Orhun Yazıtları, Türk dilinde yazılmış, içinde “Türk” adı geçen en eski yazılı kaynak. 8. yüzyılın başlarına tarihlenen anıtlar, 1889’da Yadrintsev tarafından tekrar keşfedildi; 1893’te Thomsen tarafından tercüme edildi. Bilge Kağan, kardeşi Kültigin ve veziri Tonyukuk adına yaptırılmış olan dikilitaşlardaki yazıtlar, dönemin siyasal dengelerine, yönetim geleneklerine ışık tutuyor.
Uzanıp dokunabilecekmiş gibi yakın, hiç gelmeyen ufuk kadar uzak atlas gökyüzü altında uçsuz bucaksız uzanır Moğolistan bozkırları. Beyaz keçeden yurtlar, göz alabildiğine uzanan yeşil otlaklar arasında rastgele serpiştirilmiş, seyrek inciler gibi parlar sabah güneşiyle. Bu yurtların eşiğinde oynayan, teni rüzgar kavruğu, gözleri badem çocukların yüzleri, uzun aylar boyu süren sert kıştan sonra gelen bir nefeslik yaz gibi seyrek, sıcak ve kısa süreli güler.
Orhun Nehri işte böylesine büyüleyici ve bir o kadar da hoyrat bir coğrafyada, Hangay Dağları’nın derinliklerinden Baykal Gölü’nün sularına doğru, salına kıvrıla, nazlı ve umarsızca akar. Yolculuğu boyunca da koynunda, kadim Moğol kentlerinden Budist manastırlara kadar geniş bir çeşitlilikte zenginlikler saklar. Orhun Yazıtları ise, Türk kültür belleğinin en önemli yapıtaşlarından biri olarak, bu zenginlik yelpazesi içinde bizim için ayrı bir parıltıya sahiptir.
Orhun Yazıtları, Türk dilinde yazılmış, içinde “Türk” adı geçen en eski yazılı kaynak. Türk tarihi, dili, gelenekleri ile ilgili bir çok araştırmaya temel olmuş, destek vermiş bir temel taşı. Bilge Kağan’ın “Türk kağanı Ötüken ormanında otursa ilde sıkıntı yoktur” tavsiyesini dinlemeyip uzak coğrafyalara ulaşmış, yeni dünyalar, yeni hayaller kurmuş bir kültürün yazdığı öykülerin ilk cümlesi.
Orhun yazıtları tabiri genel olarak Göktürk dönemine ait, Orhun Nehri Vadisi’ne yayılmış irili ufaklı 13 yazıt ve bu yazıtların etrafındaki mezartaşları, balballar, kitabeler ve çeşitli heykellerden oluşan anıt yapılarını kapsar. Ancak bunların arasında en çok bilinen ve en detaylı bilgiyi günümüze kadar korumayı başaranları 2. Göktürk Kağanlığı hükümdarı Bilge Kağan, kardeşi Kültigin ve veziri Tonyukuk adına yaptırılmış olan dikilitaşlardır.
Bilge Kağan, ordu komutanı kardeşi Kültigin ve babası İlteriş Kutluğ Kağan ile onun ölümünden sonra yönetimi devralan kardeşi Kapgan Kağan’ın vezirliğini yapmış olan Tonyukuk’un da desteğiyle 18 yıl boyunca 2. Göktürk Kağanlığı’nı başarı ile yönetti. 8. yüzyılın başlarında, önce Tonyukuk, daha sonra Kültigin ve Bilge Kağan adına dikilen yazıtlar üslup ve içerik olarak birbirinden farklılık gösterse de; bu dönemin siyasal dengeleri, yönetim gelenekleri, elde edilen başarılar, katlanılan zorluklar ve yapılan hataların ele alındığı metinler olarak oldukça önemlidir.
Tonyukuk yazıtı kendi ağzından, daha sade bir dille Çin esaretinden kurtuluşu, savaşları ve kendi hizmetlerini anlatır. Diğer iki yazıt, Bilge Kağan’ın ağzından daha çok geçmişin muhasebesi, geleceğe dair öğütler ve kaybettiği kardeşi Kültigin için duyduğu üzüntü üzerine yoğunlaşan öyküsel bir anlatımı takip eder. Bazı kaynaklar, Bilge Kağan ve veziri Tonyukuk’un arasındaki yönetimsel fikir ayrılıklarının bir süre sonra gözardı edilemez boyutlara vardığından ve bu durumun ikilinin arasını giderek daha açtığından bahseder. Kim bilir, belki de uzun süre kader ortaklığı yapmış iki güçlü karakterin geriye bıraktıkları miraslarının birbirinden böyle farklı olması, hatta yazıtların aralarında neredeyse 400 kilometre mesafe bulunması, bu düşünsel ayrılıkların fiziksel dünyada vücut bulmuş halleridir.
“Zamana Tengri hükmeder, insanoğlu hep ölmek için doğmuş”.
Orijinaller müzede, replikalar arazide Bilge Kağan ve Kültigin anıtlarının orijinalleri, ören yerinde TİKA tarafından yaptırılan bir müzede korunup sergileniyor. 400 kilometre ötedeki Tonyukuk anıtı ise özgün yerinde ziyaret edilebiliyor.
Bilge Kağan, kaybettiği kardeşi Kültigin’in hüznüyle kitabeye bu cümleyi işletirken aklından neler geçiyordu bilinmez. Ancak dile getirdiği, aslında insanoğlunun en başından beri kovaladığı, geride bir şeyler bırakabilme telaşına ışık tutuyor ve kendisinden sonra olacakların haberini önceden vermek istiyor gibi. Çünkü Göktürkler’in tarih sahnesinden silinmesiyle birlikte, Bilge Kağan’ın öyküsü de zamanın sonsuz devinimi içerisinde uzun yüzyıllar boyunca insan hafızasından kayıp gitti. Arkasında birkaç gezgin günlüğünde “Taşa yazılmış, bilinmeyen bir dil” notu dışında bir şey bırakmadan…
Orhun Vadisi’nin bu sessiz muhafızlarının yalnızlığı, 1889’da Rus Coğrafya Cemiyeti adına Moğolistan’da araştırmalar yapan Nikolay Mihayloviç Yadrintsev tarafından tekrar keşfedilip, 1893’te Danimarkalı bir dilbilimci olan Vilhelm Thomsen tarafından tercüme edilene kadar sürdü. “Okuyanın olmadığı yerde öyküler de ölür” dermiş gibi.
“Fake news” hiç de öyle yakın zamanın bir işleri değil. Matbaanın bulunmasıyla beraber harıl harıl İncil basılıyor basılmasına ama Gütenberg matbaasının ilk bestseller’ları “Türkenkalender”. Yani “Hıristiyanlara Türkler hakkında bir uyarı” başlığını taşıyan ve sürekli güncellenen propaganda takvimleri. Tam da aynı tarihlerde “kelle vergisi” şeklinde konulmaya başlanan “Türk vergileri” var. Dönemin besleme ve yandaş medyasının bastığı bütün o “Türkenkalender”ler bu ek vergilerin çatır çatır ödenmesi için rıza üretiyor, kamuoyunu manipüle ediyor.
Şimdiye kadar gördüğüm Atari oyunlarının en güzellerinden Assassin’s Creed II’de, Floransa-Venedik-Roma sokaklarında Örümcek Adam gibi sağa sola zıplayan ve Floransalı Ezio adında bir oğlanı kontrol ediyoruz. Bu Ezio, bir Haşhaşi şebekesinin içine girmiş ve paralel devlet olarak kâh Leonardo Da Vinci’yle ahbaplık ediyor, kâh Pazzi ailesinin Medicilere karşı 26 Nisan Darbe Girişimi’ni engellemeye çalışıyor, kâh Papa Borgia’yla savaşıyor falan. Hani biraz o döneme meraklıysanız oynamanız, hatta en iyisi birini bulup ona oynatıp o oynarken seyretmenizi öneririm. Bizim evde “gamer” kişi eşim olduğu için, o oynadı ben seyrettim mesela.
Oyunun benim en çok ilgimi çeken yanlarından biri şuydu: Bu Ezio şehirde muhtelif görevleri yerine getirirken hâliyle suç işliyor, kamu güvenliğini tehlikeye atıyor ve ne kadar çok suç işlerse aranma ve arandığı için de şehirdeki muhafızlar tarafından GBT’sinin alınma ihtimali artıyor. İşte bunu engellemek için oyunda hemen her meydanda bulunan tellâllara rüşvet verip hakkınızda güzel şeyler söylemelerini ya da kötü şeyleri yaymamalarını sağlıyorsunuz. Öyle bir tür kendi havuz medyanı kendin yarat, kamuoyunu istediğin gibi manipüle et kafası yani. Şimdi tamam bu sadece bir Atari oyunu ama en azından bizim goygoy tarihî dizilerimizden daha gerçekçi. Ve evet, Örümcek Adam gibi sağa sola tırmanız dahil daha gerçekçi.
Hıristiyanlık dünyasınaTürklere karşı ihtar başlığınıtaşıyan takvim, 1455 tarihli.
Zaten sahte bilgilerle kamuoyunu istediği gibi manipüle etmek, hiç de öyle modern insanın zannettiği gibi kendisinin keşfi bir şey değil. Tabii kitle iletişim araçları devreye girince bu daha da hızlanıyor ve çetrefilleşiyor orası ayrı. Ama neticede tarihin her döneminde kamuoyunu bir konuda ikna etmek için ama gerçek ama gerçekdışı ya da çarpıtılmış iddialar ve beyanlarla propaganda yapıldığını biliyoruz. Yani “fake news”, hiç de öyle yakın zamanın bir işleri değil.
Matbaanın bulunmasıyla beraber örneğin ilk etapta harıl harıl İncil basılıyor basılmasına ama Gütenberg matbaasının İncil’den sonraki ilk bestseller’ları “Türkenkalender”. Yani “Hıristiyanlara Türkler hakkında bir uyarı” başlığını taşıyan ve sürekli güncellenen propaganda takvimleri. Hani bildiğimiz Saatli Maarif Takvimi gibi ama “bugün doğacak erkek çocuklarına isimler”, “bugün ne pişirsem” gibi içerikler yerine, doğrudan halkı Türk tehlikesine karşı kışkırtan, buna dair korkutan metinler var. İstanbul’un fethinin hemen ardından yayımlanmaya başlayan bu broşürler, bugün Avrupa’da ve bizde çoksatan gazetelerin atası gibi (bizde “çoksatan” pek kalmadı ya, neyse).
E peki “Türkler İstanbul’u aldı, her an buraya da gelebilirler” korkutması kimin ne işine yarıyor? Neticede parlamenter demokrasi henüz ufukta görünmüyor; bir göç dalgası veya “işimizi elimizden alacaklar” safsatası veya “hükümet her göçmene on Venedik Dukası veriyormuş, sonra cepten arayıp ‘bitti mi, daha vereyim mi’ diyormuş” yalanı da yok.
Ha onun yerine ne var? Tam da aynı tarihlerde “kelle vergisi” şeklinde konulmaya başlanan “Türk vergileri” var. Yani tamam, kendini doğrulayan kehanet misali Osmanlı ordusu 76 yıl sonra Viyana kapılarına dayanıyor dayanmasına da; İstanbul fethedilir edilmez Frankfurt’ta, Regensburg’ta, hatta ve hatta Basel’de “Hacı Türkler geliyor, uçlan bir beşlik” diye gulden gulden vergi toplamak yine de çok anlamlı gelmiyor. Basel yahu, dağlık mağlık onu geçtim; arada şanlı ve yenilmez ordusuyla Liechtenstein var.
Ha tabii halk bu “Türk vergisi”ni güle oynaya vermiyor ama, halkın güle oynaya vergi verdiği -hele o dönem, henüz aidiyetlerini çok da umursamazken yani dünya üzerinde kimse yerli bile olsa hiç de millî değilken- zaten görülmüş şey değil. Ama dönemin besleme ve yandaş medyasının bastığı bütün o “Türkenkalender”ler bu ek vergilerin, istemeye istemeye de olsa çatır çatır ödenmesi için rıza üretiyor, kamuoyunu manipüle ediyor. Basel’in cefakeş halkı “Yahu açız” diye itiraz edecek olsa, anında “senin tek bir okun fiyatından haberin var mı” diye ünleyen birisi indiriveriyor sopayı kafasına.
Çin’in kendi batısını keşfi neredeyse 1.400 yıl öncesine dayanır. Hint Okyanusu’nda yelken açan, İpek Yolu’nda cirit atan Çinliler çoktur. Yedinci yüzyılda Orta Asya ve Hindistan’ı karış karış gezen Şuan Zang ve 15. yüzyılda muhteşem filosuyla Afrika’ya kadar giden Ceng Ha, tarihin en büyük seyyah ve kaşifleri arasında sayılır.
Çin’de Tang İmparatorluğu döneminde 627 yılında Şuan Zang (Batı dillerinde yazılışı: Xuan Zang) adında 20’li yaşlarda bir genç, resmî izin alamadığından gizlice ülke dışına çıkıp batıya doğru yola koyuldu. Bu kararı, bir gece gördüğü rüya üzerine vermişti. Evliya Çelebi de 1000 yıl sonra benzer bir rüya görecekti…
Şuan Zang kâh atla kâh yürüyerek Gobi çölünü, Tiyanşan dağlarını aştı; yol arkadaşının ihanetine uğradı; hırsızların elinden zor kurtuldu; yolunu kaybetti; tuhaf insanlarla karşılaştı; hatta Göktürk hükümdarı Tung Yabğu Kağan’ın (saltanatı 619-630) huzuruna bile çıktı. O sırada nasıl olduysa, Tang İmparatorluğu’yla Göktürkler savaş halinde değillerdi. Şuan Zang, Semerkant’tan Taşkent’e giden yolda önemli ticaret durağı Akbeşim’de (bugün Kırgızistan’da arkeolojik bir alan) kağan tarafından kabul edildi: “Kağan göz kamaştırıcı altın çiçeklerle bezeli, keçeden dev bir çadırda oturuyordu… Bu arada müzik çalıyor, nağmeler yarı vahşi de olsa kulağa hoş geliyordu. Sonra yemekler getirildi, ziyafete katılanların önüne dilimlenmiş koyun ve dana etleri konuldu…” Şuan Zang, Göktürk kağanının bir “yabani” de olsa insanda saygı uyandırdığını belirtmişti.
Haremağasının dev filosumCeng Ha komutasındaki Çin filosu, keşif gezilerinden birinde… 370 gemiden oluşan filonun en etkileyici parçaları, 130 metre uzunluğunda, 50 metre genişliğinde ahşap hazine gemileriydi.
Şuan Zang bugünkü Afganistan’dan geçerek Hint Yarımadası’na vardı ve Nalanda manastırında ünlü Budist düşünür Silabhadra’yı ziyaret etti. Yola çıktıktan 18 yıl sonra Hayber geçidinden, Hindukuş dağlarından geçip Kaşgar ve Hotan üzerinden Çin’e döndü (645). Bir manastıra çekilerek 664’te ölümüne kadar Budist metinleri Çinceye çevirdi. İmparatorun emri üzerine dünya seyahatname edebiyatının büyük yapıtlarından Batı Diyarları Üzerine Büyük Tang Kayıtları adlı bir kitap kaleme aldı (646). Kitap, Çin ve Doğu Asya kültürü üzerinde derin izler bıraktı.
Yüzyıllar sonra, 16. yüzyılda Vu Çengen adlı bir Çinli yazar, bu seyahatnameden esinlenerek Batıya Yolculuk adlı Çin edebiyatının klasiklerinden birini kaleme aldı. Halk diliyle yazılmış bu romanda, Budist keşiş Şuan Zang’ın (romanda adı Tang Sanzang veya Tripitaka olmuştu) yaptığı yolculuk fantastik bir maceraya dönüşmüştü. 100 bölümden oluşan metinde Çin inanışlarına bolca yer veriliyor, halk hikâyeleri anlatılıyor, bürokrasiyle dalga geçiliyordu. Roman, Doğu Asya ülkelerinde çok sayıda filme esin kaynağı oldu. Romanda maceraları anlatılan Tang Sanzang’ın müritleri arasında en ünlüsü “Maymun Kral” karakteriydi. Çok zeki, kurnaz, muzip, asi bir tipti; göklere isyan etmekten hiç korkmuyordu. Çok iyi kung fu biliyor, ağaç, kuş, böcek gibi 72 ayrı şekle girebiliyor, bulutları araba gibi kullanarak bir sıçrayışta kilometrelerce öteye gidebiliyordu… Maymun Kral, edebiyat tarihinin en büyük macera kahramanlarından biriydi.
Şuan Zang İpek Yolu’nda
20 yaşındayken resmî bir izni olmadan gizlice Batı’ya doğru yola koyulan Şuan Zang, 18 yılını yollarda geçirdi. Bu iki tasvir, Çinli seyyahı İpek Yolu’nda ilerlerken resmetmiş.
Harem ağasının keşif seferi
Kristof Kolomb’un (Cristoforo Colombo) Amerika kıtasına ulaşmasından neredeyse 90 yıl önce Çin imparatorluk filosu dünyayı keşfetmek üzere yola koyuldu (1405). Bu keşif filosunun boyutları, denizcilik tarihinde bir zirveydi. 317 gemide 27 bin adam yolculuk ediyordu. Filonun en etkileyici parçası, 130 metre uzunluğunda, 50 metre genişliğinde ahşap dev hazine gemileriydi. Kolomb’u Amerika’ya taşıyacak 28 metrelik Santa María gemisi bunun yanında kayık gibi kalıyordu.
Bambudan yapılma 12 dev yelkeniyle göz kamaştıran gemilerde memurlar, tüccarlar, çevirmenler, müneccimler, denizci-askerler, hekimler ve aşçılar, ticarete konu olacak sayısız malla birlikte yola koyuldular. Filonun amirali, Orta Asyalı Müslüman bir aileden gelen, çocukluğunda esir düşerek hadım edilmiş Ceng Ha (Batı dillerinde yazılışı: Zheng He) adlı büyük bir denizciydi. Özellikle Ming döneminde Çin’de haremağaları büyük güce sahipti, sadece saray görevlileri değil, ülkenin kaderine hükmeden devlet adamlarıydı. Osmanlı kapıkullarına benzer şekilde belli bir liyakat sistemine göre, büyük bir rekabet içinde yetiştikleri için aralarında çok yetenekli yöneticiler, entelektüeller, diplomatlar, askerler vardı. Ceng Ha, Ming döneminin kuşkusuz en parlak haremağalarından biriydi.
Kaplanlı gezgin
İpek Yolu’ndaki Dunghuan (Mogao) mağaralarında seyyah Şuan Zang’ı gösteren bir duvar resmi. Şu an Zang, pek çok tasvirde olduğu gibi bir kaplanla gösteriliyor.
Ming İmparatoru Yongli’nin isteği üzerine yola çıkan filo ilk üç yolculuğunda bugün Vietnam, Endonezya, Tayland, Malezya, Sri Lanka ve Hindistan’da bulunan limanlara uğradı. Bunlar arasında Vasco da Gama’nın 1498’de ayak basacağı Kalikut da (bugün Kozhikode) bulunuyordu. Dördüncü yolculukta filo, Basra Körfezi’nde Hürmüz’e doğru yelken açtı; son üç yolculukta ise Afrika’nın doğu kıyıları, Mogadişu, Malindi (bugün Kenya’da) ve muhtemelen Madagaskar adasına kadar gitti.
Ceng Ha’nın amiral gemileri Malezya’da Penang adasındaki bir tapınakta Ceng Ha’nın gemilerinden birini gösteren duvar resmi (üstte solda ). Çin’de Nanjing limanında ünlü denizcinin amiral gemisinin bir modeli bulunuyor (üstte, sağda).
Çin çayı ve ipeğini satan filo, geriye baharatlar, değerli taşlar, nadir ağaçlar, Arap atları, hatta bir zürafa getirdi. Çinliler zürafanın bir “kilin” (âdil yönetimin efsanevi simgesi olan fantastik hayvan) olduğuna hükmettiler. Çin filosu uğradığı limanlara Çin edebiyatının klasik kitaplarını ve Ming takvimlerini bıraktı. Hint Okyanusu kıyısındaki ülkelerle diplomatik ilişkiler kuruldu. Ceng Ha bazı yerel politik ihtilaflara da karıştı; Siyam, Cava ve Malakka arasındaki anlaşmazlığı çözdü; Hint liman şehirleri Kalikut ile Koçi arasındaki savaşı durdurdu. Filonun amacı, Çin’in himayesindeki devletleri korumak, düşmanlarını ezmekti. İmparatorluk sömürge kurmak yerine kendisine tâbi devletlerden yıllık haraç almayı tercih ediyordu.
Yolculuklar sürerken Ming başkentinde (önce Nanjing, sonra Pekin) Ceng Ha’nın seferlerine karşı itirazlar yükselmeye başladı. Donanmaya aşırı kaynak aktarıldığı, karşılığında gelen değerli malların bu çabaya değmediği öne sürüldü. Ceng Ha 1433’te Kalikut’tan dönerken yolda öldü, filosu Çin’e ulaştığında soğuk karşılandı. 1436’da Ming imparatorluğu gemilerin okyanusa açılmasını yasakladı, ticaret ülke içine döndü. Sonraki yüzyıllarda artık Çinli gezginler Batı diyarlarına gitmeyecek, buna karşılık Batılılar Çin’e gelecekti.
İlham veren yolculuk
Ceng Ha’nın Afrika’dan getirdiği zürafanın resminin üzerine yazdığı şiirde Şair Şen Tu, bunun hayırlı bir “kilin” (efsanevi hayvan) olduğunu anlatıyor (üstte, sağda). 18. yüzyıldan kalma bir baskısı (üstte) görülen Batı Diyarları Üzerine Büyük Tang Kayıtları, Stephen Chow’un çok beğenilen komedi filmi “Batı’ya Yolculuk”a (2013) da ilham verdi (altta).
“Orta Asya’dan yola çıkıp Balkanlar’a dek yayılmış olan bir ürün” yoğurt. Ekşitici özelliği olan lactobacillus ve onunla birlikte hareket ederek özgün yoğurt lezzetini yaratan streptococcus termophilus. Bu ikisidir sütü yoğurt yapan; “lacto” ile “strepto”; bizim çocuklar yani. Günümüzde hem güzel hem sağlıklı bir yoğurt yemenin tek yolu evde yapmak. Kaynatın çiğ sütleri, mayalayın. Ataların binlerce yıllık bilgisi kaybolmasın.
Kavurucu sıcaklar geldi. Bir tas buz gibi ekşi ayrana kim hayır diyebilir? Patlıcan kızartmasının üstüne bir kaşık sarımsaklısından isteyen? Domatesli pilav yanında mis gibi cacık da olur… Yoğurtsuz yaz olmaz.
19. yüzyılda Ege’de antik kentleri gezerek çizimler yapan E. J. Davis’in günlüklerinde, konuk oldukları yoksul köylerde akşam yemeği niyetine önlerine bir tas yoğurt ile ekmek konulduğunu okumuştum. En düşkün zamanlarında bu ulusu ayakta tutan iki yiyeceğin ekmek ve yoğurt olduğu tartışılmaz. Artun Ünsal’ın Silivrim Kaymak! Türkiye’nin Yoğurtları isimli değerli kitabını okurken bu aklıma geldi. Öylesine yaşamımızın içine işlemiştir ki yoğurt, sanırım bize çok sıradan bir yiyecek gibi geldiğinden sahipliğini yine başkalarına kaptırdık. Bu sefer Bulgarlar Yunanlılarla kapışıyorlar “yoğurdu ben buldum” diye. Oysa o binlerce yıldır bizimle. Bir Yoğurt Enstitümüz olaydı keşke; değişik yörelerin, değişik mayalama yöntemlerinin analizini yapsaydı. Artık iyi yoğurt yapmak bile çok emek istiyor. Ne odun ateşimiz var sütü savura savura, ağır ağır pişirip suyunu uçuracak ne de mevsimine göre dağ- bayır gezinen hayvancıkların mis gibi ot kokusu taşıyan yağlı sütleri.
Seyyar yoğurtçular
1960’lardan kalan bu fotoğrafta belli bir yaşın üzerinde okurlarımızın hatırlayacağı seyyar yoğurtçulardan biri görülüyor. Çan çalarak mahalleye geldiğini haber veren yoğurtçuların yoğurtları, bol kaymaklı, peynir gibi kesilecek kıvamda olurdu.
“Tarihte yoğurdu ilk kimler buldu diye boşuna araştırmayın” demiş Artun Ünsal. Çatalhöyük’te bulunan, belki de süt mayalamakta kullanılmış olabilecek meşe palamutlarından 20 çeşit peynir yapmayı bilen Sümerler’e, Hititler’e kadar çok çeşitli kavimler yoğurdu yapıp tüketmiş olabilirler, ama bir tek kesin bilgi bile yok. Birçok eski kaynakta ekşitilmiş sütten bahis geçiyor ama her ekşi sütün yoğurt olmadığını da bilmek lazım. “Kesmik” olması daha olası. Yoğurt deyince iki dost bakterinin ortaklaşa imzası olması gerek; ekşitici özelliği olan lactobacillus (soyadı olan bulgaricus’u kabul etmek istemediğim anlaşılmıştır umarım) ve onunla birlikte hareket ederek özgün yoğurt lezzetini yaratan streptococcus termophilus. Bu ikisidir sütü yoğurt yapan; “lacto” ile “strepto”; bizim çocuklar yani.
Yoğurt sözcüğünün kökenine bakarak sahiplik konusunda iddiamızı doğrulayacak sonuca varmak daha olası. Bir teori, “doğrudan Orta Asya’dan yola çıkıp Balkanlar’a dek yayılmış olan bir üründür” diyor. En kuvvetli tez bu. Bu tezi savunanlar, yoğurdun Orta Asyalı göçebe Türklerin buluşu olduğunu söylüyor. Hayvanları ile otlaktan otlaka gezen göçerlerin sütü taşımak için kullandıkları tulumlarda, canlı kalan bakterilerin ekşiyip karşımıza yoğurdu çıkardığı o kutlu gün için şükürler olsun diyelim. 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut’un yazdığı Dîvânu Lugâti’t-Türk, yoğurt sözcüğünü “yoğun” sıfatı ve “yuğurmak” fiiline bağlıyor. İsim babası Uygurlar olabilirmiş; zira 10-11. yüzyıla ait Turfan belgelerinde eski Türklerin Budist inancına göre koruyucu gezegen olarak Ay’a yoğurtlu aş sundukları yazılı. Dolayısı ile yoğurt çok büyük olasılıkla göçebe Türk boyları ile birlikte Anadolu’ya gelmiş olmalı.
Kaymak yoğurt W. H. Bartlett imzasını taşıyan bu gravürde 19. yüzyılda Kapalıçarşı’dan bir sahne var. Dükkandan kafasını uzatan satıcı, ya kaymak ya da yoğurt satıyor müşterilerine.
Avrupalılar bir kaç kez yoğurt ile tanışma fırsatı yakalamışlar. İlk kez Marco Polo 13. yüzyılda Orta Asya’ya yaptığı seyahatlerde Kubilay Han’ın askerlerinin tulumlar içinde taşıdıkları pelte gibi bir kuru sütten bahsetmiş. Acıkınca sulandırıp içtiklerini yazmış. Daha o zaman yoğurdun besleyici değerine uyanmaları gereken Avrupalılar o kadar uzun süre uyumuşlar ki…
Bir seferinde de 1542’de 1. François ateşli bir ishale yakalanmış. Kanunî’den yardım istemiş. Yanında keçileri ile Fransa’ya giden Kanunî’nin doktoru, mayaladığı yoğurt ile birkaç haftada ishali iyi etmiş. Saray çevresinde “sonsuz hayatın sütü” ilan edilip popüler olan yoğurt giderek unutulmuş. Dernschwam’dan Busbecq’e 16. yüzyıl gezginleri de, anılarında davet edildikleri sofralarda rastgeldikleri yoğurdu okura tarif etmeye çalışır; tabii değeri hiç anlaşılmadan, neredeyse Türklerin garip yiyeceklerinden biri imişcesine. Sadece Busbecq, aşırı sıcaklarda buz gibi ayrana doğranan ekmeğin besleyici ve serinletici bir yiyecek olarak faydasını gördüklerini kabul etmiş. Benimle yaşıt İngiliz komşum alerjiden kabaran cildime yoğurt sürmemi, çocukken annesinin eczaneden minik kaplar içinde yoğurt aldığını söylemişti ilaç niyetine… 1970’lerde.
Oysa Türkler yoğurdu her daim baştacı etmişler. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde Çatladıkapı’da padişahın özel yoğurthanesinde 100 kişinin çalıştığını yazmış. Matbah-ı Âmire’ye bağlı bu yoğurthanede, sarayın yoğurt ihtiyacı için 20’den fazla inek beslenirmiş. Çelebi’den esnaf alaylarının geçişinde yoğurtçuların değerli porselen kaplar ve fağfuri kâseler içinde yoğurtları, başlarında tablaları ile kasapların yanında geçide katıldıklarını öğreniyoruz. Semt semt yoğurt imalathanelerini sayan Çelebi, en meşhurlarının Sütlüce, Kasımpaşa, Ortaköy, Kanlıca ve Üsküdar olduğunu da tarihe not düşmüş.
Kentin iki sembolü aynı karede Başta yoğurtçular olmak üzere kentin seyyar satıcıları, şehirden şehre, hatta yayladan yaylaya tadı değişen yoğurtlarıyla birlikte tarihe gömüldü.
Çeşitli anlatılarda ilginç bir nokta da, yoğurdun da bir mevsimi olduğu ve tazesi ile biraz daha dayansın diye süzme yapılanın arasında fiyat farkı olması. “Süt mevsimi” başladığında “taze koyun yoğurdunun evvela bir çanağı bir akçaya olup içinde bir okka yoğurt olur. Haftasında iki çanağı ve altı günden sonra üç çanağı bir akçaya ve içinde üç okka yoğurt olur”muş. 1502’de 2. Beyazıd’ın fermanı ile yürürlüğe giren bir Kanunname’de yoğurt türlerinin fıçı yoğurdu, çanak yoğurdu, torba yoğurdu ve Kanlıca yoğurdu olduğunu öğreniyoruz. Süt mevsimi geldiğinde şehre ilk gelen yoğurt olduğu için Silivri mandıralarının önemi büyük. Silivri yoğurdu, sert kıvamı ve kalın, pürüzsüz kaymağı nedeniyle ünlenmiş. Mart ile Haziran arası ilkbaharın yağlı koyun sütleri uzun süre ısıtılıp sonra yayvan tavalarda ikinci kere ısıtılarak kaymak pişirilir ve sonra mayalanırdı.
Yoğurdun geleneksel yaşamımız içinde neredeyse simgesel bir anlam kazandığını da söylemek yanlış olmaz. Halk deyişlerinde, atasözlerimizde ve geleneksel kutlamalarda hep yoğurt vardır. Nasreddin Hocamız koskoca göle maya çalar. 6 Mayıs sabahı Hıdrellez’de sabaha karşı toplanan çiğ taneleri ile yoğurt mayalanır ve maya tutarsa o yılın “var yılı” olacağına inanılır. Kuzular sütten kesildiğinde ve koyunlar sağılmaya başlandığında şenliklerle kırlara çıkılarak kutlanan “Yoğurt Bayramı” da Anadolu’nun doğanın döngüsüne ve bereketine şükran kutlamalarından biridir.
Bir tas set, biraz maya
Çiğ süt bulmak da eskiye göre daha zor ama lezzetli ve sağlıklı bir yoğurt yemenin de tek yolu, çiğ sütten evde yoğurt mayalamak gibi görünüyor. Eskiden yoğurtçular gibi mahalle mahalle gecen seyyar sütçüler de vardı.
Mandıra yoğurtçuluğundan kültür yoğurtçuluğuna geçerek mevsimden mevsime, şehirden şehire hatta yayladan yaylaya tadı fark eden yoğurtların lezzetlerini hijyene feda etmiş olduk. Ekşimeden, küflenmeden buzdolabında aylar geçiren sanayi üretimi yoğurtların tadı, eskiyi özleyen damakları hiç tatmin etmiyor. Bu durumda hem güzel hem sağlıklı bir yoğurt yemenin tek yolu evde yapmak olacak anlaşılan. Kaynatın çiğ sütleri haydi. Serçe parmağınız sıcağına dayanacak kadar ılınınca bir kâsede süt ile bir çorba kaşığı yoğurdu seyreltip içine dökün ve karıştırıp kapağını kapatın. Kabı sarıp sarmalayıp 4-5 saat ılık bir kenarda bekletin. Bu sürede içinde mümkünse hiç oynatmayın. Maya sakinliği seviyor zira. Ev sıcak değilse fırının içine de koyabilirsiniz. Çok uzun süre tutmayın yoğurdunuzu; sulanır ve ekşir. Alın buzdolabına kaldırın ki kendine gelsin. Bu kadar basit. Mayalayalım bakalım yoğurtlarımızı. Ataların binlerce yıl elden ele geçen bilgisi kaybolmasın.
1770’te vefat eden Hâkim Efendi’nin kaleme aldığı elyazması eser, tarihçiler arasında Hâkim Târihi olarak biliniyor. Elimizdeki 30 Ekim 1757 – 2 Haziran 1759 arasını kapsayan yazma, bu kısa döneme dair pek çok ilginç habere yer veriyor. Kültürümüze oldukça yüklü, yalın anlatımlı bir derleme bırakan Hâkim Efendi’nin eseri, 3. Mustafa’nın 1759’da doğan ilk çocuğu Hibetullah Sultan’ın doğum haberinin ve düzenlenen şenliklerin anlatıldığı tarih kaynaklarından.
Vak’anüvis tarihleri sıralamasında, Târih-i-Vakâ’i/Vekayi-nâme Hâkim diye bilinen; tarihçilerin Hâkim Târihi dedikleri eserin yazarıSeyyid Mehmed Hâkim(öl. 1770) döneminin aydın yazmanlarından şair ve müverrih (tarihçi) imiş. Basılmamış olan eseri, Osmanlı tarihinin 1752-1767 arası 15 yıllık evresinden olay ve haberler içerir. Elimizdeki yazma nüsha Hâkim Târihi’nin 2. cildi, Hicrî 12 Rebiülevvel 1171 – 4 Şevval 1172 (30 Ekim 1757 – 2 Haziran 1759) tarihine kadar 1 yıl, 5 ay, 2 günlük bölümünü içermektedir.
Sonuncu yaprağı (139. Yaprak-b sayfası), Silahdar-ı şehriyarî Hamza Paşa’nın vezirlik verilerek 2 Haziran 1759’da Mora Eyaleti valiliğine atandığı haberiyle bitiyorsa da cümle bağlanmamıştır. 1990’larda sahaftan, karton bir gömlek içinde aldığımda, formalar dağınık, fakat varak numaraları sıralıydı. Son yapraktaki yıpranmışlık, uzunca bir zaman bu durumda korunduğunu belgeliyordu. Son cümle yarım bırakıldığına göre, doğal ki istinsah kaydı da yazılmamıştı. Bu hâliyle ciltletildi. Elimizdeki bu nüsha, kâtip ve tezkireci olan Hâkim Efendi’nin kendi hattıyla yazdığı eserin 2. cildinin parçasıdır.
Kataloglarda Hâkim Târihi’nin daha kapsamlı elyazmalarından 1 nüsha Topkapı Sarayı Müzesi, diğer 2’si Berlin Devlet ve Upsala Üniversitesi kütüphanelerindedir (F. E. Karatay, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Türkçe Yazmalar Katalogu, c: 1, s: 302, 942 (B 231, İstanbul 1961); F. Babinger, Osmanlı Tarihi, çev.: Coşkun Üçok, Mersin 1992, s: 327-9). Tanıttığımız da dikkate alındığında Türkiye’de 2, Avrupa’da da 2 olmak üzere nüsha sayısı 4’tür. Matbaanın kurulduğu 1727’den sonra yazılmasına karşın, ne 18. yüzyılda ne daha sonra basılmamıştır.
15 gün, 15 geceeğlence Sultan 3.Ahmet’in şehzadeleri için yaptırdığı sünnet düğününün türlü acayiplikleri…
Hâkim Târihi’nin asıl bahtsızlığı, Tarihçi Vâsıf’ın (öl.1806) kendi tarihini bu yapıttan intihallerle (aşırmalarla) yazması; diğer yandan da Hâkim Efendi’yi sıklıkla eleştirmesidir! Yani hem çal hem söv! Bu yakışıksız duruma bir tarihçi bakışıyla içerleyen (merhum) Bekir Kütükoğlu, Vâsıf Târihi’ni, Hâkim Târihi ile satır satır karşılaştırmalarla aşırmaları saptamış, uzun bir eleştiri yazmıştır.
Yapıtında, içerdiği kısa döneme dair ilginç pek çok habere, olaya, diplomatik geliş-gidişlere yer açan Hâkim Efendi, kültürümüze oldukça yüklü, yalın anlatımlı bir tarih derlemesi bırakmıştır. Ancak bu yazmanın daha önemli bir özelliği vardır. Osmanlı hanedanının saray geleneklerinden biri, şehzade ve sultanefendi (padişah kızı) doğumlarında yapılan veladet (doğum) şenlikleri ve bunları anlatan manzum mensur velâdetnâmelerdi. 1. Mahmud sonra 3. Osman’ın eşleri doğurmadıklarından, 3. Mustafa’nın 1759’da doğan ilk çocuğu Hibetullah Sultan, hanedanın geleceği için müjde sayılmış; 10 gün boyunca şenlik ve şehrâyin düzenlenmiş; ozanlar, yazarlar velâdetnâmeler yazmışlardı. Hâkim Târihi bu doğum haberinin ve düzenlenen şenliklerin anlatıldığı tarih kaynaklarındandır.
Dönemine göre kolay anlaşılır bir Türkçeyle yazılmış kitapta, daha pek çok olay ve habere yer verilmiştir. 18×31 cm boyutunda, 140 yapraktır. 280 sayfa, sarımtırak filigranlı Avrupa kağıdına kırmız cetvelli sayfalara yazılmıştır.
BEKİR KÜTÜKOĞLU’NUN ÇALIŞMASI
Tarihçi Vâsıf’ın intihali nasıl anlaşıldı?
Tarihçi (merhum) Bekir Kütükoğlu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi’nin 8. (Eylül 1953), 9. (Mart 1954) ve 10. (Eylül 1954) sayılarında yer alan üç tefrikada toplam 64 sayfalık makalesinde, olanca dikkati ve titizliğiyle bir eleştiri makalesi yazarak şu hükme varmıştı: “Vâsıf’ın tek kaynağı Hâkim Târihi’dir”. Vâsıf, Hâkim’in eserinden intihal yaparken bununla da kalmamış, “Hâkim Târihi kamu görevlilerinin azl ü nasbından (atılıp atanmalarından) ibarettir” diyerek bir de iftirada bulunmuş. Oysa Hâkim Efendi, bu yazıda verdiğimiz örnekler gibi daha onlarca ilginç konuyu işlemiş bulunuyor. Belki Vâsıf, kendi uydurduklarını dikkatli okuyucular farkederlerse, kusuru Hâkim’e yüklesinler diye düşünmüş olabilir.
Kütükoğlu, üç uzun makalesinde sayfalar dolusu aşırma örneği veriyor. Günümüzde de bilim çevrelerinde intihal olayları yaşanıyor elbette. Merhum Kütükoğlu belki “bu kadar da olmaz” diyerek önemli bir intihal örneği bırakmış tarih yazarlarına.
HÂKİM TÂRİHİ’NDEN OKUMALAR
3. Ahmed’in ‘yargısız infaz’ı ve içki yasakları
“Merhum Eski Sultan Ahmed Han (3. Ahmed),bir Cuma Alayı’nda namazı hazret-i Halid Ensarî’de (Eyüp) eda edip Karaağaç’a avdet buyurdu. Sonra, tebdilen (tanınmaz giysilerle) yine Eyüp’te, İdris Köşkü’ne döndü. Biraz dinlenip bu kez Mevlevî şeyhi giysisiyle Eyüp’e inip halka karıştı ve yine İdris Köşkü’ne doğru yola koyuldu. Bir bî-edep ve laübâli kişi eteğinin altında bir desti hamr (şarap), arkasında da bir avret, birbirini kollayıp anlaştıkları yere giderlerken uyanık padişah şarap kokusunu alıp kadının da herife yaklaşarak gittiğini, bunların zâni ve zâniye (zina yapan erkek ve kadın), tavırlarının acayipliğine de tanık olup kesin bilerek -cellada- işaret buyurup herifi katlettirdi. Şarabını üzerine döküp destisini de üzerine koydu. “Kırık”(fahişe) kadını zindana gönderdi. Bunu gören halk şaşıp “Eyyub-ı Ensarî gibi mübarek mahalde ve Cuma gününde böyle rezalete cesaret edenler gerekli cezasını buldu” diyerek dua ettiler (Sayfa 22/b-23/a “Nakl-i ‘acibe)”
Buraya bir not ekleyelim: Padişah, bu karakuşî cezayı o anki görgü ve kanısı gereği, kadıya da danışmadan nasıl verebilmiş? İkilinin ne zinasına ne şarap içtiklerine tanık olmamış. Sorgulama da yok! Belki karı-koca idiler. Adamı izleyen kadın, belki kızı, kız kardeşi, tanımadığı bir kadın; neden olmasın? İçki yasağı nedeniyle satacağı içkiyi, eteğinin altına saklamış olamaz mı? Diyelim, kadın “kırık”mış: Onu da mesirede pazarlayacaktı. Ancak henüz ne içki içildi veya satıldı ne ilişki gerçekleşti. Destiyle şarap götürmek suçsa, cezası oracıkta baş uçurmak mı olmalıydı? Anlaşılıyor ki padişah şer’i ve siyasi gerekçeden yoksun, salt görenleri korkutmak için keyfi bir infazı gerekli görmüş… Sözkonusu padişah 3. Ahmed’in hareminde cariye kökenli kadın ve ikbal sanlı 20’den fazla eşi, sırada bekleyen cariyeleri de vardı. “Çırağan eğlencelerine düşkünlüğünü tarihler yazsa da içer miydi?” sorusuna yanıt olacak bir bilgi ise yoktur.
Kadınlar çıkmasın meyhaneler çivilensin
“Önceleri tâife-i nisvan (kadınlar), şehriâyin (donanma) günlerinde ve diğer günlerde de çarşıya pazara, taşralarda mesirelere çıkarlar, gezip dolaşırlardı. Bunlar yasaklanmıştır. Mahalle imamlarına ve zabitâna tenbih-i ekid ( kesin buyruktur), “kadınlar evlerinizde kalın” diye öğütlenecektir. Gerçi Allah saklasın şehriâyinde çarşı ve pazarda ve mesirelerde bir kadın görülmek lâzım gelirse, aman verilmeden haklarından gelineceğini muhakkak bileler. Meyhanelerin külliyetli olduğu yerlerde de kapıları çivilenerek ayyaşlar güruhu ve Bektaşiler, kilitli meyhane kapılarının önlerinde (Arapça) “Ey kapıları açan (Allah) bize de kapıları aç!” duasını okuyup dursunlar! Şarap çeşitlerinin alım ve satımı, gerek bir sarhoş bile olsa aman verilmeden cezalandırılacağı cümle zabitana bildirilip tenbih edilecektir. Gerçi şehriâyin günlerinde bir mahalde bir avret görülmedi ve bir sarhoş kimse yakalanmadı ve şarabın bir damlasına bir altın verilse ilaç niyetine de olsa bir kadehte bulaşığına dahi rastlanmadı. Yine de dikkatli olunmalı (Sayfa 111/b-112/a: Hat t-ı Hümayun)”
Padişah 3. Ahmet (üstte) tanık olduğu bir zina olayının ardından sert bir ceza vermişti. Hatt-ı Hümayun’un kadınlara evde kalmayı, meyhanelerin kapılarını çivilemeyi öğütleyen kısmını konu eden bölüm (altta).
Türkiye’deki işçilerin kendilerini fiilen sokakta gösterdikeleri ilk ve en büyük eylemdi 15-16 Haziran. Onbinlerce çalışan ilk defa kendi işyerlerinden, kendi mahallelerinden başka yerlerde, İstanbul’un mutena semtlerinde boy gösteriyor; sendikal hakları için yürüyüşe geçiyordu. Siyasi partiler, siyasi örgütler, ideolojiler, hatta sendikalar bile geride kalacaktı.
Bundan 51 sene önce yapılan 1969 seçimlerinde Adalet Partisi (AP) zafer kazanmıştı. Meclis’teki 450 sandalyenin 256’sını aldılar. Ancak 27 Mayıs darbesi sonrasındaki endişeler geride bırakılıp yeni ve nurlu ufuklara yelken açıldığı sanılırken, 1970 başlarındaki iki önemli olay, ciddi bir siyasal krize yol açacaktı.
Önce Ocak ayında Necmettin Erbakan, Millî Nizam Partisi’ni kurarak Odalar Birliği’ndeki temsiliyetini siyasileştirmeye yöneldi. Öte yandan 72 Adalet Partili, Genel Başkan Süleyman Demirel ile anlaşmazlıkların giderilmesi için “muhtıra” verdi. Ardından 11 Şubat’ta bütçe 201’e 224 reddedilince, bütçeye red oyu kullanan 41 AP’li haysiyet divanına verildi. Bu durumda 3 bağımsız milletvekili AP’ye “girdi”. Hükümet çekildi ve yeniden görevi alan Demirel’in kurduğu yeni hükümet mecliste güvenoyu alırken 41’lerin 30’u oylamaya katılmadı. Böylece kurulacak olan Demokratik Parti’nin oluşumu şekilleniyor; tarım ve ticaret kesimindeki tabanını kaybetme riski taşıyan AP, önemli bir temsiliyet sorunu ile karşı karşıya kalıyordu.
Toplum polisi topluma karşı
Eylem sırasında en önde yürüyen kadın işçilere toplum polisinin coplarla saldırması, işçilerin tansiyonunu yükseltmişti. Taş, sopa ve demir çubuklarla karşı koyan işçilerin önünde polis tutunamadı.
Öte yandan ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi de (CHP) kaynıyordu. CHP Parti Meclisi’nde 38 üyenin 34’ü oylamada çekimser kalırken, Ecevit olağanüstü kurultay çağrısında bulunuyordu. Ortanın Solu hareketi, sonunda Ebedi Şef İsmet İnönü’yü istifaya kadar götürecek bir zorlu sürecin pimini çekmişti.
Birkaç yıl öncesine kadar hem Meclis içinde hem toplumsal muhalefette gücünün üzerinde sesini duyuran Türkiye İşçi Partisi (TİP); 1968’den önce uygulanan ve herkesin aldığı oy oranında temsiline imkan veren millî bakiye sisteminin değiştirilmesiyle, 1965’de çıkardığı 14 milletvekili yerine ancak 2 milletvekili çıkarabilmişti. Aynı süreçte Çekoslavakya’nın SSCB tarafından işgali ile su yüzüne çıkan parti içi yarılmalarla zayıflamış, önceki etkisini kaybetmiş durumdaydı.
Kurumayan kan İşçi eylemlerine şiddetle müdahale etmek bir gelenek halini almıştı. 16 Şubat 1969’daki Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü, kışkırtmalar sonucu tarihe Kanlı Pazar olarak geçti.
Dipten gelen dalga: Sendikal mücadele
Her ne kadar 1968’de ABD ve Avrupa’da başlayan toplumsal hareketlenmeler farklı bir dinamizm ortaya koymuş olsa da, Türkiye’de AP’nin iktidarını zorlayacak bir alternatif ortada gözükmüyordu. Yine de kurumsal siyaset mecrasında yukardaki gelişmeler yaşanırken, çeşitli kesimlerin hak arayışları da sokakta renkleniyordu. Öncesinde başlayan köylü hareketi, öğretmen hareketi, öğrenci hareketi, “Doğu mitingleri”nin yanısıra 1967’de Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) kurulması, kurumsal siyaseti zorlamaya başlamıştı. Hükümet ve işverenler, işçilerin iradelerine karşı sarı sendikalar lehine ağırlıklarını koymaya başladılar. 1968-1969’daki Derby, Kavel, Demir Döküm, Singer, Sungurlar, Gamak gibi fabrikalardaki işçiler, esas olarak işçilerin büyük çoğunluğunun iradesinin hiçe sayılarak işverenin tercih ettiği sendikanın dayatılması üzerine işyerlerini işgal etmeye başladılar. Örneğin Derby’de hakim nezaretinde yapılan referandumda oylamaya katılan 950 işçinin 930’u Lastik İş’i tercih etmişken, ancak 20 oy alabilen Kauçuk İş’e yetki verilmek istenmekteydi.
Mayıs 1970’de, personel kanuna karşı çıkan polisler bile greve gittiler! Günün bir gazetesi “Grev önleye önleye grevi öğrenen polisler sonuna kadar direnecekler” diye yazıyordu.
Demirel ise cemiyetler, ceza, gösteri ve toplantı yürüyüşleri kanunlarında değişikliklerle, meclisten sonra sokağı da zapt-ı rapt altına almaya yöneliyordu. 1968’de İş Kanunu’nda yapılacak değişikliklerle kıdem tazminatı hakkını budamaya yöneldiğinde her ne kadar Türk-İş buna karşı çıkmış olsa da, sonuçta TİP konuyu Anayasa Mahkemesi’ne götürecek ve Mayıs 1970’de bu kanun iptal edilecekti.
Hareket alev gibi hızla yayılıyor Anayasal Direniş Komitesi bildirisinde grevi sabah haber aldıkları yazıyor.
İşler kızışıyor, işçiler geriliyor
Böyle bir ortamda Mayıs ayında Erzurum’da yapılan Türk-İş’in 8. Kongresinde AP Eski Çalışma Bakanı ve Meclis’teki çalışma komisyonu başkanı Turgut Toker, 274 Sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 Sayılı Toplu iş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nu kastederek şöyle diyordu: “Sendikalar Kanun Tasarısı’nın yürürlüğe girmesiyle, Türkiye’de Türk-İş’ten başka işçi konfederasyonu kalmayacak”.
Kavel Kablo (üstte, sağda) ve Doğa Galvaniz (altta) işçileri direnişe katılanlardan.
“Bir sendikanın Türkiye çapında faaliyet gösterebilmesi için işkolu işçilerinin üçte birini temsil etmesini” öngören tasarıdaki madde, aslında hükümetin meclise gönderdiği metinde dahi bulunmuyordu. Bunu, Çalışma Komisyonu’nda aralarında daha sonra DİSK genel başkanı olacak ve 12 Eylül 1980’de hapishanelerde DİSK’i savunacak olan Abdullah Baştürk’ün de bulunduğu CHP’nin Türk-İş’e bağlı sendikacı milletvekilleri önermişti! Ve tabii AP’li sendikacı milletvekilleri tarafından da hemen kabul edilmişti.
Bir dizi baraj ve noter mecburiyeti ile işçilerin mevcut sendikalardan özgür iradeleri ile ayrılmalarının neredeyse imkansız olduğu bir sistem getiriliyordu. DİSK’in yanısıra bir dizi bağımsız sendika bu durumda temsil kabiliyetini kaybedeceği gibi, Türk-İş’teki bir çok sendika da ancak idarenin hoşgörüsü ile ayakta kalabilirdi. DİSK başkanvekili ve TİP’in iki milletvekilinden biri olan Lastik-İş Sendikası Genel Başkanı Rıza Kuas ise Meclis’te “bununla Türk-İş diktası getirilmek isteniyor… DİSK anayasa haklarını kullanarak sonuna kadar direnecektir” diyordu. Seçim sisteminin değiştirilmesiyle TİP’in Meclis’teki temsiliyeti engellenmişken, şimdi de DİSK’in tasfiyesi ile “huzur ve sükun”un daim kılınması hedefleniyordu.
İşçiler ne ister? Olaylar sırasında işçilerin hazırladığı pankartlar içinde iş güvenliği, yönetime katılma, işten çıkarılmama, takımların toplanması için 10 dakika önce paydos gibi aletler öne çıkıyordu.
“Uyu uyu dediler, artık uyumak yok” gibi sloganlar da vardı.
Türk-İş’in keyfine diyecek yoktu. Demokratik herhangi bir ülkede görülmeyen ve bilinmeyen bir sendikal yapılanma uluslararası sendikal örgütleri de hayrete düşürmüştü. Kanun yapıcı yalnızca işçileri düşünse de işveren sendikaları da endişeliydi. TİSK ve TOBB gibi işveren örgütleri kanunun kendilerine dokunabileceği kaygısını taşıyordu. Yayınladıkları ortak imzalı bildiride şöyle diyorlardı: “Sendika, federasyon ve konfederasyonların kuruluşunda ‘sendikalı işçilerin 1/3’ünü temsil etme’ şartı gibi bir şart katiyen düşünülmemelidir. Veya; bu hükmün konulması bir zaruret olarak görülüyorsa münhasıran işçi sendikaları için konulmalı ve işveren sendikası, federasyonu ve konfederasyonunun kuruluş şartları ayrıca ilave edilmelidir”.
Haziran’ın 15’i: Hadiseler başlıyor
Sözkonusu kanun TBMM’de 4 red oyuna karşılık 230 oyla kabul edilince, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler iki arkadaşıyla ertesi gün cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ile görüştü. Sunay tasarıyı inceleyeceğini ama “vetonun bir halta yaramadığını” ekledi. Millî Güvenlik Kurulu ile de görüşme talebinde bulunuldu ise de, Millî Güvenlik Sekreterliği “Sendikalar Kanunu’nun millî güvenlikle bir ilgisinin bulunmadığı” gerekçesiyle görüşme talebini kabul etmedi. Demirel’in görüşme talebini kabul etmediğini eklemeye gerek yok. CHP genel sekreteri Ecevit ise kurultay işleriyle uğraştığı için kanunu incelemediğini; kendisine bir sakınca bulunmadığını bildirdiklerini; ancak şimdi tasarının anti-demokratik olduğunu anladığını ve DİSK’e hak verdiğini; CHP milletvekillerinin Türk-İş yöneticisi olmaları hasebiyle bu duruma ancak Senato’da karşı çıkabileceklerini bildirdi.
Bayrağın altında Genç, yaşlı, kadın, erkek işçiler pek çok yerde Türk bayraklarıyla eylem yapmışlardı. Bazı durumlarda bayraklar polis ve askerin eylemcilere saldırırken tereddüt yaşamasına da neden olmuştu.
Kurumsal çerçevede bütün yollar denendikten sonra DİSK yöneticileri 13 Haziran’da yöneticilerle, 14 Haziran’da 700 dolayında temsilcinin katılımıyla “ne yapmalı” sorusuna cevap arıyordu. İki günlük eylemden sonra Taksim’de büyük bir miting planlandı.
15 Haziran günü İstanbul ve Gebze’de birçok işyerinde işçiler işbaşı yapmadı. Ankara Yolu üzerinde bulunan Otosan’da 2.700 işçi yürüyüşe başladı. Bir başka cenahtan Cevizli’den Üsküdar’a bir yürüyüş kolu oluşurken, Silahtarağa ve Alibeyköy’de de işçiler yürümeye başladı. “Bütün kininiz işçilere mi?”, “Yaşasın işçi sınıfı”, “Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok”, “AP iktidarı bizim iktidarımız değildir” gibi sloganlar yazılı dövizler bir selin üzerinde dalgalanıyordu. Yürüyüş öylesine etkili ve kalabalıktı ki, Demir Döküm fabrikasından dört işçiyi polisler alınca işçiler karakolu sardılar ve arkadaşlarını geri aldılar. Kartal kavşağında bir askerî birlik ve üç tankla kurulan barikatı askerlerin zor kullanmadığını gören işçiler kolaylıkla aştılar.
Kendiliğinden bir eylem Türkiye İşçi Partisi yöneticilerinden Sadun Aren, TİP’in eylemden haberi olduğunu söylemişti. Görünüşe göre daha önce birbirlerini görmemiş işçiler, hakları için kolkola sokağa çıkmıştı.
Soğanlı’da Süleyman Demirel’in kardeşi Hacı Ali Demirel’e ait bina ile Türk-İş’in örgütlü olduğu Soğanlı’daki Haymak Döküm Fabrikası’nın bürosu tahrip edildi. Olaylardan sonra bir gazeteye işçilerden biri şunu söyleyecekti: “Biz arkadaşlarımızı yürüyüşe çağırmak için gittik. Fakat işveren karşımıza eli silahlı fedailerini çıkardı”. Hürriyet gazetesinin belirttiğine göre işveren Maden-İş’in örgütlenmesini engellemek için iki gün önce Eskişehir’den bir grup “işçi” getirerek fabrikanın lojmanlarına yerleştirmişti. 10 bin dolayında işçi Haymak’ın önüne yığılınca, sendikal örgütlenmeyi kırmaya gelen “işçiler”le çıkan gerilim sonucu idari kısımda tahribat olmuş, Haymak işçisi öfkesini idari bürodan çıkarmıştı.
İşçiler Göztepe’de durakladıklarında gün akşam olmuştu. Bu yürüyüşün yarını da vardı. DİSK 115 işyerinde 75 bin işçinin yürüyüş ve gösteriye katıldığını belirtirken İstanbul’dan Ankara’ya gitmekte olan Demirel “Bu gibi hareketlerini içine girenlerin tahriklere alet olduğu gerçektir. Kanunsuzluklara alet olmanın sonu yoktur. Devlet güçleri her şeyin üstünden gelecektir” diyordu.
16 Haziran: Çatışmalar başlıyor
Devletin tepkisi ağırdı. Fenerbahçe’de üzerlerine ateş açılan işçiler…
Bu beyanatın bir gözdağı olması bir yana, ertesi günkü olayları alevlendirdiği bile söylenebilir. 16 Haziran günü İstanbul’un her iki yakasında işçiler, önlerini kesmeye çalışan polisler ve askerlerle çatışmaya girdiler. Ateş açılınca, Kadıköy kaymakamlık binasını ateşe verildi. Bağdat Caddesi’ni işçiler ilk defa görüyordu ve buranın sakinleri de muhtemelen işçileri ilk defa görüyordu. Orta ve üst sınıfın yaşadığı semtlerde ciddi bir panik oluşmuş; çocuklar aceleyle evlere çağrılmış; balkonlara bayraklar asılmıştı!
Araba vapuru seferleri durduruldu. Galata ve Atatürk Köprüsü açılarak geçişler engellendi. İşçi mahallerinin çevresinde tank birlikleri yerleşti.
Demir yumruğun karşısında tek yumruk Eylemciler pek çok yerde polis barikatlarıyla karşılaştı (üstte). Bir gün sonra gazete manşetlerinde sıkıyönetim haberleri vardı (altta).
İstinye’deki Kavel’den gelen işçilerle Levent’te birleşen kortejin Taksim’e doğru yönelmesi sırasında polisler yolu kesince, ilk büyük çatışma burada cereyan edecekti. “Sağduyunun timsali” olarak gösterilen Abdi İpekçi’nin genel yayın yönetmenliğindeki Milliyet, “En önde yürüyen kadın işçilere toplum polisinin coplarla vurması, gerideki erkek işçileri tahrik etti. Taş, sopa, demir çubukla karşı koyan işçilerin önünde toplum polisi tutunamadı” diye yazıyordu. Kadınların çığlıklarına silah sesleri karıştı. Toplum polisi kaçmağa başladı. Esentepe üzerinden Şişli’ye varan işçiler buradaki askerî yığınak karşısında geri döndüler. Saat 21.00’de hükümet sıkıyönetim ilan etti.
Olaylar sırasında 3 işçi (Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram, Mehmet Gıdak), bir esnaf (Doğukan Dere) ve 1 polis memuru (Yusuf Kahraman) hayatını kaybedecek; yüzlerce kişi yaralanacak ve gözaltına alınacaktı.
“Sorumlu kim, kimi suçlayacağız?”
İçişleri Bakanı hemen kararını vermişti: “Bu bir isyan, bir ayaklanmadır”. Baş suçlu TİP’tir! Bir takım gizli raporlar, değme casusluk romanlarını kıskandıracak yazılar ortalıkta dolaşmaya başlar. Türk-İş için mesele basittir: “… bir kısım masum işçi vatandaşlarımız aşırı sol militanların tahriki ile sokaklara dökülmekte, can ve mal güvenliğini tehdit etmektedir”. Tahrikçi olarak gösterilenlerden TİP’in önemli yöneticilerinden Sadun Aren’in anılarına göre ise “TİP süreçten habersizdi”.
En büyük sendikalardan Maden-İş’in tabanının ideolojik olarak bir bütün teşkil ettiğini söylemek ise imkansızdı. Sendika başkanın TİP’in kurucusu ve milletvekili olduğu dönemde bile yapılan araştırmalara göre, işçiler genel olarak AP’ye oy vermektedir. Seçim sonuçlarına bakılırsa zaten bütün DİSK üyelerinin de TİP’e oy vermedikleri açıktır.
Daha ilginç bir istatistik de şöyledir: Direnişe katılan 168 işyerinin 121’inde Türk-İş sözleşme yapmış durumdadır! Olaylarda hayatını kaybeden üç işçinin ikisi, ağır yaralı 30 işçiden 22’si Türk-İş’in örgütlü olduğu işyerlerinde çalışmaktadır! Yazar Ferit Öngören bunları belirttikten sonra, Cumhuriyet’teki yazısında şu sonuca varıyordu: “Gürültünün, DİSK ile Türk-İş arasındaki çatışma gibi gösterilmesi, olayları DİSK’in tahrik ettiği, temel yanılgı oluyor. Partilerin günü birlik çıkar hesapları, ortalığı bulandırmaya yetmiştir. DİSK, sembolik bir eylem düzenlemiş, infilak Türk-İş’e üye iş yerlerinden gelmiştir”.
Yürüyüşün ruhunu en iyi anlatan cümleyi ise tekstil fabrikası Eyüp şubesi yöneticilerinden Süleyman Çelebi söyleyecektir: “Hiç tanışmayan, hayatında birbirini hiç görmemiş, ayrı fabrikalardan çalışan işçiler sanki 20 yıldır birlikte mücadele ediyormuş, can-ciğer arkadaşmış gibi kola kola yürüyorlardı”.
Anayasaya aykırı yasalar geçidi
16 Haziran akşamı ilan edilen sıkıyönetimi fırsat bilerek, özellikle Maden-İş’e üye işçilerin bulunduğu fabrikalarda işten çıkartmalar başlar. Akabinde bir daha kolay kolay iş bulamayacak olan yaklaşık 5 bin işçi işten atılır. Madeni Eşya İşverenler Sendikası bunu “ekonomik darlığa bağlamak gerek” dese de yarım ağızla bu gerçeği kabul etmek durumunda kalır. İşten atılanlar yalnızca DİSK üyesi işçiler değildir, Örneğin Türk-İş Bölge temsilcisi Nejat Karacagil “özellikle tekstil işkolunda işten çıkartmaların olduğunu” belirtir.
Türkiye İşçi Partisi ve ardından CHP’nin Anayasa Mahkemesine götürdüğü kanun 1972’de Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilecek; 12 Mart’ın Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın ifadesiyle “anayasanın fazla bol gelmesinin” bir göstergesi olarak askerî müdahaleye giden yol açılacaktır.
“Kalabildiğimiz tek yer, ötekilerin bellekleridir” diyen Oruç Aruoba’nın hayatıyla ilgili bildiklerimiz, belli başlı birkaç önemli dönemeçten öteye gitmiyor. Oysa olanca samimiyetiyle yazıya döktüğü iç dünyası, en yakınlarımızda bile göremediğimiz bir şeffaflıkla okurlarına açılıyor. 31 Mayıs’ta kaybettiğimiz Aruoba’yı dostlarının hatıralarıyla anıyoruz.
Yıldırım Arıcı’nın objektifinden Oruç Aruoba…
Oruç Aruoba’yı tanımlamak için kullanılan unvanlar koca bir liste olup uzanıyor: Şair, felsefeci, yazar, çevirmen, akademisyen, radyocu, yayıncı, psikolog… Kendisine sorulduğunda ise “yazar” denmesini tercih ettiğini söylüyordu Aruoba. Kullandığı biçim nasıl tanımlanırsa tanımlansın; ister deneme, ister şiir, şiirsel metin ya da haiku, kendi içsesini yazıya dökerken nesiller boyunca onu okuyanlara da kendilerine ve dünyaya alışılmış yargıların dışında, ilk kez görüyormuşçasına bakma yolunda bir kılavuz oldu. Olanca mütevazılığıyla “kendi kendilerini yazdırdılar” dediği kitapları sayesinde, iç dünyasını en yakınlarımızda bile görmediğimiz bir şeffaflıkla okurlarına açtı. Bu denli yakından tanıyormuş gibi hissettiğimiz Aruoba’nın hayatıyla ilgili belli başlı birkaç dönemeç haricinde bilgiye ulaşmak ise oldukça zor.
Metis Kitap’tan yayımlanan kitaplarında geçen biyografisi kısacık: “1948’de doğdu. 1973’ten başlayarak Hacettepe, Tübingen, Victoria-Wellington üniversitelerinde akademisyenlik ve öğretim görevliliği yaptı. 1983’te üniversiteyi terketti, çeşitli yayın kuruluşlarında çalıştı, yazı ve çeviri işleriyle uğraştı. Hume, Nietzsche, Kant, Wittgenstein, Rilke, von Hentig, Celan ve Başo’dan çevirileri vardır”. Ölüm ilanından iki çocuğu olduğunu, “muharrir şair” annesinin Türkiye Kadınlar Konseyi’nin kurucularından olan ve Türk Kadını dergisini uzun süre tek başına çıkaran Muazzez Kaptanoğlu olduğunu öğreniyoruz. İlanda babası İsmail Fahir Aruoba’nın mesleği ise yazılmamış.
Gülden Öktem, Milliyet’te yayımlanan yazısında Fahir Aruoba’nın orduda görev yaptığını yazmış. Fahir Aruoba’yı babasının arkadaşı olması nedeniyle çocukluğundan beri tanıyan Hıncal Uluç ise sağ görüşlü olmasına rağmen solcu arkadaşlarına destek olduğunu hatırlamış. Oruç Aruoba’nın doğduğu Kocaeli’den ortaokul yıllarında Ankara’ya taşınması da babasının mesleği nedeniyle olmuş. Ortaokul ve liseyi TED Ankara Koleji’nde okuduktan sonra, Hacettepe Psikoloji Bölümü’nde lisans ve yüksek lisans eğitimlerini tamamlamış. 1972-1983 arasında aynı üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışırken bir yandan da Felsefe Bölümü’nde Hume, Kant ve Wittegenstein üzerine yazdığı tezle doktorasını tamamlamış. 1983’te YÖK’ü protesto ederek üniversiteden ayrılmasının ardından hem akademi hem de Ankara faslı kapanarak, İstanbul ve yayıncılık serüveni başlamış.
Sevin Okyay, Oruç Aruoba’ya veda ederken ‘insanı rahatsız etmeyen bir hoca tavrı’ olduğunu anlatıyordu. Hocalığı yalnızca öğrencilerine mahsus değildi.
T24’te yayımlanan “Oruç ile” yazısında, Ayça Atikoğlu, 1983’te Milliyet’te birlikte çalıştığı Aruoba’yı “Oruç sinirlenmezdi ya da belli etmezdi. Küçümsemezdi ya da belli etmezdi. Nietzsche bıyıkları ile hep tebessüm ederdi. Koca felsefeciyi yazıişlerinde çalışsın diye aşağıya gönderdiklerinde bile ne tevazuunu kaybetti ne de bildiklerini bilmeyenlere karşı en ufak bir kibir gösterdi” diye anlatmış. Sevin Okyay ise başka bir yüzünü görmüş Aruoba’nın: “… Ben ince fırçalarla, sıkı tartışmalar hatırlıyorum oysa. Bir de o insanı rahatsız etmeyen hoca tavrı… Ama senin hocalığın sadece öğrencilerine mahsus değildi ki” demiş: “Bir silahşor eksik kaldık. Onlar Üç Silahşor’dü; Oruç (Aruoba), Enis (Batur), Ömer (Madra). Ben de sonradan kuyruklarına takılan d’Artagnan. Canım Oruç, yıllarca her gün aynı işyer(ler)inde görüştükten sonra uzak uzak uzun yıllarımız da geçti. Çok özleyeceğiz, çok. Bizi bırakma. Büyük meçhul konusunda bilgilendir. ‘Nasıl olsa öleceğimize göre, yaşamalıyız,’ demiştin. Tamam da, daha uzun süreydi keşke” diye veda etmiş.
“Kalabildiğimiz tek yer, ötekilerin bellekleridir” diyen Aruoba, kendisini olanca samimiyetiyle aktardığı metinleri okundukça bu dünyada kalmaya devam edecek.
ABD’nin 50 eyaletinin yaklaşık 1.000 yerleşim merkezinde üç hafta boyunca her gün kitlesel gösteriler yaşandı. Kurumsal ırkçılığa karşı her kesimden, her renkten, her yaştan insanı sokağa döken protestolar, Amerikan toplumunda emsali görülmemiş bir patlamanın göstergesi. Gözaltına alınırken öldürülen George Floyd’un tetiklediği hareket Avrupa’da da yankı bulurken, protestoların arkasındaki “yeni anlayış”, tarihî deneyimlerle besleniyor.
Geçen Mayıs’ın 25’iydi. ABD’nin Minneapolis kentinde yaşayan 46 yaşındaki George Floyd, marketten sigara almak istedi. Verdiği 20 dolarlık banknotun sahte çıkması üzerine rutin bir protokol yüzünden polis çağrılmıştı. Silahsızdı. Daha önce de cinayetle suçlanan polis memuru Derek Chauvin, diziyle 8 dakika 46 saniye boyunca yere yatırdığı Floyd’un boynuna bastırırken, polis şiddetiyle hayatını kaybeden pek çok siyahın son sözleri çıktı ağzından: “Nefes alamıyorum”.
ABD’de ırkçılık alışılmadık, yeni bir durum değil. Siyah Amerikalıların polis tarafından uluorta öldürülmesi neredeyse gündelik bir olay. Son yıllarda bu cinayetlere karşı büyük protestolar da düzenleniyordu. Ancak George Floyd’un öldürülmesi yalnızca polise karşı değil, topyekun adalet sistemine ve hatta bütün bu eşitsizliğin temelindeki devlet yapısına yönelik bir seferberliği de tetikledi. Üstelik tüm bunlar kendiliğinden, seferberliği ilan eden kimse olmadan gerçekleşti.
Siyahlar tek yumruk ABD’nin her yerine yayılan, oradan dünyanın farklı kentlerine de sıçrayan ırkçılık karşıtı hareket, gündelik hayattaki polis şiddetiyle tetiklendi (üstte). Eylemler, George Floyd’un öldürüldüğü Minneapolis’ten başladı (altta).
Minneapolis’teki bir polis karakolunun ardından iki karakolun daha ateşe verilmesi, yangınlarla birlikte çok tartışılan “yağmalar”ın başlaması tam bir ayaklanma işareti gibiydi. Gösteriler ABD’nin sınırlarını da aştı. Son olarak İngiltere’nin Bristol kentinde bir köle tüccarının heykelinin devrilmesiyle simgeleşen küresel dalga, insanlık tarihinin tüm lekelerini açığa vuracak gibi…
Floyd’un cenaze töreninde, “George Floyd’un hikayesi tüm siyahların hikayesidir” diyen Rahip Al Sharpton, bunun bireysel bir feryat olmadığına işaret ediyordu. 2015’te nüfusun yüzde 6’sını oluşturan siyah erkeklerin, silahsız olmalarına rağmen polis şiddetiyle öldürülenler içindeki oranı yüzde 40’tı. 2019’da güvenlik güçleri 1.000 kişiyi öldürmüş; siyahların nüfusa oranı yüzde 13’in altında olmasına rağmen öldürülenlerin dörtte birini siyahlar oluşturmuştu. Son 5 yılda silahsız olmalarına rağmen polis tarafından öldürülen 5 bin kişinin çoğunluğu da beyaz değildi. Geçen 15 yılda, bu tür olaylar yüzünden soruşturma açılan polis sayısı ise yalnızca 110’du. Aralarından yalnızca 5’i cinayetten hüküm giymişti!
Siyahlara karşı polis şiddetinin neredeyse “normal” kabul edildiği bir ülkede, Floyd cinayetinin aniden ABD’nin devlet yapısını teşhir eden bir hareketi tetiklemesi; bu defa öldürülen kişinin kendi cemaatinde tanınan, mahallesindeki kilise ve insan hakları gruplarıyla bağlantılı biri olmasından da kaynaklanıyor. Siyahlar ve beyazlar olarak bölünmüş Minneapolis’te cemaatler oldukça örgütlü ve toplumsal ayrımcılığa karşı hassaslar. 2014’ten bu yana devam eden Black Lives Matter (BLM) hareketinin başladığı Ferguson ve Baltimore’da da benzer bir durum vardı. Her ne kadar o zaman şehirlerdeki örgütlülük, ülke ölçeğine taşınamamış, ulusal bir koordinasyon sağlanamamış olsa da BLM üyeleri yerel yapıları geliştirmeye yöneldiler.
2016’da Donald Trump’ın seçilmesinin ardından siyah topluluğa karşı polis şiddetiyle kendini gösteren ırk ayrımcılığı daha da arttı. Genellikle bu olaylar, polis sendikasının öldürülen kişinin ailesine kendi bütçesinden bir tazminat ödemesiyle kapatılıyordu. George Floyd’un ailesinin bu defa anlaşmaya yanaşmayıp, olaya karışan dört polisin yargılanması konusunda kararlı davranması olayların seyrinde belirleyici oldu. Bu tutum, yakın zamanda yaşanan diğer polis cinayetlerinin de gündeme taşınmasını sağladı. Böylece BLM’ın bugüne dek kuramadığı ulusal ölçekli ağ için gereken koşullar sağlanmış oldu. Kesintisiz üç hafta devam gösteriler, sokağın kolay kolay vazgeçmeyeceğinin göstergesi.
Neredeyse savaşPolis şiddetiyle tetiklenen eylemler sırasında da polis şiddeti eksik olmadı. Orantısız güç kullanımı ve toplu gözaltılar polisle göstericiler arasında neredeyse bir savaş manzarası yarattı.
Tabii bu kararlılık, devlet nezdinde ciddi bir dirençle karşılaştı. Siyah, Latin, beyaz gençler, emekçiler, din adamlarından oluşan barışçıl göstericiler ve basın; Pentagon helikopterlerinin, Ulusal Muhafızlar’ın ve polisin gaddarca saldırısı altında protestolara devam etti; Başkan Trump elinde İncil’le fotoğraf çektirmeye gitsin diye St. John’s Kilisesi’nin yolunda gaz bombaları ve patlayıcılar kullanıldı. Trump’a devletin sivil ve askerî yüksek kademesinin refakat etmesi, kendisinin militarizme ne denli bel bağladığının da bir göstergesiydi. Başkanın göstericilere karşı orduyu göreve çağırması öylesine bir rezillikti ki, Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya, Afrika’dan Asya’ya, yoksul halklara karşı soykırıma varan yıkımların yürütücüsü olan ırkçı generaller bile Trump’la ters düşmekten çekinmediler.
Siyah Amerikalıların şiddete maruz kaldıkları her eylemden sonra gerilimi gidermek için benzer bir tartışma başlıyor. Kimi protestocuların öfkelerini açığa vururken özel mülkiyete zarar vermesi, katilleri değil cinayeti protesto edenleri suçlu sandalyesine oturtacak bir bahane olarak kullanılıyor. Öyle ya, öfkenin meşru olması için haddini bilmesi gerekir! Özellikle yağma olaylarının birdenbire cinayetin önüne geçerek, neredeyse cinayeti meşrulaştıracak şekilde konumlandırılması daha önce de şahit olunan bir durum. Başkan Putin bile, ırk ayrımcılığına karşı çıkarken “aşırılık ve kargaşa olmadığı takdirde” diye eklemeyi unutmadı.
Beyazlar da eylemde Eylemlere destek veren beyazlar olduğu gibi (üstte), karşı çıkanlar da vardı (altta). Özellikle daha önce ekoloji hareketleri tarafından mobilize edilmiş gençler, eylemlerde çoğunluktaydı.
George Floyd’un öldürülmesinden sonra ise bu alışıldık tartışma, göstericiler tarafından tersine döndürüldü. Cinayeti ve şiddeti görmezden gelip, yağma olaylarını öne çıkaranların “ama”larına karşı, eylemciler “gerçek yağmacılar sizsiniz” diyerek karşılık verdiler. Bir mağazanın yağmasını görürken topyekûn bir kıtanın, bir ırkın emeğinin yağma edilmesini görmeyenleri, ABD’nin temellerini üstüne kurduğu köleliği tartışmaya çağırdılar. Tartışmayı “münferit bir olay” ekseninden çıkarıp yapısal taraflarını ifşa eden hareket, gettoyu hizaya getirme taktikleriyle sömürgeleri “huzura kavuşturma” mantığının paralelliklerini de öne çıkardı. Böylece ABD’de beyaz orta sınıf banliyölerinden farklı olarak “renkli cemaatler”in her zaman polis devletinin sıkı gözetimi altında olmasının tarihsel arkaplanı tartışılmaya başlandı.
Bu durumda, polisin tutumunun münferit olup olmadığını konuşmak anlamını yitiriyor. George Floyd’un katili Derek Chauvin’in gerçekten haddinden fazla “sert” davranıp davranmadığı değil, sert olduğu için bu işe alınıp alınmadığı sorusu önem kazanıyor ki, geçmişine bakıldığında hoyratlığının tesadüfi olmadığı meydanda… Sivillerdeki silah sayısının toplam insan sayısını geçtiği ABD’de, polisin silaha başvurması için “makul şüphe” yeterli. Polis sendikalarının mali desteği ve sözleşmeleri sayesinde kovuşturma oldukça zor. Harvard Üniversitesi Felsefe Bölümü profesörlerinden Cornel West, polis teşkilatındaki “iyileştirmeleri” Amerikan futboluna benzetiyor. Yaralanmayı azaltmak için oyunculara daha iyi antrenman yapmaları öğütlenebilir; ama hoyratlık ve sertlik oyunun ayrılmaz bir parçası!
Bir kamu sağlığı sorunu: Eşitsizlik Pandemi günlerinde herkes sosyal mesafe derken, ırklararası mesafelerle birlikte, cinsiyetler, sınıflar arası mesafeleri de kapatmaya niyetlenen eylemcilere sağlıkçılardan da destek geldi (altta). Eylemciler gündelik ayrımcılıkla birlikte eşitsizliğin tarihsel köklerine de dokunuyor; ilhamlarını siyah hareketin tarihinden alıyorlardı (üstte).
Katil polislerin cezalandırılması elbette önemli; ancak protestocular, polisler cezalandırılsa da olayların bu şekilde sona erdirilemeyeceğinin de bilincinde. Ne de olsa geçmişte olduğu gibi bugün de bu bir savaş! Polisin eylemlere katılanlara “suçlu” gözüyle bakması da bundan kaynaklanıyor.
Siyahlar, cinayetten hemen bir gün sonra, 26 Mayıs’ta gösterilere başlamıştı bile. Minneapolis ve New York’taki siyah cemaat örgütleri hemen eylem çağrısında bulundu. Diğer kentlerde Black Lives Matter ve benzeri yerel örgütler de bu çağrıya anında karşılık verdi. Ancak itirazlarının hızla tüm ülkeye yayılmasının; siyahların olmadığı bazı kentlerde tamamıyla beyazlardan oluşan dayanışma eylemlerinin görülmesinin; eylemlerde önderleri bile 19-20 yaşlarında olan neredeyse yeniyetme sayılabilecek gençlerin çoğunlukta olmasının arkasında, bir süredir devam eden toplumsal hareketliliğin katkısı da yadsınamaz.
2019’daki öğretmen eylemlerinden Covid-19 krizi sırasında hastane çalışanlarının protestolarına uzanan bu canlılık, Trump’ın başa gelmesinden beri görülmekteydi. Son seçimlerden bu tarafa enikonu mobilize olmuş kadın hareketinin yanısıra Sunrise Movement, Extinction Rebellion ve Fridays for Future gibi ekoloji odaklı hareketler de bir süredir gençleri örgütlemeye başlamıştı. Gençlerin çeşitli vesilelerle harekete geçme alışkanlığı kazanmasını sağlayan ekoloji hareketi, gösterilerin kitlesel hale gelmesinde önemli rol oynadı.
Etnik azınlıkları kabul eden, ırkçılığa karşı, cinsel farklılıklara açık gençlerin oluşturduğu yeni bir kuşak var bugün. Geleceğinin tehlikede olduğunun bilincinde bir kuşak bu. Dayanışma, bu gençler için neredeyse doğal bir durum. ABD gibi pandeminin dörtnala gittiği bir ülkede yakın temasın tehlikeleri ortadayken bile, bir kısmını liselilerin oluşturduğu bu gençlerin siyasi yönelişleri çok kararlı. Bir gün önce gösteri yapanların ertesi gün sokakları temizlediği bu ortamda, münferit olanın polis şiddeti değil yağma olduğunu da akılda tutmak gerekiyor.
Hareketin kitleselleşmesi, taleplerin de hızla evrilmesine yol açtı. Önce cinayetlerden sorumlu polislerin yargılanıp mahkum edilmesi talebiyle yola çıkıldı. Ardından hızla gelen, yerel ve ulusal bütçeden polislere ayrılan payın azaltılması çağrısı ulusal çapta yankı buldu. Talepler “makul” bir şekilde Minneapolis’te polisin ilga edilmesine kadar vardı. Bugün Los Angeles Belediye Başkanı, bütçeden polis teşkilatına ayrılan 3 milyar dolardan 150 milyon dolar kesinti yapmayı değerlendiriyor. Ayrıca ordudan polise silah aktarma programının da durdurulması isteniyor.
Pandemi günlerinde direniş Risklerine rağmen pandamı günlerinde direniş hız kesmedi. Eylemciler, sloganlarını maskelerin (altta), caddelerin (üstte) üzerine yazdılar. Taleplerini yaratıcı yöntemlerle dile getirdiler.
Talepler, koronavirüs salgınının da etkisiyle polis şiddeti ve ırk ayrımcılığının ötesine geçebiliyor. Pandemi günlerinde insanlara mezar bile bulunamayan bir dönemden geçen ABD, temel insani ihtiyaçların karşılanmasının önündeki sistematik engellerin, örneğin sağlıkta özelleştirmenin, çok daha tehlikeli, yaygın ve ülke ölçeğinde bir yağma olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor.
ABD’de ırk ayrımcılığına karşı hareket, Black Lives Matter’la başlamadı şüphesiz. Bugün sokakları dolduran genç kuşak, kölelik döneminden başlayan 400 yıllık bir tarihin ürünü olduğunu her fırsatta vurguluyor. Özellikle son yarım asırda kendine özgü siyasi arayışlara yönelen; 60’lı ve 70’li yıllarda birçok metropolün sınai gettolarında büyük ayaklanmalar başlatan Afro-Amerikan halk hareketinin tarihi ile kurulan organik bağ, bugünkü eylem biçimlerini de etkiliyor.
Hareketin sola yöneldiği 60’larda, o zamanlar otomobil endüstrisinin kalbi olan Detroit’i sarsan ayaklanmalar, ırk ayrımcılığı kadar ekonomik eşitsizlikler tarafından da tetiklenmişti. Doğu yakasında ise çöküntü içindeki kesimlere ve ayaklanan gençlere yaslanan halk hareketini Kara Panterler yönlendiriyordu. Martin Luther King gibi siyasal seçkinlerin Vietnam Savaşı karşıtı gruplarla kurduğu yeni ittifaklar, hareketin genişleyen nüfuzuyla birlikte sola yaklaştığını gösteriyordu.
Siyasal iktidar, siyah hareketin bu yeni yönelimini çok yoğun bir baskıyla sindirmeye girişmişti. Önce kendilerini silahlı “öncüler” olarak tanımlayan Kara Panterler yokedildi. Ardından radikalleşen işçi kesimi, sendikalar tarafından bastırıldı. Neoliberal politikalarla yavaş yavaş bir hayalet kent haline gelecek olan Detroit’te olduğu gibi birçok fabrika kapatıldı.
Gücü köklerinde Black Lives Matter hareketi, kölelik döneminden başlayan 400 yıllık bir geleceğin ürünü olduğunu her fırsatta söylüyor; Martin Luther King Jr., Malcolm X (üstte) gibi liderlerini hatırlamayı ihmal etmiyor. Ama yeni dönemde cinsiyet, cinsel yönelim, sınıf gibi kavramlar da daha çok dile geliyor. Direnişin kültürel yansımaları, sokaklara taşıyor (altta).
Özellikle Clinton döneminde, Demokratlar tarafından teşvik edilen bir siyah orta sınıf öne çıktı. Önceki yılların radikalizmine kıyasla bu kesim, açıkça piyasa ekonomisi ve emperyalizm taraftarıydı. 2000’lerin dönemecinde siyasal yelpaze, popülist bir akımın lehine yeniden hareketlendi. George W. Bush döneminde, ABD’nin orta ve güney kesimlerindeki birçok kentte radikal sağın yükselişi, ırkçılığı kısmen görünmez kılan siyasetlerin çöküşüne neden oldu. Hatta Ku Klux Klan’ın söylemlerini aratmayan ve Cumhuriyetçi Parti’nin sağ kanadını oluşturan Çay Partisi (Tea Party), malum medya tarafından beslenen bir aşırı sağ hareketin belirginleşmesine yol açtı.
İşsizlik, harap olan kent merkezleri ve artan polis baskıları -bu baskı Obama döneminde bile devam ediyordu- siyahların gündelik hayatlarını idame ettirmesini giderek zorlaştırdı. Trump’ın göreve gelmesi ise zaten parlak olmayan gidişatı içinden çıkılmaz hale getirdi.
80’lerde yükselen neoliberalizmle birlikte yaşanan siyasi ve ekonomik dönüşümler, önceki dönemlerde ırkçılığın üstünü kısmen de olsa örten, ayrımcılık karşıtı özgürleşme söylemini geriletti. İlginçtir ki bu evrimin doruk noktası, ABD tarihinin ilk siyah başkanının dönemine denk geldi. Irklararası eşitlik ve adalet fikri giderek kamusal söylem düzeyinde bile kendine yer bulamamaya başladı. Trump’ı başa getiren ve onun döneminde iyice güçlenen beyaz ırkın üstünlüğü miti, aslında Amerikan toplumunun bağrında köklendiği yerde duruyordu.
Öte yandan Afro-Amerikan toplumunun seçkinleri de neoliberal dünyaya iyice yerleştiler. Finansal operasyonlar yapan önemli bir grup siyah, hem Muhafazakar hem de Liberal partilerin kanatlarında yerlerini aldılar. Yüksek yargı makamlarında bulunan siyahların açıkça muhafazakar bir tutum benimsediği de oldu.
Seçkinler dışında kalan siyahlar ise bu dönemde giderek kayıtlı ekonominin daha da dışına itildi. Irkçı kapitalizm, büyük kentlerin gettolarını, kıt-kanaat geçinebilen, güvencesizlik ve eğretilik nedeniyle kriminal bir ortama sürüklenen bir toplum kesimiyle doldurdu. Amerikan hapishanelerdeki 2 milyon civarında mahkumun, yaklaşık yüzde 50’sinin (bunlar içindeki kadınlar giderek artıyor) siyah olması, toplumsal bir çöküntünün göstergesi (ABD’deki siyah insanlar, toplam nüfusun yaklaşık yüzde 14’ünü oluşturuyor).
İşler bu sefer değişecek mi?Öldürüldüğü caddeye George Floyd’un ismi verildi. Dünyanın her yerinde sömürgeciliğin, köleliğin sembolü ‘eski’ kahramanların rahtları sallantıda. Yeni dünyanın kahramanları ise bambaşka…
Martin Luther King, Malcolm X ve Kara Panterler’in çocukları, 50 yıl sonra halen polis şiddetine, ayrımcılığa ve ırkçılığa maruz kalmaya devam ediyor. Siyah toplulukların mücadelesinin gelişmesinde, yüzyıllardır sistematik şiddete, özellikle polisin şiddetine maruz kalan ve öldürülen Afro-Amerikalıların öfkesi önemli rol oynamıştı. Hareketin yeni kuşağı için ise “ırkçılıktan kurtuluş stratejisi”, ırklararası eşitliğin sınıf, cinsellik, cinsiyet gibi kavramlarla zenginleştirilmesiyle daha radikal bir boyuta taşınıyor. Önceki dönemin militanlarından farklı olarak bu kuşak, yasama aygıtının temel meseleleri çözme konusunda yeterli olmayacağının farkında. Dolayısıyla ırkçılığa karşı çıkılırken daha bütünlüklü bir özgürleşme perspektifiyle Afrika kıtasında devam eden sömürgeciliğe, emperyalizme, ekonomik sömürüye ve de hetero-ataerkil düzene de karşı çıkılıyor.
1966’da Kara Panterler California-Oakland’da polis şiddetinin kasıp kavurduğu mahallelerde özsavunma birlikleri kurarak “adalet” sağlamaya yönelmişlerdi. Ilımlı yurttaşlık hareketine radikal bir alternatif olarak tüfeklerini kuşanıp polis arabalarını gözetliyorlardı. Polisin yakışıksız bir hareketinde belli bir mesafede bitiveriyorlardı. BLM’ın başlıca kurucularından Alicia Garza’nın da Kara Panterler’in kenti Oakland’dan olması tesadüf değil. California’nın en angaje topluluklarının bulunduğu kent, 2011’deki “Occupy Oakland” sırasında da ırksal adalet ve toplumsal dava militanları arasında kaynaşmaya iyi bir örnek oluşturmuştu.
Bu deneyimden esinlenen yeni kuşak, tartışmalarını ve eylemlerini mahalleyi esas alan, yeni tip yatay örgütlenmelerle sürdürüyor. Bu örgütlenmenin hip-hop gibi kültürel yansımaları da var. BLM giyimden hayat tarzına, müzikten gündelik sorunlara kendi toplumuyla kaynaşmış durumda. KRS-One gibi grupların şiir ve müziğinde dile gelen bu direniş tarzı, polis şiddetine ancak mahallenin güçlendirilmesiyle karşı konabileceği iddiasında.
Bu durumun en belirgin tezahürü, 2014’te Michael Brown’un öldürülmesi üzerine başlayan Ferguson ayaklanmasıydı. Önce internet üzerinden harekete geçen BLM, Missouri’de bir siyahın öldürülmesiyle alevlenen olaylar sırasında bütün ülkeye yayıldı. Black Youth Project 100, Dream Defenders, Million Hoodies veya Hands Up United gibi grupları da içine alarak protesto hareketinin simgesi haline geldi.
Hatırlamanın önemi ABD’de bu günleri yaşayan çocuklar ve gençler, muhtemelen parçası oldukları bu deneyimi asla unutmayacaklar. Bu yüzden aileler çocuklarını George Floyd’un öldürüldüğü köşeye götürüyor (üstte). Caddelere şimdiye kadar öldürülen siyahların isimleri yazılıyor (altta).
Dönüşü olmayan bir noktada, ülkede yüzyıllardan bu yana süregelen bir hareketin temsilcisi olduklarını söyleyen BLM eylemcileri, piramidal örgütlenmeye ve geleneksel otorite mantığına olduğu gibi bir takım ünlü simaların öne çıkmasına da karşı. Adem-i merkeziyetçi olup üç kadın tarafından yönetilen hareket, kişiselleştirmeye yol vermemek için genç bir siyah eşcinsel olan DeRay McKesson’ın sözcülüğüyle ilerliyor. Militanlar, en ilerici kesimlerin bile ihmal ettiği fahişeler, eşcinseller, mahkumlar, kaçaklar gibi insanlarla özellikle ilgileniyor. 50 yıl öncenin erkek egemen söylemi, yerini feminist hassasiyetlere bırakıyor. Bu anlamda Angela Davis’in feminist marksizmi onlara yol gösteriyor.
BLM sempatizanları, 2014 sonbaharında ülkenin büyük alışveriş merkezlerinde asgari ücret üzerine tartışma açmak, üniversite yerleşkelerinde ırkçılığı deşifre etmek gibi eylemlere de girişmişti. 2015 yazında genç militanlar ve özellikle kadınlar, başkanlık seçimi için kampanya yürüten adayların toplantısına müdahale etti; özellikle Demokratların ırk adaletiyle ilgili samimiyetlerini sorguladılar ve onları siyahların hayatının değerli olduğunu açıkça vurgulamaya zorladılar. Bernie Sanders, BLM’ın taleplerinden bazılarını programına dahil etti.
Hareketin bir başka bileşeni de 1968’de katledilmesinin ardından birçok kentte ayaklanmaların patlak vermesine neden olan King’in mirasına yeniden yapılan göndermelerdi. King, barışçıl bir şekilde beyaz üstünlüğüne ve sisteme karşı mücadelesini yürütmüş; Memphis’e grevdeki işçileri desteklemeye gitmiş ve belirgin bir biçimde ırk meselesiyle sınıf meselesini buluşturmuştu. Elbette bu direniş Vietnam Savaşı karşıtı gösterilerin radikalleştirdiği bir ortamda cereyan etmişti ve bu savaşın da ağır ırkçı bir yanı vardı. Unutmamak gerekir ki ABD’nin Vietnam’a savaşmaya gönderdiği askerlerin yüzde 40’ı işçi ailelerinden gelen siyahlardı.
Sokak haykırınca, kurumlar da izledi Sokaktan yükselen çığlık, artık görmezden gelinemeyecek hale gelince, kurumlar da tepki vermek zorunda kaldı. Floyd’un cenaze töreninde konuşan Rahip Al Sharpton, ‘Floyd’un hikayesi bütün siyahların hikayesidir’ diyordu (üstte). Meclis üyeleri öldürülenler için saygı duruşunda (altta).
Dünyanın 1 numarası ABD’de, arkaik gözüken kölecilik döneminin “kalıntısı” ırkçılığa karşı yürütülen mücadele, gecikmiş bir sosyal mesele olarak görülebilir. Ancak modernlikle barbarlığın atbaşı gittiği, “modernliğin barbarlığı” olarak değerlendirilebilecek bu tip örnekler tarihte de mevcut. Modernlik özellikle ABD’de militarizm, yoksulluk ve ırkçılık üzerine temellenmişken; Siyahların, Latinlerin ve Sarılar’ın payına, ülkenin insani kazanımlarını savunmak düşüyor. 60’lardan bu yana muhalefetin her türlüsüne tanık olan Bernie Sanders, “Bu inanılmaz! Bu Amerikan tarihinde görülmedik bir şey” derken aslında 21. yüzyılın hazin bir gerçekliğini dile getiriyordu. Böylesine bir linç kültürünün hâkim olduğu ülkede “sessizlik”, herhalde insaniyet namına “yağma”dan çok daha tehlikeli olurdu.
ABD’yi sarsan ırkçılık karşıtı hareketin, ülkenin tarihinde benzeri olmayan bir atmosfer ortaya çıkardığında herkes hemfikir. Pandemi öncesinde Çin-ABD rekabeti üzerinden dünyanın nereye gittiğini yorumlamaya çalışanlar, pandemi ile birlikte en yoksul ülkelerde bile eşi benzeri görülmemiş ölüm oranları ve Büyük Buhran’dan bu yana en feci ekonomik krizin beklenmesi üzerine “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” tiradına güncellik kazandırdılar. George Floyd’un hunharca öldürülmesi ise beklenmedik bir şekilde en azından ABD’nin artık eski ABD olmasının öyle Trump’ın keyfine kalamayacağını gösterdi. Dünyayı bir üst aklın yönettiğini düşünenler de, kökleri tarihten gelen bir çığlıkla piyasalarını kaybettiler.
Federal devletin bütün eyaletlerinde herhangi bir örgütün, dış güçlerin, uzaydan gelenlerin vs. tahrik ve teşviki olmadan, tamamıyla kendiliğinden büyük bir dayanışma ve direniş sergilendi. Yetmezmiş gibi dünyanın çeşitli ülkelerinde, üstüne vazife olmaması gerekenler bile bu insanlık ayıbının utancıyla dayanışma eylemlerine katkıda bulundular. Otoriterlik, ırkçılık, polisin hoyratlığı yalnızca ABD’nin sorunu olmadığı için Brezilya’dan Fransa’ya insanlar, Amerika’dakilerle aynı saiklerle sokağa çıktı. Üstelik pandemi günlerinde…
Çıplak gerçeği herkes biliyor: Pandemi geçici; ırkçılık kalıcı. Irkçılık sadece ABD’de değil dünyanın dört bucağında kapitalist egemenliğin çimentosunu oluşturuyor.
İlk olarak tam 90 yıl önce Temmuz ayında Uruguay’da düzenlenen Dünya Futbol Kupası organizasyonu, Avrupa’dan giden ülke takımlarının uzun gemi yolculuğuyla başlamıştı. Finali evsahibi ekip kazanacak ancak Avrupalıları taşıyan gemi Conte Verde (Yeşil Kont) ve Zafer Tanrıçası Nike’ı simgeleyen Jules Rimet kupasının sonraki yıllarda başına gelmedik kalmayacaktı.
Milyarları peşinden sürükleyen oyunun şahikası: Dünya Kupası. 47 ayın sultanı, farklı kültürlerin çimlerde buluşma noktası. 1 ay süren futbol bayramında birçokları için zaman duruyor; meşin yuvarlağın gölgesinde düşmanlıklar unutuluyor. Peki bu serüvenin 90 yıl önce nasıl başladığını biliyor musunuz?
1920’lerin ortasıydı… Avrupa’da yaşayan Uruguaylı zengin bir diplomat olan Enrique Buero, FIFA Başkanı Jules Rimet’ye değişik kıtaların temsilcilerinin katılacağı bir turnuva fikrini önermişti. Sığır ticareti sayesinde çok zengin olan Güney Amerikalı futbol meftunu, ayrıca Olimpiyat’ta altın kazanan ülkesinin kafile başkanıydı.
Bir futbol dünya kupası düşünce henüz olgunlaşmamışken, bu sefer de zamanın Fransa Futbol Federasyonu Genel Sekreteri Henri Delaunay, 1916’dan bu yana kendi şampiyonasını düzenleyen Güney Amerika’dan esinlenerek, Avrupa’nın da millî takımlar düzeyinde böyle bir organizasyonu olması gerektiğini hararetle başkanına anlatıyordu. Ona o gün “hayır” diyen kişi, yine Rimet’den başkası değildi. Kartvizitinde hem FIFA hem de Fransa Futbol Federasyonu Başkanı yazan efsanevi idareci, 1919’da ülkesinin, 1921’de de dünya futbolunun patronu olmuştu.
Güvertede idman Fransa Millî Takımı oyuncuları, ilk Dünya Kupası yolculuğunun dokuzuncu gününde, Conte Verde’nin güvertesinde idman yaparken…
Henüz emekleme dönemindeki oyun için o günlerdeki tek uluslararası sahne Olimpiyat Oyunları’ydı. 1928’in 28 Mayıs’ında düzenlenen FIFA Kongresi’nde ilk Dünya Kupası’nın 1930’da düzenlenmesine karar verildi. Peki bu onur kime bahşedilecekti? 1929’daki FIFA Kongresi, Barcelona’daydı. Uruguay’ın dışında Macaristan, İtalya, Hollanda, İsveç ve İspanya da ilk turnuvaya talipti. Buero’nun maddi destek sözü verdiği Rimet, çoktan kararını vermiş; Güney Amerika ülkesi için kulis yapmıştı. 18 Mayıs’taki oylama neticesinde şampiyonanın yapılacağı yerin adı konuyor, son iki Olimpiyat’ta altın madalya kazanan Uruguay da bağımsızlığının 100. yıldönümünde taçlandırılmış oluyordu.
Yeşil Kont’la yeşil sahalara İlk Dünya Kupası’na Avrupa’dan kalkan Conte Verde, zamanın en lüks gemilerindendi. İtalyan saraylarının görkemini yansıtan transatlantik, adını da Savoy Kontu’ndan alıyordu.
Turnuvaya 3 ay kalmasına rağmen hiçbir Avrupa temsilcisi resmen şampiyonaya katılacağını açıklamamıştı. Çoğunluk, futbolun bu ilk bayramının Roma’da kutlanması istese de FIFA kararından dönmemişti. Benito Mussolini ise kendi propagandası için çok istediği bu organizasyona 4 sene sonra kavuşacaktı.
Birçokları turnuvaya katılmazken, Buero’nun sponsorluğunda Avrupa’dan bir gemi kalkıyordu. Tevatüre göre Uruguaylı diplomat sadece onların değil, Dünya Kupası’na katılan tüm kafilelerin seyahat masraflarını üstlenmiş, ayrıca futbolculara yevmiye ödemişti. Şüphesiz çoğu amatör olan oyuncular için bu büyük bir jestti. O transatlantik 4 Temmuz 1930’da Montevideo’ya vardığında güvertede dört ülke, üç hakem, FIFA Başkanı, delegeler ve şampiyonun kaldıracağı kupa da bulunuyordu…
O sene gemiyle yolculuk eden dört takımdan Belçika, güneşin tadını çıkarıyor.
İskoçya’da inşa edilen Conte Verde, zamanının en lüks gemilerindendi. Floransa’dan getirilen sanatçılar tarafından yapılan iç tasarımı, o günlerin gazetelerinde anlatıla anlatıla bitirilemiyordu. The Times’a göre İtalyan saraylarının görkemini yansıtan transatlantik, 14. yüzyılda yaşayan Savoy Kontu 6. Amadeus’un lakabından ismini alıyordu: Yeşil Kont.
Cenovalı bir şirket tarafından yaptırılan gemi, kıtalararası mekik dokuyordu. 1936’da Çin Olimpiyat kafilesini Berlin’e götüren Conte Verde, Kristal Gece’den sonra Almanya ve Avusturya’yı terk eden 17 bin Yahudiyi Şangay’a taşıyacaktı. 2. Dünya Savaşı başladıktan bir yıl sonra İtalya harbe giriyor, transatlantiğin faaliyeti durduruluyordu. 1942’nin Mayıs ayında Japonya ile Amerika, diplomat ve sivillerin değiş-tokuşu hakkında anlaştığında da kullanılan gemi, ertesi sene feda edilmişti. 3 Eylül 1943’te İtalya’yla Müttefikler’in yaptığı ateşkesi haber alan mürettebat, Japonların eline geçmemesi için gemiyi Şangay’da batırmış, deniz trafiğini felç etmişti.
Denizde 15 gün 15 günlük yolculukta Fransız takımı antreman konusunda yaratıcılık sınırlarını zorlamış.
Gemideki dört ülkeden Romanya’nın Dünya Kupası için hazırlattığı posterde oyuncuların isimleriyle birlikte Conte Verde’nin uğradığı limanlar da var.
Japonların zar zor tekrar yüzdürdüğü Conte Verde, 8 Ağustos 1944’te bir bombardıman uçağı tarafından yine batırılıyordu. Tekrar yüzeye çıkarılan ve tamir edilen geminin adı artık Kotobuki Maru’ydu. Ertesi yıl yine vurulan bir zamanların gözde transatlantiği 1949’da hurdaya ayrılmıştı.
İşte o biricik Conte Verde’nin Dünya Kupası seferi 20 Haziran 1930’da Cenova’dan demir alıyordu. Romanya kafilesi oldukça sıkıntılı bir tren seyahatinden sonra gemiye binmişti. Takımı adeta kendi elleriyle seçen Kral 2. Carol, futbolculara ne zaman dönerlerse dönsünler, işlerini kaybetmeyeceklerinin garantisini de vermişti.
Fransızlar için öğle yemeği sonrası ise dinlenme zamanı.
Villefranche-sur-Mer’de transatlantik doluyordu. Fransa Millî Takımı dışında ayrıca FIFA Başkanı Rimet, yetkililer ve turnuvada görev yapacak üç hakem artık güvertedeydi. Barcelona’dan Belçikalıları alan “Yeşil Kont”, Rio de Janeiro’dan da Brezilyalıları toplamıştı…
Dünya Kupası tarihinin ilk golünü atan Fransız Lucien Laurent, Conte Verde’de geçirdikleri günleri şöyle anlatacaktı: “Taktik konuşmalar veya benzerleri yoktu. Sadece güvertede koşuyorduk. Hep koşuyorduk. Arada zıplıyor, merdivenleri koşarak çıkıyor ve ağırlık kaldırıyorduk. Hava soğuyuncaya kadar yüzme havuzunu da kullandığımız oluyordu. Bazen çalışırken komedyenler ya da müzisyenler bizi eğlendiriyordu. Tam bir yaz kampı gibiydi. Ancak yıllar sonra tarihteki yerimizi anladık. Yolculuğumuz 15 gün sürdü. 15 çok mutlu gündü”.
Belçika Futbol Federasyonu’nun taze başkanı Rodolphe William Seeldrayers, tarihin ilk Dünya Kupası’nda sahne almanın ne kadar önemli olduğunu çoktan farketmişti. Arkadaşı Buero’nun verdiği güvencelerin de rahatlığıyla, kamuoyunu, kulüpleri ve amatör oyuncuların işverenlerini ikna eden idareci, 1954’te de Rimet’nin yerine FIFA’nın başına geçecekti.
Yugoslavya sona kaldı İlk Dünya Kupası’na katılan dört Avrupa ülkesinden biri olan Yugoslavya, Conte Verde’ye rezervasyon yapmakta geç kalmış; Florida isimli bir turist gemisiyle Uruguay’a gelmişti. FIFA Başkanı Jules Rimet, Florida’nın güvertesinde Yugoslavya takımıyla.
İlk Dünya Kupası’na katılan dört Avrupa temsilcisinden sadece Yugoslavya, Conte Verde’yle Uruguay’a gitmemişti. Aslında onlar da transatlantiği tercih etseler de o kadar geç rezervasyon yaptırmaya kalkınca yer bulamamışlardı. Kafile üç günlük bir tren yolculuğuyla Marsilya’ya gitmiş, oradan bir turist gemisiyle Uruguay yollarına düşmüş, turnuvada da yarı final görmüştü. Onları o tarihî organizasyona götüren Florida, aslında bir ülkeyi daha şampiyonaya bırakacaktı. Mısır, Akdeniz’deki kötü hava koşulları nedeniyle seferi kaçırmış, bu yüzden de organizasyona katılamamıştı. Mısır 4 yıl sonra İtalya’da sahne alacak ve Afrika kıtasının turnuva tarihinde boy gösteren ilk temsilcisi olacaktı.
1930’daki ilk dünya kupasının finalinde Arjantin, ilk yarısını 2-1 önde kapadığı maçta çözülüyor ve evsahibi Uruguay 4-2’lik skorla ilk dünya şampiyonu olarak tarihe geçiyordu. Futbolun ateşi kısa sürede tüm yeryüzünü sararken, o büyülü yolculuklar biraz unutuluyordu.
JULES RIMET KUPASI
Bir ayakkabı kutusu bir köpek ve hırsızlar…
Avrupa’dan Conte Verde gemisiyle Uruguay’a gidenlerden biri de şampiyona verilecek kupaydı. Fransız heykeltıraş Abel Lafleur’ün Zafer Tanrıçası Nike tasviri, futbolun bir zamanlar en büyük ödülüydü. 1946’da FIFA Başkanı Rimet’nin ismi verilen kupayı üç defa kazanan ülke, buna sonsuza kadar sahip olacaktı.
Üstüste iki kez Dünya Kupası’nı kazanan İtalya’nın FIFA’dan sorumlu yetkilisi Ottorino Barassi, 2. Dünya Savaşı’nda ülkesinin kaybetmesinden ziyade kupayı kaptırmamanın derdindeydi. Müttefikler kapıya dayandığında bir ayakkabı kutusuna atılan Tanrıça Nike’ı ilahlar korumuştu belki de.
İsmini taşıyan kupayı son kez 1954’te Federal Almanya kaptanı Fritz Walter’e takdim eden Rimet, o sene görevini bırakmış, iki yıl sonra da ölmüştü. 1966’da İngiltere’de turnuvanın başlamasına üç hafta kala kupa çalınmıştı. Bir pazar akşamı telefon etmek için evinin karşısındaki kulübeye yönelen David Corbett’in köpeği Pickles (Turşucuk), kupayı bir arabanın yanında gazeteye sarılı bulmuştu. “Turşucuk” manşetleri süslüyor, yılın köpeği seçiliyordu. İngiltere evinde şampiyon olurken, o da kutlamalarda boy göstermişti. Bir yıllık bedava mamaysa cabasıydı.
1970’te Meksika’da gülen Brezilya, üçüncü Dünya Kupası’nı kazandıktan sonra heykelciğin sonsuza kadar sahibi olmuştu. 1983’te tekrar çalınan Jules Rimet Kupası, maalesef eritilmişti. Futbolseverleri artık Lafleur’ün heykelinin replikası selamlıyor.
Kahraman turşucuk 1966’da İngiltere’de turnuvanın başlamasına üç hafta kala çalınan Jules Rimet Kupası’nı bulan Turşucuk adlı köpek, yılın köpeği olmuştu.