Etiket: Sayı:73

  • 2 din, 2 uygarlık, 1 müze

    2 din, 2 uygarlık, 1 müze

    Adını Tanrı’nın kutsal bilgeliğinden (sofia) alan bir Ortodoks kilisesi olarak inşa edildi; ardından Katoliklerin eline geçti. 2. Mehmed fethettiği kenti onun tepesinden izledi. Cami olduğu dönemde de müze olduktan sonra da tüm dünyanın gözbebeği oldu. Ayasofya’nın kaderi bugünlerde bir kez daha tartışılırken, yapının tarihî önemini de yeniden hatırlamak gerek.

    İstanbul Ayasofyası dünyanın en meşhur ve önemli yapılarından biri. Aslında kentte 4. yüzyıldan beri bu isimli bir yapının varlığı biliniyor. Tanrının kutsal bilgeliğine (sofia) adanmış bir Ortodoks kilisesi… Yerinde olan ilk iki yapı iki büyük isyan ile yokolmuş. Hemen üçüncüsü 532-537 yılları arasında İmparator İustinianus ve eşi Theodora tarafından Anthemios ve İsidoros isimli iki mimara inşa ettirilmiş. Büyük bir imparatorluğun, ekonomik açıdan en güçlü dönemlerinden birinde, en hırslı imparatorluk ailelerinden birinin iktidarında, iki dâhi mimarın bu siparişi alması ile ortaya bu benzersiz anıt çıkmış. İnşa edildiği dönemde Hıristiyan dünyasının en büyük kilisesi olmuş ve neredeyse 1000 yıl boyunca bu niteliğini korumuş. Ona esin kaynağı olacak bir yapı göstermek mümkün değil. Planın bazı kısımları eskiden beri bilinen formlar ama bunların biraraya geliş şekli tamamen bu yapıya özgü. Orta bölümü büyük bir kubbe, iki yarım kubbe ve bunlarından açılan dört daha küçük yarım kubbeler ile örtülmüş. Tasarımındaki farklılık inşa edildiği dönemden itibaren hep tanrısal ilhamla açıklanmış. Bizans uygarlığı tarafından o kadar önemsenmiş ki bir daha bir benzeri asla inşa edilmemiş. Tüm dönemler boyunca onu ayakta tutmak için büyük çabalar harcanmış. Onarımlar yapılmış, her taraftan desteklenmiş. 

    1204’te Haçlılar Bizans başkentini işgal ettiğinde zenginliği Katolik Hıristiyanları büyülemiş ama bu hayranlık hazinelerinin türlü hakaretler ile yağmalanmasına engel olamamış. Ortodoks papazlar yapıdan kovulmuş; 1261’e kadar kentin yeni sahiplerinin mezhebine göre Katolik kilisesi olmuş. Sonra tekrar Ortodoks kilisesine çevirmişler. 

    Dünyanın esin kaynağı Yaklaşık 1000 yıl boyunca dünyanın en büyük Ortodoks kilisesi, uzun yıllar kapalı mekan bakımından en büyük camisi ve nihayet bütün dinlerden insanların esin kaynağı olacak bir dünya mirası Ayasofya…

    29 Mayıs 1453 Salı günü kent Osmanlıların eline geçince onlar da önce bu yapıya ulaşmışlar. Fatih üzerinden kenti izlemiş. O hafta Cuma günü Müslümanlar Cuma namazını camiye çevirdikleri bu yapıda kılmışlar. Osmanlılar da yapıya hayran olmuş. Yapının fonksiyonu değişmiş, ama adı değişmemiş. Ayasofya Camii. O artık dünyanın en büyük camii olmuş. 

    İnşasından 1000 yıl sonra yapı, yeni bir uygarlığın mimarisine yön vermiş. İstanbul’da gelişen cami mimarisi bir yönüyle Ayasofya’dan esinlenmiş. Bosna’dan Diyarbakır’a, Kırım’dan Mısır’a kadar tüm coğrafyada cami denildiğinde zihinde beliren imge bu yapı ve benzerleri olmuş.

    1934’de bu anıtsal cami bir müze haline getirildi. Artık kentin ve devletin dinini değil laikliğini temsil etmeye başladı. Öte yandan bu değişimden sonra tartışmalar hiç bitmedi.

    Bugün Türkiye’de kendini muhafazakâr hissedenler yapının tekrar cami olmasını istiyor. Liberal hissedenler ise müze olarak kalmalı diyor. Dindar Hıristiyanlar için yapının kilise geçmişi önemli. Kimse aksini bekleyemez. Ama dindar Müslümanlar da yapının cami geçmişine aynı duygularla bakıyor. Kendilerini bu yapının mirasçısı olarak görüyor.

    Müze yönetimi bugüne kadar yapının tüm dönemlerine saygılı bir yaklaşım geliştirmeye çalıştı. Bugün için müze fonksiyonu Ayasofya için en geçerli çözüm gibi. Süreç zor. Dünyanın en kalabalık Müslüman şehirlerinden birinde bulunan müze ya da eski cami ve daha eski kilisenin fonksiyonu her durumda tartışılacak gibi.

  • ‘İstanbul Rönesansı’ memleketine dönüyor

    ‘İstanbul Rönesansı’ memleketine dönüyor

    Fatih Sultan Mehmet’in, Gentile Bellini’nin atölyesinden çıktığı düşünülen portresinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından satın alınması geçen ayın gündemindeydi. Kimileri tabloyu pahalı bulurken, kimileri de Sultan’ın yanında resmedilen gizemli genç adamın kim olduğu üzerine tahminlerini paylaştı. İstanbul Rönesansı’nın temsilcisi tabloyu uzmanlar yorumladı.

    Fatih Sultan Mehmet’in bilinen üç yağlıboya tasvirinden biri olan portresinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından satın alınması geçen ayın gündeminde önemli yer tuttu. Londra’daki Christie’s müzayede evinde açıkartırmaya çıkarılan ve Gentile Bellini’nin (1429-1507) atölyesinden çıktığı tahmin edilen tablo, 770 bin sterlinlik fiyatına ek olarak ödenecek müzayede evi komisyonuyla birlikte İBB’ye 935 bin sterline (yaklaşık 8 milyon lira) maloldu. Padişahın başka biriyle birlikte tasvir edildiği tek örnek olan resimdeki ikinci kişinin kimliği de uzun süre tartışılmaya devam edecek gibi. 

    Genç Fatih

    İtalyan heykeltıraş Pietro da Milano tarafından yapılan madalyonda, 2. Mehmet’in bilinen en genç portresi bulunuyor.

    Konuyla ilgili görüş aldığımız İstanbul Belediyesi Kültür Varlıkları Daire Başkanı Mahir Polat, böyle bir Rönesans tablosuna değer biçmenin mümkün olmamasına rağmen, arz-talep dengesiyle belirlenen fiyatın oldukça düşük olduğunu söylüyor. Bunun nedenini de şimdiye dek bu esere Türkiye tarafından ilgi gösterilmemiş olmasına bağlıyor. Belediyenin koleksiyon edinim bütçesinden karşılanan tablo, geçen dönemde 26 milyon TL değerinde sanat eseriyle zenginleştirilen Şehremaneti Koleksiyonu’nun paha biçilmez bir parçası olacak. Aşiyan’daki Tevfik Fikret Evi, Şişli Atatürk Müzesi ve Atatürk Kütüphanesi’nde muhafaza edilen bu koleksiyonda; Abdülmecid Efendi’nin fırçasından çıkan “Sis” tablosu, Feyhaman Duran’ın betimlediği Osmanlı padişahları, Halil Paşa’nın Kahire ve Boğaziçi peyzajları, İbrahim Çallı’nın ilk Atatürk Portresi, Şevket Dağ’ın “Kızlarağası”, Mıddırgıç Civanyan’ın “Fırtına”sı, Fausto Zonaro’un “Fırtınada Sandal” ve “Yelkenli” tabloları gibi eserler var. 

    “Sultan 2. Mehmet, Mevki Sahibi Genç İle Birlikte” ismiyle müzayedeye çıkarılan tablo, İstanbul’da üretildikten, 18. yüzyıldan bu yana özel koleksiyonlarda durduktan sonra ilk defa kamuya açık olarak sergilenmek üzere İstanbul’a geri getirilecek. Korunması için gereken düzenlemeler yapıldıktan sonra önce Belediye Sarayı’nda ziyarete açılacak, daha sonra müzeye taşınacak. 

    Doğu-Batı buluşması Gentle Bellini’nin (altta) atölyesinden çıktığı düşünülen ikili portre 2. Mehmet’in yanında resmedilen gizemli genç adamın İstanbul’a bağını ölümsüzleştirmek isteyen bir Venedikli olabileceği düşünülüyor (üstte).

    Ünlü ressamın İstanbul yılları

    Osmanlı İmparatorluğu ve Venedik Cumhuriyeti arasında 1463’ten beri devam eden savaşı 1479’da sona erdiren İstanbul Antlaşması, ilginç bir madde içeriyordu: Antlaşmaya göre 2. Mehmet, Venedik’ten portre yapmayı bilen bir ressam, bir heykeltıraş ve bir de bronz döküm ustasının sarayına gönderilmesini istemişti. Dergimiz yazarlarından Ayşen Gür, iki ülke arasındaki barışın sanat elçisi olan Gentile Bellini’nin İstanbul’daki yıllarını şöyle anlatıyor: “Fatih Sultan Mehmet’in İtalyan sanatçılara madalyon veya yağlıboya şeklinde portresini ısmarladığı, kendi resimlerini Doğulu ve Batılı hükümdarlara gönderdiği bilinir. Saltanatı boyunca haritalar ve elyazmaları elde etmek için hizmetindeki Rumları, İtalyanları, İtalyan devletlerindeki Osmanlı elçilerini görevlendirdi, ayrıca Avrupalı sanatçıları davet etti. Gentile Bellini, padişahın saltanatının son yıllarında İstanbul’a çağrıldı ve 1479-1480 arasında Osmanlıların yeni başkentinde kaldı. Padişahın siparişiyle birçok çizim, portre yaptığı öne sürülür; ancak bugüne kadar bilinen tek eser, bugün Londra’daki National Gallery’de bulunan portreydi. Aslında bu portre büyük ihtimalle orijinal değildir. Portrenin sağ alt köşesinde 25 Kasım 1480 tarihiyle birlikte Mehmet ve Gentile Bellini isimleri okunur ama bunlar sonradan yapılmıştır. 

    Bellini muhtemelen İstanbul’da kaldığı sırada başka çalışmalar da yapmıştı. Osmanlılara esir düşen ve 1475-1481 arasında Osmanlı sarayında görev yapan Vicenza (İtalya) doğumlu Angiolello anılarında (Historia turchescha) Bellini’ye İstanbul’da padişah tarafından verilen siparişlerden sözeder. Anlattığı bir hikayeye göre İstanbul bedesteninde bir sıranın üzerine çıkıp padişaha övgüler düzen bir derviş şehirde meşhur olmuştur. Fatih, Bellini’den dervişin bir resmini yapmasını istemişti. Angiolello’ya göre padişah kendisinden uluorta sözedilmesinden hiç hoşnut değildi ancak Bellini ona Venedik’te yöneticilere kamusal alanda övgüler düzülmesinin olağan karşılandığını söylemişti. Bu hikaye doğruysa bile, bu dervişin portresi de günümüze kalmamıştır. Bir başka iddiaya göre padişah Bellini’ye Venedik kentinin bir resmini, ayrıca yeni yaptırdığı Topkapı Sarayı’nın (Yeni Saray) bir çizimini de ısmarlamıştı, ancak bunlar da günümüze kalmadı”.

    En meşhur portre

    Bugün Londra’daki National Gallery’de bulunan Gentile Bellini imzalı meşhur Fatih Sultan Mehmet portresi orijinal olmayabilir. Portrenin köşesinde ismi okunur ama bu muhtemelen sonradan yazılmıştır.

    Resim Bellini’nin mi yoksa çırakların mı?

    Avrupa resim tarihinde Ortaçağ’dan 19. yüzyıla kadar büyük ressamların birer atölyesi olması kaçınılmazdı. Bu anlamda ressam atölyesi, doğu saraylarındaki nakkaşhaneler gibiydi. Lonca geleneğine göre, bir insanın ressam olabilmesi için zaten çırak olarak böyle bir atölyeye girmesi gerekiyordu. Bütün büyük Rönesans ressamlarının atölyeleri vardı. Bu atölyeden çıkan resimlerin tamamının veya bir parçasının ressamın kendisine mi yoksa yanındaki diğer ressamlara mı ait olduğu ancak 19. yüzyılda bir tartışma konusu haline geldi. 

    Bu ikili portrede de  2. Mehmet’in yanında resmedilen kişinin kim olduğu net olarak bilinmiyor. Büyük ihtimalle 18. yüzyılda tabloya eklenen eski bir notta, yanındakinin “oğlu olduğu” yazılmış. Padişahla eşit seviyede çizilmiş olması bu tahminin akla yatkın olduğunu düşündürse de bu gizemli genç adamın 2. Mehmet’in üç oğlu da olamayacağını söyleyenler var. Zira 1479’da sultanın ikinci oğlu şehzade Mustafa vefat etmişti; 2. Bayezıt ve Şehzade Cem ise bu tarihte İstanbul’da bulunmuyordu. Ayrıca o sıralar 32 yaşında olan Şehzade Bayezıt, burada resmedilen genç adama göre daha büyük olmalı; Şehzade Cem’in diğer tasvirleriyle bu tasvir arasında da fiziksel benzerlik bulmak oldukça güç. Genç adamın altın işlemeli kadife kıyafeti ve sakalsız yüzü ise, 15. yüzyıl sonu İtalyan tarzını akla getiriyor. Dolayısıyla Osmanlı sarayıyla ve İstanbul’la ilişkisini ölümsüzleştirmek isteyen Venedikli bir tüccar ya da diplomat olması mümkün. Tabii bunların hepsi varsayım…

    Sanatın hamisi bir padişah 

    Julian Raby, “Bir Paradoks Sultanı” olarak betimlediği 2. Mehmet’ten, “kuşatmadan önce dahi nüfusu azalmış, harap bir şehir olan Konstantinopolis’in küllerinden, dünyanın en büyük başkentlerinden birini yaratmıştı” diye bahsediyor. 15. yüzyıl Kostantiniyye’sindeki sanat geleneğinin fetihten sonra biteceği sanılırken, Avrupa rönesansının bu dönemdeki en parlak eserleri İstanbul’dan çıktı. Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz; Yedikule ve Rumeli Hisarı’nın, Topkapı Sarayı surlarının, Fatih Külliyesi’nin mükemmel birer Rönesans tasarımı olduğunu söylüyor. Ancak bugüne dek bu dönemde İstanbul’a çağrılan ressamların eserlerinden hiçbiri İstanbul’da değildi. 

    Mahir Polat, İBB’nin bu hamlesinin 541 yıl önce Fatih Sultan Mehmet’in benimsediği tavırla, Dünya Kültür Başkenti unvanının sahibi İstanbul’a evrensel sanatın temel değerlerine ilişkin eserlerin getirilmesine yönelik bir cesaretlendirme olacağını umduklarını söylüyor. 

  • Anafartalar coğrafyası yola kurban edilemez!

    1915’te sıcak muharebelerin yaşandığı alanda yaklaşık iki yıldır süren yol çalışmaları, geçen aylarda iyice hız kazandı. Başta Mustafa Kemal, binlerce askerin savaştığı, şehit düştüğü arazide, genişliği yer yer 20 metreye varan yeni karayolu, yakın tarihimizin bu en belirleyici hadisesinin orijinal anı ve izlerini yokediyor.

    Anafartalar! Çanakkale muharebelerinin kader coğrafyası. Türk insanının yeniden millet olduğu yer. Mustafa Kemal’in ve nice kahramanın işgalcilere “buradan öteye seni geçirmem; arkamdaki ülkeyi, çoluğumu-çocuğumu sana yedirmem” dediği yer. 

    Şehit düşerek bize bugün bu topraklarda yaşama imkanı verenlerin, bu umutla göğsünü siper edenlerin sembol mekanı, ebedi istirahatgâhı. İster inançlı olun, ister inançsız; ister kendinizi şöyle veya böyle tanımlayın; ister en koyu muhalif, ister en yaman aktivist; ister en muhafazakar dindar, ister… ne olursanız olun. Olabiliyor musunuz? İşte bu “olma”yı, bu coğrafyada ölmeyi bilen insanlara borçluyuz hepimiz.

    Aktüel, siyasi, ideolojik, ekonomik, etnik, duygusal yönlerden birçok farklı düşünüş ve tavır içindeyiz. Maalesef bugün artık farklılıklar bir yana, birbirini boğmak için fırsat kollayanlar ülkesi hâline geldiğimiz için; bizi hâlâ biraraya getirebilen, mevcudiyetimizi sağlayabilen belki de yegâne hadisenin Çanakkale olduğunu da unutuyoruz.

    Çanakkale muharebe alanlarının bu en kuzeyindeki tarihî alan, maalesef orijinal dokusunu yitirmek üzere. Oysa ki 105 sene önce bu vatanın, milletin istiklali ve istikbali için toprağa düşenlere minnet-şükran borcumuzu bir nebze olsun ödeyebilmek için; bu küçük toprak parçasını aslî hüviyetiyle bozmadan, bir şey eklemeden, olduğu gibi bir muhafaza etmemiz, gelecek nesillere bir canlı tarih müzesi olarak intikal ettirmemiz lazım. 

    Çanakkale Tarihî Alan sınırları içinde yapılacak, ticari, turistik vs. hiçbir yatırım, bu millî ve tarihî mirasımız olan alanın manevi havasının bozulup kirlenmesini karşılayacak maddi getiri sağlayamaz. Çanakkale destanı ve bu destanın yaşandığı alanın zarar görmesi, aslî hüviyetini kaybetmesi, bir daha para ve maddi imkanlarla geri getirilemeyecek bir kayıp olur.

    Devletin en tepesinden, bugün alanda çalışan işçilere kadar bu sürecin içinde bulunan herkesin vicdanına sesleniyor Mehmet Akif Ersoy: “Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı / Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı/ Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır atanı…”

    Tarihin üzerine asfalt Anafartalar sektöründe açılan devasa genişlikte yollar. Eğer müdahale olmazsa çok yakında sıcak asfalt dökülecek.
  • Kuvâ-yı Milliyye’den düzenli orduya doğru

    Kuvâ-yı Milliyye’den düzenli orduya doğru

    1920 Temmuz’u İstiklal Harbi sürecinde kritik gelişmelere sahne oldu. Yunan ordusunun Bursa’yı ele geçirmesi ve Denizli’de Demirci Mehmet Efe vakası Büyük Millet Meclisi’nde ciddi tartışmalara yol açtı. Mustafa Kemal’in “Batı Cephesi’nin yarılmasının onulmaz bir durum yaratmadığı ve asıl bundan sonrasının önemli olduğunu” söylemesi de Meclis’i teskin etmedi ama düzenli orduya geçiş noktasında önemli bir ivme sağladı.

    Millî Mücadele döneminin ilk aşamalarına damgasını vuran gelişme yerel direniş örgütlerinin oluşmasıdır. Bir yanda bunların işgalcilere karşı oluşturdukları ve “Kuvâ-yı Milliyye” genel adlandırmasıyla anılan silahlı güçler, diğer yanda da İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin paramiliter etkinlikleriyle bilinen üyelerinin kurduğu bazı çeteler; İstanbul Hükümeti’nin tepkisizliği üzerine ortaya çıkmış ve Büyük Millet Meclisi’nin açılmasından sonra bile hem Yunan ordusuna hem de Ankara aleyhtarı isyanlara karşı savaşmayı sürdürmüşlerdir. 

    Ancak bu silahlı güçlerin yararı olduğu kadar zararı da olabiliyordu. Çoğu zaman başlarına buyruk hareket etmeleri, kanun kural tanımadan iş görmeleri ve bazı gereksinimlerini karşılamak adına sivil halka pek iyi davranmamaları, Anadolu’daki hareketlenmeyi kanundışı ilân etmiş olan İstanbul Hükümeti’nin ekmeğine yağ sürüyordu. Ayrıca bu oluşumlar, hem Anadolu halkı önünde İstanbul’a karşı hâlâ bir meşruluk mücadelesi veren hem de uluslararası düzlemde saygınlık kazanması gereken Ankara’daki yönetimin de başını ağrıtıyordu. Bu yüzden BMM açılır açılmaz bu grupların yavaş yavaş tasfiye edilip yerlerini düzenli bir ordunun alması yönünde çabalara girişilmişti.

    Kuvâ-yı Milliyye'den düzenli orduya doğru
    Mecliste yas
    Bursa’nın 8 Temmuz 1920’de Yunanlarca işgal edilmesi üzerine Meclis’in riyaset kürsüsüne kara bir örtü örtülmüştü. Örtü, 2 sene 2 ay 2 gün orada kaldı.

    Fakat bu konuda Ankara’da tam bir görüş birliği yoktu. Birçok milletvekili, 1. Dünya Savaşı’ndaki deneyimler nedeniyle silahlı kuvvetlere, özellikle de subaylara karşı olumsuz bir tutumdaydı. Öte yandan, başta “Çerkes” Ethem Bey’in Kuvve-i Seyyâre’sinin gösterdiği başarılar gelmek üzere, milis güçlerinin Maraş, Antep, Adana ve Tarsus yörelerinde Fransızlara karşı elde ettikleri kısmî başarılar, Aydın’ın kısa süreliğine de olsa Yunan ordusundan geri alınması gibi harekâtlar bu milletvekillerini tatmin ediyordu. Son olarak da Yunan ordusunun Balıkesir üzerinden ilerleyişini sürdürüp Bursa’yı ele geçirmesi (8 Temmuz 1920), düzenli ordunun sert eleştirilere hedef olması sonucunu doğurmuştu. Tümüyle “gerilla savaşı” yapılmasını önerenler bile oldu. İşte tam bu sırada tarihimize “Denizli Vakası” adıyla geçen olay meydana geldi. Bu olay, bütün sevimsizliğine karşın, BMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya hem Kuvâ-yı Milliyye ve çeteleri daha bir zaptürapt altına alma hem de BMM’nin düzenli orduya güven duymasını sağlama olanağı tanıyacaktı.

    Yunan ordusu Bursa üzerine yürürken bir koldan Uşak, bir koldan da Denizli’ye doğru ilerlemişti. Denizli bölgesinde ciddi bir savunmayı mümkün kılacak askerî güç yoktu. Yalnızca Demirci Mehmet Efe’nin zeybekleri ve az sayıda jandarma, Yunan ordusunun Büyük Menderes’i kolayca geçmesine engel olmak üzere nehrin güneyinde mevzilenmişlerdi. Bu koşullarda Denizli halkının ve oraya sığınmış olan Nazillilerin daha içeri doğru kaçmaları, ilk ağızda da Eğridir’e gitmeleri kararlaştırıldı. Bu sığınmacılarla birlikte birçok yerli Rum da Yunan ordusunun göstermesi beklenen şiddete engel olmak amacıyla rehine alınıp Eğridir’e doğru tehcir edilecekti. 

    Kuvâ-yı Milliyye'den düzenli orduya doğru
    Çerkes Ethem Mustafa Kemal’le Haziran 1920’de Yozgat İsyanı’nı bastırmak üzere görevlendirilen Çerkes Ethem ve adamlarımİstasyon’daki karargah binası önünde Mustafa Kemal Atatürk’le.

    Yolculuğun düzenli bir biçimde gerçekleşmesi için Demirci Mehmet Efe, en güvendiği adamlarından Sökeli Ali Efe’yi 40 kadar zeybekle Denizli’ye gönderdi. 6 Temmuz’da Denizli’ye gelen Ali Efe’nin görevi, yola çıkacakları salimen trene bindirip cepheye dönmekti. Ancak işler karıştı. Hürriyet ve İtilâf Fırkası yanlılarından birkaç kişinin elebaşılığını yaptığı ve kendilerine “Hicret Etmeyenlerin Hukukunu Müdafaa Heyeti” adını veren bir grup, bir yandan Yunan ordusunun Denizli’ye girmek üzere olduğuna ilişkin asılsız bir şayia çıkarırken, diğer yandan da Ali Efe’nin zeybeklerinin Türk ve Rum halka tecavüzlerde bulunduklarına dair gene asılsız bir dedikodu yaydılar. Daha sonra bu grubun harekete geçirdiği silahlı bir kalabalık, 8 Temmuz günü silahlarını bırakmayı kabul etmiş olan Ali Efe’yi ve bazı zeybekleri öldürdü. Zeybeklerin bir bölümü tutuklanmış, bazıları can havliyle kaçıp sağa sola saklanmış, ikisi ise Demirci Mehmet Efe’nin yanına varıp olanları kendisine bildirmişti.

    Bu cinayetlere çok içerleyen Demirci Mehmet Efe, suçluları cezalandırmak için hemen Denizli’ye gitti. Kısa sürede suçluların büyük bir kısmı ele geçirildi ve kelimenin tam anlamıyla boğazlandı (9 Temmuz). İntikam dürtüsüyle hareket eden Mehmet Efe, hem hukuku hiçe sayıp kimseyi mahkemeye sevketmemişti hem de Yunan ordusu karşısında cepheyi savunmasız bırakmıştı. 

    60 kadar insanın ölümüyle sonuçlanan bu olay, Bursa’nın da düşmesiyle birlikte BMM’de büyük bir infial yarattı. 12-13 Temmuz 1920 tarihlerinde BMM’de yapılan görüşmelerde Dâhiliyye ve Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye Vekâletleri ağır eleştirilere hedef olmuş, gensoru önergesi verilmiş, hattâ Trabzon Mebûsu Ali Şükrü Bey, Meclis soruşturması istemişti. Sonuç olarak Câmî (Baykut) Bey Dâhiliye Vekâleti’nden istifa etmiş, vekiller heyetine güvenoyu verilmiş, meclis soruşturması isteği de reddedilmiştir. Bursa’nın düşmesinden sorumlu tutulan 20. Kolordu Komutanı Albay Bekir Sami (Günsav) ve Yarbay Âşir (Atlı) Beyler’in görevlerine BMM’nin isteği üzerine ve Heyet-i Vekîle kararıyla 14 Temmuz 1920’de son verilmiş, Demirci Mehmet Efe karşısındaki edilginliği ve Denizli’deki cinayetleri önleyememesi nedeniyle 57. Tümen Komutanı Albay Şefik (Aker) Bey de 17 Temmuz’da görevden alınmıştır.

    Kuvâ-yı Milliyye'den düzenli orduya doğru
    Kanun-kural tanımadı
    Yunan ordusu Denizli’ye doğru ilerlerken bölgedeki zeybeklerin başında Demirci Mehmet Efendi vardı. En güvendiği adamı Ali Efe’nin öldürülmesinin ardından kanunun yerine geçmeye kalkışınca Meclis’te büyük infial yaşandı.

    Söz konusu subayların görevlerinden alınmasına gidilen günlerde BMM’de ordunun ülkeyi kurtarabilecek gücünün olup olmadığına ilişkin de hararetli tartışmalar yaşandı. Mustafa Kemal Paşa, eleştirilere 12 Temmuz günü cevap verdi ama Meclis’i teskin edemedi. Tam iki hafta sonra, bu kez 26 Temmuz tarihli gizli bir celsede, Batı Cephesi’nin yarılmasının onulmaz bir durum yaratmadığını, dünyada yarılmayacak cephe olmadığını ve asıl bundan sonra ne yapılacağının önemli olduğunu söyleyerek ordunun gayet sağlam ve iyi durumda olduğunu tekrar etti. Ayrıca, bu iki tarih arasında Mustafa Kemal Paşa, Batı ve Güney Cepheleri’ni incelemek üzere uzun bir teftiş gezisine çıkacağını ve ordunun ne durumda olduğunun Meclis tarafından iyi anlaşılabilmesi için 10 milletvekilinden oluşan bir grubun kendisine katılmasını arzu ettiğini bildirmiş; bunun üzerine BMM’de 17 Temmuz günü yapılan kura çekimiyle kendisine refakat edecek 10 kişi seçilmiştir. Grup, 11 gün sürecek olan cephe yolculuğuna 27 Temmuz akşamı başladı.

    Bu yolculuk çok şeyi değiştirecekti. Nitekim yolculuğun daha ilk günlerinde Mustafa Kemal Paşa, vilayetlere ve Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerine birer tamim göndererek cemiyet şubelerinin artık bulundukları yerin yönetim sorumlusuna (vali, mutasarrıf ve kaymakam) bağlı olacaklarını; kendi yönetimlerinde silahlı kuvvet bulunduramayacaklarını; kendi maddi imkanlarıyla silahlı güç oluşturmaları halinde de bunu mutlaka yöredeki askerî yetkilinin denetiminde yapmalarını; söz konusu gücü o askerî yetkenin tayin edeceği kıtaların emrine vermelerini bildirdi (28-30 Temmuz). 

    Ankara’ya döndükten sonra BMM’nin 9 Ağustos tarihli birleşiminin 3. oturumunda Mustafa Kemal Paşa’yla teftiş gezisine çıkan milletvekilleri dinlendi. İlk konuşan Konya Mebusu Refik (Koraltan) Bey, özellikle Bilecik halkının düzenli ordu istediğini anlattı. Daha sonra söz alan Antalya Mebusu Rasih (Kaplan) Efendi ise genel olarak bütün memleketin düzenli ordu istediğini, ülkenin ancak böyle bir orduyla kurtarılabileceğine halkın inanmış olduğunu söyledi. Daha aylar sürecek olsa da, Kuvâ-yı Milliyye’nin sahneden çekilip yerini düzenli orduya bırakma süreci başlamıştı.

  • ‘Demokrasi geliyor Abede’ye’

    ‘Demokrasi geliyor Abede’ye’

    Amerikalı ozan, besteci ve yorumcu Leonard Cohen, 1992 sonlarında piyasaya çıkan “The Future” adlı albümünde adeta “geleceği” görmüş, “Demokrasi” adlı parçasında ABD’deki vaziyetleri, içindeki umudu dile getirmişti:

    Duygusal bir insanım ben, bilirsin yani

    Memleketi seviyorum, ama hiç görmeyeyim halini. 

    Ne sağcıyım ne solcuyum

    Evden çıkmam bu gece,

    O küçük, umarsız ekranda kaybolurum.

    Ama inatçıyım da, zamanın çürütemediği

    O çöp torbaları kadar.

    Beş para etmem belki, ama hâlâ tutuyorum 

    Bu minik yabani çiçek demetini elimde.

    Demokrasi geliyor Abede’ye.

    (Türkçesi: Bülent Somay)

    Eşsiz bir ironiyi gündelik hayatların gerçekliğiyle buluşturan parça, aslında albüme adını veren “Gelecek” parçasında olduğu gibi Cohen’in kötümserliğini yansıtıyordu: “Gördüm geleceği dostum / Hep cinayet”.

    Dünyayı saran ve devam eden pandemi günlerinde, tarihin belki de en dehşet verici hastalığıyla, ırkçılıkla tekrar karşılaştık. Yüzyıllardır tedavisi bulunamayan bu hastalık, bilindiği gibi kapitalist döneme özgü bir virüsten yayılmıyor. Bu virüsün özkardeşi “ayrımcılık” da öyle. Ancak ABD’deki aktüel hadiseleri ve bunların öncesindeki dönemlerde yaşanan kölelik-kölecilik rezilliklerini, Batı medeniyetinin veya Hıristiyan âleminin bir icadı, uygulaması gibi algılamak-anlatmak da ucuz bir manipülasyon tabii. Roma devrindeki meşhur Spartacus-köle isyanını aşağı yukarı herkes bilir ama, ondan 800 sene sonra Emevîler döneminde yaşanan “Zenc İsyanı”nı silmişizdir (bu sayımızda okuyabilirsiniz). Kısacası siyah insanlara karşı tarih boyunca gerçekleştirilen cinayetlerin ve köleciliğin Doğu’su-Batı’sı ve Hıristiyan’ı-Müslüman’ı yok. Sırasıyla diğer canlı türlerini, Siyahları ve kadınları köleleştirmek noktasında, Beyaz Adam dil-din-ideoloji-dünya görüşü vesaire dinlememiş ve başka hiçbir noktada değil ama bu üç noktada büyük bir dayanışma sergilemiş. Yani önce hayvanlar, sonra derisi beyaz olmayanlar ve sonra da kadınlar… 

    Bu son hadiseler dolayısıyla, Beyaz insanoğlu, günahlarla dolu geçmişini ABD keçisine tahvil ederek hayata devam edecek şüphesiz. Tabii pandemi nedeniyle tökezleyen dünya sisteminin kalbi ABD, tüm bu muhalif ve alternatif hareketlerin de kalbi aynı zamanda. Kapitalizmi ırk ayrımcılığıyla eşitleyip ABD’yi demokratik denilen sistemin “hasta adam”ı ilan etmek sadece kolaycılık değil düpedüz hata olur. Malın serbest dolaşımı ve sermaye, ne pandemi dinler ne de ırk ayrımı. Bu bakımdan, günah keçisi ABD’nin sermayeyi kediye yüklemeyeceğini de bilelim. Milyar dolarlık şirketler logolarında, ürünlerinde, hatta isimlerinde bulunan “Beyaz” vurgulu herşeyi değiştirmeye başladı bile. 

  • ABD’de uzun ve sıcak bir yaz: 1967 Newark isyanı

    ABD’de uzun ve sıcak bir yaz: 1967 Newark isyanı

    14 TEMMUZ 1967

    Bundan tam 53 sene önce de ABD’nin dörtbir yanında siyah isyanlar başgöstermişti. Ardı ardına patlak veren 159 ayaklanmanın en büyüklerinden Newark’ta beş gün boyunca süren olaylarda şehir yerlebir edilmiş; 26 kişi hayatını kaybetmiş; yüzlerce insan yaralanmış; kentteki hasar milyonlarca dolara ulaşmıştı. 12 Temmuz akşamı siyah bir taksi şoförünün polis tarafından öldüresiye dövüldüğü haberinin yayılmasıyla karakolun önünde toplanan kalabalık, polisin sert tepkisiyle kontrolden çıkmış; gerçek bir savaş yaşanmıştı. Çoğunluğu siyahlardan oluşan kent nüfusu, işsizliğe, yoksulluğa ve eğitimsizliğe isyan ediyordu. The New York Times’ın ilk siyah fotoğrafçısı Don Hogan Charles’ın bu karesinde, “gerektiğinde vur emri” emri almış Ulusal Muhafızlar’la halkın birbirlerine olan güvensizliği, hatta tiksinti hisleri yüzlerden okunuyor.

    Fotoğraf: DON HOGAN CHARLES

  • Beyaz adam bildiğini görür

    Beyaz adam bildiğini görür

    Bilindiği gibi Çinggis Han’dan sonraki dönemler genellikle hep imparatorluğun bölündüğü Dört Ulus çerçevesinde ele alınır. Ancak Gizli Tarih’i elçi raporları çerçevesinde değerlendirince, başlangıçta tek merkezli bir yönetim bulunmamış olduğunu anlarız. Biz merkeziyetçiliğe önem verdiğimiz için, kaynakları okurken bu bilgileri görmeyiz bile.

    Bu yıl Çinggis Han, yeni oluşturulacak bir müze dolayısıyla, Türkiye-Moğolistan akademik  ilişkilerinde  karşılıklı görüş alış-verişlerine vesile olacak. Bu çerçevede Çinggis Han hakkında yeni görüşlerin ortaya çıkması da kaçınılmaz. 

    Bu durum bizi “Çinggis Han’ı nasıl biliriz?” sorusuna yöneltmektedir. Genellikle bu soruya verilen yanıtlar çoğunlukla edilgendir. Onu, dönemini ve seferlerini anlatan tarihçiler, çoğunlukla bu olayları yenilenler ve  kaybedenler açısından bize nakleden kişilerdir. Öte yandan  birkaç istisna dışında  çoğunlukla sonradan yazılan eserler, Çinggis Han’a ve kurduğu hanedana kendi zamanlarının merceği içinden bakan eserlerdir (P. Jackson).  Çinggis Han ve kurduğu imparatorluk yeni zaman imparatorlukları ile ilgilenen  günümüz tarihçilerinin ve hatta sosyal bilimcilerin de ilgisini çektiği için bu konuda birçok çalışma yapılmakta ve görüşler değişmektedir. Ancak bu değişim, tarihî kaynaklardaki ifadeleri geçersiz kılmaz; sadece yeni algılamalar ortaya çıkarır. Bazen de aşağıda görüleceği gibi, önceden önem verilmemiş bazı kaynakların ön safa çekilmesine sebebiyet verir; böylece bilgilerin ağırlık noktası değişir.

    Eserlerini hükümdarların  kanatları  altında yazmış tarihçiler yanında, bir de gezginlerin ve elçilerin raporları vardır. Çoğu Çinli olan gezgin ve elçilerin raporlarında ise da olaylar onların kendi gözlemleri çerçevesinde ele alınmıştır. Bu yüzden de bu tür seyahatnameler “tarih” diye bildiğimiz eserler kadar güvenli sayılmazlar ve çok kullanılmazlar. Bu çerçevede Çinggis Han’ın kuzey Çinli veziri (1218); kendisine ölümsüzlük iksiri hakkında bilgi vereceğini umduğu Daoist rahip (1221-24); Çinggis Han’ın Kuzey Çin’deki ulus beyini ziyaret eden Song elçisi (1221) ve Ögedey Han zamanında gelen ikinci bir Song elçisi (1237) bize o dönemin ilk izlenimlerini verirler. Bunlardan ikisinin yakın zamanlarda Türkçeye çevrilmiş olması bizim başvuru  kaynaklarımızı zenginleştirmiştir. Cengiz Han’ın Ölümsüzlük Arayışı adıyla Gülşah Hasgüçmen tarafından İngilizce çevirisinden dilimize aktarılmıştır. Eser titizlikle yürütülmüş bir çalışmanın ürünüdür (2019). Song elçilerinin raporları ise Doğu’da ve Batı’da bu konuda yapılmış  çalışmaları notları ile karşılaştırarak, Mustafa Uyar ve Ankhbayar Danuu tarafından Türkçeye kazandırılmıştır (2012). Ancak isimlerin Çinceden Rusçaya oradan da Türkçeye aktarılması transkripsiyon problemleri yaratmıştır. Öte yandan eser, Türkiye’de yetişmiş bir Moğol tarihçisi olan Ankhbayar’ın Moğolistan’da yapılmış çalışmaları da içeren açıklamaları açısından önem arzeder.  

    Bilindiği gibi Çinggis Han’dan sonraki dönemler genellikle hep imparatorluğun bölündüğü Dört Ulus çerçevesinde ele alınır. Ama hiçbiri, merkezî bir ordu etrafında bir emir-kumanda zinciri kuran bu hükümdarın hangi sebeple imparatorluğunu evlatlarına tek merkezli olarak bırakmadığını açıklamaz. Biz tarihteki göçebe topluluklara bakarak, mirasın paylaşılması için babanın ölümünün beklenmediği bir ortamda bu bölünmenin gerçekleşmiş olduğunu varsayarız. Bu olayla ilgili tarihî belge, Çinggis Han’ın hanımı Börte’nin Gizli Tarih’teki uyarısıdır; bu uyarı üzerine uzun tartışmalar sonucunda  miras hukukuna aykırı olarak memâlikin “tek elde” (ikinci oğul Ögedey) toplanmasında anlaşmaya varılır.

    Peki eğer durum böyle ise imparatorluk nasıl olup da dört oğul arasında paylaştırılmıştır? Ayrıca daha sonraki Dört Ulus, dört oğulun evlatlarını içermez; evlatlar arasında en küçük oğul Toluy soyu öne çıkar; bu arada Ögedey evladına ise sahneden el çektirilir. Bu mücadelelerden anladığımız, Dört Ulus’un  zamanla oluşmuş olduğudur. İşte tam bu bağlamda Ögedey Han zamanında (1229-1241) ikinci Song elçisinin raporunda “memleketi idare edenler 8 kişidir” diye bir ifade vardır (Uyar ve Danuu 2013: 46). Gizli Tarih’i (§ 255) bu gözle inceleyince, bu 8 kişinin Çinggis Han’ın kardeşleri veya evladı (4 kişi) ve Ögedey de dahil 4 oğlu olduğu anlaşılmaktadır. Kısacası Gizli Tarih’i elçi raporları çerçevesinde değerlendirince, başlangıçta tek merkezli bir yönetim bulunmamış olduğunu anlarız. 

    Dörtlü yönetim diyebileceğimiz bu idare şekli, sadece Moğolların tarihine ait değildir. Bizans kaynakları da Batıtürklerinde 8 hükümdar olduğundan bahsederler. Biz merkeziyetçiliğe önem verdiğimiz için, kaynakları okurken bu bilgileri görmeyiz bile. Tekrar Senegal atasözüne dönecek olursak: “Beyaz adam bildiğini görür”. 

  • Fakiri düşünen devlet imaret yıkan devlet

    Fakiri düşünen devlet imaret yıkan devlet

    Osmanlı Devleti şüphesiz modern anlamıyla bir sosyal devlet değildi ama, padişahların, valide sultanların, vezirlerin, ulemanın, hayırsever zenginlerin kendi keselerinden tesis ettikleri vakıflar, sosyal devlet ihtiyacını “sivil toplum örgütleri” olarak yerine getiriyordu. Bu durum giderek bozulmuş, imarethaneler asalak bir kesimin geçim kaynağına dönüşmüş ve 20. yüzyılın başlarından itibaren yıktırılmıştır.

    Klasik Osmanlı asırlarında devlet bütçesinden sadece askerî ve mülki harcamalar yapılırdı. Eğitim ve sağlığa yönelik okul inşaatı, öğretmenlerin maaşları, darüşşifa/hastane inşaat ve tamir giderleri tamamen vakıfların bütçesinden karşılanırdı. Çeşme, yol, köprü gibi bayındırlık faaliyetlerinin (askerî kışla, cephanelik, tersane, baruthane vb. yapılar ile sefer yolundaki köprülerin inşaat ve tamirleri haricinde) maddi kaynağı vakıflar hazinesiydi.

    Günümüzün sosyal devlet anlayışından çok uzak bir devlet yapılanması olsa da, bizzat padişahların, valide sultanların, vezirlerin, ulemanın, hayırsever zenginlerin kendi keselerinden tesis ettikleri vakıflar, sosyal devlet ihtiyacını “sivil toplum örgütleri” olarak yerine getiriyorlardı. 

    Güneybatı Asya, Kuzey Afrika ve Avrupa’daki kitabî dinlere mensup toplumlarda dinsel öğretilerin bir yansıması olarak hayırseverlik teşvik ediliyordu. Müslümanlarda İslâm’ın beş şartından biri sayılan, zenginlerin mallarının kırkta birini zekât olarak yoksullara dağıtması zorunluluğu vardı. Çeşme, yol, köprü, okul, hastane gibi “sadaka-i cariye” olarak kavramlaştırılan bir hayır eserini topluma kazandıran hayırseverlerin, öldükten sonra bile o hayır eserini kullananlar sayesinde sevap kazanmaya devam edeceğine inanılırdı. Hıristiyan ve Yahudiler de kendi dinsel öğretileri çerçevesinde sadaka kültürünü benimseyerek yaygınlaştırmışlardı. Anadolu’da da yardımseverlik kültürü ile örf ve adetler şekillenmişti.

    Portatif sebil Hamidiye İmareti’nin barok üslubundaki sebili (solda), Gülhane Parkı karşısındaki Zeynep Sultan Camii köşesinde yeniden kurulmuştur (sağda).

    Celali İsyanları: Bir dönüm noktası

    Anadolu Selçuklularının ticaret yollarına büyük bir ustalıkla inşa ettikleri kervansaraylarda, tüccarlara, gezginlere, muhtaçlara, yoksullara ücretsiz sıcak yemek sundukları aşhanelerin daha mükemmellerini Osmanlılar imaret adıyla inşa ettiler. Tamamını çekip çevirebilmek için zengin gelir kaynakları tahsis ettikleri vakıflar kurdular. Buralarda yoksullara, öğrencilere, günde iki öğün ücretsiz sıcak yemek dağıtabiliyorlardı. 

    Anadolu’nun 16. ve 17. yüzyıllardaki Celali İsyanları sırasında sosyal düzeni altüst oldu. İnsan kitlelerinin topraklarını terkettikleri “büyük kaçgun” sırasında ve takip eden yıllarda gıda üretimi oldukça düştü. İnsanların gittikçe yoksullaştığı bir dönemde, köklü bir geçmişi olan ve iyice kurumsallaşan bu gibi imaretler, açlıktan kitlesel ölümlerin önüne geçilmesinde büyük katkı sağladılar. Zengin vakıf gelirleri olan bu imaretlerde talebeye, yoksullara, misafirlere sunulan mönüde çorba, pirinç pilavı, et ağırlıklı yemeklerle, zerdeden aşureye tatlı, üzümden patlıcana kadar turşu eksik olmazdı. Fırınlarında fodula adı verilen en kaliteli ekmekler pişirilip dağıtılıyordu. 

    Ömer L. Barkan’ın tespitlerine göre 1530-40 arasında Anadolu Eyaleti’nde devletin topladığı gelirlerin %17’si padişahların, valide sultanların, vezirlerin, büyük devlet adamlarının kurduğu vakıflara tahsis edilmişti. Buna ilave olarak büyük mülklerin kiraları da aynı havuza akıyordu ve bu gelirlerle 45 imaret, 342 cami, 1055 mescit, 10 medrese, 626 zaviye ve hangâh, 154 muallimhane, 1 kalenderhâne, 1 mevlevihane, 2 darülhuffaz, 75 büyük han ve kervansaray işletiliyordu. Görevlendirilen 121 müderris, 3756 hatip, imam ve müezzin ile 3299 şeyh, şeyhzade, kayyum, talebe veya mütevelliye vakıf gelirlerinden maaş verilmekteydi. Devletin diğer eyaletlerindeki oranlar ve sayılar da birbirine yaklaşıktır. Vakıfların bütçesinden bu kadar çok sayıda personelin geçinmesi eleştirilse de sonuçta yerine getirilen görevler sosyal ihtiyaçları karşılıyordu. 

    20 imaretten ikisi kalıyor

    İstanbul’daki 20 imaretin ikisi haricinde kapatılmasına dair 19 Nisan 1911 tarihli kanun rayihası. Meclis-i Ayan antetli belge, Evkaf Nazırı Hayri, Sadrazam İbrahim Hakkı ve Sultan Reşad’ın imzalarını taşıyor.

    Tanzimat öncesi yolsuzluk batağı

    Sosyal dayanışmayı yerine getiren böylesine güzide kurumlar da Tanzimat dönemine gelinceye kadar devletin diğer unsurlarındaki bozulmaya paralel olarak yolsuzluk batağına saplandılar. Devletin kaybettiği topraklardaki vakıflardan gelen gelirlerin arkası kesilmekle, bunlar asli işlevlerini yerine getirmekte zorlandılar. Aslında öğrencilere, yoksullara, muhtaçlara tahsis edilen imaret sofraları, zamanla oluşan asalak bir kesimin geçim kaynağı haline dönüştü. Padişahlara, vezirlere, üst düzey yöneticilere mensup bir zümrenin tekeline geçen imaret haklarının, alınıp satılan hisse senetleri misali piyasası oluştu. Bilhassa “duagu” adı verilen ve işleri sadece padişahın ömrüne, devletinin selametine dua etmek olan bir zümre, imaret gelirlerinin birçoğunu ellerinde tutup babadan oğula miras bırakırken, gerçek yoksullar, muhtaçlar ve öğrenciler ihtiyaçlarını karşılayamaz hâle geldiler.

    Osmanlı toplumunda sosyal dengelerin giderek bozulması, 19. yüzyıldaki Tanzimat reformlarında, devleti sosyal politika ilkelerini gerçekleştirebilecek kurumsal arayışlara yöneltti. İlk olarak 1845’te Anadolu ve Rumeli’de 10 bölgeyi kapsayacak şekilde kurulan ve İmar Meclisi adı verilen komisyonlar, ülkenin sosyal ve iktisadi topografyasını çıkarmak üzere gittikleri bölgelerde esaslı incelemelerde bulundular. Nüfusu arttırabilmek uğruna evliliğin kolaylaştırılması; insan sağlığına önem verilmesi; tarım, sanayi ve ticaretin gelişmesi; çiftçinin tefeci eline düşürülmemesi; ürününün ticari pazarlara, iskelelere ulaştırılabilmesi için yol teşkilatının tamamlanması; cehaletin ortadan kaldırılarak eğitime önem verilmesi; vergi tahsilatının adil bir şekilde gerçekleştirilmesi doğrultusunda hazırladıkları raporlarla, ülkenin sosyal politikalar oluşturabilmesi için gereken ilk verileri sağladılar.

    Babadan oğula

    Bahçekapı’daki Sultan 1. Abdülhamid imaretinden günde dört çift fodulanın, mutasarrıfı Mehmed Asım’ın vefatı üzerine sadece günlük bir çiftinin oğlu Şefik’e tahsis edildiğine dair 5 Şubat 1910 tarihli ve Sultan Reşad tuğralı berât.

    2. Abdülhamit: Öncü bir padişah

    Merkezî bürokrasi ilk defa taşrayı etraflı bir şekilde tanıma fırsatını bulduktan sonra, sosyal yardım ve dayanışma kurumlarının altyapısıyla ilgilenerek Avrupa’da gelişen sosyal devlet ilkelerine biraz daha yakınlaştı. Artık devletin bütçesinden sadece askerî ve mülki harcamalara değil, sosyal hizmetlere de kaynak aktarmanın zamanı gelmişti. Askeriye ve ilmiye memurlarının emekliliği; Maarif Nezareti’nin kurulmasıyla eğitim ve öğretimdeki harcamalar; Sıhhiye Nezareti’yle hastane ve sağlık görevlilerinin maaşları, genel bütçe içine alındı. Bilhassa 2. Abdülhamid’in saltanatında Kafkaslar ve Rumeli’den Anadolu’ya yönelen göç dalgasında göçmenlerin iskân ve iaşeleri için sosyal devlet ilkelerine daha da yaklaşıldı. Masrafları Hazine-i Hassa’dan karşılanan göçmen konutları, okullar, mescitler inşa edilerek sancılı bir dönem atlatıldı. Dilenciliğin önlenmesi adına yola çıkıldığında Darülaceze, yetimlerin okuyabilmesi için Darüşşafaka kuruldu. Tüm bu gelişmeler 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki Partisi etkisindeki yönetimde sosyal dayanışmayı vakıflara terkeden geleneksel yapının ıslahı ihtiyacını ve 20. yüzyılın sosyal devlet anlayışını ortaya çıkardı.

    Bu doğrultuda öncelikle İstanbul’daki imaretlerin öğrencilerin ihtiyaçlarını gideremediği ortaya çıkınca araştırılması tavsiye olundu. İmaret ve medreselerin ıslahı komisyonunun 1909’da başlattığı çalışmalarla İstanbul’daki imaretlerin kapatılması ve öğrencilere yemek bedelinin verilmesi kararlaştırıldı. O sıralarda imaretlerin kapatılacağı haberleri yayılınca Volkan gazetesinde Derviş Vahdeti aleyhte yazılar yazmaya başlamıştı. Ürgüplü Hayri Efendi’nin Evkaf Nezareti’nin başına geçmesiyle medreselerin ıslahı projesi kapsamlı bir şekilde ele alındı ve kısa sürede imaretlere de el atıldı.

    Vakıftan nemalanan devlet görevlileri

    Öncelikle asırlardan beri vakıflardan nemalanan “duagu”luk görevleri kanunla iptal edildi. Ardından hazırlanan kanun teklifi ile İstanbul’daki 20 imaretten, biri İstanbul’da diğeri Üsküdar’da iki tanesinin açık bırakılarak diğerlerinin kapatılması; öğrencilere ve yoksullara yiyecek bedeli verilmesi; çalışanların yaşadıkları müddetçe evlatlarına miras kalmamak şartıyla maaş almaları öngörüldü. 6 Nisan 1911’de Meclis-i Mebusan’da kanun maddeleri tartışılırken Akka Mebusu Tevfik Efendi Bayezid İmareti’ndeki gözlemlerini aktarır: “Mebuslar Bayezid İmareti’ni incelemeye giderler. Ortada ne duman ne de is alameti görürler. O manzarayı gören 10 senedir burada ne ateş yakılmış, ne de bir şey pişirilmiş der. Beş-on kazan duvar dibine atılmış. Bir görevli bulmuşlar da sormuşlar: ‘Fakirler buraya geliyorlar mı’? Adam utanıp sıkılarak ‘bazen geliyorlar’ demiş. ‘Gelince ne yediriyorsunuz’? ‘Bazen para veriyoruz’ demişler. İmarethanelerde görevli aşçı, sofracı, ekmekçi, külcü, ateşçi zengin olmuşlar. Onların menfaati aleyhine imarethaneleri kaldırdık mı şeriata aykırı olarak imarethaneleri kaldırıyorlar diye bağıracaklar”.

    İmaretlerdeki yolsuzluklardan şikâyetçi olan Tevfik Efendi devamla “Evkaf Nezareti layihasına göre aşçı, sofracı, ekmekçi, külcü, ateşçi gibi görevliler kaydı hayat şartıyla tahsisatlarını nakden maaş olarak alacaklar. Ölünceye kadar ziftlenecekler” diyerek maaşlarının da kesilmesini ister. Nazır Hayri Efendi bir anlamda bunların kazanılmış haklarının ellerinden alınamayacağını şer’i delillerle anlatınca ısrar etmez. Meclis-i Mebusan’da imaretlerin kapatılmasına yönelik kanun teklifine hiç kimseden itiraz gelmez. Sadece usul bakımından bazı eleştiriler olur ve hızlı bir şekilde kanun maddeleri kabul edilirken son dakika hamlesiyle Hayri Efendi 6. Madde olarak “ilga olunan imarethanelerin yerlerine vakıf için gelir getirecek akar inşa olunabilecektir” maddesini ilave ettirir ve yedi maddelik kanun kabul olunur. Evkaf Nazırı Hayri Efendi, Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa ve Sultan Reşad’ın imzalarıyla, Takvim-i Vekayi’nin 13 Nisan 1327 (26 Nisan 1911) tarih ve 808 numaralı nüshasıyla yayımlanıp yürürlüğe girdikten sonra 2. Tertip Düstur’un 3. Cilt ve 353. sayfasında da yayımlanır.

    İmaretten turistik otele İstanbul Bahçekapı’daki Sultan 1. Abdülhamid imaretinin yıkılmadan önceki görünümü (üstte). İmaretin yıkılmasıyla arsasına inşa edilen ve yakın zamana kadar 4. Vakıf Hanı olarak bilinen bina, günümüzde turistik otele dönüştürülmüştür (altta).

    Bakan Hayri Efendi Cemil Paşa’ya karşı

    Hayri Efendi ilk olarak Sultan 1. Abdülhamid’in Yeni Cami güneyindeki imaretini kapatıp yıktırır ve yerine bugün de mevcut olup turistik otele dönüştürülen 4. Vakıf Hanı’nı yaptırır. İmaretin köşesindeki harikulade çeşmeyi yerinden söktürür ve Gülhane Parkı girişi karşısındaki Zeynep Sultan Camii’nin köşesinde yeniden kurdurur. Hanın inşaatı sırasında zamanın Şehremini (Belediye Başkanı) Cemil Paşa (Topuzlu) ile arası gerginleşir. Cemil Paşa’nın şehircilik projelerine göre Hamidiye Caddesi 20 metre genişliğinde olacaktır ama Evkaf Nazırı buna uymayarak caddenin daralmasına sebep olmuştur.

    Cemil Paşa anılarında bu olayı anlatırken “esnafımızın yaptırdıkları bu imaretin, çok hayırlı sosyal yardım müessesesinin, yıktırılmayarak ıslah ve tanzim edileceğine ve yeniden buna benzer aşhaneler yaptırılacağına Evkaf’a fazla varidat temini için yıktırılıp yerine bir han yapılmasına hâlâ bir türlü akıl erdiremiyor ve müteessir oluyorum” diyerek Hayri Efendi’yi eleştirir. Hayri Efendi de anılarında “Cemil Paşa’nın Avrupa’da okurken Türklüğünün ve İslâmlığının sarsıldığını, Yeni Cami yanındaki kemerli geçidi kaldırıp, Avrupalı turistlere ayıp olmasın diye abdest alma musluklarını perde ile kapatmayı düşündüğünün” dedikodusunu yapar. 

    Cemil Paşa “çok hayırlı sosyal yardım müessesesi yıktırılmayarak ıslah edilmeliydi” demekte haklı çıkmış ve 1 yıl sonra Balkan Savaşı’nda Bulgarların önünden kaçarak İstanbul’u dolduran göçmenlerin iaşesi çok büyük zorluklarla sağlanabilmiştir. 

  • Teşvikiye’de bir sokak, bir insan ve notalı izler

    Teşvikiye’de bir sokak, bir insan ve notalı izler

    “İnsan nerede oturuyorsa, dünyanın merkezi orası” denir, ama insanlarımızın çoğu oturduğu sokağa adını veren kişilerin bile kim olduğundan habersiz yaşayıp gidiyor. Teşvikiye’de bir sokağa ismini veren Hacı Emin Efendi Sokak’ın ardında hem besteci hem de nota yayıncısı bir musiki adamının hikayesi var. Bir sokak isminden kültür tarihimizden kısa bir kesite…

    İnsanımız merak duymamayı örf değilse âdet sayıyor. Bir söyleşide, kendi oturduğum sokakta yaşayanların ezici çoğunluğunun sokağa ismini veren zâtın kimliğinden habersiz olduklarını, inatçı anketim sonucu farkettiğimi dile getirmiştim. Halbuki bu “Nerede (oturu)yaşıyorsam dünyanın merkezi orası” sözünde büyüklenmeden eser yok: Düzayak bir durum saptaması bu; ben buradaysam başka bir yerde/yeri olamaz merkezin; her canlı için -ama servi ama kirpi- geçerli konum tanımı bana kalırsa; insan açısından haydi haydi. Böyle bir sokak isminden yola çıkarak Teşvikiye’deki Hacı Emin Efendi Sokak’ın arkasındaki hikayenin peşine düştüm.

    Bir musikî adamı Emin Efendi… 1845’de Beylerbeyi’nde doğmuş, 1907’de ölmüş. Hem besteci, hem nota yayıncısı olarak bir yeri var kültür tarihimizde. Nota Muallimi kitabını 1885’te yayımlamış (Bu konuda, Merih Erol’un -Cem Behar destekli- Müteferrika’nın 23. sayısında çıkan makalesinden ayrıntılı bilgi elde edilebilir; 2003). Emin Efendi, Guatelli Paşa’dan el almış (ikisinin de nerede gömülü olduklarını henüz öğrenemedim). Taşbaskısı matbaası kurmuş. Servet-i Fünûn’da şairlerden şikâyetçi olduğu yazısı 16 Ağustos 1895 sayısında (9. Cilt/231) çıkmış; varolsun Emin Nedret İşli metnin çevrimyazısını oyalanmadan yaptı ve gönderdi, ekte geniş bir parçayı sunuyorum.

    1924’ten beri aynı sokak ismi Topograf Jacques Pervititch’in yaptığı sigorta haritalarında, Hacı Emin Efendi Sokak’ın isminin 1924’ten beri değişmediği görülüyor.

    Emin Efendi, sanatlararası bir diyalog arayışında, hayli modernist bir yaklaşım içinde. Gel gör ki, şairler pek anlamamış hâlisane niyetini, giderek küt kafalılara özgü bir baştan savmacılıkları sözkonusu olmuş -aynı dönemde Satie ve Picasso ve Cocteau yanyana ne işler çeviriyorlardı oysa.

    Emin Nedret, “köftehor yalıdan ahkâm kesip sağa sola esiyor” yorumuyla göndermiş adaşının makalesini. Evet biraz bindirme var işin içinde, ama olacak o kadar. Gönül Paçacı’nın Osmanlı Müziğini Okumak (Neşriyat-ı Musikî) eserine (Kültür-Turizm Bakanlığı yayını) dikkatimi de Nedret çekti. Oradan, Ahmet Mithat Efendi’nin Tercüman-ı Hakikat’ın iki ayrı sayısında (2603-2718 no’lar) bir Hacı Emin Efendi biyografisi yayımladığını öğrendim. Nefis nota tıpkıbasımlarına yer vermiş Paçacı; matbaası Fincancılar Yokuşu’nda Rıza Han’daymış.

    Hacı Emin Efendi’nin ismi sokağa ne zaman verildi? 1934 İstanbul rehberine bakarak, 1927’den başlayarak sokak isimleri konusuna el attığı için Osman Nuri Bey’i göstermek yanıltıcı olabilir. Jacques Pervititch’in (nerede gömülü olduğunu biliyorum o eski Saint-Joseph’linin: Feriköy Latin Mezarlığı’nda aile kabri hemşerimizin) 1924 tarihli (ve 5 no’lu) Nişantaşı kadastro planı, sokağın isminin bu sigorta çizimlerinin yapıldığı sırada aynı olduğunu gösteriyor. İşin ilginci Orhan Ersek sokağı Gülistan sokak, Şakayık ise Çınar Sokağı adıyla geçmiş kayıtlara.

    Besteci ve nota yayıncısı

    Teşvikiye’de bir sokakta ölümsüzleşen Hacı Emin Efendi, besteciliğinin yanında müzik neşriyatı için de çok önemli bir isimdi.

    Pervititch paftaları başka canalıcı bilgiler de içerir. Abdülhamid’in oğluna ait bir konak da bu sokakta. İntihar eden veliaht Yusuf İzzeddin’in konağı iki sokak aşağıda görünüyor. Teşvikiye Caddesi’ne çıkınca zaten Abdülhamid’e, Sait Paşa’ya, Şadiye Sultan’a ait konaklar ve köşkler sıralanıyor.

    Hacı Emin Efendi Sokağı’nın tarihsel boşluklarına irili ufaklı huzmeler düşürüyor Pervititch’in notları. Sonraki dönemde Fethi Gemuhluoğlu’nun ömrünün son yıllarını sokağın Vali Konağı Caddesi’ne yakın kesitinde yaşadığı biliniyor; 2017 sonunda, Nabi Avcı öncülüğünde bir heyet plaket koymuştu evin cephe duvarına.

    Sakallı Celâl’in yaşamöyküsünde Orhan Karaveli, öldüğü gece Hacı Emin Efendi Sokak’ta bir dost evine davetli olduğunu yazar: İcabet etmemesi üzerine ertesi sabah yoklamaya gidilmiş, durum anlaşılmış. Esra Ermert, bir duyuru haberini gönderdi, cumhuriyetin ilk yıllarından: Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği adına, Ankara’dan açılacak bir sergiye katılmak isteyen sanatkarların eserlerini “Nisanın 23üncü ve 24üncü günleri saat 4’den 9’a kadar Nişantaş Hacı Emin Sokağı’nda 6 numaraya getirmeleri rica olunur. Tramvay istasyonu: Teşvikiye Karakolu”. Kaynağı(mı) anımsayamıyorum; yanlış kalmadıysa aklımda, bu adres Muhittin Sebati’ye ait olmalı -malûm Birliğin ilk “reis”i oydu.

    Hacı Emin Efendi Sokağı ile ilgili, yakın dönemine ilişkin nefis bir “portre denemesi”ni Ülkü Tamer kaleme almıştı kolektif bir kitap çalışması için. Tanıdığı herkesten -başta isimleriyle cisimleriyle kediler- bahseden Ülkü, aynı denemede “Sokak kedisi olsam Hacı Emin’de yaşamak isterdim” demişti. Hem de nasıl doğru: Hepsi cins kedi sanır kendini, öylesine şımartılırlar. 

    Hacı Emin Efendi ve şairlerden şikâyeti

    Bu nüshamızda bir zatın resmini görüyorsunuz: Notacı Emin Efendi. Bir musikişinas için elzem olan uzvu şimdi haiz-i kuvvet değil. Lakin sanayi-i nefiseden madud bulunan musiki cebhesinde nur-ı zekâ pertevbâr olan o zatın dimağına tekmil-i (…) ve nikatile-i menkuş o dimağda ihtisasat-ı musikiyeye mahsus olan hücrelerin fevkalade kuvvet-i izhârı bu kuvvete müftekir bulunan irfan-ı musiki-şinâsanesiyle müsbit. Bu zât fıtraten bir sanatkârdır. Asarını gösterelim mi?

    Musikiden asla behresi bulunmayanlar bile lisan-ı musiki ile bedayi-i tabiiyeye ve ahval-i aleme dair tanzim ettikleri neşidelerinin hayranı kalırlar. Bir vaziyyet-i nefiseden maksad nedir? Tabiiatın en şirin, en dilpezir nüktelerini fark etmek bunu adi gözlerle değil kalb gözüyle yani ihtisasât-ı dimağiyye ile temyiz eylemek ve tabiâttan iktibâs eylediği bu levhaları, bu tasvirleri pertev-i zekâ ile şûle-bâr ederek göstermek değil mi?

    Teşvikiye Hacı Emin Efendi Sokak’ın bugünkü görünümü…

    Bir ressamın mahareti neden ibaret bir şairin kudreti neye müftekir? Biri bedâyii tabiaatı nazar-ı deha ile görüyor. En dakik, en nazik, en âli, en müzeyyen cihetlerini fark ediyor. Bu farkları keşf ettiği bedayiaları levha-i dimağına aldıkdan ve bunu ecza-yı irfanıyla (develope) ettikden sonra bir biz parçası üzerine bir kaç süfli boyanın yardımıyla aks ettirmek değil mi?

    Şairin de bundan farkı yok o da levha-i fikr ve tasavvurunda bedayi-i tabiatı resm ediyor. Ancak bunları bir meşmua yerine bir kağıd-pâreye, boya ve fırçanın yardımıyla değil hokka kalemin muavenet-i adiyesiyle aks ettiriyor. Ressam ile şair böyledir. Yahud Hacı Emin Efendi böyle anlıyor.

    Bu zât musiki-şinası da bu haslette ve bu meziyette görüyor ve ihtisasatını ve ihtisasatının inikâsâtı olan asarını böyle vücuda getirdiğini söylüyor.

    • Balıkçı havasını nasıl yaptın? diye bana sorun diyor.

    Sorduk, dedi ki:

    Yalımda pencerenin kenarında olta ile balık tutan bir gencin hareketine iki eliyle gah oltasını salıvermesine gah deniz dibinde idame-i hayatı için lokma arayarak gezen balığın dane-i cüdasına düşüp düşmemesini dikkat etmesine kezalik balığını az tutan diğer bir ihtiyar ile eğlenmesine mütehayyırane bakıyordum. Bütün hissiyatım bu levha-i tabiiye üzerinde müctemi’ oldu. O anda benim sevdazadem o idi. Balıkçının kol kaldırmasına balık tutulduğunu hiss edince oltayı bir hareket-i raksiye icra ederek çekmesine, simasında bir beşaşet göstermesine şübhesiz bir sada-yı meserret ezhar eylemesine, arkadaşına “aman bak benimki Lüfer!” demesine ben meczub ve meftun kalmış idim. Bu levha her noktasıyla, her hareketiyle belki bir ressam için tablo, bir şair için bir şiirdir. Lakin benim için bir musikidir. Balıkçının her tavrı, simasının her tebdil-i meserretkâranesi, elinin her hareket-i ihtizaziyesi bir ahenktir. Bu ahenk benim bilmem yüreğime mi, beynime mi nereme tesir ediyor. O temaşada sanıyorum ki bir güzel ve hiç tanımadığım bir hava dimağımda tanin-endâz oluyor. Vecde geliyor. Vaktiyle eski Yunan itikadına göre bilmem hangi ilahın başından bir peri doğmuş. Yeri değil ama bir musiki parçası kuvve-i tevlidiyesi benim dimağımda da var hissediyorum… O vecd ve istiğrak içinde lisanımda bir hava terennüm ediyor. Zihnimi böylece ahenkdâr olduğu halde beş çizgili kağıd üzerine işaretler koyuyorum… İşte benim balıkçı güzeline! Parmakları arasında oltasını nasıl tutuyor. Balığı tutu… nasıl kahkaha koparıyor… işte çekiyor… fa ra mi mi… fa ra do do.

    Emin Efendi sözü unuttu. Teralalaya başladı. Lakin ona sorun: en beliğ bir lisanile en ziyade feshâtle söz söylüyor. Kendini mütessir eden levha-i nefiseyi ta’rif için bizim huruf ve kelimâtımızdaki belağata vâkıf değil. Anın lisan-ı belağatı odur.

    Emin Efendi balıkçısından harman savuran ihtiyarına etrafında dolaşan çocuklarına geçti. O bizim anladığımız ve şuraya yalan yanlış kayd ettiğimiz lisanı hatırlamıyordu. Onun teralalasında harmancıyı, seyirciyi anlamağa vabeste.

    Vay anlamadınız mı? Bakın bu marşı nasıl yapdım? Birgün harmanı seyr ediyordum. Harmancının döğeni savurması, beygirlerin dönmesi, samanların kalkıp inmesi, arada bir çocuğun kahkahası. Bir saman çöpü çekmesi. İhtiyar harmancının hayvanları şevke getirmek için haykırması, İşte şu manzara yavaş yavaş bir bizim tarba tahvil etti. Ne hikmet ne his! Şu hareket ve ihtizazatın her biri bir suretle ahenkdâr, her biri nokta, her nükte asla falso etmeden demdeme-sâz oluyor. Ben bir levha-i tabiiyye seyr etmiyorum. En mükemmel bandoların çaldığı havalardan başka bir lezzette harikulade bir san’at da bir musiki-i tabiiye dinliyorum. Ben de bu ahenke katıldım. Bu ahenk ben oldum. İstedim ki bu lezzeti gaib etmeyeyim. İşte zabt ettim. İşte şu uçları sivri beş çizgi ki arasına sıkışmış pirinç kadar siyah yuvarlaklar yok mu? Bunlar odur!

    Bu ihtisasât-ı musiki şinasâne add olunabilir mi? Musiki üstadânı ta’yin etsinler lakin bizce bir dehâyı gösterir. Bir istidâd-ı san’atkâranedir. Teslim ederiz.

    Eğer Emin Efendi’nin kendi musiki parçaları hakkında verdiği malumat sırf bundan ibaret olsa zatına aid bir keyfiyet olur. Lakin böyle değil. İstemiyor ki havayı yalnız çalsın. Hisde ve meslekte bir şairle arasında çok fark görmediğini için olmalı bir şairin de kendine refakatini arzu ediyor. Bu bedia-i tabiiyyeyi ben kendi lisanımla tasvir ediyorum. O da kendi lisanıyla söylesin. Çifte sazla bir ahenk yapalım diyor.

    – Yazık değil mi! Benim balıkçı ile harmancı vesaire işte böyle yapayalnız kaldı. Şairlerimizden bildiklerime gittim. Yalvardım. Hatta o levhaları benimle beraber temaşa edenlerden bile tenezzülen refakat istedim. Bir ikisi benimle birkaç adım geldiler ama durdular. Hem ahenk de olamadık. Ben anlamam lakin balıkçının halinin şöyle böyle ile tasvir edilmesi hissime ve benim ahengime muvafık düşmedi.

    Ben yazdım ahenğe koydum. Balıkçı arkadaşına karşı mütefahir saydıyla mesrur.

    Her bediâ-i tabiat, her şirin hareket benim ahenğin musikime uyar da niçün şairlerimizin (failâtün failâtün) ne uymuyor diye üzülüyorum.

    Şairlerimiz bir çok şarkı güftesi yaptılar. Ben besteledim. Canım onların dediğine geliyorum. Ne lur birazda onlar benim zemzememe uysunlar!

    Şairlerimiz Emin Efendi’ye ne derler?

    Notacı Hacı Emin Efendi

    Hacı Emin Efendi 1261 sene-i Hicriyesi şevvalinin 20inci günü İstanbul’da Beylerbeyi’nde Buhurdancı Hacı Yusuf Efendi merhumun sulbünden tevellüd etmiştir. 

    Mekâtib-i ibtidaiyye’de tahsil eyledikten sonra 1271 senesinde Muzika-i Hümâyun’a dahil olmuş, 1279’da Hicaz’a azimet eylemiş 1281’den 1292’ye kadar tecaretle dehi tevagil eyledikten sonra işbu senede alaturka musikiye merak eylemiştir. Alaturka musikiye merakını müteakib Emin Efendi o zamana kadar mevcud olmayan bir şeyi yani alaturka nağamatı nota ile ifadeyi arzu ederek evvela bir arkadaşından on fasıl nota yazmasını rica etmiş. O zat ise buna mukabil tamam ikiyüz lira istediği cihetle Emin Efendi fasılları nota ile yazmağa bizzat çalışarak şimdi görülen muvaffakiyeti hâsıl etmiştir. İşte şu iştigal sebebiyle 1290 da bir taş matbaası küşad eylemiştir ve 1294 senesinde Matbaa-i Osmaniye’nin küşad ve tesisine şerik olarak çalışmış bilahare 1297 senesinde Matbaa-i Osmaniye’den müşareketi Kat’ı eyleyerek o zamandan beri notacılık da devam etmişdir ki şu devam ve gayretin semeresi olarak meydana dört yüze karib matbu nota getirmiştir.

  • Yüzyıllar boyunca yüze vurulan bir damga

    Yüzyıllar boyunca yüze vurulan bir damga

    Türkiye’de Antep çıbanı, yıl yarası, Halep çıbanı, şark çıbanı, yakarca, üvez, tatarcık ve güzellik yarası… Eski dünyada leishmania, şark yarası (Oriental sore), Eriha çıbanı (Jeriho boil), Bağdat çıbanı (Baghdad boil), Belh çıbanı (Balkh sore) ve Bouton D’Orient… Küreselleşme, iklim değişikliği ve artan insan hareketliliği nedeniyle son yıllarda artan vakalar, dikkat edilmezse yeni salgınlara dönüşebilir. 

    Dünyada bilinen 20 farklı türe sahip leishmania parazitlerinin sebep olduğu hastalık, halk arasında genellikle “şark çıbanı” olarak geçen ve kalıcı izler bırakan bir hastalık. Bu parazitleri taşıyanlar ise “dişi kumsinekleri”. Bunlar enfekte insan ve hayvanları ısırarak aldıkları parazitleri, diğer insan ve hayvanları ısırarak bulaştırıyorlar. Hastalık, kutanöz (deriyi tutan), viseral (içorganları tutan), muko-kutanöz (deriyle birlikte ağız ve burun içini tutan) olmak üzere üç farklı şekilde tezahür ediyor. Şark çıbanı olarak bilinen tip, birkaç ay içinde iyileşmesine rağmen iz bırakırken, viseral tip eğer tedavi edilmezse ölümcül olabiliyor. 

    Tarih öncesi zamanlardan kalan iki parazit fosilinden biri, 100 milyon yaşındaki cretaceous burmese kehribarının içindeki kumsineğinde bulunan leishmania paraziti. Kumsineği, bu paraziti ısırdığı bir omurgalıdan almış olmalı. Diğer leishmania fosili ise 20-30 milyon yaşında bir dominican kehribarının içindeki bir kumsineğinde bulunmuştu. MÖ 7. yüzyılda Asur Kralı Ashurbanipal’in kütüphanesindeki tabletlerde, şark çıbanı lezyonlarını hatırlatan tanımlamaların olduğu da biliniyor. Bu metinlerin kökeninin MÖ 1500-2500’e kadar uzanabileceği tahmin ediliyor.    

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 640px-JerichoButtons.jpg

    1917’de bir hastanınyüzünde Eriha çıbanı diyeadlandırılan lezyonlar…

    Batı Thebes’te (MÖ 2050-1650) bir orta krallık mezarında bulunan 42 Mısır mumyasının paleo-parazitolojik çalışmasında, bu mumyaların dördünde leishmania DNA’sı bulundu. Bu durum, şark çıbanının eski Mısır’da da insanlara bulaştığını gösteriyor. MÖ 1500’lerin tıbbi belgelerinden Eber papirüslerinde de bu hastalığa değiniliyor. İngilizce’de Nil çıbanı (Nile Pimple) olarak bilinen bir şark çıbanı formu da var. Peru’da bulunan ve MÖ 800’den kalan, 6 yaşında bir kız çocuğuna ait mumyada da bu hastalığın bulguları var.  

    Eski Arap toplumları, şark çıbanından iyileşenlerin daha sonra enfeksiyondan korunduğunu biliyorlardı. Bu görüş, Ortadoğu ve Orta Asya toplumlarında şark çıbanına karşı yapılan aktif bağışıklamanın (aşı) temelini oluşturur. Taze çıbanı olanlardan alınan irinin küçük çocukların popolarına zerk edilmesi ya da kum sinekleri ısırsın diye bebeklerin popolarının açıkta bırakılması, daha sonra onları yüzlerinde ortaya çıkabilecek derin yaralardan koruyordu!  

    Orta Çağ’da da şark çıbanının tanımı daha çok Müslüman coğrafyada yapıldı. 930 yılında Râzî / Rhazes (Abū Bakr Muhammad ibn Zakariyyā al-Rāzī / 854-935), Bağdat bölgesinde şark çıbanı görüldüğünü belirtmişti. 

    Şark çıbanının tam olarak doğru bir tanımlaması ise ilk olarak büyük bilgin İbn-i Sina / Avicenna (Abū ʿAlī al-Ḥusayn ibn ʿAbd Allāh ibn Al-Hasan ibn Ali ibn Sīnā / 980-1037) tarafından yapıldı. İbn-i Sina, Kuzey Afganistan’dan “Belh yarası” olarak bilinen bir deri çıbanını tanımlıyordu; bu tanım bugün bilinen leishmania tropica lezyonuna yani şark çıbanına tam olarak uyuyordu. 

    Yeni Dünya’da yüzün görünüşünü bozan şark çıbanını anımsatan lezyonlar, Kolombus öncesinde, 5. yüzyıldan beri biliniyordu. Kuzey Şili’de, Atacama çölündeki bir arkeolojik kazıda ortaya çıkarılan 11. yüzyıla ait dört kadın kafatasında leishmania’ya ait moleküler bulgular ortaya konmuştu; deniz seviyesinden 2.400 metre yüksekte bu bulgular son derecede şaşırtıcıydı; belki de vadiden buraya göç eden insanlar tarafından taşınmışlardı.  

    Modern zamanlarda ise, 16. yüzyıldan itibaren Ortadoğu’da farklı yerlerden toplanan ve şark çıbanını akla getiren bir deri enfeksiyonuna dair çeşitli kayıtlar var. Bu kayıtlardan çoğunda tanımlanan durum, yerin adına göre isimlendirilmiş. Bugün de kullanılan bu isimlerden bazıları, Aleppo boil-Halep çıbanı ve Baghdad boil-Bağdat çıbanı. 

    16. yüzyılın başında Amerika’da İspanyol kolonizasyonuyla, misyonerler de yüzde yara izi bırakan bu hastalığı kayıt altına almaya başladı. Bu kayıtlardan ilki, 1571’de İspanyol tarihçi Pedro Pizarro (1515-1602) tarafından tutulmuştu. Peru’da, And Dağları’nın doğu yamaçlarında koka yetiştiren köylülerin burun ve dudaklarında derin izler bırakan bir hastalıktan bahsetmişti. 1756’da ise o sıralarda Halep’te çalışan İskoçyalı hekim Alexander Russell (1715-1768), şark çıbanının bulgu ve belirtilerini ayrıntılarıyla yayımladı. Şark çıbanı yöre halkı tarafından erkek ve dişi olarak tasnif ediliyordu. Bu muhtemelen hayvanlardan geçen (zoonotik) ile sineklerden geçen hastalığın ayrımını oluşturuyordu. Cilt lezyonlarının gelişiminin ayrıntılı tanımını da yapmıştı ve hastalığın 8 ay ila 1 yıl içinde iyileştiğini, tedavi için üzerine sürülecek herhangi bir şeyin de işe yaramadığını belirtmişti. 

    19. yüzyıldan önce hastalığın içorganları tutan şekline dair bir bilgi yok. En erken kayıt, ordu cerrahı William Twining’in 1827’de yazdığı, Hindistan Bengal’de bir hastada gördüğü yüksek ateş, anemi, deride pullanma ve dalak büyümesi ile seyreden bir hastalığa dair makale. 1832’de yazdığı kitabında da bu hastalığı detaylarıyla anlatmış. İlk salgın, 1824-25’de Bengal’in 50 kilometre doğusunda bir köyde yaşanmış. Hastalık buradan 1860’ta Batı Bengal’e ulaşmış; ertesi yıl da Bengal’in kuzeyine ulaşarak salgına dönüşmüş. Kala-azar hastalarının ölüm oranı yüzde 30’du. Sonraki 10 yıl boyunca hastalık çoğu bölgede endemik olarak kaldı. Hindi/Urdu dilindeki “kara” kelimesi (kala) ve Farsça ateş anlamına gelen “azar” kelimesinden türetilen kala-azar adı, 19. yüzyılın sonunda kullanılmaya başlandı.

    Leishmaniasis’in farklı formlarına sebep olan neydi? Bununla ilgili araştırmalara yine 19. yüzyılın sonlarında başlandı ama parazitin bulunduğu 20. yüzyıldan önce bu soruya cevap bulunamadı. 1885’te İskoç hekim David Douglas Cunningham (1843-1914) bir Delhi çıbanında parazitleri görmüştü ama bunların ne olduğunu anlamamıştı. Daha sonra, Rus ordu hekimi Piotr Fokich Borovski (1863-1932), şark çıbanı içinde gördüğü şeylerin parazit olduğunu anladı ve 1898’de bulgularını yayımladı; ama makale Rusçaydı; bu keşfinden pek kimsenin haberi olmadı. 

    Tarihöncesinden yüz yaraları Peru’nun tarihöncesi döneminden kalma bu heykellerin her birinin ağzında şark çıbanının emaresi izler görülüyor. Hastalığın çağlar boyunca açtığı yaraların belgelerinden…

    İskoç patolog William Leishman (1865-1926), Kasım 1900’de Hindistan’da İngiliz ordusu için çalışırken, Kalküta yakınlarında bir şehir olan Dumdum’da görevli bir askerin yüksek ateş, kansızlık ve dalak büyümesi ile seyreden bir hastalıktan hayatını kaybettiğine tanık oldu. Otopsisinde dalaktan alınan parçanın mikroskobik incelemesinde oval biçimli parazitleri gördü. Daha sonra benzer parazitlere, suni yöntemle enfekte edilen beyaz sıçanlarda da rastladı. Bulgularını 1903’de yayımladı ve “Dumdum ateşi” olarak tanımladığı hastalığa “tripanozom” olduğunu düşündüğü bir parazitin yolaçtığını yazdı. 

    Birkaç hafta sonra İrlandalı bir fizyoloji profesörü olan Dr. Charles Donovan (1863-1951), yüksek ateş ve dalak büyümesi sebebiyle kaybedilen Hindistan yerlilerinden alınan dalak örneklerindeki bulguları yayımladı. Donovan bu parazitlerin “triponozom” olduklarını sanmıyordu. Elindeki materyalin bir kısmını Paris’teki Fransız biyolog Félix Étienne Pierre Mesnil’e (1868-1938) gönderdi; o dönem parazitler konusunda uzman olan Charles Louis Alphonse Laveran’in (1845-1922) fikri soruldu. Laveran (1907’de Nobel Tıp Ödülü kazanacaktı) bunun yeni bir parazit olduğunu düşünüyordu. 

    Kara ateşin resmi Hastalığın içorganları tutan ve tedavi edilmezse ölümcül olabilen kala-azar formuna ilişkin çizim, 1921’den kalma…

    1898’de Hindistan hükümeti tarafından hastalığı araştırmak üzere görevlendirilen İngiliz hekim Ronald Ross (1857-1932), bulgularını 1903 Kasım ayında bir makalede yayımladı. Leishman ve Donovan tarafından keşfedilen parazitlerden bahsettikten sonra, hastalığın sorumlusunun yeni bir parazit olduğunu söyledi ve bu yeni parazite leishmania donovani ismini verdi.     

    Cunningham ve Borovski, şark çıbanındaki leishmania parazitlerini ilk görenlerdi ama leishmania tropica’yı keşfeden ilk kişinin Amerikan patolog James Homer Wright (1869-1928) olduğu kabul edilir. 1903’de Ermeni bir kız çocuğunun yarasından aldığı irinde parazitleri görerek tanımlamış ve helcosoma tropicum olarak adlandırmıştı, 1906’da Alman hekim Max Lühe (1870-1916), bu ismi leishmania tropica olarak değiştirdi. 

    Parazitlerin kumsineği ısırığından geçtiği nihayet 1941’de parazitolog Saul Adler (1895–1966) tarafından kanıtlandı. Laboratuvarında beş gönüllüye kumsineği ısırığı ile parazit bulaştırmak suretiyle bunu deneysel olarak ispatlamıştı. 

    Endemik olduğu ülkelerde leishmania halen ciddi bir sağlık problemi olmayı sürdürüyor. Kaydadeğer sayıda viseral leishmania vakasının, yani kala-azar hastalığının olduğu Brezilya, Çin, Etiyopya, Gürcistan, Hindistan, Kenya, Nepal, Paraguay, Somali, Güney Sudan, İspanya, Sudan ve Uganda gibi ülkelerde 2006’da 60 bin olan yıllık ölüm sayısı 2014’te 30 bine inmişti. Diğer yandan aynı dönemde bildirilen yıllık şark çıbanı vakası, Afganistan, Cezayir, Brezilya, Kolombiya, İran, Fas, Pakistan, Peru, Suudi Arabistan, Suriye, Tunus ve Türkiye’de değişmedi; 150 binde kaldı. 

    Geride bıraktığımız 25 yıl boyunca tüm dünyada leishmania vakalarının sayısında bir artış gözlendi. Hastalığın endemik olmayan bölgelere yayılmasında küreselleşme ve iklim değişikliği iki önemli faktördü. Mesela, turistik ya da iş amaçlı uluslararası seyahat edenlerde görülen vakalar, geçen yıllarda arttı. Ayrıca kan ürünlerinin uluslararası trafiği de, hastalığın endemik olduğu bölgelere hayatında hiç gitmemiş insanlarda bu enfeksiyonların görülmesine neden oldu (buradaki problem banka kanlarının anti-leishmania antikorları açısından taranmaması). Üzerine gelen küresel ısınma da, kumsineklerinin daha kuzey bölgelere göç etmesine neden oldu. Bütün bunlar hastalığın gelecekte endemik olmadığı bölgelerde de ciddi biçimde yayılabileceğini gösteriyor.   

    Leishmania’nın ortaya çıkması ve yayılması için diğer risk faktörleri de savaş ve bölgesel karışıklıklar. Eski dünyanın şark çıbanı Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da her an bir salgına dönüşebilir. Bu salgın Suriye’deki içsavaşla tetiklenmiş durumda; yüzbinlerce sığınmacı mülteci kamplarında ya da çatışma bölgelerinde. İçsavaş başlamadan önce Suriye’de yıllık şark çıbanı vakası 23 bin civarındayken, içsavaşın ardından katlanarak 53 bine ulaştı. Benzer bir kriz Libya’nın doğusunda ve Yemen’de de yaşanabilir. Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Tunus’ta mülteciler leishmania salgınlarını tetikleyebilir. Yoksulluk da riski artırıyor; yetersiz beslenme kala-azar formunun ilerleme riskini artırıyor. 

    Tarih boyunca şark çıbanının evrimi, insan aktivitesiyle bağlantılı. Hastalığın dünyaya yayılması göçlerle gerçekleşti. Ormanların tahrip edilmesi ve vahşi doğayla korunması gereken mesafenin ortadan kalkması, insanları sineklerle yakın temasa zorlayarak, aslında hayvanların paraziti olan başka leishmania türlerinin de insanlara ve evcil hayvanlara uyum sağlamasına neden olabilir. Bu farklı türler buradan insan yerleşimlerine taşınarak yeni salgınlara yolaçabilir.. 

    1951-1952

    Avrupa güzeli Günseli Başar’ın vakar ve zarafetle taşıdığı izi

    Yanağında bir şark çıbanı izi var diye, kimileri Günseli Başar’a fazla şans tanımıyordu. Ancak o önce Türkiye Güzeli, sonra Avrupa Güzeli seçilecekti.

    Günseli Başar (1932-2013), subay olan babasının görevi nedeniyle bulundukları Diyarbakır’da dünyaya gelmişti. Güzel Sanatlar Akademisi’nde moda okurken, hocalarının ısrarıyla o dönem Cumhuriyet gazetesi tarafından düzenlenen güzellik yarışmasına katıldığında 19 yaşındaydı. 1951 kışında, Açıkhava Tiyatrosu’nda yapılan yarışmada Türkiye Güzeli seçildi. 

    Yarışmanın seçici kurul üyesi olan Cumhuriyet gazetesi yazarlarından İsmail Habip Sevük, öteki adayları birkaç yönden geride bırakan Günseli Başar’a oy vermesinin sebeplerini; yabancı dil bilmesi, rakiplerine göre bilgili görünmesi, Uludağ’a tırmanmak gibi sporculuk özelliklerinin bulunması, en önemlisi de “hanım ve olgun tavırlı” biri olmasıyla açıklamıştı. Bununla birlikte yarışmadan önce “yanağında bir şark çıbanı izi var” diye, kimileri Günseli Başar’a fazla şans tanımamışlardı. 

    Güzellik yarası

    Hal ve tavırlarıyla takdir toplayan Avrupa Güzeli Günseli Başar, rakipleri tarafından yüzündeki şark çıbanı iziyle vurulmak istenmiş, ama bu yarayı hayatı boyunca zarafetle taşımıştı

    Avrupa güzelleriyle yarışmak üzere Napoli’ye uçan Başar, 20 Ağustos 1952’de Napoli’de düzenlenen Avrupa Güzellik Yarışması’nda Türkiye’yi temsil etti ve birinci olarak Avrupa Güzeli seçildi. Henüz 19 yaşındaydı ve 19 yarışmacı arasında birinci olmuş, Avrupa’da güzellik unvanı kazanan ilk Türk olmuştu. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Merkez Binası bahçesine yapılan ve 19 Mayıs 1955 tarihinde törenle açılan Atatürk ve Türk Gençliği Anıtı’ndaki kız heykelinin de modelliğini yapacaktı.

    Yüzündeki şark çıbanı izini ise hayat boyu vakar ve zarafetle taşımıştı… 

    DR. HULUSİ BEHÇET (1923)

    Adeta bir kabahat işlemiş gibi

    “… Bazıları dudakları civarında çenesinde veyahut ellerinde, beş paradan on kuruş hacmine kadar muhtelif eb’atta parlak düz bir sathın delik, deşik, girintili çıkıntılı izlerini taşırlar…”

    Hulusi Behçet 1914-1943 arasında derideki leishmania hastalığı üzerinde çok çalışmış ve makaleler yazmıştı. Bu konuya ilgi duymasına, Trakya’da askerî hekim olarak çalıştığı 1916’da Edirne’ye gelen Halep fırkasında çok sayıda şark çıbanı vakasının bulunması yolaçmıştı. Şark çıbanı vakalarında hastalık ve parazit çalışmaları yaparken, yara kabuğunun kaldırılması esnasındaki “çivi arazı” olarak isimlendirdiği bulguyu tespit etmiş; tedavide de bir tür elektrokoterizasyon olan diyatermi uygulanmasını önermişti; bu uygulama Annales Dermatologie Paris’de (1923) çıkan “Le traitement des boutons d’Orient par Diathermie (Şark Çıbanlarının Diyatermi ile Tedavisi)” başlıklı yayınıyla uluslararası literatüre girmişti. Behçet hastalığı şöyle anlatıyordu:   

    Literatüre geçti Hulusi Behçet’in şark çıbanı için önerdiği tedavi, uluslararası literatüre de geçmişti.

    “Urfa, Ayintap gibi, memleketimizin Suriye hudutlarına yakın, cenup vilayetlerinde dolaşan bir insan, Diyarbekir, Kayseri, Talas gibi diğer bazı mıntakalarda oturan, yerleşen bir kısım hâlk, işbu mahallerde bulunduklarının nişanesini, yüzlerinde, kaşları kenarlarında, burunlarında, bazıları dudakları civarında çenesinde veyahut ellerinde, beş paradan on kuruş hacmine kadar muhtelif eb’atta parlak düz bir sathın delik, deşik, girintili çıkıntılı izlerini taşırlar. Bilen köylüler, şehirliler, gören, uğraşan şahıslar derhal anlarlar ve farkederler ki bu nişanlı fertler Halep çıbanı denilen yıllık afete uğramıştır ve takriben bir sene müddetçe, bidayette kabarıklığa, muahharen cerahatlı, kanlı akıntılara, kabuklara tahammül etmiştir.  

    İşte Halep çıbanı namı verdiğimiz bu hastalık Türk Cumhuriyeti dahilinde daha birçok köy, kasabalarımızda beledi olarak bulunur ve birçok şikarını avlar ve aylarca, onları ezer ve üzer. Bir, bazen beş, on hatta bazen daha fazla adetlere malik insanlara (edebiyatı tıbbiyede 250’e kadar sayılmıştır) rast gelinir. Bunlar, hayatlarında adeta bir kabahat işlemiş gibi, şuralarında buralarında birtakım damgaları hamildirler. Çıbanın zuhur ettiği kıllı olan bölgelerde bir daha kıl çıkmaz. Bu zaman nişan daha bariz daha mümeyyiz bir vasıftadır. Bu parlak izler, satıhlar, onların hayatlarının sonlarına kadar devam eder. Bu maraza Halep çıbanı dendiği gibi, Bağdat, Nil, Salek, Yemen, Biskra ve yıl gibi isimleri de vardır”.