Etiket: Sayı:73

  • Yurtdışına çıkmak mı? O kadar kolay değil!

    Yurtdışına çıkmak mı? O kadar kolay değil!

    60’lı yıllarda pasaport almak da, yurtdışına gitmek de özellikle bürokratik işlemler dolayısıyla epey zordu. Ozan Sağdıç gazeteci olmasına rağmen yaşadığı engelleri ve sonrasında Avrupa ve Asya yolculuklarında iz bırakan anıları-kareleri anlatıyor.

    Seyahat deyince hemen olmuyor. Özellikle yurtdışına yapılan yolculuklar şu anda oldukça kolay yapılabiliyorsa da, bir zamanlar bir yığın kısıtlamalar, formaliteler yüzünden engelli koşuya benzerdi. Pasaport almak bir dertti; yanınızda sınırlandırılmış bir miktarda dövize izin veriliyordu. Fazlasını yakalarlarsa bu çok büyük bir suçtu. Ben Basın Kartı sahibi olduktan sonra oldukça kolay seyahatler yapabildim ama komik sayılabilecek bürokrasi engelleri olmuştu. Bunlardan birini ibretlik bir anı olarak anlatmak isterim:

    1960’lı yıllardı. İstanbul Gazeteciler Cemiyeti, gazeteci ailelerine özel bir Avrupa gezisi düzenlemiş. Fırsatı değerlendirelim dedik. Eşimle birlikte bu geziye katılmaya karar verdik. 

    Yurtdışına çıkmak mı-4
    Bir bürokrasi macerasının mutlu sonu
    Ozan Sağdıç, 1960’larda binbir zahmetle aştıkları engellerden sonra nihayet pasaport çıkarmayı başardığı eşiyle birlikte Paris’teki Versailles Sarayı’nın bahçesinde…

    Benim daha önce yurtdışına çıkmışlığım olduğu için pasaportum vardı. Eşimi de pasaporta işletmek üzere, onun iki vesikalık fotoğrafı ve kendi pasaportumla Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne gittim. Pasaport işlemleri görülen dairede, başvuru yerlerini sıra halinde gişeler şeklinde düzenlemişler. Onlardan birisine yanaştım ve delikten elimdekileri uzatıp camın arkasındaki memura ne istediğimi söyledim. Üstünkörü baktıktan sonra, eşimin ne iş yaptığını sordu. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda (CSO) çalıştığını söyledim. Elindekiler geri uzattı. “Dairesinden kağıt getirmeniz gerek” dedi.

    Bürokrasi bu; nedeni, niçini sorulmaz, denileni yapacaksınız. Bu iş sorun olmaz rahatlığı içinde geri döndüm. Ertesi sabah CSO’nun yeni binasına gittik. Olanı anlattım. “Nasıl bir kağıt yazılacaksa yazıverin de götüreyim” dedim. Müdür Mükerem Bey mahçup bir bir tavır takındı, “Ama şekerim, bu kağıdı biz veremiyoruz” dedi; “bağlı bulunduğumuz Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nden alacaksın” deyip kendi açısından konuyu kapattı. 

    Genel Müdürlük Yenişehir’de. Oraya gidinceye kadar daireler öğle tatiline girmişti. Ben de yemeğimi yemek üzere Cebeci’deki evime yöneldim. Git gel, bir hayli vakit geçti. Neyse, genel müdür de yabancımız değil; Mehmet Özel. Pratik adamdır; sorunumuzu hemen çözer güven duygusuyla onunla görüşmeye gittiğimde ilgi gösterdi, nasıl yardımcı olabileceğini sordu. “Basit bir yurtdışına çıkış izin belgesi işi” dedim ve durumu olduğu gibi anlattım. Birden ciddileşti. “Hiç de sandığın gibi basit bir iş değil” dedi; “Bakanlığın genelgesi var. Kendi bildiğimize göre böyle bir belgeyi biz veremiyoruz. Bize bir dilekçe vereceksin, biz onu bir yazı ekinde müsteşarlığa göndereceğiz. İzin belgesi müsteşarlıktan çıkacak, bize gönderecek. Sana vermemiz mümkün olacak. Bu da haliyle bir zaman alıyor. Ne vakit geleceği, olumlu olup olamayacağı da belli değil. Bak, viyolacı Ruşen Güneş burs kazanmış, Londra’ya gidecek. Haftalardır bekliyor çocuk”. 

    Yurtdışına çıkmak mı-3
    Pasaport peşinde 1960’ın sıkıyönetim alışkanlıkları devam ederken, yurtdışına çıkmak için basit bir belge almak için bin dereden su getiriliyordu. Bu yıllarda Emniyet Müdürlüğü Pasaport Dairesi’nin kapısında bekleyen yalnızca Ozan Sağdıç değildi.

    Eyvah! Bizim gezi otobüsümüzü İtalya’ya taşıyacak feribot bir hafta sonra İzmir’den hareket edecek. Mehmet Özel bana bir çözüm yolu önerdi: “Müsteşar Mehmet Önder Bey senin yabancın değil. Bence sen doğrudan ona git, durumunu anlat. Belki o bir kolaylık sağlar” dedi. Mehmet Önder’i Konya Mevlâna Müzesi müdürlüğünden beri tanırdım. Ondan da oldukça yakınlık görmüştüm. O zamanlar henüz Kültür Bakanlığı kurulmamıştı sanırım. Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü, Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlıydı. Mehmet Önder de bir hayli terfi etmiş, Bakanlığın müsteşarı olmuştu.

    Ertesi sabah onu ziyarete gittim. Mehmet Bey beni masasının önündeki iki koltuktan birine davet etti, oturttu. Benim zamanın dar, derdimi anlatmaya çalışıyorum. Oysa müsteşar bey kibarlığı elden bırakmadan konuyu saptırıyor, binbir dereden su getiriyor, arada bir kem-küm ediyor. Bu arada yardımcısı olan genç bir arkadaş onun arkasında bir yere geçmiş, bana kaş-göz ediyordu. Tuhaf pandomimden anladığım kadarıyla, bana “sus, devam etme, ben sana anlatırım” gibi bir şeyler demek istiyordu.

    Yurtdışına çıkmak mı-2
    Kamerayla devr-i alem Londra’nın en eğlenceli yerlerinde Hyde Park Speakers’ Corner’da İsa olduğunu iddaa eden bir konuşmacı, onu meczuplukla itham eden dinleyiciyle tartışıyor (üstte). Bir başka insan manzarası, Türkmen bir ailenin yaşadığı evden (altta).
    Yurtdışına çıkmak mı-1

    Diyalogun bu şekilde devam edemeyeceğini anladığım için izin isteyip ayrıldım. Genç arkadaş da geçirmek üzere benimle birlikte makam odasından çıkmıştı. Koridorda “Görmüyor musun abi, adamcağız bir türlü söyleyemiyor” dedi ve durumu şu şekilde açıkladı: “Burası da kendiliğinden izin veremiyor. İstekler Millî İstihbarat’a soruluyor. Onlar inceleme yapıyorlar. Uygun görürlerse izin çıkıyor”. Daha sonra, “her ihtimale karşı ben bunu işleme koyayım” deyip elimdeki dilekçeyi aldı. Anlaşılıyor ki, 1960’tan sonra epey bir zaman geçmişti ama sıkıyönetim alışkanlıklarından kurtulmak hȃlâ mümkün olamamıştı.

     Uzatmayalım; sakince eve gittim, o gece rahat bir uyku uyudum. Daha sonraki gün Emniyet Müdürlüğü’ne gittim. Daha önce başvurduğumdan farklı başka bir gişeye yanaştım. “Eşimin pasaportuma işlenmesini istiyorum” dedim. O memur da “Eşiniz ne iş yapıyor?” diye sordu. Bu defa “evkadını” dedim. Memur “peki” dedi, elimdekileri aldı. Bir harç yatırılması gerekiyormuş, vezneye onu da yatırdım. Elime makbuz gibi bir şey verdiler. “Yarın gelip pasaportunuzu alın” dediler. Ertesi gün gidip pasaportu aldım!

    Böylelikle eşimle birlikte Avrupa gezisine çıktık. İzmir’e gidiş-gelişler dahil 1 aya yakın bir süre Ankara’dan ayrı kalmıştık. Dönüşümüzden itibaren de en az bir o kadar daha fazla zaman geçmişti. Yaz olduğu için CSO zaten tatildeydi. İdareden telefonla aramışlar. “Sizi ilgilendiren bir evrak geldi” diyorlardı. Evrakta ne yazdığını sorduk. “Orkestra üyelerinizden Olcay Sağdıç’ın yurtdışına çıkmasında bir sakınca olmadığı görülmüştür” yazıyormuş. “Teşekkür ederiz, bunu biz de biliyorduk zaten” dedim.

    ***

    Bu seyahat, benim yurtdışına ikinci çıkışımdı. Daha önceki ilk çıkışım bir sergim dolayısıyla doğrudan Viyana’ya olmuştu. Atalarımızın iki kez kuşatıp da alamadığı bu kenti içerden fetheder gibi, 15 gün süreyle sokak sokak, park park, daha da önemlisi müze müze tanıma fırsatı bulmuştum. Bol bol şnitzel ve piliç çevirme yiyerek. Dondurmasına ve kremalı pastalarına da hiç diyecek yoktu doğrusu. Viyana’ya müziğin başkenti denir; onun da hakkını verdim. Viyana Filarmoni’yi kendi salonunda dinledim. İki kez operaya gittim. İzlediğim başyapıtlardan birisi en klasik eserlerden Mozart’ın “Figaro’nun Düğünü” idi. İkinci başeser ise Alban Berg’in “Wozzeck” operası. Bunların kreması ise Volksoper’de izlediğim Franz Lehar’ın “Şen Dul” opereti oldu. 

    Bu geziler ilk oldukları için belleğimizde iyice yer etmişler. Sonraları pek çok yurtdışı deneyimlerim oldu tabii. Bunların bir bölümü bir sergi veya bir gösteri dolayısıyla olsa da, daha çoğu benim bir çeşit eğitim gibi düşündüğüm, bana kültür birikimi sağlayan gezilerdi. Bunların hareket noktaları fuarlardı. Bahçecilik fuarları, Frankfurt’ta kitap fuarları, Köln’deki Photokina’lar yani fotoğrafçılık ve sinema endüstrisi ile ilgili fuarlar ve daha niceleri… 

    Yurtdışına çıkmak mı-5
    Keçili aile Kuzey Kafkasya’da uzanıp giden bir dekovil hattı üzerinde kızıyla birlikte keçilerine çobanlık eden genç bir kadın…

    Fuarlarda, özellikle onların birer yan etkinliği olan sanatsal gösterilerden de çok şey öğrendim. Bulunduğum her kentte gönlüme yatkın bir opera temsili, bir konser, hiç olmadı bir revü gösterisine rastlama şansım oluyordu.

    Daima son noktası Londra olan bir uçak bileti satın alıyordum. Uğrak istasyonlarım Köln-Bonn, Frankfurt, Paris, Roma gibi merkezler oluyordu genellikle. Londra’da British Museum’u defalarca gezdim. Royal Albert Hall’de binlerce kişiyle ayakta konserler dinledim. Pazar günleri Hyde Park’ta Speakers Corner’daki hatipleri ve onların dinleyicilerle atışmalarını dinleyip seyretmek neredeyse alışkanlık yaratmıştı.

    image-2
    Ülke farklı, çocukluk aynı
    Birleşik Arap Emirlikleri’nde Ozan Sağdıç’ın objektifine takılan bu çocuk, kapağını eline alıp tencereyi kafasına geçirmiş. Mekanlar, dekorlar değişiyor belki, ama çocukluk her yerde aynı.

    Bütün bunların ötesinde, benim adeta kutsal bildiğim bir amacım vardı: Plak koleksiyonu yapma merakı, tutkusu. Bu endüstri, LP denilen uzunçalarlarla zirveye ulaşmıştı. Bunların o sıralar ülkemizde pazarı yoktu. Az sayıda ithal edilse bile maliyeti yüzünden fiyatları da fazlaca yüksek oluyordu. Londra bu pazarın merkezi gibiydi. Leicester Square’a açılan bir dar sokakta küçük ama iş hacmi büyük bir dükkan vardı. Sahibi bana çok ehven koşullarda indirim yaptığı için alışverişimin çoğu orada olurdu. Satın aldığım plakların hepsini yanımda getiremezdim. Ayrıca Köln’de çok katlı bir toptancı, Frankfurt’ta büyük bir plakçı mağazası, keza Roma’daki Ricordi mağazası çalışanları beni tanıyorlardı. Artık hiç sormadan, satıcılara uygulanan özel indirimi yapmaktaydılar. Şimdi bu sayede ben Rönesans çağından zamanımızın avangard bestecilerine kadar müzik tarihinin çok geniş yaratılarına ait çok sistematik bir spektrumu kapsayan ve sayısı 4 bine yakın LP’yi içeren bir koleksiyon sahibiyim.

    ***

    Yolculuklarda yol arkadaşlığı da önemli. Sadece iki örnek vereyim. Kahire’de düzenlenen bir Türk Haftası’na ben gösteri yapmak üzere, Haldun Taner de konferansçı olarak davetliydik. Tanışıklığımz çok eskiye dayanıyordu. Saygılı, ölçülü, ama muhabbet içeren bir dostluğumuz vardı. Fakat Firavunlar Giza’sını, Memlûklerin Kahire’sini gezerken, kısa bir süre içinde yoldaşlığımız sayesinde birbirimizi daha iyi anlamış olduk. Hele beni izledikten sonra sarılıp “Ozan, sen çok kıymetli bir evlatsın” demesi unutamadığım çok duygulu andı.

  • Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler…

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler…

    Irk ayrımcılığı temalı filmler, sinema tarihinin özellikle son 60 yılına damgasını vurdu. Çoğu defa Oscar’a kadar giden bu unutulmaz yapımların, artık bir “klasik” hâlini almış olan örnekleri… Bütün hayatlar önemlidir!

    21. yüzyılın ilk çeyreğini devirmek üzereyiz. Uzaya bile gittik ama henüz insan olmanın en temel halleriyle ilgili sorunlarımızı çözebilmiş değiliz. Hâlâ “ortasınıf-heteroseksüel-beyaz erkek” Tanrı yerine konuyor ve diğer bütün insanları ten renklerine, ırklarına, etnisitelerine, cinsiyetlerine, cinsel kimliklerine, sınıflarına göre ayırıyor ve onun altına diziyoruz.

    George Floyd’un nefessiz bırakarak öldürülmesi, dünyanın uzun zamandır gördüğü en büyük sivil itaatsizlik hareketini tetikledi ve sayesinde belki de gerçekten sonunda siyah hayatların da diğer bütün hayatlarla aynı önemde olduğu anlaşılacak. Çılgın 2020’un Covid-19’dan sonraki ikinci büyük sürprizinden ilham alarak ırk, ırkçılık ve siyah hayatları konu eden en iyi filmlerden bir derleme yaptık. Çoğunu arama motoruna ismi ve altyazılı izle yazarak bulmanız mümkün. Bütün hayatlar önemlidir. 

    Shadows/Gölgeler-1959

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: John Cassavetes

     Oyuncular: Ben Carruthers, Leila Goldoni, Hugh Hurd

    Amerikan bağımsız sinemasının öncüsü John Cassavetes’in ilk filmi 50’ler New York’u beatnik ortamındaki üç siyahi kardeşin yaşamlarına odaklanır. Caz müziği, ırklararası ilişkiler, beat atmosferi, gerçekçi ama sinemasal açıdan deneysel bir yaklaşımla işlenmiştir. 

    A Raisin in the Sun/Güneşte Bir Leke-1961

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Daniel Petrie 

    Oyuncular: Sidney Poitier, Ruby Dee, Claudia McNeill, Diana Sands

    Lorraine Hansberry’nin 1959’da Broadway’de prömiyer yapan aynı adlı oyunundan uyarlanan film, ABD’deki gündelik, kanıksanmış ırkçılığın sıradan siyah insanları nasıl etkilediğine parmak basan ilk filmlerden biri. Chicago’da fakir siyah bir ailenin eline beklenmedik bir para geçer ve çoğunluğun beyaz olduğu bir mahalleye taşınmalarıyla sorunlar başlar. Filmde asimile olmuş siyahlar ve siyah karşıtlığı da iyi işlenir. 

    To Kill a Mockingbird/Bülbülü Öldürmek-1962

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Robert Mulligan 

    Oyuncular: Gregory Peck, John Megna, Frank Overton 

    Dört yıl önce ölen Harper Lee’nin bir Amerikan edebiyatı klasiği sayılan aynı adlı romanından uyarlanan film, 1930’ların başında ABD’deki büyük ekonomik kriz sürecinde geçiyor. Alabama’da beyaz bir avukatın (Atticus Finch) haksız yere tecavüzle suçlanan bir siyahı savunması anlatılıyor. Sekiz oscar adaylığından Gregory Peck için en iyi erkek oyuncu dahil üçünü kazanan film, önyargılar ve onları yıkmak üzerine. Romanı da pek lezzetlidir.

    The Color Purple/Mor Yıllar-1985

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Steven Spielberg 

    Oyuncular: Danny Glover, Whoopi Goldberg, Oprah Winfrey

    Alice Walker’ın Pulitzer ödüllü ünlü romanından uyarlanan film 1900’lerde 14 yaşında babasının hamile bıraktığı Celie’nin taciz ve şiddetle dolu zorlu hayatını ve cinsel kimlik bulma arayışını anlatıyor. “The Color Purple” 11 dalda Oscar’a aday gösterildi. Siyah olmanın, bir de kadınlık ve eşcinsellik eklenince ne kadar katlanarak zorlaştığını anlamak için izlenmeli.

    In the Heat of the Night/Gecenin Sıcağında-1967

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Norman Jewison 

    Oyuncular: Sidney Poitier, Rod Steiger, Warren Oates

    Sidney Poitier’in kariyerinin doruk noktasında çektiği, en iyi film dahil beş Oscarlı filmde siyah bir detektif, bir cinayeti araştırmak üzere ırkçı bir güney kasabasına gönderilir. Filmde detektifin ırkçı bir beyazın tokadına “öbür yanağını çevirmek” yerine tokatla karşılık vermesi, 60’lı yılların Martin Luther King suikastından sonraki siyasi atmosferini çok iyi özetler. Ezilenler artık seslerini duyurmakta, onlara yapılanlara karşılık vermekten çekinmemektedir. 

    Do the Right Thing/Doğruyu Seç-1989

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Spike Lee 

    Oyuncular: Danny Aiello, Ossie Davis, Ruby Dee

    Bir siyah hakları aktivisti de olan Amerikalı bağımsız yönetmen Spike Lee’nin bütün filmografisi konuyla ilgili bir ders niteliğindedir ama, “Do the Right Thing” aralarında ön plana çıkar. Filmde yılın en sıcak gününde Brooklyn’de bir mahallede herkesin sinirlerinin gerilmesiyle nefret ve önyargılarda patlama yaşanır ve olaylar şiddete evrilir. Müthiş iyi bir Amerikan bağımsız sineması örneği. 

    Boyz N the Hood/Artık Çocuk Değiller-1991

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: John Singleton 

    Oyuncular: Cuba Gooding Junior, Laurence Fishburne, Ice Cube

    John Singleton’ın ilk filmi, rapçi Ice Cube’un ilk oyunculuk denemesi. Film ortalama Amerikalının sadece “gangsta rap” müziği sayesinde bildiği, merkezî güney Los Angeles’da Crenshaw gettosunda yaşayan üç siyah gencin sokaklardaki yaşamı üzerinden ırk, ilişkiler, şiddet konularını işler. Singleton bu filmle en iyi yönetmen Oscar’ına aday gösterilen ilk siyah yönetmen olmuştur. 

    Malcolm X-1992

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Spike Lee 

    Oyuncular: Denzel Washington, Angela Bassett, Delroy Lindo

    Müthiş bir Spike Lee klasiği daha! Öldürülen ünlü siyah hakları aktivisti Malcolm X’in küçük bir ganster olarak başlayıp “Nation of Islam”ın liderine dönüşmesini işleyen biyografik film hem görsel bir şölen hem de ırk ayrımcılığına karşı hareketlerin tarihine ışık tutan bir çalışma. 

    Amistad-1997

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Steven Spielberg 

    Oyuncular: Djimon Hounsou, Matthew McConaughey, Anthony Hopkins

    Yıl 1839. Gerçek olaylara dayanan filmde, La Amistad adlı köle taşıyan gemide Mende kabilesinden köle ticareti için kaçırılanlar Küba açıklarında isyan çıkarıp geminin komutasını ele geçirir. Olaylar İspanya, ABD ve siyahların haklarını savunan bir avukat arasında geçen çetin bir davaya evrilir. Dava Afrikalıların lehine sonuçlanır. Bu olay kuzey-güney arasındaki gerginliği artırır ve içsavaşın başlamasındaki etkenlerden biri olarak görülür. Köleliğin tarihine dair mutlaka izlenmesi gereken bir film.

    Driving Miss Daisy/Bayan Daisy’nin Şoförü-1997

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Bruce Beresford 

    Oyuncular: Morgan Freeman, Jessica Tandy, Dan Aykroyd 

    ABD’nin güneyinde geçen film, yaşlı bir Yahudi kadınla siyah şoförünün aralarındaki ilişkiye odaklanır. Film ırkçılığı, biri beyaz diğeri siyah iki azınlık (Yahudi/Siyah) üzerinden inceler. Bayan Daisy, sinagogu bombalandıktan sonra kendisinin de ırkçılığın bir kurbanı olduğunu farkeder. 1949’da geçen filmin dokuz Oscar adaylığı ve en iyi filmle en iyi kadın oyuncuyu da içeren dört Oscar’ı var. Irk meselesi üzerine klasiklerden biri. 

    American History X/Geçmişin Gölgesinde-1998

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Tony Kaye 

    Oyuncular: Edward Norton, Edward Furlong, Beverly D’Angelo

    Bir nefret suçundan üç yılını hapiste geçiren neo-nazi dazlak Derek, ona özenen kardeşi Danny’yi bu yola girmekten vazgeçirmeye çalışır. Irkçı beyaz hareketlerin ve ABD’deki ırkçılığın köklerine inen film, konuyu kavramak için mutlaka izlenmesi gerekenlerden. 

    12 Years a Slave/12 Yıllık Esaret-2013

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Steve McQueen 

    Oyuncular: Chiwetel Ejiofor, Michael Kenneth Williams , Michael Fassbender

    Dokuz Oscar adaylığından en iyi film dahil üçünü kazanan film, New Yorklu özgür bir siyah olan Solomon Northup’un 1853’te yazdığı anılarına dayanıyor. Northup, eşi ve iki çocuğuyla yaşayan bir kemancıdır. İki beyaz adam tarafından Washington D.C.’de kısa dönem müzisyen olarak çalışabileceği bir iş olduğu vaadiyle kaçırılıp köle olarak satılır ve kurtulana dek 12 yıl boyunca Louisiana eyaletindeki plantasyonlarda çalıştırılır. Köleliğe dair yapılmış en etkileyici filmlerden biri. 

    Moonlight/Ay Işığı-2016

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Barry Jenkins 

    Oyuncular: Mahershala Ali, Naomie Harris, Trevante Rhodes

    En iyi film, en iyi yardımcı erkek oyuncu ve en iyi uyarlama senaryo dallarında üç Oscar alan Moonlight, zor bir mahallede yaşayan bir siyah çocuğu küçükyaştan ergenliğine ve ilk gençliğine kadar mercek altına alıyor. Sıradan bunalımlar yanında cinsel ve genel kimlik arayışları konu ediliyor. Sinemasal anlatım dili çok güzel. 

    Get Out/Kapan-2017

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Jordan Peele 

    Oyuncular: Daniel Kaluuya, Allison Williams, Bradley Whitford

    Dört Oscar adaylığından en iyi orijinal senaryoyu kazanan korku/gerilim türündeki film, haftasonu tatili için beyaz kız arkadaşının ailesinin evine giden siyah bir gencin başına gelenleri anlatır.  Kölelik mirasını sembol olarak alıp modern çağda başka bir açıdan irdeleyen film, konuyla ilgili yapılmış en yaratıcı çalışmalardan biri. 

    Blindspotting/Kör Noktalar-2018

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Carlos Lopez Estrada 

    Oyuncular: Daveed Diggs, Rafael Casal, Janina Gavankar 

    Filmde, hapisten şartlı tahliyeyle çıkmış Collin’in, bir polisin bir siyahı öldürmesine tanık olmasından sonra yaşananlar anlatılıyor. Collin’in serseri bir yakın arkadaşı da, başını belaya sokması için ayrı bir fırsat. Son derece sürükleyici. 

    The Last Black Man in San Francisco-2019

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Joe Talbot 

    Oyuncular: Jimmie Fails, Jonathan Majors, Rob Morgan

    Jimmy ve yakın arkadaşı Mont Jimmy, büyükbabasının inşa ettiği ve artık nezih ve pahalı bir mahallede bulunan çocukluk evini geri almaya çalışır. Geçmişe dönüşün dokunaklı bir hikayesi. Filmin müziği muhteşem. 

  • Siyah efendiler

    Siyah efendiler

    Siyah tenliler, Osmanlı coğrafyasının pek çok yerinde varlıklarını sessiz sedasız sürdürmüşlerdi. Ancak bazıları, imparatorluğun görsel kayıtçılarının bile dikkatini çekecek kadar şaşaalı bir yaşam sürdüler. Topkapı Sarayı’nın padişahın evi demek olan Dârüssaâde bölümünü yönettiler ve köle kökenli olmalarına rağmen veziriazamlarla yarışacak kadar büyük bir iktidara eriştiler. 

    Padişahın evinde, onun kadınlarıyla bir arada yaşayan kara hadımlar, genç yaşta Habeşistan (Etiyopya) başta olmak üzere Afrika’nın çeşitli yerlerinden toplanır; Mısır’da Kıptî rahiplerin eliyle geçirdikleri bir dizi operasyon sonucu cinsel güdülerinden koparılmış olarak İstanbul’a yollanırdı. Aslında İslâm’ın yasak ettiği bu uygulamanın kökenleri Emevî, Bizans, İran ve Roma saraylarına dayanıyordu. Veziriazam Şehid Ali Paşa (öl. 1716) zamanında Mısır’a yazılan bir ferman Habeşistanlıların kısırlaştırılmasını engellemeye çalışsa da kâr etmedi; uygulama ancak Sultan Abdülmecid döneminde (1839-1861) durdurulabildi. 

    Siyah kölelerin Osmanlı sarayında istihdam edilmesi Fâtih Sultan Mehmed’in iktidarının başlarına rastlar. Önceleri -yine hadım edilmiş- Ak Ağaların idare ettiği Bâbüsaâde (Mutluluk Kapısı) birimi tüm Harem’i yönetiyorken, 1574’te Habeşistanlı Mehmed Ağa, Dârüssaâde’nin (Mutluluk Yeri) ayrı bir birim hâline getirilmesini sağlayıp ağalığını üstlendi. 1586-87’de de Evkâf-ı Haremeyn nezareti (kutsal topraklardaki vakıflarının yönetimi) görevini Ak Hadımların elinden aldı. Böylelikle 150 yıllık nüfuzlarını da onlardan çalıyordu. 1623-1922 arasında sarayın yönetimi siyah ağaların elinde kaldı. Mutluluk Yeri’nde toplam 21 Ak Ağaya karşılık, 77 Kara Ağa görev yaptı. 

    Tüm sultan ve vezir vakıflarını yönetmeleri ve padişahla her an görüşebilme imtiyazının getirdiği hediye akışı, servetlerine servet kattı. 17-18. yüzyıllarda iktidarları öyle bir seviyeye erişmişti ki, vezir tayin ve azillerinde ağızlarına bakılır, sultanın gazabına uğrayan kabahatli vezirler Kara Ağaların ocağına düşer olmuştu.

    Bu devasa güç, Ak Hadımlar başta olmak üzere Veziriazam İpşir Mustafa Paşa (öl. 1655) gibilerin tepkisini çekti. 17. yüzyılda Dârüssaâde ağasının emrinde çalışan Eski-Saray Baltacıları ocağından Derviş Abdullah öylesine hınçlanmıştı ki, Risâle-yi Teberdariye adında bir kitapçık yazıp kara hadımların Nuh Peygamber’den 1742’ye kadar süren “kötülükleri”ni anlattı. Ona göre kara hadımların erkeklik güdüleri gizliden gizliye sürüyor, birçok cariye gönüllerini beyazlar erkeklere değil, onlara kaptırıyordu. Eserin yazıldığı dönemin Dârüssaâde ağası Hacı Beşir Ağa (öl. 1746), Sultan 1. Mahmud üzerinde büyük bir nüfuza sahipti ve bu güç hâliyle kıskanılıyordu. 

    Kara Ağaların büyük iktidarları 1839’da Tanzimat’ın ilanıyla zayıfladı; yetkilerinin çoğu artık ellerinden alınmıştı. 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanıyla 2. ve 3. derece memur hâline düşürüldüler. İlber Ortaylı bir yazısında, 1950’lerde sarayı gezdiğini ve burada hâlâ siyah memurların çalıştığını aktarır.

    Siyah efendiler
    Siyah iktidar 1574-1590 arasında Dârüssaâde ağalığı yapan Habeşistanlı Mehmed Ağa, yazımını ve resimlenmesini himaye ettiği 3. Murad dönemi tarih kitabında kendisini bir kahraman olarak sunuyor. 1579’da suikasta kurban giden Sokollu Mehmed Paşa’nın katillerini araştırması ve sonunda teslim alması tarihçenin önemli bir sahnesini teşkil ediyor. Sanat tarihçisi Emine Fetvacı’ya göre bu sahneler, Ağa’nın saray tarih anlatımına katılımı ve kendisine yönelen eleştirilere karşı bir savunu niteliğinde (Lokman, Şehinşahnâme-yi Sultan Murad-ı Sâlis, res. Osman, 1581. İstanbul Üni. Ktp., F. 1404).
    Siyah efendiler
    At üstünde 1717-1746 döneminin meşhur Dârüssaâde Ağası Hacı Beşir Ağa, 1720 sünnet şenliğinin önde gelen simalarından. Gayrimüslimlerin şehir içinde ata binemediği imparatorlukta, bir siyah hadım Okmeydanı’nda, at üzerinde arz-ı endam ediyor. 1746’da öldüğünde arkasında büyük bir servet, hayır eserleri ve yüzlerce yazma eser bıraktı. Bu yazmalardan birisi 1742’de Mısır’dan getirttiği Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nin müellif nüshasıydı (Vehbî, Surnâme, res. Levnî, 1720-28. TSMK A. 3593).
    Siyah efendiler
    Padişahın hemen arkasında Kara hadımlar sarayın idaresinden sorumluydu. Kadınlar ve devlet adamları arasında sultanın habercisi konumundaydılar. Minyatürlerde hemen her seferinde padişahın arkasında yer alan beyaz silahtarların yerini artık siyah hadım ağaları almıştı. Kayıtlara göre yeme-içmeye düşkün, dedikoduya meraklı ve kendilerinden düşük mevkilerde olanlara karşı da aşağılayıcıydılar. Bu detayda 1720 şenliğinde Sultan 3. Ahmed’in arkasında tüm gururuyla izleyiciye bakan bir siyah hadım görülüyor (Surnâme).
    Siyah efendiler
    Sünbül Ali 2. Osman döneminin (1618-1622) ünlü kazaskeri “Sünbül” lakaplı Ali bin Abdürrauf el-Habeşî… Adından anlaşılacağı gibi Etiyopyalıydı ve alışılmadık bir biçimde ilmiye sınıfına girip kadılığa yükselmişti. Sünbül Ali, şöhretini biraz da Genç Osman’ın öldürülmesiyle suçlananlar arasında bulunmasına borçluydu. Bu resmini, o dönemin bir Avrupalı seyyahı çarşı ressamlarına çizdirmişti (Albüm, 1620 dolayları. British Museum, 1928.3.23.0.46).
  • Yıkmalı mı yıkmamalı mı, yoksa hiç dokunmamalı mı?

    Yıkmalı mı yıkmamalı mı, yoksa hiç dokunmamalı mı?

    Daha önce farkına bile varmadan önünden geçip gidilen heykeller, dünya çapında ırkçılık karşıtı protestoların odak noktası haline geldi. Dünyanın içinde çalkalandığı kriz ortamının nedenlerini geçmişte ararken varılan farklı sonuçlar, heykel tartışmasının farklı kutuplarını da belirliyor. Bir grup geçmişi nostaljiyle anarken, diğeri tarihteki sembollerini yıkmadan eşitsizliğin ortadan kaldırılamayacağını düşünüyor. Peki iki ateş arasında kalan heykellerle ne yapmalı?

    Çok da uzak olmayan bir geçmişte, dünyanın herhangi bir şehrinde altında oturup öğle yemeğinizi yediğiniz heykelin, her gün işe gidip geldiğiniz caddenin, okuduğunuz okulun isminin nereden geldiğine dair bir çeşit körlükle hayatınıza devam edebilirdiniz. Çok da uzak olmayan bir geçmişte, önceki yüzyılların dehşet verici felaketlerinin geride kaldığına, tarihin sömürgecilik-sonrası, Soğuk Savaş-sonrası, ırkçılık-sonrası dönemde artık o kadar da önemli olmadığına inanmak daha kolaydı. Özellikle de belli bir renkte, belli bir cinsiyette, belli bir sınıftaysanız…

    Hep birlikte ümitvar bir geleceğe doğru ilerlediğimiz bu altın çağ, 90’larda Ortadoğu’daki savaşlar, ekonomik/ekolojik krizler ve mülteci dramlarıyla çatırdamaya başlasa da, Amerika’da Donald Trump’ın seçildiği, İngiltere’de Brexit’in yaşandığı zamanlarda artık resmî olarak sona erdi. Kanıksadığımız değerlerimiz, kendinden menkul anlamlarını yitirirken, içinde yaşadığımız dönemi şekillendiren tarihsel güçleri yeniden hatırlamak tekrar önem kazandı. Daha önce farkına bile varmadan önünden geçip gidilen heykeller de tam bu dönemde tüm dünyada protestoların odak noktası haline geldi. 

    Yıkmalı mı yıkmamalı mı
    Dokunulmazlara dokunuyorlar Irkçılık karşıtı eylemlerde tarihsel figürleri de bir bir elden geçiren protestocuların öfkesi, New York’taki Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’nin girişinde duran Theodore Roosevelt’e de sıçradı. Belediye Başkanı, bir Amerikan yerlisi ve bir Afrikalının tepesinde tasvir edilen eski başkanın heykelini kaldırmaya karar verdi.

    George Floyd’un polis tarafından katledilmesinin ardından Amerika’nın her köşesinde devam eden protestolarda, tarihsel zulmün sembolü olarak görülen heykeller de yerlerinden sökülüyor, tahrip ediliyor. Protestocular, gündelik hayatlarını etkileyen polis şiddetiyle, yaşadıkları şehri şekillendiren sembollerin temsil ettiği tarihsel şiddetin birbirlerinden ayrılamayacağını düşünüyor. Başta Afro-Amerikalılara yönelik ırkçılık örneklerine ve Konfederasyon sembollerine yönelen öfke, protestoların ilerleyen günlerinde Avrupalı sömürgecilere ve Amerikan yerlilerine yönelik zulme de dikkat çekmeye başladı. Hattâ Amerika sınırlarını aşıp, Bristol’deki köle tüccarı Edward Colston’ın, Belçika’da vahşi sömürgeci 2. Leopold’ün heykellerine de sıçradı. 600’den fazla insanı köleleştiren ülkenin kurucu babası Thomas Jefferson’ın, sömürgeci ve “kaşif” Kristof Kolomb’un heykelleri de protestolardan nasibini aldı. Son olarak New York Belediye Başkanı Bill de Blasio, Trump’ın tüm gücüyle karşı çıkmasına rağmen, 1940’tan beri Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’nin girişinde duran ve şehrin sembollerinden sayılan Theodore Roosevelt heykelinin kaldırılacağını açıkladı. 

    Bronz bir atın üzerinde kahraman bir şövalye edasıyla yükselen Roosevelt’in, kendisinden aşağıda, iki yanında duran bir Amerikan yerlisi ve bir Afrikalı’yla birlikte tasvir edilmesi, hem Roosevelt’in ırkçı fikirleri hem de bu tasvirin ırklar arası bir hiyerarşiyi yeniden üretmesi nedeniyle yıllardır protesto ediliyordu. 2017’de Monument Removal Brigade adlı bir grup, heykelin üzerine kırmızı boya atmalarını şu sözlerle savunmuştu: “Şimdi bu heykel kanıyor. Onu biz kanatmadık; onun temelinde kan var. Bu bir vandalizm eylemi değil. Bu kamusal bir sanat eseri; uygulamalı bir sanat eleştirisi. Biz bir heykele zarar vermeyi amaçlamıyoruz. Gerçek hasar, bu heykelin cisimleştirdiği patriyarki, beyaz üstünlüğü ve sömürgecilik tarafından yaratılıyor. Bu zulme de tekrar tekrar saldırmalıyız. Ta ki aldıkları hasar onları yokedinceye kadar…”

    Yıkmalı mı yıkmamalı mı
    Eski semboller yıkılıyor Eylemcilerin öfkesi dünyanın her yerinde tarihsel ayrımcılığın sembollerine yöneldi.

    1990’larda kimsenin dönüp bakmadığı bu anıtlar, bugün siyasal kamplaşmanın ortasında duruyor, çünkü içinde yaşadığımız bitmek bilmez kriz ortamı, bizi bütün bunların kökeninde yatan nedenlere dönüp bakmaya zorluyor. Kampların bir tarafı, bugün içinde yaşadığımız eşitsizlikle ancak geçmişteki köklerine dokunarak başa çıkılabileceğini düşünürken diğer uç, geleneklerden sapıldığı için bugün dibe vurduğumuz sonucuna varıyor. “Amerika’yı yeniden harika yap” sloganının arkasında yatan ve pek çok beyaza çok cazip gelen bu nostaljiyi savunanlar, bugün geçmişin yüzkarası olarak gördüğümüz figürlere itibarlarını iade ederek, kendi ayrıcalıklı statülerini de geri kazanabileceklerini; krizden çıkışın (en azından kendileri için) buradan geçtiğini düşünüyor. Heykeller de bu kutupların arasındaki gerilimin taşa kazınmış halleri… 

    Yıkmalı mı yıkmamalı mı

    Peki tarihe yönelik canlanan bu ilginin gündeme taşıdığı sorunlu heykellerle ne yapmalı? New York’ta belediyenin çağrısıyla toplanan, tarihçiler ve sanatçılardan oluşan kurul, yayımladıkları raporda tek tek her bir anıtın kaderine karar verirken sordukları ilginç sorulara yer vermiş: “Anıtların tarihi yazma gücü varsa, bu gücü kim elinde tutuyor? Bu tarih doğru mu, yoksa zaman içinde yeniden mi yazılmış? Bu yazılan tarih, ayrımcılığı mı kapsayıcılığı mı teşvik ediyor? Heykeller de aynı tarih gibi karmaşık simgeler olduğu için doğru veya yanlış olarak değerlendirmeleri zor, ama karmaşık olmaları yerlerinde kalmalarını meşrulaştırabilir mi?”

    Bu soruların ardından bir dizi seçenek sıralıyorlar: “Anıtlar oldukları gibi bırakılabilir. Yeni açıklamalarla bağlamları değiştirilebilir. Müze gibi başka bir kamusal alana taşınabilir. Göz önünde olmayan bir depoya kaldırılabilir. Üzerine yeni bir sanat eseri eklenerek anlamları değiştirilebilir”. Tabii tahrip etmek seçenekler arasında değil…  

    Yıkmalı mı yıkmamalı mı
    Vandalizm mi sanat eseri mi? Heykellerin tahrip edilmesi (yanda) tartışma konusu olurken, ırkçılık sembolü heykellere yaratıcı yaklaşımlar da var (altta).

    Oldukları gibi korumak en kolay seçenek belki, ama geçmişin geçmişte kalmadığı bugün yaşayan insanları halen incitmeye devam ettiği düşünülünce artık pek de mümkün görünmüyor. Bu heykelleri bir tartışma başlatacak şekilde yeniden şekillendirmek, geçmiş zaferlerin hatırası değil de, tarihin bir utanç vesikası olarak tutmak mümkün. İlginç örnekleri de var bu yaklaşımın. Örneğin Paraguay’ın başkenti Asunción’da eski diktatör Alfredo Stroessner’in bir heykeli parçalanarak, parçaları rejime karşı direnişi hatırlatacak şekilde iki beton parçasının altında ezilirken tekrar kullanılmış.  

    Her durum için geçerli tek bir cevap bulmak zor; her anıt kendi içinde değerlendirilmeli belki. Yarın başka bir isyanda hedef haline gelmemeleri için akılda tutulması gereken ise, bu defa tarihin iki tarafında olanların da sürece dahil edilmeleri; kararların yalnızca iktidarı elinde tutanlar tarafından verilmemesi. Böylece belki herkesin kendini ait hissedebileceği, eşitlik ve adaletin çiçeklenebileceği yeni mekanlar yaratılabilir. 

  • Spartacus’ü tabii biliyoruz, ama İslâm coğrafyasında köle ayaklanması duymadık!

    Spartacus’ü tabii biliyoruz, ama İslâm coğrafyasında köle ayaklanması duymadık!

    Çoğumuz MÖ 74-71 arasında yaşanan ve Spartacus önderliğinde Roma’ya meydan okuyan kölelerin ayaklanmasını bilir. Bu hadiseden 800 sene sonra, Abbasi hükümranlığı altında ve çok ağır şartlarda çalıştırılan siyah kölelerin isyanı ise neredeyse hiç bilinmez. 14 yıl süren ve Ali bin Muhammed önderliğinde Basra ve civarında gelişen siyah ayaklanmasının kısa tarihi… İslâm Ansiklopedisi’nden Mustafa Demirci’nin yazısı…

    Sözlükte “aşırı susuzluk; boynu uzun, hızlı koşan kimse” anlamlarındaki zenc kelimesi, Müslüman müellifler tarafından Doğu Afrika’dan getirilen köleleri tanımlamak için kullanılmıştır. Taberî, Doğu Afrika’dan getirilen bütün köleleri zenc veya “sûdân” şeklinde adlandırır (Târîḫ, bk. İndeks). Câhiz ise Etiyopya ve Sudan asıllı zenci köleler için sûdân yanında “humran” tabirini de kullanır (Resâʾil, I, 210). İslâm kaynaklarında “zencilerin” ana vatanı olarak genellikle Doğu Afrika sahilleri ve adaları ile Batı Afrika arasındaki bölge gösterilir. 

    Kaynaklarda Hz. Nûh’un üç oğlundan biri olan Hâm’ın soyundan geldiği rivayet edilen Zencler siyah renkli, yassı burunlu ve kıvırcık saçlı olarak tanıtılır. Yaşadıkları yerlerin mâmur olmadığı, elbise giymedikleri ve geçimlerini toplayıcılıkla sağladıkları belirtilir. Mutahhar b. Tâhir el-Makdisî zencilerin coğrafyalarında ağaç ve bitki yetişmediğini, bol miktarda maden bulunduğunu, yiyecek ve giyeceklerinin dışarıdan geldiğini kaydeder. Hayvanları henüz evcilleştiremediklerinden veya hayvan bulunmadığından eşyalarını başlarında ve sırtlarında taşıdıklarını ve bölgenin aynı zamanda muz ülkesi diye bilindiğini söyler (el-Bedʾ ve’t-târîḫ, IV, 63-70). İslâm coğrafyacıları Afrika’dan getirilen gümüş, inci, kereste, fildişi ve deri gibi pek çok ticarî emtiadan bahsetmelerine rağmen köle ticaretine hiç değinmezler.

    İslâm’ın ilk döneminde Mekke ve Medine’de Bilâl-i Habeşî, Ümmü Eymen, Atâ b. Ebû Rebâh ve Saîd b. Cübeyr gibi zenci köleler bulunmaktaydı. Hz. Peygamber döneminde Mekke ve Medine’deki siyahîler genellikle Habeşistan asıllıydı. Bunların Zenc olarak adlandırıldıklarına dair bilgi yoktur. Habeşistanlılar daha sonraki tarihlerde de ayrı bir kategoriye (Habeşî) dahil edilmiştir. İslâm tarihinde bir grup halinde zencilerden ilk defa, Mezopotamya’nın fethi esnasında Sâsânî ordusunda paralı asker olarak savaşan siyahî birliklerden alınan esirler (siyâhü’l-esâvira) dolayısıyla bahsedilir. Bu esirler Benî Temîm kabilesinin civarına yerleştirildi. Sahil bölgelerinde yaşayan Seyâbice (Seylanlılar), Zutlar ve diğer siyahî kölelerle birleştirilerek Irak’ta bulunan Tufûf’ta iskân edildi. Divana kaydedilen bu kölelerin sayıları oldukça fazlaydı. Köle ticaretinin yapıldığı eski merkezlerden biri olan Doğu Afrika ile Müslümanların ilk ilişkileri II. (VIII.) yüzyılın ortalarına rastlamaktadır. Bölgedeki en eski cami 780-800 yılları arasına tarihlenebilmektedir. Zenc ülkesine ilk müslüman göçü 122 (740) yılındaki Zeyd b. Ali isyanından sonra gerçekleşti. Abbâsîler döneminde Basra körfezinde Arap-İran tüccarlarının kurduğu deniz filoları Zenc ülkesiyle ticareti hızlandırdı, Zencler Abbâsîler’in merkezî şehirlerine, Mısır, Hicaz ve Irak gibi eyaletlere köle olarak taşındı. Meşhur Zenc isyanına katılan kölelerin sayısının 500.000 civarında gösterilmesi bu yoğun ticaretin önemli bir belirtisidir.

    Spartacus'ü tabii biliyoruz
    Basra Körfezi’nde sefer yapan bir Arap ticaret gemisini gösteren minyatürde halatlara asılanlar siyah köleler…

    Afrikalı yerli köle avcıları tarafından iç bölgelerde yakalanarak Doğu sahillerine götürülen zenci köleler burada Arap köle tâcirlerine satılıyordu. Basra körfezindeki Kîş adası sakinleri zencileri kaçırıp satan korsanlardı. Zenci çocuklarını kaçıran Araplar onları köle olarak satarlardı. Doğu Afrika kabileleri arasındaki çarpışmalarda esir alınan köleler de Arap köle tâcirlerine satılıyorlardı. Bunlar deniz yoluyla Kızıldeniz ve Basra körfezine, karadan Sudan yoluyla Mısır’a götürülüyordu. Irak’ta köle ticaretinin hayli canlı olduğu anlaşılmaktadır. Nehhâsîn, Cellâbîn ve Rakīkiyyîn gibi isimlerle anılan köle tâcirleri getirdikleri köleleri pazarlarda satışa çıkarırlardı. Toplumun artan emek ihtiyacı ve köle ticaretinin yüksek kârlılığından dolayı köle ticareti yüzyıllar boyunca devam etti.

    İslâm’ın ilk dönemlerinde Sevâd bölgesindeki toprak sahipleri satın aldıkları köleleri tarım arazilerinde çalıştırıyordu. Bunlar, bu dönemdeki siyasal olaylarda ve iç savaşlarda etkin biçimde yer almıştır. Muâviye tarlalarında çalışan köleleri savaşlarda kullanmıştır. Muhtâr es-Sekafî, Kûfe’de Hz. Hüseyin’in intikamını almak iddiasıyla başlattığı isyana (66/685) katılan zencilere hürriyet vaad etmişti. Zenci köleler, Zenc isyanı diye bilinen büyük kalkışmalarından önce Irak’ta pek çok defa ayaklanmışlardı. Bunların ilki 71 (691) yılında Mus‘ab b. Zübeyr’in son günlerinde Basra’da az sayıda zenci kölenin katıldığı isyandı. Bu isyancıların bir kısmı öldürüldü, bir kısmı kaçmayı başardı. İkinci isyan 75’te (695) Basra’da Şîr Zencî lakaplı Abdullah b. Cârûd er-Rebâh’ın önderliğinde gerçekleşti. Abbâsî Halifesi Mansûr döneminde yine Basra’da çıkan üçüncü isyan (143/760-61) Basra Kadısı Sevvâr b. Abdullah’ın gönderdiği askerler tarafından bastırıldı.

    Spartacus'ü tabii biliyoruz
    Aşağıdakiler/Yukarıdakiler 13. yüzyılda Arap dünyasında siyah köleler aşağıda, efendileri yukarıda… (BND MS Arabe 5847 fol.105r).

    Zencilerin ismini duyuran asıl olay, Abbâsîler döneminde 255-269 (869-883) yılları arasında Aşağı Mezopotamya’daki (Sevâd) bataklık bölgede ortaya çıkan isyandır. Bir rivayete göre bu isyana 500.000 zenci köle katılmıştır. İsyancılar Furâtiyye, Karmatiyye, Nûbe ve Sudan gibi isimlerle anılıyordu. İsyanın lideri Sâhibüzzenc Ali b. Muhammed’in yanında Râşid el-Karmatî ve Nâdir el-Esved gibi diğer liderler de bulunmaktaydı. Zenci köleler, 9. yüzyılda Aşağı Irak’taki bataklık bölgede aşırı sulamadan dolayı tuzlanan toprakların temizlenmesi için pirinç ve şeker kamışı gibi sulu tarım alanlarında 2.000 ile 5.000 kişilik gruplar halinde ağır şartlar altında çalıştırılıyordu. Hz. Ali soyundan geldiğini iddia eden Ali b. Muhammed ez-Zencî kendilerini bu durumdan kurtarma vaadiyle onları isyana teşvik etti. Dicle nehri kıyısında bulunan köyleri yağmalayıp efendilerinin mallarına el koyan zenciler, Abbâsîler’in Basra valisi tarafından üzerlerine gönderilen, toprak sahiplerinin de gönüllü olarak katıldığı birlikleri mağlûp ettiler. Çarpışmalar, Fırat ve Dicle nehri üzerinde açılmış kanallar ve bataklık içindeki kamışlıklarda vuku buldu. Zenciler isyanın başlamasından 10 ay sonra bu defa Basra körfezi ağzındaki Übülle, Abadan, Ahvaz ve Basra gibi şehirlere yönelerek buraları yakıp yıktılar. Basra günlerce süren yağmaya, tahribat ve katliama uğradı. 10.000 civarında Basralı’nın öldürüldüğü bu katliamın ardından “ba‘de harâbi’l-Basra” sözü darbımesel haline gelmiştir.

    Aşağı Mezopotamya’daki bataklıklara yerleşerek sazlıklar ve sulama kanallarıyla kaplı alanın ortasında Muhtâre adıyla bir şehir kuran zenciler Abbâsîler’i on beş yıl meşgul ettiler. Saffârîler ve Kürt aşiretleriyle ittifak kuran Abbâsîler’in üzerlerine gönderdiği orduları yenilgiye uğratıp bölgeyi tamamen kontrolleri altına aldılar. Zaman zaman Bağdat’ın 140 km. güneyine kadar yaklaştılar. Zencilerin kendi adlarına para bastırmaları, hutbe okutmaları ve bayrak kullanmaları dikkate alındığında âdeta bağımsız bir devlet haline geldikleri iddiasında bulundukları anlaşılır. Zenci isyanı ancak Tolunoğulları’nın askerî ve malî desteğiyle bastırılabildi (269/883). İsyana katılan zencilerin çoğu bu savaşlarda öldürüldü, sağ kalanlar tekrar köle haline getirildi. İslâm kaynaklarındaki rivayetlere göre 300.000 ile 500.000 arasında zencinin katıldığı bu isyan İslâm tarihindeki en kanlı ve yıkıcı isyanlardan biridir (Ali b. Hüseyin el-Mes‘ûdî, IV, 221-222; İbnü’l-Cevzî, XII, 212)…

    Spartacus'ü tabii biliyoruz
    SİYAH ÖFKE
    Mustafa Demirci
    ÇİZGİ YAYINLARI, 2005
    318 SAYFA
    28.5 TL
  • Kimsenin zencisi değil: JAMES BALDWIN

    Kimsenin zencisi değil: JAMES BALDWIN

    Haitili yönetmen Raoul Peck, hayranı olduğu James Baldwin’in tamamlanmamış kitabı Remember This House’u tanıklıklar, belgeler ve notlarla zenginleştirerek önce sinemaya, sonra da filmle aynı isimli kitabı I am not your negro’ya (Ben senin zencin değilim) dönüştürdü. Geçtiğimiz ay Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından basılan kitabı, çevirmeni Sevin Okyay’ın Baldwin’le ilgili anılarıyla birlikte okuyun…

    James Baldwin, en sevdiğim düşünür/yazarlardan biridir. Lisedeyken kendisini burada, okulumun davetlisi olarak görmüş olmam da bir yakınlık havası yaratmıştı; elbette benden yana… Hemen hemen bütün kitaplarını okumuş, hatta İstanbul’da kaldığı yıllarda, Sander Kitabevi’ndeki imza günlerinde ona da imzalatmıştım. Baldwin bile şaşırmıştı bunları nereden bulduğuma. Azmin elinden bir şey kurtulmuyor işte. Oysa becerikli biri de değilimdir.

    JAMES BALDWIN
    Bir başka ülkede
    James Baldwin aralıklarla defalarca geldiği İstanbul’da yakın arkadaşları Engin Cezzar ve Gülriz Sururi’nin evinde. Baldwin ‘Bir Başka Ülkede’ romanını onların evinde tamamlamıştı.

    Ama ben yalnız Baldwin’i değil, onun bitmeden kalmış son kitabına yeniden hayat veren Raoul Peck’i de çok severim. Özellikle, 2000 yapımı filmi “Lumumba”, o sıralar Afrika’daki gelişmeleri merakla izleyen genç bir Amerikan Koleji öğrencisi için unutulmaz bir filmdi. Peck, kelimenin gerçek anlamıyla hayran olduğu James Baldwin’in kardeşi Gloria Karefa-Smart’ın kendisine verdiği ağabeyinin incecik son kitabı Remember This House’dan ülkesinin, ırkının tarihiyle içiçe anlatmak istediği üç kişinin, çok kısa aralıklarla öldürülmüş Afrikalı-Amerikalı üç aktivistin, üç arkadaşının: Medgar Evers, Malcolm X ve Martin Luther King Jr.’ın hikâyelerini, hepsini bağrına basarak anlatmış. Onların yaşadıklarını, bütün siyah Amerikalılar’ın yaşadıklarını bir Amerikan hikâyesi haline getirmiş. Aynı isimli kitabı ve filmi de böylece ortaya çıkmış.

    James Baldwin, 1924’te Harlem’de doğan, dokuz çocuklu bir ailenin en büyük oğlu. Büyük çocukların, hele yoksul ve ayrımcılığa tabi tutulmuş ailelerde küçük kardeşlerine sahip çıkma sorumluluğu var. Dünyanın her yerinde olduğu gibi… Büyük çocuğun diğerlerinden önce ölmesi de normal sayılıyor. Ama Baldwin’in bu üç arkadaşının hepsi ondan önce dünyadan ayrılmış. Vicdan azabı çekiyor, çok rahat ettiği Paris’te kalmanın da ona vicdan azabı vermesi gibi. “Orada olmalıydım,” diyor, “elimi taşın altına koymalıydım”. Ve kalkıp, kendini artık yabancısı hissettiği ülkeye dönüyor.

    JAMES BALDWIN
    İstanbul’da çok mutluydu ABD’yi artık evi gibi görmekte zorlanan Baldwin, İstanbul’da kendisini çok özgür hissettiğini söylemişti. Yaşar Kemal ise ona ‘Amerikalı olduğun için’ cevabını vermiş.

    Okuduğum bütün kitaplarını severim. Çoğunu Ankara’daki Tarhan Kitabevi’nden almış, eksiklerimi Sander’den tamamlamıştım. İç kapak sayfalarında minik şiirler vardı. The Fire Next Time (Bundan Sonrası Ateş)’da olduğu gibi… Karaderililerin en sevdiği ilahilerden birinden, Siyah Hareket için yol gösterici olan bir ilahiden alınmıştı: “Tanrı Nuh’a gökkuşağı işareti verdi / Su yok artık, sıra ateşte şimdi”. Bu seferki muhatabı da beyaz Amerikalılardı. “Ne Zaman Gitti Tren?”de ise, aktör Leo Proudhammer geriye bakarken pek çok sorun geçer gider: Irkçılık, köktendincilik, eşcinsellik gibi. Leo’nun kurtuluşu dinde bulmuş kardeşi Caleb, “Annemiz neredeyse beyazdı,” der. “Ama bu onu beyaz yapmıyordu. Beyaz olmak için tamamen beyaz olman gerek”. Küçük bir kızın bunu öğrendiği an, filmde de var, kitapta da… Evet, beyaz gibi olmak yetmiyor! Belki bu iki kıymetlime (Giovanni’nin Odası’nın yeri ayrı) bir de Oscar’lı “Midnight”ın yönetmeni Barry Jenkins’in beyazperdeye uyarladığı, çok sevdiğim Baldwin romanı If Beale Street Could Talk (Sokağın Dili Olsa)’u da eklemek lazım.

    Ne desem boş! Anlatmak çok zor. Okuyun!

    JAMES BALDWIN

    BEN SENİN ZENCİN DEĞİLİM

    JAMES BALDWIN
    DERLEYEN: RAOUL PECK
    ÇEVİRİ: SEVİN OKYAY
    KIRMIZI KEDİ YAYINEVİ, 2020
    144 SAYFA
    20 TL

    Amerikalı yazar James Baldwin, 2. Dünya Savaşı sonrası Amerika’da sınıf, ırk, din ve cinsel yönelimi birbirine bağlayarak homofobi ve ırkçılığın kesişimindeki tüm nefreti üzerine toplamayı göze aldı. İlk romanı Go Tell On The Mountain, 1953’te yayımlandığında çoktan ülkesini terketmek zorunda kalmıştı. Henüz yakın arkadaşları Martin Luther King ve Malcolm X’in hayatta olduğu bu dönemde bile ayaklanmalar, ölümler ve isyanlar onu kendi ülkesinde bir yabancı haline getirmişti. 1956’da yayımlanan Giovanni’nin Odası beyaz bir biseksüel olan başkahramanı ve siyah bir eşcinsel olan yazarıyla, henüz eşcinsel haklarının lafının bile edilmediği bir ortamda bomba etkisi yaratmıştı. Avrupa’da parasızlık içinde oradan oraya savrulurken yolu İstanbul’a da düşmüştü. Bir Başka Ülke kitabını, 1962’de dostları Engin Cezzar ve Gülriz Sururi’nin evinde tamamlamıştı. Baldwin’in yarım kalmış 30 sayfalık metni, Remember This House (Bu Evi Hatırla) 2016’da Haitili yönetmen Raoul Peck tarafından “Ben Senin Zencin Değilim” (I Am Not Your Negro) adıyla bir belgesele de uyarlandı. Henüz 40’ını göremeden ölen üç arkadaşına, Malcolm X, Medgar Evers ve Martin Luther King Jr.’a adadığı bu metin, geçtiğimiz ay, Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından Peck’in notları, topladığı belge ve tanıklıklarla birlikte, Sevin Okyay’ın çevirisiyle yayımlandı. Ben Senin Zencin Değilim, ırkçılığa karşı bir başkaldırı metni!

  • Irkçılığa karşı duruş ve 6 temel tarih bilgisi

    Irkçılığa karşı duruş ve 6 temel tarih bilgisi

    Black Lives Matter hareketinin sıklıkla dillendirdiği gibi, ABD ırkçılıkla mücadelesinde görünürde ilerleme katetmiş olsa da sistematik ve kurumsal ayrımcılık şekil değiştirerek varlığını sürdürüyor. Amerikan rüyasının anlatılmayan yüzü ise detaylarda gizli. ABD’de ırkçılıkla mücadelenin iki ileri bir geri tarihinden az bilinen 6 tarihî kesit.

    Geçmişte Jim Crow Yasası gibi kanunlarla kriminalize edilerek temel haklarından mahrum bırakılan siyahlar, bugün de sıklıkla adalet sisteminin ayrımcı uygulamaları nedeniyle şiddet içermeyen küçük suçlardan dolayı erken yaşlarda orantısız cezalarla karşılaşıyor. Hapisten çıktıktan sonra oy kullanma hakkı, çalışma hakkı, eğitime ve kamu yardımlarına ulaşma hakkı gibi pek çok haklarını kalıcı olarak kaybederek, ikinci sınıf vatandaşlığa mahkum oluyor. Ayrıca istatistiklerin eğilip bükülmesiyle, sanki içinde yaşadıkları koşullardan dolayı değil de doğuştan getirdikleri nitelikler yüzünden suç işlemeye daha yatkınmış gibi gösterilen siyahlar, polis şiddetine çok daha sık maruz kalıyor. Siyahlara yönelik polis şiddeti ise çoğunlukla cezasız kalıyor. Köleliğe başkaldırıyla başlayan, siyasal ve medeni haklarla devam eden mücadelelerinin tarihinden kesitler…

    1- Amerikalı siyahlar 1870’den beri oy kullanabiliyor: YANLIŞ

    Irkçılığa karşı duruş ve 6 temel tarih bilgisi
    1865’te sona eren Amerikan İçsavaşı’nın ardından 1870’de onaylanan Anayasa’nın 15. maddesi, siyah erkeklerin oy hakkını güvence altına alıyordu. Güney eyaletlerinde ise bu yasal hakkı uygulamaya koymamak için şiddet ve linç uygulanmış, “okuryazarlık testleri” de kullanılmıştı. Beyazlar için şart koşulmayan bu testlerde “sabunun üzerinde kaç baloncuk vardır?”, “kavanozda kaç mısır tanesi vardır?”, “bir karpuzda kaç çekirdek vardır?” gibi tahmin soruları soruluyordu. Tabii bu soruların doğru cevabının olmadığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu ayrımcı uygulamalar 1965 Oy Kullanma Hakkı Yasası’na dek devam etti. 

    2- Farklı ırkların yaşamın neredeyse her alanında birbirlerinden ayrı tutulmasını zorunlu kılan “Jim Crow yasaları”, adını hayalî bir karakterden alıyordu: DOĞRU

    Irkçılığa karşı duruş ve 6 temel tarih bilgisi
    Jim Crow, İngiliz komedyen Thomas Rice’ın 1828’de siyahlarla dalga geçmek için kurguladığı bir karakterin adıydı. Daha sonra da yüzlerini kömürle siyaha boyamış beyaz komedyenler tarafından devam ettirilen tipleme, siyahları ilkel, cahil, her çeşit aşağılamaya boyun eğen insanlar olarak betimliyordu. Güney eyaletlerindeki devlet okulları, toplu taşıma araçları, halk kütüphaneleri, çeşmeler, restoranlar ve otellerde siyahlarla beyazların ayrı tutulmasını gerektiren, ırklararası evlilikleri yasaklayan Jim Crow yasaları, Martin Luther King Jr.’ın öldürüldüğü 1968’e kadar yürürlükte kaldı.

    3- Rosa Parks, otobüslerdeki segregasyon uygulamasına karşı çıkan ilk kişiydi: YANLIŞ

    Irkçılığa karşı duruş ve 6 temel tarih bilgisi
    Rosa Parks’ın 1 Aralık 1955’te otobüste yerini beyaz bir erkeğe vermeyi reddetmesiyle başlayan Montgomery Otobüs Boykotu, aslında 16 yaşındaki Claudette Colvin’den esinlenmişti. Rosa Parks’tan 9 ay önce otobüsteki yerini bir beyaz Amerikalıya vermeyi reddeden Colvin, otobüsten zorla indirilmiş ve tutuklanmıştı. Fakat yaşı ve olaydan kısa süre sonra evli bir beyaz erkekten hamile kalması nedeniyle Colvin geri planda tutulmuştu. Ayrıca Rosa Parks’tan yıllar önce, Irene Morgan isimli başka bir kadın da eyaletlerarası bir otobüs seferinde oturduğu koltuktan vazgeçmeyi reddetmişti. Avukatlığını yapan Thurgood Marshall sayesinde Morgan kendisine açılan davayı kazanmış ve eyaletlerarası otobüslerde segregasyon uygulaması yasaklanmıştı. 

    4- Martin Luther King Jr.’ın efsanevi “Bir Hayalim Var” konuşması doğaçlamaydı: DOĞRU

    Irkçılığa karşı duruş ve 6 temel tarih bilgisi
    Ağustos 1963’de düzenlenen “İş ve Özgürlük Adına Washington’a Yürüyüş”, çeyrek milyonun üzerinde katılımcıyla Amerika’nın o güne dek gördüğü en büyük siyasi gösteri olmuştu. Martin Luther King Jr.’ın Lincoln Anıtı’nın önünde yaptığı “Bir Hayalim Var” konuşması ise dünya tarihinin en etkili konuşmalarından biriydi. Konuşmanın orijinal metninde “Bir hayalim var” cümlesi geçmiyordu. King’in konuşması esnasında sahnede yanında duran efsanevi gospel şarkıcısı Mahalia Jackson, King’e dönüp “Onlara hayalinden söz et, Martin” demiş; King de neredeyse bütün konuşmayı doğaçlama olarak yapmıştı. 

    5-Martin Luther King Jr. ve Malcolm X gerçek isimlerini kullanıyorlardı: YANLIŞ

    Irkçılığa karşı duruş ve 6 temel tarih bilgisi
    Martin Luther King’in gerçek ismi, Michael King’di. Fakat babası Protestan Kilisesi’nin kurucusu Martin Luther’a olan sevgisinden dolayı hem kendi ismini hem de oğlunun ismini sonradan değiştirmişti. Malcolm X ise, Malcolm Little ismiyle dünyaya gelmiş; Little isminin kölelik döneminde verilmiş olmasından dolayı bunu kullanmayı reddetmişti. Kendisine seçtiği X ismi, atalarının unutturulmuş kabile ismini simgeliyordu.

    6- “Beyaz” olmanın tanımı yıllar içinde değişmeden kaldı: YANLIŞ

    Irkçılığa karşı duruş ve 6 temel tarih bilgisi
    Irkın kölelikle özgürlük, yoksullukla zenginlik, eşitlikle ayrımcılık arasındaki sınır çizgisini belirlediği ABD’de beyazlığın tanımı siyasal önceliklere göre değişmişti. Örneğin 1929’da Meksika’da doğmuş biri beyaz kabul edilirken, 1930 nüfus sayımından itibaren aynı insan, beyaz ırktan sayılmamaya başladı; çünkü bu dönemde ABD, göç hareketlerini sınırlandırmayı amaçlıyordu. 2. Dünya Savaşı yıllarında işgücüne dışarıdan destek gerektiğinde ise Meksikalılar yeniden beyaz statüsüne döndüler. Siyah olup olmadığınız da bir eyaletten diğerine geçerken değişebiliyordu. Bazı eyaletler 1/4, bazıları 1/16 oranında, bazıları ise “bir damla bile” Afrikalı kanı taşıyorsanız siyah olduğunuza hükmediyordu.
  • ‘Sosyal mesafeli flört: Pandemi ekranlarında yalnız kalpler ve nostalji

    ‘Sosyal mesafeli flört: Pandemi ekranlarında yalnız kalpler ve nostalji

    Koronavirüs salgını, romantik ilişkilerimizi de dönüştürüyor. Online randevulaşma uygulamaları rekor üzerine rekor kırarken, kullanım biçimleri de değişiyor. Bu aralar çiftler hemen buluşmak yerine daha çok görüntülü konuşmaya, daha “derin iletişim” kurmaya odaklanmış gibi… Peki tüm hayatımız bir telefon ekranına sığar hâle gelmeden önce “sosyal mesafeli” ilişkiler nasıl kuruluyordu?

    İnsanın sosyal bir hayvan olduğu ve bağlantı kurmaya en az ekmek, su ve tuvalet kağıdı kadar ihtiyaç duyduğu gerçeğiyle hiçbir zaman korona dönemi kadar doğrudan yüzleşmemiştik. Buna rağmen pandemi, evliler ve ilişkisi olanlar için üstünü örttükleri problemlerle yüzleşmek zorunda kaldıkları ve bazılarının yollarını ayırma kararıyla noktaladıkları bir dönem oldu, oluyor. Çin’de geçen yıl bu zamanlara kıyasla boşanmalar yüzde 300 arttı; Türkiye’de de bazı avukatlık firmaları boşanmak için başvuranların sayısının dörde katlandığını açıkladı. 

    Bekarlar ise online randevulaşma uygulamaları sayesinde “yeni normal”e daha iyi ayak uydurmuş gibi görünüyor; fakat yeni şartlarla… Aslında bu uygulamalar, uzun zamandır hayatlarımızın bir parçası. Anketler dünya çapında, çiftlerin tanışma metotları içinde internetin ikinci sırada olduğunu gösteriyor. Arkadaşlar aracılığıyla tanışma hâlâ 1 numara, ama pandemi bu sıralamayı her an değiştirebilir. 29 Mart’ta yeni nesil online randevu uygulamalarından Tinder’ın, bir günde 3 milyarın üzerinde “kaydırma”yla rekor kırdığını açıklaması bunun işaretlerinden (Uygulamada önünüze çıkan bir fotoğrafı sağa kaydırmak beğenmek, sola kaydırmak beğenmemek anlamına geliyor. İki kişi karşılıklı olarak birbirlerinin fotoğrafını beğenirse eşleşme sağlanmış oluyor)… 

    Eskiler bitiyor, yeniler filizleniyor

    Pandemi günlerinde boşanma oranları roket hızıyla artarken, internet taze aşklara yelken açanlarla doldu. Online randevu uygulamalarının kullanıcıları rekor sayılara ulaştı.

    Hollanda gibi ülkelerin resmî sağlık önlemleri arasında düzenli bir “seks partneri” bulmayı da saydığı bu olağanüstü günlerde, online tanışma uygulamalarının kullanıcı sayısı artarken, işlevleri de değişmeye başladı. Nisan’ın ikinci haftasında, match.com sitesi, kullanıcılarına yaptığı bir ankette, karantina başladığından beri kur yapma davranışlarının nasıl değiştiğini sordu. Ankete katılan 6004 kadın ve erkeğin cevapları içinde; görüntülü konuşmaların yükselişi (yüzde 6’dan yüzde 69’a); evde geçirilen boş zamanın artmasıyla insanların birbirleriyle konuşmaya daha fazla vakit ayırabildiği; gündelik konular yerine korkular ve ümitler gibi daha derin hislerini paylaşmaları öne çıkıyor. Her karşılaşmanın bir sağlık riski oluşturduğu günlerde, yüzyüze görüşme aşamasına geçiş de çok daha uzun sürüyor. Kalıcı olur mu bilinmez ama, tüm bunlar hızlı teknoloji çağında “yavaş flört”ü tekrar popülerleştirmiş gibi görünüyor. Peki romantik arayışlarımız da dahil olmak üzere tüm hayatımız bir telefon ekranına sığar hale gelmeden önce “sosyal mesafeli” ilişkiler nasıl kuruluyordu? 

    Kalpleri ferahlatan yelpazeler Avrupa’da gençler balolarda tanışabiliyordu ama birbirleriyle aracısız konuşmaları, doyasıya vakit geçirmeleri mümkün değildi. Haberleşmek için geliştirdikleri yelpaze lisanı göze batmadan mesajlarını karşı tarafa iletmelerini sağlıyordu (altta). Yelpazeyi kalbe götürmek “seni seviyorum”, sol elde açık tutmak “gel konuşalım” demekti (üstte). 

    Yalnız kalpler ve ilk ilanlar

    Bilinen ilk kişisel ilan, 1685’te İngiltere’de yayımlanan bir tarım gazetesinde çıktı. Bu ilanların ilk örneklerinden birinde, “Yüksek bir mevkide 30 yaşında bir erkek, 3.000 pound civarında serveti olan bir kadın” arıyordu. Tokgözlüymüş sanmayın, 3.000 pound yaklaşık olarak bugünün 300 bin pound’una (2 milyon 500 bin TL) eşdeğer. Bazı varlıklı erkeklerin ise gözü maddiyatta değildi. Para yerine gençlik ve güzellik arıyorlardı. 45-50 yaşlarında zengin bir dul erkeğin, malvarlığını saydıktan sonra 18 yaşlarında bir genç kızla evlenmek istemesi oldukça yaygın görülen bir durumdu. 

    Kadınlara gelince… 1727’de İngiltere’den Helen Morrison, Manchester Weekly Journal’ın “Yalnız Kalpler” köşesine ilk kez “hayatını geçirebileceği hoş birini aradığını” yazmadan önce, değil gazeteye ilan vermek, kadınların bu köşeden biriyle mektuplaşmaları bile ayıp karşılanıyordu. Bu nedenle kadınlar, adres olarak kafeleri ya da misafirhaneleri gösteriyordu. Morrison’un “son derece radikal” ilanına gelen cevap ise ne yazık ki özlemini çektiği “hoş adam”dan değildi… Aldığı mektupta, şehrin valisi ona 4 haftalığına akıl hastanesine gönderileceğini yazmıştı. Kadınların ne istediklerini ifade etmeleri, 18. yüzyıl beyefendilerine göre açıkça akli dengelerini yitirmiş olduklarının kanıtıydı. 

    Benzer ilanlar okur-yazarlık oranlarının yükselmesi ve geleneksel evlilik usullerinin sorgulanmaya başlamasıyla 2. Meşrutiyet dönemi Osmanlı toplumunda da yaygınlaşmıştı. 1914’te yayımlanmaya başlayan Musavver Malumat-ı Nafia bu tür izdivaç ilanlarını ilk yayımlayan gazeteydi. İlan vasıtasıyla evlilik girişiminin ikinci adresi ise Kadınları Çalıştırma Cemiyeti’nin ilanlarını yayımlayan Vakit gazetesiydi. Savaş yıllarında eşini, babasını, oğlunu ve kardeşini kaybeden kadınlara iş imkanı sağlayan cemiyet, kadınlara sağladığı desteğin geçici olduğunu düşünerek, daimi bir gelire sahip olmaları için bir evlendirme kampanyası başlatmıştı. Bünyesindeki erkek işçilerin 25, kadınların ise 20 yaşına kadar evlenmesini zorunlu tutan bu cemiyetin gazetesi, 1918’de 81’i kadın ve 55’i erkek aday olmak üzere toplam 136 evlenme ilanı yayımlanmıştı. 

    Yeni bir dil: Yelpaze dili

    Evlilik niyetiyle flört etmenin sosyal olarak kabul gören şekli, Avrupa’da genellikle balolarda gerçekleşiyordu. Ancak burada kurallar çok sıkıydı. Erkek ve kadın, üçüncü bir kişi tarafından resmî olarak tanıştırılmak zorundaydı. Dans ederlerken birbirlerine ilk isimleriyle hitap edemez; dansı iki parçadan fazla sürdüremez ve birbirlerine ancak eldivenle dokunabilirlerdi. Ailenin büyük kızı evlenmeden, daha küçük kızlar erkeklere cevap veremezdi. Ayrıca bir baloya gitmek ya da yürüyüş yapmak için kadınların yanında mutlaka bir refakatçi (genellikle anneleri) olması gerekiyordu. Buna rağmen çiftler birbirleriyle iletişim kurmanın yolunu bulmuştu: Yelpazeler!

    1797’de yayımlanan bir “yelpaze sözlüğü”ne göre, yelpazeyi sağ yanakta tutmak “evet”, sol yanakta tutmak “hayır” demekti. Düşürürseniz “Arkadaş kalalım”, sol elinizde açık olarak taşırsanız “Yanıma gel konuşalım” mesajı veriyordunuz. Yavaşça yelpaze sallamak “Evliyim”, hızlıca sallamak “Nişanlıyım”, yarı açık halde dudaklara bastırmak “Beni öpebilirsin”, kapalı yelpazeyi göze götürmek “Seni ne zaman görebilirim” anlamına geliyordu. Erkeklerin beklediği asıl mesaj ise, kalbe götürülen yelpazenin söylediği “Seni seviyorum”du. Gerçekten sıcak bastığında yanlışlıkla verilen mesajlar ne kazalara sebep oluyordu, o da hayalgücünüze kalmış. 

    Osmanlıların Cyrano de Bergerac’ları


    Okuma-yazma bilen Osmanlılar, aşk mektuplarını kendileri yazabilse de bilmeyenler arzuhalcilere mahkumdu. Bu dönemde dilekçe gibi aşk mektubu kalıpları vardı. 

    Osmanlılar ve mürekkepsiz mektuplar

    Akıllı telefonlar, sosyal medya beğenileri ve emojilerden çok önce, Osmanlı âşıkları da iletişim kurmanın çeşitli yöntemlerini bulmuştu. 16. yüzyıl sonlarında kadınlara eldiven giyme zorunluluğu getirilmesiyle kadınların gözleri harici bir yerini görmek imkansız hale gelmişti ama serde aşk olunca, çiçeklerden şemsiyelere, festen peçeye her şey flört aracı olabiliyordu. Küçücük jestlere sığdırılmış bu muhabbetnameler öylesine çeşitliydi ki, hiç konuşmadan bir roman bile yazılabilirdi. 

    Örneğin fesi başa takıp çıkarmak “Fazla naz ettin yeter artık” anlamındaydı; elde tutmak ya da göğsün üzerine bastırmak ise “Senin için yanıp tutuşuyorum” anlamına gelirdi. Eller bele giderse “Bana oyun ediyorsun. Sana inanmıyorum”, baş sağa-sola sallanırsa “Hainsin” demekti. İki göz hafifçe kapanıp baş yavaşça eğilirse de “Sevildiğimi anlıyorum” mesajı veriliyordu. 

    Sessiz ama derin Mesire yerlerinde karşılaşan kadınlar ve erkekler belki rahatça sohbet edemiyorlardı, ama en ufak jestten meyve, sebze, çiçeklere, peçelerden feslere her şeyin gizli bir anlamı vardı.

    Jestler yetmediğinde yiyecekler ve çiçekler devreye giriyordu. Adlarıyla kafiyeli anlamlar taşıyan çiçek, sebze, meyve ve yiyecekler mektup vazifesi görüyordu. Okuma-yazma bilmeyenler veya mektubunun yakalanmasından korkanlar sevgilerini bu şekilde dile getiriyorlardı. Mesajlar oldukça yaratıcıydı: Yoğurt “Gönlünü benden soğut”, biber “Ciğerim yanar tüter”, elma “Ahımı alma”, armut “Ver bana bir umut” demekti. Pencere önünde bir saksıya gonca gül diken aile, evde gelinlik kız olduğunu cümle âleme duyuruyordu. Kafiyeli mesajlar sevgiliye gönderilen çiçeklerin sayısına da türlü anlam yüklüyordu: Üç “Buluşmamız oldu güç”, beş “Olayım sana eş”, yedi “Aşkın beni yedi” manasına geliyordu. 

    Çiçeklerin eşcinsel aşklarda da anlam taşıdığını, Koçu’nun fulyadan sözedişinden öğreniyoruz. Bu çiçeği sarığına takan delikanlı, “yoluma altınlar harcanır”, elinde tutan, “beni tenhaya götür” demek istermiş.

    Tabii arada bir yanlış anlamalar olmuyor da değildi. Recaizade Ekrem’in Araba Sevdası’nda anlattığı alafranga Bihruz’un, Perîveş’e aşkı böyle bir kazaya kurban gitmişti. Bihruz yakasına taktığı sardunyayla “Yakınında olmaktan bahtiyarım” mesajı vermeye çalışırken, Perîveş gencin kullandığı “Böyle bir fanee çiçek” cümlesindeki “fanee”yi fani olarak anladığı için zavallı Bihruz’un aşkının fani bir çiçek gibi solup gideceğini düşünüp, ona yüz vermemişti.  

    Mendilim pembe, gönlüm sende

    Kırmızısı tutkulu aşk, turuncusu kalp yarası… Mendillerin renginden desenine, neresinden tutulduğuna kadar her detayı bir anlam ifade ediyordu. Kadınlar da haliyle bu gizli aşk mektuplarını işlemeye büyük özen gösteriyorlardı.

    İşte bu önemli: Mendillerin şifresi

    Musahipzade Celal, İstanbul Efendisi adlı piyesinde, erkeklerle haberleşmesin diye okuma-yazma öğretilmeyen Esma’nın beğendiği delikanlıya attığı mendille adresini bildirmesini anlatır. Safi adındaki delikanlı bu tür haberleşme yöntemleri konusunda cahil olduğundan bu işleri bilen yaşlı bir hanımdan yardım ister. Çöpçatan kadının bir mendilden çıkardığı adres tarifini bugün navigasyon cihazları bile bu kadar detaylı veremiyor: “Mendil pembe ve ıtırşahi kokuyor. Pembe, gönlüm var sende. Bu hanım seni seviyor. Bu hanım Altımermer’de oturuyor çünkü 6 tane mermer parçası var. ‘Mendil ıslaktı’ dedin. O zaman bu hanımın evi bir çeşmenin karşısında ve çifte camlı, aşı boyalı bir ev”.

    Mendillerin renkleri ayrı, jestleri ayrı anlam taşıyordu. Boşuna “Mendilimin yeşili/Ben kaybettim eşimi” diye türküler yakılmamış. Yeşil, mektup gönderdim bekliyorum demekti. Kırmızı, tutkulu aşk; turuncu, kalp yarasıydı. Siyah ise ayrılık habercisi… Ucu yanık mendil yanık bir kalbe, pencereden aşağı savrulan mendilin alınması, aşka cevap verildiğine işaret ediyordu. Sevgiliye gösterilen mendil ortadan tutuluyorsa, “Bu akşam seni bekliyorum” mesajı vardı; mendille göz silinmesi ise “Yanımdaki çaktı, işaret gönderme” anlamındaydı.

    Tabii burun silmek için değil, saklanmak için verilen mendiller, aşk bittikten sonra sahibine iade edilirdi. Bugün ayrılık sonrası birbirlerini sosyal medyadan silen âşıklardan çok da farklı değil…

    Ve sonrasında postanın nimetleri

    Baştan Çıkarma Üzerine’nin yazarı Jean Baudrillard, 1987’de Sylvère Lotringer ile yaptığı bir röportajda mektupla baştan çıkarmanın trajik yüzüyle ilgili bir anektod anlatır. Genç talibinden ateşli bir mektup alan kadın, ona en çok neresini beğendiğini sorar. Bu tür mektuplarda nelerin yazılabileceği bellidir. Ne kadar dürüsttür bilinmez ama “gözlerini” diye cevap verir genç adam. Sevgilisinden aldığı bir sonraki mektupta kağıda sarılmış bir “hediye” bulur: Kadının yerinden sökülmüş gözlerini… Sınırları en ince ayrıntısına kadar belirlenmiş mektuplaşma adabının ortasına atılmış bir bomba! “Meşum Stratejiler”in belki de en yüksek hâli. 

    Herkes mektuplarında bu kadar aşırıya kaçmıyordu. Hatta tüm amacı hanımefendilerin kat kat eteklerini aralamak olan Rönesans ve 17. yüzyıl erkeklerinin ağdalı iltifatlarla dolu mektuplarına kıyasla, 18. yüzyıl kur yapma rehberleri mektuplarda kadınların tutkularına değil, mantıklarına hitap etmeyi öneriyordu. 1809’da yazılmış bir mektuplaşma kılavuzu, kadınla erkeğin birbirleriyle yazışmaya, önce kızın babasına yazılan bir mektupla başlamalarını öneriyordu. 

    Osmanlılarda da okuma-yazma bilenler aşklarını, hasretlerini kendileri kağıda döker, aracılarla sevgililerine gönderirlerdi. Bilmeyenlerin işi ise arzuhalcilere kalmıştı. Aynı dilekçeler gibi bu mektupların da belli kalıpları vardı: “Tende canım, kaşı kemanım, nazlı dildarım, gül yüzlü şahım” gibi kalıp cümlelerle başlayan mektuplar, pek makbul değildi. Güzel bir aşk mektubu için orijinal deyimler bulunmalıydı: “Şifaulkulub (kalblerin şifası), gözüm yaşı ile yazıldı bu mektup. Nuş edip aşkın hun ile ciğer dolsun (aşkı içip, ciğer kanla dolsun)” gibi… Bu mektuplar çoğunlukla “değersiz” bir armağanla (elmas yüzük, fındık altını) gönderilirdi. Bazen de Ahmet Mithat ile Fitnat Hanım arasındaki aşk mektuplarında olduğu gibi, “Durun size bir beddua edeyim. İnşallah yakın zamanda öyle üşürsünüz ki sizi ancak gövdemin ateşi ısıtır” gibi aşk şakaları yeralırdı.

    Günümüzün sesli harfleri kullanmaya bile üşenen aceleci insanları için abartılı belki ama “Slm, nbr”den daha çok kalbe dokunduğu aşikar bu mektupların…

  • Ekolojik bir krizin tarihi

    Ekolojik bir krizin tarihi

    Plastik, etrafımızı çepeçevre kuşatmış olsa da plastik karşıtı hareket giderek artan oranlarda başarı elde ediyor. 2000’lerden bu yana plastiğin yarattığı çevre tahribatına dikkati çeken çevre hareketi, özellikle plastik poşet kullanımını en aza indirme hedefine doğru emin adımlarla ilerliyor. 19. yüzyıldan altın çağı 2. Dünya Savaşı yıllarına, plastiğin yükselişi ve gözden düşüşü…

    Plastik hayatımızın her yerinde. Günümüzde arabaların ve uçakların yüzde 50’si plastikten yapılıyor. Üzerimize giydiğimiz kıyafetlerdeki naylon ve polyester oranı (her ikisi de plastik) giderek pamuk, yün gibi doğal malzemelerin üzerine çıkıyor. Oyuncaklardan çay poşetlerine, ev eşyalarından ambalaj malzemelerine elimizi attığımız her yerde karşımıza çıkan plastiğin saltanatı o kadar güçlü ki her yıl dünya çapında ürettiğimiz 340 milyon tonluk plastik atıkla New York’un bütün gökdelenlerini doldurabiliyoruz. 1950’den bu yana üretilen 8,3 milyar metreküp mikroplastikle ise Türkiye’nin yüzey alanı yaklaşık olarak diz boyuna kadar kaplanabiliyor. 

    Plastiğe karşı dünyanın her yerinden yükselen itirazlar ise oldukça yakın tarihli. 2016’da Greenpeace tarafından plastik kullanımına karşı başlatılan bir kampanya yalnızca dört ay içerisinde 365 bin imzaya ulaşarak o güne dek çevre hareketinin topladığı en büyük kamuoyu desteğini aldı. 2018 Dünya Çevre Günü’nde Birleşmiş Milletler, her yıl 8 milyon tondan fazla plastiğin denizleri doldurduğunu, böyle giderse 2050’ye gelindiğinde denizlerde balıktan çok plastik olacağını söyleyerek tek kullanımlık plastiklerin reddedilmesi gerektiği mesajını verdi. Türkiye’de de, pek çok başka ülke gibi 2018’in sonlarında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından çıkarılan bir kanunla plastik poşetlerin müşterilere bedava verilmek yerine satılması zorunlu hale getirildi. 

    Plastik dağları Pekin’deki bu çöplükte, plastik atıklardan dağlar oluşmuş. Bu atıklar ne yazık ki 1000 yıl boyunca doğaya geri döndürülemeyecek.

    Aslında biliminsanlarının plastiğin çevre üzerindeki etkisini keşfetmesi yeni bir gelişme değildi. 1990’ların başlarında araştırmacılar okyanuslardaki atıkların yüzde 60-80’inin doğada 1000 yıl boyunca çözünmeyen plastiklerden oluştuğunu farketmişti. Plymouth Üniversitesi okyanusbilimcilerinden Richard Thompson’ın ürünlerde kullanılan küçük plastik partiküllere ya da büyük plastiklerin parçalanması sonucu milyarlarca minik parçaya ayrılmasına ”mikroplastik” ismini vermesinin üzerinden ise 16 yıl geçti. O günden bugüne dünyanın her yerindeki araştırmacılar, neredeyse yüzde 70’i denizlere taşınan mikroplastiklerin her yıl 10 milyonun üzerinde deniz canlısı üzerindeki öldürücü etkisini belgeliyor. 

    Kamuoyunun konuya artan ilgisi de mikroplastiklerle yakından ilgili. Temizlik ve kozmetik malzemelerinden, hatta sentetik ve naylon kıyafetlerden lavabolarımıza, oradan da denizlere taşınan bu partiküllerin doğadaki canlıların midesine giderek o canlıyı aç bıraktığını, bağırsaklarını tıkayıp öldürdüğünü öğrenmek milyonlarca insanı harekete geçirdi. 

    Yarattığımız tahribat Midesi yuttuğu plastik parçalarıyla dolu bu ölü albatros, yarattığımız tahribatın şok edici görüntülerinden yalnızca biri. Her yıl 10 milyonun üzerinde deniz canlısı, plastik atıklar yüzünden hayatını kaybediyor.

    Plastik karşıtı harekete olan tüm bu ilgiye ve plastiğin hayatımızın her köşesini kaplayan varlığına rağmen çoğumuz plastiğin ne olduğunu, nereden geldiğini bir çırpıda söyleyemeyebiliriz. Petrol rafinerilerinde kullanılan ham petrolün işlenmesi sonucu arta kalan malzemelerden elde edilen plastiğin hikayesi aynı zamanda 2. Dünya Savaşı sonrasında tüketici kültürünü şekillendiren fosil yakıtların da hikayesi… Aslında kimyacılar 19. yüzyılda bile tarak gibi ev eşyalarında plastiğin erken bir formunu kullanıyorlardı. Başta “Parkesine” olarak adlandırılan bu materyal, daha sonra üretildiği bitkisel selülozdan yola çıkılarak selüloid adını almıştı. Plastiğin altın çağı ise 1907’de ABD’de “Bakelite”in keşfedilmesiyle başladı. Kolay kırılan “Parkesine”in aksine petrol üretiminde ortaya çıkan atıklardan elde edilen bir malzeme olan “Bakelite”, sert ve dayanıklıydı. Mucitleri, başta elektrik kablolarında yalıtım malzemesi olarak kullanılmasını planlamışlar, fakat çok geçmeden neredeyse sınırsız potansiyelinin farkına vararak onu “1001 şekilde kullanılabilen malzeme” olarak pazarlamışlardı. Bugünden bakınca “1001”in oldukça yetersiz bir tahmin olduğunu görüyoruz. 

    Denizlerin istenmeyen sakini Dünyada her saniyede 160 bin adet plastik poşet tüketiliyor. Yıllık plastik poşet üretimi ise 5 trilyon. Her yıl 8 milyon tonu denizlere dökülen plastik atıklar, deniz canlıları için büyük tehdit!

    Plastiğin keşfinin ardından her geçen gün yenisi eklenen kullanım alanları kamuoyunu şaşırtadursun, bu materyali vazgeçilmez hale getiren 2. Dünya Savaşı’ydı. Savaş yıllarında yaşanan doğal malzeme kıtlığı, savaş malzemelerine olan artan üretim talebi ve yalnızca “kömür, su ve hava” kullanılarak elde edilen plastiğin sonsuz potansiyeliyle birleşince plastik bir anda savaş endüstrisinin motoru haline geldi. 1939-1945 arasında ABD’nin plastik üretimi neredeyse üç katına çıkarak 371 bin tona ulaştı. 

    Savaş sonrası yıllarda da, korkunç bir hızda büyüyen ekonominin hammadde ihtiyacı pamuk, cam ve mukavva yerine giderek daha fazla plastiğe dayandı. 1950’lerin başlarında piyasaya sürülen ince plastik ambalajlar, kağıt ve kumaş ambalajların yerini aldı. Aynı dönemde lateks boya ve polistiren yalıtım formunda plastik, milyonlarca eve girdi. Hattâ dünyanın sınırlarını aşıp uzaya bile ulaştı. 1969’da Neil Armstrong’un Ay’ın yüzeyine diktiği bayrak naylondan yapılmıştı. Ertesi yıl, dünyanın önde gelen iki meşrubat üreticisi cam şişelerini plastik versiyonlarıyla değiştirdi. 

    Dünyayı bitirdi, Ay’a bile dikildiPlastik, özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarından itibaren dünyayı ele geçirdi. Dünyayla kalmadı, Ay’a bile gitti. 1969’da Neil Armstrong’un Ay’a diktiği bayrak plastik bazlı bir malzeme olan naylondan yapılmıştı.

    Her şekle girmesi ve hafifliği haricinde, maliyetinin düşüklüğü de plastiği kolayca kullanılıp atılabilen bir malzeme haline getirdi. Bu durum günümüzün tüketici kültürünün tercihlerini “uzun süre dayanan, kıymetli eşyalardan” “dayanıksız, ama uygun fiyatlı olduğundan hemen yenisi alınabilen eşyalara” doğru kaydırdı. Bu tercihin daha fazla çöp ve dolayısıyla daha fazla çevre tahribatı anlamına geldiği ise bugün aşikar. 

    Plastik-karşıtı hareketin dünya çapında kısa sürede elde ettiği başarının ümit verici olması ise büyük bir teselli. Türkiye’de 2018’de kişi başı yıllık ortalama 440 adet olan poşet kullanımının, yasa sonrası 2025 yılında 40 adete indirerek Avrupa Birliği değerlerine ulaşması amaçlanmıştı. İlk belirlemelere göre uygulamanın başlamasıyla plastik poşet tüketimi yüzde 70 azalmış durumda. Her ne kadar plastik, gözle görülür ve görülmez formlarıyla hayatın her alanına sızmış olsa da, en görünür ve yaygın olduğu alanlarından başlayarak kullanımını en aza indirmek tüm dünyayı tehdit eden plastik atık sorununu çözme yolunda atılacak en önemli adımlardan…

  • Ayasofya’ya bir şifa: Mimar Kemaleddin Bey

    Ayasofya’ya bir şifa: Mimar Kemaleddin Bey

    Son dönem Osmanlı, erken cumhuriyet devrinin önde gelen mimarlarından Kemaleddin Bey (ünlü besteci-yazar İlhan Mimaroğlu’nun babası); 1925’te Ayasofya’yı bir uzmanlar kurulu eşliğinde incelemiş ve yapılması gereken tamirat-iyileşmeleri kayda geçirmişti. Ayasofya Camii Hakkında Rapordur başlıklı bu kısa eser, hiçbir katalogda yer almıyor.

    Hıristiyan ve İslâm dünyasının en önemli merkezlerinden Ayasofya, İstanbul denince ilk akla gelen idollerden. Yapıldığı ilk yıllarda Büyük Kilise (Megale Ekklesia) olarak adlandırılmış olan Ayasofya, şüphesiz dünyadaki en büyük mimarî eserlerden biri. 5. yüzyıldan itibaren Sophia denilemeye başlanan bu mabet bir Hıristiyan azizeye değil, Theia Sophia’ya yani “kutsal hikmet”e adanmış.

    Hagia Sophia olarak bilinen bu kiliseye İstanbul’un alınışından sonra Osmanlılar tarafından Ayasofya denilmiş ve bu isim günümüze kadar gelmiş. Ayasofya, Osmanlı döneminde de çok önemli bir ibadethane, medresesiyle Osmanlı eğitim hayatında varılabilecek en yüksek noktalardan biri. İstanbul’a gelen tüm seyyahların uğrak noktası, Osmanlı padişahlarının etrafına ilaveler yapmakta adeta yarıştıkları bir abide. 

    1925’te bir uzmanlar heyeti eşliğinde incelenen Ayasofya’yla ilgili hazırlanan rapor (solda), 20 TL’lik banknotların üzerindeki portresinden tanıdığımız Mimar Kemaleddin Bey’in öncülüğünde düzenlenmişti (sağda).

    Ayasofya, yapılış tarihinden itibaren pek çok kez mimari açıdan tehlikeler yaşamış, çökmeler, yıkımlar görmüş. Ayasofya binasının tarihi adeta bir yıkımlar, onarımlar, inşaatlar tarihidir. İlk inşaından itibaren kubbesi, binanın taşıyıcıları, çevresi, iç kısmı yıkımlar görmüş tekrar tekrar onarılmıştır. Bizans’tan Osmanlılara, cumhuriyete, Ayasofya tarihi gibi onu onaranlar ve onarımlar da ünlüdür. Osmanlı döneminde Mimar Sinan-ı Atik, Mimar Ayas, Mimar Hayrettin, Mimar Sinan gibi hassa mimarlarının emeği geçmiş, onarımına elleri değmiştir. Birçok yabancı mimar ve biliminsanı da Ayasofya’nın onarımı ilgilenmiştir. Ch. Texier, N. Efimov, W. Salzenberg, G. T. Fossati, H. Prost, Maranconi, E. J. Proupper, C. Gurlitt, Hoffman, Thomas Wittemore gibi mimar ve uzmanlar Ayasofya üzerinde hem çalışmışlar, hem de kimi ufak kimi büyük iz bırakmışlardır.

    Evkaf Nezareti yani Vakıflar Bakanlığı, imparatorluğun son yılları ve cumhuriyetin ilk yıllarında Ayasofya müze olmadan önce bazı onarım girişimlerinde bulunmuştur. 1905’ten itibaren Evkaf Nezareti, kendisine bağlı bulunan İnşaat ve Tamirat Şubesi elemanlarıyla Ayasofya’nın onarım ve bakımına müdahil olmuştur. Bu sürecin başında en önde gelen isim kuşkusuz Mimar Kemaleddin Bey’dir. Uzun yıllar Ayasofya ile meşgul olan Mimar Kemaleddin Bey, son kez 29 Aralık 1925’te vakıflar mensubu olarak reisi bulunduğu bir heyetle birlikte Ayasofya’nın durumunu incelemiş ve 13 sayfalık bir rapor hazırlatmıştır. 28×16 cm. ölçüsündeki bu rapor Eski Türkçe rik’a harflerle yazılmış, Mühendis Mektebi Matbaası’nda belirli sayıda basılmış ve ilgililere sunulmuştur. Millî Kütüphane kayıtları dahil Eski Türkçe baskı kitapları inceleyen hiçbir kaynakta kaydı bulunmayan bu eserden, şimdiye kadar Ayasofya üzerine yazılmış kitaplarda da bilgi bulunmaz.

    Cami hatırası 1934’te müzeye çevrilen Ayasofya, 1927’de hakkındaki raporun yayımlandığı tarihte henüz cami olarak kullanılıyordu.

    Ayasofya Camii Hakkında Rapordur başlığını taşıyan eser 1 sayfalık bir giriş ve “Ma‘lumât-ı tarihiyye, Tarz-ı İnşaiyye, Binanın hâl-i hâzırı, Tağayyür şekilleri tevlid eden esbab, Temel zemini, Binadaki çatlaklar, Tağayyür-i şekl devam ediyor mu?, Binanın idame-i hayatı neye mütevakıftır?” başlıklı bölümlerden oluşur. “Vesâikin tab’ (basılması) ettirilmesi lüzumu” başlıklı, 12 Kanunsani 1927 tarihli kısa açıklamada belgenin basılmasının önemi vurgulanır. En son sayfada ise raporu hazırlayan kadronun imzası vardır. Bu imzalar “Sabık İskân Heyet-i Fenniyesi Reisi ve Mühendis Mektebi Muallimi Hasan Hâdi, Muallim-Mühendis Ali Ziya, Muallim-Mühendis Burhaneddin, Evkaf İnşaat ve Ta’mirât Müdir Muavini Muallim- Mühendis Mehmed Fikri, Evkaf İnşaat ve Ta’mirât Müdiri, Mimar-Muallim Kemâleddin” isimli kişilerindir.

    1927 – AYASOFYA RAPORU

    Binanın yaşaması nelere bağlıdır?

    Mimar Kemaleddin öncülüğünde hazırlanan ve Ayasofya hakkında pek çok detayı barındıran raporun önemli noktalarından olan “Binanın idame-i hayatı neye mütevakkıftır?” başlıklı bölüm şöyle:

    “Binanın hayatını ani bir surette tehdid eden bir sebeb mevcud değildir. Ma-hezâ ebnayı setr eden kurşunlarda hayli bir bozukluklar mevcud olup yağmur suları bir çok yerlerden bina içerisine aktığı müşahede edilmiştir.

    Bu hâlin temadisi binayı tehlikeye koyabilir. Bu cihet nazar-ı itibare alınarak 29 Kanunevvel 341 (29 Aralık 1925) tarihli raporumuz ile kurşunların müstacilen ta’miri lüzumu arz edilmiş idi. 

    Evkaf müdiriyet-i umumiyesince dört ay akdem kurşunların ta’miratına mübaşeret edilerek şimdiye kadar büyük kubbeye ait aksam ikmâl edilerek ta’mirâta devam edilmekte bulunmuştur.

    Yukarıda büyük kubbeyi tutan dört esas ayaktan garb cihetindeki ayakta çatlaklar mevcud olduğu beyan edilmiş idi. Bu çatlak mahallerin takviyesi behemal lâzımdır. Bu takviye ameliyatı son zamanlarda taamüm etmeğe başlamış olan Almanya’da Mayns şehrinde vaki katedrallik tahkim ameliyatında muvaffakiyetle tatbik edilmiş bulunan yüksek mukavemetli çimento harcının tazyik-i hava ile çatlak içerisine delk edilmesi usuliyle icrası muvafıktır.

    Bu ameliyatın icrası behemahal bu gibi hususatta sahib-i ihtisas bulunan bir şirkete ihale edilmelidir.

    Ameliyat-ı mezkurenin icrası sırasında ayakta mevcut mermer kaplamaların kemâl-i dikkatle çıkarılması suretiyle ayağın elyevm gayrimeri aksamının da muayene edilmesi muvafık olur. Bu muayene lüzum gösterir ise ayak demir çenberler ianesiyle de takviye edilmelidir. 

    Bunların haricinde şiddetli bir hareket-i arz gibi bir afet hariç tutulursa binanın hayatını tehdid eyleyen bir sebeb görülememiştir. Ma’heza hiç bir bina böyle bir afete mukavemet edecek surette inşa edilmemiştir. 

    Bâlâda zikredilen takviye ameliyatından başka büyük kubbenin bir kaç demir çenber ianesiyle tahkimi meselesine masruf bir tedbir ihtiyati olur. Bu demir çenberlerin maktaları kubbenin husule getirdiği yanlız başına mukavemet edebilecek surette hesab edilmelidir.

    Demir çenberlerin adedi ve suret-i inşaları hakkında evvel emirde bir proje ve keşifname tanzim edilmek muktezidir”.