıkaran adam

    Dünyanın Yedi Harikası, miladî takvimi önceleyen çağlarda yapılmış anıtsal eserler arasından seçilmişti. O gün bugün insan elinden çıkma sayısız yapı üzerinde anketler düzenleniyor nicedir: Dünyanın Yeni Yedi Harikası için önerilen çok sayıda dinsel ya da sivil mimarî ürün arasında Ayasofya başı çekiyorsa, bunu birden fazla gerekçeyle temellendirmek eldedir.

    ENİS BATUR

    Yedi yüzyıldan fazla kilise, beş yüzyıl boyunca cami, üç çeyrek yüzyıldır müze olarak işlevini sürdüren, atlattığı onca badirenin ardından bütün görkemiyle ayakta duran bu benzersiz anıt-yapının geçmişi, biri çağ değişimi olmak üzere tarihsel kırılma noktaları, dönemeçler, yön değişimleriyle doludur. Bizans’ın kuruluş ve yükselişine denk gelen süreçte üstüste üç kez inşa edilmiş, büyük taht savaşımlarına sahne olmuş, 1204’de Latinlerin gerçekleştirdikleri haçlı seferinde tepeden tırnağa talan edilmiş, Fatih şehre girdiğinde “düşüş”ün son simgesi olarak görülmüştü.

    Ayasofya'nın dili olsa
    Thomas Whittemore Ayasofya’da….

    Sonrasında, köklü sayılabilecek biçimsel değişimler geçirdiğini; içte mihrabından dev hat levhalarına, bir sıvanan bir açılan mozaiklerine; dışta, minarelerinden destek duvarlarına, kütüphanesine, Bizanslı çehresinden bir ölçüde uzaklaştığını biliyoruz…

    Yıllar önce bir dizi rastlantı sonucu, Amerikalı arkeolog-bizantolog Thomas Whittemore’la yollarımız kesişmişti… Whittemore, Atatürk’e mektup yazmış, Ayasofya (sonra da Kariye) mozaiklerinin sıvalarının sökülmesi işlemleri için başvurusu kabul görmüş, yıllarını İstanbul’da geçirmiştir. Burada pek sevilmediğini, Ayasofya’nın camiden müzeye çevrilmesine içerleyen çevrelerce “papaz” sayıldığını görüyoruz. Tuhaf bir yöntemle çalışıldığı, sabahın köründe fırınlardan getirtilen sıcak ekmek içleriyle sıvaların söküldüğü söylenir.

    Paris’teki stüdyosunda, Abidin Dino anlatmıştı: 1935 civarı, bir sabah tömbeki önünde, dumanaltı oturuyorlarmış Arif’le; kafasındaki garibin garibi serpuşuyla birden yanlarında bitmiş Whittemore, kaldırmış yerlerinden, hızla Ayasofya’ya götürmüş: Ünlü iskelesine hep birlikte tırmanmışlar içeride, düşme tehlikesi geçirerek, bir saat önce ulaştığı büyük bir mozaik kesitinin önüne götürmüş onları ve bir kova dolusu suyu duvara boca ettiğinde, imparatorun gözleri boşlukta canlanıvermiş. Abidin bey, bu sahneyi bir kitabında aktarmıştır.

    Ayasofya'nın dili olsa

    Whittemore, Amerikan Bizans Enstitüsü’nü 1930 yılında kurmuştu… Beni en çok İstanbul yılları ilgilendiriyor tabiî. Muhafazakâr çevrelerdeki kadar olmasa bile, akademik çevrelerde de kuşkuyla karşılanmış: Hakkındaki doğru dürüst tek portre yazısını Semavi Eyice kaleme almıştır, buram buram mesafe kokar.

    (Enis Batur’un bu yazısı, #tarih’in 26. sayısında yayımlanmıştı.)

  • Aynı kubbenin altında

    Aynı kubbenin altında

    Daha öncesini hesaba katmasak da 6. yüzyıldan bugüne dünyanın en görkemli, anıtsal mimarlık eserlerinden Ayasofya… Antik, Helenistik, hatta Arkaik çağların sütunlarına oturmuş bir mabet; İstanbul tarihinin bin yılını sahiplenen Bizans’ın anıtlaşmış arşivi… Yediden yetmişe herkesten saygı gördüğü ve kutsandığı dönem de Osmanlı asırları. Bu dünya harikasının bir kimliği ve bir adı var: Ayasofya, İlahi Hikmet. Önüne sonuna ne yazılırsa yazılsın, Ayasofya Ayasofya’dır; dünyada tektir.

    Dünyanın en eski ve büyük, en özgün, en sanatlı ve tekil mimarlık eseridir Ayasofya. İnsanlık tarihinin burada sakladığı arkaik atmosferi başka bir mekânda bulmak olası değil. Tarih, o kubbenin altında solunur. Belki bir imparatorun nefesi, bir kuytusuna sinmiştir. Ayasofya’da, bu mekanlar ötesi hacimde Roma, Bizans, Osmanlı imparatorluklarının anı-tarih hazineleri saklıdır.

    İstanbul tarihinin en uzun devrini –bin yılını– sahiplenen Bizans’ın anıtlaşmış arşividir Ayasofya. Dünyanın en eski, en zengin mozaik, fresk, ikon müzesidir. Antik, Helenistik hatta belki Arkaik çağların kentlerinden toplanan granit sütunlarına oturmuş bir mabettir. Oradaki atmosfer bugün artık ne kilise ne cami, insanlık için ilahi bilgelik kubbesidir. Justinyen yaptırdı, Fatih camiye çevirdi, Atatürk müze olsun dedi! Vakfına uyalım, Diyanet’e verelim, halı serelim, imam atayalım, perdeyle karartalım tartışmalarının ortamı değildir. Ayasofya bunlara gülümsüyor.

    Ayasofya konuşturulmalı. Tarihsel kimliğiyle insanlığın doyurucu, ortak bir öyküsü olmalı. Bilenler yazsınlar, anlatsınlar…

    Ekran-Resmi-2020-10-25-15.09.36
    7 tepeli şehrin birinci tepesinde Ayasofya yedi tepeli İstanbul’un Sarayburnu’ndan Sultanahmet Meydanı’na uzanan ilk tepesinden asırlardır kenti izliyor. Fossati kardeşlere ait gravür, 1852 yılından…

    Ayasofya’nın oturduğu yer, İstanbul’un 1. tepesidir. Ezelden beri tapınak zemini olmalıydı herhalde. Ama daha “Kitaplı” –İbrahimî– dinlere kapı aralamadan, aynı yerde yükselen pagan tapınağının tarihini de mimarisini de bilmiyoruz. Acaba Göbeklitepe gibi miydi? Kim bilir kaç zaman, eski İstanbulluların yakarışlarını dinlemişti? Önce bunu öğrensek…

    “Ayyaştı,” “Hamamda düştü öldü” diye hafife alınan padişah, şair, mütefekkir 2. Selim’i doğru öğrensek… Ayasofya’ya bakışını; neden kendi türbesini babası Süleyman’ın, annesi Hürrem’in türbelerine komşu yaptırmak varken, Ayasofya’nın yanında yatmayı seçtiğini… Türk camilerinin en şanlısını, yani okka gibi, biblo gibi olanını, Sinan’a neden harap Edirne’de yaptırmıştı? Aynı Sinan’dan niçin Ayasofya’ya da iki minare daha yapmasını istemişti? 2. Selim’in oğlu da torunu da kendileri ve aileleri için türbelerini bu babanın Ayasofya haziresindeki türbesinin yanına yaptırmışlar! Önce bu Ayasofya düşkünlüğünün sebebini öğrensek…

    Bir kez de 1. Mahmut’ta ve Sultan Abdülmecit’te görülüyor Ayasofya tutkusu. Ama bu sonuncunun oğlu 2. Abdülhamit, 33 yıl süren saltanatında bir Cuma selamlığında da Ayasofya’ya gelmiş midir? Bir kaynakta okuyan varsa bize anlatsa…

    kubbe

    Biz Türklerin Ayasofya inanışları, töreleri, törenleri, anlatıları, öyküleri başka başka görüntüler verir: Örneğin, “bitişik” denebilecek yakınlıktaki Saray-ı Hümayun’da toplanan Divan-ı Hümayun’un üyeleri: Veziri azam, kubbe vezirleri, şeyhülislam, kaptanpaşa, kazasker efendiler, divan günleri konaklarından erken çıkıp sabah namazını Ayasofya’da kılar; topluca sarayın Bâb-ı Hümayun denen tören kapısına yürürler; orada Başkapucubaşı ve Çavuşbaşı önlerine düşer, Kubbealtı’na giderlermiş. Demek ki bir dönem devletin en yetkin üst kurulu için buluşma noktası Ayasofya olmuş. Osmanlı asırlarında payitahtın ulu camisi, Cuma camisi olan Ayasofya’nın imamları, İstanbul cami imamlarının başı sayıldığı gibi, “Katar Şeyhi” denen Ayasofya vaizleri de ulema sınıfının son halkasını oluştururlarmış.

    İnançlar açısından bakılınca İstanbul’da farklı gelişen İslam kültüründe, başta loş-dingin atmosferli, betimli, imgeli Ayasofya olmak üzere kiliseler ve ayazmaların etkileri yadsınamaz. Dinler tarihi açısından bakıldığında ise Ayasofya bizi Hz. Muhammed’in vefatından ve İslamiyet’in doğuşundan yaklaşık yüz yıl öncesine götürür. Kur’an’ın Hac Suresi’nin 40. âyetinde: “…İçlerinde Allah’ın adı bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler” denilerek İslam’dan önceki mabetler mescit sayılmış. Ayasofya tam da bunlardandır. Yani zaten mescittir. Camiye çevrildi ne demek?

    2-alternatif
    Mozaiklere ne olacak? Ayasofya’nın cami olmasının ardından apsisteki Hz. Meryem ve çocuk İsa ile başmelek tasvirlerine ne olacağı gündeme geldi. İkonalar Sultan 1. Mahmut dönemine kadar kapatılmamıştı.

    Ayasofya’nın, yediden yetmişe herkesten saygı gördüğü ve kutsandığı zaman, Osmanlı asırlarıdır. Bunu camiye çevrilmesine bağlayarak açıklamak haksızlıktır. Kur’an-ı Kerim’de Meryem Suresi vardır. Ayasofya’nın duvarlarında da daha Kur’an vahy olmadan önce yapılmış Meryem ve oğlu İsa Aleyhisselam size bakar! Peygamberlere ve Hz. Muhammed’e “vahy” getiren Cebrail (Kapriel), Ayasofya’da semavata (uzay) ağarken resmedilmiş! “Kanatları nasıldı?” diye merak eden gözlerini kubbeye çevirsin: Haber meleği, Ayasofya’nın baş döndüren kubbesinde havalanmıştır.

    Din konularını çağdaşı din adamlarıyla tartışacak düzeyde bilen Fatih’in, bu Ayasofya tasvirlerini yok etmek şöyle dursun korumaya alması ne kadar anlamlıdır. Oysa öğreniyoruz ki 21. yüzyılda, burada namaz kılacakların namazları bozulmasın diye apsis/mihrap nişindeki Hz. Meryem, Cebrail tasvirleri karartılacak veya perdelenecekmiş. İyi de Kur’an-ı Kerim’in uzun surelerinden birinin başlığı Meryem’dir. O surede Hz. Meryem’in anıldığı ayetlerden Ayasofya’nın duvarında yazı kuşağı var. Perdeleme “yazılı Meryem’i” de mi kapatacak? Süleyman Çelebi’nin Hz. Muhammed’in doğumundaki mucizeleri anlatan Mevlid-i Şerif’inde, Peygamber’in annesi Âmine Hatun’u muştulamak için cennetten yanına gelenler de anılmış: Biri melek Sündüs, biri huri, biri Hz. Musa’yı Firavun’dan kurtaran Âsiye Hatun, “Biri Meryem Hatun idi âşikâr”imiş. Ayasofya’da Mevlid-i Şerif okunurken de Meryem’in resmini kapatmak iktiza edecek mi? Çünkü cemaat o yöne dönük oturacak. Mevlidhan: “Biri Meryem Hatun idi âşikâr” deyince gözler ister istemez nişteki freske bakmaz mı?

    Abdestinden, namazından şüphe duyacaklar, kilise olarak yapılmış bir mabette karatma istemek yerine ve enerji israfına neden olmamak için –namaz sırasında teknik bir arıza yüzünden karartmanın söneceğini de düşünerek– temelden camilere gitmeliler.

    Asırlar boyu İstanbul’da bunu kavrayanlar erkeklerden çok kadınlar oldu. Onlar bütün mabetleri kutsadılar, her biri için inançlar âdetler edinerek yöneldiler. Kutsama, dua, dilek, adak, ziyaret geleneklerini paylaştılar. Bugün de böyledir. Ayasofya’daki bütün suretler,  resimler kutsal sayılır. Kimilerine tılsım da yakıştırılmıştır. İstanbullular, bugün de inanç takviminin belli günlerinde Ayasofya’da, Küçük Ayasofya’da başka kiliselerde mum yakar, dua eder, dilekte bulunurlar. Bu inanç ortaklığında ayazmalara gidişler de devam ediyor. İnananlar için kilise kalmanın, camiye çevrilmenin, müze olmanın bir anlamı yoktur.

    Aynı kubbenin altında
    Müze mi mabet mi? Ayasofya’daki yazı kuşağında Kur’an-ı Kerim’deki Meryem suresinden ayetler var.

    Aya Sofia (Hikmet-i İlâhî) mabet olarak yapılmış. Bu temel kutsallığı 1000 yıl sürmüş. İzleyen 483 yılında Türk imamların namaz kıldırdığı “câmi-i kebir” olagelmiş. Hatipleri, müezzinleri, ferraşlari, kandilcileri… Avluya nartekse dizilen âmâ, sakat, meczub-i ilahî sadaka-zekât bekleyenleri ile… Ayasofya’da geleneksel Kadir geceleri düzenlenirmiş. Komşu saraydaki padişah da o geceye gelirmiş. Gelmeyen de olmuştur elbette.

    Hızır öyküleri, efsaneleri var Ayasofya’nın. Mimarların, uzmanların, restoratörlerin elleri ve gözleri Ayasofya üzerinde. Yazık ki onlardan Prof. Dr. Haluk Dursun’u, bir trafik kazasında kaybettik. Ayasofya’ya dair yazılan yerli-yabancı eserlerden bir kitaplık bile oluşturulabilir. Son 85 yılında da her gün dünyanın dört tarafından, “İstanbul, Ayasofya, Topkapı!” diye kopup gelen yüzbinler var. Bu gelenlerin ortak hissiyatı, kubbe başlarını döndürdüğünde “Ben neredeyim?” şaşkınlığıdır kuşkusuz.

    Günlerce okuduklarımız, dinlediklerimiz Ayasofya’yı ne kadar tanıtıyor? Daha öncesini hesaba katmasak da 6. yüzyıldan bugüne dünyanın bu görkemli, anıtsal mimarlık eseri, bir kararla müze, bir kararla mabet yapılabiliyor. Halbuki ilk Universal ansiklopedimizi yazan Şemseddin Samî’ (ö.1904), Kamusü’l-âlâm’ında, bu mabet için kaleme aldığı (C. 1, s.507-508) 3 sütunluk maddeye “AYASOFYA/Sainte Sophie” başlığı koymuş. Kilise/cami dememiş. En çok 80-90 yıllık bir ömür beklentisiyle dünyaya tutunmak için ağzımızı burnumuzu maskelediğimiz 2020’de ise mazisi 15 asrı aşmış Ayasofya’ya kimlik tanımı yapılıyor. Ayasofya’nın dili olsa, tarihteki asıl kimliğiyle olanlara bakar, giriş duvarından sökülen ada, yerine konulacak yeni ada, asıl kimliğinin yok sayılmasına, koy-kaldır etiketlemesine güler de gülerdi.

    Aynı kubbenin altında
    Mustafa Kemal Atatürk, Ayasofya’nın çokkültürlü mirasını dünyayla paylaşmak için en iyi çözümün onu müze haline getirmek olduğunu düşünmüştü. 1935’te Ayasofya’da incelemeler yaparken.

    Bugün verilecek karar da günü gelince başka bir kararla Ayasofya’nın kütüğüne tek bir cümlecikle yazılır. Ayasofya’nın 2070’deki kimliğini, işlevini bugünden kim görebilir? Unutmayalım, 1930’ların dünya koşullarında verilmesi gereken evrensel kararı Atatürk önermişti.

    Ayasofya efsanelerini yazanlara göre arada Hızır Aleyhisselam da uğrarmış buraya. Bir seferinde parmağını bir sütundaki deliğe sokup mabedin yönünü kıbleye çevirmiş. Bir başka sefer top kandilin altında namaz kılana dileğini yerine getireceği vaadinde bulunmuş. Bir daha uğrasa da nartekse kurulsuz, kararnamesiz, tartışmasız, perdesiz, karartmasız, tartışmasız bir Ayasofya tanımı yazsa!

    Bu dünya harikasının bir kimliği ve bir adı var: Ayasofya, İlahi Hikmet. Önüne sonuna ne yazılırsa yazılsın, Ayasofya Ayasofya’dır; dünyada tektir.

    Aynı kubbenin altında
    Fakiri-zengini, Müslümanı- Hıristiyanı… 1920’lere kadar Ayasofya’nın önünde sadaka bekleyen yoksullar ve evsizler eksik olmuyordu. Her dinden, her kültürden insan onun kapısında medet umuyordu.

    Kâbe’deki Meryem

    Hz. Muhammed ve Meryem Ana saygısı

    630 yılında Mekke’nin Hz. Muhammed tarafından fethedilmesiyle Kabe, içindeki putlardan temizlendi. İslâm tarihçisi Ezraki’nin aktardığına göre, Hz. Muhammed, putlar dışarı çıkarıldıktan sonra girdiği Kabe’nin iç duvarlarında pek çok figür çizili olduğunu gördü. Önce ellerini bir resmin üstüne koydu ve zemzem suyuyla bez getirterek “Elimin altındaki hariç tüm resimleri silin” dedi. Rivayete göre Kabe’nin içinde Cahiliye devrinden kalıp da o gün silinmeyen tek resim, Hz. Muhammed’in üzerini kollarıyla örttüğü Hz. Meryem ve Çocuk İsa figürüydü.

    Kaynak: G. R. D. King, “The Paintings of the Pre-Islamic Ka’ba”, Muqarnas, Sayı: 21, 2004

  • Çöpten manşet çıkaran gazeteci

    Çöpten manşet çıkaran gazeteci


    Hürriyet Yazıişleri Müdürü Necdet Doğan’ı sonsuzluğa uğurladık.


    Onu tanıyan ve seven arkadaşları titiz, araştırmacı, meraklı gazeteciliğine dair güzel yazılar yazdılar.


    Tarihe kısa bir not düşmek istedim:
    80’li yıllarda, gazete gibi gazete olan Cumhuriyet’in yazıişlerinde onun lakabı

    “Çöpten manşet çıkaran adam”dı.
    Bir gazeteci için üstün bir övgü taşıyan bu lakabı ona 2011’de kaybettiğimiz rahmetli gazeteci Adnan Akgünel takmıştı.
    Zira Necdet haber merkezinde, yazıişlerinde çok kez okunmadan rulolar halinde çöpe atılan teleksten gelmiş ajans kağıtlarını alır, dikkatle okur, farkedilmeyen, atlanan önemli haberleri gazetenin manşetine kadar taşırdı…
    Böylesine dikkatli, titiz ve iğneyle kuyu kazan bir gazetecilik kültürü, terbiyesi ve iş ahlakı vardı…
    İnsan olarak da aynı düzgün ve titiz, ayrıntıcı, mükemmeliyetçi özelliklere sahipti…
    Necdet’in kaybı ölen gazetecilik için de bir veda çığlığıdır…
    Nurlar içinde yatsın…

  • Türk edebiyatının ‘dert dinleme uzmanı’

    Türk edebiyatının ‘dert dinleme uzmanı’

    Adalet Ağaoğlu’nun Romantik bir Viyana Yazı’nda bir karakteri “Hayalsiz tarih olmaz” diyordu. Gerçekten de ne hayal kurmaktan ne tarihten vazgeçmişti. Romanlarıyla halkın nabzını tutmuş, sesli ifade edilmekten çekinilenleri kahramanları üzerinden dillendirmiş; Cumhuriyet’in belleği, “Dert Dinleme Uzmanı” olarak yazmıştı. Ardından yazılanlar…

    “İntihar motifini işlememin nedeni, kaçış değil. Muhalefetin son noktası; düşünce intiharı” demişti ama sık sık bu kadar uzun yaşayacağını hiç tahmin etmediğini söylese de 91 yıl yaşadı; gönüllü olduğundan çok daha fazla şey gördü; yine de 65 yılı aşkın yılını adadığı kaleminin intihar etmesine hiçbir zaman izin vermedi Adalet Ağaoğlu. Kendi sözleriyle tiryakilikti adeta yazmak onun için. Şöyle demişti: “Yazarak öğrendiğim kadar hiçbir yerden öğrenmedim. Şimdi öyle bir şey ki yazmak, sigara tiryakiliğinden daha büyük bir tiryakilik. Sahiden. Ben elimden düşürmediğim sigarayı kolayca bıraktım, hiç de aramadım. Fakat yazmayı bırakamadım, tiryakilik o dereceydi.”

    Cumhuriyet’in ilk neslindendi, ama Cumhuriyet’in daha 50. yılında yazdığı Ölmeye Yatmak’tan bu yana da hiçbir zaman Cumhuriyet’e kendi özgün eleştirilerini getirmekten, kampların, kalıplaşmış alkışların/yuhalamaların dışına çıkmaktan çekinmemişti. Hemen her dönemde de sürüden ayrıldığı için eleştiri oklarının hedefi olmuştu. Öldükten sonra bile… Kendi kendisini başkalarından daha sert eleştirse bile…

    Türk edebiyatının ‘dert dinleme uzmanı'

    Romantik bir Viyana Yazı’nda bir karakteri “Hayalsiz tarih olmaz” diyordu. Gerçekten de ne hayal kurmaktan ne tarihten vazgeçmişti. Romanlarıyla halkın nabzını tutmuş, sesli ifade edilmekten çekinilenleri kahramanları üzerinden dillendirmiş; Cumhuriyet’in belleği, “Dert Dinleme Uzmanı” olarak yazmıştı. Etkilemediği, ruhuna dokunmadığı insan azdı, biz yalnızca birkaçının onun ardından yazdıklarıyla uğurluyoruz Adalet Ağaoğlu’nu. Elbette ebediyen değil, sayfaların arasında yeniden buluşmak üzere…

    Gençliğimde, Roman-tik / Bir Viyana Yazı’nı ilk okuduğumda şaşkına dönmüştüm. “Romantik” bir tarih felsefesi metni ancak böyle kaleme alınabilirdi. Sadece Cumhuriyet’in değil, dünyanın da tarihini sorguluyordu. Hiç çaktırmadan, didaktizm tuzağının yanından bile geçmeden, kurduğu estetik içinde dilediği gibi gezinerek. Yıllar yıllar sonra Dert Dinleme Uzmanı’nı okuduğumdaysa bir kez daha… Elli yılı aşkın süredir birbirinden değerli ürünler vermiş bir yazarın, kalemini kırıp, yeni’yi anlayabilmek, anlatabilmek için kendine yeni bir dil kurmaya çalışması; mucize kabilinden beklenmedik bir olaydı. Hele Türkiye gibi, yazarların/aydınların belli bir yaştan sonra, toplumdan ümidi kesince, entelektüel-bunaklığa düştüğü bir ülkede, 85’inde kendini yenilemeye devam eden bir zihin-kalem eşsiz bir umut işaretiydi. Mesut Varlık (K24)

    Aynı havayı soluduğu insanların yaşamlarını bilmekle kalmayan, haksızlıklar, adaletsizlikler karşısında itiraz etmeyi aydın sorumluluğunun gereği olarak görmüş bir yazar Adalet Ağaoğlu. Bunun izlerini romanlarında yakalamak tabii ki mümkün ama günlükler de onun toplumsal sorumluluk bilinci yüksek bir edebiyatçı olduğunu dolaysızca veriyor. Damla Damla Günler’i okurken yalnızca Adalet Ağaoğlu’nun kişisel tarihine tanık olmuyorsunuz. O kişisel tarih, ülkenin tarihiyle paralel ilerliyor. Hayatını toplumsal meselelerle özdeşleştirmesi, kimi zaman bu meseleleri bireysel mutlulukların önüne geçecek kadar birincil kılması, günlüklerin ruhunu oluşturuyor. Eşiyle ilişkisinden söz ederken, iki satır sonra ülkenin bir sorununun kafasını nasıl da kurcaladığını anlatan satırlarla karşılaşıyorsunuz. Irmak Zileli – Gazete Duvar

    Bir Düğün Gecesi’nin bendeki 5. baskısının tarihi 1981. Yaşım 10. Ölmeye yatmış ve hiç kalkamamışım. Başucumda hep o var. Adalet Ağaoğlu’nu annemden çok seviyorum. Gece hayatım onunla geçiyor. Eve, dünyaya sığamıyorum. Beni kurtaracak tek kişinin o olduğuna gönülden inanıyorum. Yazsonu da bitmiş, Göç Temizliği’ne başlamışım. Kitaptaki iç sesinin adı Fatma İnayet. Yazar boyuna onunla konuşuyor. Sonunda dayanamıyorum, samimiyetimize güvenerek oturup bir mektup yazıyorum. “Sevgili Adalet. Ben de yazar olmak istiyorum. Sana bir sır vereyim, Fatma İnayet benim” diye başlıyor. Günlerce o mektupla yatıp kalkıyor ama hiç göndermiyorum. Yıllar sonra ben de yazar olup Bitirgen’e seslenirken, o mektubu elden vermediğime yanarım da yanarım. Figen Şakacı

    Türk edebiyatının ‘dert dinleme uzmanı'
  • Huysuz Virjin ve kendiyle yüzleşebilen “Eski Türkiye”

    Huysuz Virjin ve kendiyle yüzleşebilen “Eski Türkiye”

    O esprileri, “müstehcen” konuşmaları yapan, karşısındakinin bütün kalıplarını alaşağı eden kişi Huysuz Virjin’di, gerçek biri değildi. Seyfi Dursunoğlu bütün abartısıyla gerçek olmadığının altını çiziyordu. Böylece gerçeğin bütün baskısından sıyrılma fırsatı verdi seyredenlere de… Cinselliği konuşamayan, konuşamadıkça daha da derinlere bastıran bir toplum, onun esprileriyle nefes aldı böylece. Hâtırası tesellimiz olsun.

    Seyfi Dursunoğlu, nam-ı diğer Huysuz Virjin 17 Temmuz akşamı bu dünyadaki yolculuğunu tamamladı.

    O andan başlayarak sosyal medyada bir duygu patlaması yaşadı. Arkasından söylenen güzel sözleri, kaybının yarattığı üzüntüyü görse o bile şaşırırdı muhtemelen; çünkü sadece bir insanın değil, başka bir “ülke ihtimali”nin de arkasından ağlıyordu pek çok kişi. Bir “drag queen”in (kendisi “zenne” sözcüğünü tercih ederdi kuşkusuz) ana akım medyada kendine yer bulduğu; çoluk-çocuk televizyon karşısına geçenlere kahkaha attırdığı; devlet büyüklerinin bile sivri esprilerden nasibini aldığı ve bu esprileri kahkahayla karşıladığı bir ülke ihtimali…

    Arkasından en çok konuşulan, RTÜK tarafından ekranlardan men edilmesiydi. Gittikçe otoriterleşen, boğucu ve neşesiz bir ülkenin neyi kaybettiğinin simgesi gibiydi. Huysuz Virjin’in arkasından söze dökülenler, bir anlamda “eski Türkiye”ye ağıta dönüştü.

    Mizahını, toplumun ikiyüzlülüğünü açığa çıkarmak üzerine kurmuştu. Bir erkeğin söyleyemediklerini sapsarı bir peruğa ve pırıltılı elbiselere söyletiyordu. Öyle bir bileşim yaratmıştı ki ne kadındı ne erkek. Aynı zamanda hem kadın hem erkek! Ona “travesti” diyenler de oldu ama o bunu hiçbir zaman kabul etmedi; Huysuz Virjin onun yarattığı bir roldü; bir kimlik değil. Konuşan, düşünen, espriyi hazırlayan hep Seyfi Dursunoğlu’ydu. Virjin’in görevi, Seyfi’nin önündeki engelleri kaldırmaktı.

    Bizden değil gibi, ama içimizden biri:

    Aslında kendini bildi bileli sahnede olmak istiyordu. Henüz 4-5 yaşlarındayken evde çiftetelli oynadığını anlatıyordu söyleşilerde. Hayatını anlatan Katina’nın Elinde Makası kitabında “Aile partilerinde; karılı kocalı, çoluklu çocuklu olunduğu zaman oynardım” diye anlatmıştı; “Bana tanıdık bir aile beyaz bir peruk verdi. Pek bir yakıştırırdım onu, böyle ‘cinalar’ (Gina Lollobrigida) yapar, saçları suratıma kıvırırdım”.

    O kadar otoriter bir babası vardı ki, sahne sevdasını dile getirmeyi aklından bile geçirmedi. İlkokulu bitirdiğinde kalburüstü ailelerin çocuklarını gönderdiği Boğaziçi Lisesi’ne kaydoldu. Sonra “Bu kadar para vermeye ne gerek var?” diyen aile büyüklerinin babasının aklına girmesiyle Heybeliada Askerî Deniz Lisesi’ne gönderildi. Çocuklarının isteklerine kulak veren, mutlu olup olmadıklarını dert eden bir baba değildi onunki… O kuşağın çoğu babası gibi… Babasından dayak yemeyen tek kardeş olmanın gayreti içindeydi Seyfi Dursunoğlu; evden dışarı adım atmamak pahasına başardı da.

    Askerî okulda kabus gibi geçen üç yılın ardından Haydarpaşa Lisesi’ni bitirip İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi bölümüne girdi. Babasının işleri kötü gidince okulu bırakmak zorunda kaldı; artık Sosyal Sigortalar Kurumu’nda memurdu. 18 yıl sürecek memuriyeti boyunca bir yandan da Beylerbeyi Kültür Cemiyeti’nde amatör Ramazan eğlenceleri düzenlerken hep başka bir hayatın hayalini taşıdı. Lafını sakınmayan, libidosu yüksek, gösterişli Huysuz Virjin karakterinin ilk tuğlası o cemiyet günlerinde atıldı. Kanto söylediği için eski kantoculardan Virjn’in adını aldı, huyu-suyu da sıfatını belirledi. Kapalı devre süren bu sahne hayatı katmer katmer açılmak için gün sayıyordu.

    35 yaşına geldiğinde abisiyle ettiği büyük kavga onu evsiz bırakırken büyük bir özgürlüğün de kapısını araladı. Artık “Ne derler?”i bir kenara bırakabilirdi. 1969’da gelen teklifi kabul etti ve Huysuz Virjin, Kulüp 12 sahnesinde profesyonel oldu.

    Bizden değil gibi, ama içimizden biri:

    Yedi yıl süresince gece kulübü-SSK ikilemi sürüp gitti. Ne zaman ki Virjin ipleri tamamen ele aldı, Seyfi Dursunoğlu SSK’daki işinden istifa etmeye cesaret edebildi. Kulüp dolup taşıyordu her gece; sadece İstanbullular değil, başka şehirdekiler de onu seyretmek için geceyarısı Kulüp 12’ye geliyorlardı. Ancak tek kanallı dönemde onu TRT’deki programına çıkaran Öztürk Serengil sayesinde gerçek bir şöhret kazandı.

    Yıllarca çektiği para sıkıntısından kurtulmuş, sahnede istediği şovu özgürce yapar olmuştu. Ancak bir bedeli vardı Huysuz Virjin olmanın. 2014’te Hürriyet’ten İzzet Çapa’ya verdiği söyleşide “Her şeyden önce özel yaşantımdan vazgeçtim” diye anlattı; “En büyük fedakarlığım budur. Ben de meyhaneye gidip kafayı çekmek, bardağı fırlatmak, azıp kudurmak isterdim. Ama hayır! Derli toplu yaşamak zorundaydım. Yaptığım işin icrası, Müslüman bir ülkede çok zor”.

    Müslüman ülke Huysuz Virjin’i her haliyle bağrına basmıştı ama Seyfi Dursunoğlu aynı ayrıcalığın kendisine tanınmayacağının farkındaydı.

    O esprileri, “müstehcen” konuşmaları yapan, karşısındakinin bütün kalıplarını alaşağı eden kişi, gerçek biri değildi. Bütün abartısıyla gerçek olmadığının altını çiziyordu. Böylece gerçeğin bütün baskısından sıyrılma fırsatı verdi seyredenlere de… Cinselliği konuşamayan, konuşamadıkça daha da derinlere bastıran bir toplum, onun esprileriyle nefes aldı böylece. Ta ki 2007’de dönemin RTÜK Başkanı Zahit Akman televizyon kanallarının yöneticilerine “Kadın kılığında erkek görmek istemiyoruz” diyene kadar.

    Kronolojik olarak “Eski Türkiye”ye tekabül eden 1990’larda da Huysuz Virjin’in program yaptığı kanala cezalar gelmiş, dönemin Devlet Bakanı Işılay Saygın ona “terbiyesiz” demiş ve RTÜK’e şikayet edeceğini söylemişti. Ancak onu ekranlardan men etmek “Yeni Türkiye”nin icraatıydı.

    Gün be gün neşesini kaybeden, eğlenmekten korkan, soluk renklerin galebe çaldığı bir ülkeden Huysuz Virjin gelip geçti. Hâtırası tesellimiz olsun.

  • İklim krizine salgın molası

    İklim krizine salgın molası

    Koronavirüs salgını beklenmedik bir sonuca yolaçtı: İklim krizinin sorumlusu olarak görülen karbon salımında küresel çapta yüzde 17’lik bir düşüş görüldü. Peki “Gölge etmeyin, başka ihsan istemem” diyen doğanın sesini bu sefer duyacak mıyız? Yoksa salgın biter bitmez, iklim krizini doğuran “normal”e yeniden dönecek miyiz? Tarihten örneklerle salgınların ve ekonomik krizlerin çevresel etkileri…

    Koronavirüs salgınına karşı tüm dünyada alınan önlemler beklenmedik bir sonuca yolaçtı: İklim krizi bir mola verdi. Salgının en kritik olduğu dönemde, sanayi, ulaşım ağları ve işletmelerin kapanmasıyla, küresel ısınmaya neden olan günlük karbon salımında geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 17 civarında (günde 17 milyon ton azalma) düşüş yaşandı. Öte yandan iklim krizi, Haziran ortasında, Türkiye çapında sağanak, dolu ve hortumlarla kendilerini evlerine kapamış insanların pencerelerini tıklatarak kendini hatırlatıyordu.

    iklim2
    Seller, fırtınalar, sağanaklar… Haziran ayında görülen şiddetli sağanak, dolu, sel ve fırtınalar, uzmanların yıllardır uyardığı küresel ısınmanın etkilerinden…

    Bağımsız uzmanlardan oluşan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 2018’de yayımladığı “1,5 Derecelik Küresel Isınma Özel Raporu”na göre Sanayi Devrimi öncesi döneme göre dünyamızın yüzeyinde neredeyse 1°C sıcaklık artışı meydana geldi. Rapora göre, sera gazı emisyonları bu düzeyde kaldığı takdirde, 2030’a kadar sıcaklık artışının iklim krizinin kritik eşiği 1,5°C’ye ulaşacağı hesaplanıyor. Önlem alınmadığı takdirde, 2100’e kadar 3°C’nin üzerinde sıcaklık artışı olacağı tahmin ediliyor. IPCC, NASA, Dünya Meteoroloji Örgütü gibi kuruluşlar, düzensiz ve aşırı yağışları, fırtınaları ve artan kuraklık riskini, küresel sıcaklıkların artmasına bağlıyor. Türkiye’nin de imzacısı olduğu Paris Anlaşması’nda belirtilen, küresel ısınma artışını 1.5°C’de sınırlama hedefine ulaşabilmek için emisyonların 2030’a kadar her yıl yüzde 7.6 oranında düşmesi gerekiyor.

    İsveç Lund Üniversitesi’nde sürdürülebilirlik üzerine araştırmalar yürüten Kimberly Nicholas, salgın döneminde emisyonların düşmesinin farklı nedenleri olduğunu söylüyor. Salgın döneminde elzem olmayan seyahatlerin engellenmesi, küresel karbon emisyonunun yüzde 23’ünü oluşturan ulaştırma sektörünün ayakizinde bir küçülmeye neden oldu. Bu düşüşteki en büyük pay otomobil kullanımına ait. Kara ulaşımı yoluyla üretilen karbon gazlarındaki düşüş yüzde 43 düzeyinde. Bu, sanayi ve enerji santrallerinin ürettiği karbon salımı toplamındaki düşüşe eşit.

    İnsanların hayatlarını ve geçim kaynaklarını tehdit eden küresel bir salgın, bir ekoloji krizinin çözümü olarak görülemez elbette. Ama bu dönemin, geçmişteki örnekleriyle karşılaştırılmalı olarak incelenmesi, yıkıcı etkileri bakımından en az salgın kadar tehlikeli bir küresel soruna karşı alınabilecek önlemleri de yeniden düşünmemizi sağlıyor.

    Bugün yaşadığımız pandemi, bir salgının atmosferik karbondioksit seviyelerine iz bırakmasının ilk örneği değil. Endüstriyel çağdan önce bile hastalık dönemleri, emisyonların düşmesine neden olmuş. Münih Üniversitesi Coğrafya Bölümü profesörlerinden Julia Pongratz, antik buz çekirdeklerinde sıkışan küçük hava baloncuklarından yaptığı ölçümlere dayanarak, 14. yüzyılda, Avrupa’da kara vebanın ya da çiçek hastalığı gibi salgın hastalıkların ve 16. yüzyılda da İspanyolların Güney Amerika’ya gelmesinin, atmosferik karbondioksit seviyelerinde küçük işaretler bıraktığını söylüyor. Bu değişimin bir nedeni hastalık ya da soykırım nedeniyle yükselen ölüm oranlarıyken, bir diğer nedeni de terk edilen tarım arazilerinin yerinde yabani bitkilerin büyümesiydi.

    iklim3
    ‘Yeni normaller’ 2019’da Grönland’da çekilen bu fotoğrafta, aşırı ısınma ve eriyen buzlar yüzünden kızakları su üzerinde çeken köpekler görülüyor. 

    Koronavirüs salgınında ölüm oranlarının, arazi kullanımını etkileyecek düzeye gelmesi beklenmiyor. 2008 ve 2009 ekonomik krizleri ise, bugün gördüğümüz çevresel etkileri değerlendirmek için daha uygun bir referans noktası olabilir. Pongratz, bu ekonomik krizler sırasında endüstriyel faaliyetlerin azalmasıyla bir yıl boyunca küresel emisyonların düştüğünü hatırlatıyor. Ancak ekonominin toparlanmasıyla 2010’a kadar emisyonlar hızla yükselerek tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı.

    Uzmanların bir kısmı, koronavirüs döneminde edinilen yeni alışkanlıkların ve değişen önceliklerin kalıcı etkileri olabileceğine dikkati çekerken, bir kısmı da hayatın “normale” dönmesiyle karbon salımının da eski haline dönebileceğini söylüyor. Salgının ne kadar süreceği, pandemi sonrası ekonomiyi canlandırma çabalarında yeşil enerji gibi sektörlere odaklanılıp odaklanılmayacağı gibi faktörler de önümüzdeki günler için belirleyici olacak.