Etiket: Sayı:70

  • Sümerlerden cumhuriyete, 106 yılın muazzam belleği

    Sümerlerden cumhuriyete, 106 yılın muazzam belleği

    Birçoğumuzun Sümeroloji kelimesini duyduğu anda aklına gelen ilk isim Muazzez İlmiye Çığ, nam-ı diğer “Muazzam Muazzez”, bugün 106 yılı devirmiş bir cumhuriyet çınarı… Kırım göçmeni orta halli bir aileden çıkıp Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Hititoloji bölümüne kaydoldu. Nazi Almanyası’ndan Türkiye’ye iltica eden Yahudi profesörlerinden aldığı eğitimle 1940’ta İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi Çiviyazılı Belgeler Arşivi’ne uzman olarak atandı. Müzede çalıştığı 31 yıl boyunca meslektaşlarıyla birlikte müzenin 74 bin tabletten oluşan çiviyazılı belgeler arşivini oluşturdu. Sümer ve Hitit kültürlerini tanıtan 13 kitap yazan ve mesleğine doyamadığını söyleyen Muazzez İlmiye Çığ, hem hayatı hem de bitmek bilmeyen merak, tutku ve coşkusuyla bugünün gençlerine ilham kaynağı olmayı sürdürüyor.

    IMG_9359
    Müthiş bir kariyer
    Bugün 106 yaşında olan Muazzez İlmiye Çığ, Sümer ve Hitit kültürlerini tanıtmaya adadığı mesleğine doyamadığını söylüyor.

    Çocukluğunuzda hatırladığınız, iz bırakan hadiseler hangileri?

    Eski Türklerde, İslâmiyet öncesinde kızçocuğu doğduğu zaman eve bereket geldi diye sevgi duyarlarmış. Benim babam da ben daha doğmadan kızı olsun istemiş. “Kızım olursa Fransızca öğreteceğim, keman öğreteceğim” demiş. Kendisi Merzifonlu fakir bir ailenin çocuğu. Kırım’dan Bulgaristan’a, Bulgaristan’dan da Merzifon’a göç etmişler. Elde para yok pul yok. Hiçbir şeyleri yok. Dedesi, babası fakir. Dedesi Kırım’da müderrismiş. At sırtında köylere gider ders verirmiş. 75 yaşında ölmüş. Onların Kırım’da büyük çiftlikleri varmış. Kaçmışlar Bulgaristan’a gelmişler. Çiftliği alan Rus aile Bulgaristan’a yağ, peynir gibi erzak gönderince, Bolşevik Devrimi sonrasında çiftliği Rus ailenin elinden almışlar. Sonra büyük ailemiz Merzifon’a ve daha sonra da Bursa’ya gelmiş. Babam Bursa’da medresede okumuş; oradan da öğretmen okuluna girmiş. Öğretmen çıktıktan sonra annemle evlenmiş. İşte o vaziyette “kızıma keman öğreteceğim, Fransızca öğreteceğim” demiş. Şimdi bile böyle bir insan nasıl bunu düşündü ben de hayret ediyorum.

    Anne tarafım gayet açık ve ileri görüşlü insanlarmış. Annem yabancı dil bilmezdi ama eve gelen yabancılarla da diyalog kurardı. Arapça Kur’an-ı Kerim okumasını bilirdi. Ne zaman ki Atatürk, Kur’an-ı Kerim’i tercüme ettirdi, annem bir daha Arapça Kur’an okumadı; hep Türkçe okudu. Tevrat’ın eski Türkçesi de vardı evde. Babam okumaya çok meraklı bir insandı. Bir de tabiatı vardı. Gazetede bir havadis varsa, evde annem dahil herkese okur paylaşırdı. Biz üç kardeş de birbirimize son derece düşkündük. O şekilde büyüdük. Mutlu bir çocukluğum, mutlu bir evliliğim ve mutlu bir işim oldu. Ben her şeyin iyi tarafına bakarım, kötü tarafını atarım.

    Cumhuriyet ilan edildikten sonra babam öğretmen olarak Bursa’ya geçti. Ben o zaman ilkokul 5. sınıftaydım. Orada beni bir ilkokula verdi. Fakat sonra duymuş ki bir özel okul var, orada Fransızca ve keman dersleri var. Beni derhal oraya aldılar. Para yok. Ben şaşıyorum. Bursa’da her şey çok pahalıydı. Çorum daha güzeldi. Herkesin evi vardı, bağı vardı. Ev sahibimizin bahçesi vardı. Meyve gelir; alın çocuklar yiyin derlerdi. Bursa’da böyle şeyler yoktu. Babam 30 lira maaş alıyor, 3 lirasını mektebe veriyordu. Üç de kardeş var… Annemin elinden iş geliyordu. Şapka dikip, satmış, onun parasıyla keman almıştı. Ben bugün düşünüyorum; bu öylesine bir fedakârlık değil… Mektepte keman dersi aldım. Öğretmen okuluna girdim. Orada keman dersi yoktu, ama bende de kabiliyet yoktu. Oradan da ayrılınca öğretmen olamadım.

    DrzdSE8XgAECU7g
    Fedakarlık ve meslek aşkı
    Ailesinin fedakarlıklarıyla okuduğu, Türkiye’nin ilk özel okulu Bursa Bizim Mektep’te 1924’te çekilen bu fotoğrafta öğretmeninin sağına oturmuş kız Muazzez İlmiye Hanım.

    Bir de unutamadığım anım var: Atatürk, Rıza Şah ile Eskişehir’e gelmişti. Bizim evimiz de ana caddedeydi. Atatürk geçiyor diye pencerelere çıktık. Kendisi bizim taraftaydı; el salladık. Yalnız başına üstü açık arabada gördüm onu. Bir tek kendisiydi; ne koruma ne bir görevli vardı. Bunu hiç unutmuyorum. Bir de 1936’da Ankara’da öğrenciyken gördüm onu. Karşılıklı el salladık birbirimize.

    Kendi çocukluğunuzdan bugüne baktığınızda nasıl görüyorsunuz şimdiki çocukların durumunu?

    Mesela “bugünkü gençler” dediklerinde ben çok kızıyorum. Evvela sen bu gence ne verdin? Oturup bunu düşünmek lazım. Gençlere spor sahaları vermek, onların oturup konuşacakları sohbet edecekleri alanlar yaratmak gerekiyor. Fakat biz gençlere hiçbir imkan veremedik. Yine de böyle pırıl pırıl yetişen çocukları gördükçe, bizim onlara teşekkür etmemiz lazım diyorum. Böyle güzel yetiştikleri için…

    Bizler sevgiyle büyüdük. Ben babamın, dedemin kucağında büyüdüm. Günümüze baktığımızda çocuklar sevdiklerinden ve aile büyüklerinden uzak büyüyor. Çocukları babası sevecek, amcası sevecek, komşusu sevecek ki çocuklar sevgiyle büyüyecek. Sevgiyle büyümeyenler, sevgisizlikten yetişkin olduklarında, annelerini, babalarını, kardeşlerini, eşlerini çocuklarını öldürüyorlar.

    CriVyOnXEAAF2Cj
    Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne girdiği gün, hayatı boyunca çalıştığı mesleğiyle tanıştı.

    Benim çocuklarım sokakta büyüdü. Bugün baktığımız zaman çocuklar sokağa çıkamıyor. Biz Sultanahmet’te otururken küçük bir sokağımız vardı. O sokakta benim çocuklarım çıkar mahallenin çocuklarıyla oynardı. Aklımıza bu çocuklara tecavüz edebilirler, öldürebilirler gibi bir şey gelmezdi. Kızımla konuştuğumuz zaman “Anne biz iyi zamanlarda yetiştik” diyor. Şimdiyse anneler-babalar çocuklarını sokağa çıkarırken endişeleniyorlar. Çocuklar da şaşkın bu duruma. Çocuklara çok acıyorum.

    Meslek hayatınızda sizi en çok heyecanlandıran durumlar nelerdi peki?

    Sümer edebî tabletleri üzerine pek çok önemli çalışma yapan Philadelphia Üniversitesi Müzesi Tabletler Bölümü Başkanı Prof. Kramer’le de İstanbul Müzesi’ndeki edebi metinler üzerinde birlikte çalıştık. Kendisinin isteği üzerine Tarih Sümer’de Başlar kitabını Türkçeye tercüme ettim. Kitap basıldıktan sonra hemen alıp Kramer’e gönderdim. Çok mutlu oldu. Müzede çok güzel çalışmalarım oldu. Hep iyi anılarımız oldu, hiç kötü bir anım yok. Hem müzedeki tabletleri tasnif edip okuyor hem de neşriyat yapıyorduk. Allah’a şükür müzedeki tüm tabletleri tasnif ettik. 74 bin tablet olarak numaralandırdık. Odalara koyduk. Oradaki çalışmalarımızdan makaleler yazdım, kongrelere gittik. Sonra yabancı ülkelerden kongre için buraya geldiler. Bir gün Almanya’dan gazeteciler geldi müze çalışmalarımız ile ilgili bizlerle röportaj yaptılar. Bu Alman gazeteciler daha sonra bize yazdıkları mektupta “Dünyayı gezdik sadece sizden bahsettik” demişlerdi. Muazzam bir çalışmaydı. Ben hâlâ doyamıyorum.

    İşte oradaki çalışmalardan sonra emekli oldum. Atatürk o dönemde kurulan bankalara Sümerbank ve Etibank demişti. Bu konuları halk duysun, bilgilensin, bunlarda acaba Türklerle ilgili bir şey var mı diye araştırılsın istiyordu. Ben de bu düşünce ile öğrendiklerimi kitaplarla halka anlatacağım dedim ve bu kitapları yazmak için emekli oldum. Çok mutluyum. Sümerler hakkında bizim ülkemizdeki kadar çok şey bilen başka bir ulus yok.

    muazzez ilmiye
    Fakültede tanıştılar
    Muazzez İlmiye Çığ, sanat tarihçisi ve Topkapı Müzesi eski müdürü eşi M. Kemal Çığ ile birlikte bir müzede. Çift, aynı fakültede tanışmış, 1940’ta evlenmişti.

    Genç cumhuriyetin üniversitelerini nasıl hatırlıyorsunuz?

    O dönemde İstanbul Üniversitesi yani İstanbul Darülfünunu’nun ıslah edilmesi, zamana uygun bir eğitim verecek hale getirilmesi gerekiyordu. O sırada biz de yüksekokullar için bir program hazırlamak üzereyiz. İsviçre’den bir profesör davet ediliyor. Atatürk diyor ki, “Sakın ha programda bizim kendi kültürümüz ihmal edilmesin; ön plana alınsın”.

    Bu arada bizde bunlar yaşanırken Almanya’da Hitler, Yahudi profesörleri, doçentleri işten çıkarmış. Tabii parasız ne yapacak bu insanlar, aç mı kalsınlar? İsviçre’de bir dernek kuruyorlar ve her tarafa müracaat ediyorlar. ABD göçmen memleketi olduğu halde onları kabul etmiyor. Bu biliminsanları yeni kurulmuş bir ülke konumunda olan Türkiye’yle bağlantıya geçiyorlar. Nihayet müracaat ediyorlar, Atatürk “derhal gelsinler” diyor. Gelenlerle 1933’te bir anlaşma yapılıyor. Deniliyor ki, “Bundan sonra bu şahıslar ister hapiste ister sokakta olsun, artık Türk hükümetinin memurudurlar. Alman hükümetinin onlara herhangi bir engel çıkaracağını tahmin etmiyoruz. Şayet çıkaracak olurlarsa biz karşılamasını biliriz”. Yani 10 senelik bir devletin bu kadar güçlü bir şey yazması beni çok şaşırttı ve çok heyecanlandırdı. Onlar gelince de fakülteler açılmaya başlanıyor. Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Hukuk Fakültesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Ziraat Fakültesi açılıyor. İstanbul Üniversitesi modernize ediliyor. Yüksekokullar öğretime açılıyor. Böylece büyük bir eğitim ağı kuruluyor.

    Tabii Almanya’dan gelen profesörler bizim dilimizi bilmiyor. Onlara tercüman veriyorlar; o tercümanların da ayrıca parası veriliyor. Fakat profesörlere şu emir veriliyor: “Üç sene içinde eğitim verecek derecede Türkçe öğreneceksiniz”. Bu adamların elinde Türkçe öğrenecekleri kitap yok tabii. Almanya’da böyle kitaplar varmış, “Temin edilebilir mi?” diye soruyor hocalar; derhal alınıyor. Bugünkü eğitimin temelini onlar kurdu.

    Atatürk, o insanlara en iyi şartları sundu. Mebuslar o dönemde 200 lira maaş alıyordu. Biliminsanlarına 1000 lira maaş verdiler. Almanya’da bir adam ölmüş; kitapları satılıyor denildiğinde hemen o kütüphane alınıyordu. Yani kitap istediler alındı; laboratuvar istediler yapıldı; her şey böyle birdenbire sağlandı. Gerek sanatta gerekse bilimde büyük atılımlar yapıldı. Bu insanların sayesinde oldu.

    Bir Sümerolog olarak Sümerlerde kadınların durumuyla ilgili gözlemlerinizi aktarabilir misiniz?

    Sümer’de kadın gayet serbest. Erkekler gibi kendi başlarına ticaret yapabiliyor, şahitlik edebiliyor; dava açıp kefil olabiliyor. Kadın ve erkek eşit. Evlilikler de kontratla oluyor. Kadın ve erkek hâkimin huzuruna gidip şartlarını söylüyorlar. 5000 yıl önce Sümerlerde kadının gücü çok fazla, pozisyonları bazı durumlarda şimdikinden yüksekti.

    Bu gün biz kadın haklarında en yüksek çağdayız. 80-90 yıl önce Türk kadını kara çarşaflı, okuma-yazma bilmeyen bir konumdaydı. Atatürk’le birlikte toplumda birtakım haklar elde etti ve kadının toplumdaki statüsü yükseldi. Avrupa Rönesans’ı 400 yılda yaptı. Biz 80-90 yılda yaptık. Sanat, edebiyat, sosyal ve siyasal alan başta olmak üzere günümüzde her alanda kadın çok başarılı…

    Yurtdışına giden insanlarımız 60-70 sene içinde yetiştirdikleri 2.-3. kuşakta sanayide, eğitimde, siyasette ortaya çıktılar. Bu bizim hakikaten cesur bir millet olduğumuzu gösteriyor. Bu kadar kısa zamanda bugün Avrupa’da her alanda Türk adı var, Türk cemiyetleri var. Bu da gösteriyor ki hakikaten zekiyiz ve çalışkanız, Atatürk’ün dediği gibi.

  • Osmanlı Haremi’ne Assur’un selamı var

    Osmanlı Haremi’ne Assur’un selamı var

    Harem düzeninin kurucusu, Osmanlıların ortaya çıkışından yaklaşık 2300 yıl önceki Assurlular. Onların teşkilatlandırdığı Harem, hadımağaların kadar neredeyse aynı şekilde Topkapı Sarayı’nda da görülür. “Babanu” ve “bitanu” denilen iki ana salon Osmanlı devrinde “birun” ve “enderun” olmuştur. Türklerin Sakalarla başlayan tarihleri boyunca İran coğrafyası içinde bulunmaları, bu kültürü Türk-İslâm Anadolu’suna taşımıştır.

    Kadın, Anadolu’da Neolitik Dönem’den itibaren kutsalı göstermek için betimlendi. Paganizmin özü olan tabiatın canlanması ve ölmesi kadının doğurganlığı ile ilişkilendirildi. Bu kapsamda üretilmiş en çarpıcı kadın betimlemeleri Konya-Çatalhöyük’te bulunmuştur. Bir tapınım duygusunun ve uygulanmasının varlığına işaret eden kilden yoğrulmuş veya taştan oluşturulmuş heykelciklerin en güzelleri, dolgun hatlara sahip Ana Tanrıça’yı temsil edenlerdir.

    Erken Öntarih’te (Neolitik ve Kalkolitik dönemler) Ana Tanrıça’nın yeryüzündeki gölgesi olan ve ailenin başı sayılan, tarih sahnesine erkekle birlikte çıkan kadın, tarihsel süreçte toplum içindeki yerini ve gücünü sürekli olarak kaybetti. Kuzey Mezopotamya’daki Assur ile Kayseri yakınlarındaki Kaneş (Kültepe) arasında MÖ 1950-1750 yılları arasında sürdürülen ticaretle ilgili 30 bini aşkın çiviyazılı tablette kadınlarla ilgili bilgiler erkeklere göre çok daha azdır. Kapadokya tabletleri de denilen Kültepe belgeleri, MÖ 2000’lere gelindiğinde Anadolu tarihinde ilk defa toplumda ve ailede egemen unsur olarak erkekleri işaret etmeye başlar. Anadolu tarihinde Assurlu tüccarlarla başlayan Samileşme sürecinin sonunda ise kadın kendini “harem” denilen bir kurumun içinde bulmuştur.

    Assur sarayında Harem odası Bir Sami geleneği olan Harem, mekansal anlamda ilk olarak Geç Assur Dönemi saraylarında görülür. Assur sarayı planında “babanu” ve “bitanu” adı verilen iki ana avlunun doğusunda Harem kısmı var.

    İlk olarak Akkadca’da “haramu” şeklinde görülen harem kelimesi örtmek ve gizlemek anlamına geliyordu. Akkadçadan Arapçaya geçerek “haram”a dönüşen sözcük, yasak olanı tanımlamak için kullanılmıştır. İslâmiyet’in kabulü sonrası Türkçeye de “haram” biçiminde giren kelime “Harem” olarak da “yasak mekân” boyutu kazanmıştır. Türk tarihinde Fatih Sultan Mehmet döneminde kurumsallaşmasını tamamlayan Harem, girilmesi yasak bir mekân olarak ortadan kalktığı döneme değin hep merak konusu olmuştur.

    İslâmiyet öncesi Türk tarihinde yeri olmayan bir kurum olan Harem’in kökeni MÖ 9. yüzyıla değin uzanmaktadır. Bir Sami geleneği olan Harem, mekansal ve kurumsal anlamda ilk olarak Yeni (Geç) Assur saraylarında görülmektedir. Sözkonusu saraylar “babanu” (babu=kapı) ve “bitanu” (bi- tu=ev) denen iki ana avluya sahipti. Daha geniş olan “babanu” dışta, “bitanu” ise iç kısımdaydı. Bu avluların çevrelerinde idari fonksiyona sahip küçük odalar ile yaşam alanları bulunmaktaydı. “Babanu” ile “bitanu” arasında her iki avluyu birbirine bağlayan “ana kabul salonu” yer almaktaydı. Taht odası ya da kral dairesi de denilebilecek bu salon, sarayın en büyük kapalı mekanıydı. Ayrıca, özenli bezemeleriyle sarayın diğer odalarından ayrılırdı.

    “Bitanu” yakınlarında yer alan Harem bölümü aynı zamanda Yeni Asur saraylarının en mahrem alanıydı. Sarayın diğer avlularından korunaklı girişlerle ayrılmış olan bu alanda sadece kralın eşleri, ailesi, cariyeleri ve hadım edilmiş görevliler bulunurdu. Hadımlar yalnızca Harem’de değil sarayın diğer alanlarında da gezebilir, görev yapabilirdi. “Babanu”daki en yüksek görevli “rab şar eşi” denen başhadımdı. “Bitanu”nun başı yine bir hadım olan “şa muhhi bitani” ya da “rab ekalli” idi. Harem’in sorumluluğu ise “şar eşi” denilen Hadımağaya bırakılmıştı.

    Harem sakinleri MÖ 668-627 arasında hüküm süren son büyük Assur kralı Asurbanipal’i kraliçe ve Haremdeki kadınlarla betimleyen kabartma. Sarayın Harem bölümünde kralın eşleri, ailesi ve cariyeleriyle birlikte hadım edilmiş görevliler de vardı.

    Assur saraylarından Topkapı Sarayı’na

    Osmanlıların kuruluşundan yaklaşık 2300 yıl önce Önasya’nın ilk büyük imparatorluğunu kuran Assurlular’ın teşkilatlandırdığı Harem’in, Hadımağalara kadar neredeyse aynısını Topkapı Sarayı’nda görmek tarihin en şaşılacak olaylarından biridir. Daha da önemlisi Topkapı Sarayı (15. yüzyıl) ile Musul yakınlarındaki Kalhu’da (Nimrud) açığa çıkarılan Kuzeybatı Sarayı’nın (MÖ 9. yüzyıl) plan şeması ile avlu ve kapı isimleri bakımından benzerliği, Doğu uygarlığının 2500 yıllık bir süreçte kurumlarını inanılmaz bir şekilde muhafaza etmiş olduğuna işaret etmektedir. Bu kapsamda Yeni Assur saraylarının Osmanlı sarayındaki Birun (babanu), Enderun (bitanu), Arz Odası (ana kabul salonu) ve Harem düzeninin atası olduğunu söyleyebiliriz.

    Akhaimenid (Pers) İmparatorluğu’nun başkenti Persepolis’te gerçekleştirilen arkeolojik araştırmalar da, pek çok saraydan oluşan bu merkezde Harem ya da Haremler bulunduğunu kanıtlamıştır. Tarihsel kaynaklar Pers kralının başkentten ayrıldığında hazinesi ile birlikte haremini de yanında götürdüğünü bildirmektedir. MÖ 546’dan itibaren Anadolu ile birlikte Mezopotamya’yı da topraklarına katan Persler’in, Assur ve Babil saray teşkilatını da benimsemiş oldukları anlaşılmaktadır. Türkler’in Sakalar’la (Doğu İskitler) başlayan tarihleri boyunca İran coğrafyası içinde bulunmaları, saray ve Harem kültürünün Türk-İslâm Anadolu’suna taşınmasına neden olmuş gibi görünmektedir.

  • ‘Adamın dibi’ tuttu ama belki de gayet isabetli oldu!

    ‘Adamın dibi’ tuttu ama belki de gayet isabetli oldu!

    Adamın dibi lafını duyunca “Şimdi bu bana iyi bir şey mi söyledi” diye düşünmekten alıkoyamıyor insan kendini. Zira bir şeyin dibinin iyi olması nadir görülen bir durum. Belki bir istisna kazandibi olabilir ama son yıllarda “adamlığın yüksekliğini” anlatmak için, gayet pozitif anlamda kullanılan bu tabir belki de bir erkek ironisi!

    Özellikle son 10 yılda popüler dizilerdeki kullanımlarıyla birlikte yaygınlaşan, başlarda ironik tınılarla sarf edildiği ağızlara bile zaman içinde daha ciddi şekillerde sızan, yapışan, duyanı inceden sinir etse de kullanmaktan alıkoymayan nurtopu gibi bir terimimiz var: “Adamın dibisin” ya da “Adamsın, adam”! Başta “adam”ı işkillendiriyor. “Şimdi bu bana iyi bir şey mi söyledi” diye düşündürüyor. Zira herhangi bir şeyin dibinin iyi olması nadir bir durum. “Dibi görmek”, “dibe vurmak” olabilecek en kötü duruma düşmek anlamına gelirken, “zıkkımın kökü/dibi” yemek beğenmeyen nankörlere, “cehennemin dibi” ne hâli varsa görsün dediklerimize lâyık gördüğümüz laflar…

    Gazı kaçmış içeceğin, acılaşan kahvenin, ateşte unutulmuş yemeğin tortusunun kaldığı tencerenin dibinin de hayırla anıldığı pek görülmemiş. Belki kazandibi olabilir bunun istisnası diyeceğiz ama birinin adamlığının yüksekliğini anlatmak için seçtiğimiz kelimenin sütlü bir tatlıdan esinlendiğini iddia etmek de zor.

    Adamın dibisin

    (1) Ataerkil toplumlarda bir iltifat sözü. (2) Adamlığın her zaman üstün, şahane, yüksek bir mevki olduğu önkabulüyle, yerine göre “teşekkür ederim”, “helal olsun”, “aferin, bravo” anlamlarında kullanılan cinsiyetçi bir deyim.

    Dibini bırakıp adamlığın kendisine gelirsek… Her zaman “hasının”, “adam gibisinin”, “vurdu mu oturtanı”, “hiç ağlamayanının, belki arada bir gözüne toz kaçanının” makbul olduğu bu ulu mevki, elbette yalnızca “adamsın”, “adamın dibisin” deyimlerinde karşımıza çıkmıyor. Başka pek çok dilde de “insan”la eşanlamlı olarak kullanılan “adam”, doğru ve iyi olanın ölçü birimi olarak erkekliği işaret ediyor. Hatta bazen kadınlar için bile… Örneğin işini düzgün yapan bir kadına da “adam gibi iş yapıyor”, görünüşüne özen gösterene “adama benzemişsin” diyebiliyoruz.

    Adamlığın norm olduğu bu düzende yalnız kadınlar değil, bu adamlık çağrısına cevap vermeyen herkes de “harbi delikanlılar gezegeni”nden dışlanıyor. Biz hiçbir zaman kaba kuvvetiyle değil zekası, bilgisiyle varolana, racon kesmek yerine müzakere eden, anlamaya, anlaşılmaya çalışana, astığı astık, kestiği kestik olmak yerine duyarlı, zarif, komplekssiz olana yakıştırmıyoruz “adam gibi adamlığı”. Bunlar adamlık terazisinde hafif çekiyor; kadınsı, pasif, zayıf bulunuyor. Her kesimden siyasetçilerin “laiklik adam olmaktır”, “madam değil adam gibi ölmek” gibi beyanları da durumu daha iyiye götürmüyor tabii…

    Bu durumda adamlıkla derdi olanlara da, “adamın dibiyseniz orada kalın” demekten başka çare kalmıyor.

  • ‘Biz de elimizle çiziyoruz, başka yerimizle değil’

    ‘Biz de elimizle çiziyoruz, başka yerimizle değil’

    10 Şubat’ta ölen Fransız çizer Claire Brétecher, “kadın çizer” tanımını reddetmiş; “Les Frustrés” ve “Agrippine” serileriyle tanınmış; sayısız ödüle layık görülmüş; birçok mizah dergisinde yayımlanan eserleriyle 20. yüzyılın son çeyreğinde karikatürde ekol yaratmış bir sanatçıydı. “Ben de feministim ama militanlığı sevmiyorum” diyen Brétecher’nin etkisi ve Türkiye’de “kadın çizer” olmanın hâlleri…

    Claire Brétecher’nin ölüm haberini okuyunca çok üzülüyorum. Nedense kalkıp kütüphanemdeki en eski albümünü elime alıp karıştırıyorum. Ciltleri dağılmış elimdeki albümün adı “Salades de Saison” (Mevsim Salataları). 1 Mayıs 1985 tarihini not etmişim üzerine. İlk sayfalardaki çizgi bantları yetersiz Fransızcam ile çevirmeye çalışmış, beceremeyince bırakmışım.

    İlk defa Tünel’de bulunan Hachette Kitabevi’nde keşfetmiştim onu. Genç bir “kadın” çizer olarak, erkekler dünyasında varolunabileceğini en güçlü şekilde gösteren güzelim karikatür albümlerini uzun süre elimden düşürmemiş, sonra unutmuştum. Birkaç sene önce Paris’te Centre Pompidou’da sergilenen inanılmaz duygusal resimleri ile tekrar büyülemişti beni.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı Ekran-Resmi-2020-11-02-09.33.47-1.png

    Rapunzel

    Brétecher’nin Fransa’da Tarot kartları için çizdiği bir karikatürü.

    13 sene önce Paris’e yerleştiğimde, çağdaşlar çizerlerle tanışmış ama ona ulaşamamıştım. Ortalarda görünmüyordu.

    “Brétecher o kadar güçlüydü ki bütün kadınları ezdi geçti, ondan sonra hiçbir kadın karikatür çizmeye cesaret edemedi belki de” diyor sevgili Wolinski (Charlie Hebdo katliamından birkaç sene önce o güzel günlerde), oturduğumuz Café de Flore’un önünden akıp giden, cıvıl cıvıl St. Germain caddesine bakarak.

    Brétecher “Her normal kadın elbette feministtir, feminist olmak zorundadır. Ben de zaten hiper-feministim” dedikten sonra, “bıktım yahu feminizmden, ben zaten militan falan değilim, militanlığı sevmiyorum” diyebilen bir kadındı. Tutarsızlık gibi gelebilecek bu yaklaşımı kendime hep yakın buldum.

    Tabusuz, yabani, her şeye ve herkese mesafeliydi. Bir dönem Wolinski’nin de çizdiği Charlie Hebdo dergisine çizmeyi reddetmiş ve şöyle demişti: “Kızların poposunu çimdiklemekten başka bir şey düşünmeyen ve fallus’a tapan çizerlerden oluşan bir dergide asla çalışmam”.

    Claire Brétecher: Öncü bir sanatçı.

    Bunlar bana Gır-gır dergisindeki ilk yıllarımı ve sonrasını hatırlatıyor. “Sizin yüzünüzden artık eve, karıma dergi götüremiyorum” diyen erkek çizer arkadaşımızın derginin bitişiğindeki otelin odalarını röntgenlemesi veya istemeden kulak misafiri olduğumuz, yüzümüzün kızarmasına sebep olan kadın muhabbetleri… Daha sonra Cumhuriyet gazetesinden “ahlaksız çizgim” nedeniyle işten atılmam. Dönemin ünlü kadın feminist editörü böyle açıklamıştı bana atılma nedenimi: “Sen de adamın kafasını kızın eteğinin altına o kadar çok sokmayacaktın, bu sana hayat dersi olsun”. Radikal gazetesinde çizerken de aynı gazetenin ünlü bir köşe yazarı “Bakamıyorum o kıza (kötü kızdan bahsediyordu), kapatın onun bacaklarını” demişti.

    Brétecher kadın çizer tanımını reddetmişti. “Kadın çizer de neymiş? Elimizle çiziyoruz, cinsel organımızla değil!” demişti. O da eliyle çizdikleri, unutulmaz eserleriyle yaşayacak.

  • Hanımspordan MNC’ye: Kadın futbolu tartışmaları

    Hanımspordan MNC’ye: Kadın futbolu tartışmaları

    1920’lerden beri dönem dönem gündeme gelen “Kadınlar futbol oynayabilir mi”, “Futbol kadının zarafetini bozar mı” tartışmaları, 1 Mart 1968’de Futbol Federasyonu Başkanı Orhan Şeref Apak’ın yaptığı açıklamayla ciddiye bindi. Bir Çek kadın futbol takımının Türkiye’de maç yapacak kadın futbol takımı bulamadığını söyleyen Apak, bu konuya eğilmek gerektiğini ifade etti. Bu açıklamanın üzerine 20 Mart 1968’de eski hakem Reşat Önen ilk kadın futbol takımı Hanımspor’un başvurusunu yapar, fakat sporcuların eşlerinden ya da babalarından izinle katılabildiği Ankara merkezli takım hayata geçirilemez. 1969’da ise ünlü modacı Nail Yurdakul’un kurduğu M.N.C’yle (kulübün ismi, aile şirketleri ‘Melahat-Nail-Cazip’in başharflerinden esinlenmiş) ilgili haberler çıkar. Fotoğrafta, M.N.C.’li sporcular antrenman sırasında görülüyor.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

  • Erkek ölümdür, kadın ise hayat…

    İnsanlık, bildiğimiz kadarıyla hep ataerkil toplumlarda yaşadı. Ataerkil toplum, soyun babadan ilerlediği, erkeklerin egemen olduğu bir toplumdu. Oysa yakın zamana kadar bir çocuğun sadece annesi kesin olarak bilinebiliyordu; öyle ki örneğin Yahudilik anneden geçiyor, İslâmiyet’te ölüye telkin verilirken sadece annenin adı zikrediliyordu.

    Erkeklerin kadınları baskı altında tutması kaçınılmazdı. Kadının yeri evde, erkeğinki dışardaydı. Ulema ve vükelanın kadınlara bunu telkin etmek için döktüğü mürekkep, deryaları taşırırdı. Tarihçiler de geriye baktıklarında evin içini değil, dış avluyu, divan odasını, savaş alanını, parlamentoyu gördüler.

    Kadınların çocuk doğurması, büyütmesi, aileyi yedirmesi, içirmesi, giydirmesi insanlık tarihi üzerinde bu kadar etkisiz miydi? Salgın hastalık, açlık, kuşatma, işgal, doğal afet gibi kriz anlarında ailelerini yaşatmaya çalışan kadınların olağanüstü çabaları önemsiz miydi? Mesela Osmanlı döneminde İstanbul kadınlarının ekmek bulunmadığı zamanlarda sokaklara dökülüp, tencere-tava vurarak yetkilileri protesto etmek gibi bir âdeti vardı veya 1945’te Amerikan-Sovyet işgali altındaki Berlin’de harabeye dönmüş sokaklarda sadece yemek arayan, iş yapan kadınlar görülüyordu (erkekler ya ölmüş ya esirdi ya da saklanıyordu).

    Gerçi kadınlar hiçbir zaman tam anlamıyla evlerine kapanmamışlardı. Ulema ve vükela, kadınlara devlet işlerine karışmanın günah olduğunu sıkı sıkıya tembih etmiş, tarihçiler “Kadınlar Saltanatı”nın felaket olduğunu ilan etmişti ama resmî lafla gerçek hayat arasında bir uçurum vardı. Her ülkede bir çocuk hükümdar tahta çıktığında onun adına naipliği üstlenen kişi fiilen, bazen de hukuken annesiydi. Zira bu küçük erkeğin hayatına kastetmeyecek tek kişinin annesi olduğu herkesçe bilinirdi. Osmanlı şehzade annelerinin de asıl işi oğullarını yaşatmaktı.

    Geçmişe baktığımda, iktidarın tepesinden toplumun alt tabakalarına kadar kadınların binlerce yıldır yaşatmaya, erkeklerin ise öldürmeye çalıştığını görüyor; erkekleri ölümle, kadınları hayatla bağdaştırmaktan kendimi alamıyorum. Bugün de erkeklerin egemen olduğu ancak kadınların evden çıktığı bir dönemde yaşıyoruz. Artık tarihçilere düşen, geçmişe bakarken evlerin içine de girmeye çalışmak ve kadınların da yaptığı yeni tarih(ler) yazmak.