Etiket: Sayı:71

  • Santim santim yukarıya doğru 6.18

    Santim santim yukarıya doğru 6.18

    Armand Duplantis sadece 20 yaşında! Bu süper atletin geçen Şubat’ta gerçekleştirdiği 6.18’lik dünya rekoru, atletizmin bu dalındaki “yükselme”nin son basamağı. Tabii şimdilik. Sıradışı bir yeteneğin çocukluktan başlayan serüveni ve ilk Olimpiyatlardan bu yana yüksek atlama branşında yaşanan mücadele…

    İnsanın tutkularından biridir yükseklik. Birilerinin rüyası, başkalarının kabusudur. Yükseklik denince de şüphesiz atletizmin iki dalı canlanır zihnimizde: Biri, kişinin sadece kendi bedenini kullandığı yüksek atlama, öteki ise bir araç vasıtasıyla, sırıkla önce yerçekimine ardından rakiplerine meydan okuması… İnsanın uzun bir sopayla doğaya karşı mücadelesinden ilham almıştı sırıkla yüksek atlama. Dereler, bataklıklar veya kanalların aşılması için kullanılan tahta veya sırıklar, bir anlamda bu dalı doğurmuştu.

    Bugünlerde ise, dünya rekorlarını santim santim geliştiren Sergey Bubka’dan bayrağı devralan Renaud Lavillenie’nin derecesi artık geliştirilemez derken, 20 yaşındaki bir delikanlının bir hafta arayla başardıkları tüm dünyayı heyecanlandırıyor. Yıllardır atletizm dünyasının heyecanla beklediği harika çocuk Armand Duplantis, 8 Şubat’ta Polonya’nın Torun kentinde 6.17 metre atlayarak dünya rekorunu kırdı. Tam ne başardığını yeni idrak ediyorduk ki bir hafta sonra çıta 6.18’deydi. Annesinin ülkesi olan İsveç’i temsil eden “Mondo” yine manşetti!

    Santim santim yukarıya doğru 6.18-3
    Sırığın altın çocuğu Bir hafta arayla 6.17 ve 6.18’lik iki dünya rekoruna imza atan Armand Duplantis, İtalyanca “dünya” anlamına gelen “Mondo” lakabını sonuna kadar hak ediyor.
    Santim santim yukarıya doğru 6.18-2

    10 Kasım 1999’da dünyaya gelen atlet, sporcu bir aileden geliyor. Antrenörlüğünü de yapan babası Greg, kariyerinde daha önce 5.80 gören bir sırıkla yüksek atlamacıydı. Annesi Helena eski bir heptatlet ve voleybolcu. ABD’nin Louisiana eyaletinde doğan delikanlının abilerinden Andreas, İsveç’i Dünya Gençler Şampiyonası’nda sırıkla yüksek atlamada temsil ederken, Antoine üniversitede beyzbola devam ediyordu. Babasının etkisiyle henüz 3 yaşında sırıkla tanışan ufaklık, 7 yaşında kendi yaş grubunun dünya rekorunu kırıyordu. Ertesi sene 8, sonraki yıl da 9 yaşın en iyi derecelerine imza atan çocuk dur durak bilmiyordu. Çıta onun için devamlı yükselirken, o akranlarına fark atıyordu. Kızkardeşi Johanna da kendi yaş grubunda benzer işlere imza atıyordu. Duplantis’ler sanki çocuklarına birer proje gibi bakıyordu.

    Armand, 7-13 yaş arası her yaş grubunun da en iyi derecelerine imza attı. Arkadaşları ona İtalyanca “dünya” demek olan “mondo” diye sesleniyordu. Dünya rekorlarıyla dalga geçen bir ufaklığa bundan daha iyi lakap bulunamazdı. Armand’ın gelişimi inanılmazdı. Her zaman akranlarından daha iyi olan delikanlı, 2016’da 5.45 atlamış, iki yıl sonra bu derecesini 60 santimetre geliştirmişti. 6 metre barajını geçerek Avrupa şampiyonu olduğunda henüz 18’indeydi.

    Geçen yıl Dünya Şampiyonası’nda gümüşte kalan sporcu, 2020’ye muhteşem girdi. Torun’da kırdığı dünya rekorunu annesine sarılarak kutlayan atlet, bir hafta sonra da Glasgow’da 6.18’e imza attı. Müsaadenizle biraz geçmişe dönmeli, Duplantis sayesinde tüm dünyada ilgiyle izlenmeye başlanan dalı biraz anlatmalı…

    Santim santim yukarıya doğru 6.18

    Sırığın büyüsü

    Sırıkla yüksek atlama, aslında insanlığın gelişimini de özetliyor da olsa gerek. 19. yüzyılda ahşap sırıklarla başlayan bu dalda, sporcuların kullandığı atlama sırığının materyali giderek daha yükseğe çıkılmasını sağladı. Ceviz ağacı, bambu, metal, derken fiberglas, tıkanan branşta çağ atlanmasına neden oldu. Günümüzde atletler yaklaşık 5 metre uzunluğunda, 2 kilogram ağırlığında cam elyaflı fiberglas sırıklar kullanıyorlar. Son yıllarda karbon fiber yardımıyla sırıkların ağırlığı da azaltılıyor. 

    1896’daki ilk modern Olimpiyat Oyunları’nda altın madalya kazanan Amerikalı atlet William Hoyt’un derecesi sadece 3.30’du. Belki bugünkü derecelere kıyasla çok yükseğe çıkamamış, ancak bir gelenek başlatmıştı. ABD dışında bir ülkeden olimpiyat şampiyonu görmemiz içinse 1972’yi beklememiz gerekecekti. Uluslararası Atletizm Federasyonu (IAAF), bir dünya rekorunu ilk olarak 1912’de tanıdı. Amerikalı Marc Wright’ın derecesi 4.02’ydi.

    1. Dünya Savaşı sonrasındaysa insan hep daha yükseğe çıktı. Norveçli Charles Hoff 4.12 ile tarih yazmaya başladı, 1925’te 4.25’e kadar yükseldi. Berlin’de düzenlenen 1936 Yaz Oyunları’nda zafere ulaşan Earle Meadows’un altına uçuşu ise Leni Riefenstahl’in başyapıtı “Olympia” filminde ölümsüzleşti. Onun 4.54’lik dünya rekorunu 1940’ta 4.60’a çeken Cornelius Warmerdam, iki yıl içinde 4.77’ye çıktı. 5 senede dünya rekorunu 23 santimetre geliştiren Hollanda asıllı atletin en iyi derecesi, 1960’ta bile olimpiyatta altın kazandırıyordu. Fakat 2. Dünya Savaşı yüzünden hiç sahne alamayan zamanının en iyi sırıkla yüksek atlamacısının kariyeri, madalya bakımından pek sıradan kaldı.

    Santim santim yukarıya doğru 6.18-8
    Dostluk mu madalya mı? 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları’nda Amerikalı Earle Meadows altın alırken, törene damgasını vuran iki Japon atletin dostluğu oldu. Birbirleriyle rekabet etmeyi reddedip ikinciliği paylaşmak isteyen atletlerin talebi komite tarafından reddedildi, ama onlar evlerine döndüklerinde madalyalarını ortadan ikiye bölüp birleştirerek yarısı gümüş, yarısı bronz dostluk madalyaları yaptılar.

    Fiberglas mucizesi

    Olimpiyat tarihinde ilk kez 1956 Melbourne Yaz Oyunları’nda kullanılan fiberglas sırık, Yunanistan’dan adı hiç duyulmamış Georgios Roubanis’e üçüncülük getirmişti. Don Bragg dört yıl sonra alüminyum sırıkla altına ulaşmış, seremoniye Tarzan çığlığıyla damgasını vurmuştu. Çok da şaşırmamalı, çünkü Amerikalı sporcunun en büyük hayali sinemada ormanların kralını canlandırmaktı. Life dergisi onun bu hayalini bir anlamda gerçekleştirmiş, onu böyle haberleştirmişti. Yalnız alüminyum sırığın bir tehlikesi vardı; elektrik çarpabiliyordu. Onun son büyük temsilcisi kabul edilen Bragg de bu yüzden ölümden dönmüştü. Kadınlarda bu branş çok geç tanındığından, önceki dünya rekorları resmî olarak kabul edilmemişti. “Tarzan”ın kızkardeşi Diane Bragg de yıllarca elde edilmiş en iyi dereceyi elinde tutmuştu.

    Santim santim yukarıya doğru 6.18-7
    İlk defa 5 metre barajını aşan Brian Sternberg.

    Fiberglas modasını başlatan aslen Almanya’da Hans Feigenbaum adıyla doğan John Uelses idi. Annesi tarafından Miami’deki akrabalarının yanına yollanan 12 yaşındaki çocuk, kısa bir süre sonra bu dalla tanışmıştı… Uelses, 1962’de dünya rekorunu altı santimetre geliştirerek 4.89’a çekmişti. Aynı yıl çok pahalı olduğu için IAAF tarafından yasaklanması gündeme gelen fiberglas sırıklar, sonradan tanınmış ve hızla geliştirilmeye başlanmıştı. Sonrası bildiğiniz tufandı!

    5 metre barajı 1963’te Brian Sternberg tarafından yıkıldı. Aynı sene dünya rekoru 20 santimetre gelişecekti. Hakikaten dereceler uçuşa geçmiş; sekiz senede insan 60 santimetre yükselmişti!

    İki kutuplu dünyayı sırıkla aşmak…

    İngiltere, İtalya ve Fransa dışındaki Batı ülkelerinin boykot ettiği 1980 Moskova Olimpiyat Oyunları’na Doğu Bloku ülkeleri damgasını vurmuştu. Hakim kanı, onların tek yumruk olduğu şeklindeydi. Ancak sırıkla yüksek atlama, iki kutuplu dünyanın sonuna gelindiğini gösteriyordu. 30 Temmuz’daki müsabakalarda Rus Konstantin Volkov ile Polonyalı Wladyslaw Kozakiewicz’in pistteki düellosu tribünleri dolduran binlerce insanın nefesini kesmişti. İzleyiciler Sovyet sporcunun başarısı için elinden geleni ardına koymuyor, hatta Polonyalı’yı yuhalıyorlardı. Buna rağmen 5.78’le dünya rekoru kırarak altına ulaşan Kozakiewicz yarışmanın sonunda duygularına hakim olamayıp tribünlere hareket çekmişti! Yayını Sovyet Devlet Televizyonu sayesinde alanlar bu kareyi göremezken, Batı’da olay naklen izlenmişti.

    Dört yıl sonra Los Angeles’ta düzenlenen Olimpiyat Oyunları’nı bu sefer Doğu Bloku ülkeleri boykot etmiş, kendi organizasyonlarının peşine düşmüşlerdi. Dolayısıyla “dostluk oyunları” yapılıyordu. Dört yıl önce manşetleri süslediği Moskova’da bu sefer piste gönülsüzce ayak basan Polonyalı atletin 5.40 atladıktan sonra sakatlığını öne sürerek yarışmadan çekilmesi adeta bardağı taşıran son damla oldu. Federasyon, sporcusunu müsabakalardan men etti. Ertesi yıl Federal Almanya’ya iltica eden Kozakiewicz, 1986’da Alman vatandaşlığı aldı. 1988 Seul Olimpiyat Oyunları için gereken dereceyi elde etse de Polonya yarışmasına izin vermedi. 

    Aslında Kozakiewicz bir haberciydi. Onun Moskova’daki isyanından bir ay kadar sonra Gdansk Tersanesi işçileri arasında Lech Walesa başkanlığında kurulan Solidarnosc (Bağımsız Özyönetimli Dayanışma Sendikası), Polonya’daki rejimin değişmesinde önemli rol oynayacaktı. 

    Santim santim yukarıya doğru 6.18-6
    Sırıkta soğuk savaş 1980 Olimpiyat Oyunları’nda Sovyet izleyicilerin yuhalamalarına rağmen altına ulaşan Wladyslaw Kozakiewicz, kendini tutamayıp tribünlere hareket çekmişti.

    Bubka efsanesi

    Thierry Vigneron ile Sergey Bubka arasındaki rekabet, çıtayı devamlı yükseltmişti. İlk 5.83’ü Fransız atlet Vigneron geçmiş, sonradan bu branşın gelmiş geçmiş en büyük sporcusu olan Bubka  6.15’e kadar tırmanmıştı. 17’si pist, 18’i salonda olmak üzere toplam 35 dünya rekoruna imza atan efsanevi atlet, kaderin cilvesi sonucu 6 metre barajını da ezeli rakibinin doğduğu topraklarda 1985’de geçmişti. 

    1988 Seul Yaz Oyunları’nda Sovyetler Birliği’nin millî marşını herkese dinlettiren Bubka, tarihe geçen derecelerinin çoğuna da aynı bayrak altında yarışırken imza atmıştı. 1991’in sonunda Sovyetler Birliği resmen dağılıyor, sırıkla yüksek atlamanın bir numarası Ukrayna için ter döküyordu. Kimbilir her rekoru için sponsorundan prim almasa, belki de çıtayı santim santim yükseltmeyecek; çok daha yükseğe çıkacaktı. Sırıkla yüksek atlamayı milyonlara sevdiren atlet, doğduğu Donetsk’te kendi dünya rekorunun tarihe gömülüşünü tribünden izlemişti. 15 Şubat 2014’te 6.16 atlayan Lavillenie’yi ilk kutlayanın Bubka olması pek manidardı. 

    Santim santim yukarıya doğru 6.18-5
    Sırıkla atlamanın en büyük efsanesi kabul edilen Bubka, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Ukrayna için mücadele etti.

    “6 metre kulübü”nün bugüne kadar 24 üyesi oldu. Son olimpiyat oyunlarında Lavillenie gümüşte kalırken, kendi topraklarında 6.03’le altına uçan Thiago Braz da Silva 23’ündeydi. Mondo’yu son Dünya Şampiyonası’nda geride bırakan Amerikalı Sam Kendricks, geçen yıl 6.06’a çıkmayı başarmıştı. İkisinin rekabeti sporseverlerin yüzünü daha da güldüreceğe benziyor.

    6.19’u birkaç kez deneyen harika çocuk Duplantis, şimdilik buraya takılmış durumda. Lavillenie en iyi derecesini 27, Bubka ise 29’unda elde etmişti. Duplantis’in ise henüz 20’sinde dünya rekorunu kırdığı düşünülünce, çıtayı daha ne kadar yukarı çekebileceği atletizm meftunlarının nefesini kesiyor. Olimpiyat Oyunları’nın mottosundaki “altius” (daha yüksek) sanki onunla vücut buluyor.

    RUHAN IŞIN

    20 yıldır kırılamayan Türkiye rekoru: 5.70

    Erkeklerde sırıkla atlama Türkiye rekoru 20 yıldır kırılamıyor. 2000’de 5.70’e imzasını atan Ruhan Işım’ın derecesine senelerdir yan gözle bile bakılamadı. 90’larda atletizmimizin altın çocuğu olarak adlandırılan sporcu, ayrıca 110 metre engellide uzun süre ülkenin en hızlısıydı. Onun bir zamanlar 14.05 ile kırdığı 110 metre Türkiye rekoru, artık 13.91’le Mikdat Sevler’e ait. Hem sırıkla yüksek atlamada hem de 110 metre engellide üçer defa Türkiye şampiyonu olan Işım’ın 5.70’inin ne zaman kırılacağı merak konusu.

    Kadınlarda ise elde edilen en iyi derece sadece 4.40. Geçen yıl Türkiye rekorunu kıran 25 yaşındaki Buse Arıkazan’la ondan iki yaş küçük Demet Parlak’ın rekabeti, bu dal için yakın gelecekteki beklentilerimizin yükselmesine neden oluyor.

  • Pasteur’den önce mikropları tanımıştı: Ignaz Semmelweis

    Pasteur’den önce mikropları tanımıştı: Ignaz Semmelweis

    19. yüzyıl ortalarında, henüz virüs-mikrop-hijyen kavramları dahi pratik olarak mevcut değilken “el yıkamanın” önemini anlayan ve bunun için mücadele eden bir hekim vardı: Macar doktor İgnaz Semmelweis. “Büyük doktorlar” onun söylediklerine prim vermediler ama ölümünden bir süre sonra Pasteur’ün mikroplarla ilgili keşifleri, enfeksiyonlar ve hijyen arasındaki bağlantıyı bilimsel olarak kanıtlamayı mümkün hale getirdi.

    18. yüzyılda hastalıkların genel olarak vücut sıvılarındaki bir bozukluktan kaynaklandığı düşünülüyordu. Bu açıklama, hastalarının kangren olma riskine dikkati çekerek durup dinlenmeden “hastanelerin insanlığa faydadan çok zarar getirip getirmediğini” soran Claude Pouteau’ya ikna edici gelmiyordu. Pek çok deneyin ardından tek bir sonuca ulaşmıştı: Enfeksiyonlar, bir hastadan diğerine yeniden kullanılan bandajlarla bulaşıyordu. Pouteau önlem olarak üç öneri sıralamıştı: Pansuman malzemelerinin hastane dışında üretilmesi; artarda çok sayıda hastayı ameliyat etmemek ve cerrahlara el yıkama zorunluluğu getirilmesi. Sonuçlar ikna edici olsa da, ne yazık ki getirdiği uygulamalar onunla birlikte kayboldu.

    Bir asır sonra el yıkamayla ilgili hijyen teorisini ortaya atan ise Ignaz Semmelweis oldu. Semmelweis’in Budapeşte’de doğduğu 1818’deki korkunç istatistiklere göre, lohusalık humması hastanede yapılan doğumlarda kadınların yüzde 5-12’sinin, enfeksiyonlar ise cerrahi müdahaleye maruz kalan 10 hastadan 9’unun hayatını kaybetmesine yolaçıyordu. Tıbba yönelmeden önce Budapeşte’de hukuk eğitimi alan Semmelweis, boş zamanlarında o zamanlar halka açık olarak gerçekleştirilen otopsileri izlemeye gidiyordu. Bu tutkusu onu kadın doğum cerrahisi üzerine ihtisas yapmak üzere Viyana Hastanesi’ne götürdü ve 1846’dan itibaren burada Prof. Klein ve Prof. Bartch ile çalıştı. 

    elyikama7
    Minnetarlığın ifadesi heykel
    Semmelweis’in Budapeşte’deki Szent Rókus Hastanesi’nin önündeki heykeli 1904’te dikilmiş. Heykelin ayaklarının dibinde minnettar gözlerle kendisine bakan bir anne ve bebekler var.

    Macar doktor Viyana’da şaşırtıcı bir bulguya ulaştı. Tıp öğrencilerinin çalıştığı Prof. Klein’ın doğum kliniğinde kadınların yüzde 10-40’ı lohusalık humması yüzünden hayatlarını kaybediyordu. Ebelerin görev yaptığı Prof. Bartch’ın kliniğinde ise bu oran, o dönemin ortalama rakamı olan yüzde 3’ü geçmiyordu. Öyle ki kliniklerde vardiya değişikliği saati geldiğinde bazı Viyanalı kadınlar Prof. Klein’a gitmektense sokaklarda doğum yapmayı tercih eder hale gelmişlerdi. Aradaki fark ne miydi? Ebeler, tıp öğrencilerinin aksine doğuma girmeden önce kadavralara dokunmuyorlardı.

    Semmelweis, ellerindeki “bir şey”in ölüm oranlarını artırdığını farketti. Ama ne? Pasteur öncesi, kimsenin mikroplardan haberdar olmadığı bu dönemde cesetlerden kadınlara geçebilecek “miyazma”larla ilgili bir sezgisi olan doktor, deneysel bir yöntemle ellerini yıkadığı zaman daha az ölüme sebep olduğunu gördü.

    elyikama2
    Literatüre geçti ama nasıl…
    Hayatını enfeksiyonlara karşı elleri yıkamanın önemini anlatmaya adayan Macar doktor Semmelweis’in adı bugün “yeni bir bilgi ya da kanıtın, yerleşik paradigmalarla çeliştiği için refleks olarak reddedilmesi” durumunu tarif etmek için kullanılan Semmelweis refleksiyle birlikte anılıyor. Ignaz Semmelweis, burada 1860’da 42 yaşındayken Jeno Doby tarafından resmedilmiş.

    Semmelweis el yıkama üzerine bu deneysel gözlemini biraz garip, biraz da agresif bir şekilde kabul ettirmeye çalıştı. Tabii patronları, “büyük Viyanalı doktorlar”a bir ders vermeye gelen bu Macar’a karşı pek de destekleyici bir tavır takınmadılar. Dr. Semmelweis hastaneden uzaklaştırıldı ve 1848’de Budapeşte’ye geri döndü. 1851’de kadın-doğum uzmanı olarak yöntemlerini uygulamasına izin veren Prof. Birley’in altında Budapeşte Saint-Roch Hastanesi’nde görev yapmaya başladı. Birley’in ölümünden sonra da onun yerine geçti. Fikirleri Macaristan’da yayılıyordu. Hükümet bile yöntemlerini sistematik hale getirmek için bir kararname yayımlamıştı.

    Ömrünün geri kalanını enfeksiyonların bulaşmasıyla ilgili insanları uyararak, ellerin ve cerrahi aletlerin yıkanması gerektiğini savunarak geçiren doktor, yöntemlerini Avrupa’ya tanıtmaya da çalıştı. Metodunu anlatmak üzere bir öğrencisini Paris’e gönderdi, ama Semmelweis’in hipotezleri aldığı sonuçlara rağmen kimsenin ilgisini çekmedi. Ve nihayetinde kimse harekete geçmedi. Kadınlar doğum sırasında ölmeye devam ettiler. Bu, doğanın kanunu kabul edildi: Acı çekeriz ve doğumda ölürüz! 10 yenidoğanın 6’sı dünyadaki ilk yıllarını tamamlayamadı. Fransa ve İngiltere dahil olmak üzere tüm Avrupa, bu ölümlerin ardında sihirli nedenler aramaya devam etti. Deli yerine konan, moral bozucu bulunan ve yavaş yavaş paranoyaklaşan Semmelweis ise arkadaşları tarafından Viyana’da bir akıl hastanesine gönderildi. 1865’te hastaneye yatırılmasından iki hafta sonra burada yalnız başına öldü. Bazıları ölümünün bir intihar olabileceğini, bazılarıysa enfeksiyon nedeniyle hayatını kaybettiğini söylüyor.

    elyikama1
    Virüslere karşı bir dakika 19. yüzyıla kadar el yıkamak doktorlar arasında bile yaygın değildi. Bugün virüslerle savaşta, elleri bir dakika boyunca sabunla yıkamanın en önemli önlemlerden biri olduğu kabul ediliyor.

    Birkaç yıl sonra, Pasteur’ün mikroplarla ilgili keşifleri, enfeksiyonlar ve hijyen arasındaki bağlantıyı bilimsel olarak kanıtlamayı mümkün hale getirdi. Pasteur ünlü olurken, Semmelweis unutulmaya terkedilmişti. Ancak dehası, 1924’te tıp fakültesinde son sınıf öğrencisi olan Louis Destouches tarafından yeniden keşfedilecekti. Daha sonra Céline mahlasıyla dünyaya malolan bu genç, meşhur yazar Céline’den başkası değildi. Céline, bitirme tezinde ‘büyük bir yürek ve tıbbî bir deha’ diye bahsettiği Semmelweis’a itibarını iade etmeyi amaçlıyordu.

    Pasteur’den itibaren hijyen uygulamalarında radikal bir kırılma yaşandı. Birkaç yıl içerisinde ameliyatlara özgü el yıkama pratiği halkın temiz ve akan suya ulaşımının artması ve büyük kamu sağlığı kampanyalarıyla gündelik yaşamının bir parçası oldu. O zamandan beri bu sayede sayısız insanın hayatı kurtuldu. Bugün bile Dünya Sağlık Örgütü her yıl 5-8 milyon hayatın daha iyi hijyen şartlarına ulaşımın artırılmasıyla kurtarılabileceğini söylüyor.

    (Bu yazı « franceculture.fr » sayfasında Hélène Combis imzasıyla yayımlanan “Semmelweis, le médecin qui tenta d’imposer le lavage de mains”  başlıklı yazıdan tercüme edilerek uyarlanmıştır).

  • ‘Usûl-i Tehaffuz’ ya da karantina uygulamaları

    ‘Usûl-i Tehaffuz’ ya da karantina uygulamaları

    Hastalık taşıyanların izolasyonu anlamına gelen ve önce 30 günden (trentino) sonra 40 güne (quarantino) çıkarılan önlemin adı İtalyanca. Osmanlı Devleti’nde bilinen ilk karantina uygulaması Sultan 2. Mahmud döneminde, 1831’deki büyük kolera salgını sırasında olmuştu. Avrupa ülkeleri ise 14. yüzyılda kıtayı kasıp kavuran veba salgınları sırasında karantina uygulamasına geçtiler.

    İtalyanca 40 anlamına gelen “quaranta” kelimesinden gelen karantina, bulaşıcı hastalığa maruz kalmış olabilecek kişileri, hayvanları ve eşyaları gözetim altında tutmak için zorunlu araç olarak kabul edilen bir yöntem. Karantina özellikle veba salgınlarının Avrupa’yı kasıp kavurduğu 14. yüzyıldan beri izolasyon, sağlık kordonu, tütsü ve ilaçla dezenfeksiyon ve hastalık yaydığına inanılan kişilerin gruplandırılması gibi hastalık kontrol stratejilerinin temel taşı oldu.

    14. yüzyılın ortasından itibaren tekrarlayan veba dalgaları tüm Avrupa’yı neredeyse silip süpürüyordu. Veba 1347’de Güney Avrupa’ya ulaştıktan sonra hızla yayılarak İngiltere’ye, 1350’de Almanya ve Rusya’ya ulaştı (bu sırada Avrupa nüfusunun üçte birinin öldüğü tahmin edilir). Salgının derin etkisi enfeksiyonu kontrol altına alma çabalarını uç noktalara taşıyordu. 1374’te İtalya’da, vebaya yakalanan herkesin şehir dışına bırakılması emredilmişti. Benzer strateji, işlek bir Akdeniz limanı olan bugünkü Dubrovnik’te uygulandı. Veba ortaya çıktığında şehrin hekimi Jacob of Padua, şehrin surları dışına hastalar için bir yer yapılmasını istedi. Bu tavsiyeler sağlıklı halkı korumak içindi ama ancak bir ölçüde etkiliydi ve şehir konseyi salgının yayılmasını önlemek için daha radikal kararlar almaya başladı. 1377’de konsey 30 günlük bir izolasyon kanunu (trentino) çıkardı. Kanunun 4 maddesi vardı: 1- Salgın bölgesinden hiçbir kimse 30 günlük izolasyonu bitirmeden Ragusa’ya alınmayacak, 2- Ragusa’dan hiçbir kimse izolasyon bölgesine girmeyecek ve girerse 30 günlük izolasyonla cezalanacak, 3- Konseyin izni olmadan izolasyondakilere yiyecek götürülmeyecek, aksi halde 30 gün izolasyon cezası alacak, 4- Kurallara uymayanlar 1 ay boyunca izolasyona tabi tutulacak.

    Usûl-i Tehaffuz-5
    Giacomo Robusti tarafından yapılan tabloda Aziz Roch, lazaretto adı verilen karantina alanında veba kurbanlarıyla ilgileniyor.

    Sonraki 80 yıl boyunca benzer kanunlar Marsilya, Venedik, Pisa ve Genoa’da da yürürlüğe kondu. Daha sonraları izolasyon periyodu 30 günden 40 güne uzatıldı ve “trentino” adı da İtalyanca 40 anlamındaki quaranto’dan gelen “quarantino” olarak değişti. İzolasyon döneminin niçin 30 günden 40 güne çıkarıldığı tam bilinmiyor; 30 günün yetersiz olmasından kaynaklanabileceği gibi ruhsal arınmayı ifade eden dinî inançlar nedeniyle de olabilir.

    Usûl-i Tehaffuz-1
    Salgına geçit yok 1890’larda İsviçre’den gelen yolcular, kolera taşımadıkları anlaşılana dek İtalya sınırında bekletiliyorlardı (solda). Fransa-İtalya sınırında da kolera kontrol birimleri vardı (sağda).

    Sonuçta, ilk uygulaması 1377’de Venedik ve Dubrovnik’te yapılan ve ilk karantinahânenin 1423’te Venedik yakınlarında Santa Maria di Nazeret adasında kurulduğu karantina uygulaması, günümüze kadar süregelmiş ve modern tıpta da yerini korumaktadır.

    Yüzyıllar boyu insanlığı dehşete düşüren büyük veba salgınlarının yerini 19. yüzyılda kolera pandemileri aldığında, modern anlamda karantina uygulaması yaygınlaştı ve sağlık alanında milletlerarası iş birliği ve antlaşmalar yapılmasının yolu açıldı.

    Usûl-i Tehaffuz-3
    Kolera günlerinde karantina Fransa’da kolera salgını karşısında kadınlar da çocuklarıyla birlikte karantinaya alınmış.

    Osmanlı Devleti’nde bilinen ilk karantina uygulaması Sultan 2. Mahmud döneminde, 1831’deki büyük kolera salgını sırasında olmuştu. Rusya’da ortaya çıkan hastalık üzerine İngiltere, Fransa, Nemçe sefirleri Rusya’dan Osmanlı limanlarına gelecek gemilere karantina tatbik edilmesini istediler. Bunun üzerine 2. Mahmud devlet ricâlinden karantina konusunun müzakere edilerek uygulamaya başlanmasını emretti. İstanbul’a gelen bütün gemiler Boğaziçi’nde bekletilecekti. 2. Mahmud’un iradesiyle Mustafa Nazif Efendi müstakil olarak karantina işiyle görevlendirildi. Karadeniz’den İstanbul’a gelecek “İslâm gemileri”nin Büyük Liman’da, diğer devlet gemilerinin İstinye Koyu’nda beş gün karantina altında tutulması kararlaştırıldı. Koleradan korunmak için başvurulacak karantina usulüne dair Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin yazdığı risâle dağıtıldı. Vebalı hastalara Maltepe Hastahanesi’nde ve Kızkulesi’nde “usûl-i tehaffuz” uygulandı. (Osmanlılarda karantina yerine “usûl-i tehaffuz” tabiri kullanılmıştır).

    Osmanlılar’da karantina uygulaması daha sistemli olarak 1835’te Çanakkale’de başladı. Akdeniz çevresini etkileyen kolera dolayısıyla Çanakkale’de karantina çadırları kuruldu, Marmara ve İstanbul’a gidecek gemiler bir süre bekletildi. Karantina bekleyen kayıkların reislerine karantina tezkiresi verilmesi usulü getirildi. İstanbul’un çeşitli yerlerinde karantina noktaları kurularak faaliyete başlandı. Karantina tatbikatında her millet için ayrı ayrı hastahane yapımı gerektiğinden hastahaneleri olmayan Yahudilere ve Karaimlere Hasköy’de kendi hastahanelerini yapma izni verildi. İstanbul dışında Bursa, Trabzon, Midilli, Siroz, Çanakkale gibi pek çok yerde karantina noktaları kuruldu.

    Usûl-i Tehaffuz-2
    Çanakkale’de kurulan karantina çadırları.

    1839’da Meclis-i Umuru Sıhhiye, Türkiye ve İstanbul Limanı hakkında 26 maddeden oluşan bir tüzük düzenleyerek gemilerin zorunlulukları, şüpheli veya bulaşıcı hastalık taşıyan gemiler ve karantina sırasında uyulacak kurallar açıklandı. Genel sağlık için gerekli bazı tedbirlerin düzenlenmesi için 1851’de Paris’te yapılan toplantıda karantina hastalıkları veba, kolera ve sarıhumma ile sınırlandırıldı ve karantina süresi tüm ülkeler için 15 gün olarak belirlendi.

    Meclis-i Umuru Sıhhiye 1914’te kapitülasyonlarla beraber kaldırıldı ve yerine Hudut Sıhhiye Müdüriyeti kuruldu. 1. Dünya Savaşı sona erip İstanbul İtilaf Devletleri tarafından işgal edilince 1918’de çoğunluğu yabancılardan oluşan Beynelmüttefikin Sıhhiye Kontrol İdaresi kuruldu.

    24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması’na göre Türkiye 5 sene süreyle danışman unvanı ve Türk memuru olarak üç Avrupalı doktorun karantina işlemlerinde çalışmasına izin verdi. 1923’te İstanbul geri alındıktan sonra Beynelmüttefikin Sıhhiye Kontrol İdaresi dağıtılmış ve Lozan Antlaşması’ndan sonra yerine İstanbul Limanı ve Boğazları Sıhhiye Müdüriyeti kurulmuştur. 1924’te bu kurumun adı “Hudut ve Sevahil Sıhhiyesi Müdüriyeti Umumiyesi” (Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü) olarak değiştirildi.

  • 1. Dünya Savaşı ve suçu Almanlara lafı İspanyollara atmak

    1. Dünya Savaşı ve suçu Almanlara lafı İspanyollara atmak

    1. Dünya Savaşı’nın son yılında başgösteren İspanyol Gribi salgını, trajedi içinde trajediydi. Fransa’da bunun aslında gizli bir Alman saldırısı olduğuna inananların sayısı çoktu; hatta Fransız ordusu bile bu iddiaları araştırmıştı. Salgının adı da savaşa katılmamış olan İspanya’da askerî sansür olmaması, bu nedenle hastalıkla ilgili ilk haberlerin İspanya’dan gelmesiydi.

    İnsanların korkunç bulaşıcı hastalıklara verdiği, güya hastalığın başladığı yeri belirten adlar, ilginç bir psikolojiyi yansıtır. Bu açıdan ABD Başkanı Donald Trump’ın “Çin virüsü” diye ısrar etmesinde şaşırtıcı bir yön yoktur. Örneğin frengiye “frengi” yani “Fransız hastalığı” adını veren İtalyanlardı; aynı terimi Almanlar ve İngilizler de paylaşmıştı (mala frantzosa). Buna karşılık Fransızlara göre bunun adı “Napoli Hastalığı”ydı (le mal de Naples).

    1.Dünya Savaşı’nın son yılında başlayıp dünyayı kasıp kavuran büyük grip salgınının adı da başlangıçta “İspanyol” değildi; bu adı almasını İngiliz basını sağlamıştı. Bunun nedeni, savaşa katılmamış olan İspanya’da askerî sansür olmaması, bu nedenle hastalıkla ilgili ilk haberlerin İspanya’dan gelmesiydi. Her yerde gripten “İspanyol Hanım” diye söz edilirken, İspanyollar ise kendi aralarında o dönem popüler olan bir operetten esinlenerek hastalığa “Napoli Askeri” adını takmıştı.

    Almanlar ise önce bu hastalığa siperlerde can verdikleri, savaşın en korkunç sahnelerinden birinin adını vermiş, “Flemenk Hastalığı” veya “Yıldırım Nezlesi” demişlerdi. Fransızlar, bir ara hastalığa Almanlarla esir değiş tokuşu yaptıkları İsviçre’nin adını da uygun gördüler ama sonunda “İspanyol” adı yapıştı.

    Gelgelelim hemen kuşkular başladı: Le Petit Parisien gazetesi, 13 Temmuz 1918’de “İspanyol denilen grip, aynı zamanda Alman’a da benzemiyor mu?” diye sordu. Bu talihsiz bir kara mizah örneği değildi. Fransız askerî çevrelerinde bu işin Ren ötesindeki düşman Alman bakteriyologların bir işi olduğu kuşkusu daha 1918 ilkbaharında doğmuştu. Ardından Fransız basını “Almanya’dan gelen” bir hastalıktan sözetmeye başladı. Bununla kastedilen, ilk hastaların Alman olduğu değildi; zaten hastalık önce Çin ve ABD’de görülmüştü; asıl kastedilen, 1. Dünya Savaşı’nın korkulu kimyasal silahı gaz gibi bunun da yeni ve korkunç bir düşman (Alman) icadı olduğuydu.

    Komplo teorisyenleri, savaşta tarafsız kalan İspanya ile Almanya arasında bir bağlantı kurmakta gecikmediler. Hatta bu komplo teorisi salgın bittikten sonra da devam etti. Yıllar sonra, 1930’larda eski bir Fransız casusu şöyle yazıyordu: “Bize Fransız cephesinden veya Alman cephesinden gelen o esrarengiz hastalığı hatırlıyor musunuz? İspanyol Gribi adı verildi ama aslında grip filan değil vebaydı. Bu mikropları dünyaya yaymak ne büyük bir oyundu! Üstelik kimse hastalığın kökenini bulamayacak, hatta şüphelenmeyecekti bile…”

    1. Dünya Savaşı-1
    ABD’de doğdu İspanyol oldu İspanyol gribiyle ilgili komplo teorisyenleri hastalığın kökenini düşman oldukları ülkelere atfederken, gribin ilk görüldüğü yer Çin ve ABD’ydi. Hastalığın anavatanı ABD’nin Seattle kentinde polis memurları kendilerini korumaya çalışıyorlar.

    Fransız tıp tarihçisi Pierre Darmon’un gazete arşivlerinden hastane arşivlerine kadar uzanan geniş çalışmasına göre, o sırada Fransa’da en yaygın komplo teorisi şuydu: Hastalık İspanya’dan gelen konservelerden yayılmıştı; Alman ajanlar bunların içine patojenik basiller koymuştu. Bu dedikodu öyle yaygındı ki, Paris Emniyet Müdürlüğü’nün bir müfettişi şöyle bir rapor yazmıştı: “Askerî hekimlere göre, ‘İspanyol’ denilen grip salgınının kökeni İspanya’dan gelen, içlerine basil atılmış konservelerin tüketimiyle başladı. Bu konserve fabrikalarının çoğunun Almanlara ait olduğu söyleniyor. İspanya’dan gelen portakallara da aynı basilin aşılandığı anlaşılıyor…” Bu dedikoduların hastalıktan en az Alman bombaları kadar korkan Fransız askerleri arasında da yayıldığı anlaşılıyordu. Örneğin ordu, Toulon’daki bir askerin ailesine yolladığı mektubu tamamen sansürlemişti. Bu asker, “salgın bize Almanların yaydığı zehirli bir aşıyla başladı” diye yazmıştı.

    Askerî tarihçi Olivier Lahaie’nin Fransız ordu arşivlerinde yaptığı araştırmaya göre, gerçekten Fransız gizli servisleri salgının bir Alman saldırısı olup olmadığını anlamak için hummalı bir çabaya girişmiş, ama bu çabalar doğal olarak başarısız kalmıştı. Ancak basın ısrarla olayın üzerine gidiyordu. 27 Ekim 1918’de Le Petit Journal gazetesinin bir muhabiri Pasteur Enstitüsü’nde görevli araştırmacılardan Dr. Roux ile yaptığı mülakatta ona istediği cevabı söyletmek için şunları sormuştu: “Hekimler ve devlet görevlileri bu salgınla ilgili şüpheleri olduğunu belirttiler. Bunun grip olmadığı, esrarengiz bir hastalık olduğunu söyleyenler bile oldu. Size göre bu salgın nedir doktor?” Biliminsanı bu kışkırtmalara kulak asmayarak salgının, 1889 ve 1910’da görülenler gibi bir grip olduğunu söylemişti.

    Savaş ve salgının yarattığı korku ve nefret iklimi, birbiriyle çelişen teorilerin aynı anda ortaya atılmasına da neden oluyordu. Fransa’da gribi Almanlara bağlayanlar çoğunlukta olduğu halde, Almanya’nın da salgından aynı derecede etkilendiğini görmemeleri mümkün değildi. Büyük Savaş sırasında Alman orduları başkomutanı olan Ludendorff, sonradan yayınladığı savaş anılarında Haziran 1918 için şunları söylüyordu: “Grip hemen hemen her yere yayıldı; Kronprinz Rupprecht Orduları Grubu özellikle etkilendi. Her sabah komutanların ağzından grip vakaları sayısının nasıl arttığını, birliklerin ne kadar zayıf durumda olduklarını, İngilizler saldırmaya karar verirse bunun ne kadar büyük bir sorun olacağını dinlemek kolay değildi”.

    Salgını Almanlara bağlayan Fransızlar, bir yandan da Almanların bundan etkilendiğini farkettikçe sevinmekten kendilerini alamıyorlardı. 6 Temmuz 1918’de Le Matin gazetesi, Fransa’nın grip sayesinde yeni bir müttefik bulduğunu neredeyse müjdeliyordu: “Fransa sağlıklı; özellikle birliklerimiz harika bir şekilde bu hastalığa dayanıyor. Ama cephenin öte yanında Almanlar çok etkilendi. Ne olursa olsun, grip Almanya’yı sarsıyor…”

    1. Dünya Savaşı-2
    Komplocular konuşurken… Komplo teorisyenleri virüsün kimden çıktığını bulmaya çalışırken hastaneler dolup taşıyor; insanlar ardı ardına hayatlarını kaybediyor; sağlık personeli canları pahasına hastalıkla mücadele ediyordu.
  • İspanyol Gribi de ayrım yapmadı ama en çok yoksullar ağladı

    İspanyol Gribi de ayrım yapmadı ama en çok yoksullar ağladı

    Tarihçiler, 1. Dünya Savaşı’na gösterdikleri ilginin onda birini bile daha fazla can alan İspanyol Gribi salgınına göstermedi. Liderler ve generaller de hastalıktan etkilendi ama, bunlar yoksul halkın çektiği acılar yanında bir hiç mertebesindeydi. Yine de ilk araştırmalar, savaşmaktan bitap düşmüş Avrupalıların bu salgını metanetle, bir çeşit tevekkülle karşıladığını gösteriyor.  

    İngiliz savaş şairi, 20 yaşındaki teğmen Wilfred Owen, 24 Haziran 1918’de annesi Susan’a bir mektup yazdı. Savaşın yarattığı ruhsal bunalım nedeniyle İskoçya’da bir süre tedavi görmüştü, şimdi de Fransa’ya, savaşa dönmek için emir bekliyordu. Annesine yazdığı mektup, “BU SAYFAYI UZAK TUT! Sonra da hemen kendini dezenfekte et!” diye başlıyordu. “Yaklaşık 30 subay İspanyol gribine yakalandı. Cuma günü hastane artık kimseyi kabul edemeyecek haldeydi, jimnastikhane ağzına kadar doldu, şimdi her yer battaniyelere sarılmış insanlardan oluşma bir halıyla kaplı… Çocuklar geçit sırasında sinek gibi düşüyor”. Arkasından işi hafife alıyordu: “Bu grip denilen şey benim için çok sıradan. İlgilenmemeye karar verdim! Scottie (asker arkadaşı) bugün yakalandı, emir eri ise dün. Benim gibi henüz yakalanmamış subaylara ne kadar iş düşüyor, hayal et…”

    İngiltere’deki İspanyol gribi salgınının toplumsal yönünü anlattığı Living with Enza (2008) adlı etkileyici kitabında Mark Honigsbaum, genç subayın bu rahat tavrını İngilizlere özgü soğukkanlılık ve kendi kendisiyle alay etme eğilimine bağlıyordu. Ancak belki de Wilfred Owen sadece annesini korkutmamaya çalışıyordu; neticede 4 Kasım 1918’deki ölümünden üç gün önce son mektubunda annesine “umarım burası kadar sıcaktır orası, sen de benim kadar huzurlusundur” diye yazmıştı.

    Mark Honigsbaum’un kitabına Enza ile Yaşamak adını takmasının nedeni, İspanyol Gribi salgını sırasında yaygınlaşan bir İngiliz ninnisiydi. İngilizce grip anlamındaki, kulağa çok bilimsel ve uzun gelen “influenza” kelimesi halk arasında kısaltılıp “enza”ya dönüşmüştü. Şöyleydi ninni:

    “Küçük bir kuşum vardı, adı Enza

    Açtım pencereyi, uçtu gitti Enza”.

    İspanyol Gribi-2
    Fransız şair Guillaume Apollinaire, savaşta bir şarapnel yarası almış, ama hayatını İspanyol gribi yüzünden kaybetmişti.

    İngiltere, yaklaşık 250 bin kişiyle İspanyol gribinde en az ölümün görüldüğü ülkelerden biri oldu. O dönemde Hindistan ve Çin gibi biri sömürge diğeri yarı sömürge olan Asya ülkelerinde salgınlarda yüzbinlerce insanın ölmesi “normal” karşılanıyordu; ancak İspanyol Gribi’nde esas sorun medeniyetler hiyerarşisinin en tepesindeki ülkelerde de bir kırımın ortaya çıkışıydı. O sırada Batılıların çoğu tıp biliminin her türlü düşmanı yenebileceğine inanıyordu. Almanya’da Robert Koch vereme ve koleraya yol açan basili bulmuş, Fransa’da Pasteur kuduz aşısını ve adını verdiği “pastörizasyon” sürecini geliştirmişti.

    Gerçi bu bilimsel gelişmelere rağmen henüz hiç kimse virüs nedir bilmiyordu; ama bir salgının, insandan insana hastalık bulaşmasıyla ortaya çıktığı çok eskiden beri gözlem yoluyla bilinen bir gerçekti. Buna rağmen savaşın son günlerinde kimsenin buna aldırmadığı anlaşılıyordu. Yeni Zelandalı tıp tarihçisi Jennifer Summers’ın doktora tezinde ele aldığı vaka bunun bir örneğiydi. Yeni Zelanda’dan 10 Temmuz 1918’de kalkan HMNZT Tahiti gemisi, taşıdığı 1117 Yeni Zelandalı askeri Avrupa’daki savaşa katılmak üzere İngiltere’ye götürürken yolda grip salgını patlak verdi. Gemi Afrika’yı dolaşıp İngiltere’ye doğru giderken, askerlerden J. Hayden tuttuğu günlüğe “sardalya gibi istiflenmiş durumdayız” diye yazdı. 2 Eylül’de Batı Afrika’dan ayrıldıkları sırada şunları not etti: “Uykudan uyanır uyanmaz üç kişinin daha öldüğünü öğrenince gemiyi bir kasvet sardı. Saat 11’de dört kişiyi (denize) gömdük, öğleden sonra iki kişi daha ve sonra bir kişi daha…”

    İspanyol Gribi-4
    Hangi savaş daha zorlu? Savaşı kazanan dörtlü, Paris barış konferansında. En soldaki İngiltere Başbakanı Lloyd George ile en sağdaki ABD Başkanı Woodrow Wilson İspanyol gribine yakalananlar arasındaydı.

    İşin ilginç tarafı gemi İngiltere’ye ulaştığında hiçbir şey olmamış gibi davranılmasıydı. İlk talimde askerlerin patır patır devrilmesine, ölümlerin sürmesine rağmen, Hayden 10 Ekim’de “Yarın haftalık iznimiz başlıyor, dört gözle bekliyoruz” diye yazdı. Günlükten anladığımız kadarıyla, virüs taşıyan bu askerler izinlerini Edinburgh ve Glasgow kentlerinde gezerek geçirdiler, sonra gemilerine dönüp ölmeye devam ettiler. Aslında bütün yolculuk boşunaydı; kısa süre sonra mütareke yapıldığından savaşa katılmadılar bile. Ancak savaş sona erdiğinde içlerinden 77’si İspanyol Gribi’nden ölmüştü.

    Savaş sırasında yaygın olan bir tutum da hastalıkla ilgili haberlerin sansür veya oto sansüre uğramasıydı. Ünlü birisi öldüğünde elbette haber oluyordu. Örneğin Fransa, döneminin iki ünlü şairi Guillaume Apollinaire’i ve Cyrano de Bergerac’ın yazarı Edmond Rostand’ı İspanyol Gribi’ne kurban vermişti. Sanat dünyasının önemli bir kaybı da, altı aylık hamile eşinin ölümünden üç gün sonra hastalığa yenik düşen Avusturyalı ressam Egon Schiele’ydi.

    İspanyol Gribi-1
    Ressam Egon Schiele, karısı Edith’i öldüğü gün (28 Ekim 1918) böyle çizdi. Üç gün sonra kendisi de öldü.

    Hastalığa yakalandığı halde iyileşen milyonlarca insan arasında neredeyse bütün dünya liderleri vardı. İspanya Kralı 13. Alfonso’nun ağır şekilde hastalandığı ve ardından iyileştiği bütün dünya gazetelerinde yayınlandı. Ancak savaşan ülkelerin hükümdarlarının başına gelenler ustaca geçiştirildi. Oysa Mayıs 1918’de İngiltere Kralı 5. George gribe yakalandı, ertesi ay sıra Almanya’daki düşmanı (ve halasının oğlu) Kayser 2. Wilhelm’e geldi.

    1918 sonbaharında İspanyol gribi, kiliseleri ve dans salonları zaten kapatılmış olan Washington’da Beyaz Saray’a ulaştı. Başkan Woodrow Wilson’ın sekreteri ve kızı virüsü kaptılar. Hatta o dönem Washington Post’ta çıkan bir habere göre, Beyaz Saray’ın bahçesinde beslenen “iki koyun bile” hastalandı. Nisan 1919’da Başkan Wilson barış konferansına katılmak üzere Paris’e geldi. Hemen ardından titremeye, öksürmeye başlayınca, özel doktoru Cary T. Grayson, başkanın zehirlendiğinden kuşkulandı. Oysa tanı çok daha basitti: Başkan da milyonlarca Amerikalı gibi grip olmuştu.

    İngiltere Başbakanı Lloyd George ise mütarekeden az önce 12 Eylül’de hastalandı. Ama ertesi gün Manchester kentine yapması planlanan ziyareti ertelemedi. Halkın ellerinde bayraklar, üstlerinde virüsle sokakları doldurduğu kentte üstü açık arabayla dolaştı ama perişan bir haldeydi. Ertesi gün pili tükendi. Manchester Guardian başta olmak üzere gazeteler hastalığını “basit bir üşütme” diye geçiştirdiler. Hekimler başbakanın bütün programını iptal ederek yatağa yatırdı ve zorlukla iyileştirdi.

    İspanyol Gribi-3
    Sıradan insanların ölümü 1918’de İspanyol gribine yakalanıp iyileşen ancak anne ve babasını kaybeden Ada Berry Darwin, 2005’te anılarını anlatan son tanıklardan biri.

    O sırada 7 yaşında olan Manchester’lı Ada Darwin’in ailesi o kadar şanslı değildi. Mark Hongisbaum’un İspanyol Gribi’ni yaşamış hayattaki son tanıklardan biri olarak 2005’te görüştüğü Ada Darwin, annesi ve beş kardeşiyle Manchester’da yaşadığı evi “İspanyol Hanım”ın nasıl ziyaret ettiğini şöyle anlatıyordu: “Beni 17 Kasım Pazar günü yatağa yatırdılar. Korkunç başağrısı çektiğimi ve anneme ‘kız kardeşim Norah’yı sustur, başımı ağrıtıyor’ dediğimi hatırlıyorum”. Arkasından Ada’nın annesi ve bebek olan kardeşi hastalandı, onları iki erkek kardeşi izledi. Bütün aile yataklara düşünce Ada’nın büyükannesi koşarak geldi ama ertesi gün 20 Kasım’da Ada annesini kaybetmişti. Beş gün sonra mütarekeye rağmen terhis olmayan ve Salford Askerî Hastanesi’nde görev yapan doktor babasının da ölüm haberi geldi.

    Ada, babası, annesi ve kardeşi Noel için yapılan ortak cenaze törenini hatırlıyordu: “Büyükannem bize annemin Hz. İsa’ya kavuştuğunu söyledi ama ben ‘Hz. İsa’nın yanında zaten bir sürü insan var, ben annemi istiyorum’ diye ağladım”.

  • Kendimiz ettik, kendimiz bulduk

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk

    Tarım ve şehirleşmeyle başlayan uzun dönem boyunca birçok salgın hastalık insan türünü tehdit etti. Ancak bu salgınların ortaya çıkıp yayılmasının baş sorumlusu da, bizzat insanın tabiat üzerinde oluşturduğu yeni düzenlemelerdi. Tarih öncesinden modern zamanlara ve son yaşadığımız Coranavirüs salgınına uzanan yol ve bir türlü ders almayan insanın alternatifleri.

    Yaşamakta olduğumuz pandemi insan sağlığına yönelik tehditler karşısında küresel savunmasızlığı, kırılganlığı ve böyle durumları önceden bilebilmek ve önleyebilmek konusundaki yetersizliği çok acı bir şekilde hatırlatıyor. Hastalığın ortaya çıkışının öngörülemezliğine karşın geçmişte yaşanmış salgınların kökeninden öğrenilecek dersler var… Gelecekteki salgın ve pandemilerin nasıl önleneceğine dair ipuçları var.

    Öncelikle Coronavirüs’le ilgili gelişmelerin bu yılın başından itibaren kamuoyuna nasıl yansıdığına dair satırbaşlarını hatırlayalım:

    • 2019’un son gününde Dünya Sağlık Örgütü DSÖ (World Health Organization-WHO) Çin ofisine, Wuhan şehrinden sebebi bilinmeyen zatürre (pnömoni) vakaları geldiği bildirildi.
    • 3 Ocak’ta aynı bölgeden bildirilen sebebi bilinmeyen zatürre vaka sayısı 44 olmuştu.
    • 7 Ocak 2020’de Çinli otoriteler hastalık etkeninin yeni tip Coronavirus olduğunu açıkladılar.
    • 12 Ocak’ta virüsün genetik şifresi, teşhis amaçlı kullanılabilmesi amacıyla Çin tarafından tüm dünyayla paylaşıldı. Bu virüs enfeksiyonu Wuhan’da bir deniz ürünleri halinden yayılıyordu.
    • 20 Ocak’ta Çin, Tayland ve Japonya’da toplam 282 vaka vardı.
    • 30 Ocak’ta Uluslararası Sağlık Tüzükleri (International Health Regulations- IHR 2005) altında kurulan yeni Coronavirus Acil Komitesi salgının “uluslararası boyutta endişe verici bir acil halk sağlığı durumu” olduğunu ilan etti.
    • Büyük bir hızla yayılan ve Antarktika hariç her kıtada bir tutunma noktası bulan Coronavirus salgını Şubat boyunca global hale geldi.
    • Ve 11 Mart 2020’de DSÖ “pandemi” ilan etti…

    Dünden bugüne

    İnsanlar ve salgın hastalıklar arasındaki ilişkinin geçmişi, insanların topluluklar kurarak birarada yaşamaya başladığı zamanlara uzanır. Tüberküloz gibi hastalıkların ortaya çıktığı kökene dair araştırmaların verilerine göre, bu ilişki tarımın ve şehirleşmenin başlamasından çok daha önce, Afrika dışına göç zamanlarına uzanır. Bulaşıcı hastalıkların ortaya çıktığı ilk zamanlardan bugüne değin salgınlar, insanlık tarihini demografik, kültürel, politik, finansal ve biyolojik, birçok yönden derinden etkiledi.

    Tarihte salgınların önemsiz göründüğü hiçbir dönem olmadı. Batı dünyasının dışında ve yeni dünyada Avrupalılarla temaslarından önceye ait salgın hastalıklara dair bulgular yetersizdir. Bu, Avrupalıların sömürgeleştirme süreci başlamadan önce Afrika’da hiç salgın görülmediği anlamına gelmiyor; benzer şekilde 19. yüzyılda Hindistan’da ortaya çıkan kolera salgınının bu coğrafyadaki ilk kolera salgını olup olmadığı meçhul. Oysa ki veba, kolera ve bunların Ortaçağ Avrupası üzerine etkilerine dair inanılmaz miktarda belge, delil, kitap vardır. Salgınlar arasında veba, kolera, influenza ve çiçek literatürü doldururken; kızamık, tifüs, tüberküloz bu kadar ilgi çekmemiş.

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Ölümün karşısında âşıklar ve ozanlar Pieter Bruegel’in ‘Ölümün Zaferi’ adlı tablosu (1562), büyük ihtimalle 14. yüzyılda tüm Avrupa’yı etkileyen veba salgınından esinlenmiş. Tabuttan kalkan ölüm ordusu, yanmakta olan şehirlerin dumanı kadar, olan bitene ilgisiz âşıkları ve ozanları da tasvir eder.

    Tarih öncesinde bulaşıcı hastalıklar

    Herpes virüslerinin modern insanların atalarına ilk olarak bundan 80 milyon yıl önce bulaştıkları tahmin edilir. İnsanların pekçoğu bu virüslerin en azından bir çeşidiyle karşılaşmıştı ve bu virüslere bir şekilde tolerans geliştirmişlerdi. Bu hafif virüs enfeksiyonlarına dair bilgiler çok kısıtlı olmasına karşın homo sapiens öncesinde de virüslerin sebep olduğu grip, soğuk algınlığı ve diare gibi hastalıklardan tıpkı bugünün modern dünyasında olduğu gibi varoldukları anlaşılıyor.

    Ancak 50.000 yıldan daha uzak bir geçmişte, insanlar küçük ve izole topluluklar halinde yaşarken salgın hastalıklar henüz çıkmamıştı.

    MÖ10.000 yıl kadar önce Akdeniz havzasına yerleşen insanlar hayvanları evcilleştirmeye başlamıştı. Domuz, sığır, keçi, koyun, at, deve, kedi ve köpek yetiştirildi. Bu hayvanlar elbette kendi virüslerini de birlikte getirmişti. Böylece hayvanlardan insanlara geçen “zoonotik enfeksiyonlar” başladı. Aslında bilindiği gibi birçok virüs türe özgüydü ve insanlar için bir tehdit oluşturmuyordu; dolayısıyla hayvanlardan köken alan viral hastalıkların nadir görülen salgınları da kısa ömürlü olurdu; zira bu virüsler insanlara henüz tam adapte değildi ve insan toplulukları “enfeksiyon zincirini devam ettirebilmek için” henüz yeteri kadar kalabalıklaşmamışlardı.

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Hayvanların getirdiği tehdit Domuz, sığır, keçi, kedi, köpek gibi hayvanların evcilleştirilmesi, hayvanlardan insanlara geçen ’zoonotik enfeksiyonlar’a yol açmaya başladı.

    MÖ 9500 civarlarında Ortadoğu’da başlayan Neolitik çağda insanlar tarım yapmaya başladılar. Tarım devrimi, bitki kaynaklı virüslerin yayılması için de fırsat oluşturdu. Sebze ve meyvelerden köken alan bazı virüslerin ortaya çıkışı bu çağda gerçekleşti. Tarihin en ölümcül viral enfeksiyonu olan çiçek hastalığı, ilk defa MÖ 9000’ler civarında Hindistan’da tarım yapan topluluklar arasında ortaya çıktı. Sadece insanlara bulaşan bu virüs, insanların temas ettikleri kemirgenlerin “pox” virüsünden bulaşmıştı. Küçük topluluklar halinde yaşıyorlardı ve enfeksiyona yakalananlar ya öldüler ya da bağışıklık geliştirdiler. Bu sonradan kazanılmış bağışıklık, sadece anneden karnında taşıdığı ya da süt verdiği çocuğuna nakledildi. Dolayısıyla aynı nesilde salgınların tekrar eden görülmüş olması da mümkündü.

    Yine aynı dönemde, MÖ 9000 civarında Nil nehrinin suladığı bereketli topraklara çok sayıda insan yerleştiği zaman, nüfus yoğunluğu artık virüsün de hayatını sürdürebileceği kadar artmıştı; zira duyarlı (bağışıklığı olmayan) insan sayısı da fazlaydı. Nüfus yoğunluğunun artmasına bağlı olan diğer virüs hastalıklarının salgınları da (kabakulak, kızamıkçık ve çocuk felci-polio gibi) ilk olarak bu dönemde görülmeye başladı.

    Klasik çağın büyük salgınları

    Atina’da MÖ 430-426 arasında süren tifo salgını Atinalı askerlerin yarıya yakınının ölümüne ve Peloponnesian Savaşı’nda şehrin düşmesine sebep olmuştu. Atina’da bir toplumezarda bulunan bazı dişlerin analizinde tifo salgınının etkeni olan bakteri bulundu ve çağlar boyunca karanlık olan salgının kesin sebebi ancak 2006’da aydınlatılabildi.

    Hipokrat, salgın hastalığın hava, su ve temas edilen yerlerle yayılması hakkında yazmıştı ve cüzzam, veba, sifiliz, çiçek, kolera, sarı humma, tifo ve diğer bulaşıcı hastalıkların salgınları hayatın olağan seyri içindeydi. 165 – 180 yılları arasında günde yaklaşık 5.000 Romalı, Yakın Doğu’dan dönen askerler tarafından İtalya yarımadasından taşınan çiçek virüsü olduğu sanılan Antonine salgınına kurban veriliyordu. Salgın felaketi 15 yıl sonra nihayet sona erdiğinde 5 milyon kişi ölmüştü!       

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Atina’dan Roma’ya veba dersleri Atina’daki veba salgınından esinlendiği düşünülen 1652 tarihli Michiel Sweerts tablosunun yapıldığı dönem Roma’da da bir veba salgını vardı. Yani tablo hem tarihî bilgiler hem güncel endişelerle yapılmış olabilir.

    Cyprian salgını olarak bilinen ve 251-266 yılları arasında süren diğer bir salgın, Mısır’da başlayan vebanın kayıtlara geçen ilk örneğiydi. Bizanslı tarihçi Procopius of Caesarea’a göre 1 yıldan az bir zamanda Kostantiniyye’ye (İstanbul) ulaşmış ve 10.000 kişi ölmüştü. Bu, yaklaşık olarak şehrin yerli nüfusunun % 40’ı demekti. 

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Bugünkü İsrail sınırları içinde bulunan Aşdod’da yayılan veba, Nicolas Poussin’in 1630 tarihli tablosunda.

    Ortaçağ’dan modern zamanlara

    Yeryüzü tarih boyunca çiçek ve tübeküloz gibi pandemilere sahne olsa da 14. yüzyılda 1331- 1353 arasında seyreden veba salgını (nam-ı diğer kara ölüm) uzak ara liderliğini koruyor: 75 milyon ölü! Hastalık İngiltere’de 1361’den 1480’e kadar her iki ila beş yılda bir tekrar ortaya çıktı ve İngiltere nüfusu yarıya düştü. 1665-66’da Londra’yı vuran büyük veba salgınında ölen yaklaşık 100.000 kişi, Londra nüfusunun % 20’sine tekabül ediyordu. 1855’te Çin’de başlayan ve 1900-1904 yılları arasında San Francisco’da görülen veba salgını Hindistan’a yayılmış ve 10 milyon insanı öldürmüştü.

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    14. yüzyılda doktorlar kötü ünlerine uygun korkutucu kostümlerle dolaşıyor; gagalarına doldurdukları otlarla vebadan korunduklarını düşünüyorlardı.

    Ortaçağ sahneden yavaş yavaş çekilirken diğer taraftan bilimin ışığı yükseliyordu. 1600’lerde Leeuwenhoek tarafından geliştirilen mikroskop mikroorganizmaları görme imkânı sağlamış; 1800’ler mikroorganizmaların üretilmesi ve tanımlanması üzerine yeni bilgiler eklemişti. Aşılar geliştiriliyordu. Pastörizasyon hastalık kontrolünde önemli bir adım olmuştu ve çevresel faktörlerin enfeksiyon hastalıklarındaki rolü anlaşıldıkça, hijyen ve halk sağlığı eğitiminin önemi de ortaya çıkıyordu.   

    İnfluenza salgınları

    Bilinen bütün bu salgınların belki de en kötüsü “İspanyol gribi” olarak bilinen influenza pandemisiydi. 1918 pandemisine dair ilk yayınlar İspanya’dan çıkmıştı; zira 1914-1918 savaş yılları boyunca Avrupa’da sansüre uğramamış tek basın İspanya’daydı. Pandemi ABD’de büyük ihtimalle bir askerî kampta başlamış; sonra Nisan 1918’de Fransa’ya giden birliklerle Avrupa’ya taşınmış; kısa zamanda Kuzey Rusya, Kuzey Afrika ve Hindistan’a; daha sonra Haziran 1918 itibariyle Çin, Yeni Zelanda ve Filipinler’e ulaşmıştı.    

    1918-1920 arasında tüm dünyada 500 milyon insana ya da başka bir ifadeyle dünya nüfusunun üçte birine bulaşan ve tahminen 50 milyondan fazla insanı öldüren salgında hayatını kaybedenler daha ziyade çok gençler ve çok yaşlılardı. İspanyol gribi genç erişkin insanlarda beklenmedik biçimde yüksek bir ölüm oranına ulaşmıştı; 1. Dünya Savaşı’nın toplam kayıp sayısından çok daha fazla kayıp vardı.

    İspanyol gribine sebep olan H1N1 virüsünün nereden kaynaklandığı uzun yıllar araştırılmış ve virüsün genlerinde kökeninin kanatlı hayvanlar olduğuna dair ipuçları bulunmuştu: Yani kuşlarla bir bağlantısı vardı. Savaştan daha çok insan öldüren pandemi 1919’da nihayet yatıştı; fakat influenza H1N1 virüsü 38 yıl boyunca yeryüzünde dolaşmaya ve mevsimsel grip yapmaya devam etti. 

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Doktorların evremi İspanyol gribi salgın hastalıkla mücadelede bugün bile kullanılan bilimsel metotların geliştiği dönem oldu.

    Sonra 1957’de, yeni bir influenza A virüsü, H2N2, Uzakdoğu’da belirdi. Bir pandemiyi tetikledi ve İspanyol gribine oranla çok daha hafif seyreden “Asya gribi” nedeniyle tüm dünyada yaklaşık 1.1 milyon insan hayatını kaybetti. Virüsün genetik yapısında, yine kuşlarla bir bağlantısı olduğunu düşündüren ve “kanatlı influenza A virüsü” denilen virüs bulunuyordu. İlk olarak Şubat 1957’de Singapur’da kaydedilmiş; Nisan 1957’de Hong Kong’a ve aynı yılın yaz mevsiminde ABD sahillerine ulaşmıştı. Ortaya çıkışından 10 yıl sonra tümüyle yokoldu; kimi uzmanlara göre de virüsün H3N2 alt tipiyle değişti.       

    1968’de, bu defa Çin’den çıkan bir H3N2 virüsünün yol açtığı pandemi “Hong Kong gribi” tüm dünyayı etkiliyordu. Bu virüs bir kanatlı influenza A virüsüydü. İlk olarak 1968 Eylül’ünde ABD’de görüldü ve dünya genelinde 1 milyon ölüme yol açtı. Ölümlerin çoğu 65 yaş üstündeydi (H3N2 virüsü, mevsimsel grip etkenlerinden biri olarak küresel dolaşımına devam etmekte).

    İlk Coronavirus: SARS salgını

    Coronavirus hikayesi aslında 1965’te başlamıştı; Tyrrell ve Bynoe adlı araştırmacılar soğukalgınlığı geçiren bir hastanın solunum yolundan aldıkları ifrazatın canlı hücre kültüründen ürettikleri virüse “B814” kod adını vermişlerdi. Bu virüs insanlarda hem üst hem de alt solunum yolu enfeksiyonuna sebep olabiliyordu ve esas olarak insan virüsü olduğu düşünülüyordu. İlerleyen araştırmalarda sıçan, fare, tavuk, hindi, dana, köpek, kedi, tavşan ve domuz gibi farklı hayvan türlerine ait coronavirus tipleri de gösterildi. Hayvanlarda sadece solunum yolu değil, gastroenterit, hepatit, ensefalit gibi hastalıklara da sebep oluyordu.

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Küresel salgınların yeni çağı Salgın hastalıklarla mücadele etmek kadar, salgına dönüşmeden gerekli önlemleri almak da önemli. Hong Kong’da SARS salgını sırasında öğrencilerin ateşleri ölçülüyor.

    2003’ten sonra içinde ciddi oranda ölümcül seyreden SARS (severe acute respiratory syndrome) etkeni de olan beş yeni tip Coronavirus tanımlandı ve SARS salgını hayvan kaynaklı Coronavirus olgusunu gözler önüne serdi. Doğada hayvan kökenli çok çeşitli Coronavirus olduğu bilindiğinden dolayı, 2003’te SARS adı verilen çok yeni ve çok ciddi bir akut solunum yolu hastalığının etkeninin güney Çin’de ortaya çıkması ve ölçülebilir bir hızda dünyaya yayılması sürpriz olmadı. Sonraki araştırmalar virüsün muhtemelen Himalaya palmiye misk kedilerinden köken aldığını gösterdi (At Nalı Yarasalarında virüs bulunmakla birlikte insanda hastalık oluşturmuyordu).  

    2003 salgınında SARS, Amerika, Avrupa ve Asya’da toplam 29 ülkede görüldü. 8098 kişiye bulaştığı saptandı ve 774 kişi bu sebepten öldü. Son vaka Nisan 2004’te görüldü. Bu virüsün insanlara nasıl bulaştığı ve Himalaya palmiye misk kedilerinin bu virüsün doğal rezervuarı olup olmadığı henüz net değil. Salgının çıktığı hayvan pazarlarında çalışanlar üzerinde yapılan bir araştırmada, hastalık belirtileri göstermeseler bile %40 oranında çalışanın virüsle karşılaşmış olduğu saptandı.

    Türden türe geçiş mekanizması tam aydınlanmasa da SARS salgını hayvan kökenli Coronavirus grubunun insanlar için potansiyel bir tehdit olduğunu çok dramatik bir şekilde göstermişti.

    Yeniden İnfluenza: Domuz Gribi

    2009 ilkbaharında yeni bir influenza A virüsü olan H1N1 ortaya çıktı. İlk olarak ABD’de gözlendi ve çok kısa bir zamanda tüm dünyaya yayıldı. Virüs daha önce ne hayvanlarda ne de insanlarda görülmüş bir influenza genetik yapısına sahipti; domuz kökenli olduğu saptanınca “Domuz Gribi-Swine Flu” olarak anılmaya başlandı. Bu H1N1 pandemisi sırasında 1 yıl içinde tüm dünyada 151.700 ila 575.400 insanın öldüğü tahmin edilmekte. Ölümlerin % 80’i 65 yaşından gençti. Dünya Sağlık Teşkilatı H1N1 pandemisinin bittiğini 2010 Ağustos’unda deklare etti (Bu virüs de mevsimsel grip etkenlerinden biri olarak yeryüzünde dolaşmaya devam ediyor ve dünyada her yıl hastalığa ve ölüme sebep oluyor).                    

    Yeniden Corona: MERS salgını

    2012 yılında insanlarda akut ağır solunum yolu hastalığı yapan yeni bir coronavirus keşfedildi; MERS (Middle East Respiratory Syndrome) olarak adlandırıldı. İlk vaka Suudi Arabistan’da görülmüş, daha sonraki vakaların hepsi bir şekilde Orta Doğu ile bağlantılı bulunmuştu ve hastalığa yakalananların üçte biri ölümle sonuçlanmıştı. MERS etkeni olan coronavirus benzer şekilde yarasalardan köken alıp bu defa muhtemelen develeri rezervuar yapmış ve sonra da insanlara geçmişti.

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Küresel salgınların yeni çağı Suudi Arabistan’da MERS salgını.

    Ve yeni tip Corona: Covid-19

    Son olarak 2019 biterken SARS ile yakından bağlantılı olduğu düşünülen yeni bir Coronavirus, Çin’in Wuhan şehrinde ortaya çıktı: SARS-CoV-2 (Severe Acute Respiratory Syndrome CoronaVirus-2). Sebep olduğu hastalık ise Covid-19 olarak adlandırıldı. SARS ile benzerlik gösteriyordu; ateş ve solunum güçlüğü bulguları ön plandaydı. Yüksek bulaşıcılık gücüne sahip virüs, 2020 başından itibaren hızla tüm dünyaya yayıldı.    

    İnsanların enfeksiyon hastalıklarının ve pandemilerin büyük bölümü hayvanlardan insanlara mikroorganizmaların çapraz geçişlerinden köken alır. Hayvandan insana geçişin olabilmesi henüz bütünüyle anlaşılmamış, çok değişkenli ve dinamik bir süreç. Ancak enfeksiyon etkeninin yalnızca hayvandan insana bulaşabiliyor olması yeterli değildir; insandan insana bulaşabiliyor olması da gerekir. Bu evreler henüz tam olarak aydınlatılamamış ise de insan-hayvan etkileşimi en önemli noktadır. Hayvanlarla etkileşim, avcılık, hayvancılık, yetiştiricilik ve ticaretle arttıkça, türler arası çapraz geçiş olasılığı da artar. Hastalık etkeninin omurgalı hayvanlarla temas yoluyla insanlara geçişi devam eden dinamik bir süreç ve burada temasın sürekliliği önem taşımakta.

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Hem mücadele hem önleme COVID-19 salgınında Brezilya’da koruyucu kostümler giymiş askerler, Wuhan’dan gelen vatandaşlarını bekliyor.

    Hayvan kökenli hastalık etkeninin insan popülasyonundaki seyri çeşitli. SARS salgını Rhinolophus cinsi yarasalardan kaynaklandı ve insanda ortaya çıkışının Güney Çin’deki wet market tabir edilen hayvan pazarlarındaki ara konakçı hayvan yoluyla olduğuna inanıldı.

    H1N1 salgını Kuzey Amerika’da ortaya çıkmıştı ve domuz kökenli virüslerdi. Hastalık etkeninin yerleştiği hayvanın türü, bu hayvanla insanın etkileşiminin natürü ve bu etkileşimin sıklığı, “zoonotik geçiş” riski denilen bir süreç. Bu karmaşık sürecin anlaşılması, gelecekte ortaya çıkacak hastalıklarla mücadele etmek için de önemli olacak.

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Küresel salgınların yeni çağı Salgınlar günümüzde büyük bir hızla yayılarak global hale geliyor. COVID-19, Antarktika hariç her kıtada bir tutunma noktası buldu. Hindistan’da domuz gribi ağır sonuçlara yolaçtı.

    Hayvanlar ve taşıdıkları mikroplarla olan etkileşim de çok değişken. Vahşi hayvanların avlanarak tüketilmesi gibi sosyoekonomik faktörler majör belirleyici. Mesela, Guinea ve Sierra Leone’de Lassa humması denen kanamalı bir viral hastalık, vahşi hayvanların yokluğunda kemirgenlerden bulaşmakta, mülteci kamplarında ve barınma-beslenme imkanları olmayan yoksullarda görülmekte. Diğer önemli faktör ormanların yokolması, iklim değişikliği ve biyolojik çeşitliliğin yokedilmesi. 1998’de Malaysia’da meyve yarasalarından çiftlik hayvanlarına, oradan da çiftlik çalışanlarına bulaşarak yüzlerce insanın akut viral ensefalitten ölmesine sebep olan Nipah virüsü buna örnektir.

    Hastalığın ortaya çıkışı önlenebilir mi?

    Bugünün küresel hastalık kontrolü, büyük oranda pandemi ortaya çıktıktan sonra bunu bastırmaya odaklanmaktadır. Dünya, pandemi kontrolünde yetersiz kalmaktadır. Örneğin 25 yıldır pandemik olan HIV için henüz bir aşı geliştirilememiştir. Bu da şunu gösteriyor: “Bekle ve cevapla” yaklaşımı yeterli değildir ve yeni pandemilerden korunmak için sistemlerin geliştirilmesi insan sağlığı için zorunlu kabul edilmelidir. Böyle sistemlere sahip olunsaydı, şu an yaşanmakta olan pandemi önlenebilirdi.

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Doğanın uyarısı Yakın dönemde ortaya çıkan salgınlar, koruyucu hekimlik, erken saptama gibi önlemlerle birlikte doğayla ilişkimizi de yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini gösteriyor.

    İnsan sağlığına yönelik bir tehdit ortaya çıkarken bunun en erken saptanması her şeyden önemlidir. Zira hastalık etkenleri tüm dünyaya hava yoluyla dağılma imkanına sahip ve hayvanların küresel ticareti de hastalığın potansiyel rezervuarını tüm dünyaya taşıyabilir. Virüsün başarısı insandan insana geçme kabiliyetine ve “duyarlı” insan sayısına bağlı. Tek günde kıtalararası yolculuk yapabilen insan, enfeksiyon hastalığı kontrolünü imkansızlaştırıyor. Daha önceki pandemiler, mesela H1N1 yayılımı, küresel seyahatin virüsün yayılmasında ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Aynı virüs küresel seyahatin mümkün olmadığı bir zamanda bölgesel bir fenomen olarak kalabilirdi.

    Bugün hastalık izleme sistemleri ve hastalığın ortaya çıkışını erken saptama becerisi yetersiz kalmakta. Her ne kadar pandemiyi önlemek için gereken “küresel gözetleme sistemi” henüz gerçeklikten uzak olsa da, hayvandan insana geçiş riskini azaltmak için çözümler aranabilir. İnsanların hayvanlarla yakın temas halinde olduğu yerlerde davranış değişikliklerinin sağlanması zoonotik geçiş riskini azaltmak için koruyucu bir adım olabilir. Burada da risk altındaki insanların eğitimi öne çıkmaktadır.

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Salgın ortaya çıktıktan sonra Çin’deki bu doktor gibi yüzümüze dezenfektan sıkmak bir yere kadar çözüm oluyor.

    Devam etmekte olan HIV pandemisi; şu andaki yeni tip Coronavirus pandemisi olduğu kadar yakın geçmişin SARS ve İnfluenza virüs H1N1 gibi patojenlerin salgınları; ortaya çıkan enfeksiyon hastalıklarına karşı savunmasızlığımızı göstermektedir. Yaşamakta olduğumuz Coronavirus pandemisi ve dramatik yayılımı özellikle de yayılma hızıyla küresel salgınların yeni bir çağına girdiğimizi hatırlatmıştır. Pandemiye açık enfeksiyon hastalıklarına erken tanı koymanın her zamankinden daha önemli olduğunu göstermiştir. Ve en önemlisi “koruyucu hekimlik” dediğimiz, hastalıklara tedaviyi değil, hastalanmamayı gözeten disiplinin ne kadar hayati olduğunu acı bir şekilde ortaya koymuştur. İnsan türü, kendi varoluşunu sağlayan koşul ve kaideleri yeniden gözden geçirmek zorunda.