Etiket: Sayı:72

  • İnsansız dünyada final sahnelerinde…

    İnsansız dünyada final sahnelerinde…

    Baudelaire’in imgesi “insansız evren”. Sanat tarihçisi Thomas Schlesser, 19. yüzyıldan günümüze, görsel sanatlar üzerinden işliyor konuyu. Kitaplardan filmlere, videolara uzanan kapsamlı eseri, senaryodan gerçeğe, “kıyamet”i  ele alıyor. 2020 ilkyazında in cin top oynayan büyük kent meydanlarında yaşanan belki de bir provadır.

    İnsanlar çekilince, canlı organizmalar olarak bakılabilecek kentler de rahatladı. San Marco meydanından Rialto’ya uzanan ve yoluna hiçbir insanın çıkmadığı kamera gösteriyor: Venedik’te cinler dolaşıyor bir tek. Apartman-gemilerin binlerce gezmeni içine hışımla boşalttığı o güzelim şehir batayazıyordu az daha, yakın geçmişte.

    Trafalgar’ı, Concorde’u, Vatikan’ı, Times Square’i ve benzerlerini önümüze getiren panoramik çekimler, bana Thomas Schlesser’in devasa kitabı İnsansız Evren’i (L’Univers sans l’Homme, 2016) düşündürdü; başlangıçta abartılı girişim saymıştım, Hartung-Bergman vakfının yöneticisi genç sanat tarihçisinin çalışmasını; Covid-19 ne denli yanıldığımı gösteriyor işte.

    Baudelaire’in imgesi “insansız evren”. Schlesser, 19. yüzyıldan günümüze, görsel sanatlar üzerinden işliyor konuyu. Doğayı, insanı devreden çıkararak temsil eden premodern sanatçıların yapıtlarında, “eldeğmemiş”e açık-örtük bir yüceltme (Courbet’de, Monet’nin “Nilüferler”inde), bir köklü tedirginlik (Caspar David Friedrich, Carus, Thomas Moran gibi örneklerde), bir tür hınç duygusu (Alfred Kubin’de) ağır basıyor.

    Kıyamet tasası ve tasarımları Thomas Schlesser, İnsansız Evren kitabında 19. yüzyıldan günümüze görsel sanatlar üzerinden kıyamet tasası ve tasarımlarına odaklanmış.

    Modernlerle birlikte, non-figuratif eğilimin arttığı, insanın da soyutlamadan payını aldığı biliniyor. “Land Art”ın kendiliğinden insansız evreninde, sözgelimi Long’un ya da Goldsworthy’nin işlerinde mesafenin büyüdüğünü görüyoruz.

    Schlesser, canalıcı bir anadamara yüklenmiş çalışmasında: Kıyamet tasasına ve tasarımlarına. Romantiklerde, özellikle de konunun pîri John “Mad” Martin’in yapıtında sorun “Tanrı’nın gazabı” izleğine bağlanır. Sodom ve Gomorra’nın yıkımından Tate’deki “Gazabının Taştığı Gün Geldi” tablosuna apokaliptik son düşüncesi öndeki yerini korur.

    Modernler, buna karşılık, kıyametin insan elinden çıkageleceğini gösteren gelişmelerden hareketle yapıtlarında bu temayı işlediler: Andy Warhol’un, Jean Tinguely’nin nükleer felaket imgesi ile haşırneşir olmaları boşuna değildi. Günther Anders’ten 1956 tarihli bir paragraf seçilmiş İnsansız Evren’de; ayrıksı düşünür “insanlık nasıl varlığını sürdürecek sorusunun yerini ‘sürdürmeli mi’ sorusu almış durumda” diyor ve kıyamet karşısında körleştiğini vurguluyor. O gün bugün yaşanan çevre duyarsızlığı, ufukta beliren iklim felaketi bağlamındaki vurdumduymazlıkla birleşerek katmerlenmedi mi? Covid-19 belki de bir “ön” işaretten ibaret.

    İnsanın ardından Thomas Schlesser, İnsansız Evren sinema ve video kültüründeki kıyamet senaryolarına da yer vermiş.

    Thomas Schlesser, kitabının son bölümünde aslan payını haklı olarak sinemada ve video kültüründe yeri belirgin kıyamet senaryolarına ayırmış. Her şey, Pierre Boulle’un Maymunlar Cehennemi’nin(1963) sinemaya uyarlanmasıyla (1968) başlamıştır, denilebilir — ‘son sahne’ bir bakıma, izleyen filmler için “sol anahtarı” işlevi görmüştü. 2004 yapımı “Yarından Sonraki Gün”, 2008 yapımı “Akıbet/The Aftermath” ve sonrasında aynı yönetmenin “2012”si, Lars von Trier’in “Melancholia” filmi insanın yerküreden siliniş fikrine oldukça gerçekçi yaklaşımlar getiren filmler.

    Kameranın ıssız megapolislerin, terkedilmiş görkemli yıkıntıların ortasından ilerleyişiyle karşılaştırıldığında, 2020 ilkyazında in cin top oynayan büyük kent meydanlarında yaşanan belki de bir provadır:

    “Bütün bir şehir, hattâ bir başkent ya da bütün bir ülke işin sahnesi ve dekoru olmalı. Bizzat devlet temsil tarihini dörtbir yanda duyurmalı. Günü ve saatı geldiğinde, herkes tam o an evine girip anahtarını iki kez kilitte döndürmeli, dışarıda iki saat boyunca kul kalmamalı. Sokaklarda hiç kimse, devlet dairelerinde hiç kimse, kamusal alanlarda kimse olmamalı; kırsal kesimlerde de her yer kapalı kalmalı, herkes evinde bulunmalı, oradan kıpırdamamalı. Saha, Uzay’ın gözlerine benzemeli, iki saat boyunca, bütün yaşayanlardan boşaltılmalı”.

    “The Last of Us” adlı oyunda kıyamet sonrası Berlin’de bir tren istasyonu.

    Schlesser, üç yıl önce yayımladığı kitabında Yves Klein’ın 27 Kasım 1960 tarihinde gerçekleştirdiği “Boşluğa Atlayış” eylemine eşlik etsin diye bastırdığı 4 sayfalık Pazar Gazetesi’ne yer vermiş, ama sözkonusu nüshanın ikinci sayfasındaki kısa, yukarıda Türkçesini verdiğim “Boşluğu Yakalamak” metninde sanatçının yansıttığı dileğin Covid-19 günlerinde zorunlu olarak gerçekleşeceğini öngöremediği için, ondan sözetmemiş -başka bir bağlamda üzerinde durduğum için ayrıntılarını tanıdığım bir sanat eylemiydi “Boşluğa Atlayış” (Uzantı bilgiler için, Yves Klein/Chelsea Otel Manifestosu”na bakılmalı, Norgunk, 2002, çev. Deniz Artun-Alpagut Gültekin).

    “İnsansız Dünya” bir zaman nasıl olsa gerçekleşecek. Bütün göstergeler insanoğlunun bunun kendiliğinden başına gelmesini beklemeyeceğini gösteriyor. Covid-19’u peyledi mi, peydahladı mı, ortaya çıkmasına yol verdi mi henüz bilmiyoruz; yerküreden böyle mi kazınacağız, onu da. Jean Tinguely, 1962’de kurmuş cümleyi:

    “Dünyanın sonunun bizim kafamızda kurduğumuz biçimde geleceğini bekleyemeyiz herhalde”.

  • Defoe ve Camus’de veba ve karantina: Bugünün aynası, aynısı!

    Defoe ve Camus’de veba ve karantina: Bugünün aynası, aynısı!

    İngiliz yazar Daniel Defoe Veba Yılı Günlüğü’nde (1722) gerçek bir olayı, 1665 Londra veba salgınını bir roman tadıyla anlatır. Fransız yazar Albert Camus de Veba’da Cezayir’in Oran kentinde 1940’larda yaşanan kurgusal bir salgını romanlaştırır. Sayısız insan bu kitapları herhangi bir hapsolma-kuşatılma durumunun, yokolma tehdidinin temsili olarak okumuştur. Günümüzdeki COVID-19 salgınının ortaya koyduklarıyla şaşırtıcı benzerlikler…

    İkinci veba pandemisi Batı dünyasını Ortaçağ’ın sonlarında vurur ve artçı salgınlarla birkaç yüzyıl devam eder. Hayatın, dolayısıyla edebiyatın bir parçası olur. İlgisiz metinlerin içinde aniden karşımıza çıkar. Boccaccio’nun Decameron’unda 10 kişi Floransa’da veba salgını nedeniyle bir eve kapanır, birbirlerine öyküler anlatırlar. Shakespeare’in Romeo ve Juliet’inde iki âşık haber taşıyan ulağın yolda karantinaya alınması yüzünden ölüme sürüklenir.

    Doğrudan salgını konu edinmiş yazarlar da vardır. Bunların içinde iki başyapıt öne çıkar: İngiliz yazar Daniel Defoe’nun 1722 tarihli Veba Yılı Günlüğü (A Journal of the Plague Year) ve Fransız yazar Albert Camus’nün 1947 tarihli Veba’sı (La Peste).    

    İki yazar da salgınlara takıntılı bir ilgi duyarlar. Daniel Defoe 1722’de vebayla ilgili iki kitap yayımlar: Veba Yıllığı Günlüğü ve daha az bilinen Veba İçin Gerekli Hazırlıklar (Due Preparations for the Plague). Albert Camus ise 1947’de Veba’yı yayımladıktan 1 yıl sonra Kuşatma (L’État de Siège) adlı oyununda veba korkusunun tuzağındaki bir başka kenti gündeme getirir.

    Yaşlı Brueghel’in ünlü resmi “Ölümün Zaferi”, 16 yüzyıldaki Veba salgınını canlandırıyor.

    Bu takıntının nedenleri vardır. Daniel Defoe 1720 Marsilya veba salgınıyla ilgili haberlerden çok etkilenir, kendisi beş yaşındayken Londra’da patlak veren 1665 veba salgınını hatırlar. Bugün bizim yaptığımız gibi, dünya bir salgının avucuna düşmüşken geçmişteki afetlere bakmak ister. Albert Camus ise Fransız sömürgesi Cezayir’de, Oran kentinde doğmuştur. Burada 20. yüzyılda sık sık kolera ve tifüs salgınları patlak verir. Camus 1940-41’de tam da Oran’dayken kentte bir kolera salgını birkaç bin kişinin ölümüne neden olur.

    Okurlar bu kitaplarda anlatılan salgınları bir çeşit metafor olarak görmüştür. Dehşet, çaresizlik ve kötülüğün pençesine düşmüş birer kent distopyası okuduklarını düşünürler. Zaten Albert Camus kitabının başına Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe romanından şu alıntıyı koymuştur: “Gerçekten varolan herhangi bir şeyi varolmayan bir şeyle temsil etmek ne kadar mantıklıysa, bir hapsolma şeklini de bir başkasıyla temsil etmek o kadar mantıklıdır”.

    Bu alıntı iki veba yazarı arasındaki bağlantıyı da gösterir. Albert Camus herhalde Veba Yılı Günlüğü’nü okumuştur; Daniel Defoe’nun gözde temalarından biri olan hapsedilme korkusu ve kurtulma arzusunu gayet iyi bilir. Camus için salgın bir metafordur. Fransa’nın 1940-1944 arasında Nazi işgali sırasında yaşadığı hapis, iç sürgün ve korku ortamını bir veba salgını yaşayan Oran’a taşır. Bu nedenle kimse Veba’yı tam da bahsettiği konuyu yani salgını anlatan bir metin olarak okumaz. Camus’nün kendisi de, Roland Barthes’ın romana yönelik eleştirilerini cevaplarken vebanın bir metafor olduğunu açıkça belirtmiştir: “Veba’nın birçok açıdan okunmasını istedim ama bariz içeriği, Nazizme karşı Avrupa direnişiydi”.   

    Daniel Defoe, Londra’da veba salgını başladığında 5 yaşındaydı ve ailesiyle şehir dışına kaçmışlardı.

    Daniel Defoe’nun Veba Yılı Günlüğü ise yıllarca herhangi bir kaba sığdırılamaz. Nedir bu metin? Tarihî bir roman mı? Geçmişe dönük uzun bir röportaj mı? Bir tarih araştırması mı? Ele alınan konu yani 1665 Londra veba salgını gerçek bir olay olduğu, Defoe’nun metni belgelere dayalı rakam ve istatistiklerle dolup taştığı halde, kitaba bir ara “roman” denilmesi uygun görülür. Yazar insan duygularını öyle bir güçle aktarır ki tarih veya gazetecilik kalıplarına sığmaz. Zaten Daniel Defoe istemeden romancı olmuş bir tür gazetecidir. En ünlü iki romanı Robinson Crusoe ile Moll Flanders’ın bile birer röportaj olduğuna inandırmak istemiştir okurlarını. Otomatik Portakal’ın yazarı Anthony Burgess, onun için “İngiliz edebiyatının en büyük yalancısı” demiştir.

    Her iki kitabın kendilerinden birinci tekil şahısla sözeden birer anlatıcısı vardır. Veba’nın en son sayfasında bu anlatıcının aynı zamanda romanın kahramanı Doktor Bernard Rieux olduğu açıklanır. Veba Yıllığı Günlüğü’nün anlatıcısı ise Londralı bir saraçtır (at koşumları yapan bir zanaatkâr). Kitabın en son satırında adının H. F. olduğunu öğreniriz. Bu iki anlatıcı bizi korku dolu iki şehirde ev ev, sokak sokak dolaştırır.

    Albert Camus ise vebayı Nazi işgali sırasında yaşadığı hapis deneyimini anlatmak için bir metafor olarak kullandı. Yazar, romanının geçtiği Cezayir Oran’da.

    TEHLİKEYE UYANMA

    Herkes vebanın sona erdiğini biliyor; ölüler hariç

    Bir salgın patlak verdiğinde hekimlerden devletin tepesine kadar yetkililer hem geç kalmaktan hem erken davranmaktan korkarlar. Davranış bilimcilerin “taraflı doğrulama” dedikleri eğilimi benimser, yani istedikleri senaryoya inanmayı tercih ederler. Veba romanında iki hekim arasındaki şu konuşmaya kulak verelim:

    “…

    – Aslında ne olduğunu biliyorsunuz değil mi Rieux?

    – Analizlerin sonucunu bekliyorum.

    – Ben biliyorum. Analize filan ihtiyacım yok. Bir meslektaşın dediği gibi: ‘Mümkün değil, herkes bunun Batı’da yok olduğunu biliyor’. Evet, herkes biliyor, ölüler hariç. Hadi Rieux, ne olduğunu siz de benim kadar biliyorsunuz…

    ‘Evet’ dedi Rieux. ‘İnanılır gibi değil. Ama galiba veba’…”

    Veba Yılı Günlüğü’nde, Londralılar Hollanda ile iş yapan tüccarların mektuplarından salgının orayı kasıp kavurduğunu öğrenirler, söylentiler kulaktan kulağa yayılır:

    “Hükümetin ne olup bittiğini iyi bildiği anlaşılıyordu, salgının buraya sıçramasını önlemek için yapılması gerekenlere dair bazı toplantılar yapılmıştı ama bütün bunlar çok gizli tutulmuştu”. Az sonra fakir dış mahallelerde veba ölümleri başladığı halde, Londra’nın kalbinde yani sur içindeki City’de herkes rahattır, kaygılanmaz. Bir süre sonra, daha yetkililer bir tedbire başvurmadan zenginler şehri terketmeye başlar: “Sokaklar eşyalar, kadınlar, çocuklarla dolu arabalardan görülmez oldu. Korkunç, acı bir manzaraydı bu. Belediye başkanının kapısına ulaşmak mümkün değildi, geçiş izni ve sağlık sertifikası almak için herkes birbirini çiğniyordu, bunlar olmadan şehir dışında yolculuk etmek, bir handa gecelemek mümkün değildi. Belediye başkanı bir süre zorluk çıkarmadan başvuran herkese sertifika dağıttı”. 


    RAKAMLARIN ANLAMSIZLIĞI

    İstatistik tartışmaları ve gerçek sayıların gizlenmesi

    Bir salgın, rakamlar, tablolar ve grafiklerle belgelenir. Herkes resmî açıklamaları endişeyle bekler ama bir yandan da hasta ve ölü sayıları giderek anlamsızlaşır. Veba Yılı Günlüğü’nde anlatıcı H. F. durmadan haftalık “ölüm raporları”nı (Bills of Mortality) izler. Bunlar, Londra’da her mahalle kilisesinin kayda geçirdiği ölü sayısını ve ölüm nedenini belirten listelerdir. Kitap, mahalle mahalle karşılaştırmalı ölüm tablolarıyla doludur. H. F.’nin takıntısı bugün bizim istatistikleri izleyişimizi andırır:

    “Sonraki liste 23 Mayıs-30 Mayıs haftasına aitti, burada vebadan ölüm rakamı 17’ydi ama St. Giles mahallesindeki definler 53’e çıkmıştı, korkunç bir sayı! Bunlardan 9’unun vebadan öldüğü belirtilmişti. Ama araştırma yapılınca bu mahallede aslında vebadan ölen 20 kişinin daha olduğu öğrenildi, bir bölümünün lekelihummadan öldüğü yazılmış, diğerlerinin ise ölüm nedeni saklanmıştı”.

    Veba Yıllığı Günlüğü’nün ilk baskısında kitap “salgın sırasında Londra’da bulunan bir kişinin daha önce bilinmeyen günlüğü” olarak lanse edildi. Defoe anlatıcı olarak amcası saraç Henry Foe’nun baş harflerini (H.F.) kullandı.
    Londra’nın mahalle kiliseleri kendi bölgelerindeki ölüleri “bill of mortality” denilen haftalık listelere kaydederdi. Defoe’nun en önem verdiği kaynak buydu.

    Veba’da Doktor Rieux, 543’te Kostantiniyye’yi (İstanbul) sarsan ilk büyük pandemiyi hatırlar. Procopius, o sırada İstanbul’da 1 günde 10 bin kişinin öldüğünü yazmıştır. “On bin ölü, büyük bir sinemanın alabileceği seyircinin beş katı eder” diye düşünür Rieux. “Beş sinemadan dağılan insanları toplayıp şehrin meydanına götürün ve neye benzediği anlaşılsın diye hepsini öldürün. En azından bu isimsiz kalabalığa bir yüz verebiliriz o zaman. Ama tabii, böyle bir şey yapmak mümkün değil, zaten kim on bin yüzü tanıyabilir ki?”

    EV HAPSİ

    Ne kadar kapatılmış ev varsa o kadar hapishane vardı

    Veba Yılı Günlüğü’nün anlatıcısı, Londra’da Haziran 1665’te belediye başkanı ve ihtiyarlar heyetinin veba görülen evlerin karantinaya alınması kararından söz ederken “veba tarihinin bu bölümü çok acıklı; ama en feci hikayenin de anlatılması gerekir” der. Bu önlemin Bishopgate, Aldgate, Whitechappel gibi yoksul mahallelerde hastalığın yayılmasını durdurduğunu kabul eder ama ailelerin vebaya yakalanmış yakınlarıyla birlikte hapsedilmesi ona korkunç gelir. Belediye başkanı, kapısına kırmızı haç işareti konularak karantinaya alınan her evin önüne gece gündüz iki bekçi yerleştirmiştir. Aileler bu bekçileri aldatıp evden kaçmak için çare arar. 18 bekçi, kapısında bekledikleri insanlar tarafından öldürülür. Daha kurnaz yöntemlere başvuranlar da vardır. H. F.’nin aktardığı bir hikayede, evdeki vebalı hizmetçi yüzünden kapatılan bir aile, bekçiyi eczaneye yollamış, o gittikten sonra da kaçmıştır. Şöyle der H. F.: “Şehirde kapatılmış ne kadar ev varsa o kadar da hapishane vardı; hapsedilmiş insanların -bir suç da işlememiş olduklarından- buna tahammül etmeleri imkansızdı”.

    Salgının hüküm sürdüğü Oran’da da evler kapatılır. Üstelik karantina, “şehrin üzerinde bir devrim rüzgarı estirir, şiddet sahnelerine yol açar”. Şehrin giriş çıkışını kapatan askerlere saldırılar düzenlenir, evler yakılıp yağmalanır, bir-iki kişinin idamı etkisiz kalır: “Bütün şehir sakinlerini etkileyen tek önlem sokağa çıkma yasağının ilanı olur. Saat 11’den sonra zifiri karanlığa gömülen şehir taş kesilir”. Londra’da da kendisini iki hafta boyunca evine kapatan H. F. sonunda dışarı çıkar ama, eskiden kalabalıklarla dolu sokakların boşluğu yüzünden başı döner, yolunu kaybeder.

    Londra’da 1665 veba salgınında karantinaya alınan evlere kırmızı haç işareti yapılıyordu.

    ÖLÜLERİN GÖMÜLMESİ

    Sonuçta bu çukurlar insanlığın toplu mezarıydı

    Azrail’in arabacıları Londra veba salgınında sokaktan geçen arabacılar “Ölülerinizi getirin!” diye bağırır, topladıkları cesetleri açılmış derin çukurlara gömerlerdi.

    Londra’da veba zirveye ulaştığında tabut kalmadığından, ölenler el arabalarıyla taşınarak açılmış çukurlara rastgele fırlatılır. Bir keresinde H. F. karısını ve çocuklarını taşıyan arabanın peşinden çukura kadar koşarak feryat figan ağlamaya, bağırmaya başlayan bir adam görür: “Ölü arabasında kimisi çarşafa kimisi kilime sarılı 16-17 ceset vardı, bazılarının üstündeki örtüler arabanın sarsıntısıyla yolda düşmüştü. Çukura atıldıklarında tamamen çıplaktılar ama umurlarında bile değildi, çünkü sonuçta burası ‘İnsanlığın Toplu Mezarı’ydı”. Bu arada H. F. kara mizah diyebileceğimiz sahneler aktarır: İçip içip sızmış bir gaydacı yanlışlıkla ölü arabasına atılır, tam çukura fırlatılacakken ayılır: “Ölmedim ama değil mi?” diye sorar. Önce çok korkan arabacılar, bu felaketin ortasında ister istemez gülmeye başlar.

    Oran’da da tabut kalmaz, ölüleri şehir dışına taşıma işi tramvaylara düşer: “Kentliler bunun ne olduğunu sonunda öğrendiler. Kıyı şeridine geçişi yasaklayan polislere rağmen sık sık, grup halinde dalgalara doğru inen kayalıklara tırmanmayı ve tramvaylar geçerken arabalara çiçekler atmayı başardılar. Yaz gecesinde çiçek ve ölülerle yüklü araçların sarsıla sarsıla gittiği duyuluyordu”.

    HALK TIBBI

    Vebaya karşı nane pastilleri, benzeri görülmemiş şuruplar

    Bir enfeksiyon hastalığı başladığında, halk hemen buna yakalanmayı önleyecek mucizevi ilacın peşine düşer. Günümüzün “sumak suyu” gibi tedaviler 17. yüzyıl Londra’sında çoktur. Sokaklara yapıştırılmış afişler H. F.’nin dikkatini çeker: “Vebaya karşı ŞAŞMAZ haplar; BENZERİ GÖRÜLMEMİŞ veba önleyici şurup; TEK HAKİKİ veba-suyu; Havanın bozulmasını önleyen MUHTEŞEM ilaç…” Bunlar o kadar çoktur ki H. F. hepsini yazsa bir kitap dolduracağını söyler. Kendi ceplerini doldurmak için halkı aldatanlara olduğu kadar bunların tuzağına düşenlere de ateş püskürür: “O kadar akıllarını kaybetmişlerdi ki, bu tür hapları, merhemleri, şurupları stoklarken sadece paralarını harcamakla kalmayıp bir de kendi kendilerini zehirliyorlardı”. 20. yüzyılda da mucize arayışı bitmez. Veba’da her gün gözlemlerini kayda geçiren roman kahramanlarından Tarrou, eczanelerde naneli pastillerin tükendiğini farkeder; çünkü birçok insan bulaşma tehlikesine karşı kendisini korumak için bunları çiğnemektedir.

    Veba Yılı Günlüğü’nde halk arasında özellikle sarmısak, sirke ve tütünün enfeksiyonu önlediği söylentisi yaygındır. H. F. çok şanslı bir çiftten sözeder. Erkek durmadan sarmısak ve tütün çiğnemekte, hastabakıcı olan karısı ise her tarafına sirke püskürtüp ağzını da sirkeli bir bezle kapatmaktadır. Bu sayede hiç maske takmadıkları halde salgını sağ salim atlatırlar.

    DOKTORLARIN ÇARESİZLİĞİ

    Hekimler ağızlarında maskelerle düşüp ölüyordu

    Londra’da 17. yüzyılda hekimlerin vebaya karşı yapabileceği fazla bir şey yoktur; hastaların boyun, kasık ve koltukaltlarında çıkan ve taş gibi sertleşen veba hıyarcıklarını keserek enfeksiyonu boşaltmaya çalışırlar ama fazla başarılı olamazlar. H. F. bu hekimlerin “başkalarının hayatını kurtarmak için insanlığın hizmetinde kendilerini feda etmeleri”ni övgüyle karşılar. Ama “… insanın gücü afallayıp kalmış, sona ermişti” diye ekler: “Veba bütün ilaçlara meydan okuyordu; hekimler bile ağızlarında maskeleriyle yakalanıyordu; başkalarına ne yapmaları gerektiğini anlatmaya, reçete yazmaya gidenler hıyarcıklara bürünüyor ve nasıl mücadele edileceğini öğretecekleri düşmana yeniliyor, düşüp ölüyorlardı”.

    Camus’nün romanında, 20. yüzyılda fazla değişen bir şey yoktur. Oran’da Dr. Rieux de aynı çaresizlik içindedir: “Sonunu göremediği bir dönem boyunca kendi rolünün artık insanları iyileştirmek olmadığını biliyordu. Onun rolü tanı koymaktı. Keşfetmek, görmek, tanımlamak, kaydetmek. Kadınlar onu bileğinden tutup yalvarıyorlardı: ‘Doktor, onu yaşatın!’ Ama o yaşatmak için orada değildi, tecrit emri vermek için oradaydı”.

    SALGININ SONU

    Mikrop hiçbir zaman ölmez, sadece uykuya dalar

    Öncekiler gibi Londra ve Oran’daki salgınlar da gün gelir, alınan önlemlerden çok, veba bakterisinin gücünü kaybetmesiyle kendiliğinden sona erer. H. F. yeniden sokağa çıkmaya başlayan Londralıları “firavunun hışmından kurtulup Kızıldeniz’i geçenler”e benzetir. “Tanrı’ya şükrettiler, ama kısa sürede O’nun işlerini unuttular”. Sonra “nankörlüğün ve her tür kötülüğün aramıza geri dönüşü” üzerine daha fazla konuşmayı reddeder ve günlüğünü bir zafer çığlığıyla bitirir: “Korkunç Bir Veba Vardı Londra’da/ Altmış Beş Yılında/ Yüzbin Can Aldı, Sildi Süpürdü/ Ama İşte Ben Hayattayım Hâlâ”.

    Oran’da salgın bittiğinde Dr. Rieux de sağ kalanlar arasındadır ama anlattıklarının bir zafer günlüğü olmadığını bilir. Şehirden yükselen sevinç çığlıklarını dinlerken “bu hafifleme duygusunun hep tehdit altında olduğunu” düşünür. Salgının bitişini kutlayan halk belki bilmemektedir ama Dr. Rieux “veba mikrobunun hiç ölmediğinin, yıllarca uykuya daldığının ve belki bir gün insanların bir mutsuzluk yaşaması ya da bir şeyler öğrenmesi için farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabileceğinin” farkındadır.

    Oran sokakları
    Camus’nun Veba’yı yazdığı yıllarda Oran’ın ana caddesi. Yazarın da orada bulunduğu 1940-41’de kentteki kolera salgını birkaç bin kişinin ölümüne neden olmuştu.

    DEFOE’NUN VEBA YILI GÜNLÜĞÜ’NDEN (1722)

    Kasap paraya dokunmuyor, sirkeli kaba konmasını istiyordu

    • Ev hapsi, herkesi dışarı çıkmak için hileye başvurmaya zorladı. Evden kaçanlar oradan oraya umutsuzca koşarken kime zarar verdiklerine aldırmıyordu.
    • Fakirler erzak depolayamıyordu, ne zaman bir ihtiyaç ortaya çıksa pazara gidip almaları gerekiyordu. Bu durum her gün tekrarlandığı için çoğu ölümü evlerine taşıdı.
    • İyi insanlar da biliyorum, hastalığa yakalandıktan sonra başkalarına bulaştırmak yerine, tam tersi kendi ailelerinin bile yanlarına yaklaşmasını yasakladılar, hatta en yakınlarını göremeden öldüler.
    • Pazara gidenler eti kasabın elinden değil, doğrudan çengellerden kendileri alıyordu. Kasap da paraya dokunmuyor, sirkeyle doldurduğu bir kaba konulmasını istiyordu.
    • Veba en çok yoksullar arasında yayılmıştı ama en korkusuz davrananlar da onlardı. Bir çeşit cesaretle ne iş bulsa koşuyor, en tehlikeli işleri bile üstleniyorlardı.
    • Dükkân sahipleri, gündelikçiler, muhasebeciler ve zavallı hizmetçiler işlerinden, çoğu zaman da evlerinden atıldı. Ticaret durmuş, yoksulun ekmeği yokolmuştu.

    CAMUS’NÜN VEBA’SINDAN (1947)

    Yoksullar çok zor durumdayken zenginlerin hiçbir eksiği yoktu…

    • Sağlık görevlileri kendi önerdikleri sağlık koşullarını gittikçe ihmal etmeye başladılar. İşte gerçek tehlike buydu. Rastlantıyla oynuyorlardı ama rastlantı kimseye ait değildi.
    • O ana kadar her zamanki gibi kendi işimizle ilgilenmiştik. Ama kentin kapatılmasıyla herkes aynı kefeye konulduğunu anladı.
    • Veba bir kere daha kendisine yönelik stratejileri şaşırtmayı başarmıştı, yerleşmiş gibi göründüğü yerlerde kaybolurken, beklenmediği yerlerde ortaya çıkıyordu.
    • Yoksul aileler çok zor durumdayken zenginlerin hiçbir eksiği yoktu. Vebanın tarafsızlığıyla vatandaşlarımız arasında eşitliği sağlaması beklenirken, tam tersine adaletsizlik duygusunu daha da güçlendirmişti.
    • Bazı mahalleler karantinaya alındı. Oralarda yaşayanlar ister istemez bu önlemin kendilerini hedef alan bir zorbalık olduğunu düşündüler.
    • Ah! Keşke bu bir deprem olsaydı! Şöyle bir sallanırdık, o kadar… Ölenleri, hayatta kalanları sayardık, iş biterdi. Ama bu Allah’ın cezası hastalık! Yakalanmayanlar bile kalplerinde taşıyor.
  • 1937 tifo salgını ve ‘sağlıklı’ gazetecilik

    1937 tifo salgını ve ‘sağlıklı’ gazetecilik

    İstanbul’da 1937 senesinin ilkbahar aylarında başgösteren tifo salgını, kente ve sakinlerine ciddi bir darbe vurur. Dönemin en önemli halk sağlıkçılarından doktor, yazar ve muallim Hafız Cemal Lokman Hekim, kendi adıyla çıkardığı sağlık dergisinde hekim, gazeteci, yazar ve bürokratların görüşlerini yayımlar.

    Salgın hastalıklar, yaşadığımız coğrafyada sıkça tekrarlanan bir hadisedir ve zengin bir literatüre sahiptir. İstanbul’da, Haziran 1937’de yaşanan küçük çaplı tifo salgını dolayısıyla yayımlanan Lokman Hekim dergisi de bu literatürün önemli bir parçasıdır.

    Genç cumhuriyetin bu en büyük ve önemli kentinde sağlıksız ve altyapısız bir şehirleşmeden doğan salgın hastalık şüphesiz gazetelere de yansır. Başta Cumhuriyet gazetesi olmak üzere pek çok süreli yayında bu konu tartışılır, günümüzdeki korona salgını yorumlarına benzer beyanatlar yer alır.

    Hafız Cemal Lokman Hekim ve Kendi Adıyla Çıkardığı Sağlık Dergileri.

    24 Haziran 1937 tarihli Cumhuriyet’te “Tifoya karşı harb / Bu hastalığı kökünden yok etmek için ne yapmalıdır?” başlığıyla bir anket açıldığı ilan edilir. 29 Haziran 1937 tarihli aynı gazetede Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam “İstanbul’da tifo, geçen senelerde görülmiyen miktara çıkmıştır” diye beyanat verir. 11 Temmuz 1937 tarihli Cumhuriyet’in ilk sayfasındaki haber ise şöyledir: “Tifo salgını durdu. Sıhhiye Teftiş Heyeti Reisi “hastalık tevakkuf (durma) halindedir; bugünkü şeklile şehir için ciddi bir tehlike yoktur”. Bütün bu haberleri ve beyanatları, 1930’ların en önemli halk sağlıkçılarından doktor, yazar ve muallim Hafız Cemal Lokman Hekim, kendi adıyla çıkardığı sağlık dergisi Lokman Hekim’in Temmuz 1937 tarihli 13. sayısında etraflıca yayımlar. Salgın ve tifo üzerine yazılara yer veren Hafız Cemal Lokmanhekim, derginin başına ilginç sloganlarla süslü bir önsöz de yazar: 

    (Tifo) aşısı yaptıran beladan kurtulur.

    (Kara humma)ya tutlan sefadan kurtulur.

    (Tifo)ya yakalanan haneden koğulur.

    (Kara humma)ya uğrayan kalbinden vurulur!

     “Tehlikeli düşmana karşı buyrun, silah başına! Silah Başına!!” başlıklı yazısında Lokmanhekim fikirlerini şöyle ifade eder:

    “İşte bu güzel İstanbulumuzu ve halkımızı saran hadsiz, hesapsız (tifo mikropları!) başımıza en belalı bir düşman gibi musallat olmuştur. İstanbulluları yıllardanberi için için kemiren, bir çok aileleri, nazik gençleri (ölüm döşeğine!) yatıran bu müthiş ve salgın hastalığı kökünden kazımak, yok etmek için büyük muharrir (Yunus Nadi)nin muteber (Cumhuriyet gazetesinde) neşrettiği başmakale pek iyi tesir bıraktı”.

    Dergide yer alan ve gazeteci, biliminsanı, sağlık bürokratı gibi ünlü şahsiyetlerin görüşlerinin yer aldığı söyleşiler, bugün televizyon ve sosyal medyada izlediğimiz, dinlediğimiz görüşlerle uygunluk göstermektedir:

    Yunus Nadi

    İstanbul’da tifonun sürüp gitmesi Türklük için affolunmaz büyük bir ayıbdır. Sıhhat Vekaletinin, İstanbul Hükümet ve Belediyesini ve İstanbul halkını bu hastalığı bu memleketten söküp atacak bir mücadeleye davet ediyoruz ve bilmiyoruz kaçıncı defa olarak ileri sürdüğümüz bu davetin artık cevapsız kalmamasını ehemmiyetle bekliyoruz. Sesimizin yankısı çıkmazsa biz susmayacağız, daha kuvvetli bağıracağız. Bu kocaman ayıb zilleti altında daha fazla ezilmeğe tahammülümüz kalmamıştır.

    Profesör Dr. Neşet Ömer (İrdelp)

    Tifo hastalığı asırlardan beri büyük şehirlerde yaz mevsimlerinde çok görülen bir hastalıktır. Hususile hıfzıssıha kaidelerine uygun olmayan içilecek su ile kanalizasyon meselesi halledilememiş halkı kesif şehirlerde daha ziyade tezahür eder. Tifo hastalığı mikrobu içilecek ve yenecek şeylerle hazım yollarından, yani barsaklardan uzviyete saldırır ve birkaç haftada insan vücudunda kalarak tedricen idrar ve ifrağatla harice çıkar. Toprakta ve bilhassa temiz sularda uzun müddet yaşar. Sıcağa ve soğuğa çok tahammülü vardır. Hatta dondurmada ve buz parçalarının içinde bile yaşar ve yukarda da dediğim gibi ağız yolu ile barsaklara indirilen gıdai maddelerle vücude girer.

    Dr. General Besim Ömer (Akalın)

    Tifo hakikaten tehlikeli bir hastalıktır. Ve son zamanlarda şehrimizde biraz sık tezahür etmektedir. Fakat şunu hemen ilave edeyim ki bu hastalık yalnız bizim memlekete mahsus değildir. Avrupa’da da çoktur. Mesela ben Avrupa’da üç defa tifo hastalığı geçirdim. Birincisi Alasonya’da, ikincisi Fransanın Vişi şehrinde, üçüncüsü ikinci hastalığın nüks etmesi yüzünden Paris’te. Yani demek istediğim şey, bu hastalığın yalnız bize ve bilhassa İstanbul’a münhasır bir hastalık olmadığıdır. Meslektaşlarım bu hususta her şeyi söylediler. Bunlara ilave olmak üzere Fransa’da ve Avrupa’nın muhtelif yerlerinde kullanılan verdunisation ve osonisation yani klor ve ozon vasıtasile suların mikroblardan tathirini (temizlenmesi) tavsiye edebilirim. Tatbik edilmekte olan aşının da bittabi faydası büyüktür.

    Dr. Ürolog Behçet Sabit (Erduran)

    Gazetenizin tifoya karşı açtığı harp çok yerinde bir harptir. Bence bir memlekette çıkan bir ihtilalle, meydana gelen salgın hastalık biribiriyle eşittir. Nasıl o ayaklanmayı bastırmak için genelkurmay heyeti teşkil edilir, icabında bütün millet seferber olursa, tifoyu da hudutlarımız dışına atmak için aynı şekilde mütehassıslardan oluşan bir heyetin teşkil ve halkın seferber edilmesi lazımdır. Bu işe uygun bir program dahilinde ve sebatla çalışmak lazımdır. Aksi halde bütün yapılan şeyler buz üstüne yazı yazmak kabilinden tesirsiz ve beyhude olur.

    İstanbul Sıhhat Müdürü Dr. Ali Rıza (Baysun)

    Emrazı sariye (Salgın hastalık) mücadelesile bizzat Sıhhiye Vekaleti meşgul olmaktadır. Vekalet bizden aldığı raporlara göre icab eden tedbirleri derhal alır. Şunu da kaydedeyim ki bir şehirde modern kanalizasyon ve su tevziatı yapılmadıkça o şehirde tifonun önüne yüzde yüz olarak geçmek imkan haricindedir. Diğer taraftan tifo salgınından dolayı bütün kabahati belediyeye yüklemek de büyük haksızlıktır. Ayrıca aşı memurlarımız da faaliyete geçmişlerdir. Bunlar yer yer halka aşı tatbik etmektedir.

    Dr. General Tevfik Sağlam (Paşa)

    Tifonun kaldırılması için muhtelif tedbirler almak lazımdır. Bu tedbirlerin en acili aşı tatbikatıdır. Biz bunu Umumi Harb esnasında tecrübe ettik ve muvaffak olduk. Her türlü kötü şartlara rağmen büyük tifo salgınının önünü almak imkanı hasıl oldu. Mesela bütün harbin devamı müddetince merkezi İstanbul’da olan 1. Ordu kıtaatında dört sene zarfında ancak 380 tifo hadisesi kaydedilmiştir. Fakat aşı, dediğim gibi fevkalade zamanlarda başvurulabilecek bir çaredir. Tifo aşısının muafiyeti azami iki senedir. Asıl tifoyu kaldırmak için şehrin sıhhileştirilmesi lazımdır.

    Doktor Süreyya Hidayet

    Biz Büyük Harb’te aşının çok faydasını gördük. 1313 Yunan Harbi’nde tifo yüzünden müthiş zayiat verdiğimiz halde Umumi Harb’te bu yüzden kaybımız hiç derecesindedir. Binaenaleyh en kestirme yoldan yapılacak iş halka bu hastalığın ve alelumum diğer sarî hastalıkların temaslarla geçtiğini iyice öğretmek, tahaffuz için icab eden tedbirleri göstermek ve aşının seve seve kabul ve tatbikatını temin etmektir. Bir ferd hıfzıssıhha şartlarını tam bir şekilde tatbik eder, vücudunu hastalıklara karşı mukavim tutacak olursa hastalık ona kolay kolay tesir edemez.

    Cerrahpaşa Hastanesi direktörü Dr. Rüştü Çapçı

    Sıhhiye Müdüriyeti şehrin sıhhatile çok yakından alakadar olmaktadır. Mesela tifonun biraz genişlediğini hisseder etmez, daha hiç kimsenin malumatı yokken derhal gereken tedbirleri almış ve vasi mikyasta aşı tatbikatına başlamıştır. Diğer taraftan bize de karantina koğuşumuzu tifo hastalarına tahsis etmemiz emredilmiştir.

    Kimyager İbrahim Etem (Ulagay)

    Şunu da itiraf etmeli ki hükümet tifo ve emsali sarî hastalıklarla mücadele etmek için çok geniş tedbirler almaktadır. Bu tedbirler meyanında bilhassa aşı uygulaması çok mühim bir mevki tutmaktadır. Memleketimizde tifo aşısı da Avrupa’daki emsalinden katiyyen farksız bir mükemmeliyette ihzar edilmektedir. Diğer taraftan radyo, gazete ve sair vasıtalarla halka tifodan ve diğer sarî hastalıklardan nasıl korunması lâzım geldiği de öğretilmelidir. Bunun da hastalığı önliyecek ve kökünden kaldıracak sebepler arasında çok ehemmiyetli yeri vardır.

    Bakteriyoloğ Dr. İhsan Sami

    Mikroskopta bin defa büyütülmüş olarak gördüğünüz bu minimini hayvancıklar daha doğrusu nebatcıklar demek lazım ya, neyse bunları pek karıştırmayalım, tifo mikrobu denen ve beşeriyetin başına müthiş bir beliyye olan mahluklardır. Tifoya tutulmuş olan bir insanın barsaklarında bu hayvancıklardan milyarlarcası ürer, barsaklardan kana karışır ve neşrettiği toksinler insanın bütün uzviyetine ve bilhassa kalbine tesir eder. Bu itibarla tifonun ne derece tehlikeli ve korkunç bir hastalık olduğu meydandadır.

    Operatör Mim Kemal (Öke)

    Tifo herşeyden evvel içilen sularla sirayet ettiğinden tabiatile herşeyden evvel su meselesinin kat’i bir şekilde halledilmesi lazımdır. Bu da gösteriyor ki tifo salgınının önünü almak hekim işinden ziyade bir hükümet işidir.