Etiket: Sayı:71

  • Türkiye’nin kaçırdığı tren

    Türkiye’nin kaçırdığı tren

    Köy Enstitüleri’nin özgün eğitim-öğretim sistemi, Kars’tan Kırklareli’ne kadar 21 okulda 10 yıl boyunca sürdürüldü. Zorluk, sorun ve dayatmalara karşın dünyaya örnek bir uygulama olarak Türk ve genel eğitim tarihleri için bir ilk sayıldı. 17 Nisan 1940’ta kurulan Köy Enstitüleri’nin hazırlık aşamaları, uygulama süreci ve kapatılma nedenleri…

    Anadolu’nun üretken ama yoksul ve sağlıksız köylüsü, 1920-30’larda eğitimden de yoksundu. Gönenmesi, sağlıklı ve eğitimli olmasına bağlıydı. Bu gerçeği görenlerin başında eğitimci yazar Ethem Nejat’ı (1887-1921) anmalıdır. Onun “işbaşında eğitim” önerisi Osmanlı maarif nazırlarının sonuncularından Şükrü Bey’i etkilemişti. Ethem Nejat, daha 1910’larda, tarımın gelişmesi için köylünün eğitilmesini öneriyor; ulusal duyguları güçlü gençler yetiştirilerek kalkınma sağlanır diyor; kara cahil ve tutucu bir toplumu, çocuk ve genç eğitimini köstekleyen en tehlikeli engel olarak görüyordu.

    2. Meşrutiyet’te filizlenen benzer görüşler, cumhuriyetin ilk yıllarında güçlendi. 1924-1925’te yabancı uzmanlar çağırıldı. Bunlardan J. Dewey, 1924’te Bakanlığa verdiği iki raporun ilkinde: Bir uzman kadro kurulmasını, bu yapılmazsa hazırlıksız ve vaktinden önce bir reformun beklenen sonucu vermeyeceğini; köy okullarının eğitim-öğretim programlarının çevre ve köy koşullarına göre hazırlanmasını; köylünün sıkıntıya, angaryaya zorlanmamasını; köy öğretmenlerinin sağlık elemanlarıyla işbirliği yapmasının önemini belirtmişti. İkinci raporunda da “yaparak-yaşayarak eğitim”i önermişti.

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-7
    Kaynak dersi Ankara yakınlarındaki Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde 1944’te çekilen bu fotoğrafta öğrenciler kaynak dersinde. Köy Enstitüleri’nde tiyatro, müzik, edebiyat derslerinin yanında uygulamalı derslere de önem veriliyordu.

    1925’te gelen uzman Kühne ise “Meslekî Terbiyenin Gelişmesi” başlıklı raporunda şu saptamalarda bulunuyordu: Öğretmenler eğitim veremiyor. Aylıkları yetersiz. Sık sık yerleri değiştiriliyor. Öğretim ve öğrenci maliyeti yüksek. Yatılı eğitime yönelmeli. Sınav sistemi değiştirilmeli. Okuma-yazmanın asıl engeli olan Arap alfabesi değiştirilmeli. Köy öğretmenlerinin uygulama bahçeleri olmalı. Yakın geleceğin koşulları düşünülerek Türk maarifi yeniden kurulmalı. Eğitimli tarım işçisi, sanayi işçisi, uzman işçi yetiştirilmeli. Okullar Bakanlığa, yönetimleri il yönetimine bağlanmalı…

    Mustafa Necati’nin Maarif Vekilliği süresince (1925-1929), Ethem Nejat’ın ve yabancı uzmanların önerileri gündeme alındı. Necati Bey 1926’da kendi kuşağından, yetkin ve güçlü bir merkez örgütü kurdu. Yeni Türk Harfleri’nin kabul edildiği 1928’de yaklaşık 40 bin köyün ancak üçte birinde, toplam 16 bin dolayında öğretmen veya öğretim görevlisi vardı. Her yıl bunların ortalama 600’ü ayrılıyor veya ölüyor, öğretmen okullarından da ancak bunların yerini dolduracak kadar mezun alınıyordu. Oysa köylerdeki çağ nüfusu giderek artmaktaydı. 25 bin köyün ne okulu ne öğretmeni vardı. Necati Bey ekibiyle gece gündüz çalışarak ölümünü (1 Ocak 1929) önceleyen günlerde 10 yıllık bir öğretmen yetiştirme planı öngörmüş; bunun için ivedilikle her biri 600 mevcutlu 10 çağdaş okul açmayı hedeflemişti.

    Köylere öğretmen yetiştirme çabası sürerken ­-yakın geleceğin Köy Enstitüleri’nin denemesi olarak- 3 yıllık ve yatılı, Kayseri Zincidere ve Denizli Köy Muallim Mektepleri açıldı. Öğrenciler bölge köylerinin 5 yıllık ilkokul mezunları arasından seçiliyordu. Yerleşim yerlerinden uzakça arazilerde kurulan bu okullarda öğlene kadar kültür dersleri işleniyor; öğleden sonra 30 dönümlük tarla alanında, beşer dönümlük bağ-bahçelerde, fenni ahır ve kümeslerde ekim-dikim, derim, sağım eğitimi ve üretim yapılıyordu. Bu okullar 1929-1932 arasında üç dönem mezun verdikten sonra kapandı.

    Dr. Reşit Galip 1932’de Bakan olunca uzmanlardan oluşan bir Köy İşleri Komisyonu kuruldu. Bu kurul, yeni açılan Halkevleri’nin köycülük kollarıyla işbirliği de yapacaktı. Öğretmen okulu çıkışlı İsmail Hakkı Tonguç da İş ve Meslek Eğitimi adlı kitabını bu sırada yayımladı. Ama düşünülen Mıntıka Muallim Mektepleri kurulamadı.

    1935’te göreve gelen Kültür (Millî Eğitim) Bakanı Saffet Arıkan, öğretmenin ailesiyle köyde yerleşmesi ve örnek üretim yapması için yer ve arazi tahsisini amaçlayan “Köy Öğretmenleri” projesini onaylayarak Gazi Eğitim Enstitüsü öğretmeni İsmail Hakkı Tonguç’u İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne atadı. Asker kökenli Bakan’ın önerisi ve Tonguç’un çalışmaları sonuç verdi. 1936’da, Eskişehir Çifteler’de bir Köy Eğitmenleri Kursu açıldı. Burada, yeni terhis edilmiş okuma-yazma bilen çavuş, onbaşı ve erlerden yetenekli köy gençleri, 6 ay kurs eğitiminden sonra üç sınıflı köy okullarına atanmaya başladı. Kursiyerler, ilk örnek dersleri Ankara’da Bakanlar Kurulu’nun önünde verdiler.

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-3
    Köy hayatı eğitimle içiçe Köy Enstitüleri’nde eğitim köyün gündelik hayatından ayrı tutulmuyordu. İzmir Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde bahçe sulaması yapan öğrenciler.

    Bunların okutacağı Eğitmenli Köy Okulu çocukları için Kültür (Millî Eğitim) Bakanlığı’nın uzman öğretmen ve sanatçılara hazırlattığı Birinci Yıl, İkinci Yıl, Üçüncü yıl kitapları 1937, 1938 ve 1939’da parasız olarak dağıtıldı. Türk eğitim tarihinin öğrenci düzeyi ve eğitim ilkelerine uygun tasarlanmış ve yazılmış bu harika ders kitapları, “Hesap”, “Yurt ve Yaşama Bilgisi” ve “Okuma” bölümlerini içeriyordu. “Yeni harflerle, Türkçe ve resimli” bu okul kitapları, olasılıkla köy evlerine giren ilk kitaplardı da… 1946’ya kadar eğitmen yetiştiren Köy Eğitmen Kursu’nun ilk yıllardaki başarısı Köy Enstitüleri’nin bir bakıma son hazırlık aşamasıydı. 1937-1939 arasında ilkokuldan sonra eğitim verecek beş yıllık iki Köy Öğretmen Okulu, İzmir Kızılçullu’da ve Eskişehir Çifteler’de denendi. Bunlar bir bakıma sayıları bölge özelliklerine göre 20 olarak belirlenen Köy Enstitüleri için deneme-uygulama örnekleriydi.

    Buraya kadar özetlenen süreci yakından izleyen Atatürk, Köy Enstitüleri’nin kuruluşunu göremedi. Acaba daha birkaç yıl yaşasa, bir dizi şanssızlık ve yetersizlikle gündeme gelecek Köy Enstitüleri, onun önermeleriyle daha sağlam ve kalıcı bir yapı kazanabilir miydi, bilemiyoruz. Köy Enstitüleri, Türk eğitim-öğretim atılımları içinde en önce yapılacakken sona kalmıştı. 2. Dünya Savaşı koşullarında başarılmaya çalışılmış, sonrasında da çokpartili dönemde muhaliflerin hedefi olmuştu.

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-1
    İnönü teftişte Projenin hamisi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Hasanoğlan Eğitim Enstitüsü’nü bir ziyaretinde… Arkada, dönemin “first lady”si Mevhibe İnönü. (Mustafa Güneri Arşivi)

    Yeni Reisicumhur İsmet İnönü, 28 Aralık 1938’de “Kültür Bakanlığı”nın adının “Maarif Vekâleti”ne dönüştürülerek, Başvekil Celal Bayar’ın Maarif Vekilliği görevini bırakan Saffet Arıkan’ın yerine Hasan Âli Yücel’i atamasını onayladı. Atatürk’ün ölümünden 48 gün sonra bu ad ve Bakan değişikliğine acaba neden gerek duyulmuştu? Bir dönem kapanmış bir devir açılıyordu. Kapı ağzında da kuruluş hazırlıkları yapılan Köy Enstitüleri vardı.

    Mamafih, Mustafa Necati kuşağından ve ekolünden olan yeni Maarif Vekili Yücel (28. 12.1938 – 5.8.1946), görevine ve Köy Enstitüleri’nin kurulup kurumlaşmasına, ülke nüfusunun büyük çoğunluğunun okur-yazarlık erdemi kazanmasına 7 yıl 7 ay 7 gün hizmet etti. Her yıl binlerce öğretmen yetiştirmeyi hedefleyen, köy nüfusunun aydınlanmasını ve üretkenliğini amaçlayan, işe ve etkinliğe yönelmiş bir eğitim siyasetini başarıyla sürdürdü. İlk yaptığı iş Köy Enstitüleri’nin kurulmasını sağlayacak yasadan önce Temmuz 1939’da Maarif Şurası’nı toplamak oldu. Şura oturumlarını başta İnönü olmak üzere Bakanlar, milletvekilleri, yöneticiler, eğitimciler, eğitmenler, köylüler izlediler. Her görüş açıklandı, tartışıldı. Ana konu Köy Enstitüleri’ydi. Şura’da alınan kararlar ışığında Bakanlık tarafından hazırlanan yasa tasarısı TBMM’deki tartışmalardan sonra kabul edilerek 17 Nisan 1940 tarih ve 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu yürürlüğe girdi.

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-2
    Köy hayatı eğitimle içiçe Köylüler de zaman zaman dersleri dinleyip “feyz” alıyorlardı.

    Yasada öngörülen gerekçeler şunlardı: 31 bin köyümüzde okul yoktur. Erkek nüfusun yüzde 76.7’si, kadın nüfusun yüzde 91. 8’i okuma-yazma bilmemektedir. Bilgisizliğin en yoğun olduğu yerler, genel nüfusun yüzde 81’ini barındıran köylerdir. Köylünün daha iyi üretici olması için okutulması koşuldur. Öğretmen okulu mezunları köy koşullarına uyum sağlayamıyor. Bu hizmeti, köylerden alınacak adayların yetiştirileceği Köy Enstitüleri verebilir.

    Enstitülerde köy koşullarına alışık gençlere, öğretmenliğin yanında her köy için geçerli kooperatifçilik, tarım işleri, dülgerlik, demircilik, hasta bakımı, kız öğrencilere dikiş, ev idaresi, çocuk bakımı da öğretilecekti. Bunun için bölgesel köyleri ortalayan konumda araziler seçilerek ekim-dikim, yetiştirme, üretme alanlarını, işlik, laboratuvar, kütüphane, oyun sahalarını, derslik, yatakhane, yemekhane, banyo yapılarını kapsayan yerleşkeler yapılacak; bu çalışmalara usta ve işçilerle beraber öğretmen ve öğrenciler de katılacak, üretim gelirleri döner sermaye hesabına yazılarak giderlerin bir bölümü karşılanacaktı.

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-4
    Dikiş de var coğrafya da… Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün biçki-dikiş işliğinde çalışan kız öğrenciler (solda). Coğrafya dersini bir yerküre maketiyle işleyen köy enstitülüler (sağda).

    Cumhuriyet Türkiye’sinde başlatılan bu özgün eğitim-öğretim sistemi, Kars’tan Kırklareli’ne kadar 21 enstitüde 10 yıl boyunca sürdürüldü. Zorluk, sorun ve dayatmalara karşın dünyaya örnek bir uygulama olarak Türk ve genel eğitim tarihleri için bir ilk sayıldı. Bilimsel çalışmalara da konu oldu. Fay Kirby’nin 1960’ta Columbia Üniversitesi Teachers College fakültesinde kabul edilen, Türkçeye Türkiye’de Köy Enstitüleri adıyla çevrilen doktora tezi bunlardandır.

    Köy Enstitüleri, 2. Dünya Savaşı koşulları, çokpartili yönetime geçiş tartışmaları, taassup dirençleri nedenleriyle 10 yıl mezun verdikten sonra 24 Ocak 1954’te programları yürürlükten kaldırılarak İlköğretmen Okulları’na dönüştürüldü. 1944’teki ilk mezunlarından 1950’lere kadar köy kökenli 17 bin öğretmen ve 5 bin dolayında sağlıkçı bu kurumlarda yetişti. Bunlar, 1980’lere kadar 40 bin dolayındaki köyün yaklaşık yarısında görev alarak okuma-yazma ve okul eğitimi süreçlerinin başını çektiler. Köy yaşamını düzenleyici hizmetlere katkıda bulundular. Halkevleri, kent okulları, kamu görevlileri gibi konularla birlikte dayanışmalı köy yaşamı ve kültürünü inceleme ve araştırmalara açtılar. Yeni bir köy edebiyatı burada doğdu.

    İLK ÖĞRENCİLERDEN CAVİT BİNBAŞIOĞLU

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-5
    Önce öğrenci sonra öğretmen Aksu Köy Enstitüsü’nün ilk öğrencilerinden Cavit Binbaşıoğlu, daha sonra öğretmenlik ve müfettişlik yaptı; Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğretmen yetiştirdi.

    ‘Günün yarısı kültür, yarısı iş ve sanat’

    “Aksu Köy Enstitüsü’ne ben Akseki’den 1940’ta kaydoldum. Numaram 50 idi. Benden sonra kaydolanlarla mevcudumuz 67 oldu. Bunlardan 6’sı kızdı. Oysa ilk yıl 30 erkek 30 kız alınacakmış. Fazladan 7 öğrenci de ayrılanlar olacağı düşünülerek kaydedilmiş. Alınan öğrencilerden iki grup oluşturdu. Yaşları biraz küçük olanlar A şubesine, büyük olanlar da B şubesine… Beş yıl sonra 29 Ekim 1944’te mezun olduğumuz zaman sayımız yarıya düşmüştü. 31 kişi mezun olduk.

    Enstitüye geldiğim zaman, burada bir okul binası ile yanında tahtalardan yapılmış birkaç baraka vardı. Okul binası, hem yönetim hem depo ve sağlık odası için kullanılıyordu. Barakalardan bir kısmı erkek öğrenciler için yatakhane bir kısmı da yemekhaneydi. Yanında büyük bir karaağaç vardı. Büyük bir alana gölgelik yapıyordu. İlk zamanlarda bu ağacın altı bizim dershanemiz olmuştu. Okul binasının biraz ötesinde de tuvalet inşa edilmişti. İlk geldiğimiz zaman okulun durumu bu idi. Okulun arkasında bir hendek ya da dere vardı, içinden sular akardı. Onun ötesi tamamen çalılıktı. Okulun önündeki alan genişti. Okulun ve barakaların ilerisinde birkaç dönümlük düz bir alan vardı. Buralar sonradan bizim sebze ve meyve bahçemiz olmuştu.

    İlk zamanlarda okulun belli bir programı yoktu. Öğretmenler kurulunun hazırladığı programlar, Bakanlığın tasdik etmesiyle uygulandı. Yaptığımız iş, günün yarısını kültür dersleriyle, diğer yarısını iş ve sanat çalışmalarıyla geçirmek olmuştur. Kalan boş zamanlarda da sportif etkinliklere yer veriliyordu. Bisiklete binme, motosiklete binme, voleybol oynama.

    Aksu’nun yakıcı güneşinden korunmak için bize geniş siperleri olan Panama tipi şapkalar verilmişti. Bu kadar çalıştıktan sonra ben köyde kendi işimi yaparım diyen öğrencilerin ayrılmaması için okul müdürü, kültür derslerine de yer vermekte idi.

    1940 yılı Ekim ayının ikinci haftasında gelen Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, yanında Antalya milletvekilleri, Antalya Valisi Haşim İşcan ve ileri gelenlerle okulumuzu ziyaret etti. O akşam enstitünün ilerisinde eğitmenlerin kaldığı yerde bir müsamere düzenlendi. Müsamereye İstiklâl Marşı ile başlandı. Uygun bir tempo ile söylenemediğinden Yücel, yerinden kalkarak kendisi yönetmek suretiyle daha canlı ve daha hızlı bir marş söylememizi sağladı”.

    (Cavit Binbaşıoğlu, Öğrencilik ve Öğretmenlik Anıları, Ankara 2002, s. 18-21 özet)

    FAY KIRBY’YLE RÖPORTAJ

    ‘Robert Kolej’dekilerden daha bilimsel konuşuyorlardı’

    Türkiye’de Köy Enstitüleri kitabının yazarı Fay Kirby, 1947-1950 arasında Türkiye’de öğretmenlik yapmış; 1951-1954 arasında ise Köy Enstitüleri’ni incelemiş ve çalışmalarını Columbia Üniversitesi’nde sunduğu doktora tezinde toplamıştı. 1987’de Nokta dergisine verdiği röportajda Köy Enstitüleri’yle nasıl tanıştığını anlatıyor.

    Türkiye’nin kaçırdığı tren-6
    Aksu’da bir Amerikalı Fay Kirby, 1950’de ziyaret ettiği Aksu Köy Enstitüsü’nde Sıdıka Avar, enstitü öğrencileri ve köylülerle birlikte…

    “1950 yılıydı. Kolombiya’daki öğretmen kolejlerini görmek amacıyla oraya bir gezi planladım ve bir daha Ortadoğu’ya dönmeyeceğimi düşündüğümden bir ön gezi planı da burada yaptım. Antalya’ya gittim. O zamana kadar “yardım edebilir miyim” diye yanıma yaklaşanlara alışmıştım. Bu kez de bir genç geldi. Hukuk öğrencisiydi. Beni kent içinde gezdirdikten sonra bir yere götüreceğini söyledi. Oranın millî eğitim müdürü ile birlikte bir yere gittik. Meğer orası Aksu Köy Enstitüsü imiş. O zaman bile köy enstitülüğü esprisini yaşatıyorlardı. Birkaç gün orada kaldım. Yeni öğretmenler gelmişti. Aralarında Cavit Orhan Tütengil de vardı. Biz, “olanaklar ne kadar iyi olursa, eğitim o kadar bilimsel olur” derdik. Bu öğrencilerin birkaç kimyasal numuneleri vardı, ancak çok daha bilimsel konuşuyorlardı benim (Robert) Kolej’deki öğrencilerime göre. Bu gençlerin yanında hiç yabancılık çekmedim. Halk oyunları oynanıyordu. Ben de bildiğim İngiltere ve Amerika halk oyunlarından gösterdim. İnanın, öğrenciler dans ederken kız-erkek demeden gayet rahat birbirlerinin ellerini tutuyorlar, öğretmenler ise bir kıza değince gülüşüp duruyorlardı. Cavit Bey, su ter içinde kaldı, bir kızın eline dokundu diye.

    (Nokta, 26 Temmuz 1987, sayı: 29)

  • Kadınların sesi yokken onun divanı vardı

    Kadınların sesi yokken onun divanı vardı

    18. yüzyılın aydın İstanbul hanımefendilerinden Şair Fıtnat Hanım, pek nadir rastladığımız Osmanlı kadın şairlerin en önemlilerindendi. Osmanlı ilmiye sınıfının en tepesindeki beş şeyhülislamın bulunduğu bir aileye mensup bir kadın şairin varlığı, dönemi düşünüldüğünde “olacak iş değil” dedirtir. Hayatından geriye iki ölüm tarihinden başka pek bilgi kalmaması da öyle…  

    Asıl adı Zübeyde, şiirdeki mahlası Fıtnat olan bu 18. yüzyıl aydını İstanbullu hanımefendi; kendisi de yazar ve şair olan Şeyhülislam Ebu İshak-zâde Es’ad Efendi’nin kızı olarak dünyaya gelmiş. Lehcetü’l-lügat adlı bir sözlüğün yanısıra musikişinasların yaşamöykülerini içeren Atrabü’l-âsâr adlı bir esere de imza atmış.

    “Yaratılıştan kavrayışlı, anlayışlı” anlamındaki “Fıtnat” şiirlerindeki mahlasıyken, asıl adı bir şeyhülislâm kızı için uygun düşen Zübeyde’dir. Hibetullah yazanlar yanılmış. Ali Canib Yöntem’in İslam Ansiklopedisi’ndeki “Fıtnat/Fitnat” maddesindeki “(…) Hadikatü’l-Cevami, Lâleli Câmii bahsinde ismini Hibetullah olarak kaydeder” cümlesindeki yanlışlığı farketmeden alıntılayan N. S. Banarlı da Resimli Türk Edebiyatı C. II, s. 769, dipnot 46’da “Bu isim Hadikatü’l Cevami’de Hibetullah olarak geçer” demiş. Oysa Hadikatü’l-Cevâmi’de, Laleli Camii türbesinde gömülü 3. Mustafa’nın kızı Hibetullah anılıyordu!

    ŞAİR FITNAT HANIM-14
    Kendi elyazısıyla Fıtnat Hanım’ın divanının ilk tertibine ait kendi elyazısı ile müsveddesinde yaptığı bazı düzeltme ve ilâveleri gösteren sayfalar (İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, TY, nr. 2926, vr. 86b-87a)

    Fıtnat’ın doğduğu konak, birkaç kuşak ulema, şair, yazar aileleri barındırdığına göre o ortamda bir şair hanım yetişmesi ne kadar doğalsa yaşamına ilişkin kaynak yokluğu da o kadar tuhaf! İstanbul’da doğmuş, yaşamış ama hayatı konusunda bilgi yok gibi. Doğumu, eğitimi, evliliği mutlaka yazılmıştır ama günümüze salt iki (!) ölüm tarihi kalmış: 1780 veya 1783. Doğum tarihi bilinmiyor. Adını Osmanlı divan şairleri sırasına yazdıran bu aydın kadının divanı 1846’da Takvimhane’de taşbaskısı yöntemiyle basıldığı gibi, kütüphanelerde de elyazma nüshaları var.

    Şiirlerinden açık düşünceli ve aydın bir şair olduğu anlaşılan bu İstanbul hanımefendisinin soyuna bakıldığında şaşırtıcı bir tablo dikkati çekiyor: Büyükbabası Ebu İshakzâde İsmail Naim Efendi; amcası Şeyhülislam Ebu İshak-zâde İshak Efendi; babası Şeyhülislam Mehmed Es’ad Efendi; Fıtnat’ın amcası Es’ad Efendi-zâde Şeyhülislam Şerif Efendi, bu sonuncunun oğlu ve Fıtnat Hanım’ın yeğeni Şeyhülislam Mahmud Şerif Efendi… Hepsi de 1730-1780 aralığındaki şeyhülislamlar arasında yer almışlardır! Bu durum Fıtnat Hanım’ın şairliğini ister istemez sorgulatır. Osmanlı ilmiye sınıfının tepesinde ardarda beş şeyhülislamla örüntülü bir aile yapısından -döneminde “olacak şey değil” dedirten şair (Koca) Ragıp Paşa’nın, şair Haşmet’in çağdaşı- bu düzeyde bir kadın şairin yetişmesi şaşırtıcıdır. Sonradan üretilen söylentiler ciddiye alınırsa bu üçlü arasında latife, hiciv atışmaları yapılması da hayret vericidir.

    ŞAİR FITNAT HANIM-10
    ŞAİR FITNAT HANIM-9

    Dikkati çeken başka bir durum da adını kaç aydınımızın bildiği şüpheli Fıtnat Hanım’ın mezarının da korunamamış olması. Bursalı Tahir, Osmanlı Müellifleri’nde: “Muhaderat-ı kavm(kadınlar topluluğu) içinde medâr-ı mefharet (övünç kaynağı) olacak bir nâdire-i belagat (ender söz ustası)” diye tanımladığı Fıtnat Hanım’ın mezarının saptanamadığını yazmış: “Geçen yüzyılın kitabiyat ve teracüm-i ahval (bibliyografi ve biyografi) uzmanlarından İsmet Efendi, “Eyüp Sultan Türbesi arkasındaki sırtta” demiş: “Kimi Eyüplüler de Feshane’ye giden (Defterdar) caddenin sağındaki harap -Hubbî Hatun- türbesini gösterirlerken kimileri de Çarşamba’da İsmail Ağa Camii haziresindeki Ebu İshak aile kabristanında gömülü olmasını ileri sürmüşler”.

    Şu gerçek ortaya çıkıyor: Günümüzden yüzyıl önce Bursalı Tahir Bey, Fıtnat Hanım’ın mezarı denebilir bir iz bulamamış. Bugün kim nasıl bulabilir? Abdullah Eyyubî’nin, Eyüp Sultan ve çevresini anlatan Mecmua-i Vefiyât adlı yapıtında “Şeyhülislâm Murtaza Efendi türbesinin avlusunda, soldaki duvara bitişik mezardır” diye yazılmış. Bu kaynakta Fıtnat Hanım için “Şair Derviş Efendi’nin zevcesi Fıtnat Hanım’ındır” açıklaması var. 1980’de Arkeoloji ve Sanat Dergisi’nde yayımlanan “Şair Fıtnat Hanım’ın Mezarı” başlıklı makalede de aynı yer, “Defterdar Caddesi’ndeki Hubbî Hatun Türbesi haziresi” olarak vurgulanmış. Fıtnat’ın kocası Derviş Efendi de Rumeli Kazaskerliği’ne kadar yükselmiş ama, safdil, ilimden-irfandan, şiirden nasipsiz bir zatmış.

    ŞAİR FITNAT HANIM-13
    Fıtnat Hanım’ın bir dönem güzeli olarak tasvir edildiği “muhayyel” portresi.

    Fıtnat Hanım’ın eserlerinden bestelenenler vardır. Lâleli (1763) ve Beylerbeyi (1780) Camiilerinin manzum tarihlerini yazdığı bilinir. Adı, İstanbul Lâleli’de Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi’nin yan sokağına verilmiştir. Fıtnat’ı cazip-şuh bir dönem güzeli olarak gösteren “muhayyel” portresinin ressamını bilen herhalde vardır.

    Bursalı Tahir Bey, Osmanlı Müellifleri’nin 2. cildindeki “Fıtnat Hanım” bahsinde onun birkaç şiirine yer vermiştir. Şu beyit ilginç: “Tabiat rûşen olmaz olmadıkça dide-i Hak beyyin / Alır mı beyt-i bî-revzen ziyâ hurşid-i enverden”(Doğa aydınlık olmazdı Tanrı bakmadıkça / Penceresiz ev güneş ışığı alabilir mi?)

    ŞAİR FITNAT HANIM-5
    Fıtnat Hanım Divanı’nın ciltli kapağı ve son sayfaları.

    Adı geçen kitabın dizin sayfalarında yüzlerce şair adı sıralanmışken listenin sonuna 18 kadın şair için de yarım sayfalık “fihrist-i nisâ” (kadınlar dizini) eklenmiş. Fıtnat’ın da yeraldığı bu kısa dizindeki Osmanlı kadın şairleri şunlar: Zeynep, Sırrı Rahile, Şeref, Sıdkî Emetullah, Safvet Nesibe, Âdile Sultan, İffet Hatice, Fâize Fatma, Bahar-zâde kerimesi Kastamonulu Feride, Hazinedarzâde Fıtnat, Fıtnat Zübeyde İstanbulî,Fatma Kâmile Balıkesrî, Leylâ İstanbulî, Makbule Lemân İstanbulî, Fahrünnisâ Mihrî Amasiyevî, Nesibâ Tevfika İstanbulî, Nakiye Şerife, Nigâr Hanım binti Osman Paşa.

    Bunlardan, divanı yayımlanan Mihrî Hatun (Amasya, 1460-1506) Osmanlı kadın şairlerin ilklerindendir. Yine divanı olan Âdile Sultan (1826-1899) 2. Mahmut’un kızı, Abdülmecid’in kızkardeşi, Abdülaziz’in ablası, 2. Abdülhamid’in halasıdır. Sultan Abdülmecid’in kâtibi ve şehzade hocası Macar Osman Paşa’nın kızı olan şair Nigâr Hanım’ın oğlu Salih Keramet de şair Tevfik Fikret’in arkadaşıydı.

    DİVÂN-I FITNAT HANIM

    ‘Ne denlü olsa bî-tâb ü takat

    Yine etmez gönül senden feragat’

    ŞAİR FITNAT HANIM-11
    Fıtnat Hanım Divanı, Remzi Divanı ile aynı deri cilt içinde, 40 yapraktır.

    Kütüphanelerde daha başka elyazması nüshaları bulunan Fıtnat Hanım Divanı, Remzi Divanı ile aynı deri cilt içinde, 40 yapraktır. Yapraklar altın yaldızlı cetvellidir. Aynı hattat kalemiyle ve tâ’lik yazısıyla -divanlardaki tertibe üzere- ilk bölümde: Manzum münacaat; naat ile döneminin padişahları 1. Mahmut (1730-1754), ardılları 3. Osman (1754-1757), 3. Mustafa (1757-1774) ve 1. Abdülhamid (1774-1789) için kasideler, cülusiyeler, iydiyeler (bayram kutlamaları); başta Koca Ragıb Paşa yine aynı dönemin sadrazamları, Nigâr Hanım’ın babası Şeyhülislam Es’ad Efendi ve diğerleri için kasideler, medhiyeler, tarih düşürmeler; Şehzade 3. Selim ve Şehzade Mehmet ile Hibetullah Sultan için velâdetnameler; ileri gelenlerin yeni devlethâneleri (konak ve yalılar) için medhiyeler sıralıdır. İzleyen yapraklarda “mürettep divan” geleneğince kafiyelere göre harf sıralamasında Fıtnat Hanım’ın gazelleri, şarkı, kıta ve beyitleri özenle yazılmıştır. Bir örnek şöyledir:

    Tegafül eyleme ahvalimi bil / Aman ey Padişah-ı kişver nâz

    Dil-i zâra nigâh-ı merhamet kıl / Aman ey padişah-ı kişver-nâz

    Yeter cevr eyledin ben mübtelâya / Tahammül kalmadı dilde cefaya

    Şikâyet eylerim senden Hüdâya / Aman ey padişah-ı kişver-nâz

    Dil-i bî-çâreye rahm eyle şâhım / Çıkar eflâke her şeb sensiz âhım

    Nedir bilmem acep cürm ü günâhım / Aman ey padişâh-ı kişver-nâz

    Ne denlü olsa bî-tâb ü takat / Yine etmez gönül senden feragat

    Bu cevre yok mu sultânım nihayet / Aman ey padişâh-ı kişver-nâz

    Beyit:

    Gâm-ı azli çekenler neşve-i devlet nedir bilmez

    Düşen bîm-i firaka lezzet-i vuslat nedir bilmez

    (İşten çıkartılanlar devlet görevinde olmanın sevincini,

    Ayrılık tuzağındakiler de kavuşmanın tadını bilemezler)

    İSLÂM ANSİKLOPEDİSİ’NDEN

    Akıcı yazar, ahenkli söyler…’

    Fıtnat Hanım’ın güvenilir bir biyografisi, Ali Canib Yöntem imzasıyla İslâm Ansiklopedisi’ndedir. Fıtnat Hanım’ın şiirlerinde “kadınlığın samimiyetini ifade eden parçalara tesadüf edilmediği”, lisanının ise akıcı ve ahenkli olduğu belirtilir.

     “(…) (Fıtnat’ın şiirlerinde) kadınlığının samimiyet ve hususiyetini ifade eden parçalara tesadüf edemeyiz. Acem mukallidi ve kaideci divan edebiyatı onu tamamen kendine bend etmiştir. O, bu mektebin erkek şairlerinden hiç fark edilmez. Daima nüfuzu altında kalmış olmamakla beraber, bilhassa Koca Ragıp Paşa gibi hikmet-furûşluk (bilgiçlik) eder. Fakat arasıra Nedim’i hatırlatan şuhluklarına tesadüf olunur. Selis (akıcı) yazar, ahenkli söyler; ancak kariha genişliğinden mahrum olduğu için bütün mazmunları gül, sünbül, şebboy, zülf ve geysû (saç) etrafında toplanır. Fıtnat’ın hayalleri ekseriyetle esasen pek dar olan mektebinin muayyen ve mahdut birkaç tabirine inhisar eder. (…) Lisanı pek az sürçer; yanlışları nadirdir ve kelimelerin nescinde (sıralanışında) mahareti göze çarpar.

    Fıtnat’ın Koca Ragıp Paşa ile ve Haşmet ile bir hayli “mutayebe” ve “mülâfatalari” (şakalaşmaları, atışmaları)nakledilir. Bir kısmı pek açık saçık olan bu fıkralardan çoğunun uydurma ve yakıştırma olduğu tahmin edilebilir.

    Kütüphanelerde, bu arada Üniversite Kütüphanesi’nin bilhassa Halis Efendi kısmında, hayli yazma nüshalarına tesadüf edilen divanı Mısır’da ve İstanbul’da basılmıştır.

    Son zamanlarda çıkan edebiyat tarihlerinde Fıtnat’tan bahsedilen bölümlerin bir kısmı kifayetsiz ve bir kısmı yanlıştır.

    (İslam Ansiklopedisi, Cilt 4. İstanbul, 1945, s. 626)

    TÜRK MEŞHURLARI ANSİKLOPEDİSİ’NDEN

    ‘Yazılarındaki kudret ve zarafet…’

    Fıtnat Hanım’la ilgili sınırlı kaynak, yazılarındaki kudret ve zarafete olduğu kadar, eğitiminin yüksekliğine ve nüktedanlığına da vurgu yapar. Türk Meşhurları Ansiklopedisi’ndeki pasajda, kendisiyle ilgili bazı hikayelerin de icat edilmiş olduğu söylenir.

    ŞAİR FITNAT HANIM-6

    “Fıtnat, divan edebiyatına mensup Türk kadınları arasında en değerli demeğe lâyık olanıdır. Kadınlarımızın seslerinin duyulmadığı bir zamanda yaşadığı halde büyük bir şöhret kazanmıştır. (…) Kütüphanesiyle meşhur olan babası, şiire ve edebiyata vakıf kardeşi de zarif bir şairdi. Demek ki Fıtnat Hanım on sekizinci asır İstanbul’unun en kibar ve ince bir muhitinde yetişti. Yazılarındaki kudret ve zarafet, tahsil ve terbiyesinin yüksekliğine delâlet eder. Ölümünde yaşlı olduğuna göre belki Lâle Devri’ni de çocukluğunda görmüştür.

    Onun irticalen şiir söylediği, hazırcevap ve nüktedan olduğu hakkında birçok fıkralar söylenir. Gerek Koca Ragıp Paşa ile gerek şair Haşmet ile lâtife tarzında müşaareleri (şiirle söyleşme) rivayet olunur. Bu hikâyelerin bir kısmı icat edilmiş olsa bile bir kısmı doğru olacaktır”.

    (İ. Alâettin Gövsa, Türk Meşhurları Ansiklopedisi, s.142-143)

  • Savaşla barış arasında, nefes alıp toparlanma…

    Savaşla barış arasında, nefes alıp toparlanma…

    Ateşkes resmî bir mütareke olabileceği gibi, sadece basit gereklilikler nedeniyle çok kısa süre için gayriresmî şekilde de gündeme gelebilir. Sadece 100 yılı aşkın bir süre önce uluslararası kurallara bağlanan ateşkes, genellikle üstün durumdaki kuvvetin kendi koşullarını dayatması, diğer tarafın ise imhadan kurtulması anlamını taşır. Ancak yakın dünya tarihi, birbirinden çok farklı sonuçlara yolaçmış ateşkeslerle dolu: 1. Dünya Savaşı ve Mondros’tan, Vietnam, Kore ve Sri Lanka örneklerine…

    Savaşlar, taraflardan birisinin savaşa devam iradesi kırılınca sona erer. Bu sonuca bazen uzun yıpratma savaşlarıyla, bazen de imha muharebeleriyle ulaşılır. Tarih boyunca çoğu savaş bu ikisinin bileşiminden oluşmuş, taraflar karşılarındaki gücü yıpratarak, kesin sonuçlu muharebe için uygun koşulları oluşturmaya çalışmıştır.

    Her durumda, günün birinde taraflardan biri tükenir veya tükenmediği halde savaşı bırakmayı tercih eder. İşte o zaman bir ateşkes antlaşması yapılır. Böylece, belli koşullar altında çatışmaya geçici olarak son verilir ve barış görüşmelerine geçilebilir.

    Ateşkes resmî bir mütareke olabileceği gibi, sadece basit gereklilikler nedeniyle çok kısa süreler için gayriresmî şekilde de gündeme gelebilir. Böyle durumlarda süre çok kısadır. Kadın ve çocukların muharebe alanından uzaklaştırılması veya yaralılara tıbbi yardım yapılması, bazen de ölülerin toplanıp gömülmesi için yapılmış ateşkesler bunlara örnek verilebilir. Keza, bu tür ateşkesler yerel düzeydedir ve tarih boyunca en basit şekilde beyaz bayrak taşıyan bir subayın karşı mevzilere doğru yürümesiyle talep edilmiştir. Bu subayların bazılarının, durumun farkında olmayan birileri tarafından vurulduğu da olmuştur. Yani, yürümeden önce beyaz bayrağı bir süre sallayıp dikkat çekmek önerilebilir. Ancak, beyaz bayrak aynı zamanda “teslim” anlamına gelir ve özellikle uzun bir çatışmada arkadaşları ölen askerlerin, çaresiz kalınca teslim olmaya çalışan düşmanları vurduğuna çok sık rastlanmıştır, şaşırtıcı değildir. En baştan teslim olacağına 10 kişiyi öldürüp 1 saat sonra teslim olanlara acımazlar.

    Her halükârda, kısa süreli ve yerel ateşkesler çok önemli değildir. Bunlar nadiren tarihe geçer. Burada daha çok, savaşlarda çatışmayı sona erdiren ve barış görüşmelerinin yolunu açan, veya bunu gerçekleştirmeyen resmî ateşkeslere bakacağız. Ateşkes talep eden zayıf düşmüş tarafın karşı tarafın çok ağır barış koşullarını kabul etmemesi üzerine savaşın tekrar başladığına birçok kez şahit olunmuştur. Bu hemen olabileceği gibi, bir süre sonra da gerçekleşebilir. Taraflar ateşkesi bir nefes alma ve toparlanma süresi olarak değerlendirir. Şimdi bu farklı örneklere bakalım.

    1. Dünya Savaşı: 1914 Noel’i ve sonrası

    Çok ilginç bir gayriresmî ateşkes 1. Dünya Savaşı’nın ilk Noel’inde meydana gelmiştir. İki tarafın askerleri hiçbir antlaşma ve görüşme vs. olmadan kendiliklerinden siperlerden çıkmış; ellerinde ne varsa, sigara, konserve vs. birbirlerine ikram etmişler ve savaşın dehşeti içerisinde birkaç saatlik de olsa insani bir manzara yaratmışlardır. Ve bu insaniyet her iki tarafta da üst düzey komutanların kulaklarına gider gitmez onları savaştan çok daha büyük bir dehşet içerisinde bırakmış; bağırıp çağırarak derhal duruma son vermişler, bir daha böyle bir şeye meydan vermemek için gereken “tedbirleri” almışlardır. Düşmanın Noel’ini tebrik etmek de ne oluyormuş.

    Savaşla barış arasında, nefes alıp toparlanma-7
    Fransız yapımı “Joyeux Noel”, 1. Dünya Savaşı’nın meşhur 1914 Noel’i sırasında yaşanan gayriresmî ateşkesi konu alıyordu.

    Konu 1. Dünya Savaşı’ndan açılmışken, Merkezî Devletler (İttifak) ile Bolşevik hükümeti arasında yapılan ateşkesten de sözetmeden geçemeyiz. Çarlık savaşın altında kalıp yıkıldıktan sonra Bolşevikler ile Merkezi Devletler arasında bir ateşkes yapıldı. “1917 Ekim darbesi”yle iktidara gelen Bolşevikler, “ekmek ve barış” sloganıyla yükseldiler ama 1917 sonunda ellerinde Almanlara direnebilecek bir ordu yoktu.

    Aralık ayında başlayan görüşmeler neticesinde, aynı ayın 15’inde bir mütareke imzalandı ve barış görüşmelerine başlanması kararlaştırıldı. Ne var ki Alman talepleri o kadar ağırdı ki, 10 Şubat’ta bu görüşmeler kesildi ve Alman Doğu Cephesi’ni yöneten General Max Hoffman 17 Şubat’ta, Mütareke Antlaşması’ndaki süre hükmü uyarınca, 24 saat sonra çatışmaların başlayacağını bildirdi. Alman hücumu o kadar rahat bir şekilde gelişti ki, Ruslar gene çaresiz şekilde 3 Mart 1918 tarihinde Brest-Litovsk Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Bu, “Osmanlı Devleti’nin toprak kazandığı son antlaşma” diye geçer ama işin aslı 1876 savaşında yitirdiği Kars ve Ardahan’ı geri almasıdır. Ancak Almanya Rusya’ya karşı savaşı kazanmasına rağmen İtilaf kuvvetleri karşısında yenilgiye uğradı. Ne 15 Aralık mütarekesi kalıcı olmuş ne de Brest-Litovsk Antlaşması barış getirmişti. Sovyetler burada yitirdiği toprakları geri alamadığı kısmı için savaşmayı 2. Dünya Savaşı’na erteleyecek, bunun için 1939’da Hitler ile anlaşacaktı. 1945’te Avrupa’da çatışmalar sona erip Soğuk Savaş başlarken, Brest-Litovsk’ta bıraktığı topraklardan geriye alamadığı tek yer, Finlandiya hariç Kars ve Ardahan idi. Dolayısıyla Türkiye’den toprak talebinde bulundu. Finlandiya 1918’de kazandığı bağımsızlığını korumuş ama bunun için ülkenin büyük bir bölümü olan Karelya’yı terketmek zorunda kalmıştı. Kars ve Ardahan meselesi, Türkiye’nin kendisini Batı’ya atmasının başlıca nedenlerinden birisi olacaktı.

    Savaşla barış arasında, nefes alıp toparlanma-6
    Siperler arası futbol Askerlerin mektuplarında 1914 Noel ateşkesi sırasında bir futbol maçı düzenlemeyi düşündükleri geçiyor, ama bu maçın gerçekleşip gerçekleşmediği bugün kesin olarak bilinmiyor.

    11. ayın 11’inde saat 11.00’de…

    Bir başka ilginç konu da barış getirmemiş olan bir mütareke ve barış antlaşmasıdır. 1918’de Almanya, sınırlarına tek bir düşman askeri ayak basmamış olmasına rağmen, açlık ve tükenmişlik nedeniyle ateşkes istedi. Böylece savaşın başlamasından 51 ay sonra, 11. ayın 11. gününde, saat 11.00’de Batı cephesinde silahlar sustu. Almanların yakıp yıktığı Fransa ve onlar kadar olmasa da gene büyük insan kaybına uğrayan İngiltere, Almanya’ya tek taraflı olarak çok ağır koşulları olan Versailles Antlaşması’nı dayattılar. Bu, Almanya halkı arasında muazzam bir infiale neden oldu. Aylarca bekledikten sonra ülkelerinin büyük toprak kaybını ve muazzam savaş tazminatlarını kabul edemedikleri gibi, en çok savaş suçlusu olarak gösterilmekten rahatsız oldular. 1871 yılı nasıl her Fransızın zihnine intikam (Almanya’ya karşı) tohumları ekmişse, 1919’da da aynısı Almanların için geçerli oldu. Durumun vahametini anlayan İtilaf Orduları Başkomutanı Foch “Bu bir barış değil, 20 yıllık bir ateşkestir” öngörüsünde bulundu. Gerçekten de aradan tam 20 yıl geçtikten sonra, 1939’da toplar gene gürledi. Versailles Barış Antlaşması aslında uzun bir ateşkes olmuştu.

    Savaşla barış arasında, nefes alıp toparlanma-2
    Savaşla barış arasında, nefes alıp toparlanma-3
    20 yıllık ateşkes 1. Dünya Savaşı’nın sonunda imzalanan Versailles Antlaşması’nın Almanya’ya dayattığı şartlar o kadar ağırdı ki, İtilaf Orduları Başkomutanı Foch, “Bu ancak 20 yıllık bir ateşkestir” demişti. Öngörüsü doğru çıktı.

    Türkiye ve Mondros Bırakışması

    Türkiye ise Almanlardan birkaç önce, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’ni kabul etmek zorunda kalmıştı. Aslında Bulgaristan’ın 28 Eylül’de Selanik’te mütareke imzalamasıyla Türkiye’nin Almanya ve Avusturya-Macaristan ile bağlantısı kesilmiş ve onlara haber verilmek suretiyle 5 Ekim’de İspanya aracılığıyla görüşme talep edilmişti. İtilaf tarafından buna herhangi bir yanıt gelmeyince, esir İngiliz General Townshend aracı olarak Limni adasındaki İngiliz komutanlığına gönderildi. Görüşmeler burada yapıldı ve Türk heyeti başkanı Hüseyin Rauf Bey’e baskı altında, Almanya ve Bulgaristan’dan çok daha ağır antlaşma koşulları imzalattırıldı. Bunun nedeni, diğer yenik devletlerin aksine Osmanlı Devleti’nin ve Anadolu Türk varlığının ortadan kaldırılmasının planlanmış olmasıydı. İşgal, silahsızlandırma ve akla gelebilecek her konu İtilaf devletlerinin tercihine bırakılmaktaydı. Nitekim Türkiye namına sadece Kastamonu çevresinde minik bir toprak bırakılan Sèvres Antlaşması 1920 yazında İstanbul hükümetine imzalatıldı. Ancak bu arada Anadolu direnişi başlamış, İstanbul hükümeti ve Sèvres’in meşruiyeti ortadan kalkmıştı. Nitekim Batılı ülkeler Büyük Taarruz’dan sonra yeniden barış görüşmelerine oturmaktan başka çare bulamadılar.

    Türkler, Mondros’tan itibaren 1 hafta eksiğiyle 58 ay süren İstiklal mücadelesini kazanarak 24 Temmuz 1924 tarihinde Lausanne’da yeni barışı imzaladılar. Almanya 20 yıl sonra savaşa girip tekrar yenilirken, Türkiye daha barış antlaşması imzalanmadan savaşarak ayakta kalmayı başardı. İstiklal mücadelesinin tam olarak kavranması için mütareke ile barış süreçlerinin nasıl bir akılla başarıya dönüştürüldüğü, yönetilebilir hale getirildiği anlaşılmalıdır. Osmanlı askerî teşkilatının son olumlu işi de, toplam mevcudu 40.801 asker, 256 top ve 240 makinelitüfeğe indirilen Türk Ordusu’nu 9 kolordu ve 20 tümen olarak teşkilatlandırmasıydı. Bu 9 kolordunun toplam asker ve silah sayısı tek bir normal kolorduya eşitti ama, bunlar teşkilat ve çekirdek kadrolarıyla birlikte yeni ordunun oluşturulmasını sağladılar.

    Vietnam örneği

    Ateşkesin ve antlaşmaların barış getirmediği çok önemli örnekler Vietnam Savaşı’ndan verilebilir. Bu savaşın birinci aşamasında Fransızlar Dien Bien Phu’da tayin edici yenilgiye uğradıktan sonra 1954 Temmuz’unda Cenevre’de yapılan barış görüşmelerinde ülkenin ikiye bölünmesi ve birleşme için iki yıl içerisinde seçim yapılması kabul edildi. Ho Chi Minh bu seçimlerin yapılmayacağını biliyordu ama toparlanmak için zamana ihtiyacı olduğu gibi, ordusuna yardım eden Çinlilerin vesayetinin kalıcı hale gelmesinden de korkuyordu. Kısa bir süre sonra ülkesini birleştirmek için savaşa yeniden başladı. Bu defa karşısında Amerikalılar olacaktı. 1973’e kadar süren, 58 bin Amerikalı ile 1 milyondan fazla Vietnamlının hayatını yitirdiği savaşlardan sonra Paris’te yeni bir barış antlaşması imzalandı. Amerika çekildi. Ancak Kuzeyliler iki yıl içerisinde Saygon’a girerek ülkeyi birleştirdi. Savaş 28 yıl sürmüştü.

    Birleşemeyen Kore

    Vietnam çok ağır bir bedel ödeyerek birleşti ama Kore iki ayrı ülke olarak kaldı. 2. Dünya Savaşı biterken Kore iki ayrı nüfuz bölgesine ayrılmış olup, Güney Kore’nin nüve halindeki ordusu çok az sayıda Amerikan birlikleriyle destekleniyordu. Kuzey Kore ise SSCB ve yeni kurulmuş olan Çin Halk Cumhuriyeti’nin yardımlarıyla güçlü bir ordu oluşturmuştu. Kısa sürede ülkenin tümünü ele geçirebileceklerini düşünen Kuzeyliler, 2. Dünya Savaşı’ndan kalan Rus T-34 tankları ve uçakların desteğiyle 25 Haziran 1950 tarihinde hücuma geçerek en güneydeki Pusan limanı ve çevresi hariç ülkeyi ele geçirdiler. Ancak bu son mevzii ayakta kaldı ve Amerikan tümenleri BM çerçevesinde oluşturulan uluslararası bir gücü de yedeğine alarak güçlü bir karşı taarruza geçti. Savaş üç yıl ileri-geri devam ettikten sonra 38. Paralel sınır ve geçici ateşkes hattı olarak kabul edilerek 27 Temmuz 1953 tarihinde ateşkes yapıldı. Ancak devamı gelmedi. O tarihten beri ne barış ne savaş durumu sürüyor ve dünyanın en tahkimli ateşkes hattının iki tarafında savaşa tam hazırlıklı birlikler aralıksız hazır bekliyor. Çin dahil savaşanların ölü ve yaralı olarak toplam 1.956.000 kayıp verdikleri, ayrıca 2 milyon sivilin hayatını yitirdiği savaşlar başladığı yerde donup kalmış gibidir.

    Savaşla barış arasında, nefes alıp toparlanma-1
    Ne barış ne savaş Kore Savaşı’nı sona erdiren ateştes antlaşması ABD Ordusu’nu temsilen William Harrison, Jr. ile Kore Halk Ordusu’nu temsilen General Nam II tarafından imzalandı. Antlaşma barışçıl bir çözüm sağlanana dek silahlı eylemleri durdurmayı amaçlıyordu, fakat henüz bu çözüme ulaşılamadı.

    Sri Lanka ve Tamiller

    İyi biten bir içsavaş, Sri Lanka’da hükümet güçleri ile Tamil gerillaları arasında 30 yıla yakın süren mücadeledir. Burada da 2002’de uluslararası aracıların da gayret gösterdikleri bir ateşkes olmuş ama bu kısa sürede bozulmuştu. Ne var ki hükümet güçlerinin kesin üstünlük sağlamaları üzerine 2009’un Mayıs ayında bu sefer kalıcı olacak bir ateşkes yapıldı. Sri Lanka’da barışın tesis edilmesinde hükümetin eski gerillaları kazanma ve iş sahibi yapmak için gösterdiği ciddi çabanın önemli katkısı oldu.

    Sri Lanka’da barış kurulurken Afganistan, Irak ve Suriye yabancı işgaline uğrayarak sonu gelmez savaşların sahnesi haline geldiler. Burada kimi zaman alan kontrolü sağlayan güçler bazen çok ağır bombardımanlar, bazen özel birlikler, çoğu halde resmî olmayan vekil güçler tarafından yokedilmeye çalışıldı. Her iki taraf da bunu yerkürenin her tarafında sürüncemeli çatışmalar haline getirdiler.

    Günümüzdeki gayrı-nizami savaşlar, farklı ateşkes ve barış süreçlerinden geçmektedir. Bunlar zayıf güçler tarafından güçlü tarafın iradesini zayıflatma amacıyla yürütülen çok uzun süreli yıpratma savaşları olup, birçok durumda 10 yıllar süren düşük yoğunluklu, hiçbir aşamasının tayin edici muharebe safhasına ulaşmadığı uzatılmış çatışmalardır. Bu çatışmaların yoğunlaştığı Irak, Libya ve Suriye gibi bölgelerde ateşkesler de kalıcı olmuyor, güç toplayan tekrar saldırıya geçiyor. Öte yandan İsrail ile Mısır ve Ürdün arasındaki savaşlardan sonra barış sağlanmış, ama Suriye ve Filistinli Araplar ile barış 100 yıla yakın süredir tesis edilememiştir. Burada yapılan ateşkesler ancak çatışmaların bir süre askıya alınmasından ibaret kalmıştır.

    LAHEY SÖZLEŞMESİ

    Modern mütarekenin oluşumu ve koşulları

    Savaşta mütareke konusu Lahey Sözleşmesi’nde (The Hague Convention) belirlenerek uluslararası hukukun parçası haline gelmiştir. Bunlar 1899 ve 1907’de Hollanda’nın Lahey (Den Haag veya The Hague) kentinde yapılan uluslararası toplantılarda kabul edildi. Sözleşmenin 5. Bölüm’ünü oluşturan 36’dan 41’e kadar olan maddeler bu konuya ayrılmıştır. 36. Madde’ye göre mütareke, savaşan taraflar arasında karşılıklı antlaşmayla askerî operasyonları sona erdirir. Şayet süresi belirlenmemiş ise taraflar askerî operasyonlara istedikleri zaman başlayabilir, ancak mütareke koşulları içerisinde belirlenmiş olan ayrı bir süre öncesinde uyarı yapmakla yükümlüdür (örneğin “24 saat sonra ateşkese son veriyorum” vs. şeklinde). 37. Madde mütarekenin genel veya yerel olabileceğini, 38. Madde de bu antlaşmanın belli sürede yetkililere ve birliklere bildirilme zorunluluğundan sözeder. 39. Madde tarafların nasıl iletişim kuracaklarını belirtir. 40. Madde ciddi ihlalin taraflara çatışmaya tekrar başlama hakkı vermesini, 41. Madde de bireysel ihlallerin cezalandırılmasını ve tazminat isteme hakkını ifade etmektedir.

    Savaşla barış arasında, nefes alıp toparlanma-5

    ÇANAKKALE – 24 MAYIS 1915

    Arıburnu ve ateşkes: Acılara rağmen…

    Mustafa Onur Yurdal

    Çanakkale muharebeleri sırasında, Türk tarafının 19 Mayıs 1915 tarihinde Arıburnu sektöründe gerçekleştirdiği karşı taarruz başarısız olmuş, saldırıda 3.855 asker şehit olmuş, 5.967 kişi yaralanmıştı. ANZAC birliklerinin kayıpları ise 160 ölü, 468 yaralıydı.

    Saldırıdan sonra iki cephe arasındaki insansız alanda (özellikle bugünkü Hüseyin Avni Bey mezarından Kırmızısırt-Gedikdere ve Bombasırtı-Kesikdere’ye çıkan hatlarda) binlerce şehit ve yaralı vardı. Yaralılar kan kaybından hayata veda ederken cesetler kokuşmaya başlıyordu. 21 Mayıs günü öğle vakti ANZAC birliklerinin talebiyle, cesetleri gömmek için bir ateşkes yapılması görüşüldü. Ateşkes öncesi Türk tarafı adına görüşmeleri yürüten 3. Kolordu Harekat Şube Müdürü Binbaşı Ohrili Kemal ile İtilaf tarafından Binbaşı Aubrey Herbert (İngiliz istihbaratından ve parlamento üyesi), 24 Mayıs günü saat 07.00’den 16.30’a kadar karşı cephelerde gözlemci olarak bulundular.

    Savaşla barış arasında, nefes alıp toparlanma-4
    Çanakkale’de 9 saatlik mola 24 Mayıs 1915’te iki tarafın da şehitlerini gömmesi için Çanakkale Savaşı’na dokuz saatlik bir ara verildi. Ateşkes sırasında birbirlerini ilk defa gören askerler arasında ufak tefek hatıra, tütün, çikolata alışverişleri görüldü.

    24 Mayıs sabahı, ateşkes hükümleri gereğin dokuz saatte işi bitirmek üzere yoğun bir çalışma başladı. Antlaşmaya göre; iki siper arası İngiliz (ANZAC), Osmanlı ve tarafız olmak üzere üç bölgeye ayrıldı. Her iki taraftan ikişer kurmay subay (Türk tarafından Binbaşı İzzettin Çalışlar ile Yüzbaşı Mehmet Nâzım; İngiliz tarafından Yarbay Andrew Skeen ve Binbaşı Thomas A. Blamey); ikişer doktor (Türk tarafından Binbaşı Hüseyin Hüsnü, Yüzbaşı Arif Hikmet; İngiliz tarafından Yarbay Neville Howse ve Yarbay Hough), ikişer tercüman (Türk tarafından Tahir ve Sadık, İngiliz tarafından Aubrey Herbert ve ismi belirlenemeyen bir diğer tercüman) ile 100’er asker görevlendirildi. Türk ve ANZAC askerleri 15 metre arayla karşılıklı dizildiler.

    Sıhhiye erleri önce salgın hastalık için ve kara sineklerden korunmak için önlemler aldı. Bütün şehitlerin künyeleri toplandı. Bunlar toplu mezarların kazıldığı yere götürülerek dinî merasimle gömüldü.

    Merkeztepe bölgesinde, iki taraf siperleri birbirlerine 8 metreye kadar yaklaşmıştı. Muharebeler sırasında sürekli olarak birbirlerini duyan Türk ve Avustralyalı askerler, ilk defa birbirlerini yaşarken de gördüler. Avustralya askerleri elbiselerinden birer düğme koparıp, hatıra olarak Türk askerlerine veriyordu. Türk askerler de, ufak para, tütün vesair hatıralarla onlara karşılık verdiler. Taraflar arasında birbirlerine çikolata ve sigara ikramında bulunanlar dahi oldu. Ateşkes saat 16.30’da sona erdiğinde tüm askerler kendi siperlerine döndü ve hemen akabinde ilk kurşun atıldı. Bundan sonra aynı cephede yer yer birbirine sigara, süt, sığır bifteği, tütün vb. şeyler atan askerler de görüldü.

  • İstanbul Arkeoloji Müzeleri

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri bir milyonu aşkın eserle dünyanın en büyük müzelerinden… Öyle ki Mezopotamya’dan Afrika’ya, Arap Yarımadası’ndan Balkanlar’a uzanan çeşitli kültürlere ait çok kıymetli koleksiyonu ancak Hermitage, Louvre, British Museum gibi müzelerle kıyaslanabilir. Buradaki başyapıtlardan Sayda Lahitleri’ni, Artemis Tapınağı’nın frizlerini ya da İskender Başı’nı kaçırmanızın imkanı yok. O zaman, bu meşhurların arasında ilk anda göze çarpmayan eserlerin olağanüstü hikayelerine bakalım…

    1800’lerin son çeyreğinde, çalkantılar, savaşlar, isyanlar arasında sıkışmış bir Osmanlı Devleti… Bu zorlu dönemde, çağdaşlarının geçmişle ilişkisini değiştiren, arkeoloji ve sanattaki izleri bugün bile kazılı duran bir isim: Çoğumuzun ressamlığıyla tanıdığı Osman Hamdi Bey. Müzenin koleksiyonunu zenginleştirmek için Nemrut Dağı, Myrina, Kyme nekropollerinde, Lagina Hekate Tapınağı’nda ve 1887-88’de Sayda’da Krallar Nekropolü’nde kazılar gerçekleştiren Osman Hamdi Bey, aynı zamanda mevcut eski eser koleksiyonlarını bilimsel bir tarzda sınıflandırmış ve katalogların hazırlanmasına önayak olmuştu. Eserler artık müze binasına sığamaz durumdaydı. Bu nedenle Türkiye’nin müze olarak inşa edilen en eski binasını, bugünkü Gülhane Parkı’nın içindeki Çinili Köşk’ün karşısına yaptıran da Osman Hamdi Bey’di. 1891’de Lahitler Müzesi adıyla açılan bu yapı, o dönemde dünyada müze olarak tasarlanan 8-10 binadan biriydi.

    Osmanlıların Batılı anlamda müzecilikle değil ama eski eserler ve onlara sahip olmakla ilgili bir kavramları olduğunu tahmin ediyoruz. Örneğin cephane ambarı olarak kullanılan Aya İrini Kilisesi’nde eski silahların toplandığını, 19. yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti’nin çeşitli bölgelerinde bulunan eski eserlerin İstanbul’a getirilerek yine Aya İrini’de depolandığını biliyoruz. Böylece Arkeoloji Müzeleri’nin ve Askerî Müze’nin temellerini oluşturan iki koleksiyon oluşmuştu: Mecma-i Asâr-ı Atika (Eski Eser Koleksiyonu) ve Mecma-i Esliha-i Atika (Eski Silah Koleksiyonu). Bu eserlere ilk defa müze ismi, Âli Paşa’nın (1815-1871) sadrazamlığı döneminde verilmiş, koleksiyon “Müze-i Hümayun” adını almıştı. Müze ismi verilmeden çok önce de Aya İrini’yi gezen kimi konuklara buradaki zırh, kalkan ve silahların gösterildiğini biliyoruz. Hatta bu ziyaretçiler daha fazla kalmak istediklerinde onlara Cuma selamlığı sırasında bunları giyen askerleri görebilecekleri söylenmiştir. Buradan anladığımız, eski eserler sadece sergilenmek ve saklanmakla kalmıyor, bilfiil kullanılıyordu da…

    Bugün müze, Ana Bina, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk olmak üzere üç ana birimden oluştuğu için çoğul biçimde “İstanbul Arkeoloji Müzeleri” diye anılıyor. Ancak Hermitage, Louvre, British Museum gibi imparatorluk müzeleriyle kıyas kabul edecek bir koleksiyona sahip İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ni diğerlerinden ayıran çok önemli bir özelliği var: Temiz bir koleksiyona sahip olması! Yani, buradaki koleksiyon başka bir uygarlıktan, o halkların izniyle ya da izinsiz alınan eserlerden değil, Osmanlıların asırlardır yönettiği, vatan kabul ettiği topraklardan gelen eserlerden oluşuyor. Bu topraklar da yeni işgal edilen ya da sömürgeleştirilen topraklar değil, 15. yüzyıldan beri yaşadığımız coğrafya… Bu durum, ne yazık ki bahsettiğimiz diğer imparatorluk müzelerinin hiçbiri için geçerli değil.

    Bütün Akdeniz coğrafyasından gelmiş başyapıtlarla dolu bir müze burası. Geçen Eylül ayında sekiz yıllık tadilatın ardından açılan Sidon Kral Nekropolü Salonu başta olmak üzere, görülebilecek yüzlerce eser var. Ama size Sayda Lahitleri’ni, Artemis Tapınağı’nın frizlerini yahut İskender Başı’nı ziyaret edin demeyeceğiz. Bunları zaten kaçırmanızın imkanı yok. Bazıları modern insana çok ilginç hikayeler anlatan, kenar köşede gizlenmiş hikayelere odaklanıyoruz bu sayıda…

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri-4

    1 – DÜNYANIN EN ESKİ AŞK ŞİİRİ

    Yalvarırım okşayışlarını ver bana…’

    Yıl 1889… Günümüz Irak’ının güneydoğusunda bulunan antik Sümer kenti Nippur’da, MÖ 2037-2029 (Yeni Sümer – 3. Ur Dönemi) arasına tarihlenen çiviyazılı bir tablet bulunur. Tablette ne yazdığının anlaşılması içinse 1951’de İstanbul’a gelip Sümer tabletleri üzerine çalışmaya başlayan Amerikalı Asurolog ve Sümerolog Samuel Noah Kramer’i beklemek gerekir. Prof. Kramer tarafından deşifre edilen, Muazzez İlmiye Çığ tarafından Türkçeleştirilen tablette, dünyanın en eski aşk şiiri vardır. Guinness Dünya Rekorları’nın da onayladığı Eski Şark Eserleri Müzesi Çivi Yazılı Belgeler Arşivi’nin “İstanbul #2461” numaralı tableti, büyük ihtimalle Sümer kralı Suşin’le evlenen bir rahibe tarafından yeniyıl bayramını kutlama töreninde söylenmek üzere kaleme alınmış. Sümer inancına göre toprağın bereketini ve döl yatağının verimli olmasını sağlamak amacıyla kralın yılda bir kez bereket ve aşk tanrıçası İnanna yerine bir rahibe ile evlenmesi kutsal bir görevdi. Şölenler sırasında müzik ve dans eşliğinde söylenen bu erotik şiirin Türkçe tercümesi şöyle diyor:

    Güvey, canımın içi / Gönül açar güzelliğin, bal gibi tatlı / Aslan, canımın içi / Hoştur güzelliğin, bal gibi tatlı.

    Beni esir ettin, titreyerek önünde durayım / Güvey, yatak odasına götür beni / Beni esir ettin, titreyerek önünde durayım / Aslan, yatak odasına götür beni.

    Güvey, benden zevkini aldın / Söyle anama, sana tatlılar verecek / Babam sana armağanlar verecek / Ruhun, bilirim ruhunun nerede neşelendiğini / Güvey, şafağa değin uyu evimizde / Yüreğin, bilirim yüreğinin nerede sevindiğini / Aslan, şafağa değin uyu evimizde.

    Sen, beni sevdiğin için / Yalvarırım okşayışlarını ver bana / Yüce tanrım, yüce koruyucum / Enlil’in yüreğini sevindiren Şusin’im / Yalvarırım okşayışlarını ver bana.

    Senin bal gibi tatlı yerin, yalvarırım elini onun üstüne koy / Elimi gişban-giysisi gibi onun üstüne koy / Elimi gişban giysisi gibi onun üstüne kapa.

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri-6
    Eski Şark Eserleri Müzesi’nde bulunan çiziyazılı tablette, Guinness Rekorlar Kitabı tarafından da tescillenmiş dünyanın en eski aşk şiiri yazılı..

    2 – BAHÇEDEKİ BENZERSİZ ÇEŞME

    Altı Bizans, üstü Osmanlı…

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri-7

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin muhteşem bahçesinde altı Bizans üstü Osmanlı döneminden kalma bir çeşme gözünüze çarpabilir. Bugün İstanbul’da 2.000 civarı Osmanlı çeşmesi var ama görülebilecek yegane Bizans çeşmesi bu. Nerede bulunduğu kayda geçmeyen bu eser, üzerindeki mermer işçiliğinin zenginliğine bakılacak olursa büyük ihtimalle bir köşk, kasır veya konağın bahçesini süslüyordu. Alt kısmı, haç gibi detaylarından da anlaşılabileceği üzere Bizans döneminden kalma; üst kısmındaki lale motifleri ise Osmanlı dönemi estetiğini yansıtıyor. Üstelik bu iki zarif parça birbiriyle öyle güzel uyum sağlamış ki, özellikle dikkat etmeyen biri farklı dönemlerde yapıldıklarını mümkün değil anlayamaz. Birbiriyle içiçe geçen, birbirinin üzerine inşa edilen ve birbirlerini devam ettiren iki uygarlık bu çeşmede somutlaşıyor, adeta İstanbul’un bir özetini sunuyor. Belki de bu özelliğiyle, çeşmeyi kentin simgelerinden biri ilan etmek gerek.

    3 – ASSURNAZİRPAL’İN SARAY RÖLYEFİ

    Irak’ın süslü cinleri ve takıları

    Eski Şark Eserleri Müzesi’de, İslâm kültüründe sıklıkla bahsi geçen putlardan Mısır mumyalarına, İştar kapısının muhteşem kabartmalarından Kadeş Antlaşması’nın çiviyazılı tabletine yüzlerce eser arasında hangisinin en ilginç olduğuna karar vermek oldukça güç…

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri-9

    MÖ 883-859 arasına tarihlenen üç boynuzlu, kanatlı Assur cin tasvirleri, belki buradaki en ilginç ya da en özel eser değil ama, zengin detaylarıyla bizi başında en uzun süre oyalayan eserlerden. Assur ve Urartu inanışında, hayat ağacı olarak kabul edilen servilerin yanında, ellerindeki çam kozalaklarıyla ayin kovalarından ağaca su serpen cinler, bereket dileklerini ifade ediyor. Assur kralı 2. Assurnazirpal’ın bugünkü Irak’ın Nimrud bölgesinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan duvar kabartmalarındaki sakallı-bıyıklı cinlerin süslü küpeleri, bilezikleri, entarilerindeki püsküller, sandalet ve pazubendleri, at başı şeklindeki kama sapları özellikle görülmeye değer. 1845’te İngiliz arkeolog Austen Henry Layard’ın bulduğu parçaların büyük çoğunluğu British Museum’un Assurlular bölümünde sergileniyor. Nimrud’da kalan eserler ise 2015’te IŞİD’in bölgedeki tarihî kalıntıları parçalaması sonrasında ciddi anlamda azalmış.

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri-8
    Cin Aksesuarları Assur döneminden kalma cin tasvirlerinin küpeleri, bileklikleri, pazubendleri oldukça süslü olduklarını düşündürüyor.

    4 – ARABA YARIŞI BETİMLİ KABARTMA

    Donuk arkaik dönemin hareketli heykeli

    At yarışları, antik dönemin futbol müsabakaları gibi… Cenaze törenlerinden sportif etkinliklere kalabalıkları eğlendirmek için sıklıkla yarışlara başvurulduğu gibi, antik döneme ait eserlerde de yarış motiflerine bolca rastlanıyor. Örneğin Homeros bize Truva kralı Priamos’un oğlu Hektor’un Akhilleus tarafından öldürülmesinden sonra savaşa 10 gün ara verildiğini, bu arada yapılan en önemli faaliyetlerden birinin de at yarışları olduğunu anlatıyor.

    6. yüzyılın son çeyreğine tarihlenen ve bugünkü Erdek (Balıkesir) yakınlarındaki Kyzikos’ta bulunan bu kabartmadaki iki atın çektiği savaş arabası, Lahitler Salonu’nun görkemli eserleri arasında gözden kaçabilir. Oysa heykel sanatında Arkaik Çağ’dan Klasik Dönem’e geçiş bu kabartmada somutlaşmış. Arkaik Çağ figürlerinin donukluğu, burada yavaş yavaş hareketlenmeye başlamış. Atların hareketini gösterebilmek için bir tanesinin kafasını yukarı kaldırdığını, bacaklarının hareketinden dörtnala bir koşuda olduklarını anlayabiliyoruz. Oysa sürücü, at arabasındaki bir yarışçıdan çok, tarla süren bir çiftçinin sakinliğinde…

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri-10
    Atlar hareketli, sürücü donuk Arkaik dönemin donuk figürlerinden Klasik Çağ’ın hareketli figürlerine geçişi temsil eden bu kabartmada atların dörtnala koştuğunu, sürücünün ise tarla süren bir çiftçi sakinliğinde olduğunu görüyoruz.

    5 – ÇİNİLİ KÖŞK’TE SELÇUKLU SÜVARİSİ

    Bir parçası burada, diğerleri dağılmış

    Çinili Köşk, Sırça Köşk ya da Kasr-ı Kâşi… 1472’de Fatih Sultan Mehmet döneminde Topkapı Sarayı’nın bir parçası olarak inşa edilen bu şaheser yapı, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin içindeki en eski bina. Ayrıca Osmanlı sivil mimarisinin İstanbul’daki tek örneği olması itibarıyla da görülmeye değer. Köşk, günümüzde Selçuklular döneminden Kütahya, İznik ve Çanakkale’ye çok özel bir çini ve seramik koleksiyonuna evsahipliği yapıyor.

    Görmeden ayrılmamanızı önereceğimiz eserse, 12. yüzyıldan kalma bir Selçuklu çinisi. 1907’de yıktırılan Konya’daki Selçuklu Sarayı’ndaki Sultan 2. Kılıçarslan Köşkü’nden getirilen bu kırık parça, yıkılan sarayın üzücü hikayesini hatırlatıyor. Yıkımın sorumlusu 1905-1908 arası Konya valiliği yapan Cevat Bey… Kendisinden yapıdaki tahribatın önlenmesi konusunda yardım istenmiş; o da binanın önemsiz bir yapı olduğunu söyleyip “Merak etmeyin, ben size 200 altın lirayla daha iyisini yaptırırım” demiş. Avrupalılar özel dilekçelerle yıkımı durdurmaya çalışmış, ama başarılı olamamışlar. Selçuklu Sarayı’ndan gelen bu süvari, koşum takımları, elindeki avcı kuşu, şık kaftanı, kuyruğu düğümlü atıyla İstanbul’daki ziyaretçilerine selam vermeye devam ederken sarayın diğer çinileri Berlin İslâm Sanatı, Paris Louvre, Londra Victoria and Albert, Stockholm ve New York Metropolitan gibi dünyanın dörtbir yanından müze ve özel koleksiyona savrulmuş. Umarız bir gün tekrar Konya’ya dönerler.

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri-4
    Rengarenk bir Selçuklu avcısı Yıkılmış bir Selçuklu sarayının kırık-dökük çinileri dünyanın dört bir yanına savrulmuş. Bu çinideki avcının diğer yarısı Berlin’de…

    6 – AB-I HAYAT ÇEŞMESİ

    Tavuskuşu zaten meşhur, siz kuşlara bakın…

    Çinili Köşk’ün en gözalıcı yerlerinden biri, yapının en sonunda yer alan, gece mavisi ve turkuaz karolarla, altın nakış adı verilen motiflerle bezenmiş oda. Odanın en büyük özelliği ise çok ince bir işçilikle duvarın içindeki bir nişe yerleştirilmiş üç boyutlu çeşme… Osman Hamdi Bey’in 1904 tarihli “Ab-ı Hayat Çeşmesi” adlı tablosunda da görülen bu çeşme, tablosuyla karşı karşıya duruyor. Tavuskuşu motifli aynataşının iki yanında manzum birer kitabe yer alıyor.

    Uzun süre, kitabelerden birinde geçen “Hazret-i hakan-ı alem Han Murad-ı kamran” mısrasından dolayı çeşmenin banisinin 3. Murat olduğu düşünülmüş. Fakat daha sonra kitabedeki 1045 (1635-36) tarihi, çeşmenin yapımının 4. Murat’ın hükümdarlık yıllarına denk düştüğü kanısını uyandırmış.

    Biz, çeşmenin ortasında bütün görkemiyle kuyruğunu açmış tavuskuşunun altın renkli bezemelerine bakarken gözden kaçırabileceğiniz bahar dallarına ve bu dallara tünemiş minik kuşlara özellikle dikkat etmenizi hatırlatmak istedik. 

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri-2
    Bahar dallarına kuşlar tünemiş
    Çinili Köşk’ün Tavuslu Çeşme’sinin altın bezemeli ana motifinin yanında gözden kaçabilecek bahar dalları ve içlerine tünemiş dört küçük kuş…

    7 – MİDİLLİLİ KÖPEĞİN MEZARTAŞI

    Sahibimin dostu olup bu mezarı hak ettim’

    Müzenin ana binasında mezar stelleri arasında dolaşırken Akdeniz dünyasının her köşesinden, Yunanistan’dan, Batı Anadolu’dan, Kıbrıs’tan, Ege adalarından gelmiş nefis mezartaşları, lahitler arasında bir köpeğe ait mezartaşına rastlayacaksınız. Yaklaşık 1800 yıllık bu mezartaşı, bir insanla evcil hayvanı arasındaki bağı göstermesi açısından çok etkileyici. Parthenope (Yunan mitolojisindeki sirenlerden birinin ismi) adlı köpeği ölünce sahibi ona bu zarif mezarı hazırlamış. Mezartaşı Midilli Adası’ndan Müze-i Hümayun’a getirilmiş. Kitabesi de sadık Parthenope’nin ağzından yazılmış: “Sahibimin dostu olup bu mezarı hak ettim. Buna bakarak, hem seni hayattayken sevmeye hazır hem de ölünce bedenine özen gösterecek faydalı bir dost bul”. Hayvanlarla insanlar arasındaki sevgi hikayeleri bu toprakların yabancısı değil.

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri-3
    Hayvanseverler mutlaka görmeli Midilli Adası’ndan bir hayvanseverin köpeği için yaptırdığı mezartaşının kitabesi de köpeğin ağzından yazılmış.

    8 – ASKLEPİOS VE HYGİEİA KABARTMASI

    Eczacıların simgesi, bu hikayeye dayanıyor

    Tıp tanrısı Asklepios ve ağrıları dindiren tanrıça Epione evlenip 6 kız, 4 erkek çocuk dünyaya getirmişler. Kızlarının en meşhuru da şüphesiz Hygieia olmuş. Babası hastalıkları iyileştirirken, temizliği temsil eden kızı da sağlıklı yaşamın devam etmesini sağlamak için hastalıklardan koruma görevini üstlenmiş. MÖ 5. yüzyıl sonuna tarihlenen ve bugünkü Selanik yakınlarında bulunan bu kabartmada, Hygieia elinde bir yılan ve kaseyle babasının yanında otururken tasvir edilmiş. Bu kasenin içinde buğday, bal ve yağdan oluşan iyileştirici bir içecek olduğuna inanılıyor. Daha sonra bu yılan ve kase birleştirilerek eczacıların simgesi haline gelmiş.

    Yılan, aynı zamanda tıbbın da simgesi olmuş. Efsaneye göre Tanrıça Athena, Gorgon canavarının kanını toplamış ve Asklepios’a vermiş. Canavarın sağ tarafından kan zehirli, sol tarafındaki şifalıymış. Asklepios da yılan sarılı asasındaki bu şifalı kanla ölüleri diriltirmiş. Ancak insanların ölümsüz olması fikri yeraltı tanrısı Hades’i çok kızdırmış. Hades de kardeşi Zeus’u kışkırtarak Asklepios’un başına bir şimşek fırlatmasına neden olmuş. Derler ki Asklepios’un elindeki reçetenin toprağa düştüğü yerden, her derde deva sarımsak bitmiş. Asklepios’un ölümünden sonra hekimlik sanatını kızı Hygieia sürdürmüş.

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri-1
    Baba-Kız sağlık için
    Şifa tanrısı Asklepios ve hijyen tanrıçası Hygieia yanyana oturmuş, biri hastalıkları iyileştirmek için biri de hastalık olmadan engellemek için çalışıyor.
  • Güvenilir Divan’dan Ulusal Konsey’e

    Güvenilir Divan’dan Ulusal Konsey’e

    Avusturya İmparatorluğu, birçok konuda benzerlik gösterdiği komşusu ve hasmı Osmanlı Devleti gibi modern anlamda bir parlamentoya çok geç ve sancılı bir şekilde kavuşmuştu. 100 yıl önce, 10 Kasım 1920’de kurulan iki kamaralı Avusturya Parlamentosu, tıpkı Türkiye’deki gibi kesintilere uğrayan sancılı bir cumhuriyetleşme sürecinin sonucu…

    Habsburg monarkları, 1760’da “aydınlanmış despot” olarak değerlendirebileceğimiz Arşidüşes Maria Theresa, “Staatsrat” (Devlet Divanı) adlı kurumu devreye sokana dek kadim “Geheimrat”dan (Güvenilir Divan) aldıkları fikirlerle topraklarını yönettiler.

    Habsburg politik sistemindeki esas değişim ise Avrupa’nın birçok yerinde olduğu gibi 1848’de “Avrupa Baharı” veya “Halkların Baharı” diye adlandırılan devrimlerle gerçekleşti. Aynı yıl “Reichstag” (İmparatorluk Meclisi) kuruldu, ama bu kurum Mart 1849’da kısa ömrünü tamamladı. Devrimci bir bağımsızlık mücadelesi içindeki Macarlar ise monarşi toprakları dahilinde olmalarına rağmen bu meclise katılmamışlardı. Sadece 20 gün geçerli olabilen Pillersdorf Anayasası’ndan sonra Kremsier Anayasa Taslağı oluşturuldu. Bu sırada 1. Ferdinand tahttan çekilerek yerini yeğeni Franz Joseph’e bıraktı. Henüz 18 yaşında olan Franz Joseph’in gençliği nedeniyle yenilikçi olacağı varsayılsa da o da reaksiyoner, gerici ve mutlakiyetçi politikalar gütmeye devam etti.

    1849’da “Dayatılan Mart Anayasası” (Oktroyierte Maerzverfassung) yürürlüğe girdiyse de hiçbir zaman tam olarak uygulanamadı. Buna göre çift kamaralı bir parlamento kurulacak; üst kamara bölge meclislerinden gönderilecek temsilcilerden, alt kamara ise belli bir oranda vergi ödeyen erkeklerin vereceği oyla seçilen vekillerden oluşacaktı. 1849 aynı zamanda Rus ordusunun yardımıyla Macar ayrılıkçıların yenilgiye uğratıldığı yıldı. Bunun verdiği özgüvenle Franz Joseph anayasayı sürüncemede bıraktı ve ardından “Silvesterpatent” (Noel Beratı) ile 1851’de anayasayı yürürlükten kaldırdı.

    Franz Joseph’in yeni-mutlakiyetçi politikalarına son vermeye mecbur kalması ise 1860’a rastlar. 1859’daki İtalyan Bağımsızlık Savaşı’nın Magenta ve Solferno Muharebeleri’nde ardı ardına gelen mağlubiyetler, ülkenin mali durumuna hayli zarar vermişti. Bu finansal krizden çıkmak için finans çevrelerinin ve sermaye sahiplerinin desteğine ihtiyaç vardı. Bu nedenle Franz Joseph’in uzun süredir talep edilen anayasal-parlamenter monarşiye geçmekten başka çaresi kalmamıştı. 1860’da “Oktoberdiplom” (Ekim Şahadetnamesi) ile gönülsüz de olsa yeni bir anayasa ve parlamentonun sözünü verdi. 1861’de ise “Februarpatent” (Şubat Beratı) ile yeni anayasayı ilan etti.

    Yeni İmparatorluk Anayasası’na göre yine “Reichsrat” adıyla kurulan bu yapı, iki kamaralı bir parlamentoydu: Ayan Meclisi (Herrenhaus) ve Vekiller Meclisi (Abgeordnetenhaus). Ayan Meclisi’nde soylular, ruhban sınıfı ve ülkenin en varlıklı burjuvaları vardı. Vekiller Meclisi ise taca bağlı topraklardaki yerel meclislerden gönderilen 343 vekilden oluşuyordu. Macarlar (kısmen de Galiçyalılar) kendi anayasa ve parlamentolarını talep ettikleri için bunu boykot ettiler. Habsburg Monarşisi, 1848’deki ayaklanmalarından beri Macarları sıkıyönetimle idare ediyor, taleplerini gözardı ediyordu. Bu durum 1866’daki Avusturya-Prusya Savaşı’na kadar sürdü.

    Baba-Kız sağlık için   Şifa tanrısı Asklepios ve hijyen tanrıçası Hygieia yanyana oturmuş, biri hastalıkları iyileştirmek için biri de hastalık olmadan engellemek için çalışıyor.
    İki kamaralı parlamento Ulusal Konsey (Nationalrat) ve Federal Konsey (Bundesrat) olmak üzere iki kamaradan oluşan Avusturya Parlamentosu Kasım ayında 100. yılını dolduracak.

    1815’te kurulan ve Habsburglar’ın başını çektiği Alman Konfederasyonu, 1805’te Napolyon Savaşları sırasında lağvedilen Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun vazifesini görüyor ve hanedana tüm Alman hanedanlarının üzerinde bir konum sağlıyordu. 1866 Königgraetz Muharabesi’nde Prusya’ya karşı mağlup olan Avusturya, artık bu konumunu sürdüremezdi. Özellikle Macar milliyetçilerinin bu zayıf durumu kollayarak bağımsızlıklarını ilan etmesinden korkan Franz Joseph, artık Budapeşte’ye farklı ve dahası eşit bir pozisyon sunmalıydı. 1867’de bu nedenle Avusturya-Macar Antlaşması (Österreichisch-Ungarischer Ausgleich) imzalandı. Buna göre Avusturya İmparatoru aynı zamanda Macar Kralı olacak, tıpkı Viyana’daki gibi bir parlamento Budapeşte’de kurulacak ve Macarlar, dışişleri, savaş ve imparatorluğu kapsayan konularla ilgilenen Maliye Bakanlığı dışında kendi bakanlıklarına sahip olacaktı. Aralık Anayasası (1867) denilen bu anayasa ve onun oluşturduğu siyasi sistem, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun 1918’deki 1. Dünya Savaşı yenilgisine kadar sürdü.

    Son Reichsrat’ın Alman üyeleri 21 Ekim 1918’de Geçici Ulusal Meclis adı altında toplanarak fiilen çifte monarşinin sonunu getirdi. İmparatorluk 3 Kasım’da Villa Giusti Mütarekesi’yle savaştan çekilirken, bundan 9 gün sonra I. Karl tahttan feragat edecek, ardından da yeni meclis Alman Avusturyası Cumhuriyeti’ni ilan edecekti.

    Kurulan Renner Hükümeti, Saint-Germain Antlaşması’nı yeni cumhuriyet adına imzaladı. Staatsrat olarak atanan II. Renner kabinesi, anayasa yazıcı Ulusal Meclis’i kurdu. Bu meclis kadınların da dahil olduğu genel oy uygulamasıyla seçildi. Ayrıca ülkenin ismi Saint Germain Antlaşması nedeniyle Avusturya Cumhuriyeti olarak değiştirildi ve yeni kurulan (Weimar Cumhuriyeti olarak bilinen) Alman Cumhuriyeti ile birleşmesini engellemek için Versailles Antlaşması’nda özel bir maddeyle bir ülkenin diğerinin ilhakı engellendi.

    1 Ekim 1920’da ilan edilen Federal Anayasa Kanunu ile aynı yılın 10 Kasım’ında kurulan iki kamaralı Avusturya Parlamentosu, 1933-1945 arasında sekteye uğradıysa da halen ülkenin yasama işlerini sürdürüyor. Ulusal Konsey (Nationalrat) ve Federal Konsey’den (Bundesrat) oluşan parlamento, (tıpkı Türkiye’deki gibi) kesintilere uğrayan sancılı bir cumhuriyetleşme sürecinin sonucu…

  • 4000 yılın kadim mirası: Antik Anadolu’da meclisler

    4000 yılın kadim mirası: Antik Anadolu’da meclisler

    Assur Ticaret Kolonileri Çağı, Anadolu’da kendine özgü bir sosyo-ekonomik düzenle birlikte kültür, sanat ve ticaretin de geliştiği bir dönem oldu. Bugünkü Kayseri yakınlarında bulunan Kaneş’te (Kültepe) keşfedilen çiviyazılı tabletler, Assurlu tüccarların sorunlarını kent meclislerinde (Karum) çözdüklerini gösteriyor.

    Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nda (MÖ 1950-1720) gerçekleşen ve Anadolu için kırılma noktası oluşturan bazı önemli gelişmeler, beraberlerinde bir hukuk ve meclis sistemi oluşmasına neden olmuştu. Gelişen ticari faaliyetlerle birlikte artan cinayet, soygun, el koyma, kaçakçılık, fidye ve senet ödememe gibi konular, Anadolu’da hukuku ve bununla bağlantılı olarak meclisin kurumsallaşmasını sağlamıştı. Yazı gibi hazır bir biçimde Mezopotamya’dan taşınan bu hukuk ve meclis sistemini, arkeoloji literatüründe “Kapadokya Tabletleri” olarak bilinen Kültepe çiviyazılı kil tabletlerinden öğreniyoruz.  İlk yazılı belgeler ise Mezopotamya’da meclisin varlığından bahsediyor. Sumer uygarlığındaki (MÖ 2900-2500) İhtiyar Meclisi, krallıkla yönetilen kent-devletleri (Ur, Uruk, Kiş, Nippur, Lagaş, Girsu) halindeki Sumerler’in siyasal konularda kent büyüklerine danıştığına işaret ediyor. Sumer’den sonra aynı coğrafyada yani Güney Mezopotamya’da kurulan Eski Babil Krallığı’nda (MÖ 19-16. yüzyıllar) da İhtiyar Meclisi’nin yanısıra bir Genel Meclis’in (Halk Meclisi) olduğunu biliyoruz.

    Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nda hukuk ve meclis sisteminin arkaplanına bakarsak, döneme ilişkin yazılı belgeler, daha MÖ 20. yüzyılın başından itibaren Anadolu halkının çeşitli etnik gruplardan oluştuğunu, bunların da Hitit, Luvi, Pala, Hatti ve Assurlu olduklarını söylüyor. Tabletlerin Eski Assur lehçesi ile yazılmış olmalarından Assurlular’ın Anadolu’ya ticaret yapma amacıyla gelmiş olduklarını ve gelirken de yazıyı getirmiş olduklarını anlıyoruz. Assurlular’ın, bugünkü Kuzey Irak sınırları içinde kalan ülkelerinden Anadolu’ya gelmelerinin en önemli nedeni, kendi memleketlerinde doğal kaynaklardan yoksun olmalarıydı.

    4000 yılın kadim mirası:-3
    Assurlu tüccarlar Anadolu’ya geldiklerinde “karum” dedikleri mahalleler kurmuşlardı. Kayseri yakınlarındaki Kaneş (Kültepe) Karumu’nda bir Kent Meclisi de vardı.

    Assurlu tüccarlar, MÖ 1950’lerden Luvi ve Palalar gibi Hint-Avrupa ırkından olan Hititler’in Anadolu’da ilk siyasi birliği kurduğu MÖ 1720’lere kadar Anadolu’da kalmışlardı. Yaklaşık olarak 230 yıl kadar süren bu dönem, Assur Ticaret Kolonileri Çağı ya da Karum Dönemi olarak anılıyor. Bu dönemde Anadolu’da kuvvetli ve kendine özgü bir sosyo-ekonomik düzenin, kültür ve sanatın geliştiğini gözlemliyoruz. Assurlu tüccarlar kendi ülkelerinde geldiklerinde, Anadolu’nun belli başlı kentlerinin etrafında “karum” dedikleri kendi mahallelerini kurmuşlar ve yerli halkla kaynaşmışlardı. Merkez karum, bugünkü Kayseri yakınlarında bulunan Kaneş’te (Kültepe) yer alıyordu. Anadolu’da dönemin en güçlü kent-devleti olan Kaneş, Assur kentinin resmî ticaret ortağıydı. Bu kaynaşma sonucunda Anadolu sanatı Mezopotamya sanatının özelliklerinin etkisi altında yüksek bir seviyeye ulaşmıştı.

    Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nın en gözalıcı gelişimi de mimaride gerçekleşmişti. 1948’den beri Türk arkeologlar tarafından kazılan Kültepe, dönem mimarisinin en iyi izlendiği merkez oldu. İlk defa bu dönemde Anadolu’da saray diyebileceğimiz avlulu anıtsal yapıların ortaya çıktığı gözlemleniyor. Bu anıtsal yapılarda kentin kralı ya da prensinin oturduğu anlaşılıyor.

    Anadolu’da Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nda görülen ülkeler arası ticaret, kentleri sosyo-ekonomik bakımlardan da geliştirip zenginleştirmişti. Protohistorik (Öntarih) Dönem’de barış içinde madencilikle ve tarımla uğraşan kentler, kendilerini çevreleyen ve koruyan sur duvarlarının da kanıtladığı gibi bu çağda korunabilmek için askeri bakımdan da güçlenip kent-devletlerine dönüşmek zorunda kalmışlardı.

    4000 yılın kadim mirası:-4
    Hellenistik Dönem Halk Meclisleri Hellenistik Dönem’de (MÖ 330-30) yaygınlaşan Halk Meclisleri, “bouleuterion” denilen özel binalarda toplanırdı. Ülkemizdeki en ünlü “bouleuterion”lardan biri Priene’de (sağda), bir diğeri ise İzmir’deki Metropolis Antik Kenti’nde ortaya çıkarılmış (solda).

    Geleneklerini Mezopotamya’dan alan Kaneş (Kültepe) Karumu’nda, bir Kent Meclisi’ne (Bit Alim) de rastlanıyor; meclis üyeleri genellikle Karum’un zengin tüccarlarından oluşuyordu. Bu meclis çoğunlukla Karum’daki Assurlu tüccarlarla ilgili konuları görüşüyordu. Siyasal kararlar alabilen Kaneş Kent Meclisi aynı zamanda kentin en büyük yargı kurumuydu. Fakat Kültepe’de bugüne dek yapılan arkeolojik kazı çalışmalarında Kent Meclisi’ne ait olduğu düşünülebilecek özel bir yapı saptanamadı.

    Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nda Karum’u yani Büyük Pazar Yeri bulunan Anadolu kentlerinde görülen Kent Meclisi, daha sonraları ortaya çıkacak eski Yunan sitelerindeki (MÖ 500) Halk Meclisi’nin (boule) de kurumsal atasını oluşturdu. Özellikle Hellenistik Dönem’de (MÖ 330-30) yaygınlaşan Halk Meclisleri, “bouleuterion” denilen özel binalarda toplanırdı. Genelde kareye yakın dikdörtgen planlı olan bu yapıların içinde tiyatro gibi oturma basamakları da vardı. Ülkemizde en ünlü “bouleuterion”lar, Ephesos, Patara, Priene, Kibyra ve Aphrodisias’ta açığa çıkarılmıştır.

  • Hakimiyet Milletindir

    Büyük Millet Meclisi’nin tam 100 yıl önceki açılışı, Millî Mücadele’nin köşe taşlarından olmasının yanında parlamentonun üstünlüğünü savunanların 1908’den beri yürüttüğü mücadelenin de son adımlarındandı. 2. Meşrutiyet’in ilk parlamentosunun açılışından 31 Mart’a, Bâb-ı Âli baskınından Britanyalılar tarafından çalışamaz hale getirilen son Osmanlı Meclis-i Mebûsan’ına adım adım hâkimiyet-i millîyeye doğru…

    Büyük Millet Meclisi’nin açılışı, ülkemizde parlamento üstünlüğünü isteyenlerle buna karşı olanlar arasındaki mücadelenin, birincilerin kesin zaferinden önce atılmış son adımlarından biridir. Bu mücadele, daha 1908 sonlarında, 2. Meşrutiyet’in ilk parlamentosunun açılmasıyla başlamıştı. Meclis-i Mebûsân 1876 Anayasası’nı tepeden tırnağa değiştirmeye koyulmuş, Şubat 1909 ortalarında başbakan olan Hüseyin Hilmi Paşa ise her ne kadar anayasa değişiklikleri henüz gerçekleşmemişse de hükümetinin hazırlanmakta olan bu değişikliklere göre hareket edeceğini; yani eskiden olduğu gibi padişaha karşı değil, Meclis’e karşı sorumlu olacağını söylemişti. Bu gidişi Meclis’te kanuni yollardan engelleyemeyeceğini anlayan muhalefet de bunun üzerine harekete geçmiş ve 31 Mart Vakası’nı tezgâhlamıştır.

    Halâskâr Zâbitân adlı cuntanın girişimleri de -1912 seçimlerinde hile yapılmış olması ve iktidardaki İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin adam kayırmaları gibi haklı nedenlerle ortaya çıkmış olsa da- aslında hakimiyet-i millîyeye, yani Ağustos 1909’daki anayasa değişiklikleriyle yasallaşan parlamento üstünlüğüne son vermeyi amaçlıyordu. Bu girişimler, Tanzimat döneminden bildiğimiz Bâb-ı Âlî diktatörlüğüne benzer bir yönetimin işbaşına gelmesi sonucunu doğurmuş ve Meşrûtiyet tehlikeye girmişti. İttihat ve Terakki’nin 1913 başında gerçekleştirdiği, Bâb-ı Âlî Baskını olarak bilinen darbe de bu duruma karşı bir tepki, yani parlamentonun son sözü söyleyen merci olarak kalacağı meşrûtî rejime dönüşü sağlayan bir karşı-darbedir.

    Hakimiyet Milletindir-4
    Hakimiyet milletin egemenlik ulusundur 9 Mayıs 1935’te Mustafa Kemal Atatürk’ün katıldığı son CHP Kurultayı olan 4. Büyük Kurultay sırasında kürsünün arkasında Latin harfleriyle “Egemenlik Ulusundur” yazılı levha görülüyor.

    Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkmasını fırsat bilen ve daha şehzadeliği döneminde hâkimiyet-i milliyeye karşı olduğunu bildiğimiz Sultan 6. Mehmet Vahdettin ve Ahmet Tevfik Paşa Hükümeti, 2. Meşrutiyet’e Ocak 1919’un ilk günlerinde son vermişlerdi.

    Ancak yeni bir önder kadro yönetiminde Anadolu’da örgütlenen hâkimiyet-i millîye yanlıları, önce Erzurum Kongresi’nde, sonra da Sivas Kongresi’nde gösterdikleri çabalarla Ekim 1919’da meşrûtî yönetime dönüşü sağladılar. Ne var ki son Osmanlı Meclis-i Mebûsânı, Sèvres Antlaşması’nı daha baştan reddettiği için Britanyalılar tarafından çalışamaz hale getirildi. Dolayısıyla, Ankara’da 23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’ni, yalnızca ülkeyi parçalanmaktan kurtarmaya çalışan bir meclis olarak değil, aynı zamanda ulusal egemenlik ilkesinin zaferi için çalışan bir meclis olarak da görmemiz ve 1908’de başlayan devrimin 1920’de sürdüğünü kabul etmemiz gerekir.

    BİRİNCİ MECLİS VE TARİHYAZIMI TARTIŞMASI

    Devrimlerin göbeğinde Mustafa Kemal ve diğerleri

    Devrim olarak nitelediğimiz süreçlere baktığımızda, bu devrimlerin devrim olarak başlamadığını görürüz. Ankara’daki milletvekilleri, 23 Nisan 1920’den itibaren Ankara’da yeni bir devlet kurulduğu iddiasında değillerdi. Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresindeki bir avuç insanın iradesiyle TBMM’ye katılan milletvekillerinin büyük çoğunluğunun düşüncelerini farklıydı.

    Açıldığı zamanki adıyla Büyük Millet Meclisi, 1921’den itibaren Türkiye Büyük Millet Meclisi, tarih anlatılarında da Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) olarak karşımıza çıkan meclis, her şeyden önce gazi bir meclistir. Anadolu Savaşı’nı yöneten ve zafere ulaştıran meclistir. Dolayısıyla da tarihimizdeki önemi tartışılamaz bile. Ayrıca bu önemi, yalnızca tam bağımsız bir Türkiye’nin oluşmasında oynadığı role de indirgenemez. Birinci TBMM, ulusal egemenlik ilkesinin, yani parlamentonun üstünlüğü ilkesinin kesin zaferinde de çok önemli bir işlev görmüştür. Bu nedenle Birinci TBMM’nin Türk Devrimi dediğimiz süreçteki yeri de tartışılamaz. Zaten kuruluşu da Osmanlı anayasal düzeninin tümüyle dışına çıkılmış olması nedeniyle, kendi başına devrimsel bir gelişmedir.

    Hakimiyet Milletindir-6
    Hâkimiyet milletin egemenlik ulusundur
    15 Ekim 1927’de Mustafa Kemal’in Nutuk’u okurken çekilmiş bu fotoğrafında birinci Meclis binasının duvarında Hattat Mehmed Hulusi Yazgan tarafından yazılmış “Hakimiyet Milletindir” levhası var.

    Bütün bu söylediklerimize karşın birinci TBMM, gerek hukuksal yapısı gerekse de kendisini oluşturan bireylerin siyasal ve toplumsal fikirleri açılarından devrimci bir meclis değildi. Yani 1950’lerin sonlarından itibaren bir yanda Tarık Zafer Tunaya, diğer yanda da Tevfik Bıyıklıoğlu’nun yayınlarıyla ortaya çıkan tarih söylemi çok ciddi bir eleştiriye muhtaçtır. Bu iddia, devrim olarak adlandırdığım bir süreçte çok önemli bir rolü olan bir kurumun devrimci olmadığını ileri sürdüğü için garipsenebilir. Paradoksal gibi gözüken bu yaklaşım, aslında bir tarih yöntemi eleştirisi, özellikle de devrimlere özgü tarihyazımının bir eleştirisidir. Özetle söylenecek olursa, çoğu devrim tarihinde görülen erekselcilik boyutu, bugüne kadarki birinci TBMM algımızda da egemen olagelmiştir. Bu da, gene kısaca söylenecek olursa, yeni Türkiye Devleti’nin 23 Nisan 1920’de açılan Birinci TBMM ile başladığı fikridir.

    Devrim olarak nitelediğimiz süreçlere baktığımızda, gözden kaçması kesinlikle mümkün olmayan birçok özellik, bu devrimlerin devrim olarak başlamadığını gösterir. Eğer Büyük Britanya, Fransa veya İspanya’yla ve her durumda yerlilerle savaşı göze alıp Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarında birikmiş yerleşimcilerin batıya doğru yayılmasını yasaklamasa, Amerikan Devrimi büyük olasılıkla ortaya çıkmayabilirdi. Daha da önemlisi, eğer Büyük Britanya yönetimi birçok yıl sonra yapacağı önemli bir siyasal reformu 1770’lerde yaparak seçme ve seçilme hakkını genişletmiş olsa, Amerikan Devrimi diye adlandırdığımız süreç hiç ortaya çıkmazdı. Nitekim Amerikalıların o çok meşhur “Temsil yoksa vergi de yok” sloganını o günlerde gayet mantıklı bulan birçok Britanyalı vardı. Ama olmadı ve Amerikalılar Westminster’a kendi milletvekillerini bir türlü gönderemediler, sonunda da kendi parlamentolarını kurdular.

    Hakimiyet Milletindir-11
    Dualarla açılış 23 Nisan 1920’de Hacı Bayram-ı Veli Camii’ndeki Cuma namazının ardından tekbirlerle Meclis binasına doğru yola çıkan kalabalık, Fehmi Hoca’nın hatim duasının ardından içeri girdi. Hoca mebuslar Meclis’te hep bir ağızdan dualar ediyorlardı. Bayraklarla süslenen kürsüye de Kur’an-ı Kerim ve Sakal-ı Şerif konmuştu.

    Fransız Devrimi’nde de durum farklı değildi. Devrimsel süreç başladığında Fransız seçkinlerinin en büyük arzusu ülkelerinin siyasal ve malî yapısını Büyük Britanya’nınkilere benzetmekti. Yani istenen şeyler, o güne kadar yeryüzünde görülmemiş, çılgınca ütopik şeyler değildi. Bir parlamento kurulacak ve kralın hakları kısıtlanacak; bir de soylular tıpkı Büyük Britanya’da olduğu gibi, yıllık kazançlarına orantılı olarak vergi vermeyi kabul edeceklerdi. Bunlar olamadı. Fransız Devrimi tarihçisi François Furet, Fransız Devrimi’nin aslında 1787’de, Soylular Meclisi’nin vergilendirilmeyi reddetmesiyle başladığını söyler. Kral da Britanyalı mevkidaşı gibi olmayı gurur meselesi yapmasa Fransız Devrimi pekala olmayabilirdi. Unutmamamız gerekir ki birçok Batı Avrupa ülkesi, insan haklarına saygılı çağdaş bir demokrasi olma yolunda devrim yapıp kral kafası kesme ya da cumhuriyet ilân etme ihtiyacı duymamıştır.

    Birinci TBMM’ye gelince… İlk bakmamız gereken, 29 Nisan 1920’de çıkarılan Hıyânet-i Vataniye Kanunu’dur; zira TBMM’nin çıkardığı ikinci kanun olan bu metin yeni meclise meşruluk sağlayan, kurucu bir metindir. Bu metinde TBMM, kendisini geçici bir kurum olarak tanıtır. Yani Hilâfet ve Saltanat makamlarıyla Osmanlı topraklarını yabancıların elinden kurtarıp saldırıları savuşturduğunda TBMM’nin varoluş nedeni ortadan kalkacaktır. Dolaylı olarak, “Bu amaçlara ulaşıldığında başkentimize ve meclis-i mebûsânımıza, yani meşrûtî yönetimimize döneceğiz” denmektedir.

    Hakimiyet Milletindir-3
    Meclis komisyonları için yapılan seçimlerde ise ilk devre milletvekillerinden Neşet (İstanbul), Hacim Muhittin (Karesi) ve Abdülhalim (Konya) beyler oy verirken görülüyor.
    MECLİS’İN KURUCU METİNLERİNDEN

    Hıyânet-i Vataniyye Kânûnu

    29 Nisan 1336 ve 30 Recep 1338

    Nümero 2

    Madde 1 – Makâm-ı Muallâ-yı Hilâfet ve Saltanat’ı ve Memâlîk-i Mahrûse-i Şâhâne’yi yed-i ecânibden tahlîs ve taarruzâtı def maksadına matûf olarak teşekkül eden Büyük Millet Meclisi’nin meşrûiyyetine isyânı mutazammın kavlen veyâ fiilen veyâ tahrîren muhâlefet veyâ ifsâdâtda bulunan kesân hâin-i vatan addolunur.

    NOT: Bu kanunda 15 Nisan 1923 tarihinde yapılan değişiklikle üzeri çizili bölüm kaldırılmış, böylece TBMM kalıcı bir kurum olmuştur.

    Burada dikkat etmemiz gereken bir husus da birçok milletvekilinin kanunlarımızda yeri olmayan, dolayısıyla da bakışaçılarına göre devrim ya da isyan olarak görülebilecek bir oluşum olan Birinci TBMM’nin geçici olduğunu söyleyen bu kanun sayesinde Ankara’ya gidip Meclis’e katılmayı kabul etmiş olmasıdır.

    Bu söylediklerimiz, Ankara’daki milletvekillerinin 23 Nisan 1920’den itibaren Ankara’da yeni bir devlet kurulduğu iddiasında olmadıklarını göstermesi açısından önemlidir. Burada karşımıza çıkan en ciddi tarihyazımı sorunu da Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresindeki bir avuç insanın iradesiyle TBMM’ye katılan milletvekillerinin büyük çoğunluğunun düşüncelerini birbirine karıştırmaktır. Bugün artık biliyoruz ki Mustafa Kemal Paşa’nın cumhuriyet kurmak istediğini birçok kişi daha 1919 yazında biliyordu. Onun gibi düşünen başkaları da vardı. Ama TBMM’yi oluşturanların büyük bir çoğunluğunun hiç de böyle bir niyetleri yoktu.

    Yeniden olgulara dönelim. Birinci TBMM, alkollü içki kullanımını yasaklayan bir kanun çıkarmış, erkek ve kadın öğretmenleri toplantı salonunda birlikte oturttu diye Eğitim Bakanı hakkında soru önergesi vermiş bir meclistir. Saltanatın kaldırılması sürecinde Meclis’te verilen önergelerin birinde, Sultan Vahdettin ve İstanbul Hükümeti üyelerinin Müslümanlarca taşlanması isteniyordu. Bu Meclis’in birçok üyesi Sakarya zaferinin mimarı Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutanlığını yenilemekte ayak diremiş, bazı üyeleri ise Paşa tekrar seçilemesin diye seçim kanununda değişiklik önermiştir. Bunları vatan haini oldukları için ya da ülkenin işgalden kurtulmasını istemedikleri için değil, zaferin getireceği meşrulukla birlikte Mustafa Kemal Paşa’nın yükselişine engel olamayacaklarını, bunun sonucunda da işin cumhuriyete, laikliğe, kadın-erkek eşitliğine, Latin harflerine ve daha başka birçok şeye kadar gideceğini öngördükleri için yapıyorlardı.

    Eylül 1922’de kendisiyle İzmir’de yaptığı söyleşide, “Artık Latin harflerini alırız, değil mi Paşam?” diyen Hüseyin Cahit Yalçın, daha o günlerde Mustafa Kemal Paşa’nın Latin alfabesi yanlısı olduğunu bilen tek kişi değildi. Gerçi saltanatı kaldıran Birinci TBMM’dir. Ama bu Meclis, saltanatı kaldırdığı akşam hilâfet devleti kurulacağını, halifenin devlet başkanı olacağını sanıyordu.

    Hakimiyet Milletindir-5
    İlk meclis üyelerinin 5 Kasım 1925’te Ankara Adliye Hukuk Mektebi’nin (bugünkü Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi) açılışında çektirdiği bu fotoğraftan.

    Birinci TBMM’de yukarıda söylediğim önlemlerle Mustafa Kemal Paşa’yı engellemeye çalışanlar arasında birkaç kişinin gerçek demokratlar olduğunu ve bunların Paşa’nın tek adam konumuna yerleşmiş olmasından samimiyetle rahatsızlık duydukları söylenebilir. Ama bunların büyük bir çoğunluğu aslında bu tek adam bahanesini kullanarak ülkenin ufkunda beliren köklü bir siyasal ve toplumsal devrime karşı durmaya çalışıyordu. “2. Grup” olarak tanınan, Paşa’ya muhalif bu kişiler arasında Enver Paşa’nın başa geçmesini isteyen, geçmişlerinde de Enver Paşa’nın yakın çevresinde bulunmuş birçok milletvekili vardı. Bunların, diktatörlük karşıtları olduğunu iddia etmek çok gülünç olur. Bu nedenle, görünürde diktatörlük eleştirisi yapanların, yıllar önce Niyazi Berkes’in dediği gibi, gerçekte diktatörlüğe değil, Mustafa Kemal Paşa’nın o diktatörlükle gerçekleştirmek istediklerine karşı olduklarını kabul etmemiz gerekir.

    Bütün bunlardan çıkarabileceğimiz sonuç, Birinci TBMM’nin devrimsel bir meclis olmasına karşın devrimci bir meclis olmadığıdır. Devrimseldi, çünkü İstanbul’a isyan etmiş ve ulusal egemenlik ilkesinin yerleşmesinde çok önemli bir rol oynamıştı. Ancak, devrimci değildi, zira bağrında, başta cumhuriyet olmak üzere, “Türk Devrimi” dediğimiz zaman akla gelen neredeyse bütün reformlara karşı olan bir çoğunluk barındırıyordu.

    Hakimiyet Milletindir-1
    Derviş ve asker Mebuslar İlk mecliste her meslekten milletvekili vardı. Hocalar, dervişler, askerler ve memurlar… 1922’de orduların başarısı için yapılan duada, Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa, Rauf (Orbay) Bey, Mustafa Kemal Paşa yanyana.

    Burada ilginç olan bir boyut da bu çoğunluğa mensup olanların bir bölümünün Mustafa Kemal Paşa’nın çevresinden olmasıdır. Nitekim en tanınmışları Rauf (Orbay) Bey, Adnan (Adıvar) Bey, Refet (Bele) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Kâzım (Karabekir) Paşa olan bu grup, 1924’te açıkça muhalefete geçtiğinde, kurdukları partinin programına halkın açık onayı olmadan herhangi bir anayasa değişikliği yapılmayacağına ilişkin, gayet muhafazakâr bir madde koyacaklardı.

    Birinci TBMM’nin ilginç bir özelliği daha vardır ki devrimci bir meclis olmadığının en sağlam göstergelerinin başında gelir. Bilindiği gibi Cumhuriyet Halk Partisi, 1950 seçimlerinde büyük bir hezimete uğramış, bu yüzden o yıl açılan Meclis’te önceki Meclis’te de milletvekili olarak bulunmuşların oranı yüzde 12’de kalmıştı. Bu olağandışı durumu saymazsak, cumhuriyet tarihinin açık arayla en düşük yenilenme oranının (yüzde 30) Birinci TBMM’nin milletvekillerine ait olduğu, yıllar önce siyaset bilimci Frederick Frey tarafından tespit edilmiştir. Artık devrimi gündeme koymaya hazırlanan Mustafa Kemal Paşa, devrim yapmak için değil, ülkeyi kurtarmak için kurulmuş olan Birinci TBMM’yi 1923 yazında sıkı bir elemeye tâbi tutmuştu.

    Hakimiyet Milletindir-7
    Çocuklara armağan 4 yıl sonra 1929’da Meclis’in açılış yıldönümü ilk defa çocuk bayramı olarak da kutlanmaya başlandı.

    İhtilal ve demokrasi, ateşle su gibi…

    Birinci TBMM, olağanüstü koşullarda kurulmuş, olağanüstü bir devrim meclisiydi ve belki de Türkiye tarihinin en çoksesli meclisiydi. Ama genel oy hakkının, kuvvetler ayrılığı ilkesinin ve hatta kurtuluşa kadar seçimlerin de mevzubahis olmadığı bu meclisi “demokratik” olarak tanımlamak yanlıştır.

    Birçok yayında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin birinci döneminin gayet demokratik olduğu iddia edilir. Samet Ağaoğlu’nun 1944’te yayımladığı Kuvay-ı Milliye Ruhu adlı kitabından beri yerleşmiş olduğunu sandığım bu yorum yanlıştır. Bir meclisin demokratik olabilmesi için her şeyden önce genel oy hakkı gerekir. Halbuki ne 1919’daki son Meclis-i Mebûsân seçimlerinde, ne de 1920’de TBMM için yapılan seçimlerde genel oy hakkı vardı. Yalnızca gelir vergisi ve emlâk vergisi ile tarımdan alınan aşarla hayvancılıktan alınan ağnam vergilerini ödeyenler seçmendi. Demokrasinin bir toplumun kendisini yönetecek olan kanunların yapılmasına doğrudan ya da temsilcileri aracılığıyla katılması demek olduğunu unutamayacağımıza göre, genel oy hakkı olmayan bir ülkede demokrasiden de söz edemeyiz.

    Hakimiyet Milletindir-8
    İki meclis binası 1920’de Ankara’da Meclis olarak kullanılmaya elverişli bir bina yok gibiydi. Sonunda, 2. Meşrutiyet döneminde, İttihat ve Terakki Cemiyeti kulübü olarak yapılmış tek katlı bina, eksikleri okullardan ve halktan toplanan eşyalarla tamamlanarak açıldı. İlk meclisin duvarında Şûra Suresi’nin 38. ayetinden “İşlerini istişare ile yürütürler” anlamına gelen bölüm asılıydı.

    Hukuk ya da siyaset bilimi öğrencilerinin kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde demokrasinin de olamayacağını daha birinci sınıfta öğrendiklerini sanırım. Yani bir yönetimin demokratik olabilmesi için yasama, yürütme ve yargı güçlerinin ayrı olması en temel ilkedir. Birinci TBMM ise yalnızca bir yasama meclisi olarak kurulmamış, yürütmeyi de kendisi üstlenmiştir. 1920’nin Eylül ayından itibaren ise İstiklâl Mahkemeleri’ni kurarak yargıyı da eline almıştır. Üstelik bu, yargıç atamak biçiminde olmamıştır. Meclis, yargıçları ve tabii savcıları kendi üyeleri arasından seçmiştir.

    Son olarak da TBMM, gene Eylül 1920’de çıkardığı Nisâb-ı Müzakere (toplantı yeter sayısı) Kanunu’yla, kurtuluşa kadar seçim olmayacağını ilân etmiştir. Gerçi beş ay sonra, 1921’in Ocak ayında çıkarılan Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’nda, Meclis’in üçte iki çoğunlukla amacına ulaştığına ilişkin bir karar alması halinde seçim yapılabileceği söylenmiştir; ama seçimin yapılıp yapılmayacağına karar verecek olan merci gene TBMM’dir.

    Hakimiyet Milletindir-9
    İki meclis binası 29 Ekim 1929’da Atatürk’ün yanındaki heyetle birlikte çıktığı bina ise 18 Ekim 1924’ten beri kullanılan ikinci meclis binası.

    Bütün bu söylediklerimiz TBMM’nin olağanüstü koşullarda kurulmuş, olağanüstü bir devrim meclisi olduğunu gösteriyor. Devrim ve demokrasinin ateşle su gibi birarada olamayacaklarını bildiğimize göre, nasıl oluyor da günümüzde hâlâ birçok “biliminsanı” Birinci TBMM’nin “demokratik” olduğunu iddia edebiliyor? Bu çok önemli sorunun yanıtını galiba günümüzün siyasal tercih ve yaklaşımlarında aramamız gerekiyor. Tercih meselesinin anlaşılması görece kolay. Bazıları sözkonusu dönemde yaşananların bir devrim olmadığı kanısındalar. Yaklaşım meselesi ise daha nazik bir konu.

    Günümüz Türkiye’sinin ciddî bir temsil sorunu var. Toplumdaki fikirler bütün zenginlikleriyle siyaset sahnesinde seslerini duyuramıyor. Yani Samet Ağaoğlu’nun, kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla tarzında kaleme aldığı Kuvay-ı Milliye Ruhu yaklaşımı hâlâ geçerli: “Bak, Kurtuluş Savaşı’nın en hengâmeli günlerinde bile TBMM’de ne tartışmalar ne eleştiriler yapılıyordu!” Üstelik, bu tespit yanlış bir tespit de değil. Ama adı yanlış koyuluyor. 1920-1923 arasındaki dönemde TBMM’nde demokrasi değil, çokseslilik vardı. Ayrıca dediğimiz gibi, Birinci TBMM tüm Türkiye tarihinin en çoksesli meclisiydi. Ama çokseslilik, demokrasilerin çok önemli bir özelliği olmakla birlikte, tek başına demokrasi için yeterli olamaz.

    SÜREKLİLİKLER VE YENİ BAŞLANGIÇLARLA

    Son Osmanlı Meclisi’nin kaldığı yerden…

    İşgal yıllarında son Osmanlı Meclis-i Mebûsân’ının feshedilmesi, başkent İstanbul dışında kurulacak bir meclise meşruiyet zemini sağladı. İki meclis arasındaki süreklilik ilişkisi Büyük Millet Meclisi’nin bir isyan olarak görülmesinin önüne geçti. Meclis başkanlığı seçimine dek…

    İstanbul’daki Meclis-i Mebûsân Britanyalılarca çalışamaz hale getirilince Mustafa Kemal Paşa,19 Mart 1920’de Ankara’da toplanacak olağanüstü bir meclis için seçim çağrısı yaptı. Meclis başkent dışında toplanacaktı ve âyân meclisinin bulunmadığı bir oluşum olacaktı. Üstelik bu meclis için çağrıyı yapan da devlet başkanı değildi. Kısacası girişim, Anayasa’ya aykırıydı. Gerçi Meclis-i Mebûsân’ın artık toplanamaz olmasının bu yeni meclise bir meşruluk sağladığı söylenebilirdi. Ama anayasal sistemin dışına çıkılması nedeniyle söz konusu meclisin açılması bir devrim ya da isyan olarak görülecekti.

    Bu durumun farkında olan Mustafa Kemal Paşa, yeni meclise fazladan bir meşruluk kaynağı sağlamak üzere, yaptığı seçim çağrısında Meclis-i Mebûsân’dan kaçıp Ankara’ya geleceklerin de yeni meclise katılabileceğini söyledi. Böylece Meclis-i Mebûsân’la yeni meclis arasında bir süreklilik ilişkisi kurulmuş oluyordu. Büyük Millet Meclisi’nin açıldıktan sonra ilk çıkardığı kanun da bu süreklilik arayışına vurgu yapan bir kanundur. Nitekim Ankara’daki mebuslar, yapılacak onca iş varken, 24 Nisan 1920’de Ağnam Resmi Kanunu’nu, yani hayvancılıktan alınacak vergiye ilişkin kanunu çıkardılar, zira Britanyalılar İstanbul’daki Meclis-i Mebûsân’ı bastıklarında birkaç gündür görüşülmekte olan konu bu kanundu. Ancak bu süreklilik yoluyla meşruluk arayışı bu kadarla kaldı. Hatta ilginç bir de gelişme yaşandı. Erzurum Mebusu Celâlettin Arif Bey, yukarıda açıkladığımız mantığa göre Büyük Millet Meclisi başkanı olmak istemişti. Nitekim kendisi, Reşat Hikmet Bey’in ölümü üzerine son Meclis-i Mebûsân’ın başkanı olmuştu. Fakat Mustafa Kemal Paşa’nın itirazı üzerine bu gerçekleşmedi. Yeniden başkanlık seçimi yapıldı ve Mustafa Kemal Paşa BMM Başkanı oldu.

    Hakimiyet Milletindir-10
    Tehditkar seyir Fındıklı’daki son Osmanlı Meclis-i Mebûsân binasının önünde İngiliz donanmasına ait gemiler. Britanyalıların bu meclisi çalışama hale getirmesi, Ankara’da toplanacak olağanüstü bir meclise zemin sağladı.
  • 15 yaşında da Şefik Bey kimlere aldanmış…

    15 yaşında da Şefik Bey kimlere aldanmış…

    19. yüzyıl başlarında, birkaç kuşaktır köklü ve etkili bir ailenin paşa kızı olan Şerife Zübeyde Hanım, saraya bir dilekçe gönderir. Acıdığı için yanlarına aldıkları Züleyha isimli kadın, 15 yaşındaki oğlu Şefik Bey’i “büyülemiştir”. Hemen kadını yollamak ister ama, Züleyha öyle etkilidir ki, oğlu “eğer o giderse kendimi öldürürüm” demiş, hatta intihar girişiminde bulunmuştur. Sadrazam Ahmed Paşa, Zübeyde Hanım’ın söylediklerinin doğruluğu-yanlışlığı araştırılmadan, Züleyha Hanım’ın Limni adasına sürgün edilmesini buyurur.

    Osmanlı Devleti’ne dededen toruna hizmet etmiş, üst düzey görevlerde bulunmuş etkili ailelerden birine mensup bir kadının arzuhalinde önemli ayrıntılar göze çarpmaktadır. Yenişehirli Mustafa Paşa kızı Şerife Zübeyde Hanım’ın Haziran 1811’de Sadrazam Ahmed Paşa’ya yazdığı arzuhalin içeriği, Osmanlı devrinde köklü ve etkili bir ailenin içyüzüne ait ilginç bir hikayeyi barındırmaktadır.

    3. Selim devrinde bir ara Sadaret Kaymakamlığı’na getirilen Yenişehirli Mustafa Paşa, daha sonra çeşitli valiliklerde bulunmasına rağmen belgelerde daha çok “Esbak Kaymakam” lakabıyla geçer. Mustafa Paşa’nın babası İsmail Paşa da çeşitli valiliklerde bulunmuş ve 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Rusçuk seraskeri olmuş bir paşaydı.

    Mustafa Paşa’nın kızı Şerife Zübeyde Hanım’ın bu arzuhali, şimdilik kimliğini tespit edemediğimiz kocasından gizli mi yoksa onun bilgisi dahilinde mi yazdığı belirsizdir. Şerife Zübeyde Hanım, bazı dostları aracılığıyla tanıdığı Züleyha isimli bir kadının, fakirliğini öne sürerek “hanenizdeki diğer cariyeler gibi hizmetinizde olayım” ricası üzerine evlerine alındığını anlatarak arzuhaline başlar. Aslında hür bir kadın olan Züleyha Hanım’ın yaşı, kimliği hakkında ayrıntılı bilgiler vermez. Züleyha’nın eskiden beri devamlı “büyücülükle” uğraştığını iddia eder ama bunu ne zaman anladığını da söylemez. Onun evlerine gelip kalmaya başladıktan bir müddet sonra, 15 yaşına yeni girmiş oğlu “Müderris” Şefik Bey’i sihriyle kendine bağlayıp her zaman istediğini yaptırdığını ve oğlunun mecnun gibi hareketlere başladığını görmüştür.

    15 yaşında da Şefik Bey kimlere aldanmış-2
    Şikayet ve anında hareket
    Şerife Zübeyde Hanım’ın dilekçesiyle sadaret makamı hemen harekete geçer. O tarihteki Sadrazam Ahmed Paşa’nın emriyle “büyücü” kadın hemen Limni’ye sürülür. Yukardaki dilekçenin üst bölümündeki yazı budur: “Derûn-ı arzuhâlde ismi mezkûr Züleyha nâm mekkâre ve sehhârenin mürtekib olduğu harekât-ı nâ-hemvâresine binâen Limni cezîresine nefy u iclâsıyla tedîb ve sâirinin terhîb kılınması lâzime-i hâl ve muktezâ-yı adâletden olmağla merkûmenin cezîre-i mezkûrede menfiyen ikâmet ve bilâ- emr-i âlî ıtlâk ve firârından mücânebet olunmak üzere çavuş mübâşeretiyle irsâli içün hüküm buyruldu”.

    Bu hadiseler Zübeyde Hanım’ın sosyal çevresinde, eşi-dostu arasında dedikodu konusu olunca, oğlunu Züleyha’dan ayırmaya çalışır. Ancak Züleyha Hanım’ın “çok kuvvetli büyüsüne maruz kalan” Şefik Bey, kendini ondan ayırmaya çalışan annesine ve cinsellik yaşadığı odalığına ağır küfürlerle hakaret eder. Annesi, Züleyha’yı zorla evden atmaya çalıştığında da “eğer gidecek olur ise kendimi telef ederim” diyerek çok miktarda cam tozunu yiyerek hastalanır. Birkaç hekimin tedavisiyle şifa bulduktan sonra “eğer Züleyha’yı kovacak olursanız İstanbul’daki evini öğrendiğimde kapısında bekçi olurum, bulamazsam kendimi helak ederim” deyince ana yüreği dayanamaz ve oğlunun öleceği endişesiyle o da yataklara düşüp hastalanır. Arzuhali yazdığında hekimlerin nezaretinde tedavisi sürmektedir ama, bu beladan kurtarılmazsa evinin dağılacağını, bir vezir ailesinden olmakla böyle bir rezaletten paşalık namusunun korunmasının sadarete ait olduğunu belirtir. Bu niyetle dualar eşliğinde yazdığı arzuhalinde oğlunun büyücü ve hilekar Züleyha’nın elinden kurtarıldıktan sonra, kadının evinden çıkarılıp, uzak bir beldeye sürülmesi için ferman talep eder.

    Bu arzuhal, o tarihteki Sadrazam Ahmed Paşa’nın önüne gelir gelmez Zübeyde Hanım’ın söylediklerinin doğruluğu, yanlışlığı araştırılmaya gerek duyulmadan, sadece onun beyanıyla Züleyha Hanım’ın Limni adasına sürgün edilmesi ve ferman gönderilmeden serbest bırakılmaması buyrulur. Gerekçede de Züleyha’nın terbiye edilmesi ve onun gibilerin korkutulmasının adaletin gereği olduğu belirtilir ama ortada bir mahkeme kararı yoktur. Vezir ailesine mensup bir kadının ricasını kıramayan veya nüfuzunun etkisinde olan bir sadrazam portresi vardır.

    15 yaşında da Şefik Bey kimlere aldanmış-1
    21 aylık sürgün
    Züleyha Hanım ile Şefik Bey’in akıbetleri hakkındaki bilgilerimiz sınırlı. Züleyha Hanım sadrazam buyrultusu üzerine hazırlanan hükümle sürüldüğü Limni adasında 21 ay kaldıktan sonra, 1813’ün Mart ayı ortasında affedilerek serbest kalmış. Şefik Bey ise 1848’de Şam mollası olduktan sonra vefat etmiş (Sicill-i Osmânî).

    Genişçe özetlediğimiz bu belgede, ergenliğini henüz bitirmiş bir çocuğun gençlik içgüdüleriyle Züleyha Hanım’a vurulduğu, belki de âşık olduğu anlaşılmaktadır. Her ne kadar sevdiği kadını annesi “büyücü ve hilekâr” olarak nitelendirse de büyüye ait somut hiçbir veri ortada yoktur ama belki de Züleyha Hanım güzelliği ve işvesi ile delikanlıyı “büyülemiştir”. Bugün için çok şaşırtıcı olsa da ergenlikten henüz çıkmış oğlunun cinsel hayatı olduğunu, evlerindeki odalık ile yatağını paylaştığını annesi kendi ağzından sadrazama çekinmeden söyleyebilmektedir. Osmanlılarda köklü vezir ve ulema ailelerinin çocuklarına yönelik “beşik uleması” geleneğine bu hadisede de rastlamak hiç şaşırtıcı değildir. Sair halk çocuklarının yıllarca medreselerde dirsek çürüttükleri halde nail olamadıkları “müderrislik” payesinin 15 yaşındaki bir gence bahşedilmesi de o devrin uygulamalarında sıradan bir olaydır.

    Züleyha Hanım ile Şefik Bey’in akıbetleri hakkındaki bilgilerimiz sınırlıdır. 24 Haziran 1811’deki sadrazam buyrultusu üzerine hazırlanan hükümle sürüldüğü Limni adasında meşakkatli geçtiği kesin olan bir hayatı yaşadıktan sonra, 1813’ün Mart ayı ortasında affedilerek serbest kalacaktır [A.DVNSKLB.d. No.32, sf. 117-118]. Şefik Bey ise beşik uleması olarak aldığı “müderris” unvanıyla hayatını sürdürmüş, 1836’da Yenişehir, 1848’de Şam mollası olduktan sonra vefat etmiştir [Sicill-i Osmânî].

    OĞLUNDAN ANNESİNE TEHDİT

    Kendimi helak, sizi rezil ederim

    Annesi Şerife Zübeyde Hanım, Züleyha’yı zorla evden atmaya çalıştığında “eğer gidecek olur ise kendimi telef ederim” diyen küçük Şefik, çok miktarda cam tozu yutar yiyerek hastalanır. “Eğer Züleyha’yı kovacak olursanız, …kendimi helak ederim” der. Dilekçesinde bu gelişmelerden bahseden Şerife Zübeyde, devletin bu işe el atmasını ister. Devlet de hemen duruma müdahale eder!

    2 C. sene [1]226 /[24 Haziran 1811] Devletlü, inâyetlü, merhametlü, efendim, sultanım hazretleri devlet-i ikbâl ile sağ olsun Arzuhâl-i câriyeleridir ki bu evânda ahibbâlarımızdan bazı kimesneler münâsebetleriyle ülfetemiz olan Züleyha nâm hatun fakriyyet îrâdıyla hânenizde sâʽir cevârîler misillü hizmet-i duʻânızda âsûde olayım deyu niyâz u istirhâmına rahmen sâkine olmasına ruhsat verilmiş ise de bir müddet ikâmetiyle âdet-i müstemirre-i kadîmesi olan sehhâreliğini icrâ kasdıyla bu câriyelerinden mütevellide henüz on beş yaşına bâliğ olmuş müderrisîn-i kirâmdan oğlum Şefik Bey dâʽîlerini sihriyle kendüye bend u teshîr ile zabt edip dâʽimü’l-evkât rızâsına rabt ile cünûn misillü vazʻ u hareketi meczûme-i câriyeleri oldukda bu makûle hâletin vukûʻunu istimâʻ akrânelerimiz nefs-i âcizâneme revâ görülmediğinden mezbûre hanımdan ihrâca her ne kadar ihtimâm etdim ise de oğlum kullarının dûçâr olduğu kuvve-i sihrin muktezâsı bu câriyelerine ve hâlâ firâşında olan odalığı câriyelerine gün-be-gün itâle-i lisân ve şetm u galîza ile teshîr-i cünûn eylediği zâhir ve âşikâr olup bu cihetle sehhâre-i merkûmenin evzâʻ ve etvârına adem-i tahammül ile hânemden tard u tebʻîdine ikdâm edecek olduğumda oğlum kulları bir türlü cevâz göstermeyüp eğer gidecek olur ise kendimi telef ederim deyü hattâ vâfir cam tozu sahkıyla ekl ve inhirâfü’l-mizâclığı vâkîʻ ve çend nefer hekimler taʻyîniyle ifâkatine tîmâr ve hayât buldukdan sonra mukaddeme-i alâmet-i teshîrine takviyet içün merkûme gidecek olup ve Asitâne’de ikâmeti maʻlûmum oldukda kapusunda pasbân ve olmazsa rezâletle kendimi helâk ederim deyu ısrârı hasebiyle derûn-ı câriyelerine küdûrât-ı küllî hâsıl evlâd hakkında muhabbet-i mâderân hezâr tecrübe ile muhat-ı ilm-i âlî şâmil olan mevâddan olup binâʽen aleyh evlâdım telef olur endişesi ve vâkîʻ olan ve olacak rezâletin efkârı bu câriyelerini dahi sâhibe-i firâş ve el-yevm hekimler yedlerinde tîmâr olunmakda olduğum  ve maʻâzallah işbu beliyyeden tahlîsime müsâʻade buyurulmaz ise hâne-berdûş ve dâʽiremin ıtlâkıyla gün-be-gün rezâlete dûçâr olacağım ve benim gibi ırz-ı vüzerâyı bu makûle beliye ve rezâletden himâyet ve sıyânet şân u sütûdâneleri olduğuna istinâden ve bâb-ı hâcetrevâ-yı âsafânelerinden gayri hâlim ifâde edecek kimesnem olmadığı maʻlûm-ı devletleri buyuruldukta merâhim-i aliyyelerinden mercûdur ki aman efendim hazret-i Allah ve’r-Resûl aşkına hâl-i âcizânem ve ırz-ı nâcizânemi sıyânete rahmen sehhâre-i mekkârenin dest-i şerr u mazarratından oğlum kullarını bu câriyelerini ve sâʽir fakîrelerini tahlîs içün hânemden ihrâc ve bilâd-ı baʻîdeye nefyine fermân-ı âlîleri sudûr ve cümleten ihyâ ve mesrûr ve duʻâlarımıza mazhar olmaları bâbında emr u fermân devletlü inâyetlü merhametlü efendim sultanım hazretlerinindir.

    Bende

    Şerife Zübeyde

    Kerime-i Kaymakam-ı esbak Yenişehirli Mustafa Paşa

  • ‘Bu menhus nezle on dört bini aşkın insan kardaşımızı ebediyete götürmüştü’

    ‘Bu menhus nezle on dört bini aşkın insan kardaşımızı ebediyete götürmüştü’

    Dünyada 1918-1920 arasında görülen İspanyol Gribi (İnfluenza) felaketi Türkiye’yi de vurmuş; halkın hastalıklardan korunması, sağlıklı yaşama, evlerde hijyen, çocukların sağlığı için önlemleri içeren kitaplar basılmıştı. Günümüzde sosyal medyada tartışılan, yazılıp çizilenler ile neredeyse birebir benzerlikler gösteren bu kitapları hatırlayalım.

    İnsanoğlu tarih boyunca dünyayı kasıp kavuran salgın hastalıklara karşı mücadele etmiştir. Dünya tıp tarihi kayıtları, yüzbinlerce insanın ölümü ile sonuçlanan salgınlar ile doludur. Veba, kolera, tifüs, sıtma, humma, grip gibi hastalıklardan pek çok insan hayatını kaybetmiş ve bu olaylar sırasında tutulan kayıtlar için sayısız araştırmalar yapılmış, kitaplar yayımlanmıştır. Osmanlı Devleti’nin hüküm sürdüğü coğrafyada meydana gelen salgın ve bulaşıcı hastalıklar hakkında yapılmış pek çok araştırma ve kitap vardır. Özellikle kolera ve sıtma hastalıkları hakkında gerek koruyuculuk, gerekse tarihi hakkında eski Türkçe hatırı sayılır bir kitap birikimi bulunmaktadır.

    Dünyada 1918-1920 arasında görülen İspanyol Nezlesi (İnfluenza salgını), bu literatüre yeni kitaplar da eklemiştir. Bu hastalık konusunda biri Samsun’da (Raif Hasan, İspanyol Nezlesi, Samsun, Şems Matbaası, 1335/1919, 28 sayfa), diğeri İstanbul’da Doktor Gazetesi sahibi ve sermuharriri Avanzade Mehmed Süleymantarafından İspanyol Nezlesi adıyla kaleme alınan iki kitap vardır. Avanzade’nin kitabını Bayezid’de Maliye karşısında (Ferruh-zadeler) bulunan pul, kartpostal, kırtasiye ve kitap ticarethanesi yayımlamıştır. 1920’de Şehzadebaşı’nda bulunan Evkaf Matbaası tarafından basılan eser 16 sayfadır ve 5 kuruş fiyatla satılmaktadır (NTV tarih Haziran 2009 sayısında bahsetmiştik).

    Bu menhus nezle on dört bini aşkın-3
    20. yüzyıl başı eski Türkçe kitaplarda tephir memurları (solda) ve maskeli bir sağlık personeli (sağda).

    Kitaptan anlaşıldığına göre eserin yayımlandığı tarihlerde İstanbul’da pek çok hastalık ortalığı kasıp kavurmaktadır. Eserin girişine “Bir iki söz” başlığı ile yazılan önsözde “İstanbul’umuz da frengi, belsoğukluğu, uyuz gibi emrâz-ı efrenciye ve cildiye hüküm-fermâ (hüküm sürerken) olurken ve bunların def’i ve izâlesi (yok etme) çareleri aranılırken bunlara zamimeten (ek olarak) birde veba, lekeli humma, İspanyol nezlesi gibi müthiş ve mehâlik illetler başgösterdi” denilmektedir. Yine aynı bölümün içinde “Geçen sene bu menhus nezle şehrimizde zuhur ederek on dört bini mütecaviz (aşkın) vatandaşımızı, insan kardaşımızı bi-insafane aramızdan alarak ebediyete götürmüştü” ifadesi yer almaktadır ki bir önceki salgında İstanbul’da 14 binin üzerinde ölüm olduğunu belirtmektedir.

    Bu menhus nezle on dört bini aşkın-2
    Salgına karşı bilgi
    İstanbul’da basılmış, salgınlar karşısında kaleme alınmış kitaplar içinde İspanyol Nezlesi var.

    Kitapta bu hastalığa karşılık ihmal edilmeden alınması gereken tedbirler sıralanmaktadır. 10 maddeden oluşan bu önlemler içinde, hastalığa yakalanmış olanlarla görüşmemek; sinema, tiyatro ve pazar mahalleri, kahvehanelere gitmemek; soğuk almamak; işret etmemek; ağzı sık sık yıkamak; dişleri temiz tutmak; öksürürken ağıza mendil kapamak; en ufak bir kırıklık hissinde doktora gitmek; hastayı ayrı bir odaya taşımak gibi sağlık tedbirleri bildirilmektedir.

    Ayrıca sağlık başkanlığının okulların kapanması için millî eğitime; sinema ve tiyatroların kapanması için de polise başvurduğu yazılıdır. Hastalığın ilk kez Şişli semti tarafında başladığı da verilen bilgiler arasındadır.

    İstanbullulara mümkün olduğu kadar sokağa çıkmamaları tavsiye olunan eserde, üniversitenin ve sultani mekteplerinin 15 gün tatil edildiği ifade edilmektedir. İspanyol nezlesinin taun, veba gibi hastalıklardan bile mühim bir illet olduğunu söyleyen Eczacı Binbaşı Avanzade Mehmed Süleyman, eserini “Cenab-ı Hak ümmet-i İslâmiye ile bilad-ı Osmaniyeyi her türlü kötülük ve felâketten korusun” diyerek bitirir.

    Bu menhus nezle on dört bini aşkın-1
    Salgın Hastalıklara Karşı Nasıl Mücadele Etmeli?

    İstanbul’da basılmış, salgınlar karşısında kaleme alınmış ikinci bir kitap Salgın Hastalıklara Karşı Nasıl Mücadele Etmeli? adını taşır. “Amerikalı bir heyet-i etibba tarafından” hazırlanmış olan bu eser İstanbul’da misyoner faaliyetlerinin bir tezahürü olarak basılmıştır.

    Kitabın bölümleri şu şekildedir:  Salgın Hastalıklar ve Sebepleri, Grip (İspanyol nezlesi) ve Tarz-ı Tedavisi, Zatü’l Dimağ Naim (uyku hastalığı), Nezleler, Akciğer Veremi Tahaffuz ve Tedavisi, Çocuk Hastalıkları, Hastalıkların Önünü Nasıl Almalıyız?, Su Mükemmel Bir Devâdır, Tedavi-i bil-mâ’, Bir Hastanın Odası, Sıhhatin Kanunları”. İstanbul’da, Şirket-i Mürettibiye Matbaası’nda 1924’te basılan 152 sayfalık eser oldukça geniş ve detaylı hazırlanmış bir çalışmadır. İçinde resim ve çizimlerin de bulunduğu kitap Risale Şirketi (Galata Postahanesi Kutusu, 109) tarafından daha çok hediye edilen bir basımdır.

    “İnfluenza, tabir-i diğerle İspanyol nezlesinin 1919 senesindeki son istilâsına kadar bir salgın hastalığın bu derece hayretbahş bir miktarda vefiyatı (ölümü) mucib olduğu ve bu derece müthiş bir süratle bir milletten diğerine ve bir kıt’a-i arzdan diğerine intişar ettiği hiç görülmemişti” cümlesi ile başlayan kitap, halkın hastalıklardan korunması, sağlıklı yaşama, evlerde hijyen, çocukların sağlığı için önlemler gibi günümüzde de sosyal medyada tartışılan, yazılıp çizilenler ile neredeyse birebir benzerlikler göstermektedir. Tek fark kitabın 1924’te, yani günümüzden 96 yıl önce basılmış olmasıdır!

    “İnfluenza, tabir-i diğerle İspanyol nezlesinin 1919 senesindeki son istilâsına kadar bir salgın hastalığın bu derece hayretbahş bir miktarda vefiyatı (ölümü) mucib olduğu ve bu derece müthiş bir süratle bir milletten diğerine ve bir kıt’a-i arzdan diğerine intişar ettiği hiç görülmemişti”.

    Osmanlı dünyasında basılmış olan üçüncü eserimiz ise İspanyol nezlesi (gribi) isimli hastalık öncesinde deniz araçları ve limanlara giren gemilerin, salgın ve bulaşıcı hastalık taşımalarını önlemek, şehre gemide var olan hastalığın kente bulaşmaması için uygulanacak olan tedbirleri ve bunun denizcilik sektöründe kabul edilmiş kurallarını anlatan bir kitapçıktır.

    Bu menhus nezle on dört bini aşkın-6
    Bahriye Matbaası’ndan
    Sefâin Patenteleri ve Karantinahane ile Olan Muamelât-ı Sıhhiye kitabı 1916’da İstanbul’da basılmış.

    Korvet Tabibi Salâhaddin Ali’nin İstanbul’da 1916’da Bahriye Matbaası’nda basılan Sefâin Patenteleri ve Karantinahane ile Olan Muamelât-ı Sıhhiye isimli kitabı da, Osmanlı Devleti’ni uzun yıllar meşgul eden salgın hastalıklar ve karantina konusunda basılmış ilginç kitaplardandır. Künye sayfasında “Sefâin ettibasıyla bilcümle kaptan ve liman reisleri için mucib-i istifade (faydalı) muamelât-ı sıhhiyeden bâisdir” açıklaması bulunan bu 22 sayfalık kitapçıkta, “Karantina ve Envaı (çeşitleri), Karantina Rüsumu (vergisi), Umur-ı Sıhhiye Vezâifi, Pantenteler ve Envâı, Sefâine Çekilen Karantina Bayrakları, Pantente-i Vize Muamelesi ve İttihaz Olunacak Tedabir-i Sıhhiye, Haricle İhtilât, Sefinede Hastalık Zuhurunda Yapılması Lazım Gelen Tedâbir-i Sıhhiye, Sefinede Mevt ve İlâmât-ı Mevtiye, Sefine Tabibinin Vezâifi, Sevkiyâtı Müteâkib Sefinenin Tathirâtı, Karantina Vaziyetinde Vazifedâr Eşhâs-ı Mesule, Karantina Nizamatına Muğayyir Hareket Edenler Hakkında Yapılacak Muamele-i Kanuniye, Liman Reislerinin Karantina Hususundaki Vazâifi” başlıklı bölümler bulunmaktadır.

  • Cato’nun lahanası mı, yoksa Yunan hekimin şarap-istirahat ilacı mı?

    Cato’nun lahanası mı, yoksa Yunan hekimin şarap-istirahat ilacı mı?

    Romalı bilge Cato’nun, lahanın bütün hastalıklara iyi geldiği yolundaki görüşü; Yunan hekimlerin gelmeye başlamasıyla iyice zayıflamış. Milliyetçi muhafazakar Romalılar dirense de Yunan tıbbı kısa sürede Roma’da hâkim tedavi yöntemi hâline gelmiş. Bizim Gemlikli Asklepiades de, bakmayın, her gelene ilaç olarak dayamış şarabı, dayamış istirahati, dayamış salıncağı (evet, o dönem reçeteye salıncak yazılabiliyor). Tam kebap.

    Aklımda yanlış kalmadıysa her tür gelişme gibi hastalıkların da batıl inançlarla açıklandığı Roma’da, bu kötü alışkanlık Bilge Cato’nun zamanına kadar sürüyor. Şimdi ona da bilge diyoruz da, o da o zamanların bir bilgeliği. Yoksa lahananın her şeye iyi geldiğini düşünen; zaten daha ortada ırk, millet falan yokken ırkçı ve milliyetçi olabilmiş; Kartaca ve Yunan düşmanı bir adam. İki lafının biri “Kartaca yok edilmelidir” (ve edildi de). Al olduğu hâliyle koy İkitelli Bacanak Kahvehanesi’nde sobanın yanındaki masaya, zerre sırıtmaz p…..nk. Bütün gün yanındakilerle ona buna hakaret edip arada bir kahvede ihaleli batak oynayanlardan “Ya Cato dayı az sus ama artık ya; ihtiyarsın diye bi şey demiyoruz, benim Kartacalı arkadaşlarım da var; onlarla kız alıp verdik, eniştem Kartacalı ama ondan mert adamı zor bulursun” diye tepki görür en fazla. Yani bana sorsanız bilge falan demem. Zaten bizim kelle paçacı, “çaya tereyağ koyun öyle için” diyenler gibi her hastalığın çaresinin lahana olduğunu ileri sürmesi yeter. Lahanacı derim daha iyi. Resmen tam telefonla “Savcılıktan arıyoruz, bir torbaya iki kilo sesterce koyup Agora’daki çöpün yanına koyun” diye dolandırılacak adam ama, işte devir Roma devri, telefon yok, bir şey yok.

    Yanılmıyorsam bizim lahanacı Cato, özellikle o dönem Yunan şehir devletlerinden denklik için C-1 dil belgesini alıp Roma Cumhuriyeti’ne hekimlik yapmaya gelenlerden şikayetçi. Kendi lahana teorisi sarsılacak ya, ölümüne korkuyor akın akın Roma’ya gelen Yunan asıllı hekimlerden. Bu lahanacı Cato ve bir takım büyük resmi görme heveslisi bazı Romalılar, Yunan hekimlerin “ilaç veriyorum” diyerek hastaları zehirlediğini; kullandıkları ilaçların zehir olduğunu, bütün bunların da Big Pharma’nın işi olduğunu falan ileri sürüyorlar. Lahanacı Cato da sözü geçen eden bir adam olduğu için Yunan hekimlerin Roma’ya girişini engellemeye çalışıyor ama, geçirdikleri hastalıklara Cato’nın lahanasının değil de Yunan hekimin “ye” dediğinin iyi geldiğine uyanan Romalılar sayesinde bu engelleme de bir işe yaramıyor.

    Cato’nun lahanası

    Böylelikle milliyetçi muhafazakar Romalılar dirense de Yunan tıbbı kısa sürede Roma’da hâkim tedavi yöntemi hâline geliyor. Başta Gemlikli Asklepiades olmak üzere Bergama, Efes, Milet Tıp Fakültelerinin en parlak öğrencileri Roma’ya Yunan tıbbını kabul ettiriyor. Bizim Gemlikli Asklepiades, aslında Roma’ya öğretmen olarak gidiyor ama bakıyor o işte fazla para yok, hekimliğe geçiyor (“21. yüzyılda herkes kariyerinde birkaç farklı meslek değişikliği yapacak” diyen fütüristlere gelsin bu da: Al anacım 22 yüzyıl önce de insanlar kâh öğretmen kâh hekim olabiliyor, sizin havanız kime?). Şimdi bizim Gemlikli Asklepiades de, bakmayın, her gelene ilaç olarak dayıyor şarabı, dayıyor istirahati, dayıyor salıncağı (evet, o dönem reçeteye salıncak yazılabiliyor). Tam kebap. Doktorlar, tüm hastalar çok memnun tabii.

    Julius Caesar daha da ileri giderek, dünyanın dörtbir yanındaki hekimlere otomatikman Roma vatandaşlığı vereceğini duyurunca bu süreç de hızlanıyor tabii. Yetişmiş insan gücü “Green Card” ve “Blaue Kart”e vaadiyle oluk oluk Roma’ya akıyor. Bu sırada tıp da giderek ticarileşiyor tabii. Eğer yanlış hatırlamıyorsam bugün kazılarda falan yüzlerce farklı marka göz kremi çıkıyor mesela; yani her göz doktoru kendi markasında göz kremi üretiyor. Yıldız doktorlar deli gibi para kazanmaya başlıyor. Hatta Claudius’un saray hekimi Koslu Xenophon, aldığı yılda 500 bin sesterce maaşla 30 milyon sesterce’lik bir servet biriktiriyor; bir de üstüne “Sırf özelde olsam çok daha fazla kazanırdım” diye yakınıyor. Herif haklı bu arada; zira aynı dönemin yıldız doktoru Marsilyalı Charmis’in sadece vizite ücreti 200 bin sesterce. Ha “bunlar nasıl bir paralar” derseniz, emin olun çok bir paralar. İlla kıyaslamak isterseniz alım gücü olarak sesterce yerine doğrudan Dolar koyun, üç aşağı beş yukarı fikir verir. Koslu Xenophon Kos’u, Marsilyalı Charmis Marsilya’yı satın alır da üste Holosko + bir miktar para kalır.

    Ha ama bu çılgınlık bir noktada düzeliyor tabii. Zaten düzeldiği için günümüzde kimse tıbbi tedaviden dolar milyarderi olmaya kalkmıyor; gelişmiş ülkeler gelişmemiş ülkelerin parlak doktorlarına kancayı takmıyor; gelişmemiş ülkelerdeki parlak doktorlar da tası tarağı toplayıp soluğu Roma’da almaya kalkmıyor. Aradan geçen 2 bin yılda insan sağlığının toplum sağlığı demek olduğunu; sağlığın metalaştırılmasının, insan sağlığını parayla satmaya kalkmanın, yeri geldiğinde sadece o insan değil tüm halk için felaketlere yol açacağını falan neyse ki öğrendik. E o kadar da eşek değiliz.