Etiket: Sayı:72

  • Türk doğmanın ve olmanın sırrı

    Türk doğmanın ve olmanın sırrı

    Şu sıralar belki de en sık duyduğumuz cümle ne zaman normale döneceğiz? Genellikle herkesin farklı bir “normal” i olduğunu göz ardı ediyoruz. Tarihe değişmez, homojen bütünlükler içinde bakmayı seviyoruz. 10. yüzyıl başlarına ait bir yazılı kayıt, “Türk” doğmanın ve olmanın tek bir reçetesi olmadığını gösteriyor.

    Bugünlerde en çok sorulan sorulardan biri de “ne zaman normale döneceğiz?”. Soru sanki bir tek “normal” varmış gibi soruluyor. Evet, genellemeyi seviyoruz; bazı konuları daha iyi kavramamıza da yardım ediyor; ancak öte yandan normalliğe homojen bir olgu gibi bakıp evvelce herkesin farklı bir “normal”i olduğunu gözardı ediyoruz.

    Tarihe değişmez, homojen bütünlükler içinde bakmayı seviyoruz. Böyle yapmak hem kolay olduğu işimize geliyor hem de yaklaşımımız, ideolojimiz ne olursa olsun “konuyu bildiğimiz şekilde” anlamış oluyoruz. Buna en güzel örneklerden biri, “tarihte kimin Türk olduğu” meselesidir. Türk olmanın tek bir reçetesi varmış gibi, tarihten bildiğimiz büyük veya bilmediğimiz küçük grupların “Türk” olduklarını saptadıktan sonra mesele hallolmuş oluyor. “Bunlar Türk olarak ne yapmışlar emelleri ne imiş?” gibi soruların cevabını aramaya bile teşebbüs etmiyoruz. “Türk olmaları bizim için yeterlidir; hatta yazmayı bir kenara bırakın Türkçe konuşup konuşmadıklarını bile araştırmamıza gerek yoktur” diyoruz.

    Ancak bazen karşımıza öyle bir veri gelir ki bütün bunları düşünmemizin yanında “Türk neyi tanımlıyor?” sorusu da karşımıza çıkar: 10. yüzyıl başlarına ait kayıtlarda ezber bozan ifadeler vardır ve kimin kim olduğunu ve kimin elinin kimin cebinde olduğunu anlamak zordur. Tabii bu zorluğu yaratan unsurların en önemlilerinden biri de bizim bakışaçımız ve düşünce kalıplarımızdır.

    10. yüzyıl başlarına ait bir kayıtta, bugünkü Çin’in kuzeybatısındaki Gansu’daki hanın vefat etmesi üzerine, Türk Bayırkular ile Oğuz Ügesi’nin onun yerine yeni birisini “hanladıklarını”, yani seçtiklerini görüyoruz. O dönemde beyler duruma hakimdir ve bu hakimiyeti hanlarla paylaşmaktadır. Problem, bundan sonrası için verilen bilgilerdedir. Tarduşlardan 30 kişi ile Oğuz Ügesi’nin kumandanları, “Türklere kaçmaması için” geceleri bu yeni hanın başında beklemektedir!

    Bizim bugünkü anlayışımıza göre Uygurlar da, Bayırkular da, Oğuzlar da Türktür. Haydi diyelim burada kavmiyet anlayışı var; Uygurlar ve Türkler kendilerini farklı etnik gruplar görüyorlar. Ancak Göktürk dediğimiz Kadim Türk devletinin Uygurlar tarafından çökertilmesinin (734) üzerinden 200 yıl geçmiştir. Orhun’da değil de Gansu civarındaki bu Türkler kimdir? Ayrıca Tarduş adı, 200 yıl evvel Kadim Türk kağanlığında batıyı temsil eden idari bir bölüm iken (Bilge Kağan gençken Tarduş şad idi) artık kavmiyet kazanmış bir birim olarak görünür. Batı Göktürkler değil de Orhun merkezli Kadim Türklerin batı kanadı (Tarduş), Hoço-Beşbalık ile Altay ve Kingan dağlarını kapsayan bölgeyi içeriyordu. Demek ki bu bölgedeki Tarduşlar eskiden idari birim iken kavmiyet kazanmışlardır.

    Diğer bir konu da Bayırkular’dır. Bunlar Kadim Türkler zamanında eski Tegreglerden kopmuş, kendi başına buyruk bir boy idi. 640’larda, başlarındaki lider ile Çin’e tâbi olmak istemişlerdi. Daha sonra zor kullanarak devlete vergi ile bağlanmaları sağlanmıştı. Durumdan memnun değillerdi; aralarından biri 716’da Kapğan kağanı öldürmüştü. Bunlar 10. yüzyıl başında “Türk Bayırku” olmuşlardır. Evvelce Türk olmayan Bayırkular, şimdi nasıl “Türk” olmuşlardır? Burada sanki burada bir organizasyon özelliğine işaret edilmektedir.

    Kısacası, Kadim Türk devletinin son bulmasından sonra geçen 6-7 kuşak içinde küçük gruplaşmalar kavmiyet kazanmalarıyla dikkati çeker. Belgenin tamamında daha başka gruplar da vardır; hepsinin dili Türkçedir. Bu kadar değişik grup neden bu bölgeye gelmiş ve 10. yüzyıl başında hangi pastayı paylaşmak istemişlerdir?

    Uygurlar Orhun bölgesinde iken ticari işlerde (#tarih, sayı: 71) Soğdlarla çok sıkı bir işbirliği içinde idiler. Zamanla kendileri de ticaret konusunda maharet kazanarak Gansu, Hoço bölgesine sızmaya başlamışlardı. Buranın cazibesi, ticaret yollarının kavşak noktasında bulunması idi. Burası yalnız doğu-batı değil, kuzey-güney yönüne de erişmek için de elverişli idi. Özellikle denize açılan güney Çin ile ilişkiler önem taşıyordu. Onun için de yalnız Uygurlar değil, Tarduş, Tölis gibi buranın eski ahalisi de yeniden buraya gelmişti.

    Kısacası sadece iki cümlenin analizinde bile, Türklerin tarihinde kavimleşerek eski kimliği daha ufak çapta taşıma veya kimlik oluşturma süreçlerinin önemini görüyoruz. Ayrıca tarihte gördüğümüz dinamizmin, bu yeniden ve yeniden kendini inşa süreci ile ne kadar bağlantılı olduğu ortaya çıkıyor. Hani “küllerinden doğmuş” derler ya… Küllerden büyük devletler de irili ufaklı kendi başına buyruk gruplar da doğar; kısacası tek tipten söz edemeyiz.

  • Çiçekler de yenir, acıları tatlıya çevirir

    Çiçekler de yenir, acıları tatlıya çevirir

    İnsanlık kadar eski uygulamaları yeniden keşfedince duyduğumuz sevinç ve şaşkınlık, doğadan ve atalarımızın bildiklerinden ne denli uzak düştüğümüzü gösteriyor. Çiçekler bugün de modern mutfaklarda salatalara, pastalara, yemeklere tat katmak, onları süslemek için kullanılıyor. Çiçek perilerine inanmak lazım.

    Herhalde üzerinden bir süre geçtikten sonra “Korona Günleri” diye anacağız bu günleri. Evlerden çıkamadığımız şu bahar günlerinde sizi kırlara çıkarayım istedim. Kır ve ormanlardan yenebilir ot, çiçek, mantar ve yemişler toplamak yeniden moda oldu. Toplayıcılığın “foraging” diye havalı bir adı da var artık. İnsanlık kadar eski uygulamaları yeniden keşfedince duyduğumuz sevinç ve şaşkınlık, doğadan ve atalarımızın bildiklerinden ne denli uzak düştüğümüzü düşündürüyor.

    Çocukken ballıbaba, hanımeli, akasya yemişliğiniz var mı? Çiçekler yenebilir, biliyorsunuz. Otları yiyoruz. Çiçekleri de yiyebiliriz. Alçakgönüllü ballıbabanın alt basamağında durduğu merdivenin en tepesinde safran oturmuş, etrafı gözlüyor. Brokoli, karnabahar, enginar ve kapari de henüz açılmamış çiçek tomurcuklarıdır aslında. Rahat bıraksak enginarlar da morun en güzel tonlarında çiçek açarlar. Koca kafalıları bir yana bırakıp rengarenk olanlarından bahsedelim biraz.

    Çiçekler taze, kuru, kristalize, donuk, şekerleme, reçel olarak ve moleküler gastronomide köpüklere tat katacak şekilde birçok değişik şekilde yenebilir. Ayrıca şurup, çay, likör, çiçek suları ve sirkeler de değişik mutfakların aromatik içecekleri olarak karşımıza çıkar.

    İnsanlar ne zaman çiçeklerin de yenebileceğini keşfettiler bilinmez ama büyük ihtimal hayvanları, böcekleri inceleyip denemeye karar vermiş olmalılar. Antik Yunan’da kokulu mor menekşe (viola odorata) şarapları aromalandırmakta kullanılırmış. Menekşe, şekerlemelerde sevilen bir tattır; 14. yüzyılda badem ve krema ile yapılan sütlaç benzeri bir tatlıyı süslemek için kullanılmış. Menekşe yapraklarını bir kat şeker bir kat yaprak olacak şekilde şekere yatırarak Kral Edward’ın çok sevdiği kokulu şekeri elde edersiniz mesela. Tudor ve Victoria döneminde menekşeler salatalara katılırmış. Elizabeth döneminde ise menekşenin çiçek kısmı şeker ile kristalize edilerek tatlıları süslemekte kullanılmış. Osmanlı saray mutfağında da gelincik, gül, yasemin, zambak, iğde çiçekleri kullanılan şerbetlerin arasında menekşe şerbeti bulunurdu.

    Çiçekler de yenir
    Şerbetçi Yavuz’un çiçekli tezgahı Osmanlılar, gül, yasemin, zambak, iğde ve menekşe gibi çiçekleri şerbetlerinde kullanırlarmış. İstanbul’un seyyar şerbetçilerinden Yavuz Bey, tezgahını da taze çiçeklerle süslemiş.

    Eski metinlerde de çiçeklerden bahsedilir. Örneğin Ahdi Atik karahindibanın Pesah bayramında kuzu ile birlikte yeneceğinden bahseder. Peru’da İnkalar iki çeşit Latin çiçeği (nasturtium) yetiştirip hatmi çiçeğini de (hibiscus) mate çaylarına eklerlermiş. Orta ve Güney Amerika yerli halkları kakaolu içeceklerini çiçeklerle aromalandırmayı severlermiş.

    Savaşlara konu olan, Ortaçağ’a damgasını vuran, baharat sınıfına soktuğumuz karanfil de aslında bir ağacın kurutulmuş çiçek tomurcuklarıdır. İlk çağlarda tütsü ve parfüm için kullanılırken 9. yüzyıldan itibaren yemekleri çeşnilendirmekte de kullanılır olmuş. Özelikle manastırlarda yaşayan keşişler hastalıklara karşı bağışıklıklarını artırmak için çeşitli bitki ve çiçekleri yemeklere katarlarmış. Mutfakta çiçek kullanımı manastır bahçelerinden soylu mutfaklarına, oradan da varlıklı burjuvaların mutfaklarına girmiş; konakların mutfak bahçelerinde otlar kadar yenebilir çiçekler de yetiştirilir olmuş.

    Çiçekler de yenir
    John Frederick Lewis’in 1865 tarihli “Bey’in Bahçesinde” adlı tablosunda ressamın eşinin modellik yaptığı kadın, çiçek topluyor.

    Damıtma yöntemini keşfedip ilerleten Araplar, gül, portakal çiçeği gibi çeşitli çiçek sularını damıtarak yemekleri çeşnilendirmekte kullanmışlar. İran mutfağında gül yaprakları zaten çok önceden beri vardı. 13. yüzyılda Bağdadi’nin Abbasi mutfağından tarifler vermek için yazdığı Kitabü’t Tabih bazı et yemeklerini en son gül suyu ile rayihalandırmayı önerir; bazı yemekleri de safran ile altın rengine büründürür. Haçlı Seferleri birçok şey gibi gülsuyunu da Avrupa mutfaklarına taşımış. İngiliz ve Fransızlar Araplardan öğrendikleri ve çok sevdikleri “blancmange” tatlısında gülsuyu kullanmayı ihmal etmemiş.

    Krizantemler de Çin mutfağında çok eskilerden beri varolan çiçeklerden. MÖ 200 civarında yetiştirilen krizantem önceleri çeşni niyetine kullanılmakta imiş. İmparatorluk sarayında yapılan krizantem şarabı soyluluk ve doğruluğu temsil ediyormuş. Song Hanedanı döneminde yazılmış yemek kitaplarında 15 adet çiçekli yemek tarifine yer verilmiş.  Hollandalılar tarafından dekoratif bir çiçek olarak yetiştirilen krizanteme, 18. yüzyılda yazılmış bir İngiliz yemek kitabında karides, patates, kapari, enginar ile birlikte bir salata tarifinde rastlıyoruz. Günümüzde Çinliler, bütün bir krizantemi çorba ve yahnilere bibersi tat eklemek için en sonda eklerler ki şekli bozulmasın.

    Çiçekler de yenir
    Güllerin içinden Güllerin içinden Çiçekler, şarapları aromalandırmak için de kullanılıyor. Dara Şiko Albümü’nde bulunan bu İran prensi çeşit çeşit çiçeklerin içinde kadehine şarap koyarken (üstte)… John Frederick Lewis’in 1865 tarihli “Bey’in Bahçesinde” adlı tablosunda ressamın eşinin modellik yaptığı kadın, çiçek topluyor (solda).

    Çiçekler bugün de modern mutfaklarda salataları, pastaları, yemekleri süslemek için kullanılıyor. Aromaterapi, çiçeklerin damıtılmış özlerini kullanıyor. Herbalistler çiçeklerin sağaltıcı özelliklerini eski kaynaklardan tarayıp yeni ürünler geliştiriyorlar. Eskiden İngiltere’de bahar aylarında karahindibanın acımtırak çiçekleri köy halkı tarafından toplanıp şarap yapılır ve yaz sonunda tatlandığı zaman içilirmiş. Acı tadı tatlıya çevirenlerin de periler olduğuna inanılırmış.

    Çiçeklerin fotoğraflarına bakmak bile günümüze enerji ve mutluluk katmıyor mu? Bir de karantina günlerini sağlıkla atlatıp, kendimiz çiçek toplamaya çıksak kırlara… Mesela akasyalar açtığında İtalyanlar gibi unlu meyaneye batırıp kızartmasını yapsak; kabak çiçeklerini pirinçle doldursak; mor salkımlardan, nefis kokulu güllerden reçeller, karabaş otundan likör, frezyalardan şerbet damıtsak!  Kocaman bir sofra kursak yeniden sevdiklerimizle… Ben diyorum ki çiçek perilerine inanmak lazım. Acıları tatlıya çevirir onlar.

  • Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Gündelik hayatta yerleşmiş bir deyiş var: “Biz bu filmi daha önce görmüştük”… Bir salgının dünyadaki bütün hayatı neredeyse durdurduğu şu günlerde yaşananlar, gerçekten çok büyük bütçeli bir Hollywood filmini andırıyor. Ana temasını bulaşıcı hastalıkların oluşturduğu en önemli filmler…

    Egzotik bir taşıyıcı hayvandan bir kişiye bulaşan ve kısa sürede birçok insanın hayatını ve hadiselerin işleyişini-yaşanışını değiştiren bir virüs… Karantina, izolasyon, pandemi protokolleri, panik, tedavi/aşı bulma çabaları… Devletlerin hataları, insanların hataları, mikroskop dışından görünmeyen bir canlının çok güçlü sandığımız biz insanları ve bütün bir sistemi çökertmesi…

    Veba, çiçek, İspanyol gribi gibi salgınlar geçmişte, tıp biliminin günümüzden çok daha geri olduğu yıllarda fazlasıyla can aldı. Ancak tıbbın ulaştığı bugünkü noktada bile bu küçük canavarlara karşı hâlâ çok güçsüz ve korumasızız. Zira şimdi de başka sorunlar var: Dünya çok daha global, herkes seyahat ediyor ve taşıyıcı olabiliyor, virüsler hızla mutasyona uğruyor, nüfus çok kalabalık ve hastaneler, sağlık sistemleri yetersiz… Kısacası, 2020’de görüyoruz ki, bütün ilerlemelere rağmen virüs denen canlıyla başetme konusunda çok gerideyiz. O, görünmez boyutuyla istediği gibi taşıyıcıdan taşıyıcıya atlayıp ne olup bittiğini anlayıncaya kadar bütün dünyayı durma noktasına getirmeyi başardı.

    Evde oturduğumuz şu günlerde, salgın konseptinin sinemaya nasıl yansıtıldığını merak edenler için tüm zamanların en iyi salgın filmlerinden oluşan bir liste hazırladık. Bazıları günümüzde yaşadığımız duruma olan benzerliğiyle tüylerinizi ürpertecek, şimdiden uyaralım. Hepsi kastlarından sinematografilerine, senaryolarından özel efektlerine son derece başarılı, heyecanla izlenecek yapımlar. Yapım yılına göre düzenlenen bu listede daha fantastik öğeler barındıran zombi salgınlarıyla gerçekçi örnekler birarada.

    Fantastik filmleri, insanların ölüm-kalım durumlarında nasıl korkunç yaratıklara dönüşebildiklerinin bir sembolü olarak da seyredebiliriz. Gerçekçi olanlar ise bir virüsle, bir pandemiyle savaşmanın teknik ve pratik yöntemleriyle ilgili oldukça önemli bilgiler veriyor.

    Evde kalalım, film izleyelim; virüsler de filmlerde kalsın!

    The Seventh Seal/Yedinci Mühür – 1957

    Yönetmen: Ingmar Bergman

    Oyuncular: Gunnar Björnstrand, Bengt Ekerot, Nils Poppe, Max Von Sydow, Bibi Andersson

    COVID-19’dan yüzyıllar önce veba vardı. Ortaçağ’da Avrupa’yı dize getiren, karantina kelimesinin sözlüklere girmesine sebep olan bu salgın 318 yıl boyunca ara ara yeniden ortaya çıkarak dünyanın nüfusun 3’te 1’ini yoketti (1347 Sicilya- 1665 Londra). Bir sinema ve Bergman klasiği olan “Yedinci Mühür”, ölüm, yaşam ve inanç üzerine çekilmiş en önemli filmlerden biri. Veba zamanında geçen filmde 10 yıldır yollarda olan Haçlı şövalyesi Antonius Block en sonunda ülkesi İsveç’e döner ama karşısında Ölüm’ü bulur ve onunla yaşamını geri almak için bir satranç oyununa oturur.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    The Cassandra Crossing/Cassandra Geçidi – 1976

    Yönetmen: George P. Cosmatos

    Oyuncular: Sophia Loren, Richard Harris, Martin Sheen, OJ Simpson, Ava Gardner, Burt Lancester

    Starlarla dolu bir kasta sahip olan film, bir virüsün bir trende zaptedilmeye çalışılmasının hikayesi. Paris, Brüksel, Amsterdam, Kopenhag, Stockholm güzergahını izleyen trene ölümcül bir virüs taşıyan bir mahkum biner ve hastalığı yolculara bulaştırmaya başlar. İki seçenek vardır: Ya tren yokedilecek ya da hastalığın diğer vagonlara geçmesinin önlenmesi için bir yol bulunacaktır.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Twelve Monkeys/12 Maymun – 1995

    Yönetmen: Terry Gilliam

    Oyuncular: Joseph Melito, Bruce Willis, Jon Seda, Brad Pitt

    Bilimkurguyla salgın türünü buluşturan bu önemli film, insan türünün yokolmak üzere olduğu yakın bir gelecekte (sinopsise göre 2035’te) geçer. Virüs dünyada yaklaşık beş milyar kişinin ölümüne yol açmıştır. Geriye kalan az sayıdaki insan yeraltına kurdukları barınaklarda yaşamlarını sürdürmektedir. Bu esnada virüsün yokedilmesi için bir çözüm yolu bulan insanlar, zamanda geriye gidebilecekleri bir zaman makinesi yaparlar. İlk test sürüşü içinse eski bir mahkum olan James Cole (Bruce Willis) gönüllü olur ve insanlığın yokolma noktasına gelmesine sebep olan virüsün ortaya çıkmasını incelemek üzere geçmişe -1914, 1918, 1990 ve 1996’ya- gönderilir. Cole’un gerçekten de bir zaman yolcusu mu yoksa bir akıl hastası mı olduğu filmin asıl derdidir ama Gilliam müthiş yaratıcı bir yönetmen olduğu için filmde bundan çok daha fazlası var. Film, “Vertigo”dan “Memento”ya ve “Matrix”e birçok bilimkurgu filmine ilham vermiş olan Chris Marker’ın 1962 yapımı kısa filmi “La Jeteé”den uyarlamadır.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Outbreak/Tehdit – 1995

    Yönetmen: Wolfgang Petersen

    Oyuncular: Dustin Hoffman, Kevin Spacey, Renee Russo, Morgan Freeman, Cuba Gooding Jr., Donald Sutherland

    Her bir oyuncusu bir yıldız olan “Outbreak”, en iyi ve gerçekçi salgın filmlerinden biri. Bir salgın hastalıklar uzmanı olan Hoffmann, yeni ve çok ölümcül bir virüsü tesbit ve araştırma için Zaire’ye gönderilir. Fakat virüs bir maymunla ABD sınırları içine girmiş ve insanları öldürmeye başlamıştır. Bu arada ABD’nin virüsü önceden bildiği ve bir biyolojik silah olarak 30 yıldır ürettiği ortaya çıkar. Bir kasabada herkes enfekte olur. Ordunun kumandanı bütün bir kasabayı yokederek virüsü kontrol altına almanın peşindeyken Hoffman taşıyıcı maymunu bulup kurtarıcı serumu üretmeye çalışır. Amerikan hükümetini iyi göstermeyen ender bir Hollywood A listesi filmi.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    28 Days Later/28 Gün Sonra – 2002

    Yönetmen: Danny Boyle

    Oyuncular: Alex Palmer, Cillian Murphy, Christopher Dunne, David Schneider, Christopher Eccleston, Bindu De Stoppani, Naomie Harris, Megan Burns, Brendan Gleeson  

    Bu post-apokaliptik Boyle üçlemesi, çok bulaşıcı bir virüsün kazayla salıverilmesinden sonra toplumun çöküşünü işler ve dört hayatta kalanın yaşadıklarına odaklanır. Zombi filmi alttürünü yeniden dirilten film olarak hatırlanan, gişe başarısı yüksek bir film. İngiltere’de bir genetik araştırmalar enstitüsünde biliminsanları insan doğasındaki şiddeti ve öfkeyi önleyebilmek amacıyla bazı tehlikeli deneyler yapmış ve bunun sonucunda “rage” adını verdikleri bir virüs geliştirmişlerdir. Bir grup aktivist, laboratuvarda virüs taşıyan maymunları serbest bırakır ve virüs insanlar arasında yayılır. Virüsü kapan kişiler 15 saniye içinde cinayete eğilimli saldırganlara dönüşürler. Jim (Cillian Murphy) salgın patlak verdiğinde hastanededir. 28 gün sonra çıktığında ise bildiğinin dışında bir dünyayla karşılaşır; yaşadığı şehir artık bir hayalet şehirdir. Baygın yattığı süre boyunca olup bitenleri çözmeye çalışırken kendi gibi virüsten kurtulmuş üç kişiyle biraraya gelir ve Manchester’daki bir askerî birliği bulmak üzere yola çıkarlar.

    Beş yıl sonra çekilen “28 Weeks Later-28 Hafta Sonra” filmini iseJuan Carlos Fresnadillo yönetmiş, başrollerde Jeremy Renner, Rose Byrne, Robert Caryle yer almıştı. Devam filmi, “Rage” virüsünün Britanya nüfusunu mahvetmesinden altı ay sonra geçer. Amerikan ordusu düzeni bir şekilde sağlamış ve insanlar karantina altındaki bölgelere tekrar yerleştirilmeye başlanmıştır, fakat içlerinden birisi virüs taşıyıcısıdır ve kabus yeniden başlar.

    Filmin üçüncü ayağının üzerinde hâlâ çalışılırken koronavirüs salgını başladı. Bakalım COVID-19 bu yeni devam filmini nasıl etkileyecek?

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Blindness/Körlük – 2008

    Yönetmen: Fernando Meirelles

    Oyuncular: Julienne Moore, Mark Ruffalo, Gael Garcia Bernal

    Jose Saramago’nun romanından uyarlanan filmde bir şehirde körlük salgını çıkar. Hastalananlar terkedilmiş bir akıl hastanesinde karantinaya alınırlar ancak burada oluşan “toplum” hızlıca çöküşe geçer. Güçlüler zayıfları ezmeye başlar. Fakat yaşananlara tanık olan biri vardır: Oraya kocasına eşlik etmek için gelen, virüsten etkilenmeyen bir kadın (Julianne Moore), yedi kişiyi karantinadan medeniyetin insanlığı terkettiği sokaklara çıkarır. Film 2008’de Cannes’da Altın Palmiye’ye aday gösterilmişti.    

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Quarantine/Karantina – 2008

    Yönetmen: John Erick Dowdle

    Oyuncular: Jennifer Carpenter, Steve Harris, Jay Hernandez

    Bir televizyon muhabiri olan Jennifer Carpenter, kameramanıyla birlikte Los Angeles itfaiyesinde haber peşindedir. 911’den gelen telefonla bir binaya giderler ve buradaki kadının “bir şeylerin etkisinde olduğunu” farkederler. Bina karantinaya alınır. Yaşlı kadın bir polisi ısırarak öldürür. Bir veteriner, belirtileri kuduza benzetir. Bina içinde herkesin birbirini ısırdığı bir dehşet yaşanır. Hastalığın karantinayla zaptedilmesi durumunda bile neler olabileceğini anlatan bir hikaye (Bu arada evden dışarı çıkamayan aile sakinleri de zaman zaman sükunetlerini kaybedip birbirlerini “parçalayacak” noktaya gelmiyorlar mı?).

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Carriers/Veba – 2009

    Yönetmen: David&Alex Pastor

    Oyuncular: Lou Taylor Pucci, Chris Pine, Piper Perabo

    Film bütün dünyayı etkisi altına alan bir kuş gribi salgınında dört arkadaşın hayatta kalma çabalarını anlatıyor. Danny arkadaşlarını Meksika Körfezi’ndeki ıssız bir kumsala götürme çabasındadır. Ancak dikkatsiz davranışları yolculuklarının uzamasına neden olmaya başlar. Onlar gibi kendilerini korumaya çalışan virüs bulaşmamış insanlarla veya umutsuzluk içinde yardım isteyen virüs bulaşmış kişilerle karşılaştıkça masumiyetlerini kaybetmeye başlarlar. Yolda geçirdikleri dört gün boyunca, hiçbir insanın yüzleşmek zorunda kalmaması gereken ahlaki kararlar vermek durumunda kalırlar. En büyük düşmanın insanlığı tehdit eden virüs değil, iç dünyalarındaki karanlık olduğunu keşfederler.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Black Death/Kara Ölüm – 2011

    Yönetmen: Christopher Smith

    Oyuncular: Sean Bean, Eddie Redmayne, Carice van Houten

    14. yüzyıl Britanya veba salgınını konu alan bir dönem filmi… Küçük bir manastırda hayatını geçiren genç rahip Osmund, manastıra sığınan Averill adındaki genç bir kadına âşık olmuştur ve vebanın Averill’e ulaşmasını istemez. Ormanın derinliklerinde hastalıktan etkilenmeden varlığını sürdüren bir köyün söylentisi dolanmaktadır ve şövalye Ulrich bu köyde neler döndüğünü öğrenmek için görevlendirilir. Ulrich’in manastırdan tek bir talebi vardır: Kendilerine ormanda rehberlik edecek bir rahip. Sevdiği kadına kavuşma şansı bir anda beliren Osmund, Ulrich’e zorlu yolculuğunda yardımcı olmaya gönüllü olur. Bu deneyimi ona manastırın dışındaki dünyayı sunacak ve Tanrı’yla olan ilişkisini sorgulayacaktır.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Contagion/Salgın – 2011

    Yönetmen: Steven Soderbergh

    Oyuncular: Gwyneth Paltrow, Matt Damon, Jude Law, Lawrence Fishborne, Marion Cotillard, Kate Winslet

    Yıldızlar geçidi gibi bir salgın filmi daha… Üstelik yönetmeni de Amerikan bağımsız sinemasının en önemli isimlerinden Soderbergh. Film, şu an yaşadığımız duruma en yakın senaryoyu sunuyor. Hava ve solunum yoluyla rahatlıkla bulaşan ve insanları birkaç gündür içinde öldüren virüs, salgın şeklinde yayılmakta. Dünya çapında uzmanlardan oluşan medikal bir ekip, hem salgına çare bulmaya çalışır hem de insanlarda virüsten daha da hızlı yayılan panik hâlini kontrol altına almaya uğraşır. İnsanlar canlarını kurtarmaya çalışırken, dağılmanın eşiğine gelen toplumsal hayata da tutunma mücadelesi verirler. Salgınla ilgili tek bir film izleyecekseniz bunu izleyin!

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    93 Days/93 Gün – 2015

    Yönetmen: Steve Gukas

    Oyuncular: Seun Ajayi, Bimbo Akintola, Zara Udofia Ejoh, Danny Glover

    Film Nijerya’da 2014’de yaşanan Ebola salgınını konu ediyor. İnsanlar ölümcül hastalıkla savaşırken doktorlar da hastalığın metropolde yayılmasını önlemek için zamanla yarışıyor ve kendi hayatlarını tehlikeye atıyorlar.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Train to Busan/Zombi Ekspresi – 2016

    Yönetmen: Yeon Sang-Ho

    Oyuncular: Gong Yoo, Jung Yu-Mi, Ma Dong-Seok

    Bir zombi salgını filmi daha… Uzakdoğu’dan gelmesi de cabası… Güney Kore, zombi salgınının etkisi altındadır. Bir kadın, kızının ısrarlarına dayanamaz ve onu haftasonu için trenle Seul’den Pusan’a, ayrıldığı eski kocasının yanına götürmeye karar verir. Ancak enfekte olduğu için trende hastalığı yayacak, herkes birbirine saldırmaya başlayacaktır.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek
  • Jüstinyen biraz gecikti, Roma İmparatorluğu da maalesef yıkıldı gitti…

    Jüstinyen biraz gecikti, Roma İmparatorluğu da maalesef yıkıldı gitti…

    Roma hukukunda dikkati çeken kanunlardan bir tanesi de yine Jüstinyen’in çıkardığı karantina kanunu. Ancak ne yazık ki çok geç gelen bir kanun ve bu yüzden Roma İmparatorluğu’nun görkemli günlerinin sona ermesine engel olunamıyor. Özellikle veba yüzünden yüzbinlerce insan öldüğü için ekonomi çöküyor; vergi verecek adam da kalmadığından hazine göçüyor.

    Karantina, kavram olarak tahmin edebileceğiniz gibi İtalya’dan geliyor; dolayısıyla bu günlerde nasıl da bunun bir İtalyan icadı olduğuyla, efendim veba salgını sırasında gemiler kıyıda 40 gün bekletildiği için Venedik dilinde 40 gün anlamına gelen karantina tabirinin ortaya çıktığını falan okumuşsunuzdur. Ama aslında bu, uygulamanın kendisinin değil de, tabirin tarihçesi.

    Zira aklımda kaldığı kadarıyla Eski Ahit’te bile karantina var. Var da adı karantina değil. İnsanların zaten sürekli ortada olan şeylere, kimi zaman ancak binlerce yıl sonra isim koyması her zaman ilginç gelmiştir. Henüz karantina kelimesi olmadığı için Eski Ahit’in başlarında bir yerlerde uzun uzun anlatılan -şimdi ben de aklımda kaldığı kadarıyla yazıyorum- şöyle bir şey olması lazım: “İsrailoğullarına de ki, kimin cildinde bozukluk varsa ya da kim cildinde bozukluk olan bir ölünün cenazesini kaldırdıysa hepsini şehir dışına çıkarsınlar, erkek-kadın hepsini şehir dışında tutun…”gibilerinden bir şey. Tabii cilt hastalığı derken cüzzamdan bahsediyor; yoksa “Vay sen egzama olmuşsun, hadi yallah” veya “Vay senin çok kepeğin var, tak sepeti koluna” dersen dükkanda adam kalmaz. Gerçi anladığım kadarıyla saçların sürekli yağlandığı bir dönemde geçiyor olaylar; çok fazla kepek sorunu olduğunu da sanmıyorum.

    Eski ve Yeni Ahit’ten aklımda kalan genel olarak insanların sürekli mayasız ekmek yediği ve saçına başına zeytinyağı sürdüğü. Başka bir yerde de yine muhtemelen cüzzama yakalanan bir kraldan bahsediyordu: “Allah onu cüzzamla cezalandırdı, o yüzden hayat boyu yalnız başına ayrı bir yerde izole yaşadı, ülkeyi oğlu yönetti”. Kitapta, hastalığından şüphelenilen adam sürekli olarak 7 gün bir yere kapattırılıyor; düzelmezse bir 7 gün daha. Zaten karantina da ilk önce trentina, yani 30 gün sürüyormuş. 14. yüzyıla gelene kadar 7 gün 30, sonra da 40 güne çıkmış, olmuş bize karantina.

    Eski Ahit’te uzun uzun başlarda bir yerlerde şöyle bir şey olması lazım: “İsrailoğullarına de ki, kimin cildinde bozukluk varsa ya da kim cildinde bozukluk olan bir ölünün cenazesini kaldırdıysa hepsini şehir dışına çıkarsınlar, erkek-kadın hepsini şehir dışında tutun…” Tabii cilt hastalığı derken cüzzamdan bahsediyor; yoksa “vay sen egzama olmuşsun, hadi yallah” veya “vay senin çok kepeğin var, tak sepeti koluna” dersen dükkanda adam kalmaz.

    Tabii Eski Ahit bir yana, geçen ay bahsettiğim Roma’ya modern tıbbın tohumlarını atan Yunan hekimler de bulaşıcı hastalıklarla mücadelenin öncelikle hastalığı bulaştırmamak olduğunu biliyorlar. Eğer yanlış hatırlamıyorsam, bizim Bergamalı Galen de vebalı, veremli, cüzzamlı hastaları izole etmek gerektiğinin farkında. Ancak bunların kağıda geçirilmesi için 6. yüzyıla kadar beklememiz lazım.

    Kimilerine göre Roma’nın en büyük imparatorlarından, bana göre de İstanbul’un en büyük belediye başkanlarından olan Üsküp göçmeni Jüstinyen, bir yandan Nika İsyanlarıyla diğer yandan Sasanilerle, Vandallarla, Gotlarla savaşıyor; üçüncü bir yandan da vebayla boğuşuyor. Üsküp’ün çocuğu, İstanbul şehremini Jüstinyen bunların üstesinden gelmekle kalmıyor, aklımda kaldığı kadarıyla neredeyse bugünkü İtalya’yı tamamen Roma’ya tekrar kazandırıyor. Bildiğimiz haliyle Ayasofya’yı, Yerebatan sarnıcını falan inşa ettiriyor. İstanbul’u İstanbul yapan şeylerin yarısı Jüstinyen’den kalma yani. Üstelik hani “dış güçler, mış güçler” diye konuşmaya hakkı olan ender insanlardan. Ha, ama abiyi biz bunların hiçbiriyle değil de en çok hukukçuluğuyla tanıyoruz; zira Roma Hukuku hakkında bildiklerimizin hemen hepsini kendisinin yazıya geçirdiği kanun külliyatına borçluyuz.

    İşte bu kanunlar arasında dikkati çeken bir tanesi de yine Jüstinyen’in çıkardığı karantina kanunu. Ancak ne yazık ki çok geç gelen bir kanun ve bu yüzden Roma İmparatorluğu’nun görkemli günlerinin sona ermesine engel olunamıyor. Özellikle veba yüzünden yüzbinlerce insan öldüğü için ekonomi çöküyor; vergi verecek adam da kalmadığından hazine göçüyor. Jüstinyen’in aklına bir karantina kanunu çıkarmak maalesef veba salgının tepe noktasından sonra geliyor. E, bir yandan savaş da var; bilhassa Suriye’de Araplarla ve Sasanilere didişmelere can yetmiyor tabii. Adamcağız neredeyse Roma İmparatorluğu’nu tekrar dünya lideri yapacakken, son büyük imparator olarak tarihe geçmekle yetiniyor.

  • Rakiplerini değil, virüs ve hastalıkları mağlup ettiler…

    Lionel Messi, Lance Armstrong, Michael Phelps, Gail Devers ve daha niceleri… Spor tarihine damgasını vuran bu yıldızların tümü, rakiplerinin yanısıra ölümcül hastalıklarla, sakat bırakan ciddi problemlerle mücadele etti. Formül ise hem çok zor hem de basitti: Çalışmak, daha çok çalışmak…

    Tüm dünya virüsle yatıyor, virüsle kalkıyor. Birçok ülkede yaşam neredeyse dururken, bazılarında malum hayat devam ettirilmeye çalışılıyor. Duymayan varsa: Şu anda futbol Belarus, Myanmar, Burundi ve Nikaragua’da sürebiliyor.

    Spor dünyasından tek tük kayıp haberleri gelse de bağışıklık sistemi güçlü birçok yıldızın bu illetin pençesinden nasıl kurtulduklarını da duyuyoruz. Dünyanın belki de en yetenekli basketbolcusu Kevin Durant, rakipleri gibi COVID-19’u da atlatmayı başarmış durumda.

    Peki, tarihte birçok süper yıldızın önlerine çıkan sağlık engellerini aşarak milyonların umut ışığı olduğunu biliyor muydunuz?

    Lance Armstrong: İyi başladı ama…

    1996’da Amerikalı bisikletçi Lance Armstrong, testis kanserinin üçüncü evresindeydi. Kanser, beynine ve akciğerlerine de sıçramıştı. Uzun süren bir tedavinin ardından pedal basmaya başlayan sporcu, belki de hayata selesinde tutunuyordu. 1999-2005 arasında tam yedi defa Fransa Bisiklet Turu’nu kazanan Armstrong, milyonlarca kanser hastasına umut veriyordu. Kurduğu vakıfla milyonlarca dolar toplayan sporcu sayesinde yüz binlerce insan bilgi ve yardım alabildi. Fakat her şeyin sonu vardı. 2010’da hakkında ayyuka çıkan iddialar, sonradan gelen itirafla noktalandı. O da zamanının birçok bisikletçisi gibi doping yapmıştı. İnsan, yine doğasına teslim olmuştu! Sebep olduğu hayalkırıklığı çok büyük tahribat yarattı.

    Rakiplerini değil, virüs ve hastalıkları mağlup ettiler...
    Lance Armstrong, kanseri yendikten sonra tam yedi defa Fransa bisiklet turunu kazanarak milyonlara umut oldu.

    Wilma Rudolph: İmkansız yoktur

    1960 Roma Olimpiyat Oyunları’nda 100, 200 ve 4×100 metrede üç altın madalya kazanan Wilma Rudolph, tarihte tek Olimpiyat’ta bunu başaran ilk Amerikalı kadındı. Babasının iki ayrı evlilikten olan 22 çocuğunun yirmincisiydi Wilma. Zatürre, kızıl derken çocuk felci olmuştu. Sol bacağı felçliydi. Yürümesi bile beklenmeyen hatta yaşamaz denilen bu kadın imkansızı başarmıştı! Doktorlar umudu kesmişken, annesi asla pes etmemişti. Kızını sürekli sağlık merkezlerine taşıyan kadın, bir yandan da hizmetçilik yapıp onun için para kazanıyordu. O felçli bacağa her gün yapılan saatlerce masaj da cabasıydı.

    Ailesinin çabasıyla “ayakta duran” genç kız, 12’sinde çocuk felcini atlattı. O da yaşıtları gibi her şeyi yapabilirdi. Basketbola başlamış, kısa sürede de takıma girmişti. İyi bir oyuncuydu; çok da sayı atıyordu. Tennessee State Üniversitesi’nin atletizm antrenörü Ed Temple onu bir maçta izleyince olaylar gelişti. Wilma’nın uzun bacaklarını, çevikliğini gören Temple, karşısında büyük potansiyeli olan bir atlet olduğunu anında farketmişti.

    Adanmışlık, onun alınyazısıydı adeta. 1956’da Melbourne’a ayak bastığında, Amerikan Olimpiyat Takımı’nın en genç üyesiydi. 16 yaşındaki atlet 200 metrede elense de, 4×100 metre bayrak yarışında bronz kazanan ekibin bir parçasıydı. Dur durak bilmeyen sporcu, dört yıl sonraki olimpiyatta tarih yazıyordu.

    54 yıllık yaşamına büyük mücadeleler sığdırmıştı. Pistlere veda ettikten sonra siyahlarla beyazların eşit haklara sahip olması için çalışmasına da herhalde şaşırmamalı. Hayatı boyunca karşısına çıkan her zorlukla savaşan atletizm efsanesinin ilham veren öyküsü o kadar yol gösterici ki…

    Rakiplerini değil, virüs ve hastalıkları mağlup ettiler...
    Kaderini baştan yazdılar Çocuk felcine yakalanan Wilma Rudolph’un ayakta durması bile mucize sayılırken o, 1960 Roma Olimpiyatları’nda üç altın kazanarak tarihe geçti.

    Lionel Messi: Süper bücür

    Kimilerine göre yeryüzünün gördüğü en büyük futbolcu Lionel Messi. Onun tek başına gördüğü lig şampiyonluğu sayısı, İspanya’nın en büyük üçüncü ekibi olan Atletico Madrid’inkine eşit. Kazandığı kupa sayısı, birçok köklü kulübün tarihinde kaldırdığından fazla! Peki şu anda 1.69 boyunda olan “maestro”nun uzaması için bir zamanlar tonla para harcandığını duymuş muydunuz?

    Arjantin’de doğan futbolcu, henüz bacak kadarken yaşıtlarına kök söktürmeye başlamıştı. Yaptıkları, adeta yapacaklarının garantisiydi. Her maç rakiplerine gol yağdıran ufaklıkta, 11’ine geldiğinde büyüme hormonu bozukluğu olduğu ortaya çıkmıştı. Boyunun en fazla 1.60 olacağı tahmin ediliyordu. Ya pahalı tedaviler uygulanacaktı ya da kariyeri başlamadan bitecekti…

    Rakiplerini değil, virüs ve hastalıkları mağlup ettiler...
    Futbolun ‘maestro’su Lionel Messi ise büyüme hormonu bozukluğundan muzdaripti. 2010 Şampiyonlar Ligi’nde Arsenal’e dört gol attığı unutulmaz maç, boyunun uzaması için harcanan yüksek meblağlara değdiğinin kanıtlarından biri olsa gerek.

    Parmak çocuğun videoları ona Barcelona kapılarını aralamış, tüm aile soluğu İspanya’da almıştı. Ufaklık çok yetenekliydi fakat altyapının hocaları onun için ödenmesi gereken bedeli yüksek buluyordu. Kimse elini taşın altına koymuyordu. Kulübün o zamanki sportif direktörü Carles Rexach, Messi’yi gördüğü an kararını vermiş, çocuğun her türlü masrafı üstlenilmişti. Delikanlının babasıyla hemen el sıkışan eski futbolcu, şüphesiz hayatının golünü atmıştı!

    İkilinin o gün imzaladıkları peçete Jorge Messi’nin duvarını süsleyedursun, yıllardır aynı soru akıllardan silinmiyor: Ya Rexach, o gün altyapıdaki çocukların idman yaptığı sahanın yanından geçmeseydi?

    Michael Phelps: İnsan değil yunus

    Birçoklarına göre gelmiş geçmiş en büyük sporcu Michael Phelps olsa gerek. Tek başına Olimpiyat Oyunları’nda kazandığı altın sayısı, tüm zamanların madalya listesinde onu 37. sıraya yerleştirdi. Sayısız ülkenin tarihi boyunca yapamadığını başaran bu yüzücü akıllara durgunluk veriyor.

    1985’te Baltimore’da doğan Phelps, sorunlu bir çocuktu. Bir türlü sessiz kalamıyor, kıpırdamadan oturamıyordu. Eli kolu durmadığından çok sakardı. Pili hiç bitmiyor, asla yorulmuyordu. Okula adım attıktan sonra küçük Michael’ın dertleri katlanmıştı. Okumayı sevmemiş, matematikten nefret etmişti. Ailesi, fazla enerjisini atabileceği bir spor aramış; böylece yüzmeyle tanışmıştı. Yedi yaşında havuzlara merhaba diyen çocuğa dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tanısı konmuştu. Belki de sadece kulaç atarken rahatlayabiliyordu.

    Ekran-Resmi-2020-10-27-15.22.25
    Madalya koleksiyoneri Tarihin en büyük sporcularından Michael Phelps, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunu yüzmeyle aşmış, 23’ü altın 28 madalyayla Olimpiyat tarihinin en büyük madalya koleksiyoncularından biri olmuştu.

    Derslerine konsantre olmakta zorluk çeken Michael, annesinin okuduğu ünlü sporcuların hikayelerini sonuna kadar dinliyordu. Tutulan özel öğretmen, matematik anlatırken yüzmeden örnekler vermeye başlayınca bir anda dikkat kesiliyordu. Notları düzelen çocuk giderek havuzda da hızlanmıştı. Katıldığı yarışlarda üst üste rekorlar kırmış; 10 yaşındayken de Amerika’nın en iyi yüzme antrenörü Bob Bowman’la çalışmaya başlamıştı.

    2000’de henüz 15 yaşındayken ilk kez Olimpiyat sahnesinde yer alan sporcu, ilk madalyalarına 2004’te kavuştu. Boynundaki altı altın, iki bronz her şeyi anlatıyordu. 2008’de kazandığı sekiz Olimpiyat altınıyla tarih yazmış, 2012 ve 2016’da da madalya avcılığına devam etmişti. Peki ileride bir gün Olimpiyat Oyunları’nda 23’ü altın olmak üzere toplam 28 madalya kazanan Phelps geçilir mi? İmkansız gibi…

    Gail Devers: Uçan tırnak

    100 metre engellide Amerika rekorunu kırıp 1988 Seul Olimpiyat Oyunları’nın yolunu tutan Gail Devers, o günlerde kendisini iyi hissetmiyordu. Yarı finalde elenen atletin saçları dökülüyor, alamet-i farikası olan uzun tırnakları kırılıyordu. Pistlerde uçan o kadın, kimi zaman tuvalete bile sürünerek varıyordu. Doktorlar, bir anda kilo veren sporcunun sorununu anlayabilmek için iki seneden fazla uğraşmıştı.

    Sonunda “Graves hastalığı” tanısı kondu. Tiroid bezlerinin aşırı çalışması yüzünden görülen bu otoimmün hastalığın radyasyonla tedavisi mümkündü. Fakat vücudu yan etkiler gösteriyordu. Bir ara ayağının kesilmesi bile gündeme gelmişti. Doktorlar tedaviyi ona göre ayarlamayı başarınca, atlet yavaş yavaş düzelmeye başladı. Tekrar pistlere dönen Devers, 1992’de yine yeryüzünün en büyük spor organizasyonundaydı. Olimpiyat’ta sahne alması bile çok büyük bir başarıydı.

    100 metreyi foto finişle kazanan sprinter, en sevdiği branş olan 100 metre engellide beşincilikte kalmıştı. Ertesi yıl Dünya Şampiyonası’nda 100 ve 100 metre engellide zafere ulaşan Devers, 1996 Atlanta Olimpiyat Oyunları’nda 100 ve 4×100 metrede yine altın madalya kazanacaktı. 2004’te beşinci defa Olimpiyat heyecanı yaşayan atlet, ertesi yıl bir çocuk doğurdu. Sonradan tekrar pistlere dönen Devers’ın 40 yaşında koştuğu en iyi derece, yaşıtlarının 0.70 saniye önündeydi. Onun da dediği gibi, her başarı aslında çalışmaya bağlıydı.

    0004caf3
    Azmin zaferi Graves hastalığı nedeniyle ayağının kesilmesi bile gündeme gelen uçan kadın Gail Devers, 1992’de hastalığı yenip Olimpiyat sahnesine dönmüş, üstüne bir de 100 metreyi foto finişle kazanmıştı.

    Thomas Muster: Tenisin tahtında

    Daha çok kış sporlarında gösterdiği başarılarla tanınan Avusturya’da tenisin sevilmesini sağlamıştı Thomas Muster. Dünya sıralamasında 1 numaraya yükselen tek Avusturyalı raketin, o günlere gelmesi kimilerine göre başlı başına bir mucizeydi.

    1967’de doğan sporcu, 1989’da dünyayı fethetmeye hazırlanıyordu. Avustralya Açık’ta yarı final gören delikanlı için 1 Nisan tatsız bir şakaya dönüşmüştü. Key Biscayne Turnuvası’nda finale yükselen Muster, Ivan Lendl ile karşılaşmaya hazırlanıyordu. Her şey rüya gibiydi; ta ki o kazaya kadar… 1 Nisan’ın ilk saatlerinde ona çarpan sarhoş bir sürücü yüzünden sol dizi ciddi bir şekilde sakatlanmıştı. Hemen Viyana’ya uçan tenisçi, ameliyat masasına yatırılmıştı.

    1481684312018
    Milyonlara ilham verdiler Ona çarpan sarhoş bir sürücü tenis kariyerini bitirdi dendiğinde, Thomas Muster henüz 22 yaşında bile değildi. Ona özel üretilen bir sandalyeyle kortlara dönmesi ise spor tarihinin en ilham verici anlarından biriydi.

    Kariyeri birçoklarına göre bitmişti. Henüz 22 yaşında bile değildi. Derken ortaya çıkan bir fotoğraf, spor tarihinin ikonik karelerinden biri olarak tarihte yerini alacaktı. Onun için özel üretilen bir iskemlede toplara vurmaya çalışan Muster’in azmi suratından okunuyordu.

    Sadece 6 ay sonra tekrar kortlara dönen Avusturyalı, kısa sürede formuna kavuşmuştu. Birçoklarının pes edeceği o kazadan sonra hayata tutunmasını sağlayan o savaşçı ruhu sayesinde adeta “Terminatör”e dönüşmüştü. Toplara o kadar sert vuruyordu ki sanki her seferinde intikam alıyordu. 44 tekler turnuvasını, zaferinin 40’ını toprak kortta kazanan Muster 1995’te Roland Garros’ta taçlanmış, ertesi yıl da dünya sıralamasında 1 numaraya yükselmişti.

    Mario Lemieux: Bir Süper Mario

    Buz hokeyinin gördüğü en büyük yıldızlardan biriydi Mario Lemieux. Kariyeri boyunca sakatlıklarla boğuşan Kanadalı sporcunun ayrıca Hodgkin Lenfoma kanserini yenmişliği de vardı. Amerikan Profesyonel Buz Hokeyi Ligi’nde (NHL) 1984-2006 arasında tam 17 sezon görev yapan yıldız, iki defa mutlu sona ulaşmıştı. Kanada’yla 2002’de Olimpiyat, 2004’te de dünya şampiyonluğu tadan “Süper Mario”, kariyeri boyunca bel fıtığı, kronik tendinit ve bitmeyen sırt ağrılarından çekmişti.

    Kanser yüzünden 1994-95 sezonunun tamamını kaçıran oyuncu, ertesi sezonun hem gol kralıydı hem de en değerli oyuncusu! 1997’de emekliye ayrılan Lemieux, iki yıl sonra senelerini verdiği Pittsburgh Penguins’in çoğunluk hissesini satın alarak takımının iflasını engelleyecekti. 2000’de buza tekrar adımını attığında, tarih yazıyordu. Hem oyuncuydu hem de takım sahibi. Başkanlık yetkilerini bir başkasına devreden hokey efsanesi, 2006’da ikinci defa emekliye ayrılmıştı. Başkanlığında ayrıca üç şampiyonluk gören Lemieux’nün azmine şapka çıkarmamak mümkün değil. Kanser de dahil o kadar sağlık sorunuyla uğraşmasa, kuvvetle muhtemel tarihin en iyi hokey oyuncusu olacaktı.

    maxresdefault
    Kariyeri boyunca sakatlıklarla uğraşan Mario Lemieux, kanser yüzünden 1994-95 sezonunun tamamını kaçırmıştı.

    Ivan Klasnic: Böbrek naklinden sonra

    Tarihimizin en unutulmaz maçlarından biri şüphesiz Viyana’daydı. 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nın çeyrek finalinde Hırvatistan’la buluşan Ay-Yıldızlılar, uzatmaların 119. dakikasında geri düşmüştü. Son düdük beklenirken, 122’de Semih Şentürk milyonları ayağa kaldırmış, penaltılarla Türkiye tur atlamıştı.

    İşte o karşılaşmada ağları havalandıran Ivan Klasnic’in öyle bir öyküsü var ki… Bir önceki sene annesinin böbreğini nakletmişlerdi forvete. Vücudu yeni organa direnince, iki ay geçmeden yeniden ameliyat masasına alınmış, babasının böbreğiyle yaşama tutunmuştu. Doktorlar, Werder Bremen forması giyen oyuncunun aylarca sahaya çıkmasına izin vermemişti. Eylül ayında idmanlara başlayan yıldız, ancak Kasım sonunda formasına kavuşabilmişti. 2008’in Mart ayında millî takıma yeniden çağrılan golcü, böbrek naklinden sonra büyük bir organizasyonda boy gösteren ilk futbolcuydu.

    Yıllarca Werder Bremen formasını giyen Klasnic, 33 yaşında Mainz’da oynarken 2013’te sahalara veda etmişti.

    3a8e74f8-a6a7-4805-bf8d-eebc2e629f31
    Hastalığın durduramadıkları Bir önceki sene böbrek nakli geçiren Ivan Klasnic, 2008 Avrupa Şampiyonası çeyrek finalinde attığı golle millilerimizi üzmüştü.

    Plaetsen ve Lowell: Gölgeden günışığına

    Kuvvetle muhtemel ne Thomas van der Plaetsen ismini duydunuz ne de Mike Lowell’ı. İkisi de başta kanserdiler, sonra zirveye çıktılar!

    Belçikalı dekatlet van der Plaetsen, gençlerde Avrupa şampiyonuydu. 2014’ün Eylül ayında yapılan testte hCG (insan koryonik gonadotropin) değeri yükselince, doping yaptığı iddia edildi. Henüz 23 yaşını bitirmemiş sporcu, asla yasaklı madde kullanmadığını çok iyi biliyordu. Bunun başka bir açıklaması olmalıydı. Hemen tahlil yaptırmış, testis kanseri olduğu ortaya çıkmıştı.

    1890963-39815106-1600-900
    Dekatlet Thomas van der Plaetsen kanserin ardından kariyerlerine devam edenlerden….

    Antrenörlüğünü de yapan abisi Michael, kardeşinin tekrar pistlere dönmesinin zor olduğunu düşünedursun, sporcu kemoterapi seanslarından yaklaşık 18 ay sonra bu sefer büyüklerde Avrupa şampiyonu olmuş, altı hafta sonra 2016 Rio Olimpiyat Oyunları’nda ise sekizincilikte kalmıştı. Fakat aile bu dereceye hiç üzülmemiş, bilakis yaşadıklarından sonra bu organizasyona katılmanın en büyük zafer olduğunu defalarca dile getirmişti. Zaten dekatlon, insanın 2 günde 10 branşta rakiplerinden çok kendisiyle yarıştığı bir sınav değil miydi?

    Profesyonel kariyerine beyzbolun devlerinden New York Yankees’de başlayan Mike Lowell, pek oynamasa da 1998’de şampiyon olan kadronun bir parçasıydı. Ertesi yıl Florida’yla takas edilen Porto Riko doğumlu sporcuya testis kanseri teşhisi konmuştu. 21 Şubat’ta ameliyat masasındaydı, 29 Mayıs’ta sahada! Yükselişe geçen oyuncuyu, kırılan eli bile durduramamıştı. 32 maç kaçırdıktan sonra yine çimlere dönen Lowell, 2005’in sonunda beyzbolun bir başka müseccel markası Boston Red Sox’un yolunu tuttu. 2007’de takımı şampiyon olurken, o da finallerin En Değerli Oyuncusu (MVP) seçilmişti.

    103463297_original-scaled
    Mike Lowell da kanserin ardından kariyerlerine devam edenlerden….
  • Hipokrat yemin etti hekimler onu izledi…

    Hipokrat yemin etti hekimler onu izledi…

    Tıp biliminin babası kabul edilen Hippokrates (MÖ 460-370), aynı zamanda halen tıp fakültelerinde hekimlerin “Hipokrat yemini” olarak mesleğe başlarken ettikleri yeminin de isim babası. Bodrum’un hemen yakınındaki İstanköy (Kos) adasında doğan Hippokrates, ilk metin ve tedavilerini burada geliştirmişti.

    Bodrum’un güneybatısına doğru yelken açarsanız, 13 mil sonra Yunanistan’ın İstanköy (Kos) adasına varırsınız. Adanın merkezi olan Kos şehri sizi Akdeniz tarihinin tüm katmanlarının izleriyle karşılayacaktır. Antik Yunan tapınaklarından Osmanlı camilerine; Bizans kiliselerinden St. John şövalyelerinin kalesine; Mussolini’nin yaptırdığı art-deco binalardan çağdaş mimari örneklere bu küçük ada, koca Akdeniz tarihinin bir mikrokosmozu gibidir.

    Şehrin tarihî merkezinde bulunan, 18. yüzyılda Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından inşa edilmiş asude caminin avlusundaki bir çınar ağacı, bu adada doğmuş en ünlü ve saygın kişinin adını taşır: Hippokrates.

    Tıp biliminin babası kabul edilen Hippokrates (MÖ 460-370) çağlar boyu isminin yaşamasına yol açacak sanatına dair eğitimini doğduğu bu adadaki Asklepion’da almıştı. Antik Yunan dünyasında ve mitolojide hekimlik ve şifa tanrısı kabul edilen Asklepios, Apollon’un oğluydu. İnsanlara şifa dağıtıp ölümsüzlüğün yolunu açtığı için baştanrı Zeus tarafından öldürülmüştü. Kızı Hygieia da babasının yolundan gidip sağlık ve temizlik tanrıçası olmuş, babası hastalıkları iyileştirirken, adını bugün de kullandığımız “hijyen” sözcüğüne veren tanrıça, hasta olmamanın  yollarını öğretmişti insanlara.

    Hipokrat yemin etti hekimler onu izledi…
    Hippokrates ve okulu İstanköy (Kos) adasındaki Asklepion, tıp biliminin babası Hippokrates’in eğitimini aldığı yerdi.

    Kos şehir merkezinin 5 kilometre dışında, yeşillikler ve ağaçlar arasında dünyadaki ilk hastanelerden birinin kalıntıları bulunuyor. Antik Çağ’da Tanrı Asklepios’a adanmış bu sağlık merkezlerine Asklepion deniyordu. Bunlar hastaları iyileştirmek işlevinin yanısıra sağlık tanrısına adanmış birer tapınak işlevi de görüyordu. Eski Yunan medeniyetinin klasik çağından Roma İmparatorluğu’nun sonuna, Akdeniz dünyasının önemli merkezlerinde Asklepios’a adanmış bu tapınak/hastaneler açılıyor; buralarda ismi felsefe ve tıp tarihine geçmiş antik çağın bilgeleri hem hekimlik yapıyor,hem de tababet sanatının kadim bilgisini üretip paylaşıyordu.

    Bu antik hastanelerden en ünlülerinden biri de İzmir-Bergama’da kurulmuştu. Bugün hâlâ 
    etkileyici kalıntıları gezilebilen Bergama Asklepion’u, 2. yüzyılda Roma İmparatoru Marcus Aurelius’un hekimbaşılığına kadar yükselmiş Galen’in de yetiştiği yerdi. 5. yüzyıl başlarında Hırıstiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmî dini olmasıyla birlikte, bu antik çağ tapınak/ hastaneleri de tıpkı diğer antik pagan tapınakları, kehanet merkezleri, olimpik oyunlar gibi “putperest işi” sayıldı ve tarih sahnesinden çekildi.

    Hipokrat yemin etti hekimler onu izledi…
    Tanrıların hastanesi Antik Çağ’da Tanrı Asklepios’a adanan bu tapınak/hastanelerin kalıntıları halen gezilebiliyor.

    Asklepionlarda tedavi, doğa içerisinde, insan-doğa uyumunu hedef alarak yapılıyordu. Bunlar şehir merkezlerinin dışında, doğada, duvarlar ve avlularla dış dünyadan ayrılmış huzur veren mekanlardı. Buradaki hekimler/rahipler afyonun da aralarında bulunduğu çeşitli ilaçlarla tedavi dışında, uyku terapisi, rüya yorumları, psikoterapi gibi yöntemlerle hastaları tedavi ediyor; doğayı ve insanı anlamaya çalışıyor; en önemlisi teşhis ve tedaviyi kayıt altına alıyordu. Örneğin Hippokrates “Havalar, Sular, Beldeler” isimli yazmasında, çevre ve iklimin sağlık üzerindeki ve özellikle salgın hastalıkların yayılmasındaki etkisinden bahseder.

    Bugün “Hipokratik Koleksiyon” diye anılan antik tıp metinleri ve ünlü “Hipokrat Yemini”, antik çağın gözlem, yorum, yazma ve kayıt altına alma geleneğinin, nasıl bugünkü bilimin temellerini attığını gösteriyor. Bu antik Hipokrat metinleri bugün de hâlâ geçerli ve önemli bir saptamayı bize fısıldıyor: “Hekimlik sanatının sevildiği her yerde insanlık sevgisi de vardır”.

  • Sıtmayla mücadelenin meçhul kahramanları

    Sıtmayla mücadelenin meçhul kahramanları

    Cumhuriyet hükümetleri yıllar boyunca tifo, tifüs, kolera, tüberküloz, çiçek, trahom gibi nice salgın hastalıklarla amansız bir mücadeleye girişmiş ve bunların kökünü kazıma başarısı göstermiştir. Ankara’da sıtmaya karşı verilen mücadelede görev alan meçhul bir doktor ve ailesinin tesadüfen bulunan fotoğrafları, bu fedakar insanlara bir parça olsun ışık tutuyor.

    Ankara’da Ayrancı pazaryerinde ayda bir antikacılar pazarı kuruluyordu. Bir çeşit bitpazarı. Orada, neredeyse amaçsız gezinirken türlü ıvır-zıvırın bulunduğu bir tezgahta eski bir fotoğraf albümü gördüm. Elime alıp sayfalarını karıştırdım. Özel bir aile albümüydü. Zamanın sararttığı fotoğraflar bana açıkça cumhuriyetin kurulduğu yılların Ankara’sını fısıldıyordu. Gözüme çarpan ilk şey, albümün içinde genç ve zarif bir hanımın da dolaşıyor olmasıydı. Çoğunluğu Ankara’ya aitti; aralarında birkaç İstanbul görüntüsü de vardı.

    Bu hanımın İstanbullu olduğu hemen hemen kesindi. O tarihte Ankara’da boy göstermiş olması ne gibi bir nedene bağlanabilirdi? O vakitler eski dokümanlardan yararlanarak “Cumhuriyet Zarafeti” adında bir sergi hazırlığı içindeydim. Birçok ailenin albümlerinden çıkma eski fotoğrafları topluyordum.

    Sıtmayla mücadele
    Ankara’nın sıtma mücadelesi Ozan Sağdıç’ın bir antikacılar pazarından bulduğu aile albümünde, İstanbul’dan Ankara’ya gelen bir doktorun hikayesi var. Ankara ovasında arazi kurutma amacıyla kanal açma çalışmalarını gösteren bir kare.

    Albüm acaba kime aitti? Dedektiflik çabalarım ne yazık ki sonuç vermedi. Birisi çıkıp tanıklık etmediği sürece, şimdilik o isim meçhul kalacak. Fotoğraflardan birisinde, basit bir laboratuvarda beyaz bir önlükle çalışan kişinin, kimyayla ve analizlerle ilgili bir tıp doktoru olması mümkün görünüyordu. Ayrıca durgun sulara mazot sıkanları ve hendekler açmak suretiyle araziyi kurutma gayreti içinde bulunanları yansıtan fotoğraflar, bize bu hekimin sıtma savaşı ile ilgili görev yaptığını göstermekte idi.

    Mevcut fotoğraflardan artık öyküyü kurmak pek zor olmasa gerek. Demek ki doktor beyimiz İstanbul’dan Ankara’ya sıtma ile savaşmak üzere gelmişti. Beraberinde eşini ve annesi olduğunu sandığımız yaşlıca bir hanımı da getirmişti. Kale semtinde eski Ankara evlerinden birini kiralamışlardı. Evin hanımı ev işlerini kotarırken, beyimizin de zaman zaman kendi mesleğinden arkadaşlarıyla buluşup felekten bir gece çaldıkları anlaşılıyor. Doktor beyin bazı zamanlar eşi ile birlikte küçük gezintilere çıktığına da tanık oluyoruz. Gezebildikleri yerler Karaoğlan Çarşısı, Hacıbayram, Çıkırıkçılar yokuşu, Koyunpazarı gibi yerler olsa gerek. Bir de o zamanın tek mesire yeri olan Bendderesi olabilir.

    ***

    Sıtmayla mücadele
    Meçhul doktorun aile albümü Fotoğraflardan birinde doktorun çalıştığı küçük laboratuvar belki Hıfzısıhha’nın bir nüvesi olabilir.

    Sıtmayla mücadelede görev alan bu meçhul doktorun bireysel yaşamından hareketle açıyı genişletelim, olan bitenleri yurt gerçekliğine doğru aralayarak gözden geçirelim. Bilindiği üzere Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a ayak bastığı gün Anadolu’nun hâlini “vaziyet ve manzara-i umumiye şöyleydi…” diye başlayan bir anlatımla özetler. Bunu Nutuk’u okuyan herkes iyi bilir. Şimdi biz de, onun Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nden sonra nihayet Ankara’ya ulaştığı gün şehrin vaziyet ve manzara-i umumiyesine bir göz atalım:

    Sıtmayla mücadele
    Meçhul doktorun aile albümü Doktor bey, işini eve de taşıyormuş. Eşi örgüyle meşgulken, bir arkadaşıyla birlikte ellerindeki dosyaya dalmışlar.

    1914’te Büyük Savaş patlak verince seferberlik ilan edilmişti. Çok sayıda insan askere alınmıştı. Kimi Yemen kimisi Kafkas cepheleri gibi uzak diyarlara sevkedilmişlerdi. Gerek iş gücünün azalmasından gerek başlıca ihraç ürünü tiftik yününe dayanan ticaretin kapıları kapanmış olduğundan, Ankara’nın savaş boyunca ekonomisi gerilemişti. Böyle zamanlarda salgın hastalıklar da çoğalır. Savaş bittiğinde cephelerden dönebilenlerin sayısı da çok azdı. Üstelik onların çoğu da ya sakat ya da hastaydı.

    1918’e gelindiğinde Sèvres Antlaşması imzalanmış, Osmanlı Devleti’ni yağmalamaya iştahlı güçler hemen ülkeye sızmaya başlamıştı. İstanbul’un işgalinden sonra Ege’yi Yunanlılara peşkeş çeken İngilizler ve Fransızlar, Anadolu’nun kimi bölümlerini tercih etmiş gibi görünüyorlardı. Ankara’nın özelliği, mevcut demiryolu hattının son istasyonu olmasıydı. Bir gün trenden iki bölük kadar İngiliz askeri indi. Karargahlarını istasyon yakınlarında kurup Cebeci civarına yerleştiler. Daha sonra gelen Fransızlar kent merkezine daha yakın yerlere; ileride Ulus adını alacak alanın hemen yanında daha sonra ilk Meclisin toplanacağı binaya ve hemen karşısında Millet Bahçesi’ndeki barakalara yerleşmişlerdi.

    Sıtmayla mücadele
    Tatil günleri Doktor bey tatil günlerinden birini Ankara sokaklarında, Çıkrıkçılar yokuşu ya da Samanpazarı taraflarında geçirmiş.

    İşgalciler kendilerini halka padişahın adamları gibi tanıtıyor, onlara küstahça davranıyorlardı. Bu saldırgan tutumları yüzünden kimi azınlık mensupları da şımarmakta ve halkın tepkisini çekecek hareketlerde bulunmaktaydılar. İstanbul hükümetinin valisi Muhittin Paşa da işgalcilerin isteklerine uygun biçimde halkı cezalandırıyor, sürgünler uyguluyordu. Halk kötümserliğe sürükleniyor, bu da millî duyguları daha bir kamçılıyor, pekiştiriyordu. Sonunda Muhittin Paşa’yı derdest edip tutukladılar ve Sivas’a kadar gelmiş olan Mustafa Kemal Paşa’ya teslim ettiler. Bu arada Ali Fuat Paşa birlikleriyle gelip Sarıkışla’ya yerleşmişti. Ankara halkı, güvenlerini kazanmış bulunan Yahya Galip’i “Hakan” lâkabıyla vali seçmişti. Ahi geleneğine sahip Ankara bir bakıma kendi özyönetimini ilan etmiş; Mustafa Kemal Paşa gelmeden önce bile onun temsil ettiği ruh şehre ulaşıp yerleşmişti. Bu bakımdan Paşa olağanüstü bir kalabalık tarafından coşkuyla karşılandı Ankara’da. Bütün bu süreç destansı öykücüklerle doludur.

    Ankara daha önceleri oldukça refah içinde bir yerleşim yeri iken, birçok Anadolu kenti gibi yıllarca süren yoksulluk, bakımsızlık ve ardı ardına gelen salgınlar yüzünden harap bir duruma düşmüştü. Askere gönderdikleri yiğitlerin pek çoğu tifüs yüzünden kırılmış, sağlık koşullarının yetersizliği yüzünden devasız birçok hastalığın pençesine düşen halkta yerine konulamayacak kayıplar oluşmuştu. En son dert sıtma idi. Sıtmaya tutulanlar güçsüz kalıyor, bir bölümü de ölüyordu. Unutmamalı ki Balkan Savaşları’nda ordunun dörtte üçü sıtmalıydı. Ankara özelinde sıtmanın çok açık bir nedeni vardı: Dikmen, Kavaklı, İncesu, Bendderesi gibi bir çok dere ve sel sularının yatakları, daha sonra Yenişehir adını alacak olan yerlerden başlayarak Çiftlik ve Akköprü arazilerine kadar uzanıyor ve Çubuk Çayı’na karışıncaya kadar hep aynı düzlüğe akıp duruyordu. Doğal olarak buralarda birikintiler, küçük gölcükler, sazlıklar ve bataklıklar meydana gelmişti. Kentin eteklerinde bulunan ve “Tosbağa Yatağı” adı verilen bu arazi elbette sivrisinek yatağı ve Ankara’da sıtma salgınlarının baş etmeni olacaktı. 

    Sıtmayla mücadele
    Tatil günleri Başka bir gün ise belki de meslektaşı arkadaşlarıyla felekten bir gece çalıyorlar.

    Neyse… Uzun sözün kısası Mustafa Kemal Paşa, Ankara’ya gelip yerleşti. Anadolu’nun dörtbir köşesinden gelen coşkulu delegeler topluluğu artık Büyük Millet Meclisi olarak ifadesini buluyordu. Bu meclis Atatürk’ün yönetimi altında bir ordu kuracak ve o ordu milletle el ele Kurtuluş Savaşı’nı verecekti. Cumhuriyetin ilanına daha üç yıl vardı.

    Bakın o kutsal savaşın kavga gürültüleri arasında nasıl girişimlerde bulunulmuş: 20 Mayıs 1920 tarihinde meclis tarafından çıkarılan 3 Numaralı Yasa “Umuru Sıhhiye ve Muaveneti İçtimaiye Vekaleti’nin Kurulması” yasasıydı. Tarih gösteriyor ki cumhuriyet kurulmadan önce bir Sağlık Bakanlığımız ve Dr. Refik Saydam adında bir Sağlık Bakanımız varmış. Sıtma savaşının en başından itibaren önderi de o olmuştur.

    Heyetin daha birinci programında “sıtma hastalığının zararlarını azaltmak üzere, diğer yönetim birimleri ile birlikte çözüm yolları aranacağını söylemek isteriz” şeklinde bir tümce yer almaktadır. Ayrıca Mustafa Kemal yine o günlerde yaptığı bir konuşmada şöyle demektedir: “Sıtma hastalığının kökünden yokedilmesi için tek çare olan arazi kurutma ve islahı ile şehir ve köylerin koruyucu sağlık koşullarını düzene sokma işi; bayındırlık ve sıhhiyemizin doğal koşullar geri döner dönmez başlaması gereken en kaçınılmaz ve önemli faaliyeti olacaktır”.

    Sıtmayla mücadele
    Kedili ev
    İstanbullu olduğu anlaşılan ev sahibesi belli ki kedileri seviyormuş. Sahiplendikleri kediler, fotoğraftan anlaşıldığı kadarıyla Ankara kedisi olmalı.

    Cumhuriyet kurulur kurulmaz tıp doktorları ile yapılan bir toplantıda Meclis’e “Küçük Sıhhiye Memurları Hakkında Esbabı Mucibe” başlığı altında bir tasarı da sunulur. Bu tasarı “Sıtma mücadelesi Türkiye Cumhuriyeti’nin en etkili ve verimli işlerinden biri ve belki de birincisi olacaktır” cümlesiyle bitmektedir. Ayrıca Gazi’nin 1924’teki söylevinde “Özellikle sıtmaya karşı başlı başına bir mücadele devresine girilmesi Büyük Meclis’in öncelik vereceği en önemli işlerden sayılsa yeridir” sözleri yer almaktadır.

    Sıtmayı yokedebilmek için en önemli işlerden birincisi, bataklıkları kurutmaktı. Bu, kolay bir iş değildi. Sıcakkanlı, sevimli, hoşsohbet Nur Or adında profesör doktor bir dostumuz vardı. Onun babası Türkiye’nin ilk koruyucu hekimiymiş. Atatürk’ün arazisini sahibinden satın alarak örnek köy olarak kurmak istediği Etimesgut’ta ve ona bağlı 19 köy, 3 çiftlikte sağlık işlerinde, özellikle bu arazi kurutma meselesi üzerine 17 yıl çalışmış. Onun saptamalarına göre Çubuk Çayı’na sağdan-soldan karışan ufak akarsuların kenarları düzensiz; umulmadık yerlerde sular yayılıyor ve yeni bataklıklar oluşturuyor. Toprak sahibi köylüler tarla sulamak için kimseye sormadan araziye su salıyor, sonra da öylece bırakıyor. Daha kötüsü, artan inşaatlar yüzünden çay kenarından kaçak olarak kamyonlarla kum taşınıyor. Kumun bir karış altından cıvık bir çamur tabakası çıkmakta. Bütün bu olumsuzluklar köylüleri eğiterek ve gerektiğinde jandarma gözetimi kullanılarak bir şekilde hâle yola konuluyor.

    Biz burada sadece sıtma mücadelesinin sadece bir bölümünü ele aldık. Cumhuriyet hükümetleri yıllar boyunca tifo, tifüs, kolera, tüberküloz, çiçek, trahom gibi nice salgın hastalıklarla amansız bir mücadeleye girişmiş ve bunların bir bir kökünü kazıma başarısı göstermiştir. Bu savaşımda özellikle aşı, serum gibi korunma araçlarının araştırmasını üstlenen ve üretimine katkı sağlayan Hıfzıssıhha gibi kurumlara ulusumuz çok şey borçludur. Dönemin yöneticilerine ve sağlık çalışanlarına da minnet borcumuz vardır.

  • Evden çalışan kadı ve şeyhülislâm

    Evden çalışan kadı ve şeyhülislâm

    Osmanlı Türklerinde ev, korunan, gözetilen, mahrem bir mekân. Yani Harem. Çevresi yüksek duvarlarla örülü. Kadın evle o kadar özdeşleştirilmiş ki ev bazen “kadın” anlamına geliyor. Bir-iki kadı efendinin de olsa evinin hâlleri ve ev hâlleri Osmanlıları muhayyilemizde birer kavram olmaktan çıkarıp insanlaştırıyor.

    Bundan yaklaşık 9 bin yıl önce Neolitik Çağ’ı yaşayan Ön Asya halkları, sığındıkları mağaraları terkederek kerpiç evlerinin damlarını çatmaya başlamış; toprağı sürmeyi, hayvanları ehlileştirmeyi bellemişti. Her daim evi sırtında olanlar içinse yegane sığınak çadırlardı. Ahd-i Atik ve Kur’an, çadırı ev sayıyordu.

    Konar-göçer Türkler de bozkırın ortasında ve gece ayazında ailelerini keçe çadırlar içinde kolladılar. Öküz arabalarının üzerine bile kurulabilen ve “topak ev” denen yuvarlak çadırlarıyla kerpiç Çin evlerini yarıştırıyor, kendi konutlarını üstün görüyorlardı. Bu çadırlar kimilerine göre kubbeli mimari yapılara kaynaklık edecekti.

    Evden çalışan kadı ve şeyhülislâm
    Temassız fetva verilir
    Tüm Osmanlı kadıları, şehri denetleme gibi görevleri sayılmazsa evden çalışırdı; kadı konakları aynı zamanda mahkeme salonuydu ve
    davası olanlar müftü efendinin sofasında toplanmalıydı. Yavuz Selim devrinin başı dik şeyhülislamı Zenbilli Ali Efendi, kendisine sorulan fetvaları evinin penceresinden sarkıttığı bir zenbil (sepet) yoluyla “temassız” kabul ederdi. Kadı’nın evini belirli bir derinlik algısıyla resmeden nakkaş, gelenekten kopuk bir sanatçı olarak kabul ediliyor (Mehmed Hâkî, Tercüme-i Şekâiku’n-nu‘mâniyye, resim: Nakşî, 17. yüzyıl, TSMK H. 1263).(Mehmed Hâkî, Tercüme-i Şekâiku’n-nu‘mâniyye, resim: Nakşî, 17. yüzyıl, TSMK H. 1263).

    Türk dili “ev” kelimesiyle kurduğu yapılarla, kültüründeki bakışı bize sezdirir: “Ev-bark” denilince hem yaşanılan yer hem de içinde yaşayan aile fertleri ifade edilir. “Gece” anlamına gelen “tün” kelimesi ile “tünemek” fiili oluşturulur ki bu da “gecelemek/konaklamak” manasındadır. “Ev basmak” (uzun zaman evde kalıp bunalmak), “ev bekçiliği etmek” (bir engel yüzünden evden çıkamamak), “eve barka sığmamak” (bir üzüntü nedeniyle evde bunalmak), “evim evim sen bilirsin hâlim” (ancak evimde rahat edebilirim), “evim nerede köyüm orada” (evimin bulunduğu yere aitim)… Liste uzar gider.

    Cahiliye döneminde Araplar, başlarına gelen uğursuzlukları evlerinden bilirlermiş. Mekkeliler bir zorlukla karşılaştıklarında veya yolculuktan döndüklerinde eve kapılarından değil diğer girişlerden girerlermiş. Bu da birtakım karışıklıklara yol açmış ve İslâm bu âdetleri yasaklamış. Kur’an’da, evlere girerken izin isteme şartı koşulur ve evler “Allah’ın bahşettiği huzur bulma ve dinlenme yeri” olarak tanımlanır (Nahl-16/80).

    11. yüzyılda yazılan mevcut en eski Türk sözlüğü Dîvânü Lügâti’t-Türk’e göre kapı çalma (veya çadır kanadına hafifçe vurma) âdeti ve mutfak, yatak odası ve oturma odası gibi bölümler Müslüman Türklerin ev tasavvurlarına dahildi. Kapı üzerlerine “yâ hâfız” (koruyan/kâfirleri alçaltan Allah) levhası ve kurban edilen hayvanların boynuzunun asılması görenek hâlini almıştı.

    Geleneksel Türk evi, mimari özellikleri bir yana, kültürel olarak içe dönük bir yapıdaydı. Kadının yoğun çalışma alanını oluşturan alt kat ve avlu, yüksek duvarlarla çevrelenmişti. Avluya bakan geniş sofaya ise halk ağzında “hayat” (Arapça “hiyat/duvar”) adı verilirdi ve yaşam çoğunlukla burada akardı. İstanbul evleri de meşhur Haremlik-Selamlık bölümleriyle ikiye ayrılıyordu.

    Hareketli bir yaşamı tüm kültürel kodlarında taşıyan bir Türk için yerleşik düzende bile evde tıkılmak muhakkak ki kolay değildir. Busbecq gibi 16. yüzyılın görgü tanıkları, salgın hastalıklar gibi durumlarda Türklerin hastalarla sağlıklı insanları ayırmak gibi önlemler konusunda çok da istekli davranmadıklarını ve epey kaderci olduklarını kaydeder. Ancak imkanı olanların hastalığın çıktığı yerden başka bir yöredeki evlerine ya da akrabalarına kaçtığını ve bu hareketin doğruluğunu onamak için fetvalar istendiğini de biliyoruz.

    Evden çalışan kadı ve şeyhülislâm
    Kadı evi Kadı ve sonra şeyhülislam olan Ahizâde Hüseyin Efendi’nin (öl. 1634) evi. Şair Nevîzâde Atâî, Heft Han adlı eserini efendisi Hüseyin’e okuyor. Sahneyi 18 yüzyılda resmeden isimsiz nakkaş, müftü efendiyi ev hâliyle düşlemiş gibi: Müftü’nün kucağında kırmızı bir battaniye, sağa sola dağılmış kitaplar ve sedir üstünde bir de hokka. Şömine önündeki vazo ise nakkaşın dönemindeki ev dekorasyonunda Batı etkisine yorulabilir. (Hamse-i Atâî, Baltimore Walters Sanat Müzesi, W.666).
    Evden çalışan kadı ve şeyhülislâm
    Kadına daimi karantina
    Fatımî ve Memlûk hükümdarlıkları zamanında (11. ve 15 yüzyıllar) kuraklık ve salgın hastalıklar kadınların dışarıda serbestçe dolaşmasına bağlanmış ve kadınlara sokağa çıkmak yasaklanmıştı. 11 yüzyılda Kutadgu Bilig’i yazan Karahanlı Yusuf Has Hâcib, 1303 numaralı beytinde “Dişiyi başıboş bırakma, kapını kapalı tut / Her türlü densizlik dişiden gelir” der. 1688 tarihli Türk Kıyafet Albümü’nde yer alan bu minyatürde bir adam, evinin penceresinden bakan karısına tambur çalıyor. Erkek dış mekânla, kadın evin içiyle özdeşleşiyor (Figures Naturelles de Turquie, resim: Hüseyin İstanbulî’ye atfedilir, 1688, Bibliothèque Nationale de France, N.Od.7).
    Evden çalışan kadı ve şeyhülislâm
    Sarık düştü takke göründü
    Kadı, müderris ve divan şairi Kılıççızâde İshak Çelebi (öl. 1537) minyatürlerde ender görülen bir hâlde, ev hâlinde resmedilmiş. Sarıksız görülmek Osmanlılar için pek istenir bir şey değildi, Evliya Çelebi sarığını tutup çıkarmak isteyen meraklı bir Afrika yerlisine epey sıkı direnmişti. Ama burada isimsiz nakkaş, İshak Çelebi’yi sarıksız, ev hâliyle düşlüyor ve sarığın altında teri çeken terlik takke (arakiye) görülüveriyor (Âşık Çelebi, Meşâirü’ş-şuarâ, Millet Ktp., Ali Emîrî, Tarih 77.2).
  • İspanyol Gribi açılışı satranç ustasına şans tanımamıştı

    İspanyol Gribi açılışı satranç ustasına şans tanımamıştı

    20. yüzyıl başlarında adını duyuran Avusturyalı Carl Schlechter, 1910’daki unvan maçında Lasker’le berabere kalmış ve kurallar gereği dünya şampiyon olamamıştı. Pozisyonel oyunun dehası ve “stilsiz” denilen evrensel bir stile sahip oyuncu neredeyse tüm rakiplerini yenmiş, ancak 1918 sonlarında dünyayı kasıp kavuran İspanyol Gribi’ne kaybetmişti.

    Dünyayı kasıp kavuran salgınlarda ölen ünlü bir satranççı var mı? Corona günlerinde diğer tüm meslek dallarında, spor branşlarında olduğu gibi akla gelen ilk soru bu. Covid-19’dan ölen benim bildiğim unvanlı bir oyuncu yok ama tarihe bakarsak dünya şampiyonu olamamış isimlerin en başında gelenlerden birinin, Avusturyalı Carl Schlechter’in İspanyol Gribi döneminde, 1918’de öldüğünü görmekteyiz.

    1874 Viyana doğumlu satranççı Schlechter, 64 karenin en şanssız isimlerinden biriydi. Genç yaşta tanıştığı satrançta daha ilk turnuvalarında başarı kazanmaya başlayan oyuncu, 19. yüzyılın sonunda Harusek ve Géza Maróczy’yle birlikte Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun en önemli isimlerinden biri hâline geldi. 1902’de ikili maçta başka bir dünya şampiyonu adayı Leh asıllı Fransız Dawid Janowski’yi 7.5-2.5 yenen Schlechter, ilk önemli turnuva başarısını Viyana 1905’i tek başına alarak kazandı. Bunu, Ostend 1906’yı Ossip Bernstein’ın önünde birinci bitirmesi izledi.

    İspanyol Gribi açılışı satranç ustasına şans tanımamıştı
    Devlerin arasından 20. yüzyıl başlarında dünya satrancında Lasker’in halefi olarak Tarrasch, Rubinstein ve Maróczy gösteriliyordu. Schlechter bu devlerin arasından sıyrılmayı başarmıştı.

    Schlechter o yıllarda büyük turnuvalarda tabelanın üstlerinde yer almasına rağmen, dönemin en büyük oyuncusu Emanuel Lasker’in halefi olarak Siegbert Tarrasch, Akiba Rubinstein ve hatta Géza Maróczy’nin ardında gösteriliyordu.

    Prag 1908’i Duras’la eş puanda kazanan Viyanalı oyuncu, tam bu noktada Lasker’e meydan okudu. Lasker’in dikte ettiği kurallar gereği dünya şampiyonu adayının hâli hazırdaki şampiyona karşı 2 farkla galip gelmesi gerekliydi. 1910’da gerçkleşen unvan maçında, Schlechter 5-4 öndeyken son oyunda beraberlik yetmediğinden eşitliğe razı olmadığı bir partiyi kaybetti ve 5-5 ile unvan Lasker’de kaldı. Bu, dünya satranç tarihinde ilk berabere biten şampiyonluk maçıdır (1951’deki Mikhail Botvinnik-David Bronstein karşılaşması da aynı akıbeti paylaşacaktır).

    İspanyol Gribi açılışı satranç ustasına şans tanımamıştı
    1910 unvan maçı Schlechter-Lasker maçı sırasında bir post mortem: Taraflar partiden sonra oyunu analiz ediyor.

    1911 San Sebastian Turnuvası, José Raúl Capablanca’yı ortaya çıkarırken, aynı yıl Schlechter – Tarrasch maçı da berabere bitiyordu. Schlechter bu tarihten itibaren Rubinstein’ın gölgesinde kalmaya başladı. Makus talihinin son dönemecinde, 1918’de Rubinstein’a 3.5-2.5’luk skorla kaybeden oyuncu; aynı yıl Kosice’de Richard Reti ve Milan Vidmar’ın ardından yine genç yaşta ölecek olan Gyula Breyer’le 3. lüğü paylaştı.

    1. Dünya Savaşı’nın son senesi 1918, İspanyol Gribi’nin patladığı yıldı. Fransa üstünden İspanya’ya kayan pandemi, bir çok kaynağa göre Avrupa’da en çok Almanya ve Avusturya’yı etkilemiştir. Sovyetler’in hegemonyası altında spora dönüşen satranç, 2. Dünya Savaşı öncesi daha ziyade entellektüel bir aktiviteydi. Narin fiziğiyle kafe ortamlarının salon adamı Schlechter, elinden  düşmeyen purosuyla İspanyol Gribi’nden hayatını kaybetmiştir. Birçok kaynak Viyanalı yıldızın vefatını fakirlik ve kıtlığa bağlı olduğunu öne sürmüştür. Onun fevkalade aktif geçirdiği 1918’de topladığı para ödülleri olduğu ve aynı yıl Budapeşte’de hem para ödülü aldığı hem de verdiği simültane sonrası kendine nakten ödeme yapıldığı bilinmektedir. Schlechter, salgın altındaki Budapeşte’de İspanyol Gribi-zatürreden hayatını kaybeder.

    Lasker, “Schlechter’in stili yoktur” derken, aslında onun her açıdan mükemmel, evrensel bir stile sahip olduğunu kastetmekteydi. Yine de onun oyununu illa bir kategori altına sokacaksak, “pozisyonel oyunun dehası” diyebiliriz.

    115 YILLIK BİR KLASİK

    İspanyol Gribi açılışı satranç ustasına şans tanımamıştı
    Carl Schlechter’in parlak bir şekilde kazandığı pozisyon, Satranç köşemizde (sayfa: 97).

    ‘Taş Duvar’ nasıl delinir?

    Carl Schlechter -Walter Yon, Wuppertal 1905, Hollanda Savunması/Taş Duvar Varyantı 1.d4 d5 (Günümüzde ‘Taş Duvar’ yapmak isteyenler, Siyah kareleri daha dikkatli kullanan 1…e6 2.c4 f5 3.g3 Af6 4.Fg2 c6! 5.Af3 d5 hamle sırasını tercih eder) 2.c4 e6 3.Ac3 f5?! (Tarrasch,Yarı-Slav vb. gibi Kabul Edimeyen Vezir Gambiti devamyolları daha uygundur) 4.Af3 c6 5.Ff4! Fd6!? 6.e3!? Af6 7.Fd3 Vc7!? 8.g3!? (8.Fd6 Vd6 sonrası Siyah için siyah kareler zayıflasa da Beyaz gerilimde ısrarcı) 0-0 9.0-0 Ae4 10.Vb3 Şh8 11.Kac1 Ff4? (Hat açtırmayan 11…Ve7 gerekliydi.) 12.ef4 Vf7!? (Yon 12…Ve7 13.Kfe1’i beğenmiyor.) 13.Ae5 Ve7 Beyaz’ın siyah kareler zafiyetini işlemesi için konumu açması şart! (diyagram) 14.Fe4! fe4 15.f3! ef3 16.Kce1 Vc7 17.Va3 Şg8 18.Kf3 Aa6!? (Yon 18…Ad7 19.Ve7 Ae5 20.Vc7 Af3 21.Şf2 Ae1 22.Şe1 ile oluşabilecek konumu kötü Fil’in oyuna girememesi yüzünden reddediyor. 22…dc4? 23.Ae4 At’ın yaklaşmasıyla durumu daha da kritikleştirir) 19.b3! (19.c5 b6!) Vd8 20.c5! (Schlechter tüm pozisyonel nüansları lehine kullanıp siyah karelere hakim oldu) Ac7 21.Vb2 Fd7 22.Vc2 Ve7 23.Kef1 Kae8 24.g4 Fc8 25.Kh3! (25…h6? 26.Ag6 ile gelecek beynel Siyah’ı bir eri daha beyaz kareye sürmeye itiyor) g6 26.b4 Vf6 27.Khf3 Ke7 28.a4 a6 29.Ad1 Kg7 30.Ae3 Ve7 31.g5 (Beyaz g6 sürüşüyle zayıflayan f6 ve hatta h6 karelerini kullanmaya hazır) Fd7 32.A3g4 Fe8 33.Ah6! (33.Af6? Kf6! 34.gf6 Vf6 ve kaliteye karşı kompansasyonu olan Siyah’ın konumu daha dirençli hale gelir) Şh8 34.Ve2 Vd8 35.Aeg4 Fd7 36.Ve5 Ae8 37.Kh3 Vc7 38.Af6 Ve5 (38…Fc8 ile gerilimi muhafaza etmek de imkansızdı. 39.Kff3! sonrası a) 39…Ve7 40.Ah7 Şh7 41.Af5  b)39…Vd8 40.Ah7 Şh7 41.Af5 hemen kazanırken c) 39…Fd7 40.Ahg4 Fc8 41.Ah7! Ve5 42.Af6 mata gider) 39.fe5 Ke7 40.Khf3 Af6 41.Kf6 Kf6 42.ef6 (Bu kez diğer bir siyah kare olan e5 Beyaz At’a açılmakta) Ke8 43.Af7 Şg8 44.Ae5 Kd8 45.Şg2 Şf8 46.h4 Fe8 47.Şf3 Ff7 48.Şf4 Şe8 49.Kb1 Şf8 50.b5 Siyah terkeder, çünkü Beyaz açılan b hattından içeri girecektir: 1-0

  • 317 yıllık eserde, çağının çok ilerisinde bir hekimin önerileri

    17. yüzyılın ilk yarısında yaşamış Yahudi asıllı Salih bin Nasrullah el-Halebî, 4. Mehmet tarafından hekimbaşılığa getirilmiş müstesna bir şahsiyetti. Yazdığı ayrıntılı eser, dünya tıp tarihi literatüründe özel bir yere sahip. Yaşadığımız pandemi günlerinde hem geçmişi hem bugünü aydınlatan elyazması eser, aynı zamanda yakın tarihte ortaya çıkan büyük bir tesadüf eseri!

    Dünya yeni bir pandemi kıskacında. Doktorlar ve sağlıkçılar, koronavirüsle savaşımda iken tıp tarihi uzmanları da mutlaka eski kaynaklara, eski salgın kayıtlarına bakıyor olmalılar. Bunlar arasında özel bir yer tutan müstesna bir eser var: Kitâb-ı Gâyeti’l-Beyân fi Tedbir Bedeni’l- İnsan.

    Olasılıkla Yahudi kökenli bir hekim-yazar Salih bin Nasrullah el-Halebî. Büyükbabası Sellum’a nisbetle İbn Salom da denirmiş. Gerçekten veya suri (görünüşte) Müslümanlığı seçip İslâmî ad alarak kamu görevi yapmak, Osmanlı yapılanmasında 14. yüzyıla kadar inen, 19. yüzyıla kadar süren bir gelenekti. Salih Efendi de onlardan ve 17. yüzyılın sayılı hekimlerinden, ilmiye sınıfına mensup bir aydın. Hassa hekimliği, İstanbul kadılığı, Etibba-hassa (saray tabipleri) ser-etibbalığı görevleri yapmış.

    317 yıllık eserde, çağının çok ilerisinde bir hekimin önerileri
    Zamanın ötesinde tıp tavsiyeleri Hekimbaşı Salih Efendi’nin tıp kitabının (1655) 1703’te yazılmış nüshası (solda). Aynı kitabın H. 1155 / M. 1743’te Hasan bin İbrahim’in Hatt-ıŞikeste (kırık üslupta) kopya ettiği nüshası (sağda).

    4. Mehmet’in saltanatındaki son görevi hekimbaşılık olmuş. Av çılgını bu padişah, Rumeli’nde Tırhala Yenişehri’nde sürek avında iken Salih Efendi de maiyetindeymiş. Oralarda ölmüş (1669). Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim’de, “Mehmed IV. zamanında iki saray hekimi, padişahın emriyle birer tıp kitabı yazarak memleketimizde yeni çıkan hastalıkları tarif etmişlerdir. Bunlardan biri, hassa tabipleri başhekimi Halepli Salih bin Nasrullah bin Sellum’un Kitâb-ı Gâyeti’l-Beyân fi Tedbir Bedeni’l- İnsan başlığıyle 1665’te padişaha takdim olunan eserdir ki padişah bu eserden memnun olarak yazara samur kürk giydirmiştir” diyor.

    Salih Efendi de önsözünde, kitapta tıpta yeni ilerlemeleri anlattığından, padişahın bunların memlekette duyulmasını arzu ettiğini yazmış.

    Kitabın ilk bölümünde sağlığın elemanlarından hava, besinler, içecek şeyler, vücut idmanları, ruhî idmanlardan sayılan uykudan bahsedilmiş ve “nefsin istekleri yönünde hareketler”den bahsedildikten sonra tedavi usulleri sıralanmış. Kan almanın o kadar lehinde olmaması ilginçtir; bu noktada “Bokrat Hekim”in (Hippokrates) “tabiat, hastalıkların seyri sırasında, pekala etkili olur; bize onun işine yardım etmek düşer” düsturunu benimsediğini vurgulamış.

    3-hasta-taşiyicilar
    Hasta taşıyıcılar Hasta taşıyıcıların resmedildiği bu kare 18. yüzyıldan… (İst. Alman Arkeoloji Enst. Turkische Gewander und osmanischen Gesselschaft)

    Salih Efendi’nin Arapça eserleri de varmış. Bunlardan Gâyeti’l-İtikan fi Tedbir Bedeni’l-İnsan eseri, Türkçesiyle aynı içerikte veya bir özettir. Gate fi’t-tıb adlı başka bir kitabı dahavardır (Telif- çeviri eserleri için Adnan Adıvar’ın kitabının 132. sayfasında Ek-37’ye bakılabilir). Halepli Salih Nasrullah’ın dönme olduğu, Latince veya Rumcabildiği söylendiği gibi, hekimbaşılıkta ardılı Hayati-zade Mustafa Fevzi Efendi’nin de-Şeyhî’nin Şakayık zeylinedayanılarak- Yahudi dönmesi olduğu kabul edilmiştir.

    Çöpte bulunan kıymetli elyazması

    Hekimbaşı Salih Efendi’nin bu eserinin elimizde iki elyazması var. Bunlardan daha eski olanın son yaprağındaki “Mukabele tamam oldu, Mustafa bin Mahmud sene 1155 (1703)” kaydı, ölümünden 34 yıl sonra istinsah (kopya) edildiğini gösteriyor. Bu çok yıpranmış, sahaf diliyle “yorgun” tabir edilen eserde, deri kaplı ön ve arka kapağındaki gömme şemselerde görülen kabartma yazı istifinden, okunamasa da kitabın adı seçilebiliyor.

    317 yıllık eserde, çağının çok ilerisinde bir hekimin önerileri
    1703 tarihli nüshanın başlıklar sayfasından…

    317 yıllık bir serencam saklayan bu elyazmasının son tehlikeli serüveninin tanığıyım! Şöyle:  2010’larda deprem geliyor velvelesinde sağlam-çürük demeden rant yıkımları başladığında sıra bizim apartmanımıza da gelmek üzereydi. Yıkılmak için boşaltılan komşu apartmanlardan çöp konteynerinin yanına bırakılmış kitaplardan tekini, kapıcımız “bu Kur’an olmalı” diyerek almış ve “anlarım” diye bana getirmişti. Sahibi zat-ı muhterem yıkımı beklemeden öbür âleme göçmüş ki, aile bireyleri atılacak kitaplar yığıntısına merhumun bu fersude elyazmasını da katmışlar. İçlerinden biri, bizim kapıcımız gibi hassasiyet göstererek Kur’an (!) tanısı  koyamamış! (21. yüzyılda İstanbul’un seçkin bir semtinde sokağa kitap yığan “aydın” ailelerimiz, elyazmasını çöpe atan insanlarımız var). Tarih 7 Nisan 2011. Uzatmayalım: Hekimbaşı Salih Efendi’nin Gâyeti’l-Beyân fi Tedbir Bedeni’l-İnsan’ına o gece itibarı iade edildi!

    317 yıllık eserde, çağının çok ilerisinde bir hekimin önerileri
    Gâyeti’l-Beyân fi Tedbir Bede- ni’l-İnsan’ın 1703’te Mustafa bin Mahmud’un istinsah ettiği elyazması nüshası. H. 1115 tarihi ve yazıcının adı sol alt köşede.

    İkinci elyazması, 800 Dolar!

    İkinci elyazmasının son yaprağında ise “11 Zilhicce 1155 tarihi” (7 Şubat 1743) ve “Hasan bin İbrahim bin Abdullah, Allah’ın lütfu, irfan kardeşlerinin himmetiyle bu Şifânâme-i şirin edâyı, şikeste hattı (kırık yazı) ile tamama eriştirdim” diye kayıt düşülmüş. Bu elyazmasının bir de bana pahalıya maloluş öyküsü var: Vefat eden bir bilge dostumun satılan kitaplarından anı olsun diye 800 dolara almışım! Bu da bir yazgı çelişkisi: Biri çöpe atılıyor, öteki 800 dolara satılıyor.

    Bu ikinci yazmada, istinsah eden veya bir ispenciyar (eczacı-hekim) tarafından yapraklarına kenar çıkmaları, zeyller (eklemeler) yazılmış. Bunlar başlı başına bir halk hekimliği, ilaç tertipleri kaynağıdır. Yazımızdaki alıntıları bu ikinciden yaptık.

    317 yıllık eserde, çağının çok ilerisinde bir hekimin önerileri
    1743 tarihli nüshadan… Yaramaz veya zehirli marazlardan çenede, ciltte oluşanlar solda; freng zahmeti denen firengi bahsi sağ sayfada. Her iki sayfanın derkenarlarına uyuz, basur, tuzlu balgam ve firengi için ilaç tertipleri yazılmış, sf. 155/b – 156/a.

    Doğal ki Hekimbaşı Salih Efendi, kitabının ilk yapraklarında dönemin padişahı “Sultan bin sultan bin  Sultan el-gazi Mehmed Han bin Sultan İbrahim Han”a, yani “sultanlar silsilesinden  inen” 4. Mehmet’e olağanüstü övgüler sıralamış. Kitabını da padişahın mizacının iyi olması için yazdığını, çünkü o iyi olursa dünya âlemin de itidalde, yedi iklimin intizamda olacağını vurgulamış. Kendisi, yani “güçsüz Salih bin Nasrullah” kulunun ise ona hizmet koşturarak  riyaset-i etıbba-i hassa (padişah tabiplerinin başı) görevine onun saltanatında yükseldiğini vurgulamış.

    4. Mehmet'in hekimbaşısı
    4. Mehmet’in hekimbaşısı
    Yahudi asıllı Salih bin Nasrullah el-Halebî, 4. Mehmet tarafından hekimbaşılığa getirilmişti. (Albüm, Berlin Staatliche Museen Kunstbibliothek. Lipp 17, BL. 116. (1640-60).

    Padişahın kendisine “Öyle bir mecmua hazırla ki fenn-i tıbda tedbir-i sıhhatte mizacımızı muhtevi (içeren) bir kitap olsun. Fen usullerinden nice kaideler ve cüziyatı (ayrıntıları) içersin” buyurmuş. Salih Efendi de huzurdan çıkarak çalışmaya koyulmuş. Kaynaklar toplamış. En faydalı tertipleri (formülleri), ilaçları, eski hekimlerin kitaplarını inceleyerek yazdığı eserine Gâyeti’l-Beyân fi Tedbir Bedeni’l- İnsan adını vermiş.

    Kitapta, her hastalık grubu/türü için belirtiler, tanı koyma, tedavi yöntemleri, hasta ortamı, yiyecek ve içecekler vb. açıklamalar yazılmış. 17. yüzyılın ikinci yarısında yazılan bu eser, içindeki sağlam bilgilerle ancak sonraki yüzyıl tabiplerinin önerebilecekleri tıp-sağlık açıklamalarını içeriyor. Bu bakımdan hekim Salih Efendi’yi farklı bir yere koymamız gerekir. Eserde ur, cerahat, kan birikmesi, kırık ve çıkıklar için de cerrahi tedavi yöntemleri öngörülmüş. Calinus’tan (Galien) İbn Sina’ya kadar eski bilge hekimlere göndermeler, bulaşıcı hastalıkların ilk kez görüldüğü yerler ve zamanlar için de açıklamalar var. Salih Efendi, psikolojik rahatsızlıklar için gayet isabetli önermelerde bulunurken, okuma-üfleme, nazar tutma-bağlama, muska gibi âdetlerden hiç sözetmemiş. Verdiği bilgiler, çağına ve o dönemin ilaç-eczacılık olanaklarına göre tabip önermeleridir. Tıp tarihi uzmanlarının bu kitabı çağına ve çağımıza göre değerlendirmeleri kuşkusuz önemlidir.

    Günümüzde bir salgın çalkantısında bulunduğumuzdan, eserin içerisinden eski salgınlara ilişkin birkaç alıntı seçtik:     

    317 yıllık eserde, çağının çok ilerisinde bir hekimin önerileri
    İçoğlanı hekimi. Ralamb Kıyafetnâmesi, 17. yüzyıl. (İsveç Ulusal Ktp., Rål. 8:o nr 10).

    Yaprak 147b- Humma-yı dak Yunan dilinde bu hummaya aftikus derler. Türkçede kuru hastalık derler. Bu bir garip hararettir ki evvela azâyı asliyeye müteallik (ana organlarda) olur. Sebebi ekseriya gamdan ve gussadandır (üzüntü ve sıkıntı).

    317 yıllık eserde, çağının çok ilerisinde bir hekimin önerileri
    Humma-yı dak ve alametleri Humma-yı dak ve alametlerinin anlatıldığı sayfası, sf. 147/b, 148a (solda)… Çiçek ve kızamık bulaşıcılarının ve tedavilerinin anlatıldığı sayfalar, sf. 149/b – 150/a (sağda).

    Yaprak 149/b- Bu hummalara terleme hastalığı, İngiliz sıtması da derler. Bu humma evvel yok idi. Şimdiki zamanda çoktur. Hususa İstanbul’da çok vaki olur. Bunun dahi sebebi bir zehirli keyfiyettir ve bazı zamanda taun (veba) gibi halk arasında sâri (salgın) olur. Çok zaman humma-yı muhrıkadan (ateşli humma) ve humma-yı vebâiyeden (veba) sonra bu hummaya müntakil olur (dönüşür). Bu bir hummadır ki kuru hastalığa müşabihtir (benzer).   

    Yaprak 150/b- Taun (veba) Bu dahi halka şamil ve sâri olan marazlardandır. Bu maraz gayet yaramazdır ve mühlik (öldürücü) marazdır ve bu marazın sebeplerini etıbba (tabipler) ihtilaf eylediler. Calinus ve Bokrat (Hipokrat) derler ki bu maraz bir fesattandır ki havada veya yerde olur. Bazılar da derler ki zehirli bir keyfiyettir ki bazı diyarlara mahsus olur. Mesela İstanbul’daki gibi, Mısır’daki gibi sâri olur. İnsandan insana nakleyler ve bir diyardan bir diyara nakleyler. Nice kere tecrübe olunmuştur. Demişlerdir ki ol fesadın keyfiyeti evvela kalbe sirayet eyler, badehu ruha sirayet eyler. Bazıları esbab-ı semaviyeden (göksel nedenlerden) olur derler. Mesela bazı kevakibin karanatından (yıldız kaymalarından) olmak gibi. Amma hak budur ki (doğrusu) bu marazın sebebi kesret-i isyandandır (ayaklanmalar). Zinadan ve livatadan ve katl-i nefsden (cana kıymaktan) ve zulümden de olur. Hak süphane ve tealâ kullarının üzerine havale eyler. Ya cin veya melek tavassutuyla (aracılığıyla) taunun zuhuruna alâmet, kuyruklu yıldız görünmek gibi, yağmurların çok yağması gibi, hayvanatın çok kırılması gibi ve bazı adamlarda zehirli çıbanlar zuhur eylemek gibi…

    Yaprak 156/a-b- Frengi Zehirli olan emrazdandır (hastalıklardan). Bu maraz yeni zuhur eyleyen emrazdandır. Etibba-i mütekaddimin (en eski tabipler) kitaplarında yazmamışlar. Bunun iptida zuhuru tarih-i Hicret’in 900 senesine (1400’lerin sonu) zuhur eylemiştir. Zira ol zaman İspanya kralı Yeni Dünya (Amerika) semtine asker gönderip ol Yeni Dünya’nın bazı yerlerini zapt eylediler. Ol diyarın adamlarına ihtilat eylediler (karıştılar) ve bu maraz ol diyara mahsus idi. Bunlara dahi sirayet eyledi. Giderek kendi vilayetlerine yayıldı. Hususa (özellikle) İstanbul’da ve Mısır’da vesair vilayetlerde de şâyi (yaygın) oldu. Bu maraz bir sâri marazdır ki ekseri cima (seks) ile sirayet eder veya ihtilat ile sirayet eder. Çok bakıp istikrah (tiksinme) eylemeden dahi olur. Fahişe avretler ile cima edip türlü türlü meniler rahimde muhtelit (karışıp) olup ondan sirayet eder ve taam (yemek) yerken görüp istikrah eylemeden dahi olur. Kaftanını giyip mezburun (kişinin) kaftanının kokusundan olur ve hamamda peştamaldan ve oturduğu yerden ve suyu sıçradığından sirayet eder. Dahi çoktur. Elhasıl babadan anadan dahi miras olur… Bazılar dediler ki taun (veba) gibi bazı diyara düşer, birbirinden sirayet eyler. Bu marazın sebebi bir yaramaz zehirli keyfiyettir ki ahlatı ifsat (dokuları bozar) eyler Bunun için mahsus alametler (özel belirtiler) yoktur. Alametlerinden bazısı kemiklerde sızı olur ve bazı yaramaz çıbanlar ve yaramaz yaralar olur ve bazısının bedeninde yaramaz kokular ve belsoğukluğu olur ve bazısının bedeninde katı veremler zahir olur. Bu marazın ilacı iptidada asandır  (başlangıçta kolaydır). Amma eskidikten sonra ilacı güçtür. İlacı: Evvela bedeni ahlattan tenkıye eyleyeler (temizlenip arındırılmalı). Eğer kan galebesi (çokluğu) var ise kan alalar ve beden pak olduktan sonra bu maraza hasiyyetle (özellikle) faide eyleyen şeyleri istimal  eyleyeler. Mesela saparina gibi. Çöbçini ve peygamber ağacı ve sasfaras gibi. Bunlardan kaynatalar, suyunu içireler ve terleteler. Kaynatmasının tariki (yöntemi) odur ki peygamber ağacı ve saparine ve çöpçini her birisinden on ikişer dirhem on iki rıtl suyla bunları kaynatalar, yarısı kalıncaya. Badehu her gün altmış dirhem kadar içireler ve sıcak yerde oturtalar ve terleteler ve eğer marazın mizacı hararet üzerine ise bunları kaynatırken içine sandal ve nilüfer koyalar ve eğer marazın mizacı bârid (soğuk) ise kuru üzüm ve beyan kökü koyalar ve gâhice (ara ara) saparineyi süfuf eyleyip (dövüp) yiyeler… Bu marazda perhiz  lazımdır. Peksimet ile kuru üzüm yiyeler ve piliç suyu içeler. Eğer zayıf ârız olursa piliç kebabı vereler.

    SALİH BİN NASRULLAH

    İki biyografiden: Âlim, usta bir tabib

    “Sultan Mehmed Han ibn İbrahim Han devri etıbba-yi Osmaniyesinden olup riyaset-i etıbba vazifesiyle ve mevkib-i hümayunla (4. Mehmet’in eşliğinde) Yenişehir’de bulunduğu esnada H. 1080 (1669) tarihinde vefat etti. Fenn-i ispeciyariden (eczacılık biliminden) bahseden  Akardadin isminde bir eseriyle bir mukaddeme, dört makale ve bir hâtimeyi havi olan Gâyeti’l-Beyân fi Tedbir Bedeni’l- İnsan ismindeki eser-i tıbbiyenin müellifidir ki bu eser mu’aharen darüşşifa tabib-i evveli Ebülfeyz Mustafa Efendi tarafından bir takım ilâvât ile tezyil edilerek “Nüzhetü’l-ebdan fi tercüme-i gâyetü’l-beyan” tesmiye olunmuşdur. Eser ahiren tab edilmiştir. (400) sahifeden müteşekkil olan eserin bir nüshası Ayasofya kütübhanesinde vardır. Salih Efendi an-asıl Halebli olup tahsili Dersaadet’tedir”.

    (Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, H.1342 / C: 3, s: 234)

    ve

    “Halepli Nasrullah bin Sellum’un oğludur. İbşir Paşa (sadrazamlığı 1654/55) İstanbul’a getiripFatih Darüşşifası’na hekimbaşı yaptı. Sonra saray tabiplerine katıldı. Ağustos 1656’da reis-i etibbâ  (baştabip) oldu. 166’de Mekke, 1665’te İstanbul pâyesi (onursal İstanbul kadılığı) verildi. Mevkib-i hümayunla (4. Mehmet’e eşlik edenlerle) Yenişehir’de bulunduğu sırada Eylül 1669’da vefat etti. Alim, usta tabipti. Gâyeti’l-Beyân adında  bir eseri vardır”.

    (Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmanî 5/ s: 1462, İstanbul 1996)