Etiket: Sayı:72

  • İspanyol Gribi’den koronavirüse ekonomik maliyet

    İspanyol Gribi’den koronavirüse ekonomik maliyet

    COVID-19 ekonomiyi “ne kadar” öldürecek? Bundan tam 1 yüzyıl önce sona eren influenza salgını (İspanyol gribi), 1. Dünya Savaşı’ndan henüz çıkmış dünyada, yaşayan her 100 kişiden yaklaşık 2.5’inin ölümüne yolaçmıştı. GSMH üzerindeki etkisi ise ortalama yüzde 6 civarında bir küçülme idi. Şüphesiz iki dünya savaşında yaşanılan ekonomik kayıp çok daha yüksektir.  Yaşadığımız salgının ekonomik etkileri, şimdilik 2008 kriziyle aynı oranda bir kayıp gösteriyor. Tabii şimdilik.

    İspanyol gribi salgını olarak da bilinen influenza virüsünün yolaçtığı dünya çapındaki pandemi, Ocak 1918’den Aralık 1920’ye kadar sürdü. Bu süre zarfında salgın, yayılma hızı ve neden olduğu ölümler açısından inişli çıkışlı bir grafik izledi ve üç dalga halinde görüldü. İlk dalga 1918 ilkbaharında oluştu, ikinci ve en ölümcül olanı 1918 Eylül’ünden 1919 Ocak ayına kadar sürdü, sonuncu dalga ise Şubat 1919-Haziran 1920 arasında gerçekleşti.

    İspanyol gribi yıllarında San Francisco’da maske almak için bekleyenlerin gördüğü ilanlar arasında ‘orduya katılma çağrıları’ da var.

    Bu salgının, dünya çapında 40-50 milyon kişinin, yani o dönemki dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 2-2.5’i kadarının ölümüne neden olduğu tahmin ediliyor. Ölüm sayısının çok daha yukarılarda olabileceğini öne sürenler de var. Tüm dünya nüfusunun üçte birinin bu salgınlar sırasında hastalığa yakalandığını tahmin edenler de var. Bu rakamlara dayanılarak, İspanyol gribinin öldürme oranının, hastalığa yakalananlar arasında yüzde 6-7.5 olduğu söylenebilir.

    İspanyol gribi için alınan önlemler uyarınca büyük dans salonları ve kiliseler hastaneye döndürülmüştü.

    İspanyol gribi yüzünden hayatını kaybedenler arasında birçok ünlü kişi de yer alıyor. Örneğin, sosyolog Max Weber, sanatçılar Gustav Klimt ve Egon Schiele, şu anki ABD Başkanı Donald Trump’ın büyükbabası Frederick Trump… O dönem ABD Başkanı Woodrow Wilson hayatını kaybetmedi ama hastalıktan ciddi biçimde etkilendi. Bu durumun, Başkan Wilson’ın Versailles Antlaşması’ndaki tutumunu belirlediği, Almanya’ya dikte edilen çok sert şartların oluşmasına katkıda bulunduğu da iddialar arasında. Dolayısıyla, İspanyol gribinin 2. Dünya Savaşı’nı oluşturan şartlara -dolaylı da olsa- katkıda bulunmuş olması mümkün (Barro, Ursúa ve Weng; 2020).

    İspanyol gribi sırasında uygulanan izolasyon politikaları ve hastalanan insanların üretimden çekilmesi ciddi ekonomik sonuçlara yolaçtı.

    Tarihte veba salgınlarından sonra dünyanın başına gelen en büyük salgın felaketi olan İspanyol gribinin ciddi ekonomik etkilerinin de olduğu muhakkak. Bunlar, şu anda yaşadığımız salgında olduğu gibi, yayılmayı önlemek amacıyla, kaçınılmaz şekilde uygulanan izolasyon politikalarının sonucu. Ayrıca üretimde kullanılabilecek insan kaynağındaki eksilme de etkili. Sosyal izolasyon ve salgının sosyo-psikolojik etkileri birçok sektörde talebi çökerterek üretimde sert düşüşlere yol açıyor. Diğer yandan talep olsa dahi, hastalanan insanların üretimden çekilmesi ve sağlık nedeniyle işyerlerinde alınan önlemler üretimin aksamasına yol açıyor.

    ABD’nin ilk genel grevi 1919’da İspanyol gribinin vurduğu Seattle’da düzenlenmişti.

    Thomas A. Garrett, 1918 salgınının ekonomik etkilerini incelediği 2008 tarihli makalesine başlarken yakın bir gelecekte oluşabilecek influenza pandemisine dair endişesini dile getirmişti! Böyle bir salgının milyonlarca kişinin ölümüne ve milyarlarca dolarlık bir ekonomik kayba mal olacağı konusundaki öngörülerini aktarmıştı. Garrett bu makalesinde 1918 salgınının ekonomik etkilerine değinen bazı gazete haberlerine de yer veriyor. Bir iki örnek vermek gerekirse; The Arkansas Gazette’de 19 Ekim 1918 tarihinde yer alan bir habere göre, Arkansas’lı tüccarlar iş hacimlerinin yüzde 40 oranında düştüğünü, şehirlerinde satışları artan tek işletmelerin ilaç dükkanları olduğunu belirtiyorlar. The Commercial Appeal ise Tennessee’de tren seferlerinin personel kaybı nedeniyle aksadığını (5 Ekim), kömür madenlerinde üretimin yüzde 50 düştüğünü söylüyor (17 Ekim).

    New York Borsası, Büyük Buhran günlerinden beri en büyük krizle uğraşıyor.

    Correia, Luck ve Verner de (2020), çalışmalarında, İspanyol gribine karşı alınan önlemler ve ekonomik etkileri üzerine benzer, anekdotal bulgulara yer veriyor. New York Times, 5 Ekim 1918 tarihinde, ilk alınan izolasyon önlemlerini anlatırken, gıda ve ilaç satanlar dışında tüm dükkanların Sağlık Kurulu kararı uyarınca saat 16.00’dan sonra kapatılacağını; fabrikaların çalışma saatlerinin kısıtlandığını ve kalabalık saatlerde ulaşımdaki insan sayısını düşürmek için önlem alındığını belirtiyor. Alınacak önlemlerin sertlik derecesi hakkında bazı tartışmaların o günlerde de yapıldığını gazete haberlerinden takip edebilmek mümkün. 7 Ekim tarihli Seattle Star, büyük dans salonları ve kiliselerin acil hastanelerine dönüştürüleceğini yazıyor.

    Ekonomik etkilere gelince… Wall Street Journal (WSJ), 21 Ekim 1918 tarihinde büyük talep artışı sonucu Aspirin, Kinin, Rhinitis, Camphor ve birçok dezenfektanın fiyatlarında artışlar olduğunu; 24 Ekim 1918 tarihli sayısında ABD’nin hemen hemen her yerinde üretimde düşüş görüldüğünü ve bazı yerlerde bu oranın yüzde 50’ye vardığını; 25 Ekim 1918 tarihinde işçi yokluğu nedeniyle bakır üretimindeki azalmanın ciddi sorun yarattığını yazıyor.


    30 Ocak 1920 tarihli WSJ haberi ise salgın sonucunda telefon trafiğinde oluşan büyük artıştan söz ediyor ve günlük telefon görüşme sayısının 4.456.000’i aştığını belirterek, çalışan sayısındaki düşüşe dikkati çekerek telefon görüşme sayısının kısıtlanmak zorunda kalınacağını belirtiyor.

    Salgının makro ekonomik etkileri konusunda bir şey söylemek istenirse, ekonomistlerin ilk bakacağı ölçüt, doğal olarak, Gayri Safi Millî Hasıla (GSMH) olacaktır. Yaklaşık 42 ülke için o dönemki kişi başına reel (sabit fiyatlarla) GSMH verilerine ulaşmak mümkün (https://scholar.harvard.edu/barro/publications/macroeconomic-crises-1870-bpea). İlk akla gelen yöntem, ülkelerin salgın dönemindeki kişi başına reel GSMH’larının değişimini incelemek olabilir. Barro ve Ursúa (2008) böyle bir yaklaşımla, salgının dünya ekonomisi üzerinde çok ciddi bir etkisi olduğunu buluyorlar. Yazarlar, 1870’den sonra, 1 veya daha fazla yıl boyunca, kişi başına reel GSMH’da yüzde 10’dan daha fazla küçülmeye sebep olan olayları incelediklerinde üç büyük felaket gözlemliyorlar: 1. ve 2. Dünya Savaşları ile 1929 büyük buhranı. İspanyol gribi salgını, bu üç hadiseden sonra en büyük ekonomik felaket olarak ortaya çıkıyor. Bu çalışma, yüzde 10’un üzerinde küçülme dalgası 1920 ve 1921 tarihlerinden birinde son bulan 10 ülke saptıyor (Barro ve Ursúa, 2008, Tablo C2). Bu daralma dalgalarında, İspanyol gribinin etkisi olduğu açık. Bu 10 ülke için küçülme dalgası ortalamada 2.1 yıl sürüyor ve GSMH’daki küçülmenin ortalamasının yüzde 18’i aşıyor. Karşılaştırma yapmak gerekirse GSMH’daki küçülme 1. Dünya Savaşı’nda ve 1929 Büyük Buhranı’nda, sırasıyla % 21 ve % 22; 2. Dünya Savaşı’nda ise % 36’ya yükseliyor (Barro ve Ursúa, 2008, Tablo 7). Aşağıdaki tablo, bu 10 ülkede yaşanılan daralma oranlarını (ve sürelerini) gösteriyor.  

    % 10’dan daha fazla küçülme yaşayan ülkeler

    ÜLKEKÜÇÜLME (SÜRE,YIL)ÜLKEKÜÇÜLME (SÜRE,YIL)
    ABD% 12 (3)İsveç% 11 (1)
    Birleşik Krallık% 19 (3)Kanada% 30 (4)
    Güney Afrika% 24 (2)Norveç% 11 (1)
    İtalya% 22 (2)Uruguay% 14 (1)
    İzlanda% 16 (1)Singapur% 23 (3)
    Kaynak: Barro ve Ursúa (2008)

    Elbette, salgının ekonomisine daha az hasar verdiği (% 10’un altında kalan) birçok ülke mevcut. Ancak bu analiz, İspanyol gribi salgınını, verisine sahip olduğumuz tarihte, ülke ekonomilerine % 10’dan daha fazla küçülme yaşatan olaylar dizisinde 4. sıraya koyuyor.

    Barro ve Ursúa (2008) her ne kadar 1. Dünya Savaşı’nın etkisini salgının etkisinden ayrı tutmuşsa da, kullandıkları yöntem bu savaşın gecikmeli etkilerinin, salgın etkilerine karışması potansiyelini barındırıyor. Bu nedenle, salgın ve savaşın etkilerini daha iyi bir yöntem aracılığıyla ayrıştırmaya çalışan Barro, Ursúa ve Weng (2020), 1918 büyük salgınının, kişi başına GSMH üzerindeki etkisinin ortalama yüzde 6 civarında bir küçülmeye tekabül ettiğini tahmin etmiştir. Bu rakamın 1. Dünya Savaşı’nda ise yüzde 8.4’e tekabül ettiği sonucuna varmıştır.

    İspanyol gribinin kişi başı GSMH’da ortalama yüzde 6’lık bir küçülmeye neden olduğu tahmin ediliyor. Bu rakam 1. Dünya Savaşı’nda yüzde 8.4’e tekabül ediyordu.

    Salgından kaynaklanan küçülmenin sayısal boyutunu tam olarak kestirmek mümkün olmasa da, bu analizler salgının tarihte önemli ekonomik felaketlerden birine yolaçtığını, dünya savaşları ve 1929 Büyük Buhranı ile kıyaslansa da, etkisinin bunlara göre daha düşük bulunduğunu ortaya koymaktadır. Yüzde 6’lık bir küçülmenin bu ekonomik yıkımlardan daha ziyade “2008 Finansal Krizi”ne benzer bir ekonomik krize işaret ettiğini belirtmekte yarar var.

    Peki, buradan yola çıkarak, günümüzde yaşanılan COVID-19 krizinin ekonomik etkileri hakkında öngörüde bulunmak mümkün mü?

    İlk olarak ölüm oranları üzerinden bir karşılaştırma yapmak istersek; İspanyol gribinde yüzde 2’lik bir ölüm oranı şu anki dünya nüfusu dikkate alındığında yaklaşık 150 milyon kişinin hayatını kaybetmesi anlamına gelir ki, bu da 2. Dünya Savaşı’nda kaybedilen sayının aşağı yukarı 3 katıdır. Bilim ve teknolojideki ilerleme gözönüne alındığında, bu rakamın çok abartılı olduğunu söyleyebiliriz. Diğer yandan, İspanyol gribine atfedilen yüzde 6 düzeyinde bir ekonomik daralmanın günümüze projeksiyonu, yukarda belirttiğimiz gibi 2008 krizine benzer bir ekonomik krizi düşündürmekte.

    Her ne kadar şu anda tahmin yapmak çok zor da olsa, günümüz şartlarında salgının daha kısa sürede kontrol altına alınmasını ve ekonomik etkilerinin İspanyol gribinden biraz daha yumuşak olmasını beklemek makul olabilir. Yine de salgının ekonomik etkileri hakkında fikir verebilecek ilk verilerin gelmeye başladığını, bunların arasında da ilk GSMH küçülmesinin % 6.6 olarak Çin’den geldiğini hatırlatmakta fayda var.

  • Öncü hekimler, hayat kurtaranlar

    Öncü hekimler, hayat kurtaranlar

    Salgın hastalıklara karşı 2. Abdülhamit devrinde başlatılan bilimsel mücadele, Osmanlı Devleti’nin en zor zamanlarında büyük fedakarlıklarla sürdürüldü. Bakteriyolojiden mikrobiyolojiye, yerli aşılardan eğitime birçok alanda sağlanan gelişmeler; erken cumhuriyet döneminden itibaren çok daha nitelikli çalışmalarla devam etti.

    Mikrobiyolojinin kuruluşu ve bağımsız bir bilim dalı haline gelişi Batı’da olduğu gibi yurdumuzda da 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerçekleşti. Aslında Anadolu’da çiçek hastalığına karşı mikrobiyolojiden çok daha eski zamanlardan beri kullanılan aşılama yöntemi 18. yüzyılın başında İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisinin eşi Lady Montagu’nün (1717) mektubuyla Batı’nın dikkatini çekmişti.

    Louis Pasteur’ün Paris Tıp Akademisi’ne 27 Ekim 1885’te sunduğu “Isırıldıktan Sonra Kuduzdan Korunma” başlıklı bildiriyle kuduz aşısını tanıtması, tüm dünyada olduğu gibi birkaç gün sonra İstanbul’da da büyük yankı yaptı. Kuduz bir hayvan tarafından ısırılmanın mutlak bir ölüm fermanı anlamına geldiği zamanlardır. Cemiyet-i Tıbbiye 19 Mart 1886 tarihli toplantısında Pasteur’ün derneğe şeref üyesi yapılmasını, kurulmakta olan Pasteur Enstitüsü’ne para bağışı yapılmasını ve oraya bir heyet-i fenniye gönderilmesini planlar.

    Paris’e yollanan heyet-i fenniye

    30 Nisan 1886 tarihinde, kuduz üzerindeki çalışmaları yakından izlemek amacıyla Paris’e bir heyet-i fenniye gönderilmesini uygun bulan 2. Abdülhamit, heyet başkanı olarak Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’nin seririyât-ı dâhiliye (iç hastalıkları) muallimlerinden Dr. Aleksandr Zoeros Paşa’nın yanısıra zooloji muallimi Dr. Hüseyin Remzi Bey ile veteriner hekim Hüseyin Hüsnü Bey’i görevlendirir. 

    Osmanlılar’da ilk bilimsel araştırma kurumu olan bakteriyolojihanenin laboratuvarı

    3 Haziran 1886’da tarihinde İstanbul’dan vapurla Varna’ya hareket eden, oradan da trenle 8 Haziran 1886 günü Paris’e ulaşan Osmanlı heyeti; Sultan 2. Abdülhamit adına Pasteur’e insanlığa yaptığı hizmetler sebebiyle 1. dereceden Mecidiye Nişanını ve sultanın Pasteur’ün laboratuvarına yaptığı 10 bin Franklık bağışı ilgili komisyona teslim eder. Paris’te 6 ay kalan ve kuduz aşısının teknik bilgilerini öğrenen heyet, yurda döndükten sonra o zamanlar Sarayburnu- Demirkapı’da bulunan Mekteb-i Tıbbiye içinde 1887’de kurulan “Dâ’ül-kelp Ameliyathanesi”nde (Kuduz Aşısı Kurumu) aşı yapımına başlar. Veteriner Hekim Hüseyin Hüsnü ile Dr. Hüseyin Remzi, Pasteur ve Chamberland’in eserini tercüme ederek “Mikrob Emrazı Sariye ve Şarboniyenin Vesaili Sirayeti ve Usulü Telkihiyesi” adı altında yayımlarlar. Dr Zoeros Paşa, Paris’ten bizzat Pasteur’ün aşıladığı iki tavşanı İstanbul’a getirmiştir; memleketimizde ilk kuduz virüsü ve aşısı bu şekilde elde edilir. Pasteur metoduyla ilk aşılama 3 Haziran 1887’de gerçekleştirilir.

    Yerli aşı üretimi ve önemli başarılar

    Dâ’ül-kelp Tedavihanesi ayrıca Osmanlı Devleti’nde mikrobiyoloji alanındaki yeni kurumların açılmasına da öncülük eder. 1889’da Hüseyin Remzi Bey Telkihhane-i Şâhâne’yi (Aşı Müessesesi) faaliyete geçirir; bu kurumda 1892’de Osmanlı Devleti’nde ilk çiçek aşısı (Telkih-i Guderi) üretilerek hastalıkla mücadelede yerli aşılar kullanılmaya başlanır. İstanbul’daki elçilikler ve yabancı hastaneler de aşı ihtiyaçlarını Telkihhane’den karşılamaya başlar. Çiçek aşısının Osmanlı Devleti’nde seri bir şekilde üretilmesinin ardından, ilki 1885’te çıkarılan aşı nizamnameleriyle ülke genelinde aşılama çalışmaları yaygınlaşacak, çiçek hastalığı büyük oranda kontrol altına alınacaktır.

    Yine bu dönemde, Rieder Paşa tarafından, mezuniyet sonrası bir üst eğitim kurumu olarak faaliyet gösteren Gülhane Seririyat (Klinik) Mektebi açılır. 1891’de bakteriyoloji ders olarak okutulmaktadır ve bu okul, sağlık sisteminde en etkili ve üstün hizmet veren kurumlarından biri olur (ilk aspirin ve kinin hapları, koruyucu tifo, dizanteri ve kolera aşıları burada üretilecektir).

    Bakteriyolojihane-i Şahane

    1893’te İstanbul’da yeni bir kolera salgını çıkmıştır. Gerekli araştırmaların yapılması ve tedbirlerin alınması için padişahın Pasteur’den tavsiye istemesi üzerine, Dr. André Chantemesse İstanbul’a gelir ve üç ay kalarak kolera konusunda yoğun çalışmalar yapar. Ayrı bir bakteriyoloji laboratuvarının kurulmasını telkin ettiği raporunu 2. Abdülhamit’e sunduktan sonra Fransa’ya döner.

    Bir araştırma ve üretim kurumu olarak Bakteriyolojihane-i Şahane, 1893’ün Kasım ayında Chantemesse’in yerine yine Pasteur Enstitüsü’nden gelen Dr. Maurice Nicolle’ün yönetiminde açılır ve önce Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin kimya laboratuvarında su analizleri yapılmaya başlanır. Bakteriyolojihane için Demirkapı’daki Askerî Tıbbiye’nin bitişiğinde yapılan, laboratuvar ve dersliklerden oluşan ahşap bina 1894 Nisan’ında tamamlanmıştır; ancak Mekatib-i Askeriye Nezareti’ne bağlı olarak çalışan bakteriyolojihane bir yıl sonra Nişantaşı’nda Süleymanpaşa Konağı’na taşınır. Kurum, Maurice Nicolle’ün Türkiye’den ayrıldığı 1901’e kadar, veteriner mikrobiyoloji, aşı üretimi, kuduz sağaltımı gibi değişik sivil ve askerî sağlık hizmetlerini aynı çatı altında sürdürür. Birçok bakteriyolog yetiştiren kurum, Dr. Nicolle’ün Paris’e dönüşünden sonra 1910’a kadar Remlinger ve Simond’un idaresinde çalışır ve bu sıralarda Çemberlitaş’ta Matbaa Sokağı’ndaki binasına taşınır. 2. Meşrutiyet’ten sonra Bakteriyolojihane-i Şahane yerine “Bakteriyolojihane-i Osmani” adı kullanılır.

    Şahane kadro 1893 kolera salgını sırasında açılan Bakteriyolojihane-i Şahane’nin kadrosu

    Dr. Maurice Nicolle (1862-1920), İstanbul’da kaldığı 8 yıl içinde laboratuvarı başarıyla yürütürken çok kıymetli bilimsel çalışmalarda da (sığır vebası, şark çıbanı, pnömokok vb) bulunmuş ve ülkemizde mikrobiyolojinin gelişmesinde büyük katkılar sunmuştur.

    Ahmet Refik Güran (1870-1963), Dr. Nicolle ile birlikte 7 sene gibi uzun bir süre çalışmış, mikrobiyoloji alanında birçok değerli çalışmalar yapmış; laboratuvarların açılmasında, bakteriyologların yetişmesinde çok büyük emek sarfetmiş bir biliminsanıdır.

    Abdülhamit döneminde Pasteur Enstitüsü’nden Dr. Maurice Nicolle yönetiminde kurulan laboratuvar, Osmanlı’nın ilk bilimsel araştırma kurumuydu.

    Ahmet Refik Güran (1870-1963), Dr. Nicolle ile birlikte 7 sene gibi uzun bir süre çalışmış, mikrobiyoloji alanında birçok değerli çalışmalar yapmış; laboratuvarların açılmasında, bakteriyologların yetişmesinde çok büyük emek sarfetmiş bir biliminsanıdır.

    Adil Mustafa Şehzadebaşı (1871-1904), Dr. Nicolle ile birlikte ve özellikle sığır vebası üzerinde yaptıkları araştırmalarla dünya literatürlerine geçmiştir. Bakteriyolojihanede 1896’da difteri, 1897’de sığır vebası, 1903’te kızıl serumları yine veteriner hekim Mustafa Adil tarafından üretilmiştir.

    Ahmet Şefik Kolaylı (1886-1976), sığır vebası virüsünün insanlarda hastalık oluşturmadığını, sığır vebasına tutulan hayvanların kesilerek etlerinin askerlere yedirilebileceğini; böyle etleri yiyenlerde hastalık görülmesi halinde kendisinin kurşuna dizilmesini isteyen ve bu cesareti gösterebilmiş bir biliminsanıdır. Çatalca’da aç kalan askerlerin bu etleri yemesinden sonra, Edirne şehrinin düşmandan kurtarılması için büyük bir fiziksel-moral kuvvet kazanılmıştır.

    Balkan Savaşları ve kolera salgını

    1912 seferberliğiyle birlikte alevlenen kolera, Balkan Savaşı’nın 30-31 Ekim muharebeleri sonrasında Lüleburgaz çevresinden başlayarak hızla yayılmış, Kasım sonunda Marmara kıyılarından Karadeniz’e kadar uzanan geniş coğrafyada salgın halini almıştı.

    1913 başında İstanbul’un salgından korunmasına çalışılıyor, hastaların bakımına ayrılan mekanlar kordon altına alınıyordu (cordon sanitaire). Her gün kent sularından alınan örnekler Bakteriyolojihane-i Osmani laboratuvarında inceleniyordu. İçme sularında koleraya rastlanmamıştı; ancak salgının durdurulmasını sağlayan hijyen önlemlerinin başında -özellikle cephede- suların kaynatılarak içilmesi geliyordu. 

    Savaş günlerinde kolera salgını Balkan Savaşı’ndaki kolera salgını sırasında Kızılay tarafından Hadımköy civarına kurulan çadırlar.

    Hastalık en yoğun biçimiyle göçmenler arasında görülüyordu. İstanbul’a ulaştırılan kolera hastalarının önemli bir bölümü Bezm-i alem Yenibahçe Gureba Hastanesi’ne, diğerleri de Demirkapı ve Maltepe Asker Hastanelerine kaldırılmıştı. Hastalığın bakteriyolojik tanısı “Asya kolerası” olarak kesinleşmişti.

    Salgın %50’yi aşan bir mortalite (ölüm oranı) ile 1913 Ocak ayına kadar sürdü. Salgını durduran etkenler ise savaşa ara verilmesi ve kar yağışları olmuştu. Ancak 1913 Ağustos’unda savunma konumundaki birliklerin Edirne’ye doğru hareketiyle askerlerin enfekte alanlara girmesi salgını yeniden başlatmıştı.

    Bakteriyolojihane-i Osmani müdürü Simond’a göre hastalık, sulardan değil doğrudan kişisel temas ve enfekte olmuş nesneler aracılığıyla bulaşmaktaydı; kolerayla ilgili laboratuvar çalışmaları 1911’den 1913’e kadar üç yıl boyunca aralıksız sürdürülmüş, yapılan araştırmalarda karasineklerin kolerayı bulaştırma olasılığı da irdelenmişti.

    Zor zamanlarda sağlık ordusu

    Trablusgarb’ta çarpışmaların başladığı günlerde açılmıştı Bakteriyolojihane-i Osmani; savaşların sürdüğü ve siyasal çalkantıların hiç dinmediği yıllardı… Kuruluşu itibariyle Mekatib-i Askeriye Nezareti’ne bağlanan Bakteriyolojihane’nin her dönemde özel bir statüsü vardı ve 1909’da oluşturulan Müessesat-ı Hayriye-i Sıhhiye’ye bağlı sağlık kuruluşları arasına alınmamıştı. Fransızlar için Bakteriyolojihane bir prestij kurumuydu ve Almanların Gülhane’deki egemenliğine karşı geliştirilmiş bir etkinlik alanı olarak görülmekteydi.

    Balkan Savaşları’ndaki büyük kayıplar kaçınılmaz radikal gelişmelere yol açmış, askerî reformlarla birlikte sağlık hizmetlerinin de yeniden ele alınmasını zorunlu kılmıştı. Bu süreçte, Bakteriyolojihane’nin Fransız uzmanları sahneden çekilirken, salgın hastalıklar içinde ilk sırayı da koleranın yerine tifüs almaya başlamıştı.

    Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye’de 1894’ten itibaren Dr. Refik Güran ders vermeye başlamış; 1914 yılında da Simond’un ayrılması ile Bakteriyolojihane’nin müdürü olmuş; bu sırada “Hıfzıssıhha Müessesesi” adı altında birleştirilen Bakteriyolojihane, Kimyahane, Dâ’ül-kelp ve Telkihhane de onun idaresine verilmişti.

    1913’ten itibaren Gülhane’de Bakteriyolojihane-i Osmani’de kolera ve dizanteri aşıları üretilmeye başlanmış; tifo, veba aşıları, difteri, meningokok ve dizanteri serumları elde edilmesi için de yoğun çaba gösterilmişti. Hem 1. Dünya Savaşı hem de İstiklal Savaşı sıralarında ordu ve halk için gerekli aşı ve serumlar bu şekilde sağlanmıştı. Reşat Rıza (Kor) 1913-14 yıllarında tifüs aşısını geliştirmişti. Önce Demirkapı’da daha sonra da Kadırga’da bulunan Tıbbiye Mektebi, 1903’te Haydarpaşa’ya nakledildi. 1908’de fakülte haline getirilerek Askerî Tıbbiye de ona katıldı ve Prof. Dr. Refik Güran 1914’te Tıp Fakültesi’nin bakteriyoloji direktörü oldu.

    1919 Ekim’inde İstanbul’da Akdeniz’den gelerek yük çıkaran bir gemiyle taşındığı sanılan bir veba salgını başladı. Bakteriyolojihane’de buna karşı aşı üretimi hızlandırıldı ve bununla Dr. Ziya Seyfullah Bey uğraştı (bu sırada bir laboratuvar kazası sonucunda pnömonik vebaya yakalandı ve 7 Ocak 1920 tarihindeyaşamını yitirdi).   

    Mütareke döneminde Fransızlar 1919’da Bakteriyolojihane-i Osmani’yi doğrudan denetimlerine aldılar ve Pasteur Enstitüsü’nün bir şubesine dönüştürme girişiminde bulundular. İstanbul’un kurtarılmasından sonra Bakteriyolojihane 1922’de Şehremaneti’nin yönetimine girdi.

    Cumhuriyet dönemi ve öncü hekimler

    Ülkemizde bakteriyoloji ihtisası ancak 1929’da başlayabildi. 1933’te Üniversite Reformu yapıldığında, Haydarpaşa’dan İstanbul tarafına nakledilen Tıp Fakültesi’nin çeşitli enstitü ve kliniklerine Avrupa’dan biliminsanları davet edildi. Mikrobiyoloji ve Salgınlar Bilgisi Enstitüsü ile Parazitoloji Enstitüsü birleştirilerek direktörlüğüne Prof. Dr. Hugo Braun getirildi. Türkiye’de 16 yıl kalan Prof. Dr. Hugo Braun, bu süre içinde çeşitli araştırmalar yaptı ve çok kıymetli eserler bıraktı. Daha sonra 1950’de Mikrobiyoloji Kürsüsü direktörü olan Ord. Prof. Dr. Ziya Öktem 1960’a kadar bu görevini sürdürdü.

    2. Dünya Savaşı ile birlikte birçok bakteriyel enfeksiyon yanında, ordular tifüsten de kırılmaktaydı. Dünyada ancak belli merkezlerde tifüs aşısı yapılırken, Amerikan hükümeti İtalya’nın Salerno cephesindeki askerlerinde kullanılmak üzere Türkiye’den binlerce doz aşı istemişti. Ankara’ya taşınmış olan Gülhane’de Dr. Behiç Onul’un başkanlığında acilen bir ‘Tifüs Aşısı Laboratuvarı’ kurulmuş ve binlerce doz aşı imal edilerek Amerikan askerlerine gönderilmişti. Maalesef bu sırada laboratuvar kazası sonucu altı kişi tifüse yakalandı ve Tbp. Yzb. Mehmet Tuna 3 Ağustos 1943’te yaşamını yitirdi. Daha sonra Ankara Üniversitesi’nde profesör olacak olan Dr. Behiç Onul (1912- 1989) ve Dr. Zeki Durusu (1914-1982), kurtulan beş kişi arasındaydı.

  • Mikroptan virüse, hastalıklara karşı bitmeyen mücadele

    Tabiat intikam almaz; hayatı korumaya, sürdürmeye çalışır. İnsan ise, özellikle 12 bin yıl öncesinden başlayarak kendi kurduğu düzenleri “hayatı pahasına” sürdürmeye çalışıyor. Çatalhöyük’ten Sanayi Devrimi’ne mikropların keşfinde öncü çalışmalar, önde gelen isimler ve sonrasındaki “viral” döneme damgasını vuran biliminsanları…

    Günümüzden 12.000 yıl önce başladığı tahmin edilen tarım devrimi, uygarlığın yolunu açarken insanların hayatlarını da kökten değiştirdi. Neolitik dönemde yiyeceğinin peşinde dolaşan avcı-toplayıcılar, yerleşik bir yaşam tarzına geçerek çiftçi oldular. Bu geçişin sebepleri için değişik hipotezler sözkonusu olsa da sonuçları iyi bilinir. Çiftçiliğin ilk olarak Ortadoğu’nun bereketli hilalinde, küçük topluluklarda başladığı düşünülür. Mahsulün fazlasını depolayan ve böylece düzenli besine kavuşan insanların kaçınılmaz olarak nüfusları da arttı. Çiftçiliğin yanısıra hayvanları da evcilleştirmeye (!), onları hem işgücü hem de beslenme için kullanmaya başladılar.

    Giderek toprağa daha çok bağlanan ve nüfusu daha da artan insan topluluklarında sosyal eşitsizlikten oluşan büyük problemin yanısıra bir büyük problem daha vardı: Evcil hayvanlardan geçen bulaşıcı hastalıklar. Çiçek, influenza ve kızamık… Hepsi de evcil hayvanlardan insanlara yayıldı. 

    Çatalhöyük’ten Sanayi Devrimi’ne

    Yaklaşık 9.500 yaşındaki Çatalhöyük’teki arkeolojik çalışmalar, aynı anda 8.000 kadar insanın burada yaşamış olabileceğini gösteriyor. Giderek kalabalıklaşan ve birbirleriyle yakın temas halinde yaşayan insanlar bulaşıcı hastalıkların yayılması ve salgınlara dönüşmesi için eşsiz bir ortam oluşturuyordu. Sonraki zamanlarda ticaretin, savaşların ve göçlerin getirdiği insan hareketleri, enfeksiyon hastalıklarını da dünyanın dörtbir yanına taşıyacaktı.

    Londra’nın içme suyu kaynağı da olan Thames Nehri’ndeki kirlilik nedeniyle ölüm nehrin sularında kol geziyor.

    İnsanlığın ikinci büyük devrimi, 18. yüzyılın ortasıyla 19. yüzyıl ortası arasındadır. Sanayi Devrimi sırasında önce İngiltere’de başlayan ve tüm Avrupa’ya yayılan şehirleşme ve büyük bir hızla artan nüfus, bulaşıcı hastalıkların yayılması için bulunmaz bir ortamdı. Kırsal alandan şehirlere, şehir merkezlerinden varoşlara doğru genişleyen yoksulluk ve sefalet… Güneş yüzü görmeyen ve yeterli beslenemeyen alt sınıf insanları raşitizm ve iskorbüt gibi Victoria Dönemi’nin meşhur hastalıklarının yanısıra çiçek, tifüs ve tüberküloz gibi bulaşıcı hastalıklardan da yakasını kurtaramadı. Kızamık, kabakulak, boğmaca ve kızıl gibi hastalıklar nedeniyle çocuk ölümleri çok yüksekti. 19. yüzyılın sonlarında kanalizasyon sistemlerinin yaygınlaşmasından önce, su kaynaklarının kirlenmesiyle kolera ve dizanteri salgınları başgösterdi. Avrupa’dan tüm dünyaya yayılan savaşlar da, hastalıklarlarla beraber sunuldu! Ve savaşlar yeni göçleri ve yine hastalıkları tetikledi. Elbette bilim ve teknoloji de ilerledi ve pek çok soruna çözüm üretti; fakat bunlar yeterli ve yaygın olamadılar. 

    Bugünün “küresel” dünyasında yine yoksulluk, yine savaş, yine göçler var. Doğanın sınırları zorlanmaya devam ettikçe, insanların kalabalık bir yana “yığın” halinde yaşamalarını kaçınılmaz kılan durumlar sürdükçe, yeni mikroplar ve yeni hastalıklar mutlaka hep olacak. Şimdi tekrar başa dönelim.

    Antik Çağ’da mikrop fikri

    Hastalıkların doğaüstü güçlerin eseri olduğuna inanılırdı; hastalık ya Tanrı’nın gazabıydı ya da Şeytan’ın işi… Görünmeyen bazı varlıkların hastalıklara sebep olma ihtimali düşünülse de 17. yüzyılda mikroskobun keşfine kadar buna pek inanılmadı.

    Hippokrates (MÖ 460-375), sağlığın insan bedenindeki dört hayati sıvının (kan, balgam, sarı ve kara safra) arasındaki dengeye bağlı olduğuna ve bu dengenin bozulmasının da bütün hastalıkların kaynağı olduğuna inanıyordu; topraktan çıkan fena hava ile su, yıldız, rüzgar ve mevsimlerin etkisiyle bu denge bozuluyordu (Miasma teorisi). Yazdığı kitaplarda sıtma, lekeli humma, çiçek, veba, sara ve akciğer veremine ait bilgiler vermiş, yaraların tedavisinde kaynatılmış suyla yıkamayı tavsiye etmişti.

    Ayaklı kurtlar 14. yüzyıldaki bit salgını, Golden Haggadah’da hayvanlarla insanların yakınlığı kadar, temizlik alışkanlıklarına da bağlı resmedilmiş. Ortaçağ’da ciddi bir endişe konusu olan bitler, “ayaklı kurt” olarak biliniyordu.

    Aristoteles (MÖ 384-322) bazı organizmaların cansız maddelerden varedildiğine dair “kendiliğinden türeme” (spontaneous generation) olarak bilinen teoriyi savunurdu. Buna göre canlılar, başka canlıların üremesi veya bölünmesi gibi süreçler olmaksızın, cansız maddenin birleşimi sonucunda biraraya gelebilirdi; sivrisineklerin ve bitkilerin çürümekte olan maddelerden türediğine inanılırdı. Cansız bir madde eğer bir pneuma (Yunanca akıl, zihin, us anlamına gelen kelime, aynı zamanda “nefes” ve “ruh” anlamı taşıyor. “Vital heat” veya calidum innatum olarak da tanımlanmakta) taşıyorsa -yani bir ruhu varsa- buradan canlı bir varlık türeyebilirdi.

    Kendiliğinden türeme teorisi (abiogenesis) asırlar boyunca kabul gördü. Zira henüz mikroskop yoktu ve örneğin bir sinek cansız bir şeyden de ortaya çıkıyor gibi görünüyordu. Su birikintisinde balıklar, çürüyen ette kurtçuklar, tozlarda pireler, tahıl yığınlarında fareler, nehir kıyılarında kurbağalar oluşabilirdi. Canlı organizmalar cansız maddelerden türeyebilirdi.

    Galen’den İbn-i Sina’ya…

    Galen (129-200) miasma teorisini öne sürdü; hastalıklara kötü hava (mal’aria) sebep oluyordu; bu kötü havanın içinde organik maddenin çürümesinden kaynaklanan miasmatik kokular kolera, veba gibi hastalıkların nedeniydi. Doğu’da Hintlilerin Sustrata’sında (500) farelerin vebanın yayılmasında rolü olduğu bildirilmiş, İbn-i Sina (980-1038), bulaşıcı hastalıkların gözle görülmeyen kurtçuklardan ileri geldiğini ve korunmak için temizliğin önemli olduğunu vurgulamıştı. Ak Şemsettin (1453) malaryanın aynı bir bitki tohumu gibi görülmeyen bir etkeni olduğunu ve vücuda girdikten sonra ürediğini yazmıştı.

    Görünmeyenin peşinde 1600’lerde, mikroskop öncesi dönemde, Antonie van Leeuwenhoek spontane türeme teorisini destekliyordu.

    1700’lere gelindiğinde, hastalıkların hâlâ çürümekte olan bir şeyin havaya karışan kötü kokulu zerreleri yüzünden meydana geldiği kabul görüyordu. Lavoisier 1775’te havadaki oksijenin varlığını ispatlamış, kaynatılan gıdalarda oksijen bulunmadığı için üreme olmadığını savunarak spontane türeme teorisini desteklemişti. 18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde en popüler zamanlarına ulaşan bu görüş, aslında mikrop teorisine zemin hazırlayacaktı.

    Bugün kulağa tuhaf gelen bu fikirler sadece gözlemlere dayanıyordu; gözlemliyorlar ve bu gözlemleri yorumluyorlardı. Görmek inanmak anlamına geliyordu. Mikroskop yoktu ve gözle görülen bir hayat emaresinin olmadığı bir yerde aniden bir sinek ya da bir kurtçuk belirmesi, bu teorinin yüzyıllar boyunca hâkim kalmasını getirmişti.

    Leeuwenhoek ve Francesco Redi

    1600’lere gelindiğinde, aslında fikirleri birbiriyle zıt olan iki biliminsanı kendiliğinden türeyiş teorisine laboratuvarda bir nevi meydan okudular; Antonie van Leeuwenhoek (1632-1723) teoriye inanırken, Francesco Redi (1626-1697) buna karşı çıkıyordu. Redi’nin 1668’de yaptığı deney, çürüyen etin üzerindeki kurtçukların kendiliğinden olmadığını gösterdi: Deneyde kavanozlardan birinin kapağı açıktı ve hem havayla hem de sineklerle temas edebiliyordu. Diğer kavanozun kapağı yerine bir bez örtülmüş, böylece hava ile temas halinde olmasına karşın içeri sinek girmesi engellenmişti. Eğer yüzyılların hipotezi doğruysa her iki kavanozdaki etin de kurtlanması lazımdı; çünkü her ikisi de havayla temas ediyor yani pneuma’ya ulaşıyordu. Deney, sinekle teması olmayan ve sadece havaya maruz kalan etin kurtlanmadığını gösterdi; oysa sineklerle temas eden et kurtlanmıştı. Redi’nin deneyi, kurtçukların kendiliğinden ortaya çıkmadığını gösteriyordu; halbuki sineklerle doğrudan temas buna sebep oluyordu. Dolayısıyla “spontane türeme” doğru değildi. 

    Görünmeyenin peşinde Francesco Redi, yaptığı basit bir deneyle çürüyen etin üzerindeki kurtçukların kendiliğinden oluşmadığını kanıtladı.

    Hücrenin keşfi ve hücre teorisi

    Hücrenin keşfi ve hücre teorisinin geliştirilmesi 17. yüzyılda mikroskobun keşfine bağlıdır ve hayata dair bugünkü anlayışımızda mikroskobun keşfinden bu yana “hücre teorisi”esas alınır: 1. Hayatın temel birimi hücredir. 2. Bütün organizmalar 1 ya da daha çok hücrelidir 3. Bütün hücreler diğer hücrelerden gelir.

    İngiliz doğa felsefecisi-mimar Robert Hooke hücreyi keşfetti ve bu keşfini 1665’te yayımladığı Micrographia adını verdiği kitapta yazdı. Hooke, bitkisel ve hayvansal dokuları oluşturan bu küçük yapılara “cell” adını verdi, çünkü onları bal peteğinin yapısına benzetmişti. Üzerinden geçen yüzlerce yılın ardından hücre teorisi bugün hâlâ kabul görmektedir. Hooke ince bir mantar kesitine bakarken hücreleri keşfetmiş ve bu hücrelerin sadece bitkiler ve mantarlarda olduklarını düşünmüştü. Robert Hooke, bir dokuya mikroskobik olarak bkan ilk kişiydi ve “hücre teorisi” böylelikle başladı.

    Görünmeyenin peşinde Bir dokuya mikroskobik olarak bakan Robert Hooke ise hücreyi keşfeden kişi oldu.

    1675’te Antonie van Leeuwenhoek (1632-1723) adlı Hollandalı bir kumaş tüccarı, bir cam mercekle bir damla göl suyuna baktı. Mikropların dünyasına ilk kez bakılıyordu. İlk kez hareketli mikroskobik canlıları gözlemlediği yani mikroorganizmaları keşfettiği için mikrobiyolojinin babası olarak anılacaktı. Bir damla suda (200x büyütme) gördüğü bu canlıları “animalcules” olarak adlandırmıştı. Hücre daha önce keşfedilmişti ama, bunlar bitki hücreleriydi. Hayvan hücreleri ve bakterileri ilk defa ortaya çıkarılıyordu.

    Dönüm noktaları İngiliz hekim John Snow, Londra’daki kolera salgınının kaynağını bulmak için ilk epidemiyolojik çalışmayı yaptı (altta).

    1848’de İngiliz hekim John Snow (1813-1853) ilk epidemiyolojik çalışmayı yaptı. Londra’daki kolera salgınının kaynağını bulmaya çalışıyordu. Kolera vakalarını şehrin haritası üzerinde işaretlediği zaman çarpıcı bir keşfe iza atmış, salgının başladığı yer olarak kanalizasyon karışan su kaynağını bulmuştu. Bugün epidemiyolojinin babası kabul edilen Snow, hastalıkların sadece hava yoluyla değil su gibi bulaşmış herhangi bir şeyle de mümkün olabileceğini göstermişti.

    O zamana kadar mikroplar sadece hipotezdi. Çıplak gözün göremeyeceği kadar küçük şeyler birçokları için hâlâ inanılması güç bir durumdu. Mikroorganizmaların varlığı kanıtlanmış olsa da mikroskobun keşfine kadar bu mikro dünya görülemedi.

    Mikrobiyolojinin altın çağı: 1857-1914

    Mikrop teorisinin henüz popüler olmadığı zamanlarda, lohusa humması 1850’lerde yaygın ve çoğu kez ölüme götüren bir hastalıktı. Doğum hekimliğinde el yıkamanın lohusa hummasını çok bariz bir şekilde azalttığını keşfeden Philipp Semmelweis (1818-1865), steril olmayan ortamların ameliyat sonrası ölümcül enfeksiyonlara davetiye çıkardığını ortaya koymuştu. Bu enfeksiyonlar gözle görülmeyen mikroplara bağlıydı ve hava yolu ya da mikroplu eşyaların teması sonucunda hastalığa ve ölüme sebep oluyordu. Hastalığın sebebi olan mikroplara karşı koruyucu bir aseptik teknik geliştirmişti; ellerini klorlu bir kireç çözeltisi ile dezenfekte ediyordu.

    Lohusa hummasının sebepleri ve koruyucu yöntemleri ile ilgili bulgularını bir kitapta toplayan Semmelweis’in fikirleri tıp camiasında pek destek bulmadı; zamanın hekimleri el yıkamayla ölüm oranlarının düştüğünü kabul etmek istemiyorlardı. Steril olmayan koşullarda yapılan cerrahi müdahaleler yaygındı ve ölüm oranları neredeyse %50 idi. Fikirleri ölümünden sonra Pasteur’ün deneyleri ve Lister’in uygulamalarıyla popüler olacak ve Semmelweis “annelerin kurtarıcısı” olarak adlandırılacaktı.

    Louis Pasteur: Dönüm noktası

    19. yüzyılda fermantasyon ve kendiliğinden türeme üzerine çalışan birçok biliminsanı vardı ama bir kişi öne çıkıyordu; Louis Pasteur (1822-1895). Biyolojiye kimyadan gelmiş ve çalışmaya başladıktan dört yıl sonra kendiliğinden türeme tartışmasına son vermişti. 1858’de Pasteur, kaynatılarak sterilize edilmiş etsuyunda havayla temas kesilirse mikrop üremediğini gördü. Sterilizasyon yöntemlerinin geliştirilmesi mikrobiyolojiyi de sağlam bir temele oturtmuş, Pasteur mikrop teorisinin önde gelen isimlerinden birisi olmuştu. Süt ürünleri gibi bazı besin maddelerinde bozulmaya yol açan bakterilerin çoğunu öldüren, besinin kalitesini arttıran, halk sağlığını koruyan pastörizasyon işlemi bugün hâlâ onun adıyla anılıyor. Pasteur ayrıca fermantasyon işlemine “maya” adı verilen tek hücreli organizmaların sebep olduğunu da  kanıtlamıştı.  

    Dönüm noktaları Louis Pasteur mikrobiyolojinin kilit ismi oldu.

    Canlı dış yüzeylerin kimyasal dezenfeksiyonu anlamına gelen antisepsi, 1865’te Joseph Lister (1827-1912) tarafından geliştirildi ve tıp alanında özellikle hasta bakımı için yeni standart haline geldi. Lister tarafından geliştirilen aseptik tekniklerin çoğu günümüzde hâlâ tıp alanında kullanılmaktadır. 1830’ların sonlarında, Schwann ve Cagniard-Latour, alkollü fermantasyon ve çürümenin canlı varlıklardan kaynaklandığını göstermişti.

    Robert Koch ve antibiyotik dönemi

     Organik maddenin ayrışmasının canlı organizmalardan kaynaklandığı kabul edilirse, bunun bir adım ötesi de vücut dokularının bozulması olarak görülen hastalığın canlı varlıklardan kaynaklanması fikriydi. Bu hipotezi (mikrop teorisi) ilk defa, bugün bakteriyolojinin babası olarak bilinen Alman köy doktoru Robert Koch (1843-1910) 1867 yılında deneysel olarak kanıtladı. Şarbon etkeninin bir bakteri olduğunu bulmuş ve etkenin bulunması için izlenmek üzere bir dizi kural önermişti. 1882’de de tüberküloz basilini bulan Koch, 1905’te Nobel Ödülü’ne layık görülecekti.

    Mikrobiyolojide en önemli gelişmelerden biri, hastalığa karşı kazanılan bağışıklığın doğasını anlamaktı. Böyle bir bağışıklığın olduğu uzun zamandır bilinirdi ve Edward Jenner’ın çiçek aşısı ile netlik kazanmıştı. Mikrop teorisi kurulmadan çok daha önce, 1796’da aşılama işlemleri başlamıştı. En büyük zafer 1890’larda von Behring ve Kitisato tarafından difteri ve tetanos antitoksinlerinin keşfiydi. Bu çalışma daha sonra Paul Ehrlich (1854-1915) tarafından bir uygulamaya dönüştürüldü ve önceden bağışıklık kazandırılmış bir atın serumu tedavi amacıyla kullanılabildi. Bu tedavi, enfeksiyon hastalıklarının rasyonel tedavileri için antibiyotiklerin keşfine giden yolu açtı. Sir Alexander Fleming’in (1881-1955) çığır açan penisilin keşfini (1928) antibiyotik dönemi izledi. Fleming, 1945 Nobel Ödülü’nü Howard Florey ve Ernst Boris Chain ile paylaştı.

    Bakteriyolojinin babası Mikrop teorisini deneysel olarak kanıtlayan Robert Koch bir köy doktoruydu. Keşfi ona 1905’te Nobel’i kazandıracaktı.

    Başka bir boyut: Virüsler, viroloji

    19. yüzyılın sonlarında Dmitri Ivanovski ve Martinus Beijerinck tarafından yapılan çalışmalar virüsler ve viral enfeksiyonlara dair bilimin başlangıcı oldu. Daha önce virüsler bilinmiyordu; oysa Pasteur kuduz aşısını ve Jenner da çiçek aşısını geliştirmişti; her ikisi de viral hastalıktı. Ancak o dönemde viral enfeksiyonların da bakteriyel sebeplerden kaynaklandığı düşünülüyordu. Farklı hastalıkların mikroplarını bulmak için çalışmalar yapılacak, böylece yeni aşılar geliştirilecek, yeni bilimsel bilgilere ulaşılacaktı.

    Bakterilerin izolasyonu için filtreleme gerekiyordu. Virüsler ise bakterilerden yaklaşık on kat daha küçüktü. Delikleri, daha sonra virüs adı verilecek olan bu kadar küçük ebatlı varlıkları da tutabilecek bir filtre gerekiyordu. Pasteur ve Chamberlain virüsleri de tutabilen yeni bir filtre yaptılar. 1892’de Ivanovski hastalıklı bir tütün bitkisinden süzdüğü filtratın sağlıklı bir tütün bitkisine hastalık bulaştırabildiğini keşfetti. Martinus Beijerinck bağımsız olarak 1899’da benzer deneyler yaparken aynı virüsü keşfetti; süzüntüyü bir zehir gibi davranan bulaşıcı, canlı bir sıvı olarak tanımlamak için Latince zehir anlamına gelen venenum kelimesini kullandı. Mikrobiyoloji biliminde kısa bir süre içinde mikoloji (mantar bilimi), protozooloji (parazitik protozoon bilimi), mikrobiyal ekoloji gibi yeni özel çalışma alanları açıldı; ikinci altın çağ başlıyordu. 

    İkinci altın çağ: 1940’lar…

    Mikrobiyolojinin gelişimindeki yakın dönem çalışmaları mikrobiyal genetik alanında ve moleküler biyoloji olarak artık ayrı bir bilim dalına evrilmiş durumda. İlk olarak 1928’de gözlemlenen bakterilerde dönüşüm prensibi, 1940’larda gösterilebilmişti: Bu DNA idi! Salvador Luria ve Max Dulbrück gen ekspresyonu ve mütasyonlarını incelemek için bir model olarak Escherichia coli (E.coli) bakterisini kullanmışlar ve E.coli’nin genetik mutasyonlar edinerek viral enfeksiyona karşı direnç geliştirebildiğini ortaya koymuşlardı.

    1944’te DNA’nın bir bakteriden diğerine aktarılabildiği gösterildi. Oswald Avery, Colin MacLeod ve Maclyn McCarty hücrelerde bulunan genetik materyal olarak DNA’yı tanımlayan ilk kişilerdi. Bu önemli keşif streptococcus pneumoniae bakterisi kullanılarak yapıldı. Bu keşif daha sonra 1953’te Alfred Hershey ve Martha Chase tarafından yapılan ve bakteriyel hücreleri enfekte etmek için bir virüsün kullanıldığı deneylerle doğrulandı; DNA yapısının belirlenmesiyle mikrobiyolojinin yepyeni bir yönü ortaya çıktı ve genetik mühendisliğinin temeli atıldı. DNA transferi kavramı aslında 1940’larda doğmuştu. Daha sonra 1960’ların sonlarında bakteriyel enzimler keşfedildi ve DNA’nın yeniden düzenlenmesi olasılığı ortaya çıktı. Moleküler biyolojinin gelişmeleri mikrobiyolojinin kökleri üzerinde gerçekleşiyordu.

    Üçüncü altın çağ: Biyoteknoloji

    Mikrobiyoloji, nanoteknoloji ve biyomühendislik alanlarındaki gelişmeler tıp alanında devrim yarattı. Artık mikroorganizmalar hastanın yararına belirli işlevlere hizmet etmek için vücuda yönlendirilebiliyor; genetiği değiştirilmiş mikroplar vücuttan protein fabrikaları olarak gönderilebiliyordu. Bu süreçte, ışığın dalga boyundan bile daha küçük bir şeyi görebilmenin yolunu açan elektron mikroskopları tayin edici bir işlev gördü. İlk kez 1940’larda geliştirilen elektron mikroskopları, 100.000 kereye kadar büyütme imkanı tanıdı.

  • Osmanlı Sarayı’nda salgına karşı önlemler

    Osmanlı Sarayı’nda salgına karşı önlemler

    1911’in Eylül ayında İstanbul’da kolera salgını had safhaya ulaşmıştı. Ser-Tabib-i Hazret-i Şehriyari (padişahın başhekimi) tarafından saraylarda koruma tedbirlerinin alınmasına yönelik bir genelge gönderilmişti. Salgın başta İstanbul olmak üzere bütün ülkeyi sarsacak, Saray sakinleri ve çalışanlar ise bundan etkilenmeyecekti.

    Hindistan’da 19. yüzyılın sonunda ortaya çıkan, ulaşım teknolojisi ve imkanlarının gelişmesine paralel olarak tüm dünyayı etkisi altına alan büyük kolera pandemisi, 1910-1911’de Rusya üzerinden Osmanlı topraklarına da sirayet etti. Bilhassa Anadolu ve Rumeli vilayetlerinde koleradan ölenlerin sayısı çok fazlaydı. Alınan tedbirlerle en az seviyede zarar görülmesine çalışılsa da pek başarılı olunamadı. 1912’de Balkan Savaşı patlak verdiğinde Suriye’den nakledilen askerî birlikler yoluyla orduya da sirayet etti. Balkan Savaşları’nda mağlubiyetlerin sebepleri arasında, orduda 30 bine varan sayıda can kaybının kaynağı kolera salgını da bulunmaktadır.

    Aynı sıralarda İstanbul da koleranın etkisinde perişan oluyordu. Belediye başkanı Cemil Topuzlu Paşa’nın bir doktor olması, kolera ile etkili mücadelede İstanbul için bir şans oldu. Gülhane Parkı’na geçici barakalarda hastane kurularak koleralı hastalara burada bakıldı. Kapasitenin yetersiz kaldığı anda Ayasofya, Sultanahmet, Şehzadebaşı Camileri de ibadete kapatıldı ve kolera hastanesi olarak kullanıldı. Savaşın ileriki safhalarında muhacirlerin Balkanlar’dan İstanbul’a akın etmesiyle alınan tedbirler pek işe yaramadı. İstanbul’a koleranın yayılmaması için göçmenler ve askerlerin Çatalca’dan ileriye gönderilmemesi, Ayastefanos’ta (bugünkü Yeşilköy) havaalanının kuzeyinde kurulan sahra hastanelerinde tedavi edilmeleri kararlaştırıldı.

    Sıhhiye Nezareti çalışmalarında sadece hastaların tedavisine değil, hastalığın yayılmamasına da büyük önem veriyordu. Bu nedenle alınan tedbirlere kesinlikle uyulması için kolluk güçlerinden de yardım alınıyordu. Halkın temizlik ve hijyen kurallarına, karantina usulüne uyması için çağrılar ve denetlemeler yapılıyordu.

    Tarih boyunca İstanbul’u vuran salgınlarda Osmanlı Sarayı da büyük ölçüde etkilenmiştir. Harem gibi kapalı ve aşırı kalabalık bir yapıya hastalık girdiğinde, kaçınılmaz olarak çok sayıda ölümle karşı karşıya kalınıyordu. Sarayın geçmişinde de cariyelerin, şehzadelerin, valide sultanların vefat ettikleri çok sayıda salgın vardı.

    1911’de kolera salgınından korunmak için alınacak tedbirlerin yer aldığı genelge, Topkapı Sarayı’na da gönderilmişti, ama bu tarihlerde padişah Dolmabahçe Sarayı’nda ikamet ettiği için asıl adres burası olmalıdır.

    Sultan Reşad döneminde, 1911’in Eylül ayında İstanbul’da kolera salgını had safhaya vardığında, Ser-Tabib-i Hazret-i Şehriyari (padişahın başhekimi) tarafından saraylarda koruma tedbirlerinin alınmasına yönelik bir genelge yayınlandı. O sırada padişah Dolmabahçe Sarayı’nda ikamet etse de genelge Topkapı Sarayı’na da gönderilmiştir. Topkapı Sarayı o tarihte Hazine-i Hassa Nezareti’ne bağlı Hazine Kethüdası adı verilen görevlinin idaresindedir. 2. Meşrutiyet’in ardından tarihî Enderun Mektebi de kapatıldığı için fazla sayıda personele sahip değildi. Artık bu sıralarda Topkapı Sarayı, sarayı korumakla görevlilerin ikamet ettiği, işlevi olan bir saraydan ziyade tarihî bir müze kimliğini yavaş yavaş kazanan, İstanbul’u ziyaret eden yabancı devlet adamlarına iftiharla gezdirilen bir hatıradır. Ayrıca saray kütüphanesinde araştırma yapmak isteyen biliminsanları ve turistlere özel izinle açılmaktadır. Bu gibi işleri düzenleyen Hazine Kethüdalığı emrindeki görevliler yine de saray personeli olduğu için koleradan korunma genelgesi Topkapı Sarayı’na gönderilmiştir. Arşivde aynı genelgenin Dolmabahçe Sarayı’na gönderilen nüshasını şimdilik tespit edemediysem de mutlaka buraya da gönderilmiştir; hatta esas adres Dolmabahçe Sarayı olmalıdır.

    7 madde üzerine düzenlenen genelgenin ilk maddesi, suların bilimsel ölçülerde kaynatılıp terbiye edildikten sonra içilmesini amirdir. Diğer maddelerde de yenilip içilecek şeylerin pişirilme usullerine yer verilmiştir. Turşu, salata, mısır ve diğer hazmı zor meyvelerin yasaklandığı, sadece karpuz ve üzüme izin verildiği görülüyor. Temizliğe dikkat edilmesi, tuvaletlere her gün kireç tozu konulması, bol su ile yıkanılması sağlık şartlarının esası olarak belirtiliyor. Sarayın girişlerine çok miktarda sönmemiş kireç tozu konulduktan sonra birkaç adımla üzerinden geçilmesi, kapı girişlerine paspaslar konulması, kunduraların altlarındaki mikropların paspaslarda imha edilmesi, bu paspasların ilaçlı sularla her gün ıslatılması emrediliyor.

    Genelgede “sosyal mesafe” şartları da ihmal edilmemiştir. Saray çalışanlarının ötede beride gezmemesi, kahvehanelerde oturmaması, bekârların gündüzleri işlerinin başında geceleri kendi odalarında bulunmaları, evlilerin işten sonra doğruca evlerine gitmeleri önerilirken evlerinde de temizliğe olağanüstü dikkat etmeleri söyleniyor.

    Aynı şekilde Saray çalışanlarının vakitli vakitsiz, üstü başı pis misafir kabul etmemeleri, bilhassa aşçı ve garsonların iş elbiselerinin gayet temiz, beyaz bulundurulmasının önemi vurgulanıyor.

    1911 salgınında sarayda bulunanlara kolera bulaştığına dair bir kayda rastlanılmaması, genelgeye uyulduğunu, alınan tedbirlerin etkili olduğunu göstermektedir.

    1 BELGENİN BELGESİ

    Şerait-i sıhhiyenin esası, abdesthanelere her gün adi kireç tozu konulması

    “HAZİNE-İ HASSA-İ ŞAHANE Saray-ı Hümayun ve Devair-i Müteferri’asında İttihaz Olunacak Tedâbir-i Sıhhiyye

    1. Erkân-ı memurîn bilumum müstahdemînin içeceği su fenne tatbîkan kaynatılarak bade’t-terbiye içilecektir. Mezkûr su meselesi Saray-ı Hümayun’a müteallik bilumum devâire aittir.

    2. Meʽkûlât ciheti gayet nefis ve tabhı hususuna fevkalade dikkat edilmesi, çorba güzel tabh olunmuş envaʻ-i etler, et suyuna sebzeler, pilav, lapa, makarna, börekler, iç ve böbrek yağı konulmayarak tereyağıyla kızartılmış börekler, kompostolar, ekmekler, Saray-ı Hümayun’a mahsus fırından memurları tarafından alınarak doğruca mahallerine verilmeli.

    Sarayda kolera önlemleri Saray çalışanlarının koleradan korunması için Sultan Reşad’ın başhekimi tarafından yazılan 7 maddelik önlem paketi.

    3. Turşular, her nevʻi salatalar, mısır, hazmı batî meyvelerin menʻ edilmesi, meyve olarak yalnız üzüm ve karpuz iʻtâsı.

    4. Saray-ı Hümayun’a ve bilumum devâirin nezafet ve taharetine mütemadiyen fevkalâde dikkat edilmesi memur-ı etıbba ve memurin-i sıhhiyenin tarifi vechiyle nezafetin icrası, abdesthanelere her gün birer miktar adi kireç tozu konulması, bol su ile yıkanılması, bu hususa itina edilmesi şerait-i sıhhiyenin esasıdır.

    5. Saray-ı Hümayun’a ve devairin bilumum medhallerine ziyade miktarda adi sönmemiş kireç tozu konulması, kapıdan dâhil olmazdan evvel bu kireç tozunun üzerinden birkaç adımla geçilmesi lazımdır ki sokaklarda kunduranın altına sürülmüş olan bir takım mikroplar dâhile getirilmemek üzere kireçten geçildiği takdirde mezkûr mikroplar tahrip olunur. Her kapı medhallerine kapının cesametine göre paspaslar konularak ve mezkûr paspaslar süblimeli su ile her gün ıslatılarak kireç üzerinden geçmiş olan kunduralar mezkûr paspaslar üzerinden dahi geçirilerek tekrar temizlenmesi lüzum-ı sıhhiyedendir.

    6. Bilumum müstahdemin ötede beride gezmemesi, kahvehanelerde oturmaması, bahusus bekârlar gündüzleri işleri başında geceleri kendi odalarında, müteehhil olanlar doğruca hanelerine, ertesi gün hizmetleri başına ve hanelerinde dahi nezafet ve taharete dikkat etmeleri. Saray-ı Hümayun’daki odalarında vakitli vakitsiz üzerleri başları mundar misafirler kabul edilmemesi bahusus aşçı, tablakârlar gayet temiz bulundurulması, aşçıların ve tablakârların iş elbiseleri gayet temiz, beyaz olması elzemdir.

    7. Sofracılar kendilerinin nezafetine dikkat etmeleri ve sofra takımları sıcak sabunlu su ile yıkanması”.

    (TSMA.E 1328/84)

  • Çapkınları ve virüsleri uzak tutan moda stratejileri

    Çapkınları ve virüsleri uzak tutan moda stratejileri

    19. yüzyıl ortalarında moda olan kabarık etekler, çiçek ve kolera gibi salgınlarda “sosyal mesafe”yi korumaya yardımcı olmuş; yanlışlıkla da olsa salgınların şiddetini azaltmıştı. Ama kafesli eteklerin, geniş kenarlı şapkaların ve hatta şapka iğnelerinin arkasındaki asıl mantık, istenmeyen çapkınları uzak tutmaktı. Moda üzerinden sınıf, cinsiyet ve ırklar arası mesafenin tarihi…

    Dünyanın koronavirüs salgınıyla boğuştuğu bu tuhaf dönemin öne çıkan kelimesi “sosyal mesafe” oldu. Yetkililer, sıradan insanların “eğriyi düzleştirmek” ve virüsün yayılmasını engellemek için yapabilecekleri en büyük yardımın, yiyecek stoklamak ya da hastanelere koşturmaktan değil, sosyal mesafeyi artırmaktan –insanlar arasındaki fiziksel uzaklığı istemli olarak açmak– geçtiğini söylüyorlar.

    İzolasyon stratejisi denince ilk akla gelen şey moda olmayabilir. Fakat kıyafetlerin siyasi ve kültürel anlamları üzerine çalışan bir tarihçi olarak, modanın sosyal mesafe projesinde önemli bir rol oynayabileceğini söyleyebilirim. Bu bazen bir sağlık krizini çözmek için alan yaratmak olabilir, bazen de sinir bozucu tipleri uzaklaştırmak…

    Güneşten de korur virüsten de…


    Geniş kenarlı şapkalar, erkekleri uzakta tutmakta olduğu gibi İspanyol gribi yıllarında maskeleri sabitlemek için de kullanılıyordu.

    Giysileri uzun zamandır yakın teması ve gereksiz teşhiri azaltmak için kullanılıyoruz. İçinde bulunduğumuz krizde de maskeler “benden uzak dur” demenin bir yolu oldu.

    Moda, daha önceki salgınlarda da ne kadar kullanışlı olabileceğini göstermişti. Örneğin veba salgını sırasında doktorlar, sivri burunlu kuş maskelerini hastalarıyla mesafeyi korumak için kullanıyorlardı. Bazı cüzzam hastaları ise kıyafetlerinin üzerine bir kalp takmaya ve diğerlerine yaklaştıklarını haber vermek için çan ve tokmak taşımaya zorlanıyorlardı. Bunun da ötesinde, insanlarla aramızda bir kol mesafesini korumak istemek için illa dünya çapında bir salgın da gerekmiyor.

    Geçmişte, –özellikle de cinsiyetler, sınıflar ve ırklar arası– mesafeyi korumak, sosyal toplaşmaların ve kamusal hayatın önemli bir parçasıydı. Sosyal mesafe, izolasyon veya sağlıkla ilgili değil, görgü kuralları ve sınıfla ilgiliydi. Ve moda, bunun için biçilmiş kaftandı. “Krolin” denen Viktorya dönemi kabarık eteklerini ele alalım. 19. yüzyıl ortalarında moda olan bu hacimli etekler, sosyal mekanlarda cinsiyetler arası bariyer oluşturmak için kullanılıyordu.

    Çapkınsavar etekler Bu etekler kadınların erkeklerle aralarına güvenli bir mesafe koyabilmesi için idealdi.

    Her ne kadar bu trendin kökeni 15. yüzyıl İspanyol saraylarına kadar takip edilebilirse de, katlı etekler ancak 18. yüzyılda sınıfsal bir imleç haline geldi. Ancak ev işlerinden muaf olabilecek kadar ayrıcalıklı kadınlar bunları giyebiliyordu; eteğin içindeyken bir odadan diğerine rahatça geçebileceğiniz kadar büyük bir eviniz ve giyinmenize yardımcı olacak hizmetçileriniz olmalıydı. Etek ne kadar büyük olursa, statünüz de o kadar yüksek demekti.

    1850’ler ve 1860’larda kafesli krolinlerin seri üretime geçmesiyle orta sınıf kadınlar da bunlara ulaşabilmeye başladı. Kısa sürede “krolin çılgınlığı” bütün moda dünyasını ele geçirmişti. Kabarık etekleri kadınların hareketliliğini ve özgürlüğünü kısıtlamanın bir başka aracı olarak gören kıyafet ıslahatçılarının eleştirilerine karşın büyük, çemberli etekler toplumsal alanda kadınların güvenliğini sağlamanın sofistike bir yoluydu. Krolin, yapışkan bir talibin –daha da kötüsü bir yabancının– kadının bedenine ve dekoltesine güvenli bir mesafede kalmasını zorunlu kılıyordu.

    Kabarık etekler, yanlışlıkla da olsa o dönem görülen çiçek, kolera gibi salgınlarda faydalı olmuş olabilir, ama asıl kendileri bir sağlık tehdidiydi. Pek çok kadın alev alan etekleri yüzünden hayatından olmuştu. 1870’lerde krolin, yerini eteklerin arka kısmının kabarık görünmesi için takılan yastıklara bıraktı. Her şeye rağmen kadınların modayı istenmeyen erkek alakasına karşı bir silah olarak kullanma ihtiyacı devam ediyordu. 1890’larda ve 1900’lerde etekler daralırken büyüyen şapkalar –ve daha da önemlisi şapkaları sabitlemek için kullanılan şapka iğneleri– tacizcilerden korunmak için krolinleri aratmadı.

    Krolin denen kabarık etekler, Viktorya döneminde üst sınıflara has bir ayrıcalıktı, çünkü bunları hizmetçilerinizin yardımı olmadan giymek imkansızdı.

    Sağlığımızı korumaya gelince… İspanyol gribi yıllarında mikrop teorisi ve hijyen kurallarının daha iyi anlaşılması, –bugün kullandıklarımıza benzer– maskelerin popülerleşmesine neden oldu. Bu dönemde de kadınların kendilerini yılışık çapkınlardan koruma ihtiyacı değişmemişti ya, şapkalar yabancıları uzak tutmaktan çok maskeleri sabitlemek için kullanılır olmuştu.

    Bugün koronavirüsün yeni tarz ve aksesuarlara ilham verip vermeyeceğini kesin olarak bilemiyoruz. Belki Çin merkezli bir firmanın geliştirdiği “giyilebilir kalkan” gibi alışılmadık koruyucu kıyafetlerin yükselişini görürüz.

    Şimdilik pijamalarımızla oturmaya devam etmemiz ise daha olası…

    (Bu yazı theconversation.com sayfasında Einav Rabinovitch-Fox imzasıyla yayımlanan “The fashionable history of social distancing” başlıklı makaleden tercüme edilmiştir).

  • Hayat kurtarmak için hayatlarını hiçe saydılar

    Hayat kurtarmak için hayatlarını hiçe saydılar

    COVID-19 nedeniyle yaşamını yitirenlerin sayısı (3 Mayıs itibarıyla) dünya çapında 210 bini geçti; Türkiye’de ise 3000’e yaklaştı. Hemen her ülkenin ciddi kayıplar verdiği bu dönemde salgının gerektirdiği izolasyon kuralları, onlara yakışacak şekilde veda etmemizin de önüne geçti. Hastalığa karşı savaşın ön cephelerinde doktorlar, eczacılar ve hemşireler vardı. Ne yazık ki ilk kaybettiklerimiz de onlar oldu… Fedakarlıklarının karşılığını ödememiz mümkün değil.

    Ecz. İhsan Giray 1931 – 17 Mart 2020

    18 Mart akşamında Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye’de ilk Coronavirüs kaynaklı ölümün yaşandığını “89 yaşındaki bir vatandaşımız maalesef hayatını kaybetti” sözleriyle açıkladı. Günler sonra kayıtlara geçen bu ilk vakanın İstanbul-Beyoğlu’ndaki Melis Eczanesi’nin sahibi İhsan Giray olduğu öğrenildi. 89 yaşındaki Giray, eczaneye haftada üç gün geliyordu. Yardımcısı Ekrem Öztürk (71) virüsü eczaneye gelen Çin temaslı bir hastadan kapmış, daha sonra Giray ve eczanede çalışan bir kişiye daha bulaşmıştı. Giray, 17 Mart günü 10 gündür yoğun bakımda olduğu hastanede hayata veda etti. Ardından Ekrem Öztürk 24 Mart’ta vefat etti.

    Dilek Tahtalı 1987 – 24 Mart 2020

    Hemşire Dilek Tahtalı

    Hemşire Dilek Tahtalı, Türkiye’nin salgın nedeniyle kaybettiği ilk hastane çalışanı oldu. İyileşmeye çalışırken sosyal medyadan yaptığı paylaşımda “Bir düş artık ateş, bir bırak yakamı yeter” demişti ama ne ateş ne de hastalık onu bıraktı. Ailesinin tek çocuğu Tahtalı, 24 Mart’ta 33 yaşındayken hayata gözlerini yumdu.

    Prof. Dr. Fevzi Aksoy 1930 – 28 Mart 2020

    İstanbul Tıp Fakültesi emekli nöroloji uzmanlarındandı. Goethe Enstitüsü kurucularından olan, bir dönem Alman Hastanesi Yönetim Kurulu başkanlığı yapan Aksoy, uzun yıllar Milliyet gazetesinde “Spor psikolojisi” köşesini yazdı.

    Diş Hekimi Mustafa Oral 1952 – 31 Mart 2020

    Diş Hekimi Mustafa Oral

    Türk Diş Hekimleri Birliği (TDB) Yüksek Disiplin Kurulu Başkanıydı. Yaklaşık 1 hafta önce yüksek ateş ve öksürük şikayetiyle Muğla’nın Milas İlçesindeki 75. Yıl Devlet Hastanesi’ne başvurmuş, yapılan testin pozitif çıkması üzerine tedavi altına alınmış, daha sonra da Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi yoğun bakım servisine kaldırılmıştı.

    Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu 1952 – 1 Nisan 2020

    Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu

    Onu tanıyanlar, hastaları, öğrencileri, meslektaşları kadar, tanımayanlar da ölüm haberiyle yasa boğuldu. İstanbul Çapa Tıp Fakültesi Dahiliye bölümünün efsane hocası, 68 yıla çok şey sığdırmış, yolunun kesiştiği herkesin hayatına dokunmuştu. Öğrencisi Dr. Bahar Eryaşar, kimsenin sözünü dinlemeyen yaşlı hastaları ellerini öperek ikna ettiğini, öğrencilerine yalnızca tıbbı değil tevazuyu da öğrettiğini yazmıştı. Taşçıoğlu, Türkiye’nin ilk Coronavirüs vakasını da tespit etmişti. Hasta hasta, ateşi varken bir hafta boyunca çalışmaya devam etmeseydi belki bugün aramızda olacaktı. Arkasından öğrencilerinin en çok tekrar ettiği cümle “Sizin öğrenciniz olmaktan onur duyuyorum” oldu. Sunay Akın’ın sosyal medyada yayınladığı mesajda Hoca için kullandığı “Cesur Yürek” tanımı her şeyin özeti gibiydi.

    Prof. Dr. Feriha Öz

    Prof. Dr. Feriha Öz 1953 – 2 Nisan 2020

    Çamlıca Kız Lisesi’nden mezun olduğu 1951’de İstanbul Tıp Fakültesi’ne girmişti. Yozgat’ın Akdağ madeni ilçesinde başlayan hekimlik hayatı, İstanbul Üniversitesi Patoloji’de devam etmiş ve1962’de yılında patoloji uzmanı, 1968’de doçent, 1976’da profesör olmuştu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyeliği görevinden 2000’de 67 yaşındayken emekli olan Feriha Öz, Edirne Tıp Fakültesi’nin kurucularındandı ve emekli olmasına rağmen çok sevdiği mesleğinden kopmamış, geleceğin genç hekimlerini yetiştirmeye devam etmişti.

    Ecz. İsmail Durmuş 1982 – 11 Nisan 2020

    İstanbul Sancaktepe’de çalışıyordu. Okulda lakabı “isot”tu ve sınıf arkadaşlarına göre fakültenin yakışıklısı, basketbol takımının aranan oyuncusu, hocasından öğrenci işlerine herkesin sevdiği, “bu kadar da efendi olunmaz” dedirten biriydi. 7 ay önce baba olan Durmuş, riski biraz olsun azaltmak için Sancaktepe Belediyesi’nin bölgedeki eczaneleri dezenfekte etmesi talebinde bulunmuş, ama talebine karşılık vermekte gecikilmişti. 

    Dr. Mohamad Şamaa

    Dr. Mohamad Şamaa 1975 – 16 NİSAN 2020

    Suriyeli dahiliye uzmanı Muhammed Şamaa, İstanbul’daki Fatih Göçmen Sağlık Merkezi’nde görev yapıyor, Suriye Dernekler Platformu’nda mültecileri bilgilendirme çalışmalarında aktif rol alıyordu. Suriyeli hekimlerden oluşturulan gönüllü listesine adını yazdırırken verilen her görevi yapmaya hazır olduğunu söylemişti. Birlikte yaşadığı eşi, annesi ve 11 aylık çocuğu İstanbul’u çok sevdiği için buraya taşınmışlardı. 

    Op. Dr. Cemal Özkan 1946 – 19 Nisan 2020

    OP. DR. CEMAL ÖZKAN

    Üroloji uzmanı Özkan, Denizli Acıpayam Devlet Hastanesi’nden bir süre önce emekli olmuştu. 74 yaşında bile sporcu kimliğiyle tanınan Özkan’ın atletizm yarışlarından madalyaları, en son katıldığı veteran kategorisi koşularda 5 bin ve 10 bin metrede Türkiye şampiyonluğu vardı. Meslektaşlarının tüm çabalarına rağmen 19 Nisan sabahı tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.

    Dr. Yavuz Kalaycı 1964 – 19 Nisan 2020

    Eyüp’te Nişanca Aile Sağlığı Merkezi’nde aile hekimi olarak görev yapan Karaman doğumlu Yavuz Kalaycı, iki kız çocuk babasıydı. Salgın yüzünden annesini, babasını ve kardeşini de kaybeden Kalaycı’nın ölmeden önce attığı son mesaj “Kızlarım küçük, sahip çıkarsınız değil mi?” oldu. Bu mesaj binlerce insanla birlikte, müzisyen Haluk Levent’i de harekete geçirdi. Haluk Levent aileye ulaşıp çocukların eğitim masraflarını üstlendi. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ise, Yavuz Kalaycı’nın isminin çalıştığı Aile Sağlığı Merkezi’ne verildiğini duyurdu.

    Dr. Yavuz Kalaycı

    Prof. Dr. Murat Dilmener 1962 – 3 Mayıs 2020

    Prof. Dr. Murat Dilmener

    İstanbul Tıp Fakültesi’nde dahiliye bölüm başkanlığı yapmış, binlerce hekim yetiştirmiş bir duayen hocaydı. Tababetin gördüğü en iyi hekimlerden biriydi. 2004’te İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi’nde, yoksul hastaları hukuka aykırı şekilde ücretsiz tedavi ettiği gerekçesiyle 135 profesörle birlikte Maliye Bakanlığı tarafından hakkında soruşturma açılmıştı. Profesörlerden, toplam 3.5 milyon liralık tedavi masrafını ödemeleri istenen soruşturmada, kendisine de 500 bin liralık borç çıkarılmıştı. Hastanenin döner sermaye gelirleriyle zor durumda olan hastaları tedavi ettiğini söyleyen doktorlar konuyu yargıya taşımış, bunun üzerine mahkeme yürütmeyi durdurma kararı vermişti. Maliye Bakanlığı konuyu Yargıtay’a taşımış, ancak Yargıtay, hocaların bu paraları fakir hastaların tedavisi için kullandıklarına kanaat getirerek davayı temyiz edip kapatmıştı. 1 Nisan günü entübe edildiği yoğun bakım servisinde 3 Mayıs tarihinde hayata veda etti.

    Vittorio Gregotti 10 Ağustos 1927 – 15 Mart 2020

    Mimar Vittori Gregotti hayatını kaybettiğinde arkasında Barcelona Olimpiyat Stadı, Cenova’daki Marassi Stadyumu, Lizbon’daki Belem Kültür Merkezi, Milano’daki Arcimboldi Operası gibi yapılar bıraktı. Gregotti, Neo-avangard akımın temsilcilerinden ve 1970’lerin postmodernist akımının en önemli figürlerindendi. 2019’da verdiği son röportajlardan birinde, “Mimarlar artık proje önermek yerine, etkileyici imajlar üretmekle ilgileniyorlar. Çağdaş mimari, bu mesleğin temelde kolektif bir ürün olduğu, dolayısıyla mekanlara ve tarihlerine bağlı belirli sosyal ihtiyaçlara cevap vermesi gerektiği fikrinden koptu” demişti.

    Aytaç Yalman 29 Temmuz 1940 – 16 Mart 2020

    Emekli Orgeneral Aytaç Yalman ve eşi Belma Yalman

    Emekli Orgeneral Aytaç Yalman, 41. Kara Kuvvetleri Komutanı’ydı. 1980-1982 arasında Ege Ordusu ve Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Başkanı olarak görev yapan Yalman, 1982-1983 arasında 50. Piyade Alay Komutanlığı’na atandı. 1986’da Tuğgeneral, 1990’da Tümgeneral, 1994’te ise Korgeneral rütbesine terfi ettirildi. 1998’de Orgeneral rütbesine terfi ederek 2. Ordu Komutanlığına atandı ve 1998’de yaşanan Suriye krizi sonrasında Adana Mutabakatı gereği, Türkiye Cumhuriyeti adına Türkiye ve Suriye arasındaki güvenlik ilişkilerini yürüttü. Ağustos 2002 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atanan Yalman TSK Üstün Hizmet Madalyası, Üstün Cesaret Madalyası, iki Altın Şeref Madalyası, Gambiya Devlet Nişanı ve Güney Kore Tong İl Jang madalyalarını almıştı. Özel bir askerî tören yapılamadan defnedilen Aytaç Yalman’ın eşi Belma Yalman da 8 Nisan’da COVID-19 nedeniyle hayatını kaybetti.

    Lorenzo Sanz 9 Ağustos 1943 – 21 Mart 2020

    Lorenzo Sanz

    Real Madrid’in 32 yıl aradan sonra kazandığı ilk Avrupa Şampiyonlar Ligi Kupası’nın arkasında onun ismi vardı. Sanz, 1998’de Juventus’u yenerek kupayı kucaklayan, iki yıl sonra finalde karşılaştığı Valencia’yı altederek başarısını tekrarlayan Real Madrid’in başkanlığını yaptığı beş yılda (1995-2000) efsane oldu. 2000 yılında yerine geçen ve halen kulübün başkanlığını sürdüren Florentino Pérez, Sanz’ın arkasından yayımladığı mesajda ondan “Bize umudu ve neşeyi geri getiren, Real Madrid’in tarihte hakettiği yeri almasına neden olan başkan” diye bahsetti.

    Terrence McNally 3 Kasım 1938 – 24 Mart 2020

    Oyunlarında önce önyargıların daha sonra AIDS’in yarattığı gölgede filizlenen LGBT haklarına sıklıkla yer vermiş oyun yazarı Terrence McNally, pandemi sırasında New York’ta hayatını kaybetti. 50 yıllık kariyerinde 30’un üzerinde oyun ve 10 müzikal yazan McNally, tiyatro alanının en saygın ödüllerinden Tony Ödülleri’ni “Love! Valour! Compassion!” (1995), “Master Class” (1996), “Kiss of the Spider Woman” (1993) ve “Ragtime” (1998) adlı oyunlarıyla kazanmıştı. Kendisinin “eşcinsel yazar” olarak tanımlanmasının Arthur Miller’dan “heteroseksüel yazar” diye bahsetmek kadar abes olduğunu söylemişti.

    Terrence McNally

    Maria Teresa (Bourbon-Parma Prensesi) 28 Temmuz 1933 – 26 Mart 2020

    Bourbon-Parma Prensesi Maria Teresa

    86 yaşında Paris’te hayata gözlerini yuman, tahttaki İspanya Kralı 6. Felipe’nin kuzeni, Bourbon-Parma Prensesi Maria Teresa, Sorbonne Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüydü. Hayatını adadığı kadın hakları ve sosyalizm mücadelesi nedeniyle “Kızıl Prenses” diye anılıyordu. 1960’lı ve 1970’li yıllarda İspanyol Carlist Partisi üyesi kardeşi Parma Dükü Carlos Hugo’nun destekçisi olan prenses, aynı zamanda dönemin önemli siyasi figürleri André Malraux, François Mitterrand, Yaser Arafat ve Hugo Chávez gibi isimlerle de yakın temas halindeydi.

    John Prine 10 Ekim 1946 – 7 Nisan 2020

    John Prine

    Amerikalı folk müzik sanatçısı John Prine, kendine has hışırtılı, burundan sesiyle Bob Dylan’ın tahtına aday gösterilmiş; bazen öfke dolu, bazen komik, ama her zaman kalbe dokunan şarkı sözleriyle 70’lerin favori folk müzik sanatçıları arasında yer almıştı. 1992 ve 2006’da iki kez Grammy Ödülü kazanan Prine, önce 1998’de boynunda çıkan tümörü, 2013’te ise akciğer kanserini yenmişti. COVID-19 tedavisi gördüğü hastanede öldüğünde 73 yaşındaydı. Arkasında “Sam Stone”dan bize seslenen uyuşturucu bağımlısı savaş gazisi, “Angel From Montgomery”de daha iyi bir hayatın hayaline ağıt yakan orta yaşlı bir kadın, “Hello in There”de yaşlanmanın ve yalnızlığın iç parçalayıcı umutsuzluğu kaldı.

    Haydar Baş 28 Ocak 1947 – 14 Nisan 2020

    Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) kurucusu ve başkanı Haydar Baş siyasete 1970’lerde Necmettin Erbakan’ın başkanı olduğu Millî Selamet Partisi’nde atıldı. Erbakan tarafından partiden uzaklaştırıldıktan sonra Millî Selamet çizgisinden uzak durdu. 2001’de kurup hayatının sonuna dek başkanlığını yaptığı BTP, “İş, aş, Haydar Baş” gibi iddialı seçim sloganlarının yanı sıra 500 trilyon TL para basıp herkese 500 TL vatandaşlık maaşı bağlamayı öneren “Millî Ekonomi Modeli” gibi iddialı vaatleriyle de tanındı. Kadirî tarikatına bağlı olduğu bilinen Baş, Meltem TV, Mesaj TV, Öğüt, Mesaj, İcmal dergileri ve Yeni Mesaj gazetesinin sahibiydi.

    Ali Ülkü Azrak 1933 – 15 Nisan 2020

    İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin kurucularından Prof. Dr. Ali Ülkü Azrak, eşi Hannelore Azrak’ın COVID-19 nedeniyle hayatını kaybetmesinden 15 gün sonra aynı nedenle vefat etti. Türkiye’de idare hukukunun en yetkin isimlerinden olan Azrak, 1995-98 arasında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin dekanlığını da yürütmüştü. 1999’da dönemin İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu’na tepki göstererek, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü, Kamu Yönetimi Bölümü Başkanlığı ve Senato üyeliği görevlerinden istifa etmişti. 2000’de Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyeliği yapmaya başladı. 2009’da buradan ayrılıp tekrar İstanbul Üniversitesi’ne dönen Ülkü Azrak, 2001-2005 arasında YÖK üyesi olarak da görev yapmıştı.

    Luis Sepúlveda 4 Ekim 1949 – 16 Nisan 2020

    Latin Amerika edebiyatının en önemli isimlerinden Şilili yazar Luis Sepúlveda, İspanya’nın kuzeyinde kaldığı hastanede yaşamını yitirdiğinde 70 yaşındaydı. Aşk Romanları Okuyan İhtiyar, Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, Mutluluğa Dair bir Düşünce adlı kitapları Türkçeye de tercüme edilen Sepúlveda, Pinochet döneminde iki buçuk yıl hapis yatmış, 1977’de sürgüne gönderilmişti.

    Nevzat Erkmen

    Nevzat Erkmen 1931 – 16 Nisan 2020

    James Joyce’un çevrilemez denen Ulysses’i başta olmak üzere pek çok eseri Türkçeye kazandıran yazar ve çevirmen Nevzat Erkmen, 89 yaşında hayatını kaybetti. Kendi öykülerini derlediği Apartman Aşkları kitabıyla birlikte, başta Carlos Castaneda ve Jack Kerouac’tan olmak üzere çok sayıda çevirisini 1983’te kurduğu Söz Yayın Oyunajans’tan çıkardı. 1995’te Türkiye Zeka Oyunları Kulübü’nü kurdu ve Beyin Olimpiyatları’nda Türkiye’ye dünya üçüncülüğü kazandırdı. 1996’ta Yapı Kredi Yayınları’ndan basılan Ulysses tercümesi, ona Yayıncılar Birliği Yılın Çevirmeni Ödülü’yle birlikte, Uluslararası James Joyce Vakfı üyeliği de getirdi. Kitabın daha iyi anlaşılması için daha sonra Ulysses Sözlüğü’nü de yazan Erkmen “Çevirenin Sözü” kısmında “Ulysses’i çevirmek bir yolculuktur ‑hiç bitmeyecek…” diyordu.

    UNUTULMAYACAKLAR…

    Ayla Balaç – Hemşire, İstanbul, 30 Mart 2020

    Muharrem İdiz – İşyeri hekimi, İzmir, 1 Nisan 2020

    Nurettin Mutluergil – Göz hastalıkları uzmanı, İstanbul, 3 Nisan 2020

    Ali İhsan Bulut Kadın hastalıkları ve doğum uzmanı, İstanbul, 6 Nisan 2020

    Mehmet Ulusoy – Mikrobiyoloji uzmanı, İstanbul, 6 Nisan 2020

    Hasan Ecevit – Yoğun bakım sağlık memuru, İstanbul, 10 Nisan 2020

    Seyfi Gür – Diş hekimi, Ankara, 10 Nisan 2020

    Nihat Dayanıklı – Üroloji uzmanı, İzmir, 14 Nisan 2020

    Nurhan Uzun – Hastane santral görevlisi, İstanbul, 14 Nisan 2020

    Süreyya Zıpkınkurt – Eczacı, Edirne, 14 Nisan 2020

    Cuma Kurt – Sağlık çalışanı, Diyarbakır, 16 Nisan 2020

    Prof. Dr. Sedat Tellaloğlu – Üroloji uzmanı, Türk Üroloji Derneği Onursal Başkanı, İstanbul, 17 Nisan 2020

    Ahmet Cevdet Çitoğlu – Göz hastalıkları uzmanı, Bodrum, 19 Nisan 2020

    Murat Çidam – Sarıyer Hamidiye Şişli Etfal Hastanesi güvenlik görevlisi, İstanbul, 19 Nisan 2020

    Nuri İdiz – İşyeri hekimi, İzmir, 19 Nisan 2020

    Erdinç Şahin – Aile hekimi, Silifke, 23 Nisan 2020

    Kerim Koca – Acil tıp teknisyeni, Çankırı, 25 Nisan 2020

    Prof. Dr. Refika Ferda Artuz – Ankara Numune Hastanesi Cildiye Klinik Şefi, Ankara, 27 Nisan 2020

    Tuğba Yüce Kuşdemir – Hemşire, Balıkesir, 29 Nisan 2020

  • Önce bilgisayarlara sonra dile ‘bulaş’tı…

    Önce bilgisayarlara sonra dile ‘bulaş’tı…

    Salgından en çok etkilenenlerin başında Türk dili geliyor. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu, konuyla ilgili bir lügatçe hazırladı. Biz de buradan hareketle, dilimize giren yeni kelimelere karşılık olarak önerilen Türkçe kelimeleri analiz ettik.

    Dünyayı etkisi altına alan, hayatı durduran, insanları evlerine kapayan Covid-19 salgını, hepimizi yaşanan bu tarihî dönemin tanığı haline getirdi. Ne zaman biteceği kesin olarak bilinmeyen, bitse bile geride bıraktığı ekonomik, siyasi, sosyal, psikolojik tahribat sebebiyle “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” gibi distopik yaklaşımların sıkça duyulduğu günler yaşıyoruz.

    Bu türden olağanüstü hallerde ve zamanlarda daha önce yaygın kullanımı olmayan kelimelerin yaygınlaşıp “viral” olması artık olağan hale geldi diyebiliriz. 21 yıl önce yaşanan büyük deprem sonrasında da aynı duruma şahit olmuştuk. O zaman da deprem uzmanları gece günüz TV’leri işgal eder, pek bilmediğimiz kelimeleri kullanırlardı. O kelimeleri kısa zamanda öğrendik ve kullanmaya başlamıştık: Fay zonu, yanal atılım, deprem büyüklüğü/şiddeti, depremin öncüsü/artçısı, tsunami vb.

    Karantina günlerinde de aynı durum sözkonusu. Tıp profesörleri, uzmanlar veya kıymeti kendinden menkul kişiler televizyonlarda arz-ı endam ediyor her gece. Sosyal medyada en fazla takip edilen de onlar. Tehlikeli düşmana karşı alınacak tedbirler, uygulanan tedavilerden bahsederken kullandıkları bazı kelimeler pek çoğumuzun yeni duyduğu veya bilip de kullanmadığı türden, neredeyse tamamı ecnebi lisana ait sözcükler. Artık bu kelimeleri hepimiz kullanmaya başladık. En sonunda bu işe Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu el attı ve 19 Nisan 2020’de bir açıklama yaparak “yeni tip Coronavirüs (Covid-19) nedeniyle kullanımı artan bazı kelimelerin Türkçe karşılıkları”nı içeren bir lügatçe hazırladı.

    Filyasyon nedir, kimlerden oluşur?! Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, koronavirüs vaka sayısının düşüşe geçmesini filyasyon yöntemi ile sağladıklarını belirterek “Bu kelimeyi unutmayacaksınız” demişti.

    Açıklamaya göre; “pandemi yerine salgın”, “bulaş yerine bulaşı”, “peak yerine zirve”, “entübe yerine solunum”, “droplet yerine damlacık”, “immün yerine bağışıklık”, “pnömoni yerine zatürre”, “filyasyon yerine türevi, türevsel” kelimelerinin kullanımı önerildi.

    Bu kelimelerden bazılarının da içinde olduğu bir Coronavirüs lügatçesi de biz hazırladık:

    Karantina: Bulaşıcı hastalığa karşı mücadele için uygulanan izolasyon yöntemi. Hastalık taşıyan kişiler veya bütün bir köy, kasaba, şehir gibi yerleşim yerlerinin belirli bir süre için dışarı ile bağlantılarının kesilmesi demektir. Salgına karşı eskiden beri uygulanan etkili bir önlem olan karantina, teşkilat olarak bizde ilk defa 1838’de 2. Mahmut zamanında kuruldu.

    Ventilatör: Suni solunum cihazı. Nefes almak sıkıntısı çeken hastaya mekanik olarak solunum desteği sağlayan makine. Bazıları tarafından “vantilatör” diye telaffuz edilmesi, akla esinti yapan pervaneyi çağrıştırdığından bu hayat kurtaran alete “ventilatör” diyerek ikisi arasında ayrım yapmakta fayda var.

    Epidemi: Belli bir zaman içinde ortaya çıkan bulaşıcı bir hastalığın aynı bölgedeki insanlar arasında hızla yayılması; örneğin kış aylarında görülen grip salgınları…

    Endemi: Bir enfeksiyon hastalığının belli bir bölgede sürekli görülüyor olması; örneğin sıtma bazı tropikal ülkelerde endemik… 

    Pandemi: Bulaşıcı bir hastalık salgınının dünya genelinde birçok bölgeyi/ülkeyi birden etkileyerek küresel yaygınlığa ulaşması; örneğin 1918 İnfluenza pandemisi…

    (Bu tanımların hepsi bulaşıcı, yani enfeksiyon hastalıkları için kullanılıyor. Bir hastalık ne kadar yaygın olursa olsun, eğer “insandan insana” geçmiyorsa, bu tanımların dışında kalıyor; örneğin kanser ya da kalp hastalıkları bütün dünyada yaygın olmakla birlikte hiçbir zaman epidemik ya da pandemik değil.)

    Bulaş: Coronavirüs günlerinde sıklıkla duyulan bir kelime daha. Diğerleri gibi yabancı kökenli bir kelime olmamasına rağmen TDK sözlüğünde yok. Hastalığın birinden başkasına bulaşmasını ifade etmekte kullanılıyor. Bu kelime, “enfekte olmak” teriminin yerine öneriliyor. Şöyle izah edebiliriz: Bir mikrop bulaştığında yani vücuda girdiğinde enfekte olunur ama bu “hasta olmak” anlamına gelmez; enfekte kişi, ilgili mikrobun laboratuvar testlerinde (+) çıkar. İşte buna şimdilerde “bulaş” deniyor. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu’nun ele aldığı kelimelerden biri oldu ve yerine “bulaşı” kelimesi önerildi.

    Sosyal Mesafe: En çok duyulan, dillere dolanan, en yaygın kullanılan terim. Hastalığın bulaşıcı etkisini önlemek adına alınan tedbirler içinde kişisel hijyenden sonra en fazla üzerinde durulan husus. Gündelik hayatta, sokakta, her yerde başkalarıyla aramızda bulunması gereken mesafeyi korumak anlamında. Fizikî bir uzaklığın “sosyal mesafe” diye ifade edilmesi eleştirilere maruz kaldıysa da Corona günlerinde yaygın kullanımının önüne geçilemedi.

    ‘Pik yapan’ kelimeler

    Latif Demirci, salgın günlerinde dilimize yerleşen kelimelerin gündelik hayata yansımasını çizmiş.

    Viral: Virüs sebebiyle oluşarak yayılan enfeksiyonlar için kullanılıyor. Bu kelimenin tıbbi karşılığı Coronavirüs salgını ile karşımıza çıksa da aslında sosyal medyadan, gazetelerin magazin haberlerinden dolayı daha öncesinden tanıdık bir kelime. Sosyal medya platformlarında bir şarkının, bir videonun kısa bir zamanda kontrol dışı yayılmasını ifade için kullanılıyor. “Bu şarkı acayip viral gidiyor” veya “sosyal medyada viral olan video” ifadeleriyle tanıdığımız bu kelime şimdi tıbbi bir terim olarak virüsün yayılmasını tanımlıyor. Burada belki şunu da ilave etmek lazım gelebilir: Virüsler bakterilerden farklı olarak hücre içine nüfuz eden varlıklar; bu anlamda bilgisayarlarımıza girerek programları bozan virüsler de bu özelliğe karşılık geliyor.

    Semptomatik/Asemptomatik: Virüse maruz kaldıktan sonra, kuluçka dönemini takiben hastalığın belirtilerinin ortaya çıkması “semptomatik” bir durumdur; yani bariz bir hastalık sözkonusudur. Virüsle temas ettikten sonra hastalık taşıyıcısı olmakla birlikte hastalıkla ilgili belirti göstermeyenler ise asemptomatik olgu olarak telakki edilir. Burada bir nüansı vurgulamak gerekir: Hastalığın kuluçka dönemi de asemptomatiktir.

    Mortalite: Ölüme dair son derece soğuk bir kelime. Ölüm oranını ifade için kullanılan bir tabir.

    Algoritma: Bir işi yapmak, bir sorunla başetmek için belirlenen ve izlenmesi gereken yönteme denir. Covid-19 gibi bilinmeyeni fazla olan bir virüs için izlenecek yol daha çok bu virüsle daha önceden tanışmış ülkelerin deneyimlerini uygulamaktır. Türkiye’de de böyle başladı. Çin’in deneyimlerinden yola çıkıldı. Yeni yeni tanınan bu virüse karşı alınan tedbirler, tatbik edilen ilaç tedavisi ülkelerin kendi tecrübe ve izlenimlerine göre farklılık gösterebiliyor. Nitekim Türkiyede bilhassa hastalananlara uygulanan ilaç tedavisinde kendi algoritmasını geliştirdi.

    Filyasyon: Hayatımıza giren en yeni kelimelerden birisi. Hastalığın kaynağını bulmaya yönelik araştırmaya verilen isim. Bilhassa bulaşıcı hastalıklarda hastalığın çıkış noktasına, bulaşma/bulaştırma geçmişine yönelik yapılan araştırma enfekte olanların tespit edilerek izolasyonlarının sağlanması amacıyla yapılan işlem. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu tarafından “filyasyon” terimi için önerilen “türevi/türevsel” kelimesi pek yerinde bir karşılık olmamış gibi.

    Entübasyon: Covid-19’a yakalanan kişilerde hastalığın en ağır seyrettiği haller akciğerlerin virüs yüzünden yeterince işlemez hale gelmesi. Bu halde bulunan hastada nefes alamama durumu ortaya çıkar. Hastanın nefes alabilmesi için ventilatör ile mekanik solunum desteğine ihtiyaç duyulur ve bunun için ağız ya da burundan nefes borusuna (trakea) uzatılan tüpün takılması işlemine “entübasyon” denir. Entübasyon mutlak surette yoğunbakım şartlarında uygulanan bir yöntem.

  • İstanbul’da ilk Corona vakası!

    İstanbul’da ilk Corona vakası!

    Taksim Meydanı’ndan yaklaşık 100 yıllık bir görüntü. Meydandan Harbiye yönüne doğru bakıyoruz. Tramvay bekleyenlerin bulunduğu durakta, üzerinde “Corona” yazılı bir reklam panosu ve elinde bir çanta taşıyan adamın görüntüsü. Büyük ihtimalle dünyada ve Türkiye’deki ilk taşınabilir daktilo markalarından Corona tanıtılıyor! 1922’de lisans alarak “Galata, Büyük Tünel Han, No: 1, Tel: 1561” adresli mağazasından “Royal / Kraliyet Daktiloları” satışını yapan, “Kh. Kroubalkian” isimli Türkiye temsilcisi vermiş bu reklamı. “Corona”, 1925’ten itibaren Meksika’ya özgü üst sınıf bir bira markasının ve bir şapka-giysi markasının da adı olacak. Arka planda Osmanlı-Rus-Hint mimari üslubunu yansıtan Topçular Kışlası (1806’da yapıldı, 1940’ta yıktırıldı) ve sağda buz pateni, hokey ve spor salonu.

  • Biz olmadan İstanbul: İnsansız ve daha güzel

    Biz olmadan İstanbul: İnsansız ve daha güzel

    Tüm dünyada insanlar, seyircisiz stadyumların, müminsiz ayinlerin, turistsiz müzelerin cazibesine kapılmış görünüyor. Bizden öncesini ve sonrasını aynı anda hayal etmemizi sağlayan İstanbul fotoğrafları korkutucu olduğu kadar rahatlatıcı da. Nefes almadan “ilerlediğimiz”, ilerlerken de tahrip etmeyi doğal bulduğumuz zaman çizgisinde anlık bir duraklamanın düşündürdükleri…

    İstanbul’un eski ve yeni fotoğraflarını, gravürlerini ve resimlerini karşılaştırmak bize hep hüzünlü bir şaşkınlık verir. Şehrin yıllar içerisinde nasıl değiştiğini, 7 tepesinin nasıl günbegün binalarla dolduğunu, yeşil alanlarının nasıl parça parça traşlandığını görmek üzücüdür üzücü olmasına ama; yarattığımız tahribatın geri dönüşü ne yazık ki imkansıza yakındır. Yanan yalılarını, yıkılan köprülerini, gökdelenlerle değişen siluetini ancak eski fotoğraflarda görebileceğiz bundan sonra.

    İstanbul’un geri döndürülemez sandığımız bir başka değişimi ise nüfusu. Onu artık insanlarla dolup taşan meydanları, kilit olmuş trafiği, birine sürünmeden geçilmeyen kaldırımları olmadan hayal edemez hâle gelmiştik. Gecenin ortasında ya da sabahın köründe de olsa sayıları en az 15 milyonu bulmuş insanların bir köşesinden girmediği bir fotoğraf çekebilmek imkansız zannediyorduk. Ta ki bugünlerde yaşadığımız salgına kadar… Şimdiyse sokağa çıkma yasaklarıyla boşalan sokakların, biz olmadan bambaşka görünen tarihî mekanların fotoğraflarına bitmeyen bir iştahla bakıyoruz.

    Yeni krizin fotoğrafları Salgın döneminde çekilen fotoğraflar, her gün önünden geçtiğimiz tanıdık yerleri yabancı hale getiriyor. Maskeli insanlar, boş caddeler yeni tip bir krize işaret ediyor.

    Yalnız da değiliz. Tüm dünyada insanlar, taraftarsız stadyumların, müminsiz ayinlerin, turistsiz müzelerin cazibesine kapılmış gibi görünüyor. Tahayyül etmenin çok güç olduğu bir kıyamet sonrasını gözlerimizin önünde canlandıran bu fotoğraflar korkutucu, ama büyüleyici de… Çünkü bizden öncesini ve sonrasını aynı anda hayal etmemizi sağlıyorlar. Aynı bizi yaşamadığımız bir zamana götüren eski fotoğraflar gibi, bu yeni fotoğraflarda da kamera, mekanik bir göz olup evimizde otururken bulunamadığımız yerlere, drone’lar olmadan bakamadığımız açılara taşıyor bizi. Terkedilmiş, ıssız mekanların tasvirleri, her gün önünden geçtiğimiz tanıdık yerleri yabancı hale getiriyor. Şehir adeta kısa bir süreliğine perili bir köşke dönüşüyor. Bir zamanlar içinde dertleri, mutluluklarıyla kanlı-canlı insanların yaşadığı, ama onlar silindikten sonra geriye yalnızca bakana ürperti veren metruk bir bina…

    Perili köşk Sokağa çıkma yasağı sırasında çekilen boş şehir fotoğrafları, bizi huzursuz etse de onlara bakmaktan kendimizi alamıyoruz.

    İtalyan ressam Giorgio de Chirico’nun “La Melanconia d’una bella giornata” / “Güzel bir günün melankolisi” (1913-14) adlı tablosu, salgın günlerinin fotoğraflarıyla ilginç bir paralellik taşıyor. Boş bir meydanda yalnız kendi gölgesi ve bir Roma heykeliyle birlikte duran karanlık figür, bugün gazete haberlerinde karşımıza çıkan rüya/kabus benzeri ruh halini 1 yüzyıl önce yakalamış. Tarihle başbaşa kalan, zamanın akıp gidişinin getirdiği nostalji duygusunu bir melankoliyle karşılayan figürü çizdiği tablo, ressam için aynı zamanda “güzel bir gün”ün de tasviri… Aynı bizim boş şehir fotoğraflarına hem korku, hem de nostaljiyle bakışımız gibi…

    Biz olmayan bir dünyayı düşündüren fotoğraflar her zaman korkunç bir geleceğe de işaret etmiyor.

    Bu nostalji hissi, “ilerleme”yle olan ilişkimizde bir kırılma noktası olabilir. Şimdiye kadar felaket, hep bombaların, savaşların, yıkılan gökdelenlerin getirdiği kriz anlarının imajlarıyla tarif ediliyordu. Üstüste ölen insanların, izdihamın ve teknolojinin getirdiği yıkımın fotoğraflarıyla dolan görsel belleğimiz, belki de bu yüzden insansız bir dünyanın getirdiği bu “yeni tip kriz”e bakarken huzursuzlukla birlikte rahatlama da duyuyor. Salgın günlerinde sıklıkla ifade edilen yavaşlama, basitleşme, temel meseleleri gözden geçirme ihtiyacıyla birlikte okunabilir bu fotoğrafların ilgi çekiciliği.

    Tarihçi Frederic Jameson’ın dediği gibi “Dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay” belki ama, nefes almadan “ilerlediğimiz”, ilerlerken de tahrip etmeyi doğal bulduğumuz zaman çizgisinde bir anlığına da olsa duraklamanın hiç de fena hissettirmediğini kabul etmek gerek.

  • COVID-19 gösterip sıtmaya razı etme…

    COVID-19 gösterip sıtmaya razı etme…

    Salgının ilk aylarındaki felaket hissi ve panik, tüm dünyada ve ülkemizde geçici bir dayanışmaya, samimiyetsiz bir kader ortaklığına, mesnetsiz bir beraberlik hissiyatına yolaçmıştı. Cami hoparlörlerindeki ilahilerden yayılan coşku ateist kardeşlerimize, bilimcilerden gelen virüs açıklamaları mütedeyyin kesime bir huzur-bilgi-mücadele ruhu katmış gibi olmuştu. O sıralarda enikonu temizlenen havadan dolayı İstanbul’dan Uludağ’ın gözükmesi ve yunusların adeta “Yunus aleyhisselam” diyerek Haliç’e kadar zuhur etmesi de, bu kara günlerde memleket sathında hepimizi bir iyimserliğe, umuda gark etmişti.

    Çok şükür kısa zamanda bu yanılsama/illüzyon/galat-ı his hâlini geride bırakarak aslımıza rücu ettik; birbirimizin gözünü oyarak devam ettiğimiz o mutlu-mesut günlerimize tekrar kavuştuk. Hatta bu ara dönemdeki mesnetsiz yakınlaşmalar, birlik ve beraberlik varmış gibi yapmalar dolayısıyla; eskisinden çok daha yakıcı, kıyıcı, yokedici bir ruh-madde-varlık hâline, yani bir yaratık haline dönüştük. Yaşadığımız bu kısa iyilik ve barış günlerinin ne mene bir sahtekarlık olduğunu anlamış; “düşmantaraf”ın bundan faydalanarak bizi kıstırmaya çalıştığını görmüştük.

    “Krizi fırsata dönüştürmek” noktasında yapabileceklerimiz, “halka-millete iyilik” maskesiyle satabileceklerimiz vardı. Bu zor günlerden istifadeyle, normal zamanlarda sıkıntı oluşturacak konuları halledesimiz vardı.

    Böyle olağanüstü zamanlarda, özellikle ihtiyaç duyulan güven ortamını sağlamak için neler yapılması gerektiğini biliyorduk: Oturduğu sitedeki kimi insanları “temizlemek” için silahlanmaktan bahsedenlere; ölen bir kişiyi mezarından çıkarıp yakmak isteyenlere; yardım konvoyuna saldırıp görevlileri katledenlere; sokağa çıkma yasağına uymadığı için çocuk dövenlere; yine kız çocuklarla evlenilmesinde bir mahsur bulunmadığını söyleyenlere dair haberler, medya ve sosyal medyadaki eşlikçi trol-troliçeler tarafından itinayla servis edildi. Zira kurulu düzenin işlemesi için aşırılıkların beslenmesi, “çüş artık” denileceklerin yeri geldiğinde kullanmak üzere himaye edilmesi gerekirdi. Tarihteki krallar, padişahlar ve özellikle Game of Thrones dizisindeki Cersei Lannister bize bununla ilgili mükemmel örnekler sunmuştu. “Ölümü gösterip sıtmaya razı etme” boşuna bir atasözü olmamıştı. Daha korkunç olanın arada öne sürülmesi gerekirdi ki gündelik kepazeliklere alışalım, vasata rıza gösterelim, “sizi başımızdan eksik etmesin” diyelim.

    Aradabir Yeni Zelanda gibi aslında bu dünyada bulunmayan sanal bir ülkeden tuhaf haberler duyuyoruz ama, bunlara itibar etmemek lazım gelir. Biz böyle iyiyiz. Kökü dışarda ve bizi bölüp parçalamak isteyen yabancı ideolojilere karşı “birlik ve beraberlik” içinde yolumuza devam edeceğiz. Yaşasın medyokrasi!