Etiket: Sayı:71

  • Başkent’te kültür ve sanat geleneği var

    Başkent’te kültür ve sanat geleneği var

    Sevda-Cenap And Müzik Vakfı, her yıl Ankara’nın gelenekselleşmiş en önemli festivallerinden birini gerçekleştiriyor. Bu yıl malum salgın ve sağlık nedenleriyle ertelenen festivalin arkasında, organizasyona adlarını veren kişiler ve dört sene önce yitirdiğimiz Mehmet Başman vardır. Erken cumhuriyet devrinden bugüne uzanan bir kültür-sanat öyküsü.

    Uluslarası Ankara Müzik Festivali, normal şartlarda 4 Nisan akşamı başlayacaktı (Zaten her yıl o tarihte başlar. Zira 4 Nisan, Cenap And’ın aramızdan ayrılış günüdür. Onun adını saygı ile anma vesilesidir). Her ne kadar içinde bulunduğumuz olağanüstü şartlar nedeniyle ertelenmiş de olsa, bu festivalin kültür-sanat hayatımızdaki yeri ayrı ve özeldir.

    Bu festivalin ilki 36 yıl önce yapılmıştı. O günden bu yana Ankaralı müzikseverler bu etkinlik sayesinde dünyaca ünlü pek çok orkestrayı, birbirinden değerli şef ve solistleri tanıma ve dinleme fırsatı buldu.

    Artık geleneksel bir hale gelmiş olan bu hayırlı etkinliği ortaya koyan, yaşatan ve yaşatacak olan kişi ve kurumlar kimdir, ya da kimlerdir? İşin arka yüzüne bir göz atmak ve o organizasyonu tanımak yerinde olmaz mı?

    Festivalin ana sponsoru ve organizasyon sahibi “Sevda-Cenap And Müzik Vakfı”. Önce işe bu adı taşıyan kişilerden başlayalım. Baş kahramanımız Cenap And. Kendisi, aslen bugün Bulgaristan sınırları içinde kalmış olan Filibe eşrafından Serçeşmebey oğullarından Mehmet Cenap Bey’dir. Galatasaray Lisesi’nde okumuş, Almanya’da da ekonomi eğitimi görmüştür. İsviçre’de tesadüfen bir Türk kızı ile tanışır. Sevda adındaki genç kız cumhuriyetin ilk yıllarında çok önemli görevler üstlenmiş ünlü Tunalı Hilmi Bey’in kızıdır.

    Başkent’te kültür ve sanat geleneği var
    Festivalin tanıdık yüzleri Şef Güler Aykal, SCA Vakfı Uluslararası Ankara Festivalinin bir konser sırasında ısrarlı bis istekleri üzerine dinleyicilere saatini gösteriyor (solda). Eski Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer ve eşi, festivalin sadık takipçilerinden (sağda).

    Söz Tunalı Hilmi Bey’den açılmışken, biraz da ondan söz edelim. Kızı niçin İsviçre’de yaşamaktaydı, ortaya çıksın. Tunalı Hilmi Bey, adı üstünde Tuna boylarından, yani o da Bulgaristan topraklarından kopup gelmiş biri. Gençliğinde yani 2. Abdülhamid zamanında önce Fatih Askerî Rüştiyesi’ni bitirip Kuleli Askerî Tıbbiye İdadisi’ne yazılmış. Zamanının pek çok yurtsever genci gibi istibdadına karşı faaliyet gösteren gizli cemiyetlere girmiş; hatta elyazısıyla dergi bile düzenlemiş. “İttihad-ı Osmani Cemiyeti” üyeleri hakkında sürgün kararı çıkınca üyelerden kimisi sürgüne gitmiş, kimisi de kaçmış. Tıbbiye son sınıf öğrencisi Tunalı Hilmi Bey yurtdışına kaçanlardan. Soluğu İsviçre’de alan genç Hilmi Bey, Cenevre’ye yerleşir; takvimler 1885’i göstermektedir. Yarım kalan öğrenimini tamamlamak üzere Cenevre Üniversitesi pedagoji bölümüne devam eder. Bu arada İttihad-ı Terakki Cemiyeti’nin Cenevre şubesini kurar ve Julietta adında İsviçreli bir hanımla evlenir. Bir kız, iki erkek çocuğu olur. İşte Mehmet Cenap Bey’in tanıştığı Sevda adlı kız da Tunalı Hilmi Bey’in kızıdır.

    Abdülhamid tahttan indirildiği zaman yurda dönen Hilmi Bey, inkılapçı yazılarını çeşitli yayın organlarında sürdürür. Bu arada Karadeniz Ereğlisi, Silivri, Bayburt, Beykoz ve Gemlik’te kaymakamlık görevlerinde bulunur. 1919’da Bolu mebusu olarak Meclis-i Mebusan’a seçilir. İşgal döneminde Anadolu’ya geçer. Artık TBMM üyesidir. İsyanları bastırmakta ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun hazırlanmasında görev alır. Cumhuriyeti ilân edecek olan milletvekilleri arasındadır. Yazıları ve getirdiği yasa teklifleri hep devrimlere ilham verici niteliktedir.

    Sevda Hanım ile Cenap Bey’in tanışması bir evlilikle sonuçlanmış ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürklü yıllarında Başkent Ankara’ya yerleşmişlerdi. Vakfa adını veren ikinci isim Cenap Bey’e dönecek olursak… Kendisi 1894 doğumlu. 1915-24 arası Almanya’da inşaat mühendisliği, ticaret ve ekonomi eğitimi görmüş. Dönüşte İş Bankası’nda çalışmaya başlamış.

    O sıralarda Ankara’da hummalı bir inşaat faaliyeti var. Yabancı mimarlar kalifiye işçi bulmakta sıkıntı çekiyor, dışarıdan, örneğin Macaristan ve Almanya’dan işçi getirtiyorlardı. Bu işçiler beraberinde kendi alışkanlıklarını da taşıyorlardı. Bunlardan biri de şarap tutkusu idi. Şarap yoksa bir-iki ay içinde işi bırakıp yurtlarına dönüyorlardı. İşveren ithal yoluna gidince de, bu durum Müslüman işçilerde tepkiye neden oluyor, şarap fıçıları delik deşik ediliyordu. Cenap Bey girişimci bir kişiliğe sahipti. Bu durumu farkedince yerli şarap üretiminin verimli bir iş olacağı kanaatine vardı.  

    Ankara’da “Kavaklıdere” sadece bir semt adı değil; cumhuriyetin ilk yıllarında bir tarım ve endüstri girişiminin de adıdır. Ulu şairimiz Yahya Kemal’in “Veda etmek üzereyiz kedere / Getir ahbaba bir Kavaklıdere” şeklinde şiire bile malettiğine bakarak, artık buna bir reklam gözüyle bakamayız diye düşünüyorum.

    Şimdi üzerinde Karum iş merkezinin ve Sheraton otelinin bulunduğu yamaç o zamanlar bomboş bir arazidir. Cenap Bey’in ilk işi İsviçreli dostlarından bir kredi sağlayıp bu araziyi satın almak olmuştur. Orasını bir bağ haline getirmek ise yüklendiği ikinci iştir. Tabii Sevda Hanım bütün bu çalışmalarda baş destekçisi ve yardımcısıdır. İlk markalı ürün 1929’da piyasaya çıkarılır. Başlangıç pek başarılı değildir. Yerli üzümlerden Kalecik Karası gibi türler denenerek içimi daha tatlı şaraplar denenir. 1932’ye gelindiğinde Gençlik Parkı’nın bulunduğu yerde bir Yerli Mallar sergisi düzenlenmiştir. Kavaklıdere de burada yerini almıştır. En başından itibaren gelişmeyi teşvikle izleyen Atatürk’e sergiyi ziyaretinde yerli üzümden üretilmiş bir kadeh şarap ikram edilir. Gazi onu içtikten sonra olayı izleyen gazetecilere dönüp “Yarınki gazetelerinize benim bu şaraptan içtiğimi ve hakiki şarap budur dediğimi yazınız” der.

    Başkent’te kültür ve sanat geleneği var
    Reji masasında
    Oyuncu Olcay Poyraz ve Sevda-Cenap And Müzik Vakfı’nın bir önceki başkanı Mehmet Başman vakfın düzenlediği bir ödül töreninin açılış konuşmasında..

    Cenap Bey ve eşi Sevda Hanım 1934’te soyadı kanunu çıkarılınca And soyadını aldılar. 1955’te, bağlarının alt ucunda, derenin gölleştiği, bugün Kuğulu Park diye anılan yerin hemen yanında, Atatürk Bulvarı’nın kıyısında, mimarisini Hikmet Onat’ın üstlendiği, geleneksel Türk evlerinden esinlenmiş iki katlı genişçe bir ev yaptırmışlardı. Seçkin insanlardı; kazandıkları paranın bir bölümünü kültür ve sanat için harcamak istemişlerdi.

    Müziğe meraklıydılar, yaşamlarının önemli bir bölümünü Avrupa’da geçirdikleri için bu kültüre de aşina idiler. 1940’lı yıllarda bir bölümü Ankara Devlet Konservatuvarı’nda, bir bölümü Gazi Eğitim Enstitüsü’nde eğitici konumunda olan Türk ve yabancı müzik insanlarından, dostlarından ve onların yetiştirdiği öğrencilerden bir kuşak oluşmuştu. Liko Amar, Mithat Fenmen, Mahmut Ragıp Gazimihal, Sabahattin Eyüboğlu, Halil Bedi Fıratlı akla gelen ilk isimler. Bu kişiler 1940’ta “Ses ve Tel Birliği” adında bir dernek kurmuşlardı. Derneğin genel sekreterliğini Cenap And üstlenmişti. And çiftinin Kavaklıdere’deki konutunun alt salonu küçük bir konser salonu olmaya uygundu. Yeni yetişen birçok müzisyene burada resital verme olanağı sağlanmıştı. Ne yazık ki 1958’de Sevda Hanım ve değerli eğitimci Vedide Baha Pars, bir arabanın kendilerine çarpması yüzünden vefat ettiler.

    Cenap Bey o sıralarda şirketin işlerinden elini çekmiş, üretim sorumluluğunu Sevda Hanım’ın akrabası Uğurlu Tunalı’ya terketmiş, kendini daha çok maddi ve manevi desteğini esirgemediği müzik işlerine adamıştı. 1965’te “Sevda-Cenap And Müzik Tesisi” adındaki vakfın temelini atılmış, Danışma Kurulu başkanlığına da Adnan Saygun getirilmişti.

    Daha sonra tekrar evlenen Cenap And’ın her iki eşinden de çocuğu olmamıştı. Evlat edindikleri, örneğin Metin And gibi kişiler ise kendi yaratılışlarına uygun başka yollar çizmişlerdi. Kendisi 1982’de vefat edince, tek mirasçısı olarak ikinci eşi Cevza Hanım görünüyordu. Şirketin öbür ortakları genellikle hisselerini devretmişlerdi. Uzun bir süredir şehrin içinde boğulmuş olan bağ ve içindeki tesis Akyurt’a taşınmış ve çağdaş gelişmelere uygun modern bir tesis haline getitirilmişti ama, Cevza Hanım tek başına bunların üstesinden gelecek durumda değildi. İstanbul’da yaşayan kardeşi Mehmet Başman’ı yardıma çağırdı. Mehmet Başman işe iyi sarılmış, şirketi derlemiş toparlamış, başarılı bir yola sokmuş, şarapçılık sektörünü ileriye taşımıştır. Daha da önemlisi, Ankara’nın kültür ve sanat ortamına sağladığı katkı, evrensel çoksesli müzik alanında teslim aldığı hizmet bayrağını çok daha ileriye taşımasıdır Başman’ın.

    Birçok değişikliklerle işlevsel, canlı, yeni bir vakıf kurulmuştur. Her yıl bir kompozitöre eser ısmarlamak; konservatuvar öğrencilerine karşılıksız burslar vermek; CD, nota ve kitap yayımları yapmak; akademik toplantılar düzenlemek; koroları, özellikle çocuk korolarını desteklemek ve daha bir çok toplumsal projeler üretmek; müzik alanında uluslararası ilişkiler kurmak vakfın belli başlı uğraş alanları.

    Başkent’te kültür ve sanat geleneği var
    Mehmet Başman, bir kokteyl sırasında Prof. Erhan Karaesmen ve işinsanı.

    Sevda-Cenap And Vakfı’nın artık yerine iyice oturmuş, geleneksel hale gelmiş, göze çarpan iki önemli etkinliği var. Bunlardan birincisi şu anda sözünü ettiğimiz Uluslararası Ankara Müzik Festivali’dir. 1993’ten beri Avrupa Festivallar Birliği üyesi, aynı zamanda Dünya Gençlik Müzik Örgütü’nün üyesidir.  

    Diğer bir faaliyeti ise 1989’dan itibaren her yıl müzik hayatımızda başarı gösteren bir sanatçıya ya da bu alana hizmette bulunan bir kişi ya da kuruma verilen onur ödülüdür. Vakfın alkışlanacak bir işi de, Millî Eğitim Bakanlığı’nın kapasitesi oldukça yüksek Şura Salonu’nu bir dinleti salonu haline getirerek başkent halkına kazandırmasıdır.

    Mehmet Başman gerçekten de hizmetleri yanında, sevimli ve samimi kişiliği ile, insan ilişkileriyle, dost hatırı bilmesiyle, sözünün eri olmasıyla, çalışkanlığı ile, bütün girişimlerini tatlılık içinde başarıyla sonuçlandırmasıyla ve olağanüstü tevazuu ile kendisini kabul ettirmiş ve sevdirmiş, saydırmış bir kişiliğe sahipti. Sahipti diyorum, çünkü onu 22 Ağustos 2016 tarihinde yitirmiş bulunuyoruz.

    Bu günlerde SCA Vakfı, Şefik Kahramankaptan’ın çok kapsamlı bir araştırmaya dayanan Müziğin Yüce Gönüllü Şövalyesi Mehmet Başman başlıklı kitabını yayımlamış bulunuyor. Okunmaya değer bir çalışma.

  • Meclisle kamutay, valiyle ilbay arasında

    Meclisle kamutay, valiyle ilbay arasında

    Büyük Millet Meclisi’nin açılışının 100. yılı nedeniyle dönemin meclis tutanaklarını ve hukuk metinlerini karşılaştırmak, 1932’de başlayan “Dil Devrimi”yle birlikte siyaset ve hukuk dilindeki “özleştirme” çalışmalarının git-gelli hikayesini de takip etmemizi sağlıyor.

    Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1935’teki dördüncü büyük kurultayında onaylanan ve Atatürk’ün ölümüne dek yürürlükte kalıp, İsmet İnönü zamanında eski haline döndürülen tüzüğünde; Güneş-Dil kuramıyla Türkçeye yerleşen ve bugün artık yadırganmayan kelimelerle birlikte, hiç tutmamış ve unutulmuş pek çok kavrama da rastlayabiliyoruz: Dilerge (takrir), gösterit (temsil), imsilemek/oruntmak (temsil etmek), kasanık (mahkum), ödek (tazminat), şar (belediye), tutulga (zabıtname) gibi… Tüzükte artık anlamlarını ayrıca yazmaya gerek bırakmayacak sözcükler içinde ise şunlar var: Aday, başkan, çoğunluk, devrim, gerekçe, il/ilçe, kent, kurul, onaylamak, oturum, oy, önerge, tüzük, ulusal, üye, yönetmek… Atatürk’ün 1936’daki TBMM açılış konuşmasında, “sayın”, “kamutay”, “kurum” gibi kelimeleri kullandığını, 1938’de ise söylevine “Yüce Saylavlar (Milletvekilleri)” diye başladığını da biliyoruz.

    Dildeki özleştirme çalışmaları, Millî Mücadele döneminde 4 Mayıs 1920’de Maarif Vekâleti adını alan Bakanlık çatısı altında yürütülüyordu. Bu Bakanlığın ismi de 1923’ten 1935’te Saffet (Arıkan) Bey’in Bakanlığa geldiği tarihe kadar “Maarif Vekâleti” olarak kayıtlara geçmiş. 1935’ten itibaren, Atatürk’ün ölümüne dek ise aslen Fransızca olan “kültür” kelimesinin Türkçe olduğu ileri sürülerek Saffet Arıkan’a “Kültür Bakanı” denmişti. Hasan Âli Yücel’in bakanlığa başladığı 17 Mart 1939’dan itibaren yeniden Maarif Vekâleti adını alan makam, 1946’da Millî Eğitim Bakanlığı adını almış. İki cumhurbaşkanı döneminde eski dille yeni dil arasındaki bu git-gelli ilişkiyi, Atatürk’ün eğitim meselesini millî kültürün bir parçası olarak ele almış olması ve dildeki değişimi radikal ve hızlı bir şekilde uygulamaya koymak istemesiyle; İsmet İnönü’nün ise yargı ve yürütme arasındaki dil uyuşmazlığının yarattığı zorluklar nedeniyle kavramları Anayasa’da nasıl kullanılıyorsa o şekilde kullanmayı tercih etmesiyle açıklayabiliriz.

    Meclisle kamutay, valiyle ilbay arasında
    1938 tarihli Ulus gazetesi, Meclis yerine Kamutay kelimesini tercih etmiş.

    Bugün yerleşmiş olan birçok sözcüğü ise 1945 Anayasası’na borçluyuz. Birkaç örnek vermek gerekirse: Anayasa (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu), başkent (makar), yasama (teşri), yürütme (icra), yargı (kaza), egemenlik (hakimiyet), cumhurbaşkanı (reis-i cumhur), Bakanlar Kurulu (icra vekilleri heyeti), üye (aza), oy (rey), sanık (maznun), ödenek (tahsisat), içtüzük (dahili nizamname), gensoru (istizah), başkomutanlık (başkumandanlık), genelkurmay başkanlığı (erkân-ı harbiye-i umumiye riyaseti), dokunulmazlık (masuniyet), Yüce Divan (Divan-ı Âli), Danıştay (Şurayı Devlet), Yargıtay (Temyiz Mahkemesi), Sayıştay (Divan-ı Muhasebat), genel kurul (Heyet-i Umumiye), sıkıyönetim (idare-i örfiye), il (vilayet), ilçe (kaza), bucak (nahiye)…

    24 Aralık 1952’de ise 1945 Anayasası’ndan vazgeçilip 1924 metnine geri dönülmesi kabul edildi. Aradan iki ay geçmeden 11 Nisan 1945’te kabul edilen içtüzükten vazgeçilip, 2 Mayıs 1927 tarihli Dahili Nizamname’ye geri dönüldü. Tâ ki 1961 Anayasası’nda yerleşmiş ama kanuna girmemiş isimler tekrar kullanılmaya başlanana dek… Aradaki dönemde ise örneğin “Divan-ı Muhasebat” ile “Sayıştay”, “Vali” ile “İlbay”, “Şarbay” ile “Belediye Başkanı” arasında yapılan tercihler, özellikle gazetelerde ideolojik eğilimleri yansıtmaya devam etti.

  • ‘Mübarek’ bir otokrat ve 30 yıllık idare-i maslahat

    Mısır’ın devrik lideri Hüsnü Mübarek, sessiz sedasız öldü. Oysa iktidarda bulunduğu 30 yıl boyunca, hem ülke hem bölgenin siyasi coğrafyasında en önemli pozisyonda olmuş; defalarca suikast girişimlerinden kurtulmuş; tarih sahnesinin başrol oyuncularından olmuştu. Nâsır ve Sedat kadar vizyoner değildi ama, pragmatik politikalarıyla uzun süre “idare” etti.

    Hüsnü Mubarek 25 Şubat 2020’de 91 yaşında Kahire’deki Galaa askerî hastanesinde vefat etti. Kendinden önceki iki başkan Cemal Abdül Nâsır ve Enver Sedat’tan farklı olarak iktidarda ölmeyen ilk başkan oldu. Öldüğü sırada onlar gibi prestij sahibi değildiyse de, onların toplamından daha fazla, 1981’den 2011’e tam 30 yıl hükmetti.

    Mubarek bölgenin siyasal tarihinde pek rastlanmadık bir biçimde Arap Baharı’nın şafağındaki Tahrir meydanındaki halk ayaklanmasının kanla bastırılmaya çalışılmasının sorumlusu olarak  istifa etmek zorunda kalmış; 850 göstericinin ölümünden sorumlu olarak yargılanmıştı.

    Mübarek bir otokrat
    Fırtına sonrası sessizlik Mübarek ne Nâsır gibi karizmatik ne Sedat gibi vizyonerdi. Ancak çalkantılı bir 30 yılın ardından istikrar isteyenler için güvenilir bir limandı.

    Mısır başkanlarından en fazla sarakaya alınan, iri yarı oluşu ve yersiz neşeliliğiyle “gülen inek” (la vache qui rit-bir Fransız peynir markası) diye lakap takılan Mubarek, bir gün başkan olacağını aklının ucundan bile geçirmiyordu. Yine de 30 yılla monarşiden cumhuriyete modern Mısır tarihinin en uzun iktidarında bugünkü ülkenin mimarı oldu. Doğal ölümüne kadar başkan olacağı beklenirken, 11 Şubat 2011’de Kahire’nin merkezindeki Tahrir meydanında halkın üç haftalık direnişinden sonra içinden geldiği ordu bile onu koruyamadı.

    Hüsnü Mubarek ile ilgili olarak en çok söylenegelen nükte, Mısır’ın başına geçtikten yıllar sonra bile kendine bir başkan yardımcısı atamamış olmasıydı. Onun da öncelleri gibi kendine en az zarar verecek, vasat bir yardımcı seçmesi bekleniyordu. 1956’da Cemal Abdül Nâsır böyle yaparak Enver Sedat’ı yardımcısı yapmıştı; o da 1970’te başkan olduğunda aynı ölçütle yani vasatın vasatı, kendine yönelik herhangi bir girişimde yer alamayacak bir kişi olarak Hüsnü Mubarek’i yardımcısı olarak atamıştı. Mubarek ise boşu boşuna kendinden daha silik birini aradı durdu. Sonuçta alaşağı edilmesinin arefesine kadar kendine bir yardımcı atamadı.

    Nâsır’dan Sedat’a makas değişimi

    Arap milliyetçiliğinin altın çağının lideri Nâsır, devlet sektörünün öncülüğünde altyapı yatırımları ve sanayileşme ile ülkeyi modernize etmeye çalışırken tarım reformu, parasız eğitim, asgari ücret, çalışma saatlerinin azaltılması gibi sosyal konulara önem vermişti.

    Yerine geçen Enver Sedat ise devletin ekonomideki payını kısıtlayıp yabancı yatırımları çekmeye çalıştı. Bunun sonucunda 70’lerin ortasında hızla zenginleşen bir kesimin yanısıra, nüfusun %40’ı yoksulluk sınırının altında kaldı. Kentlere yoksul kitleler yığıldı ve bu politikanın yürütülmesi için alınan devasa borçların yeniden yapılandırılması için IMF temel ürünlere yapılan sübvansiyonun kaldırılmasını talep edince 1977’de açlık ayaklanması patlak verdi. Sedat, Nâsır döneminde nüfuzlarını yetirmiş olan kırsal kesimdeki egemen güçlerin desteğini sağladı. Sonuçta köylüler topraklarını yitirdiler.

    Havadan başkanlığa

    Küçük bir memur ailesinin çocuğu olarak 1928’de doğan Hüsnü Mubarek, 1947’de Harp akademisine girmiş, iki yıl sonra hava akademisine geçmiş, 24 yaşında tam da Nâsır’ın Hür Subaylar Hareketi’nin monarşiyi devirdiği 1952’de mezun olarak eğitmen olmuştu. Yeni rejimin müttefiki SSCB’de iki kez savaş pilotluğu eğitimi gördü ve sonunda bu akademinin yöneticisi, 1969’da da hava kuvvetleri kurmay başkanı oldu.  

    1967 Arap-İsrail savaşının yenilgisiyle bütün Mısırlılar gibi allak bullak olmuş Hüsnü Mubarek, 1973 savaşı patladığında hava kuvvetleri komutanıydı. Bu savaştaki başarısı, ordu içinde olduğu gibi halk katında da popülaritesini arttırdı. 1975’te başkan yardımcısı olmadan önce askerî görevinin yanısıra savunma bakanlığında çalıştı; 1978’de Ulusal Demokratik Parti’nin başkan yardımcılığına getirildi.

    Enver Sedat 1975’te Mubarek’I başkan yardımcısı yaptı. Sedat, Nâsır’dan farklı olarak Moskova’dan uzaklaşarak Washington’a yaklaşmak ve buna uygun bir ekonomi politikası yürütmeye çalıştı. Bunun için de İsrail’le 1979’da yaptığı antlaşmayı temel almıştı. Nitekim ABD’den 1.3 milyarı askerî olmak üzere yıllık 2.1 milyar Dolar yardım alacaktı. Ayrıca  İsrail’le uzlaşması karşılığında, 1982’de Sina Yarımadası’nı da geri alabildi.

    Mübarek bir otokrat
    Halef-selef Enver Sedat’ın suikastindan yalnızca saatler önce, askerî geçit törenini yanında izleyen kişi daha sonra onun yerine geçecek olan yardımcısı Hüsnü Mübarek.

    1981’de Enver Sedat’ın öldürüldüğü suikastta Mubarek hafifçe yaralandı. Yapılan erken seçimlerde başkanlığa getirildiği gibi partinin de başkanı oldu. Kendisinde Nâsır’ın karizması olmadığı gibi, Sedat gibi jeopolitik vizyon sahibi de değildi. Ancak çalkantılı bir 30 yıldan sonra “istikrar” isteyenler için güvenilir bir limandı. Sedat suikastından sonra yargısız infazların yanısıra geniş bir tutuklama dalgası meydana geldi. Bu dalgadan nasibini alanlar serbest kaldıklarında da, Ruslara karşı “cihat için” savaşmak üzere Afganistan’a savaşmaya gönderildi. Ancak 10 yıl kadar sonra bunların Mısır’a dönüşü, hem kendisine yönelik bir suikastlara hem diğer kanlı eylemlere hem de turizme büyük bir darbe vuracak yeni bir şiddet dalgasına yol açacaktı. Mubarek en az 6 suikastın hedefi olmuş; 1995’te Addis Ababa’da kortejinin yolu kesilmiş ve özel zırhlı aracı kalbura çevrilmişti. Suikastı, Cemaat-ı İslâmiye denen silahlı grup üstlenmişti.

    İktidarın sırrı

    Sedat’ın silik yardımcısı Mubarek, Ekim 1981’de hiç de olağan olmayan koşullarda iktidara geldi. Sedat, Mısır ile İsrail arasındaki Camp David antlaşmasını imzaladıktan sonra bir suikast sonucu öldürülmüştü. Hüsnü Mubarek bu antlaşmayı uzun ömürlü kılmayı öncelikli görevi olarak gördü ve iktidarda bu kadar uzun kalmasının başlıca nedeni de bu oldu. Döneminde bütün Amerikan yönetimleriyle ilişkisi o kadar iyiydi ki İsrail’den sonra ABD’nin dış yardımından en çok istifade eden ikinci ülke Mısır oldu.

    Mübarek bir otokrat
    İki dünyanın arabulucusu 1984’te Beyaz Saray’da Ürdün Kralı Hüseyin ve dönemin ABD başkanı Reagan’la.

    Mubarek, Arap dünyasındaki en büyük ülke olan Mısır’ı 30 yıl boyunca Ortadoğu’daki savaş ortamından uzak tuttu. Hafız Esad ve Kaddafi gibi savaşçı liderlerin karşısında “ılımlı” Arapların öncülüğüne sıvanıp İsrail ile barış yapan ilk ülke olarak dışlandığı Arap dünyasına yeniden dahil oldu. İsrail ile Filistin arasında (Fetih yönetimi) her ikisi için de güvenilir bir arabulucu rolü üstlendi. Zaten ölümünden sonra ilk taziyeler de sınırdaşı bu iki ülkeden geldi. Benjamin Netanyahu ülkesinin barış ve güvenliği için Mubarek’in öneminden söz ederken, 84 yaşındaki Mahmud Abbas Filistin’in bağımsızlığı için sarfettiği çabalar dolayısıyla unutulmayacağını belirtiyordu.

    İsrail ve Filistin arasındaki konumunun ötesinde, Mubarek zamanla uluslararası toplantıların alışılageldik bir siması oldu. 2008’deki Akdeniz İçin Birlik toplantısında, Fransa Devlet Başkanı Sarkozy ile eşbaşkandı. Obama, Müslüman-Arap dünyasına yönelik önemli stratejik söylevini Kahire’de verdi. Ancak Mubarek, dış politikasının kendi halkında yarattığı tepkiyi göremedi. İsrail 2006’da Lübnan’daki Hizbullah’a saldırdığında, 2008’de Hamas’a karşı Gazze’ye saldırdığında sesini çıkarmadı ve bu da halkın büyük öfkesine yol açtı.

    Mübarek bir otokrat
    Mübarek döneminde Mısır, 30 yıl boyunca hem Amerika ve İsrail hem de Arap ülkeleri için güvenilir bir arabulucu oldu. 1988’de Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ve Filistin Kurtuluş Örgütü Lideri Yaser Arafat’la birlikte.

    Kefaya! (Yeter!)

    1987, 1993 ve 1999 seçimlerini asgari % 80 oy oranıyla kazanan Mubarek’in karşısına bir rakip çıkamadı. Tek parti yönetimi ile diktatörlüğünü pekiştirdi. Arap dünyasının liderliğine oynamakla birlikte, 1990’lı yılların ortasından itibaren ülke içindeki desteği tedrici olarak azaldı.

    Mubarek ülkeyi demir bir pençeyle yönetmiş, yeni siyasal oluşumları yasaklamıştı. Günah keçisi olarak gördüğü Müslüman Kardeşler resmen yasaklı olsalar da, parlamentoya bağımsız aday göstermelerine izin veriliyordu! Sedat’ın öldürülmesiyle ilan edilen olağanüstü halin devamı için, radikal İslâmi hareket bahane olarak kullanılıyordu. Radikal İslâmcı hareket El Kaide ise çok sonraları kendini açıkça gösterecekti.

    30 yılda yoksulluğun katlandığı ülke azgelişmişlik okyanusunda kaybolmuş,  toplumsal ve ekonomik duraklamanın yanısıra siyasal hayat da iyice kötürümleşmişti. Milyarca dolarlık Amerikan yardımı ülkede işsizliğin, yoksulluğun azalmasına zerre kadar katkıda bulunmadığı gibi, iktidara yakın işbitirici bir sınıf palazlanmıştı. Mubarek ise istikrar bahanesiyle İhvan-ı Müslim’in yanısıra bütün muhalefeti sürekli bir baskı altında tuttu. Enver Sedat’ın öldürülmesi üzerine ilan edilen olağanüstü hâli kaldırmayarak sivil toplumun hayat damarlarını kuruttu. İslâmi radikalizme karşı mücadele için ilan edilen sıkıyönetim de toplumsal ve siyasal itirazlara karşı kullanıldı. İktidarın emrindeki ordu gösterileri bastırmanın aracı olurken, keyfi tutuklamalar siyasal faaliyetleri engellemeyi hedefliyordu.

    90’lı yıllarda İslâmi çevreler şiddetle bastırılmıştı. 2 milyar Dolar’dan fazla yıllık yardımda bulunan ABD ise bu “istikrar”dan hoşnuttu. Yine de Bush yönetiminin Ortadoğu’daki yeni projelerine uygun olarak bastırması sonucu kısmi bir açılım yaşandı. Liberal bir muhalefetin bastırıldığı, bulunmadığı siyasal ortamda, Müslüman Kardeşler 2005’te beklenmedik bir şekilde 88 milletvekilliği kazandılar.

    Oğlu Cemal Mubarek’in çevresinde toplanan ve hızla zenginleşen yeni bir zümre  büyük bayındırılık işlerinden, turizmden ve hidrokarbürden nemalanırken; her yıl çalışma hayatına giren ve kendine yer bulmakta zorluk çeken 1 milyon gencin beklentileri arasındaki uçurum, Tahrir meydanında bir çığlığa dönüştü: Kefaya! (Yeter!).

    18 gün süren ve yüzlerce insanın katledilmesiyle sonuçlanan Tahrir meydanındaki direnişin ardından, Mubarek nasıl geldiğini anlamadığı gibi nasıl gittiğini de anlayamadı; istifa etmek zorunda kaldı ve tarih sahnesinden indi.

    Mübarek bir otokrat
    Aklanma süreci Mübarek, Tahrir meydanındaki göstericilerin öldürülmesi davasından aklanırken, oğulları Cemal (solda) ve Alaa (sağda) Mübarek’le birlikte kamu kaynaklarını zimmetlerine geçirmekten yargılandıkları davada suçlu bulundu.

    İade-i itibar

    Devrilmesinden sonra mahkemede parmaklıklar arasında, sonra hasta yatağında çekilen fotoğrafları ile hatırlanmaya başlanan Hüsnü Mubarek, öldürülen göstericilerden sorumlu olarak yargılandığı davada aklandı. Kamu kaynaklarından 10 milyon Euro aşırmaktan dolayı oğullarıyla birlikte 3 yıl mahkumiyet dışında herhangi bir adli bir sorunu kalmadan “özgür” bir şekilde hayata veda etti.  Son zamanlarda, bakımı için özel olarak düzenlenen Şarm el Şeyh ikametgahında yaşıyordu.

    General Abdel Fatah el Sisi’nin darbesine kadar, eski başkan tamamen tarihten silineceğe benziyordu. Ülkedeki ilk serbest başkanlık seçimi yapıldığında Mubarek ölüm cezası ile yargılanıyordu. Muhamed Mursi başkan olduğunda, Mubarek adı verilen bina, sokak ve meydanların isimleri değiştirildi. Ancak 2010’da kendisi tarafından askerî istihbaratın başına getirilen Sisi’nin darbesi, onun için bir kurtuluş olacaktı. Kahirede’ki Rabia el Adawiya meydanında yüzlerce Müslüman Kardeşler taraftarının öldürülmesinden 1 hafta sonra Mubarek şartlı olarak serbest bırakıldı.  Böylece Mart 2017’de adli bakımdan kesin olarak aklanmasıyla sonuçlanacak süreç başlamıştı. Nihayetinde, 30 yıllık mutlak hükümdarlıktan sonra bir kenarda son nefesini verdi.

    Mübarek bir otokrat
    Sisi darbesinden sonra ise eski başkan tamamen aklandı. Vefatının ardından askerler cenazesini selamlıyor.
  • O bir kuş, o bir uçak… Hayır, o bir zeplin!

    O bir kuş, o bir uçak… Hayır, o bir zeplin!

    Londra’daki Wembley Stadyumu’nda, içlerinde İngiltere Kralı 5. George’un da olduğu 90 bini aşkın seyirci, Arsenal’le Huddersfield Town’un karşılaşmasını izlemek için toplanmıştı. İlk yarının sonlarında, Arsenal’in 1-0 önde olduğu dakikalarda kapkaranlık bir gölge ve kulakları sağır eden bir gürültü sahayı kapladı. Stadın üzerinden helyum dolu dev bir kuş geçiyordu. Mühendislik harikası LZ 127 Graf zeplini, Federasyon Kupası finaline selam vermeye gelmişti. Neredeyse 240 metrelik uzunluğuyla o zamanın en büyük hava aracı olan zeplinin yarattığı şok ancak ikinci yarıda hafiflemiş; Arsenal ikinci golle tarihindeki ilk kupasını kazanmıştı.

    O bir kuş, o bir uçak... Hayır, o bir zeplin!
    O bir kuş, o bir uçak... Hayır, o bir zeplin!
  • Fedakarlar tarihe kalır, benciller silinir

    Fedakarlar tarihe kalır, benciller silinir

    Bu bir savaş.

    Ancak bu defa tek bir düşman var.

    Bundan tam 100 yıl önce, Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşuyla Millî Mücadele büyük bir ivme kazanmış, düşmana karşı askerî-sivil bir direniş ve dayanışma ruhu bizi birbirimize kenetlemişti. Bu ruh, bu topraklarda yaşayan insanların başına buyruk insanlar olduğunu ele-güne gösterdiği gibi, en önemlisi bizi bugüne kadar getiren bir özgüven aşılamıştır. Bu ruh, Mustafa Kemal Atatürk’le somutlaşır.

    O dönemde de paramız yoktu ama, bugün o dönemle kıyaslandığında çok büyük bir yoksunluk içerisindeyiz:

    Bu defa ruhumuz da yok.

    Fedakarlar tarihe kalır, benciller silinir

    Zaten ucuz politikanın ayrıştırdığı insanlar olarak, en saldırgan virüsler gibi birbirimizin kanına girmekle meşguldük. Zaten doğru-düzgün iş yapmayan, üretmeyen, ahlakını kaybetmiş ve varoluşunu “öteki”nin cehennemine bağlamış bir halde değil miydik? Konu-komşu, yaşlı, kimsesiz, çocuk, kadın gibi temel konularda dahi birliğini-beraberliğini unutmuş; sevgisizliği ve saygısızlığı marifet sayan; cahilliği kutsayan; düşüneni-konuşanı kovuşturan, hapse atan; zaten sayıları az olan işinin ehli insanları etkisizleştiren bir sistemsizliği yaşamıyor muyduk? İktidar veya otorite yandaşlığı, hayatın neredeyse tüm alanlarında neredeyse tek geçer akçe hâline gelmemiş miydi?

    Bu giderek yükselen toplam kalitesizlik içerisinde edinilen düşmanların, verilen savaşların, harcanan paraların, ölen-öldürülen insanların ve kırılan kalplerin hesabı kitabı tutulamaz hâldedir.

    Ancak durum değişti.

    Artık, yaşamak için karşıda bir düşmana ihtiyaç duyan (hatta bu gerçekte olmasa bile onu yaratan) ve ancak reaksiyonla varolabilen insanların, düzenlerin zamanı doldu. Artık bütün o siyasi itişmelerin, çekişmelerin, pozların, pozisyonların hükmü bitiyor. Bu gerçek virüs, özellikle ülkemizde hüküm süren kimi irili-ufaklı iktidar sahiplerinin aslında ne kadar sanal/zahiri bir ortamda yaşadıklarını ve çoğunun ne denli acınacak bir durumda bulunduğunu gözler önüne serdi.

    Bunun yanısıra, yaşadığımız ölümün kıyısındaki olağanüstü koşullara rağmen birlik-beraberlik duygusu, “tek düşman virüs” olgusu hâlâ kimilerince anlaşılamadı. Bu ortamda kanal projelerini sürdürmek; belediyelere gönüllü yardım edilmesine engel olmak; durumdan yakınan bir kamyon sürücüsünü gözaltına çekmek, bir sosyal devlet anlayışıyla izah edilemeyecek önlemler olarak kayıtlara geçti. Oysa ki hangi konularda önlem alınacağı, bu virüsün hepimizin tek ve ortak düşmanı ortadaydı.

    Evinden, çoluğundan çocuğundan uzakta, ölümle yanyana ölüme karşı savaşan doktorlarımız, sağlık çalışanlarımız; çöplerimizi toplayan, bakkalları, marketleri boş bırakmamak için uğraşan görevlilerimiz; asker-sivil tüm Emniyet güçlerimiz; biz evde oturabilelim ve yaşayabilelim diye kendi canını her gün tehlikeye atan insanlarımız… Sizler yaşarken tarihe geçtiniz; yaşadığımız 2. Millî Mücadele’nin fedakar kahramanları sizlersiniz.

  • Yeraltı depoları, yollar, mola

    Yeraltı depoları, yollar, mola

    Özellikle kuzeydeki göçebe halklar önce derin çukurlar kazar, gıda maddeleri ve ticaret mallarını bunların içinde saklardı. “Ora/oro” adı verilen bu çukurlar, ticaret yollarının kontrolü ve konaklama açısından kritik, stratejik öneme sahipti. Bu yeraltı ambarları, Uygurlardan sonra Moğolların başkenti Karakurum’a giden hatlarda karşımıza çıkmaktadır.

    Yolculuklarda mola, hepimizin ihtiyaç duyduğu bir olgudur. Anadolu’daki Selçuklu kervansarayları tüccarların mola verdikleri yerlerdi. Özellikle 12-13. yüzyılda yapılmış olan kervansaraylar muhteşem yapılar olduğu için, kervansaray kelimesini kervanlar için yapılmış saraylar gibi algılarız. Öte yandan saray kelimesinin bazı Türk dillerinde ve Rusçada “ahır, depo” anlamında da kullanıldığını düşünecek olursak, bu yapıların yalnız mola verme yeri değil aynı zamanda tüccarlar için depo işlevi de gördüğünü anlayabiliriz. 

    Başkurtların bır kısmı, hayvanların kalması için evin yanına ahşap veya dallardan örülerek oluşturulmuş yapılara-depolara “saray” der. Bu açıdan Altınorda-Saray şehrini, içinde Dolmabahçe gibi saraylar olan bir şehir olarak değil de hem hanların ordasının bulunduğu yer hem de ticaret mallarının, daha doğrusu hazine gibi kıymetli şeylerin deposu olarak algılayabiliriz.  Özellikle kuzeydeki göçebe halklar önce derin çukurlar kazar, gıda maddeleri ve ticaret mallarını bunların içinde saklardı. Bu çukurlara verilen “ora/oro” adı Uygur vesikalarında görülür. Kazmak karşılığı olan “or-” fiilinden gelen bu kelime halen Kırgızlar ve Başkurtlar arasında aynı anlamda yaşamaktadır (H. Şirin).

    Hududülalem adını taşıyan coğrafi eserde (10 yüzyıl), kendilerinden Dokuzoğuz diye bahsedilen Uygurlardan (744-840) misk, kara-kızıl-yollu tilki kürkü, gri sincap kürkü, samur cinsleri, gelincik kürkü,khutu” boynuzları ve yak tüyleri geldiği belirtilir. Uygurların kuzeyindeki Kırgızlardan da İslâm dünyasına misk, değişik kürkler, “khadang-khalanc” denilen denilen ahşap ve “khutu” boynuzundan yapılan bıçak sapları geliyordu. Bu tür malzemelerin yol boyunca “ora/oro”larda saklandığını düşünebiliriz. Şeyh Süleyman Efendi “ora”yı “ambar-ı zemin” diye açıklamış (Radloff 1888, I:1048b). Ticaret yolları boyunca dizilen bu yeraltı ambarları, Uygurlardan sonra Moğolların başkenti Karakurum’a giden hatlarda karşımıza çıkmaktadır. Hatta bu yeraltı ambarlarının denetçisi olan kişiye “oraçı” deniyor ve bunlar hazineci gibi önemli bir mevkiye sahip oluyordu (Qiu Yihao).

    Ekran-Resmi-2020-10-30-17.34.57

    Aynı terimi kullanan bugünkü Kırgızlarda da “oro”lar bir insan boyundan derindir. Kuzey taraflarına göre daha sıcak olan Kırgızistan’ın güney taraflarında ise soğuk bir ortam yaratabilmek için bu ambarlar beş metre derinliğe kadar iner. Yazın yapılan kımız bile bu “oro”larda uzun zaman saklanabilir. Kımız için “oro”nun dibine konulan kımız tulumunun etrafına nehirlerden toplanan “saltaş” denilen bir taş diziliyor; bu taş yerden soğuğu çektiği için buzdolabı gibi bir ortam yaratılmış oluyor. Saklanmak istenen maddelerin üstüne bir dikey kütük (türkük) ve birkaç yatay kütük (bakan) konuluyor, böylece sanki ızgara gibi bir satıh oluşuyor; bunu üzerine de sığır derisi seriliyor, onun üzeri de toprakla örtülüyor (Ö. Abraimov).

    Başkurtlarda ise aynı iş için “mögerep” denen bir çukur kazılır ve derinlik ihtiyaca göre değişir. Saklanmak istenen maddeler çukurun içine konduktan sonra üstü saman, sonra toprakla örtülür. Tam bir yeraltı ambarı konumunda “mögerep” havalandırma borusu ve bağlantılı depoları da olabiliyor. Bu depolarda yaz-kış patates ve diğer sebzeler de saklanır (Ahat Salihov). Patates bizde Erzurum’da da 2 metre derinlikteki çukurlarda saklanır ve bunlara “kartol çukuru” denir.

    Kaşgarlı Mahmud bu yeraltı ambarlarından “buğday, turp gibi gıda maddelerin saklandığı çukur” diye bahseder. Hududülalem’in bize verdiği bilgiler ışığında tarihte Kırgız ve Uygurların bu yeraltı ambarlarını yiyecekten çok Sudanlı Şukriyeler gibi (#tarih, sayı: 69) ticaret emtiası için kullandıklarını düşünebiliriz. Ticaret yolları üzerindeki yeraltı ambarlarının korunması gerektiği için de, bunların bulundukları yollar ve yolların geçtiği toprak üzerinde sahibiyet ve hakimiyetin önemi ortaya çıkmıştır. Tarihte Uygurların bu hatlar üzerinde yerleştiklerini ve çeşitli yeraltı veya yerüstü ambarlarla kendilerine “mola” verme imkanı yarattıklarını da görebiliyoruz.

  • Acı var mı acı? Evet var, var da bizimki pek o kadar değil!

    Acı var mı acı? Evet var, var da bizimki pek o kadar değil!

    Acıbiber Orta Amerika’dan dünyaya yayılmış. 5 ana türden gelen 50 binden fazla çeşidi var günümüzde. Biberin acılığını veren madde kapsaisin. Acı yediğimizde TRPV1 reseptörü sinyal veriyor ama gerçekte hayati bir tehlike yok. Beyin yanılıyor ve endorfin salgılıyor. Acının çok sevilmesinin bir nedeni de bu “ufak ve tehlikesiz macera” duygusu olabilir. Ancak öyle biberler var ki bizimkilerin tam 100 hatta 200 katı daha acı.

    Bilimsel adı capsicum olan biber, yabani halde doğada yaklaşık 9.000 yıldır var. Bugün üretilen çeşitlerin çoğu capsicum annuum ve c. frutescens türevleri. Beş ana türden türemiş 50 binden fazla çeşit biber var. Kolay tozlaşması ile sürekli yeni türler ürüyor; doğa eliyle ve insan eliyle.

    acı-1

    Arkeologlar insanların acıbiber tarımına yaklaşık 7.500 yıl önce başladığını söylüyor. Bu da onu tarımdaki en eski ürünlerden biri yapıyor. İspanyol istilacıların raporlarında, Aztek ve Maya geleneğinde yemeklerde konmasının yanısıra evlerin biber dumanı ile tütsülendiği ve hastalıkların tedavisinde kullanıldığı yazıyor. Silah olarak kullanımı da çok eskilere dayanıyor. Bugün bile ürünlerini korumak isteyen Afrikalı köylüler, kondom ve acı biber kullanarak hazırladıkları “chili bomb”lar ile acı sevmeyen filleri uzakta tutmayı başarıyorlarmış.

    Orta Amerika’dan Kristof Kolomb sayesinde dünyaya yayılan acıbiberin peşine düşelim bakalım. Kolomb Değiştokuşu (Colombus Exchange) adı verilen eski ve yeni dünya arasındaki alışveriş arasında, dünyayı en hızlı fetheden tek bitki acıbiber. Yerli dilinde bibere “aji” denmesi de ne hoş ve garip bir rastlantı değil mi? Ama Kolomb ne yapmış? Karabiberin peşinde Hindistan’a varacak yeni bir ticaret yolu arıyor ya; bulduğu topraklara Hindistan, yerlilere Hintli, bu baharlı bitkiye de “Pimiento” yani “karabibercik” diyerek işleri karıştırmış. Karabiberle alakası yok elbet acıbiberin. Patates, domates ve tütün ile uzaktan akraba; patlıcangillerden.  

    Biber Orta Amerika’dan İspanya’ya gelmiş gelmesine de dünyaya yayılmasını sağlayan Portekizliler olmuş. Vasco de Gama almış biber tohumlarını, Ümit Burnu’nu dolaşarak 1498’de Hindistan’a götürmüş. Zaten karabiber, zencefil, havlıcan benzeri yakıcı tatları mutfağında çok kullanan Hindistan da acıbiberi hemen benimsemiş. Öyle hızlı benimsenmiş ki, 1500’lerde Portekizliler Brezilya’dan Goa’ya düzenli biber ihracatı yapmaktaymışlar.

    acı-2
    Acıbiber terbiyesi
    Azteklere acıbiberler fazla gelmiş olmalı ki, yemeklere koymanın yanısıra evleri tütsülemekte, hastaların tedavisinde ve hatta çocukları cezalandırmakta da kullanmışlar.

    Portekiz ticaret gemileri Hindistan seferleri sırasında Afrika’da çeşitli limanlara uğradıkları için acıbiber Afrika mutfaklarına da hızlı bir giriş yapmış. Çok az bir süre sonra Doğu Afrika’da Mozambik mutfağında bile kullanılır olmuş. Kuzey Amerika’ya yayılması ise dibindeki Meksika’dan değil, çok sonraları köle ticareti nedeni ile Batı Afrika’dan getirilen köleler ile olmuş.

    Çin, Ortadoğu ve Asya’nın geri kalanına nasıl yayıldığı biraz muğlak. Birçok sav var. Önemli olan nasıl ve kimler eliyle değil de bu kadar hızlı yayılmış olduğu. Acıbiberin tadına bakan, tohumlarını yanına almış memleketine götürmüş demek. Garip olan, Portekiz mutfağında ızgaraların üzerine sürdükleri piri piri sosu dışında acıya hiç rağbet olmamış. Bir de Portekizler ile ticaret yapmalarına rağmen Japonlar “bu bize göre değil.” demişler. Onun dışında acı sevmeyen mutfak yok gibi.

    Acıya olan düşkünlüğümüz insanlığın arızalı hallerine pek güzel bir örnek. Biberin acılığını veren madde kapsaisin. Genetik araştırmalar, biberin bu maddeyi zararlı bir böceğe karşı ürettiğini ortaya koymuş. Tohumları sindirmeden yayılımını sağlayan kuşlar ise bu acıyı algılamıyorlarmış. İnsan beyni ise çok sıcak bir şeye dokunmamızı “aman ha” diyerek engelleyen aynı reseptör ile cevap veriyor acıya. Acı yediğimizde TRPV1 reseptörü “ağzında yangın var” diye sinyal veriyor ama gerçekte hayati bir tehlike yok. Beyin yanılıyor ve endorfin salgılıyor. Acının çok sevilmesinin bir nedeni de bu “ufak ve tehlikesiz macera” duygusu olabilir. Ama öyle biberler var ki yanılıp da ağza atıldığında öldürücü olabilir.

    Acı-3
    Ünlü şef August Escoffier, ödüllü tarifi biber soslu tavuğu bir Macaristan seyahatinden sonra tasarlamış.

    Bu vesile ile acılık sıralamasına gelelim de karizmamız biraz çizilsin isterseniz. Zira bizim biberlerimizin acı olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. 1912’de ABD’de geliştirilen Scoville Isı Birimi (SHU) ile biberlerin acılık derecesi belirlenmeye başlamış. Bizim biberimizin en acısı 10 bin SHU iken, acılığı Guinness onaylı Carolina Reaper 1.5 ile 2.2 milyon SHU arasında. Rekor onayı bekleyen ve henüz isim takılmamış Pepper X ise 3.2 milyon SHU imiş. Kimse oturup bir bütün Carolina Reaper yiyemiyor tabii ama birçok ünlü sosun içinde kullanılıyor.

    Acılığa birim konunca doğaldır ki “en acıbiber bizimki” yarışı da körüklenmiş. Dünyanın her köşesinde acı sever kulüpleri, acı yeme yarışmaları ve üreticiler arasında çok daha acısını yetiştirme çabası alıp başını gitmiş. Hatta New Mexico Eyalet Üniversitesi bünyesinde araştırmalar yapan bir Acı Biber Enstitüsü kurulmuş. Acının doruklarında gezinilmesinin bir nedeni de kapsaisin maddesinin tıbbi kullanımı… Kapsaisin ısıtıcı, ağrı kesici, antikanserojen ve antibakteriyel etkisi ile birçok hastalığın tedavisinde de kullanılıyor. Bir de basın tarafından “paprika prize” diye manşetlere çıkan Macar Albert Szent-Györgyi’nin aldığı Nobel ödülü var ki insanlık için gerçekten çok önemli. Karısının yemekte tabağına koyduğu ve hiç sevmediği yeşil dolmalık biberi farketmiş ve üç hafta sonra laboratuarından dünyada ilk defa izole edilen 1.5 kg C vitamini ile çıkmış. C vitamininin endüstriyel üretimine kapı açılmış böylece.

    Acı-4
    Biberler dünya turunda
    Her ülkenin biberi, biberlerinin acılık derecesi ve biberli tarifleri farklı.

    Bu arada Macaristan’ın da Türklerden miras kalan kırmızı biberi alıp, acılık derecesini azaltıp  “paprika” ürettiğini ekleyelim. Böylece acısı az top biberler, çarlistonlar, sivriler ortaya çıkmış. Macarların da kırmızı biberi bizim kadar sevdiklerini, bir acıbiber tat yelpazesi geliştirdiklerini ve endüstriyel üretimine epey yenilikler getirdiklerini söylemeden geçmeyelim. Hatta August Escoffier, ödüllü meşhur biber soslu tavuk yemeği “Poulet au Paprika”sını bir Macaristan seyahatinden sonra yaratmış.

    Acıbiber tüm dünya mutfaklarında sevilerek kullanılıyor. En acılı mutfaklar Tayland ve Hindistan mutfakları. Ama tüm mutfaklar arasında Meksika’nın biber kültürü, acılığın ötesinde bambaşka tatlar geliştirmiştir. Taze, kuru, tütsülenmiş ve fermante birçok çeşidi ayrı isimlerle anılır ve yemeklerde çok kullanılır. Bunun dışında her ülkenin kendi ağız tadına göre üretilip şişelenmiş acılı soslar da istekli gastronomların keşfetmesini bekliyor. Ülkemizde marketlerde yerlisi-ithali birarada birçok acı sos bulunuyor artık. Üstelik fiyatları da pahalı değil.

    Ülkemiz biber üretiminde Çin (16 milyon ton) ve Meksika’nın (2.6 milyon ton) ardından 2.1 milyon ton ile üçüncü sırada. Kahramanmaraş, Gaziantep, Şanlıurfa, Kilis, Hatay ve Adıyaman bölgesi bizim acıbiber havzamız. Biberimize “Maraş Biberi” diye coğrafi işaret tayin edilmiş ama bu da biberi sahiplenen şehirlerimiz arasında “kırmızı biber senindi, yok benimdi” tartışmalarına sahne olmuş. Avrupa Birliği ile birlikte kırmızı biber çevresinde kümelenen bir kalkınma projesi hazırlanmış durumda: “Maraş Biberi Kümelenmesi” paydaş olan tüm kurum ve kuruluşları kalkınma adına birlikte harekete geçiren bir proje olacakmış. Umalım dünya çapında bir sos veya katma değeri yüksek “volkanik” bir ürün çıksın da tüm duyularımız şenlik yapsın. Yoksa dünya bizden giden bibere hâlâ Halep (Aleppo) biberi demeye devam edecek.

  • Osmanlılar ve ‘dilsiz canlar’

    Osmanlılar ve ‘dilsiz canlar’

    Nakkaşların öykü anlatma becerileri ve gözlem yetenekleri sayesinde insan-hayvan ilişkisinin Osmanlı Türklerindeki tezahürleri görsel birkaç anlatıma bürünür. Elimizdeki bu oldukça az sayıda belge, Osmanlılardaki hayvan algısını, düşüncesini ortaya koyan renkli deliller niteliğinde.

    Hayvan. Anlamı: Canlı/diri. Arapça kökenli kelime aslında insanları da tanımlıyor. Hayvanlar, ta kadim kültürlerden beri tabiatla insan arasında bir aracı ve dinî anlamları olan gizemli yaratıklardı. Eski Türklerin kozmoloji anlayışında insan hayvana, hayvan insana dönüşebiliyor veya hayvanlar ademoğlunu sırtına alıp başka âlemlere götürebiliyordu. Müslüman olduktan sonra bile hayvanla insan arasındaki böyle bir iletişime iman edenler vardı: 1240’ta Selçuklu sultanına isyan eden Baba İlyas -müritlerine göre- öldürülememiş, atına binip gökyüzüne çekilmişti.

    İslâm, insanla hayvanın arasındaki farkı tespit ediyor; insanı üstün tutmakla birlikte hayvanın da birtakım haklarını ortaya koyuyordu. Animizm temelinde hayvanlara dinî bir saygı besleyen Türkler, Müslüman olduktan sonra, Mevlid metinlerinde cisimleşen bir hayvan sevgisini dinlerinden bellemiş, Peygamber’in hayvan sevgisini dinî toplantılarında yâd edegelmişler.

    Kimi Osmanlı hükümdarları, başta 2. Bayezid olmak üzere kati kanunnameler çıkarmış, binek hayvanlarına aşırı yük yüklenmesini yasaklamıştı. Bazen de semerlere binicinin oturmasını engelleyen çiviler çakılması gibi önemli tedbirler alındı. Saray, başlı başına hayvanlara evsahipliği yapan bir yerdi. Kimi zaman doğasından koparılan filler, gergedanlar, parslar saraya Doğu hükümdarlarından hediye olarak geliyor; kimi zamansa insanla güçlü bir iletişim ve belki de çıkar ilişkisi kurmayı öğrenen şahinler, tazılar ve atlar ortalıkta cevelan ediyor.

    Osmanlılar, yırtıcı hayvanları evcilleştirmede ustaydılar. Yeniçeri sınıfının kimi ortaları av köpeklerinin ehlileştirilmesi ve bakımından sorumluydu; bunlara zağarcılar, saksoncular ve turnacılar denilmişti. Bir de yabani kuşların av güdülerini kendi çıkarları için kullanmayı bilen, kuş eğiticisi şikâr ağaları vardı. Hayvanlar onlara göre “dilsiz ama can sahibi” idiler. 16. yüzyılda İstanbul’a gelen Dernschwam ve Villalon gibi seyyahlar, Türklerin hayvanlara merhametini aşırı bile bulmuşlar. Öyle ki sokaklarda hayvanlara verilmek üzere et satan mancacılar bile varmış. Sonraları sokak hayvanlarını besleme vakıfları da kurulmuş.

    Sıradan Osmanlıların evlerindeki hayvanlarla ilişkileri tam olarak nasıldı, kestirmek zor. Ancak minyatürlere yansımış birkaç detay, saraylı veya kendi hâlinde yaşayan Osmanlı insanının hayvanlarla temasını göstermesi bakımından oldukça ilgi çekici.

    Ekran-Resmi-2020-10-30-16.35.25

    Merhamet dersi

    2. Bayezid (Velî) bir ceylanı vurmak ister ama nefsiyle mücadele etmesi için ona avlanmayı yasaklayan hocası Molla Seyyid İbrahim, bir geyiğin üzerinde belirerek diğer geyiklerle beraber bir tilkiyi ondan kaçırır. Hünkârın binek hayvanlarını koruyan kanunnamesini bu derse mi borçluyuz dersiniz? (Mehmed Hâkî, Tercüme-i Şekâiku’n-numâniyye, res. Nakşî Bey, TSMK H. 1263).

    Ekran-Resmi-2020-10-30-16.35.36

    Av köpekleri

    Yıldırım Bayezid avda. Av kuşları, atlar ve köpekler, Yeniçeri ortalarıyla beraber tam bir uyum içinde. Derin merhamet öğretisinin yanında av, acımasız savaşlar için bir taktik provadır. Avlanmak Osmanlı ülkesinde padişaha mahsus veya onun iznine bağlıydı. (Lokman, Hünernâme I, res. Osman, TSMK H. 1523)

    Ekran-Resmi-2020-10-30-16.35.50

    Kediler eğitilebilir mi?

    Antik Mısır’ın kült hayvanı kedi, temizlik, egoizm, şehvet ve özgürlüğü simgeliyordu. Özgürlük imgesi bu canlıyla öyle özdeşleşmiştir ki onların söz dinlemez mahluklar olduklarına inanılır. Ancak her nasıl olduysa birkaç Osmanlı, bu hayvanlara akrobasi hareketleri öğretmeyi başarabilmiş. 1582 Atmeydanı düğününde Arap bir adam dualar ettikten sonra aslan kıyafetli bir kedi getirir. Sonra ona bir işaret yapıp ipi sarsınca hayvan teraziyi alıp ip üzerinde yürümeye başlar (İntizâmî Surnâmesi, res. Osman, TSMK H. 1344).

    Kedi ve fare

    Ekran-Resmi-2020-10-30-16.36.01

    Nevîzâde Atâî’nin (öl. 1635) anlattığı öğüt verici masalsı öykülerden birinin minyatüründe çevik bir kedinin bir fareyi kaptığı görülür. Olayın perspektif denemesi içeren minyatürü 18. yüzyıldan belirsiz bir nakkaşa ait. Hikayeye göre Mısır sultanı, Şam valisinin âşık olduğu cariyeyi ondan ister. Ancak cariye onu Mısır’a götürmekle görevli pehlivana tutulur. Yolda pehlivan, konak yerine saldıran bir aslanı öldürür. Mısır sultanı cariyeye sahip olacağı sırada damdan düşen bir fare sultanın ödünü koparır. Cariye, pehlivanın aslandan korkmadığını, sultanınsa bir fareden bile korktuğunu söyler. Sultan pişman olur, tövbe eder. Bu hikâyeye nakkaşın eklediği kedi, bu hayvanın evlerin ayrılmaz bir parçası olarak görüldüğünün işareti olsa gerek (Atâî, Hamse, TİEM 1969).

  • ANZAC siperlerine propaganda bildirisi

    Kara muharebelerinin en yoğun şekilde yaşandığı 1915’in Mayıs ayında, 14. Alay askerleri tarafından savunulan Bombasırtı (Quinn’s Post) mevkiindeki düşman siperlerine bir bildiri atılmıştı. ANZAC askerlerin teslime veya çekilmeye çağıran bu belgenin orijinali ATASE arşivlerinde ortaya çıktı.

    Bundan 105 yıl önce bu ayın 25’inde başlayan Çanakkale kara muharebeleri, göğüs göğüse çok kanlı çarpışmaların yanısıra psikolojik bir mücadeleye de tanık oldu. Bunun için karşılıklı kullanılan çeşitli propaganda yöntemleri ortaya çıkmıştır. Kimi zaman kendi askerlerini yüreklendirmek için karşı tarafı kötülemek yönünde; kimi zamansa kendi tarafının iyi, güçlü durumda olduğu, savaşın mutlaka kazanacağı yönünde yayınlar yapılmaktaydı. Türk tarafında genelde bu yönde propaganda yapıldığı görülmekteydi.

    Türklerin karşı propaganda yaptığını gösteren bir örnek, Australian War Memorial’da (Avustralya Savaş Müzesi) bulunan yarısı yırtık, yarısı daktilo ile tamamlanmış bir propaganda beyannamesidir. İngilizce olarak yazılmış bu beyanname türünün tek örneği. Bugüne kadar bu yırtık ve eksik örnekten başka, Türkler tarafından karşı tarafı yıpratmak, teslim olmasını sağlamak amacıyla dağıtılan hiçbir belge bulunamamışken, şimdi bu belgenin orijinaline Genelkurmay Arşivi’nde de rastlanmıştır.

    ANZAC siperlerine propaganda bildirisi
    Avustralya Savaş Müzesi’nde, sonradan tamamlanmış bildiri (AWM).

    Belgenin orijinali şöyledir:

    “English soldiers taken prisoners by us state they have been told that each soldier whoe has fallen into our hands will be killed. Don’t beleive that lie only told to persuade you to prefer being  killed than to surrender. Be convinced that everybody of you who has been taken prisoner will be treated just as well as the international law commands. France, England and Russia have been beaten awfully and suffered tremendous losses during the last few days. More than 100.000 Russians have been taken prisonars by the Germans in Polonia. Libau a russsian harbour in the Baltic Sea has been taken by the Germans. Dunquerque [Dunkerque-Dunkirk] has been bombarded with the heaviest guns. Calais and Warschaw are in danger. The very neat day will bring new losses to the allied forces of the Entente. There is no chance for you to get the narrows”.

    (Tarafımızca esir alınan askerler onlara, elimize esir düşen askerlerin öldürüldüğünün söylendiğini belirtmiştir. Sizi teslim olmanız yerine ölmeyi tercih etmeye ikna için söylenen bu yalana inanmayın. Esir alınanların hepsine uluslararası hukuk kurallarına uygun şekilde davranılacağına inanın. Fransa, İngiltere ve Rusya çok kötü yenildiler ve son birkaç gündür çok büyük kayıplarla zarara uğradılar. 100.000’den fazla Rus, Polonya’da Almanlarca esir alındı. Rusya’nın Baltık Denizi’ndeki bir limanı olan Libau Almanlarca alındı. Dunkirk en ağır silahlarla bombalandı. Kale ve Varşova tehlikede. Çok güzel bir gün, Antant’ın birleşik güçlerine yeni kayıplar getirecek. Çanakkale Boğazı’nı almanız için hiçbir şansınız yok”.

    ANZAC siperlerine propaganda bildirisi-2
    Türkler tarafından Avustralya siperlerine atılan bildirinin orijinali (ATASE, ATA-ZB,41,010,010-011).

    Bu belgenin bir başka özelliği de; Australian War Memorial kayıtlarında beyannamenin “Quinn’s Post” yani Quinn’s Karakolu veya bizim ifademizle Bombasırtı bölgesinde Avustralya siperlerine atılmış olduğunun belirtilmesidir. Bu ifadenin doğruluğu da yine Genelkurmay Arşivi belgeleriyle ortaya çıkmıştır. Ayrıca 14. Alay Kumandanı ve aynı zamanda Merkez Grubu Kumandanı olan Yarbay Ali Rıfat Bey’in, 13 Mayıs 1915’te Atatürk’e bir rapor gönderdiği görülmektedir (Mustafa Kemal bu dönemde Yarbay rütbesiyle 19. Tümen Komutanlığı görevini sürdürürken, 1 Mayıs’tan itibaren bölgedeki 10 alaya ait birliklerin sevk ve idaresini de üstlenmiş durumdaydı ve kendisi de Arıburnu Kuvvetleri Kumandanı unvanını kullanmaktaydı. Bu nedenle bütün raporlar kendisine gönderilmekteydi). Merkez Grubu Kumandanı Kaimekâm (Yarbay) Ali Rıfat olarak imzalanmış raporda, İngilizce beyannamelerin düşmanın çeşitli siperlerine atıldığı, kenara düşenlerin bile düşman tarafından alınıp görüldüğü bildirilmektedir. Böylece bu propaganda beyannamesinin Bombasırtı ve Boyun noktasında konuşlanmış olan 14. Alay askerleri tarafından düşman siperlerine atıldığı anlaşılmaktadır.

  • Çanakkale Savaşı’nı tarihe nakşeden insan: Mehmet Şevki Paşa

    Çanakkale Savaşı’nı tarihe nakşeden insan: Mehmet Şevki Paşa

    Türk haritacılar, 1915 muharebelerinden hemen sonra, arazi üzerinde özellikle savaş bölgesindeki askeri pozisyonları, anı ve izleri tek tek, ayrıntılı şekilde kaydettiler. 1/5.000 ölçeğindeki 43 paftalık Çanakkale Tahkimat Haritası, bu teknik ve detaycı anlayışıyla dünya haritacılık tarihinde bir ilk kabul ediliyor. Haritanın arkasında ise “Türk savunma zaferini sonsuzluğa kadar yaşatmak, saptamak ve canlandırmak amacıyla” harekete geçen Şevki Paşa vardı.

    Türk haritacılığının gelişme, yaygınlaşma ve tanıtılmasında önemli yeri ve rolü olan Mehmet Şevki (Ölçer) Paşa, yaşadığı dönemin jeodezi bilginleri arasında gösterilmiş; modern haritacılığın uygulanmasında önderlik etmiş; Çanakkale muharebelerinden sonra bölgeye gönderilen kartografya subaylarından bir heyetle dünyada ilk defa bir “tahkimat haritası” hazırlamış ve literatüre girmiştir.

    Millî Mücadele döneminde zamanını Millî Mücadele Birlikleri’ne harita yetiştirmeye ayıran Şevki Paşa, 1921 başlarında ve Haziran’da 60’a yakın subayla 170 sandık dolusu çeşitli alet, gereç, basım makinalarının Anadolu’ya geçmeleri için girişimde bulundu, aracılık etti. Felah-ı Vatan Grubu aracılığıyla Millî Ordu’ya, Anadolu’ya ait olmak üzere 100 bin pafta hazırlayarak gönderdi. Fevzi Çakmak’ın, kendisinin Ankara’da kurulan Harita Dairesi Başkanlığı’na atandığı haberini vermesi üzerine, Mustafa Kemal gibi deniz yoluyla Samsun’a oradan da Ankara’ya geçti. Millî Mücadele döneminin son yılında yaptığı işleri, Mustafa Kemal’in şu sözleri özetler: “Harita Dairesinin bir sene zarfında orduya yetiştirdiği haritaların son zaferin iktisabında dahli olmuş, ordu bu haritalar sayesinde hedefi zafere suhuletle vasıl olmuştur” (1 Mart 1923).

    Çanakkale Savaşı’nı tarihe nakşeden insan: Mehmet Şevki Paşa-5
    41 paftalık Çanakkale tahkimat haritası.

    1866’da İstanbul-Defterdar’da doğan Mehmet Şevki, henüz oniki yaşında babasını yitirmiş, öğretim ve eğitimi tümüyle annesi Emine Hanım tarafından sürdürülmüştü. Yüksek öğrenimini Harp Okulu’nun teknik bölümünde yaptı. Batı kültürünü en iyi biçimde tanıması, derin düşünme, metodoloji-araştırma ve uygulamadaki başarısının temellerini oluşturdu. Henüz küçük rütbeli bir subay iken o günkü geniş Türk topraklarının modern yöntemlerle haritasının yapılabileceğini düşünmesi ve çalışmalarını bu yöne çevirmesi, mesleğindeki ilk aşama sayılır. Cumhuriyet döneminin ilk Harita Genel Müdürü’dür. 1926’da Korgeneral rütbesindeyken kendi isteğiyle emekli olmuş ve bir yıl sonra 1927’de vefat etmiştir.

    Şevki Paşa’nın yaşam öyküsü, Osmanlı son döneminde başlayan modern Türk haritacılığının da öyküsüdür. On Yıllık Türk Haritacılığı Çalışmalarının Özeti adlı kitabı İtalyanlar tarafından kendi dillerine çevrilmiş ve böylelikle farklı uluslar da Türk haritacılığı hakkında bilgi edinebilmişlerdir.

    Mehmet Şevki, 1889’daki mezuniyetinden sonra, askerî okullarda ders verdi. 1891’de kurmay öğrenimimi tamamlamak için Paris’e gönderildi ve burada iki buçuk yıl eğitim aldı. Ülkeye döndükten sonra “Osmanlı Ülke Haritası”nın yapılması için kurulan komisyonda Fransa’dan getirilen uzmanlarla beraber çalıştı. Ancak maalesef bu çalışmalar sekteye uğradı. Şevki Paşa bu dönemi anılarında şu şekilde ifade etmiştir: “İstibdat yönetimi döneminde her yararlı girişim verimsiz bırakıldığı gibi harita işleri de aynı başarısızlığa uğratıldı. Komisyon resmen varolmakla beraber anlamsız ve sözde nedenlerle bir daha arazi çalışmalarına çıkarılmadı. Fransız uzmanlar da olağanüstü maaşlarla boşu boşuna dört-beş yıl kaldıktan sonra ülkelerine döndüler”.

    Bundan sonra 1908’e kadar harp okullarında jeodezi dersleri veren Mehmet Şevki, kendi çabalarıyla o zamanlar Fransızların geliştirdiği yeni bir yöntem olan “Bonn yöntemi”ni öğrendi ve üç yıl hesaplarla uğraşarak bugün bütün haritalarımızın çiziminde esas dayanak alınan bir projeksiyon çizelgesi düzenledi. 1908’de Albaylığa terfisi sonrası daha önce sekteye uğrayan ve tamamlanamayan “Osmanlı Ülkesi Haritası”nın nasıl oluşturulacağına ilişkin ayrıntılı bir rapor hazırladı ve Harbiye Nezareti’ne sundu. Mehmet Şevki’nin önerileri benimsendi; jeodezi ve düzenli topografya bölümlerinden oluşmak üzere yeni bir harita komisyonu kuruldu; kendisi de bu komisyonun jeodezi bölümü müdürlüğüne atandı. Komisyon 1909’da “Osmanlı Ülkesi Haritası”nı yapmak üzere Bakırköy’den doğuya doğru gelmek suretiyle çalışmalara başladı. Üç yıl kadar süren çalışmaların ardından Balkan Harbi’nin patlak vermesiyle, hali hazırda komisyon başkanı ve harita şube müdürü Zeki Paşa’nın Genelkurmay İkinci Başkanı olarak görevlendirildi; Mehmet Şevki ise Harita Şubesi Müdürlüğü ve Askerî Harita Heyeti Başkanlığı’na vekaleten, 1. Dünya Savaşı’nın başlarında ise asaleten atandı.

    Çanakkale Savaşı’nı tarihe nakşeden insan: Mehmet Şevki Paşa-2
    Uluslararası başarı Şevki Paşa adının uluslararası düzeyde duyulmasını sağlayan o dönem alanında tek olan “Çanakkale Tahkimat Haritası”ydı. Arıburnu’nu gösteren paftada Türk zaferinin ayrıntıları tüm detaylarıyla harita üzerinde saptanmış (sağda). Mehmet Şevki, kurmay yarbaylığa yükseltildiğinde (solda).

    Harita Şubesi Müdürlüğü ve Askerî Harita Heyeti Başkanlığı görevlerindeki faaliyetleri adeta ustalık dönemidir. 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinin ardından orduya gerekli bütün haritaları zamanında bastırarak istenilen makamlara ve birliklere dağıtılmasını sağladığı gibi, diğer taraftan seferberlikten sonra ordu birliklerine alınan harita heyeti subaylarından bir kısmını 1914 Aralık ayında tekrar yanına aldırmayı başardı.

    Şevki Paşa’nın bugüne ulaşan en büyük eseri de bu dönemde şekillenmeye başlar. Bu subayları araziye çıkartarak seferberlik öncesinde hazırlanmaya başlanan “Çanakkale Boğazı Haritası”nı devam ettirme kararı alır. Tehlike altında bulunan ve her an işgal ihtimali olan Çanakkale Boğazı’nın iki yakasının haritasını tekrar yaptırmaya başlar. Nitekim bu haritalar, İtilaf Devletleri’nin 25 Nisan kara çıkarmaları sırasında Türk birlikleri tarafından kullanılabilecektir.

    Bu harita heyeti 1915 Mart’ında İtilaf’ın Çanakkale Boğazı’na taaruzu üzerine her olasılığa karşı değerli bütün belge ve haritalar ile jeodezik aletleriyle birlikte Kütahya’ya geçmiştir. 1915 Temmuz’una doğru Kafkas cephesindeki birliklerdeki harita heyeti subaylarından çoğunu da geri alarak Halep yöresinde ve daha sonra deniz subaylarıyla Fırat boyunda harita işlerini tekrar başlatmış; çeşitli cephelere gerekli olan haritaların basımı ve yollanmasıyla meşgul olmuştur. Şevki Paşa’ya göre en önemli başarılarından biri, o dönem müttefikimiz olan Almanların harita şubesine girmelerini engellemesidir. 1908-1918 arasındaki faaliyetlerini anlatırken bunun altını çizer: “Öte yandan da makamımı tehlikeye koyarcasına uğraşarak Almanları şubeme sokmamayı başardım”.

    Şevki Paşa’nın başında bulunduğu Askerî Harita Heyeti, 1. Dünya Savaşı başladığı sırada Çanakkale Boğazı haritasını oluşturmak üzere çalışmaktadır. “Çanakkale Boğazı Haritası” olarak tanımlanan ve 61 paftadan oluşan bu harita 1/25.000 ölçekli olup, Boğaz ile yakın çevresini bu ölçekte ve oldukça ayrıntılı tanımlayan, Osmanlı döneminden günümüze ulaşmış nadir haritalardan biridir. Bu harita İngiltere’deki Imperial War Museum’da bütünüyle; 4-7-8-9-18-61 numaralı paftaları eksik olarak da Australia War Memorial arşivlerinde bulunmaktadır. Osmanlı döneminde, bilimsel verilerle hazırlanmış ilk harita olması ve bazı paftalarının Türk ordusu tarafından Çanakkale kara muharebelerinde kullanılmasının yanısıra, içerdiği yer isimleri ile yakın tarihimize ışık tutan çok önemli bir belge özelliğinde olup, ‘Çanakkale Tahkimat Haritası’nın altlığı olarak kullanışmıştır.

    Çanakkale Savaşı’nı tarihe nakşeden insan: Mehmet Şevki Paşa-3
    Müttefik de olsa yabancı giremez Şevki Paşa 1916’da Berlin Harita Dairesi’ni ziyaret etmiş, ama müttefik de olsalar Almanların harita şubesine girmelerini engellemişti.

    Şevki Paşa’nın adını uluslararası düzeyde duyulmasını sağlayan ve evrensel düzeyde kıymeti bulunan en büyük başarısı ise, o dönem alanında tek olan “Çanakkale Tahkimat Haritası”dır. Bu harita, işgal kuvvetleri Çanakkale cephesini tahliye eder etmez (9 Ocak 1916) cepheye giden kartografya-topografya subayları tarafından, orada bulunan askerî birliklerin mihmandarlığı ile yürütülerek oluşturulmuştur. Daha önce yapılan 1/25.000 ölçeğindeki Çanakkale Boğazı Haritası’nın; Anafarta-i Sagir (Küçük Anafarta), Kurcadere-Kocadere, Damlar, Kirte ve Seddülbahir paftaları Askerî Harita Heyeti’nin Şube Resimhanesi’nde 1/25.000’den 1/5.000 oranına göre büyütülmüş ve bu ölçekte 43 adet pafta hazırlanarak topograflara verilmiştir. Bu 43 adet pafta arazi üzerine uygulanmış; 1/5.000 ölçeğe göre aletle düzeltilmiş; hem Türklerin hem de İtilaf’ın bütün tahkimatları bölümler halinde bu paftalar üzerinde gösterilmiş ve Şubat 1916 sonuna kadar yaklaşık 2 ay gibi çok kısa bir sürede tamamlanmıştır.

    Bu tahkimat haritasında bir takım ufak tefek hatalar mevcut olsa da bunlar haritacılardan değil, onlara mihmandarlık yapan askerlerden kaynaklanmıştır. Nitekim Eylül 1915’te cephedeki büyük taarruzların bitmesiyle asıl muharip unsurlar peyderpey Yarımada’dan ayrılmaya başlamıştı. Dolayısı ile araziye hakim esas birlikler de gittiği için bu küçük sayıdaki hatalar haritada mevcuttur.

    Haritalar bugüne nasıl ulaştı?

    Fakat biz Türkler maalesef bu değerli tarihsel kaydı tozlu raflarda unutmuştuk. Ta ki 2002’de rahmetli Prof. Dr. Raci Bademli ve ekibinin Gelibolu Yarımadası Tarihi Millî Parkı Uzun Devreli Gelişim Planı’nı hazırladığı sırada bu haritadan bahsedilen bazı referanslara ulaşmalarına dek. Raci Hoca raporunda, Şevki Paşa paftalarının ne kadar önemli evrensel bir değer olduğu ve bunları nasıl unuttuğumuzdan da bahseder. Raci Bademli ve ekibinin çalışmaları sırasında ulaştıkları bilgilere göre, Şevki Paşa Tahkimat Haritası 1919’da Gelibolu Yarımadası üzerinde War Graves Directorate (şimdiki adı CWGC- İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarlıkları Komisyonu) ve Avustralya Tarih Misyonu (AHM) tarafından yürütülen yabancı mezarlıkların tespiti çalışmalarında da kullanılmıştır. Yine rapordaki bilgiler incelendiğinde Avustralya Tarih Misyonu Başkanı olarak görev yapan Charles Bean’in Gallipoli Mission adlı kitabında Şevki Paşa Tahkimat Haritası ile ilgili şunları yazdığını aktarmışlardır:

    Çanakkale Savaşı’nı tarihe nakşeden insan: Mehmet Şevki Paşa-4
    Harita üstadı Cumhuriyet döneminin ilk Harita Genel Müdürü Şevki Bey, 1926’da korgeneral rütbesindeyken emekli olmuştu

    “Crawford ve Cameron bana şunu söylediler: ‘Türkler kayıtlarıyla gurur duyuyorlar ve tarihsel kayıtlar arasından muhteşem bir harita seti derlediler. Bu set, bizimkilerden çok daha iyi ve daha büyük. Bu harita, Gelibolu Harekatı’ndan hemen sonra, Şevket (Şevki) Paşa’nın emrindeki harita subayları tarafından yapılmış…”

    Charles Bean tarafından yanlışlıkla “Şevket Paşa” olarak yapılan bir atfı izleyen Raci Bademli Hoca ve ekibi, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı (ATASE)  arşivlerinde sözkonusu haritanın bir kopyasını bulmuştur. Bulunan takımda lejand paftası eksiktir ve bu durumuyla anlaşılması çok zor olduğundan, Avustralya Büyükelçiliği’nin yardımlarıyla lejand paftasının bir kopyası Canberra’dan getirtilir. Raporda yine Avustralya Savaş Müzesi’nde (AWM) ve İngiltere’de Bodleian’da haritanın kopyaları bulunduğu fakat Türk yetkililerin haritanın aslını ellerinde bulundurdukları halde bunu tümüyle unuttuğuna değinilmiştir.

    Şevki Paşa Tahkimat Haritası, önce Gelibolu Yarımadası TMP (Barış Parkı) Uluslararası Fikir ve Tasarım Yarışması, sonra da UDGP amaçlarına yönelik olarak kullanıldı. Sonrasında 2009’da ATASE, Şevki Paşa Haritası’nı “Çanakkale Tahkimat Haritası” olarak basarak satışa sundu. O vakitten sonra tarihçiler, yerel tarihçiler, Çanakkale muharebeleri ve 1. Dünya Savaşı araştırmacıları tüm arazi çalışmalarını bu harita üzerinde gerçekleştirmişlerdir. Nitekim muharebelerin tarihi, mevcut coğrafyasından bağımsız okunamazdı.

    ÇANAKKALE TAHKİMAT HARİTASI

    Tüm arazi detayları 2 aydan kısa sürede işaretlenerek kaydedildi

    Çanakkale Tahkimat Haritası’nın ne şekilde ve hangi amaçla yapıldığına dair ayrıntılar, o dönemde Harbiye Nezareti’ne bağlı Harita Dairesi’nin Başkanı olan Mirliva (Tuğgeneral) Mehmet Şevki Paşa tarafından yazılan “1908’den 1918 Sonuna Kadarki On Yıllık Dönemde Osmanlı Ülkesi Haritasının Alımı İçin Yapılan Örgütlenme ve İşlerin Tarih Özeti” adlı faaliyet raporunda şu şekilde yer almaktadır:

    “1915 yılında Seddülbahir, Arıburnu ve Anafartalar Cepheleri’nde geçen büyük savaş olaylarının tarihini yazmada kılavuz olmak ve Türk savunma zaferini sonsuzluğa kadar yaşatmak, saptamak ve canlandırmak amacıyla; her iki düşman tarafın tahkimatının, hava etkisi ve benzeriyle yok olmadan, bütün ayrıntılarıyla geniş kapsamlı bir harita üzerinde gösterilmesi düşünülmüştür. Bu doğrultuda 5’inci Ordu Kurmay Başkanlığı ile haberleşip kararlaştırılarak, düşman Gelibolu Yarımadası’ndan çekilir çekilmez gereken topograf subayları yukarıda adı geçen cephelere gönderilmiştir. Yukarıda anılanlar ilk önce, 1/25.000 ölçeğindeki Seddülbahir, Kirte (Alçıtepe), Kocadere ve Küçük Anafarta paftaları üzerine her iki tarafın bütün tahkimatını yerinde işaret etmişlerdir. Daha sonra tahkimat bütün ayrıntılarıyla doğru olarak gösterilmek üzere adı geçen paftalar, Şube Resimhanesi’nde 1/5.000 oranına göre büyültülmüş ve 1/5.000 ölçeğinde 43 adet pafta hazırlanarak topograflara verilmiştir. Bu 43 adet pafta arazi üzerine uygulanmış, 1/5.000 ölçeğe göre aletle düzeltilmiş, bütün tahkimat bölümler halinde bu paftalar üzerinde gösterilmeye başlanmış ve Şubat 1916 sonuna kadar büyük çapta bir iş meydana getirilmiştir”.

    Mehmet Şevki Paşa’nın benzersiz çalışmaları

    1. Mesail-i Cebriye (Bu kitabı çeviridir).

    2. Nazari ve Arneli Taksim-i Arazi (Teorik ve uygulamalı Geodezi). İlk defa 1911’de, genişletilmiş biçimiyle 1916’da yayımlanmıştır).

    3. 1/200.000 Ölçeğindeki İstikşaf Haritaları Kılavuzu. 1914’te yayımlanmıştır.

    4. Hurdebinli (Büyüteçli) Teodolit. 1916’da yayımlanmıştır.

    5. Hatalar Nazariyat. 1916’da yayımlanmıştır.

    6. Nirenginin Tersimen Muvazenesi. 1916’da yayımlanmıştır.

    7. 1908’den 1918’e kadar geçen sürede Modern Türk Haritacılığı’nın faaliyetleri raporu (Millî Mücadele döneminde yazılmıştır).

    8. Şevki Paşa Tahkimat Haritası (2009’da ATASE tarafından basılmıştır).