Ortaçağ’dan bugüne dünyanın hiçbir yerinde Üsküdar’da olduğu gibi kadınların şekillendirdiği, kadınların isimleriyle yaşayan ve kadınların parasıyla imar edilen bir şehirle karşılaşmanız mümkün değil. Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü kadınlarından, Mihrimah, Nurbanu, Kösem ve Gülnuş Emetullah sultanların izleri halen burada sürülebiliyor. Üsküdar’da dört büyük kadın, dört büyük külliye…
Büyük imparatorluklar merkezi İstanbul kenti dediğimizde aklımıza gelen yegane yer olan Suriçi, erkek hükümdarların gövde gösterisi yaptığı alan olarak karşı yakada siluete otururken; birkaç istisna hariç yalnızca kadınların yapılarından oluşan Üsküdar tam bir kadınlar şehri. 15. yüzyılda Rum Mehmet Paşa ve Kara Davud, 16. yüzyılda Şemsi Paşa haricinde vezirler ve sadrazamlar bile Üsküdar’da eser bırakmayı tercih etmemiş.
Hanım sultanların yardımseverlik faaliyetleri, Osmanlı bürokrasisi tarafından tasarlanmış. Hanım sultanlar da her Müslüman gibi hayır yapmak istemiş; ama vakfiyeleri tasarlayan, mimari kurguları şekillendiren çoğunlukla bürokratlar olmuş. Onlar da genellikle daha büyük ölçekli planlarla hareket etmişler.
Osmanlı döneminde yeni bir caminin helal parayla yapılması çok önemliydi. En helal para da gaza parası olarak görülüyordu. Kanunî Sultan Süleyman ya da Yavuz Sultan Selim dönemlerinde hiç sorun olmamış bu durum; seferlerin azaldığı, savaş ekonomisinin bittiği yıllarda sultanları zora sokmuş. Halk, sultanın cami yaptırma arzusu karşısında, bunun parasının gazadan değil de kendi cebinden çıkmasından hoşnutsuzluk duymuş.
Bu durumda anneleri adına hayır yapmak, sultanları kurtarmış gibi görünüyor. Hanım sultanın gazaya çıkmasının beklenemeyecek olması bir yana, bu hayır işleri eskisi gibi savaşçı olmayan Osmanlı padişahlarını halkın gözünde hayırlı evlatlar olarak başka bir saygın konuma oturtmuş. Tabii isimlerinin yüzlerce yıl sonraya kalacak eserlerle yaşaması hanımları da memnun etmiş. Her ne kadar sultanın eşinin ismini doğrudan ağzına almaktan imtina eden Osmanlı halkı bu eserlere Atik ValideSultan,Cedid Valide Sultan, Çinili Cami, Sahil Camisi gibi “kod isimler” taksa da Mihrimah, Nurbanu, Kösem ve Gülnuş Emetullah sultanlar bu sayede halen hatırlanmaya devam ediyor.
Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz’la her ay İstanbul’un az bilinen tarihinin peşine düşüyoruz. Epeyce aşina olduğumuz, her gün önünden geçip gittiğimiz yapıların detaylarda gizlenen yönlerini ortaya çıkarmayı hedefliyoruz. Sadece okumak yetmez diyorsanız, sizler de derginizi eline alın ve keşfe çıkın.
1- Mihrimah Sultan Külliyesi
Bir sultan efendi ve çifte minare
Üsküdar’da hanımların yapılaşması, 1548’de Kanunî Sultan Süleyman’ın çok sevdiği tek kızı Mihrimah Sultan için Mimar Sinan’a yaptırdığı Mihrimah Sultan Külliyesi ile başlıyor. İnternette ufak bir araştırma, karşınıza pek eğlenceli görünse de gerçeğin yakınından bile geçmeyecek bir hikaye çıkartacak. Bu şehir efsanesine göre Koca Sinan, Mihrimah Sultan’a büyük bir aşk besliyormuş. Öyle ki geceyle gündüzün eşit olduğu bir 21 Mart’ta, Sinan’ın Mihrimah Sultan için tasarladığı Edirnekapı ve Üsküdar’daki camileri aynı anda görebileceğiniz bir noktaya oturduğunuzda, güneş Edirnekapı Camii’nin minaresi ardından batarken, Üsküdar’daki caminin ardından ay doğarmış. Bu romantik hikayeye Mihrü Mah’ın “Güneş ve Ay” demek olduğu, bir de Mihrimah Sultan’ın doğum gününün 21 Mart olduğu “bilgileri” eklenince ortaya çıkan hikayeye inanmak çok cazip hale geliyor.
Tabii en başta, bugün kullandığımız Güneş temelli miladi takvime göre her yıl 21 Mart’a denk gelen ekinoks gününün, Ay temelli hicri takvimin kullanıldığı yıllarda her yıl başka bir güne denk geldiğini hatırlamak gerek. Ayrıca Mihrimah Sultan’ın namusunu kurtarmak bize düşmez ama, Osmanlı kaynakları bu tür dedikoduları mutlaka kaydederken Mimar Sinan’la evli-barklı bir hanım olan Mihrimah Sultan arasında bir aşk olduğuna dair tek bir ima bile bulunmuyor. Hikayeyi takip ettiğimizde bu dedikodunun 1960’larda Hollandalı bir kadın romancı tarafından, olayın kahramanlarından yaklaşık 400 yıl sonra ortaya atılmış bir hayal ürünü olduğunu anlıyoruz. Herhalde herkesin çok hoşuna gitmiş olacak, tekrarlana tekrarlana tarihî bir gerçek olarak kabul edilmeye başlanmış.
Üsküdar’a ilk adımGeçmişte Üsküdar’a yanaşan kervanları karşıladığı gibi bugün de vapurdan inenlerin ilk gördüğü yapı Mihrimah Sultan Külliyesi.
İşin aslı, Mihrimah Sultan’ın hayatına bakıldığında pek aşkla-meşkle işi olmayan, taht mücadelelerine, sadrazam seçimlerine müdahil olmuş çok güçlü bir kadın portresiyle karşılaşıyoruz. Mihrimah Sultan belki de Osmanlı İmparatorluğu’nun en zengin kadını… Eşi Rüstem Paşa’yı sadrazam yapıyor; onun vefatından sonra bir dönem oyun dışında kaldığı için dönemin sadrazamı, Semiz Ali Paşa’ya evlilik teklifi götürüyor. Semiz Ali Paşa, isminin de işaret ettiği gibi çok şişman, yaşça da biraz geçkin bir zât. Öyle ki, Hollanda’ya onu taşıyabilecek atlarının olup olmadığını soran mektuplar göndermiş. Aşkın gözü kördür derler ama Mihrimah Sultan’ın bu teklifi götürürken gönlünün değil, aklının sesiyle hareket ettiğini tahmin etmek güç değil.
Dedikodular bir yana, bu külliyenin özel ve kıymetli tarafı, bir hanım sultan için yapılan ilk çift minareli caminin burada bulunması. Osmanlı mimari adabında çift minareli camiler yalnızca padişahlar için yapılırken, Kanunî Sultan Süleyman çok sevdiği kızına hürmetini göstermek için ona böyle bir hak tanımış. Tam deniz kenarına yapılan külliyenin içindeki cami ve sibyan mektebi, yamacın üzerine yerleştirilmiş. Medresesi ise set üzerinde duruyor. Alt kotta ise koca bir meydana açılan iki kervansaray varmış. Eskiden Üsküdar’a yanaşanlar bu iki görkemli kervansarayın arasından geçerek meydana ulaşırlarmış. Kenti Galata gibi yüksek yerlerden izleyenleri de çok etkileyen bu manzarası, Kitab-ı Bahriye minyatürlerinde sıklıkla tasvir edilmiş. Ne yazık ki kervansarayların yıkılmasının ardından bu 16. yüzyıl meydanı bugüne ulaşamamış.
Kendisi baba yanındaüvey oğlu burada
Mihrimah Sultan babasının yanına, Süleymaniye Külliyesi’ne defnedilmiş. Caminin avlusunda nadir görülen bir uygulama olarak Rüstem Paşa’nın başka bir eşinden olma oğlunun sandukası bulunuyor.
2- Atik Valide Külliyesi
Mimar Sinan imzalı müthiş bir tasarım
16. yüzyıla geldiğimizde, 3. Ahmed, 3. Murad gibi padişahların İstanbul’da kendi adlarına bir cami yaptırmadıklarını, daha çok anneleri adına hayır işlemeyi tercih ettiklerini görüyoruz. 3. Murad’ın annesi Nurbanu Valide Sultan için 1570-1579 arasında Koca Sinan’a yaptırdığı Atik Valide Sultan Külliyesi de hem padişahın ihtişamlı bir yapı inşa ettirme arzusunu hem de annesine duyduğu büyük hürmeti yansıtıyor. Yapı topluluğu, Mimar Sinan’ın İstanbul’daki en büyük tasarımlarından… Camisi, medresesi, tekkesi, sıbyan mektebi, darülhadisi, darülkurrası, imareti (aşhane-tabhane-kervansaray), darüşşifası ve hamamıyla adeta kendi başına bir şehir. Döneminde, kervanlarla şehre gelenleri karşılayan külliye, Üsküdar’da yerleşimin dış sınırını da belirliyor. Yalnız, İstanbul’da padişahların bir gövde gösterisi olan cami, hanım sultan külliyelerinin pek çoğunda olduğu gibi arazinin ölçeğine kıyasla oldukça küçük. Zira hanım sultanların gövde gösterilerine ihtiyaçları yok; ihtişamdan ziyade ihtiyaca yönelik bir tasarım yapılmış.
Çifte minarelimütevazı cami
Külliye arazisine ve diğer birimlerine göre mütevazı boyutlardaki Atik Valide Camii’nin ihtişamı, boyutlarıyla değil zengin çinileri ve Mihrimah Sultan’daki gibi çifte minaresiyle öne çıkarılmış.
Ne var ki 19. yüzyıla gelindiğinde bu kadar büyük bir yapı olduğu gibi korunamamış. Birimlerin çoğu niteliklerini değiştirmiş. Kervansarayın bazı bölümleri ve diğer avlular terkedilirken, cami, tekke ve darüşşifa devam etmiş, ediyor. Hatta bu darüşşifa, İstanbul’da halen işler halde bulunan beş Osmanlı hastanesinden biri. Son yıllarda tartışmalı bir restorasyonla avlusuna camekanlı bir cephe yapılıp sonra Vakıflar tarafından kaldırılması haberleriyle hatırlayabilirsiniz burayı. Şu anda ise Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi tarafından kullanılıyor.
Daha önce ise sırasıyla Nizam-ı Cedid süvarisinin, Sekban-ı Cihadiye askerinin ve Asâkir-i Nizamiye süvarisinin kışlası (1800-1865), akıl hastanesi (1865-1927) ve Tekel yaprak tütün bakım atölyesi (1935-1976) olmuş. Darüşşifa, 1977’de Üsküdar İmam Hatip Lisesi’ne verilmiş, darülhadis-darülkurra grubu ise cumhuriyet döneminde uzun süre Toptaşı Cezaevi olarak kullanıldıktan sonra yakın geçmişte tahliye edilmiş.
Külliye önceleri “Valide Sultan” adı ile bilinirken, Gülnuş Valide Sultan’ın Üsküdar İskele Meydanı’nda Cedid (Yeni) Valide Külliyesi’ni yaptırması üzerine “Atik (Eski) Valide” ismiyle anılır olmuş.
MUTLAKA GÖRÜN!
Çalınan çinilerden kalanlar ve vaftiz teknesi
Külliyenin kubbeli avlusundan girince sağ taraftaki avlunun en sağ köşesindeki odada 5. yüzyıldan kalma koca bir vaftiz teknesi var. Öyle büyük ki içinde bulunduğu odadan dışarı çıkarılamıyor. Bu odanın külliyenin yağhanesi olduğu, vaftiz teknesinin de başka bir yerden getirilerek burada yağ yapımında kullanıldığı tahmin ediliyor.
Caminin kıymetli çinileri ne yazık ki hırsızlıklarla anılsa da görülmeye değer. Bu paha biçilmez çinilerin bir çoğu çalındı, bir kısmının yerine replikaları konuldu. Umuyoruz ki yakın zamanda hepsi bulunur, tamamlanır.
3- Çinili Külliyesi
Kösem’in kudretli ama mütevazı iktidarı
Sultan Ahmed’in meşhur eşi Kösem Sultan’ın, torunu 4. Mehmed’in zamanında bile iktidarda kalmaya çalışan, belki de Osmanlı Hanedanı’nın en güçlü kadını olduğu malum. Oysa Sultan İbrahim’in padişahlığının (hd. 1640-1648) ilk yıllarında Kasım Ağa’nın mimarbaşılığı zamanında inşa edilen bu külliye, Valide Sultan’ın kudreti karşısında oldukça mütevazı kalıyor. Atik Valide Külliyesi’nin hemen altında, eğimli bir araziye yapılan bu küçük program, bir cami, medrese, sebil, sıbyan mektebi, çeşme ve çifte hamamdan oluşuyor. Üsküdar’da Osmanlı mimari adabının dışına çıkarak çifte minareli yapılan Mihrimah Sultan, Gülnuş Emetullah ve Nurbanu Sultan camilerinin aksine, Kösem Sultan’ın camisi tek minareli. Belli ki iktidarını kanıtlamak için padişahlara mahsus bu imgeyi kullanmaya gerek duymamış Valide Sultan. Fakat ihsanını göstermek için caminin inşaatında çalışanlara, Üsküdar’daki Rum Kilisesi’ni inşa etmeleri için hem izin hem de malzeme desteği sağlamış.
Eskisi, yenisive tam ortası
Nurbanu Valide Sultan (Atik Valide) ve Gülnuş Emetullah’ın (Cedid Valide) hem kronolojik hem de coğrafi olarak ortasında yer alan bu Çinili Külliyesi, Orta Valide Külliyesi olarak da anılıyor.
Cami kapısı üzerinde yer alan sülüs hatla yazılı üç beyitlik kitabeden caminin 1640’ta yapıldığı anlaşılıyor. Ayrıca avlunun kuzey kapısında Şair Fevzi’ye ait altı beyitlik kitabede külliyenin diğer yapılarının da aynı tarihte yapıldığı yazılı. Bu kitabelerde adı geçmeyen medrese ise muhtemelen 1640’tan hemen sonra yapılmış olmalı.
Külliyenin en büyük boyutlu yapısı, sıbyan mektebinin batısında kalan Çinili Hamam Sokağı ve Çavuşdere Caddesi arasında yer alan çifte hamam. Genellikle külliyeleri, çevrelerinde oluşmuş yerleşim alanları, mahallelerle birlikte hayal etmeli. Bu külliyenin cazibe merkezi de hamamları olmuş. Batıdaki kadınlar, doğudaki erkekler tarafından kullanılan hamamlar, 20. yüzyılın başına kadar faal durumdayken bir dönem kapanmış. 1960’larda tamir edilerek yeniden kullanıma açılmış.
MUTLAKA GÖRÜN!
Zengin Osmanlı çinileri: Laleler, karanfiller, sümbüller
Zengin çinileriyle meşhur camide mihrap dahil harimin bütün duvarları üst sıra pencerelerinin altına kadar çinilerle kaplı. Ayrıca kuzeydeki son cemaat yeri duvarında ve minber külahında da çiniler bulunuyor. 17. yüzyılda Kütahya’da yapılan bu çinilerin motiflerinde nar çiçekleri, laleler, karanfiller, bahar dalları, hançer yaprakları, şakayıkları, sümbüller ve çiçek tomurcuklarının yanında, stilize olarak hataî, rumî, palmet ve bulut motifleri de görülebilir. Çiniler beyaz, kobalt mavisi, lacivert, firuze, mor, yeşil ve kırmızılarla rengarenk bir görüntü ortaya çıkarıyorlar.
4- Yeni Valide Külliyesi
Padişah yapılarından farksız bir cami
4. Mehmed’in hasekisi, 2. Mustafa ile 3. Ahmed’in annesi Giritli Râbia Gülnuş ya da Gülnuş Emetullah Sultan, sağlığında 4. Mehmed’le birlikte saray kurallarına aykırı biçimde av seyahatlerine çıkmış; her Harem kadınına nasip olmayacak bir şansla Edirne’den başlayarak Filibe, Karinâbâd, Yanbolu kentlerini, Bulgaristan’ın iç bölgelerini, Makedonya’yı dolaşmıştı. Oğlu olan iki padişahın döneminde devam eden uzun süreli valide sultanlık dönemine ve kayınvalidesi Hatice Turhan’ın vefatının ardından sarayın en güçlü kadını olmasına rağmen arşivlerde onunla ilgili pek belge bulunmaması, siyasete fazla bulaşmadığına işaret ediyor. Galata’da ve Üsküdar’da adını taşıyan camiler ise hayırsever tarafını öne çıkartıyor.
18. yüzyılın ilk yıllarında Üsküdar Meydanı’nın güneyinde Mimar Bekir’in subaşılığı sırasında yapılan külliye, oğlu 3. Ahmed’in annesine sevgi ve saygısının bir nişanesi olarak aynen bir padişah camii gibi inşa edilmiş. Burada ne Mihrimah ne Çinili ne de Atik Valide külliyelerinde olmayan bir detay var: Sultani bir imge olarak, çifte minaresine, çifte şerefesine ek bir de revaklı avlu hediye edilmiş kendisine. Sadece padişah yapılarına mahsus bu revaklı avlu, Osmanlı mimari adabının yazılı olmayan kurallarına çok aykırı bir istisna.
Üsküdar Meydanı’nın güneyinde Mimar Bekir’in subaşılığı sırasına yapılan külliye, pek çok özelliğiyle klasik dönem mimarisi özelliklerini taşıyor.
Camii, hünkar mahfili, türbe, sebil, muvakkithane, çeşme, şadırvan, sıbyan mektebi, arasta (dükkanlar), imaret, meşruta evleri ve mahyacı odasından oluşan Yeni Valide Külliyesi, ayrıntıda klasik dönem yapılarından ayrılmasına karşın Sinan’ın mimari üslubunun, özellikle de Rüstem Paşa Camii’nin etkilerini taşıyor. Cami, yüksek kasnaklı basık kubbesi, güney cephesindeki payanda sistemi, ferah iç mekan etkisi ve Tekfur Sarayı’nda üretildiği tahmin edilen çinilerinin üslubuyla klasik dönem camilerinden ayrılıyor.
Valide Sultan’ın türbesi de külliyenin dış avlu duvarı üzerinde, güney yönünde çeşme ile muvakkithane arasında yer alıyor. Rivayete göre, Valide Sultan üzerine rahmet yağmasını istediği için türbesinin üzeri sadece tel kafes ve demir konstrüksiyonla kaplanmış. İçinde de Arapça kitabeli çok güzel bir mezartaşı var. Türbenin batısındaki muvakkithanede ise bir zamanlar saatlerle dolu bir odada, gelip geçene namaz vakitlerini söyleyen bir muvakkit varmış.
MUTLAKA GÖRÜN!
Serçelere mahsus küçük saraylar…
İstanbul’daki kuş evlerinden ayrı bir konu çıkar, ama bu külliyedekiler müstesna güzellikleriyle görülmeyi hak ediyor. 18. yüzyılda şehirde moda olan bu küçük saraylar, büyük ihtimalle Kuzey Hindistan İslâm mimarisinin etkisiyle yapılmaya başlanmış. Serçe gibi küçük kuşlara göre tasarlandıkları için “serçesaray” adıyla da anılıyorlar. Güvercinler ise kendilerine başka yuva aramak zorunda; zira zarif detaylarına zarar verecekleri düşüncesiyle onların boyutlarına göre tasarlanmamış kuş evleri.
1886’da doğan Seniha Sami (Moralı), son Osmanlı döneminde yetişen, cumhuriyet devrinde Arkeoloji Müzeleri’nde çalışmış, Türkiye’yi yurtdışındaki kadın kongrelerinde temsil etmiş donanımlı bir “alaylı”ydı. 22 yıl süreyle İngilizce ve Fransızca bütün yayınları hazırlayan, 1982’de vefat eden Seniha Sami Hanım, bugün sadece İstanbul Kadın Müzesi ve Kocaeli Müzesi’nde anılıyor.
Seniha Sami, Tanzimat’ın ilanından sonra ülkemizde ilk defa maarif teşkilatını kuran ve ilk Millî Eğitim Bakanı olan Abdurrahman Sami Paşa’nın torunlarındandı. Seniha Hanım’ın büyükbabası da Millî Eğitim Bakanlığı yapmış olan Abdullatif Suphi Paşa’dır. Osmanlı Devleti’nde önemli hizmetler veren kültür ağırlıklı baba tarafı yanında, anne tarafında da devletin muhtelif kademelerinde hizmetleriyle tanınmış ünlü kişiler vardır. Annesi, Dışişleri Bakanı Mehmet Raşit Paşa’nın kızıdır.
Seniha Sami 1886’da doğdu. Özel öğretmenlerden İngilizce, Fransızca ve Farsça dil eğitimi aldı. Tarih ve edebiyat alanında çok sayıda eser okudu. Yemen Kumandanı Atıf Paşa’yla, Şair Fahriye Hanım’ın tek oğlu olan Mehmet Rauf Bey ile evlendi. Mehmet Rauf Bey de zengin bir eğitim geçmişine sahip, dokuz dil birden konuşup yazabilen dönemin entelektüellerindendi. Mehmet Rauf Bey, Darülfünun’da Batı dilleri ve edebiyatı profesörü olduğu gibi, çeşitli oyunlar-şiirler de yazıyordu. Resimli Kitap dergisinin editörlüğünü de yapmıştı; ancak 1918’de, 35 yaşında vefat etti. Seniha Sami ise dil, tarih ve edebiyat gibi konulardaki birikimi nedeniyle son Osmanlı sarayında prenseslerin hocası olarak mürebbiyelik yaptı.
Yetkin bir aydın
Seniha Hanım arkeoloji üzerine eğitim almamıştı. Ancak özel öğretmenlerden İngilizce, Fransızca ve Farsça eğitimi almış; dil, tarih ve edebiyat konularındaki birikimiyle son Osmanlı sarayında prenseslere mürebbiyelik yapmıştı.
Cumhuriyet döneminde eğitimin iyileştirilmesi maksadıyla 1924’te Türkiye’ye davet edilen yapılandırmacılık eğitim akımının öncüsü Prof. Dr. John Dewey’in çalışmaları sırasında, kendisinin Atatürk ve İnönü ile temaslarında tercüman olarak görevlendirildi. Bu esnada dikkati çeken Seniha Sami, 1928’de İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü ve aynı zamanda Osman Hamdi Bey’in kardeşi Halil Ethem’in (Eldem) teklifiyle müzede yabancı diller memurluğu yapmaya başladı.
Seniha Sami (Moralı), edebiyat ve güzel sanatlara meraklıdır, ancak arkeoloji üzerine bir eğitim almamış, alaylı dediğimiz sınıftandır. Aileden geldiğini söylediği arkeoloji sevgisinin onun kaderini etkilediğini söyler. Dedesi Suphi Paşa arkeoloji ve meskukât (madeni paralar) ihtisası yapmıştır (Koleksiyonu şimdi British Museum’da sergilenmektedir). Seniha Sami ilk müze kuruluşu ve dedesi Suphi Bey’in katkılarını şöyle anlatır:
“Osmanlı Devleti’nin tükenmez antikalar hazinesinden geri kalanları ve yabancı koleksiyonculardan ele geçmiş geçmiş olanları, Tophane Müşiri Ahmet Fethi Paşa, 1847 yılından itibaren Cephane Anbarı’nda toplamaya ve toplatmaya başladı. Dedesi Suphi Paşa, halkın gezip görebileceği bir müze açılmasını istermiş. Maarif Nezareti’ne tayin edilince, bu konuda irade almış ve Çinili Köşk’ün müze olarak halka açılmasını sağlamıştı. Hanımların gezebilmesi için de, haftada bir gün belirlenmişti. Müdür olarak önce bir İngiliz, sonra Dethier adında bir Alman görevlendirildi. Dethier ölünce, Suphi Paşa’nın tavsiyesi üzerine, Osman Hamdi Bey tayin edildi. Suphi Paşa bu tayinden çok memnun olmuş ve ‘Gözüm arkada kalmayacak’ demişti. Hamdi Bey müzeyi ihya etmiş ve bilhassa kendi keşfettiği harikulade Sayda lahitlerini muhafaza edebilmek için Çinili Köşk’ün etrafındaki şimdiki muazzam binaları yaptırmıştı. Diğer taraftan, antikaların memleket dışına çıkarılmasını kesinlikle yasaklayan bir irade de çıkarılmıştı. Babam o zamanlar bizleri müzeyi gezmeye göndermişti. Hamdi Bey’den sonra müze müdürlüğüne kardeşi Halil Bey, sonra da onun yetiştirdiği arkeologlardan Aziz (Oğan) Bey tayin edildi. Her ikisi de şevk ve gayretle çalıştılar” (Hayat Tarih mecmuası, sayı: 7, Şubat 1978).
İsmet İnönü’yle Seniha Hanım ve Müze Müdürü Aziz Oğan, 1949’da Arkeoloji Müzesi’ni gezen İsmet İnönü’ye refakat ederken.
Seniha Nanım ise -başta söylediğimiz gibi- Halil Bey’inn teklifini kabul ederek müzeye girmiş ve Aziz Bey tarafından tasnif memurluğu görevine terfi ettirilmişti. Müzedeki çalışma hayatı ve müzelerin çalışma şeklini ise şöyle anlatıyor:
“O devirde, üniversitemizde henüz arkeoloji enstitüsü yoktu. Müdürler ve memurlar, müzede çalışarak yetişmişlerdi. Heykeltıraştan başka, birkaç kişi daha Avrupa’da öğrenim görmüştü. Benim öğrenimim ise tamamıyla özeldir. Ayrıca benden başka müzede tek kadın yoktu. Müzemizin adı Arkeoloji Müzesi’ne çevrilince, memuriyetimin adı resmen ‘arkeolog’ oldu. Bu arada Arkeoloji Enstitüsü açılınca değerli uzmanlar yetişti. Bunların arasında kadınlar da vardı. Ben, kazılarda bulunan eserleri kaydeder, tertip eder, yerleştirirdim. Temizlenmesi ve tamir edilmesi gerekenler, kimya laboratuvarına gönderilirdi. Bazıları öyle perişan halde gelmektedir ki, parçaları birleştirip yeniden eseri ortaya çıkarmak bilmece çözmekten daha güçtür. Bu bakımdan, laboratuvardaki uzmanlarımızın hüner ve marifeti tebrike değer” (Hayat Tarih mecmuası, sayı: 7, Şubat 1978).
Müzenin ilk kadını Seniha Sami Moralı’nın işe başladığı dönemde müzede başka kadın yoktu.
Seniha Sami Moralı, iyi düzeyde ve birkaç sayıda yabancı dil bildiği için, müzeye gelen yabancılara sık sık eşlik etmiş, onları bazen tek başına da gezdirmiş. Ayrıca, yabancı arkeologların Türkiye’de yaptıkları tetkikler sonunda yazdıkları eserleri de Türkçeye çevirmiş. Louvre Müzesi küratörlerinden André Devambez’in müzedeki tunç eserleri incelemesi sonrası bunları literatüre tanıtmak için yazdığı eseri Türkçeye çevirmiş.
22 yıl süreyle İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde çalışan, İngilizce ve Fransızca bütün yayınları hazırlayan Seniha Sami Moralı, 1950’nin Mart ayında emekli oldu. Ancak ayrıldıktan sonra bile mesleğinden kopamadı ve Arkeoloji Müzesi yanında, Topkapı Sarayı ve Ayasofya Müzelerinin yayınlarıyla ilgilendi. Tüm bunların dışında cumhuriyet döneminde Türk Kadın Birliği kurucuları arasında yer aldı ve 1931’de Belgrad’da, 1933’te Marsilya’da toplanan Milletlerarası Kadın Birlikleri kongrelerinde Türkiye’yi temsil etti. Etkili konuşmalarıyla takdir topladı. 1931’deki konuşması International Women’s News’in Temmuz sayısında (10. sayı) yer aldı.
Moralı’nın 1950 senesinde emekli edilmesinden sonra gönderilen teşekkür mektubu.
Hayat Tarih mecmuasında onlarca makale yazmış, üç padişah görmüş ve sarayda mürebbiyelik yapmış biri olarak yaşadığı döneme ışık tutmuş, bunları paylaşmıştır. Yine birçok çeviri yaparak Türkçe literatüre önemli bir katkı sağlamıştır.
Maalesef Seniha Sami Moralı’nın İstanbul Kadın Müzesi ve şu an Troya Müzesi Müdürlüğü yapan Rıdvan Gölcük’ün Kocaeli Müze Müdürü iken orada oluşturduğu Seniha Sami Moralı Köşesi dışında anıldığı bir alan ya da mekan bulunmamaktadır. 1982’de ölen Seniha Sami Moralı, hem aydın hem kadın hem de ilk müzeci kimliği ile anılmayı fazlasıyla hakediyor.
Arjantin doğumlu Yahudi asıllı Mika Etchebéhère, İspanya İçsavaşı’nda Cumhuriyet saflarında çarpışan askerî bölük komutanı tek kadındı. Arjantin’den Patagonya’ya, Fransa’dan İspanya İçsavaşı’na, sonrasında tekrar Arjantin’e ve 68 Paris’ine uzanan bir devrimcinin hikayesi. Savaşta ve barışta kadınların rolünü kökünden değiştiren bir öncü.
Paris 1968.
70’ine yaklaşmış bir kadın, barikat kurmak için kaldırım taşlarını söken gençlere yardım ediyor. Müdahale eden polisler, bu muhterem büyükannenin kazara buraya düştüğünü sanarak evine kadar kendisine refakat ediyor. Kadının adı var: İspanya İçsavaşı’nda Cumhuriyetçilerin saflarında çarpışan ve askerî bölük komutanı olan tek kadın: Mika Etchebéhère. Nâm-ı diğer “La Capitana”.
Rusya’dan Arjantin’e göç etmek zorunda kalan Yahudi ve emekçi bir ailenin çocuğu Mika, yani Micaela Feldman, Santa Fe’deki Moisés Ville’de 1902’de doğar. Bir süre sonra babasının küçük bir restoran işletmeye başlayacağı Rosairo’ya geçerler; burada Sibirya steplerinden kaçan devrimcilerin de bulunduğu bir sosyalist göçmen ortamında, geçmişin hikayeleriyle yetişir. Henüz 14 yaşındayken bir grup anarşistle tanışır; ardından Paris Komünü’nün önde gelen siması Louise Michel’in adını taşıyan bir kadın grubuna katılır. 1920’de 18 yaşındayken diş hekimliği okumak üzere geldiği başkent Buenos Aires’de, Rus Devrimi’nin etkisiyle marksizme evrilen Grupo Universitario Insurrexit adlı bir dergi çıkaran öncü gruba dahil olur. Burada Hipólite Etchebéhère ile tanışır ve aralarında büyük bir aşk başlar.
Buenos Aires yıllarında
1920’de henüz 18 yaşında Buenos Aires’e gelen Mika burada hem hayatını etkileyecek siyasi kavramlarla hem de hayatının aşkı Hipólite Etchebéhère’yle tanışır.
Mika, kadınlardan oluşan bir grup kurarak tarım işçileriyle ilişkiye geçer; seçimlerde, fabrika önlerinde veya sokaklarda söylevleriyle dikkat çeker. 1925’te Komünist Enternasyonal’in politikalarını eleştirdiklerinde, Troçkizme sempati duydukları ithamıyla partiden ihraç edilirler. 1926’da Partido Comunista Obrero’nun kuruluşuna katılırlar ve yayın organı La Chispa’yı yönetirler. Mika kadın propaganda komisyonunda yer alır.
Ardından Jack London’ın macera romanlarından fırlamış insanların yatağı Patagonya’ya giderler. Arjantin ordusu ve büyük toprak sahiplerinin 1500 tarım işçisini katlettiği bu bölgede, hayatta kalanlarla bağlantı kurarlar. Mika olayların hikayesini yazmak için görüşmeler yapar. 30’lu yılların başlarında, tarihin akışını değiştirecek olayların cereyan edeceğine inandıkları Avrupa’ya gitmeye karar verirler.
Bir ülkeden diğerine Mika Etchebéhère, Jack London’ın macera romanlarında tasvir ettiği yerlere benzeyen Patagonya’da Hipólite’le birlikte. 1920’lerin sonları.
Haziran 1931’de Madrid’e gelince, İkinci Cumhuriyet’in vaatlerini yerine getirmesini talep eden göstericilere uyguladığı şiddeti görünce hayalkırıklığına uğrarlar. Ekim 1932’de Paris’e, oradan Weimar Cumhuriyeti’nin ölüm marşının çalındığı Berlin’e geçerler. Burada Kurt Landau’nun önderliğindeki Sol Muhalefet’e katılırlar. Hindenburg’un Kasım 1932’de Adolf Hitler’i şansölye ilan etmesinin sessizce geçiştirildiği günler, sonun başlangıcıdır.
Dünyanın en güçlü işçi hareketinin bulunduğu Almanya’da, hem sosyal demokratların hem komünistlerin nasyonal sosyalizme karşı ittifak yapmak yerine birbirlerini itham ettikleri bir ortama, geniş işçi kitlelerinin nasıl afalladığına tanık olurlar. Hipólite, Juan Ristico takma ismiyle yayımladığı 1933: Alman proletaryasının trajedisi. Mücadelesiz yenilgi, tehlikesiz zafer kitabında derlenen makalelerini yazar.
Tekrar Paris’e dönerler. Orada Kurt Landau ile buluşurlar. Tarhçi Pierre Broué tarafından “iki başlı bir militan” diye tanımlanan Alfred Rosmer ve Marguerite Thévenet ile yakınlık kurarlar. 1934’te Etchebéhère’ler Ne Yapmalı? dergisini çıkaran bir örgüte katılırlar. Mika evde İspanyolca dersleri verirken, Hipólite tüberkülozla mücadele etmektedir.
Ekim 1934’te Asturias madenlerindeki greve ilişkin notları şöyledir: “Asturias madencilerinin mücadelesi patlak verdiğinde İspanya’ya gitme amacıyla pasaportlarımızı hazırladık. Hareketin kanlı bir biçimde bastırılması coşkumuzu kırdı”. İspanya’da siyasetin radikalleşmesinin belirtisi olan bu radikal grev dalgası sanki geleceğin habercisidir. Yine de kurumsal siyaset kör topal yürümektedir. 1935’de Hipólite 6 aylığına hastaneye yatırılır.
İspanya yılları: Sorumlu komutan
1936’da Mika ve Hipólite, inceleme ve tatil için (Madrid havası Hipólite’in hastalığına iyi gelir diye) İspanya’ya geçerler. Kısa bir süre sonra, olayların patlak verdiği Temmuz ayı geldiğinde POUM (Partido Obrero de Unificación Marxista) saflarına milis olarak katılır ve cepheye yollanırlar. Devrim savunmasının daima devrimci ordunun inşaından geçtiğine inanan Hipólite, “sorumlu komutan” görevini üstlenir. 29 gün sonra milislerin en önünde savaşırken, darbeci general Francisco Franco kuvvetleriyle yapılan Atienza muharebesinde hayatını kaybeder. Milisler Mika’yı onun vârisi kabul eder. Daha sonra, POUM milisinin Cumhuriyet ordusuna katılması sırasında Cipriano Mera’nın (anarko-sendikalist bir duvarcıyken general olmuş ve 60’lı yılların başlarına kadar birkaç kez Franco’yu öldürme girişiminde bulunan ekibin içinde yer almıştır) komutasındaki tümende yüzbaşı rütbesini alır. İspanyol İçsavaşı’nda, böylesi bir komuta mevkiindeki tek kadın Mika olacaktır.
Mika cephedeMika, 1936’da Guadalajara cephesinde… Eşi ve yoldaşı Hipólite’le birlikte cephenin en ön saflarında savaşıyordu.
Onun örnek cesareti, erkeklerle eşit hak ve görevlere sahip olması, diğer birliklerden kadınların da onun bölüğüne geçmesini getirir. Zira bu dönemde genel olarak kadınlara silah verilmemekte, bulaşık-çamaşır gibi evişleri yaptırılmaktadır. Mika kendi bölüğündeki erkeklere, görevlerin eşit bir şekilde dağıtılmasını kabul ettirir: “Bizimle birlikte olan kızlar hizmetçi değil, milistir. Hepimiz, kadınlar ve erkekler, eşit olarak birlikte devrim için mücadele ediyoruz. Kimse bunu unutmamalı. Ve şimdi çabuk, iki gönüllü temizliğe!”.
Mika, “Bolivyalı” lakaplı bir yoldaşıyla cephede.
Mika da Hipólite gibi cephenin en ön safında yer alır. Aynı zamanda bir Troçkisttir. Yanında çarpışanlar bunun ne anlama geldiğini tam olarak bilmezken, bir gün bir duvarda orak-çekiçle imzalanmış bir yazı görürler: “Bir faşist bulursan onu tutukla, bir Troçkist bulursan onu öldür ”. Moskova Mahkemeleri’nin bir karikatürü İspanya’ya taşınmıştır. POUM’un lideri Andrés Nin dahil, önde gelen simalar Sovyet gizli servisinin yol göstericiliğinde özel hapishanelerde öldürülecektir.
Hangi savaş?
İspanya İçsavaşı’nın başlangıcından Malaga’nın düştüğü Şubat 1937’ye kadar yaşanan hadiseleri Mika Etchebéhère’in Mi Guerra de España kitabından izlemek mümkün. Bu kitap, cephedeki bir kadın tarafından yazılan tek eser olarak da tarihe geçecektir. Bundan sonra, Madrid’in düşüşüne kadar yaşananlar ise sonradan günışığına çıkarılacaktır. 1986’da, bir yakının tamamıyla unutulmuş olan Mika’dan sözetmesi üzerine, Arjantinli romancı Elsa Osorio onun hakkında her şeyi toplamaya başlar ve sonunda bir roman yazar: La Capitana.
Devrime adanmış bir hayatın öyküsüMika Etchebéhère, İspanya İçsavaşı’nın başından Malaga’nın düşüşüne kadar yaşanan olayları 1976’da Mi Guerre de España kitabında yazdı.
İspanya İçsavaşı’nda anti-faşist cephede Moskova Mahkemeleri’ne paralel yürütülen temizlik hareketini anlamak için Mika gibi POUM saflarında savaşıp gırtlağından yaralanan George Orwell’in Katalunya’ya Selam kitabına bakmak gerekir. Ernest Hemingway ve André Malraux’dan farklı olarak cephede savaşan Orwell’in anlattığı hikaye tamamıyla farklıdır. 1995’de Ken Loach’ın “Toprak ya da Özgürlük” filmiyle İspanyol Devrimi’nin gerçek yüzünün anlaşılmasında önemli bir adım atılır. Mika’nın anıları ve kitabı bu açıdan Orwell’inki gibi öncü bir eser olarak tarihe yazılır.
Mayıs 1937’de Barcelona’da Stalinistlerle anarşistler ve POUM üyeleri arasında yaşanan çatışmadan sonra Mika, cumhuriyete karşı gelmekle suçlanarak tutuklanır ve Genel Güvenlik Yönetimi’nin Madrid’deki hücrelerine atılır. Ancak komutanı Cipriano Mera, Mika’nın askerî becerilerini kanıt göstererek onun serbest bırakılmasını sağlar. Cipriano Mera’nın komuta ettiği 14. Tümen -Sovyet GPU’sunun aktif katılımıyla anarşistlerin ve Troçkistlerin tasfiye edilmesine karşın- devrimcilerin sığınağı durumundadır. Buna karşın POUM’un önderi Andrés Nin’in ve Kurt Landau katledilir; Mika ise İspanyol Devrimi’nin gölgede kalan ancak onu bugüne taşıyan önemli örgütlenmelerinden biri olan “Mujeres Libres” (Özgür Kadınlar) hareketine katılır (“Mujeres Libres”, anarşist kadınlar tarafından Madrid’de kurulmuştu. Bunlara 1936’da Barcelona’daki Kadın Kültür Grubu da katıldı. Cephe gerisinde çeşitli bir dizi faaliyette bulundular. Çoğunluğu işçi olmak üzere 30 bin kadını buluşturan bir federasyon oluşturdular. Mujeres Libres yalnızca cephe gerisinde lojistik destekle kendini sınırlamıyor radikal bir toplumsal devrim talep ediyordu).
Mika, 1936’da Hipólite’in hastalığı nedeniyle geldiği İspanya’da POUM saflarına milis olarak katılacaktır.
Mart 1939’da faşistler Madrid’e girdiğinde Mika bir devriye tarafından yakalansa da Fransız pasaportu sayesinde bir Fransız kolejine sığınacaktır. Fransa’daki dostları onun tekrar Fransa’ya geçmesini sağlar. Avrupa’da patlayan 2. Dünya Savaşı Eylül’de Fransa’yı da içine alır ve 14 Haziran 1940’da Naziler Paris’i işgal eder. Mika, Buenos Aires’e döner. 1943’te Peronizmin yükselişine tanık olduktan sonra savaşın bitiminde, 1946’da tekrar Fransa’ya gider. Tercümeler yaparak hayatını idame ettirir. Gençlik değerlerine sadık kalarak 68’i yaşar, Arjantin diktatörlüğüne karşı gösterilere katılır.
50’li yıllarda Paris’e gelen ve o sıralar adı bilinmeyen ünlü Arjantinli yazar Julio Cortázar’ın çok yakınıdır; ona da tercüme işi bulur ve Paris’e yerleşmesine sağlar. Mayıs 1968’in coşkulu tanığı, sürgündeki memleketlileriyle ilişkisini sürdürür ve 7 Temmuz 1992’de hayata veda eder. Vasiyeti uyarınca külleri Seine Nehri’ne serpilir.
11 Temmuz 1992’de Le Monde gazetesinde yakın dostları onu şöyle selamlayacaktır:
Kadın basın-yayın ressamlarından Sevinç Osma Tiryakigil bugün 87 yaşında. Güzel Sanatlar Akademisi’nde başlayan yolculuğu, dünya denizlerinde sürmüş; sonrasında Bâbıâli’ye demir atan erkeklerin arasında gazete ve kitapları resimlemiş, onları bizim için canlandırmış.
İllüstrasyon ve grafik tasarım alanlarında, yakın zamanlara kadar gazete, matbaa, dergi, kapak, ilan, afiş yapanlar çalışırdı. 19. yüzyıl sonundan 20. yüzyılın sonuna kadar bizde basın-yayın dünyasının merkezi Bâbıâli’de çalışan ve ‘ressam’ olarak anılan bu kişiler; gazetelerin, dergilerin, yayınevi ve matbaaların görsel ihtiyaçlarını karşılarlardı. Basın-yayın ressamları büyük oranda erkekti ve kadınların bu alanda görünür olmaları 1970’lerden sonra başladı. Daha önceki dönemde Sabiha Bozcalı, Neriman Erkmen, Gülümser Aral Üretmen gibi ancak birkaç kişinin isminden sözedebiliyoruz. Şimdi #tarih sayfalarında bu isimlere bir yenisini daha ekliyoruz: Bugün Bodrum’da yaşayan Sevinç Osma Tiryakigil.
Sevinç Osma Tiryakigil 1970’li yıllarda basın-yayın dünyasında çalışmış nadir kadın sanatçılardan biriydi.
1933’te İstanbul Anadolu Hisarı’nda dünyaya gelen Sevinç Osma, Kandilli Lisesi’nden sonra 1955’te Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girmiş. 1960’ta eğitimini tamamlamadan evlenmiş ve uzun yol gemi kaptanı eşiyle dünyayı dolaşmış (Yolculukları sırasında günlüklerine eşlik eden resimlemeler, yıllar sonra yeğeni Bade Osma’nın kaleme aldığı Maruha romanıyla günyüzüne çıkacaktır). Sevinç Osma, o dönem Altan Erbulak ve Suat Yalaz’ın gösterdiği ilgi sayesinde Tan ve Tercüman’da gibi vinyetler çizer ve Bâbıâli’nin basın-yayın ressamları arasında yer alır. O dönemi hatırlarken şunları aktarıyor: “Beni Altan Erbulak ile Suat Yalaz tanıttı. Yalaz’ın tipleri, sert hatları olan katı tiplerdi; benim yumuşak çizgilerim, romanların içindekileri canlandırmam onlara cazip geldi. Başka kadın ressam yoktu”.
Birçok süreli yayın ve kitap için illüstrasyonlar yaptı.
Tiryakigil 70’li yıllarda Bâbıâli dünyasındaki ressamlardan bahsederken şöyle diyor: “Roman kapağı resimlerken içini de okuyorum, romanı okumadan olmuyor. Kırmızı Başlıklı Kız diyelim; içinde kurt var; aneneannesi var… Hemen okuyorum, müsveddelerini karalıyorum, aydıngere alıyorum ondan sonra çiziyorum. Düz bir kitap, resim falan yok. Onları canlandırıp kağıda geçiriyorum”.
Türk tiyatrosunun gözbebeği, aktrislerin önde geleniydi. Tiyatroda ve sinemada silinmez izler bıraktı. Onun üstün performansı, çocuklukta ortaya çıkan yeteneğini bilgiyle-görgüyle, inanılmaz bir çalışma temposuyla, ufkunu sürekli genişletmesiyle ortaya çıkmıştı. Aynı zamanda bir “tiyatro fotoğrafçısı” olan Ozan Sağdıç’ın Yıldız Kenter anıları…
Tiyatroda katı kural ve sıkı disiplin, çalışma koşulları denilince akla gelecek ilk kişi Muhsin Ertuğrul olacaktır. Örnekse, ta Atatürk’ün zamanında, onun Darülbedayi temsillerinden birini onurlandıracağı akşam, başlama saati geldiği halde Gazi Hazretleri ortalıkta görünmemesi üzerine, yönetici konumunda olan Muhsin Bey’in hiç bekmeden perdeyi zamanında açtırmasıdır. Gazi oyunun kalan kısmını, sessizce süzüldüğü locasından izler. Herkes Muhsin Bey’in azarlanacağı, en azından siteme muhatap olacağı beklentisi içindeyken Atatürk adeta özür dilercesine tiyatro müdürünü başarılarından dolayı hararetle tebrik etmiştir.
Aradan bir hayli zaman geçmiştir; Muhsin Bey Ankara’dadır. Devlet Konservatuvarı’nın Carl Ebert’ten teslim aldığı bu kuruluş kısa zamanda meyvesini verir. Ve sonunda nihayi hedef olan Devlet Tiyatrosu 1 Ekim 1949 akşamı yine Muhsin Bey’in yönetiminde sahnesini açar.
Yazımızın kahramanı olan Yıldız Kenter, işte bu evrim içinde yoğurulup ortaya çıkmış üstün yetenekli bir sanatçımızdı. Onu geçen yılın sonuna doğru, 17 Kasım günü yitirmiş bulunuyoruz. Sağlığındaki varlığı ve elimizden kayıp gidişi benim için ayrı bir önem taşımaktadır. Zira o ayrıca benim Yıldız Ablamdı; tanıştığımız ilk günden itibaren sıcak yüreğiyle sürekli şefkat göstermişti.
5’i 1 yerdeOzan Sağdıç’ın 70’li yılların teknik koşullarında radyo-TV dergisi için, aynı film üzerinde yerlerini ezbere tahmin ederek üst üste 5 kez çekim yapmak suretiyle oluşturduğu kapak çalışması.
Muhsin Bey bir sanat kurumu olan tiyatronun özelliklerinden dolayı bir ihtisas işi olduğu, bürokrasi zihniyeti ile bağdaşmayacağı, bu nedenle özerk olması gerektiği düşüncesindeydi. Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri ise tiyatro idaresine Bakanlığın bir alt dairesi gözüyle bakmaktaydı. Bu nedenle yıldızları bir türlü barışmamıştı.
Bir dernek tiyatro binasında balo tertip etmek üzere Bakanlık makamına başvurmuş. Muhsin Bey şifahen bu işin uygun ve mümkün olamayacağını söylemiş olmasına karşın, Bakan emirname gibi bir olur yazısı göndermiş. Muhsin Bey bunu bir prestij ve prensip sorunu yapıp istifa etmiş ve İstanbul’a dönmüştü. Vedat Nadim Tör’ün önerisiyle Yapı ve Kredi Bankası’nın kurucusu Kâzım Taşkent tarafından Atlas Sineması’nın girişi üzerindeki bir salon “Küçük Tiyatro” adı ile tiyatroya dönüştürülmüş, yönetimi de Muhsin Bey’e teslim edilmişti.
Üstat geçen zaman içinde Devlet Tiyatroları’nın büyütülmesi, genişletilmesi, Türkiye’nin başka köşelerinde de şubeler açılması idealiyle yeniden Ankara’daki Genel Müdürlük görevine dönmüştü. Ancak bu kez her nedense, belki de Rus eserlerine fazlaca yer verdiği gerekçesiyle komünistlikle suçlanmaya başlanmıştı (Tabii tahmin edileceği üzre bu yazarlar Rus yazarları idi, Sovyet değil!). Bu hareketin elebaşılığını Peyami Safa yapmaktaydı. Söylenti ve hücumlar fazlaca dillenince Millî Eğitim Bakanı Celâl Yardımcı, Muhsin Bey’in görevden alındığını bir tezkere ile beyan etmişti. Muhsin Bey hiç vakit kaybetmeden tasını tarağını toparlayıp İstanbul’a kesin dönüş yapmıştı.
Muhsin Ertuğrul Ankara’dan İstanbul’a bu son gelişinde, oradan İstanbullulara çok değerli bir armağan ile dönüyordu. Devlet Tiyatrosu’nun genç kadrosundan çok değerli iki tiyatro sanatçısı Yıldız ve Müşfik Kenter kardeşler. O iki kardeş işlerinden istifa etmişler ve hocalarının ardına takılıp bu şehre göçetmişlerdi. Sözünü ettiğim zaman dilimi 1958-59 yılları. Ve ben İstanbul’da Hayat dergisinde genç bir foto muhabiriyim. Yıldız Hanım daha sonraki bir zamanda bir sorum üzerine bana bu istifa kararının nedeni olarak Muhsin Hoca’ya duyduğu saygı ve güven yanında Demokrat Parti iktidarının son yıllarında Ankara’daki kurumların fazlaca siyasileşmesinin verdiği sıkıntıları dile getirmişti.
Tam o sıralarda Türk tiyatrosunun anıt isimlerinden Muammer Karaca, tuluat tiyatrolarının eleştirel bir yanı olmasından dolayı iktidarlarca kuşku ile bakılan alanlar olması varsayımına karşın, taşıdığı şeytan tüyü sayesinde dönemin başbakanı Adnan Menderes’in kalbini kazanmayı becermişti. Bu etmeni de kullanarak bankalardan kredi çekebilmiş, Yeşilköy taraflarında köşkümsü bir evin sahibi olmaktan başka, İstiklâl Caddesi’ne açılan bir çıkmazın içinde bayağı eli-yüzü düzgün bir tiyatro binası inşa ettirmişti. Öyle bir tiyatro ki Türkiye’de o güne kadar kimsenin görmediği döner sahnesi olan bir tiyatro! Maksim’de sürdürdüğü kendi oyunlarını buraya taşımış, Yunanistan’dan çok iyi bir rejisör olan Takis Muzenides’i getirtip, klasik oyunu Cibali Karakolu’nu daha düzgün ve çağdaş bir sahne düzeniyle sunmaya başlamıştı.
Doğaldır ki, bu değirmenin suyu bir tek kendi tiyatrosunun hasılatı ile dönmeyecekti.
“Saat Altı Oyunları” diye ek bir tiyatro sunumu olanağını düşünmüşler ve uygulamaya koymuşlardı. Bu oyunlar genelde dünya tiyatro literatürünün seyirci tutmuş, prim yapmış eserlerinden seçilecekti. Ankara’dan gelen Kenter Kardeşlerin, bu yeni yüzlerin yeni mekânı işte bu yeni tiyatro binası olacaktı. İlk oyunları daha önce Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenmiş olan “Salıncakta İki Kişi”ve “Çöl Faresi” isimli oyunlardı.
Saat altı oyunları Türk tiyatrosunun anıt isimlerinden Muammer Karaca, İstiklal Caddesi üzerindeki tiyatrosunda ‘Saat 6 Oyunları’ adı altında bir seriye başlar. Dünya tiyatro literatüründeki popüler oyunlardan örnekleri sahnelenen bu seriden ‘Çöl Faresi’. Yıldız Kenter, Sadri Alışık ve Turgut Boralı ile.
Tiyatroyu öteden beri severdim. Hani “tiyatro okuldur” falan derler ya, buna kalben inanmışlardanım. Eğer ben birazcık ben olmuşsam, bunun önemli bir kısmını fazla tiyatro oyunu seyretmiş olmama borçluyum diyebilirim. Bir magazin foto muhabiri olunca bütün tiyatroların kapıları bana açılmıştı. Sadece sahneler değil, sahne gerisi de. Hayat dergisi için taze bir röportaj konusudur diye aklımdan geçirdim. İki kardeşi Karaca Tiyatro’nun kulisinde buldum, teklifimi yaptım. Evleri olan Şişli taraflarındaki bir apartman dairesinde buluştuk. Belki kapak fotoğrafı olur diye Yıldız Hanım’ı Osmanbey’deki Tanju Fotoğraf Stüdyosu’na davet ettim, stüdyo koşullarında portrelerini çektim. İşte bu ilk buluşma, ömür boyu sürecek olan sıkı bir dostluğun başlangıcı olmuştu.
Yıldız Hanım bir diplomatın, Lausanne Konferansı’nda Türk heyeti içinde sekreter olarak yer almış Ahmet Naci Bey’in kızı. Doğum yeri İstanbul, tarihi 11 Ekim 1928. Naci Bey, Yıldız Hanım’ın annesi olacak Olga Cynthia adında bir İngiliz kızı ile evlendiği için yasa gereği Hariciye Vekaleti kadrosundan çıkarılmış. Beş çocuklu aile bir süreliğine yoksulluğa mahküm olmuş. Naci Bey Tarım Bakanlığı’nda iş bulunca Ankara’ya taşınmışlar. Vaktiyle çok iyi günler yaşamış babası psikolojik olarak kendini boşluğa düşmüş gibi hissetiğinden içkiye sığınmış ve düşkünlüğü günden güne artmış. Müslüman olup Nadide adını alan annesi, Türk çocuklarına İngilizce dersi vermiş. Geçim sıkıntısı o raddeye varmış ki, çocuklar gazete kağıtlarından kese kağıdı yapıp bakkallara satmışlar. Nerede daha ucuz ev buldularsa mahalle değiştirmişler. Bunca sıkıntıya karşın Yıldız Hanım “Annem sokakta karşılaştığı kedi-köpek, hatta gariban insanları bile eve getirirdi” derdi ve her şeye rağmen çocukluk yıllarının mutluluk içinde geçtiğini söylerdi.
Reji masasındaBir magazin foto muhabiri olarak bol bol oyun izleme fırsatı bulan Ozan Sağdıç, tiyatronun bir okul olduğuna inanıyor; sahne kadar sahne gerisini ve hazırlık aşamasını da fotoğraflıyordu. Yıldız Kenter, yönetmenliğini yaptığı bir oyunun provası sırasında reji masasında.
O günler radyo günleridir. Yıldız Hanım biraz büyüyünce Ankara Radyosu’nun Çocuk Kulübü’ne üye olmuş, Devlet Konservatuvarı’na yazılmış. Üstün yeteneğinin ödülü olarak sınıf atlatmak suretiyle 1948’de mezun olmuş. Tatbikat Sahnesi’nde başlayan oyunculuğunu Devlet Tiyatrosu’nda sürdürmüş. 1959’da Muhsin Bey’in azlini takiben kurumdan ayrılıp İstanbul’a göçedinceye kadar 11 yıl boyunca Ankara’da çalışmış. Bu süre zarfında Rockefeller bursunu kazanıp ABD’de tiyatro oyunculuğu ve eğitim teknikleri üzerine çalışmalar yapmış; döndükten sonra kendi mezun olduğu okula, yani konservatuvara öğretmen olarak atanmış.
1950’de Devlet Tiyatrosu’nun yakışıklı jönlerinden Nihat Akçan ile evlenmiş ve ondan Leylâ adını verdikleri bir kızları olmuş. Nihat Akçan biraz uçarı bir delikanlı idi. Yıldız Hanım’la evliliği pek uzun sürmemiş. Sonra bir diplomatla, Belgrad Büyükelsi Galip Balkar ile evlenmişti. Ancak eşi, ASALA örgütünün diplomatları hedef alan seri cinayetlerinden birinde şehit edilmişti.
Yıldız Kenter’in Devlet Tiyatrosu’nda rol aldığı ilk oyunu Shakespeare’in “Onikinci Gece”si idi. Abdülhak Hamit’in “Finten” oyununda müthiş bir başarı kazandığı anlatılır. Daha bir çok oyunda aldığı rollerde gösterdiği başarı düzeyi dillerde destandır. Buna benzer 25 civarında oyunda roller almış, hepsinde aynı üstün performansı gösterebilmişti.
Harold ve Maude 1981’de başrolünü Ayhan Kavas’la paylaştığı “Harold ve Maude” oyununda Yıldız Kenter hem Maude rolünü üstlenmiş hem de yönetmenlik yapmıştı.
Sonra günün birinde sahne arkadaşı Şükran Güngör ile evleniverdiler. Her bakımdan birbirini tamamlayan mutlu bir çift oldular. Liseye yeni başlamıştım; Yıldız Hanım’ı henüz görmemiştim ama rol aldığı ilk filmini seyretmiştim. Adı “Vatan İçin”di. Yönetmen ve senarist Aydın Arakon’du. O güne kadar görmüş olduğum filmlerden farklı bir havası vardı. Bir kere kamera çok ustalıklı ve artistik kullanılmıştı. Bir de filmin kadın kahramanının yabancı filmlerdeki gibi bir havası vardı, zarif bir hava. O yaşta, “Türk filmciliği çok önemli bir aşama katetmiş, artık yabancı filmlerle yarışabiliriz” yorumunu yaptığımı, gururlandığımı anımsıyorum.
Film işi de o noktada kalmamıştı. Yaşamı boyunca 20’den fazla filmde oynadı. Bunlardan ödüller de aldı. Televizyon yayınları başlayınca dizilerde boy gösterdi. Milliyet gazetesi, zirvede olduğu günlerde haftada bir ek olarak radyo-TV dergisi verecekti. Tek TV yayını Ankara’da olduğu için ilave Ankara’da hazırlanıyordu. Yazı işlerini Metin Akyol üstlenmişti. Fotoğraf işlerini de ben yürütüyordum. Rahmetli Abdi İpekçi kapaklar konusunda çok hassastı. Doğrudan bana telefon açıp “Bu haftanın konusu şu olsun” diye talimatlar verirdi. Sonra da “Bak, Ozan Sağdıç kalitesinde isterim ha” demeyi ihmal etmezdi. Ben de onu memnun etmek üzere azami gayreti gösterirdim. Yıldız Kenter o sıralarda bir dizide çeşitli kesimlerden kadınları temsil etmekteydi. “Onu kapak yapalım” dedik. Aklıma bir kompozisyon geldi. Ortada onun kendi portresi olacak ve dört bir köşesinde temsil ettiği dört kadının portreleri. Bugünkü tekniklerle böyle bir fotomontaj çocuk oyuncağı. Ancak o günkü koşullar buna elvermiyordu. Çaresiz aynı film üzerine yerlerini ezbere tahmin ederek beş kez çekim yapmakla kotarılabilecekti bu iş. Yıldız Abla zaten Ankara’ya gidip geliyordu. Kendisine durumu anlattım. “Olur” dedi. Onu küçük stüdyoma davet ettim. Her bir poz için ayrı ayrı makyajını yaptı. Kostümünü giydi. Kameranın karşısına geçti. Tabii bu faaliyet saatler boyunca sürdü. Hiç gocunmadı, büyük bir şevkle, dikkatle işini sürdürdü. Biraz da şaka olsun diye “Ola ki tutturamadım, bir yerde aksaklık oldu. Aynı işlemleri bir kez daha tekrarlar mıyız” dedim. “Tabii canikom” dedi.
Her an profesyonel Yıldız Kenter, sahnede ve sahne arkasında olduğu gibi, fotoğraf çekimleri sırasında da tam bir profesyoneldi.
Ankara’ya geliş-gidişlerinde, birkaç kez Şükran Güngör ile birlikte evimizde konuğumuz oldular. O sıralar Ömer Hayyam’ın rubailerinin manzum çevirilerini yapmakla meşguldüm. Birkaçını onlara okudum. Bana “Bunları biz okusak teatral bir şekilde okurduk. Sen mübalağa yapmadan şiiri şiir gibi okuyorsun. Ama kelimeleri ne kadar doğru telaffuz ediyorsun, vurguları ne kadar yerinde kullanıyorsun. Çok değişik bir tarzın var. Bu çok hoşumuza gitti” demişti.
Aradan bir zaman geçti. Bana İstanbul’da bir telefon açtı. “Annemi bir tiyatro oyunu tarzında sahnede anlatmak istiyorum. O bize sık sık İngilizce çevirilerinden Hayyam rubaileri okurdu. Oyuna onu da katmak istiyorum. Senden çok güzel şeyler dinlemiştik. Onlardan bana gönderebilir misin?” diye soruyordu. Hemen kopyalayıp postaladım tabii.
Hayatını insan sağlığına ve mesleğine adadı. Balkan ve Çanakkale Savaşları’nda gönüllü çalıştı. Uluslararası Kızılhaç Cemiyeti tarafından Florence Nightingale anısına verilen madalyanın ilk ve tek Türk temsilcisi oldu. Birçok uluslararası organizasyonda Türkiye’yi temsil etti. Birçok sağlık ve yardım derneğinin kuruluşuna öncülük etti.
Safiye Hüseyin Elbi, diplomalı ilk Türk hemşiresi ve “Türkiye’nin Florence Nightingale’i” olarak tanınmış; Balkan Savaşı ve 1. Dünya Savaşı’nda hemşirelik mesleğini layıkıyla yerine getirmiş; ömrünü mesleğine ve hayır işlerine adamış; Osmanlı ve cumhuriyet dönemlerinde modern Türk kadınına örnek teşkil etmiş öncü bir insan. Uluslararası Kızılhaç Cemiyeti tarafından Florence Nightingale anısına, mesleğinde fevkalade yararlık gösteren hemşirelere verilen madalyaya Türkiye’den layık görülen ilk ve tek hemşire olmuş; bu sayede yurtta ve dünyada tanınmış.
Üç kuşak birarada Diplomalı ilk Türk hemşire Safiye Hanım, (solda ayakta) bu aile fotoğrafında eşi Hüseyin Bey, annesi Firdevs Hanım, babası Ahmet Paşa, oğlu Tarık ve kızı Firdevs’le birlikte…
Elbi 1880’de İstanbul’da doğdu. Babası İngiltere’de deniz inşaat mühendisliği tahsili görmüş, Londra’da deniz ataşeliği yapmış Bahriye Feriki (Amirali) Ahmet Besim Paşa’dır. Babasının İngiltere’deyken tanışıp evlendiği annesi ise İngiliz soylularından Hammond Wilward’ın kızı Josephine idi. Evlendikten sonra Müslüman olmuş ve Firdevs ismini almıştır.
Safiye Hanım diğer kardeşleri gibi tahsilini Avrupa’da yaptı. Çocukluğundan beri hayranlık duyduğu Florence Nightingale vesilesiyle hemşirelik mesleğine yöneldi ve bu meslekte ilk diplomalı Türk kızı oldu.
Safiye Hanım, Bahriye Yarbayı ve Osmanlı Seyr-i Sefain Müdürü olan Hüseyin Bey’le evlendikten sonra adına “Hüseyin” eklenmiş, cumhuriyet döneminde soyadı kanunu ile aile “Elbi” soyadını almış. Bu evlilikten Tarık isimli bir oğlu, Nihat isimli bir kızı olmuş.
Üstün hizmet madalyaları Safiye Hanım, hemşireliğe olan üstün katkılarından dolayı pek çok madalyaya layık görüldü. 1924’te çekilen bu fotoğrafında, ilk ve tek Türk temsilcisi olduğu Florence Nightingale, Kızılay ve Harp madalyalarıyla…
Hilal-i Ahmer Cemiyeti ile çalışmaya başlayan Safiye Hüseyin, 1912’de kurulan Hilal-i Ahmer Cemiyeti Hanımlar Merkezi’nin de kurucularından. Avrupa’da eğitim almış, İngiliz ve Alman okullarında öğrenim görmüş olduğundan her iki lisanı da çok iyi derecede bilmekteydi. Balkan Harbi esnasında Hilal-i Ahmer yaralı askerlere bakmak üzere İstanbullu hanımlara hastabakıcılık çağrısı yaptığında, Safiye Hüseyin ve kardeşi Nesime ilk başvuranlar arasında olmuş. Her ikisi de, İngiliz hekimlerinin görev yaptığı İngiliz Kızılhaçı’na tahsis edilen Asar-ı Atika Müzesi (İstanbul Arkeoloji Müzesi) Hastanesi’ne gönderilmiş.
Safiye Hüseyin hastabakıcılık mesleğine bu şekilde gönüllü olarak dahil olduktan sonra ilgisi daha da artmış ve aile dostları olan Besim Ömer Paşa’nın 1913-1914’te üniversite konferans salonunda düzenlediği hastabakıcılık kurslarına devam ederek hastabakıcı diploması almış.
Kendisini 1. Dünya Savaşı’nda Çanakkale cephesinden gelen yaralıların tedavisi için İstanbul’da açılan Galata ve Cağaloğlu hastanelerinde gönüllü olarak çalışırken görüyoruz. Çanakkale muharebeleri devam ederken, 1915 yaz aylarında Çanakkale’den İstanbul’a yaralı taşıyan hastane gemilerinden biri olan ve Alman Kızılhaçı’na tahsis edilen Reşid Paşa vapuruna tayin edilmiş. Vapurda bulunan Avusturyalı ve Alman hemşireler arasında tek Türk hemşire kendisidir. Reşid Paşa vapurundaki görev süresini, İngiliz denizaltılarının tehdidi ve uçakların bombardımanı tehlikesi altında zor şartlarda tamamlamıştır.
1. Dünya Savaşı sonrası mütareke döneminde, savaş sırasında Avrupa ülkelerinde kalmış Türk talebeler ve esirlerinin durumunu incelemek, ihtiyaçlarını tespit etmek, sorunlarını çözmek üzere Türkiye’den gönderilen iki hemşireden biriydi. Yabancı dil bilen ve Batı ülkelerinde bulunmuş bu hanımlardan biri İsmail Hakkı Paşa’nın eşi Münire Hanım diğeri Safiye Hüseyin Hanım’dı. İsviçre, Almanya ve Avusturya’da yaptıkları çalışmalarla vatan hasreti çeken öğrenci ve esirlerin yurda dönüş işlemlerini yoluna koydular. Safiye Hanım Berlin’de iken, burada askerler ve öğrencilerin defnedildiği mezarlığı ziyaret etti ve perişan halde bulunan Türk mezarlığının düzenlenmesine çalıştı. Türkiye’ye dönüşte Safiye Hüseyin’in bindiği vapur Çanakkale Boğazı’nı geçerken, şahit olduğu manzara üzerine tüm benliğinde hissettiği üzüntüyü dile getirdiği şu satırlar onun vatan sevgisi ve meslek aşkının yüceliğini göstermektedir:
“Türkiye’ye dönmek üzere İtalya’da Tarant vapuruna bindiğim zaman başlayan sevincim Çanakkale’ye kadar devam etti. Ama burada kalelerin üzerinde dalgalanan düşman bayraklarını görünce, o güzel yaz günü bana zindan oldu. Sevincim hüzne dönüştü. Hafızam beni geçmiş yıllara götürdü. Savaş yıllarında Hilal-i Ahmer gemisiyle Çanakkale sularında, vaktiyle aylarca geçirdiğim zamanı hatırladım. O kızgın günler, mayın hatları, uçaklar, bombardımanlar gözlerimin önüne geldi. Anafartalar’ı tırmandığım, 5. Ordu Karargahı’nda yaralarını sardığım, ölürken gözlerini elimle kapattığım şehitler gözlerimin önünde canlandı. Yaralarını sardığım gazilerin ‘Ana! Ana!’ diyen iniltileri kulaklarımda yankılanıyordu. Ruhunu teslim ederken tek ayağıyla yerinden fırlamasına engel olduğum zaman bana ‘Valide elbette öleceğim. Emir aldım. Kimseler benden önce oraya ulaşamaz!’ diye can veren Osman Çavuş hafızamda yeniden canlandı. O arslan yürekli askerler ölürken bile vatan görevini düşünüyorlardı. Ey aziz vatanın uğrunda can veren fedakar çocuklar! Ben sizi ebedi bir hürmetle selamlıyorum. Ömrümün sonuna kadar da unutmayacağım…” (Taha Toros, İlk Türk Hemşiresi Safiye Hüseyin Elbi, İstanbul Şehir Üniversitesi Kütüphanesi Taha Toros Arşivi)
Safiye Hüseyin’in fedakarlık ve başarılarla dolu hemşirelik hayatında ona ayrı bir prestij ve saygınlık kazandıran husus, hiç şüphesiz 12 Mayıs 1923 tarihinde Florence Nightingale Madalyası’na 16 ülkeden katılan 45 hemşire arasından seçilerek lâyık görülmesidir.
Florence Nightingale hatırasına ihdas edilen madalya ilk olarak 1920’de verilmişti. İkinci defa verilmek üzere 1922’de hazırlıklara başlanmış; Uluslararası Kızılhaç Komitesi 12 Mayıs 1923’te yapılacak madalya dağıtımında seçilecek 12 hemşireyi tespit etmek üzere bütün Kızılhaç ve Kızılay cemiyetlerinden aday olarak belirledikleri hemşirelerin bildirmelerini istemişti. Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti, Florence Nightingale Madalyası için Türk hemşireler arasından Safiye Hüseyin’i aday gösterdi. Uluslararası Kızılhaç Komitesi 12 Mayıs 1923’te kararını açıkladı. Adaylar arasından seçilen 12 hemşireden biri Safiye Hüseyin’di.
Uluslararası Kızılhaç Komitesi Başkanı Gustave Ador ile Başkan Yardımcısı Paul de Gouttes, 12 Mayıs 1923 tarihinde madalyaya layık görülen hemşireleri açıkladığı yazıda, Safiye Hüseyin şu ifadelerle anlatılmıştı:
“Türkiye, Bayan Safiye Hüseyin (Ailesi: Ahmet Paşa). Diplomalı hemşire olup Balkan Harbi’nde İstanbul Müzehane Hastanesi’nde gönüllü hemşire olarak çalıştı. Büyük Harp’te Hilal-i Ahmer’in çeşitli hastanelerinde başhemşirelik yaptı. Reşid Paşa Hastane Gemisi’nde çalıştı. Mütareke esnasında Avrupa’da korumasız ve parasız kalmış olan Türk talebelerine yardım etmekle görevlendirilmiştir”.
Gönüllü kahraman Safiye Hanım, Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin çağrısı üzerine savaş yıllarında gönüllü hastabakıcılık yaptı. 1. Dünya Savaşı yıllarından bir kartpostal (üstte). Safiye Hanım’ın vefat haberi 8 Temmuz 1964 tarihli Cumhuriyet gazetesinde. (altta).
Safiye Hüseyin Hanım’a bu madalyanın özel bir törenle takılması kararlaştırılmıştı. 17 Kasım 1923 tarihinde Cenevre’de toplanan Kızılhaç Genel Merkezi genel kurul toplantısına, Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti adına genel merkez üyelerinden Hamid Bey katılmıştı. Safiye Hüseyin’i genel kurul üyelerine takdim ederek, onun Çanakkale Harbi’nin en tehlikeli safhalarında gösterdiği fedakârlıkları ve mütarekeden sonra Almanya ve Avusturya’da kalmış olan Türk vatandaşlarına ve öğrencilerine nasıl yardımlarda bulunduğunu takdir ve övgü dolu sözlerle anlattı. Besim Ömer Paşa da Safiye Hüseyin Hanım’ın Balkan Harbi sırasında almış olduğu hastabakıcılık derslerini Balkan Harbi ve Cihan Harbi’nde büyük bir yetenek ve ehliyetle uygulamış olduğunu aktardı. Besim Ömer sözlerinin devamında, Safiye Hanım’ın mütareke sonrası Almanya’ya giderken bindiği vapur tifüslülerle dolu olduğu ve o vapurla gitmemesini tavsiye edenler bulunduğu halde, “vazifesini sonuna kadar yerine getirmekte asla tereddüt etmeyeceği” cevabını verdiğini hatırlatmış; bu hareketin yüceliğine bilhassa dikkati çekmiş ve Safiye Hüseyin Hanım’ın bu madalyayı tamamen haketmiş olduğunu ifade etmiştir. Doktor Mehmed Ali Bey ise Safiye Hüseyin Hanım’la hastanede beraber çalıştığı zamana ait hatıralarından bahsederek onun görevine olan bağlılığını büyük bir takdirle anlatmış, Florence Nightingale Madalyası’yla ödüllendirilmesinden dolayı son derece mutluluk ve onur duyduğunu söylemiştir. Daha sonra Hamid Bey, alkışlar arasında Florence Nightingale Madalyası’nı Safiye Hüseyin Hanım’ın göğsüne takmıştır. Safiye Hüseyin Hanım da yaptığı konuşmada hemşirelik eğitiminin faydaları ve gerekliliğinden bahsetmiş ve genel kurul üyelerine teşekkür etmiştir.
21 Kasım 1923 tarihinde İstanbul’da Hilal-i Ahmer Hanımlar Merkezi’nde de konuyla ilgili bir toplantı yapıldı. Bu törene Fransız Kızılhaç Reisesi Madam de Closières, Fransız Kızılhaç Süt Damlası Müdiresi Matmazel Verdo, Safiye Hanım’ın annesi ile babası Ahmed Paşa, Hilal-i Ahmer Genel Merkezi üyelerinden Doktor Mehmed Ali Bey, Doktor Besim Ömer Paşa ve Hilal-i Ahmer Hanımlar Merkezi üyelerinin tamamı hazır bulundu. Besim Ömer Paşa, Florence Nightingale Madalyası’nın kıymet ve ehemmiyetine dair tarihsel bir anlatımda bulunduktan sonra Safiye Hüseyin Hanım’ın yapmış olduğu güzel ve faydalı hizmetleri anlatarak anne ve babasını tebrik etmiştir. Daha sonra Hilal-i Ahmer Hanımlar Merkezi reisesi Prenses Nimet Hanımefendi, madalyayı Safiye Hanım’ın göğsüne takmış ve madalyanın önemi ve hastabakıcılık hizmeti ve fedakarlığı üzerine bir konuşma yapmıştır. Safiye Hanım’ın anne ve babası törene katılanların sıcak ve samimi tebriklerini kabul ettikten sonra Hanımlar Merkezi tarafından hazır bulunanlara bir çay ziyafeti verilerek tören sona ermiştir. (Hilal-i Ahmer Mecmuası, Sayı 28, s. 1083)
Cumhuriyet yıllarında da aktif Safiye Hüseyin Elbi, cumhuriyet döneminde de mesleğini sürdürdü. 1924’te açılan Hastabakıcılık Mektebi’nin kurucuları arasında yer aldı. Hilal-i Adhar Cemiyeti’nin (Yeşilay) ilk kadın üyesi olarak yönetim kurulunda görev yaptı. Veremle Savaş Derneği ve Türkiye Kadınlar Derneği’nin kurucu üyelerinden oldu.
Safiye Hüseyin Elbi, cumhuriyet döneminde de mesleğini sürdürdü. İstanbul’da 1924’de açılan Hastabakıcılık Mektebi’nin (Hemşirelik Okulu), aralarında Besim Ömer Paşa, Akil Muhtar, Tevfik Sağlam’ın bulunduğu kurucuları arasında yer aldı. Hilal-i Adhar Cemiyeti’nin (Yeşilay) ilk kadın üyesi olarak yönetim kurulunda görev yaptı. Veremle Savaş Derneği, Türkiye Kadınlar Derneği kurucu üyelerindendir. İngilizce, Fransızca ve Almanca bilmesinden dolayı Hilal-i Ahmer/Kızılay Cemiyeti tarafından Avrupa ve Amerika’da düzenlenen dört uluslararası kongreye temsilci olarak gönderilmiştir.
Mesleğine ve hayır işlerine kendisini adamış bir hemşire olarak Safiye Hüseyin, Florence Nigthingale Madalyası dışında, Harp Madalyası, İngiliz Kızılhaç Madalyası, Alman Kızılhaç Madalyası, Şefkat Nişanı, Fransız Kızılhaç Madalyası ile de ödüllendirilmiştir. Hilal-i Ahmer Cemiyeti tarafından da “Gümüş Madalya”ya layık görüldü.
Hayatını mesleğine ve hayır işlerine adamış bu ilk Türk hemşiresi, 6 Temmuz 1964’te Gureba Hastanesi’nde vefat etti. Kabri Zincirlikuyu Mezarlığı’ndadır.
ÇANAKKALE HARBİ’NDE SAFİYE HÜSEYİN
Türk veya düşman demedi tüm yaralıları tedavi etti…
Ülkemizin ilk diplomalı hemşiresi Safiye Hüseyin, Çanakkale Muharebeleri sırasında yaşadığı hadiseleri, İngiliz bombaları altında yaşadıklarını, gazeteci-yazar Hikmet Feridun Es’e anlatmış, bu mülakat 1 Ocak 1937’de Akşam gazetesinde yayımlanmıştı.
“Türkiye’nin ilk hastabakıcısı bayan Safiye Hüseyin elindeki kâğıdı dikkatle okuyordu. Bu Amerika’da içki düşmanlarının 3 Haziran’da yapacakları büyük kongrenin daveti idi. İçki düşmanları 3 Haziran’da Washington’da muazzam bir toplantı yapacaklardı. Bu toplantıya dünyanın yedi bucağından içki düşmanları kadınlar geleceklerdi. Bunların gayeleri de umumi sulhü temin etmek olacaktı. Parolaları şu idi: “Evde sulh, yurtta sulh, cihanda sulh…”
Kızılhaç’tan teşekkür Safiye Hüseyin’in Florence Nightingale Madalyası’na layık görülmesinin ertesinde Kızılhaç Dernekleri Birliği Genel Direktörü’nden aldığı tebrik mektubu.
İşte bayan Safiye Hüseyin bu kongre için çağırılıyordu. Türkiye’nin ilk hastabakıcısına hatıralarını sordum:
Harb-i Umumi’de Çanakkale cephesinde bulundum. Hastabakıcı olarak.. Birkaç kere düşmanın şiddetli bombardımanlarına tutulduk. Bunlardan sapasağlam nasıl kurtulabildiğimize hayret ederim. Bakınız size muharebede başımdan geçen bir vakayı anlatayım:
Alman hastabakıcılarıyla birlikte Seddülbahir’de idik. Birdenbire amir zabiti geldi:
Maydos’ta, [Eceabat] dedi, pek çok yaralı varmış… Hemen hastabakıcı istiyorlar.
Derhal Alman hastabakıcılarla birlikte bir arabaya bindik, hareket ettik. Maydos’a yaklaştığımız zaman arabacımız olan asker:
Tayyareye rastlamazsak çok iyi, dedi.
Sorduk:
Ne tayyaresine?
Düşman tayyaresine. Seddülbahir’le Maydos arasını boyuna bombardıman ediyorlar…
Adaaam sen de.. dedik.
Çünkü düşman bombardımanına o derece alışmıştık ki artık içimizde korku filan kalmamıştı. Lâkin Maydos’a yaklaşır yaklaşmaz tepemizde iki düşman tayyaresi belirdi. Arabayı çok uzaktan görmüş olacaklar ki, yıldırım gibi üzerimize gelmeye başladılar.
Bir dakika geçmeden düşman tayyareleri üzerimizde idi. Biri arabamıza bir bomba savurdu. Hemen kendimizi arabadan attık. Metruk siperlerin yanındaki sıçan deliklerine girdik. Tayyareler mütemadiyen bomba atıyorlardı. Saklandığımız çukurun deliğine düşen bir bomba toprağı altüst etti. İçinde bulunduğumuz çukurun ağzı tamamıyla kapandı. Adeta diri diri gömülmüştük. Heyecan içinde bekliyorduk. Nihayet motor sesleri ve bomba gürültüleri kesilince ellerimizle uzun uzun toprağı kazdık. Çukurun ağzını tekrar açtık. Dışarıya çıktık.
Tayyareler gitmişlerdi. Lâkin arabamız parçalanmış, atlarımızdan biri de ölmüştü. Tek atı, yalnız dört tekerlekten ibaret kalan arabamıza koştuk. Zaten Maydos’un pek yakınında idik. Maydos’a geldik.
Çanakkale muharebesinde geçirdiğim en büyük tehlikelerden biri budur.
Lâkin tutulduğum diğer bir bombardıman da müthiştir. Reşid Paşa vapurunu Hilal-i Ahmer [Kızılay] ve Salib-i Ahmer [Kızılhaç] vapuru yapmıştık. Bir gün aldığımız bir emirde Reşid Paşa’nın hemen Çanakkale Boğazı’na gitmesi yaralılara muavenet etmesi bildiriliyordu. Reşid Paşa ile yola çıktık. Geldik. Çanakkale ile Kilidbahir arasında demirledik. Bir gün, öğle üstü… Bir top mermisiyle bir ayağı kırılmış bir zâbiti tedavi ediyorduk. Zabitin ayağı alçıya konacaktı. Doktor bana:
Aman, dedi, yaralının ayağını hiç kımıldamadan tutacaksınız. Eğer biraz kımıldatacak olursanız zavallının hali fecidir. Zira alçıyı çarpık koyarız ve ayağı da tamamıyla çarpık olarak kalır… Halbuki yazıktır. Bakınız ne kadar genç bir zâbit…
Doktora yaralının ayağını hiç kıpırdamadan tutacağıma dair söz verdim. İşe başladık. Birdenbire geminin üstünde müthiş bir gürültü patladı. Dışarıda telaşlı gürültüler, güvertede koşuşan ayak sesleri… Bağırmalar:
Bombardıman. Düşman tayyareleri… Gemiyi batıracaklar…
Hakikaten geminin etrafına düşen bombaların kaldırdığı büyük su sütunları bizim bulunduğumuz salonun pencerelerine çarpıyordu. Reşid Paşa bombardıman ediliyor… Doktora baktım. Büyük ve şâyân-ı hayret bir cesaretle işine devam ediyordu.
Halbuki ben de doktora zerre kadar kımıldamayacağıma dair söz vermiştim. Genç zâbite baktım. Şimdi onun bütün mukadderatı benim bir parça kıpırdamama bağlı idi. Eğer düşman bombalarından korkup şöyle biraz kımıldayacak olursam belki de hayatını büsbütün değiştirecektim. Yerimde adeta bir demir parçası gibi kesildim. Orada ölmeyi göze aldım, fakat kımıldanamadım. Neden sonra düşman tayyareleri uzaklaştılar. Zaten onların adeti böyle idi. Bir yere birkaç bombayı çabucak atarlar, sonra oradan uzaklaşırlardı. Ameliyat bitince doktor:
Sizi tebrik ederim, dedi, genç zâbiti müthiş bir çirkinlikten kurtardınız.
Türkiye’nin ilk hastabakıcısına sordum: Hiç düşman askerlerinin yarısını sardınız mı?
Safiye Hüseyin’in hemşire olarak görev yaptığı Reşid Paşa hastane vapuru (Nuran Yıldırım, Türkiye’de Hemşirelik Tarihi, Koç Üni. Yay.)
Çoook… Umumi muharebede şimdiki Hitit Eserleri Müzesi [İstanbul Arkeoloji Müzesi] hastane yapılmıştı. Üsera [Esirler] hastanesi… Burada birçok yaralı düşman askerleri vardı. Hele bir genç ve yakışıklı İngiliz zâbiti vardı. İki gözü birden kör olmuştu. Müthiş bir ateş içinde yatıyordu. Bulunduğu koğuş benim servisim… Genç İngiliz zâbiti gözlerinde büyük bir beyaz bağ sabahlara kadar aynı ismi sayıklıyordu: Peggi…
Bütün hastabakıcılar, doktorlar bu zavallıya son derece acıyorduk. Nihayet iyileşti. Ve mütarekeden sonra da memleketine gitti. Aradan uzun zaman geçti. Bir gün Londra’dan bir mektup aldım. Bu, hasta İngiliz zâbiti ile Peggi’dendi.
Mektupta evlendiklerini, çok mesud olduklarını yazıyorlardı. Peggi, kocasının gözlerini kaybetmesinden çok müteessirmiş, lâkin bu, saadetlerine mani olacak bir şey değilmiş. Yaralı bulunduğu zamanda kocasına çok iyi baktığım için Peggi bana teşekkür ediyordu.
Benim adresimi sefaretten öğrenmişlerdi. Bu mektuptan ne derece memnun olduğumu tasavvur edemezsiniz…”
Modern tarihin en korkunç kuşatmasını Leningrad, eski ve şimdiki adıyla St. Peterburg yaşadı. 2. Dünya Savaşı’nda Almanların çember oluşturarak bombardıman, soğuk ve açlıktan ölüme mahkum ettikleri şehri ayakta tutan kadınlar oldu. Kadınlar siper kazmaktan nöbet tutmaya, fabrikada çalışmaya kadar her işi üstlendi. Geride bıraktıkları belgeler, günlük hayatın ayrıntılarıyla doluydu. Kahramanlıkları da bu ayrıntılarda gizliydi.
Almanya 1941’de Sovyetler Birliği’ni işgale başladığında, Olga Greçina 21 yaşında bir üniversite öğrencisiydi. Ailesi, Leningrad’a (eski ve bugünkü adıyla St. Petersburg) şehir kurulduktan hemen sonra 18. yüzyılda yerleşmişti. Olga şehriyle övünüyordu. Çar Petro’nun Baltık Denizi kıyısında çamurlar üzerinde kurduğu ızgara planlı, göz kamaştıran mermer saraylarla, heykellerle, Neva Nehri’nin kollarının şehrin içinde bir Venedik gibi aktığı, köprülerle süslü şehir 200 yıl Rusya’nın başkenti olmuş, 1917 Devrimi’nden sonra bu unvanını Moskova’ya devretmişti.
Olga Greçina, yıllar sonra kendisiyle yapılan röportajda, Almanların şehri kuşattığı ilk kışı şöyle anlattı:
“Şehirde kadınlarla kıyaslandığında çok az erkek vardı. Kasım ayında bu erkekler arasındaki ölen sayısı, 11 bin daha fazlaydı. İnsan erkeklerin trajik hayat koşullarına uyma kapasitelerinin ne kadar düşük olduğunu görünce şaşırıyordu. Sokaklarda yere düşmeye başladılar. Evlerine kapandılar, öldüler, öldüler, öldüler… O zaman Leningrad kadınları anladı ki, sadece ailelerinin değil, bütün şehrin kaderi onların elinde”.
872 gün ve gece kuşatma altında kalan Leningrad’da bir hava saldırısından sonra evlerinin yıkıntıları arasında oturan kadınlar.
Leningrad kuşatması, tarihin en acımasız kuşatmalarından biriydi ama 2. Dünya Savaşı’nın içinde sadece bir sahneydi. Bunun farkında olan ressam Anna Petrovna Ostrumova-Lebedeva (1871-1957) günlüğüne şöyle yazdı: “Dünyaya korkunç, şiddetli bir kasırga indi; her şey kara bir sis, ateş ve kar fırtınasının içinde dönmeye başladı. Ve biz, kuşatmanın içinde boğazlanan biz Leningradlılar, bu dev hortumun içinde minicik kum tanelerinden ibaretiz” (8 Mart 1942). Onun gibi sayısız kadın, kuşatma sırasında günlük tuttu, sonradan anılarını yazdılar. Aralarında Lidya Grinzburg gibi önemli yazarlar da vardı, lise öğrencisi Lena Muçina gibi sıradan genç kızlar da. Bunlar, kuşatma altında yaşamanın nasıl bir “kadın işi” olduğunun farkına varılmasıyla birlikte, tarihçilerin dikkatini çekti. Günlükler ve anılar yayımlandı; hayatta olanlarla sözlü tarih çalışmaları yapıldı; Leningrad kadınlarının ikibuçuk yıllık acımasız kuşatmada oynadıkları rol ortaya çıktı.
Kuşatma günlükleri
Tuttukları günlüklerin ortaya çıkması, iki buçuk yıllık kuşatmada kadınların rolünü daha net ortaya çıkardı. O dönemde henüz 16 yaşında olan lise öğrencisi Lena Muçina’nın günlükleri de daha sonra yayımlananlar arasında.
‘Şehri beslemek bizim işimiz değil’
Eylül 1941’de Feldmareşal Wilhelm von Leeb komutasındaki Alman Kuzey Ordu Grubu, Leningrad’ın güney ve güneybatıdaki dış mahallelerine ulaştı. Kuzeyden ilerleyen Fin kuvvetleriyle birlikte Almanlar 8 Eylül 1941’de Leningrad etrafındaki çemberi kapattılar. Kentin ülkenin geri kalanıyla tek ilişkisi doğusundaki Ladoga Gölü’ydü; bu buzdan yol, gölün donmuş yüzeyi boyunca doğuya uzanıyordu. Çoğu insan şehirden “Hayat Yolu” denilen bu yolla ayrılıyordu, kamyonlar buz üzerinde şehre erzak taşıyordu. 29 Eylül’de Alman donanma komutanlığı “Petersburg (Leningrad) Şehrinin Geleceği Üzerine” başlıklı bir direktif yayınladı: “Amaç şehri çevirmek, top ateşi ve hava bombardımanıyla yerlebir etmektir. Teslim teklifleri reddedilecektir, çünkü şehrin nüfusunu beslemek işi bizim tarafımızdan çözülemez ve çözülmemelidir…”
Bir bombardımanın ardından sokaklarda çalışan kadınlar.
Kasım ayında yiyecek stokları neredeyse tamamen tükendi. Ancak henüz hiç kimse şehrin 872 gün ve gece, yani neredeyse ikibuçuk yıl daha kuşatma altında kalacağını bilmiyordu. Hava saldırıları ve top ateşi, halkın günde birkaç kere sığınaklara doluşmasına neden oluyordu. Üstelik 1941-1942 kışı tarihin en soğuk kışlarından biriydi; termometre bir ara -40 dereceyi bile gördü; ama asıl sorun açlıktı. Kadınların şehirdeki hemen hemen her işi yapmak, ailelerine bakmak, vesika kuyruğunda beklemek, yiyecek bulmak, hastaları tedavi etmek, ölenleri gömmek gibi görevleri vardı. Hava saldırısına karşı savunma sorumluluğu da onlara verilmişti. Önemli askerî ve siyasi personel dışında, kentte 18-55 yaşı arasında erkek kalmamıştı. Erkekler daha çabuk ölüyordu; bedenlerinde daha az yağ vardı ve kalp-damar sistemleri daha dayanıksızdı. NKVD’nin (SSCB İçişleri Halk Komiserliği) raporlarına göre Ocak 1942’de şehirde 70,853 erkek (yüzde 73.2) ve 25.898 kadın (yüzde 26.8), Şubat 1942’de 57,990 erkek (yüzde 60.4) ve 38.025 kadın (yüzde 39.6) kadın ölmüştü. 15 Aralık 1942 itibarıyla, bütün fabrika işçilerinin yüzde 79.9’u kadındı. Örneğin Valentina Buşueva, turba bataklıklarında bir kömür işçileri taburunda çalışmanın zorluklarını anlatmıştı.
Bir yandan soğuk bir yandan bomba Kadınların nöbet tutma ve su taşıma (altta) gibi görevleri üstlendikleri Leningrad kuşatması, 1941’de tarihin en soğuk kışlarından birine de sahne oldu.
Termometre -40 dereceye kadar indi.
Şehrin dışında Alman tanklarını durdurmak için siper açma, mayın döşeme gibi istihkâm işlerinde çalışan 30 bin Leningradlının çoğu kadındı. Bunlardan biri olan Sofia Buriyakova, Yarım Yüzyıl Önce başlıklı anı kitabında, tanklara karşı siper kazmak için Luna hattına gönderildiğini anlatıyordu. Görev aldığı 3 bin kişilik istihkam alayında komutanlar hariç herkes kadındı. Kadınlar iş gününün sonunda su taşıdıktan ve vesika kuyruğunda bekledikten sonra yerel hava savunmasında (MPVO) çalışıyor, yangın bombalarına karşı hazırlıklı olmak için damlarda nöbet tutuyorlardı.
Kadınlar sokakta var afişlerde yok Leningrad dışında Alman tanklarını durdurmak için siper açma, mayın döşeme gibi istihkâm işlerinde çalışan 30 bin Leningradlının çoğu kadındı.
Oysa Sovyet propaganda broşürlerinde kadınlar hep ikinci planda gözüküyordu.
Erkek cerrahlar orduya alındıktan sonra kadın hekimlerin uzmanlık alanı da genişledi. Çocuk hastalıkları hekimi Yulya Mendeleva, kuşatma boyunca Leningrad Pediyatri Enstitüsü’nün okul, klinik ve hastane olarak çalışmasını sağladı. Anna Likhaçeva’nın Kızıl Bayrak Fabrikası’nın kliniğinde yaptığı gıda (ve açlık) araştırmasına, daha sonra tıp alanında çok referans gösterilecekti.
Kuşatmanın ağır yükü Kadınlar taşıyor, pişiriyor, vesika kuyruklarında bekliyor, yerel hava savunmasında çalışıyor, yangın bombalarına karşı hazırlıklı olmak için damlarda nöbet tutuyorlardı.
Açlık, erkekler, benzersiz günlükler
“Yuvayı yapan dişi kuştur” sözünün çeşitli şekilleri pek çok kültürde karşımıza çıkar. Bu iltifatta hafif bir küçümseme gizlidir: “Yuva” nedir ki? Ancak Leningrad kuşatması, ev işlerinin aslında hayatın esasını oluşturduğunu ortaya koydu. Lidya Ginzburg kuşatmadan sonra yazdığı Yazı Masasının Başında adlı anı kitabında, insan faaliyetinin hiyerarşisinde değerlerin tersyüz olduğunu yazıyordu. 1930’larda entelektüellerin besin konusunu psikolojik özellikleri açısından düşünmeye alışkın olduklarını hatırlıyordu. Yemek onlar için gevşeme, dostluk, sohbet demekti. Yemek bağımlılığı -her ne kadar “sosyalizm” varsa da- “alt sınıflar”ın bir özelliğiydi!
Sonra kuşatma başladı. Yemek entelektüeller için de hayatın merkezine oturdu. Ancak zorluklarla başetme konusunda beceriksizdiler. Lidya Ginzburg’a göre yemek tariflerine takılıyorlar, bunları “geliştirmeye” çalıştıkları için bozuyorlardı. Sıradan kadınların işi olarak görülen bir aileyi beslemek kabiliyeti müthiş bir anlam kazanmıştı. Yiyecek toplamak, yenilmeyecek şeyleri yenilebilir hale dönüştürmek, bütün “blokadnitsi” (kuşatmayı yaşayan insanlara verilen ad) kadınların tuttuğu günlüklerde en önemli temalardan birini oluşturuyordu.
Kentin gücü, kadınların sesi
Sovyet şair Olga Bergholz kuşatma döneminde radyoda yaptığı yayınlarla kentin gücünün ve kararlılığının simgesi olmuştu.
Tamara Petrovna Nekliyudova, oğlu Volodya’nın öldüğü 20-21 Mart 1942 tarihlerinde şunları yazmıştı: “Kahvaltı, sabah. Volodya: Tatlandırılmış kahve, peksimet, kaynatılmış karabuğday kırıkları. Onu her iki saatte bir besledim. Üçümüz: Çay, ekmek, yağ, dünkü arpa. Kahvaltı, 3.00. Volodya’dan artakalan karabuğdayı, yağı, kaynamış suyu, ekmeği yedik. Öğle ve akşam yemeği, 9.00: Eski kemiklerle yapılmış, arpa eklenmiş çorba, kaynatılmış arpa, yağ, çay, ekmek.
21 Mart: Bugün Volodya’sız kaldık”.
Dr. Anna İvanovna Likhaçeva da oğlunu kaybetmişti ve yaşadıklarını şöyle anlatıyordu: “Geçen ocak ayında (1941), hem dizanterim vardı hem de korkunç bir başdönmesi çekiyordum; kulaklarımda sürekli bir gürültü başlamıştı. Zayıflamanın bütün aşamalarını yaşadım; hatta nefes darlığı ve düşüncede yavaşlamayla başlayan üçüncü aşamayı bile. Böyle bir açlık insanı yalnız tek bir şey düşünmeye ve konuşmaya zorluyor: Yemek. Eskiden sevdiğimiz, sevmediğimiz yemeklerin anıları. Bütün o yarım bırakılmış, dokunulmamış tabaklar. Sevgili, sevgili oğlumun ölümünü öyle hissediyorum ki. Nasıl yavaş yavaş, hücre hücre öldüğünü. Önce kol ve bacaklarında kasılmalar başladı, sonra sesini kaybetti, yatağa düştü, yatak yaraları çıktı…”
Genç bir kız olan Berta Zlotnikova da günlüğüne şunları yazmıştı: “Bir hayvana dönüşüyorum. İnsanın aklı fikrinin yemekte olmasından daha korkunç bir şey yok”.
Elena Marttila tarafından yapılan bir gravürü, şairi radyoda şiir okurken tasvir ediyor (altta).
Tahta selülozu, marangoz zamkı
20 Kasım 1941’de ekmek karnelerindeki miktar çocuklar, çalışmayanlar ve beyaz yakalılar için 125, işçiler, teknisyenler ve mühendisler için 250 gramdı. 25 Aralık’ta tayınlar arttırıldığında Lena Muçina günlüğüne “Yaşasın! Yaşasın!” diye yazdı. Artık fabrika işçilerine 500 gram, diğer çalışanlara 400 gram, çalışmayanlara 300 gram ekmek verilecekti. Ama ne ekmek! Yüzde 60’ı un, geri kalanı kepek, küspe ve tahta selülozuydu. Hayvanlara verilen yemekler artık sofradaydı: Kabak başının dış yeşil yapraklarından yapılma “khryapa” denilen yeni bir yemek geliştirdiler; marangoz zamkı veya çam kozalaklarından “et peltesi” yapmaya başladılar. Fabrikalardan biri, dekstrin kullanarak ekmek pişirmeyi denedi; dekstrin sanayide yapıştırıcı olarak kullanılan, nişastadan elde edilen bir üründü. Bununla yapılan ekmek, insanların dişlerinin yapışmasına yol açıyordu ama ezdikleri bir kaşık dekstrini ağızlarına atıp suyla yutarak bu sorunu aşmayı başardılar.
Leningradlı bir kadının kuşatmadan önce Mayıs 1941’de ve bir yıl sonra Mayıs 1942’de çekilmiş iki fotoğrafı, savaşın acılarının kadınları nasıl geri döndürülemez şekilde dönüştürdüğünü gösteriyor.
Şehir kısa sürede kargasız, güvercinsiz, kedisiz ve köpeksiz kaldı. Ünlü balerin, Fransız şair Apollinaire’in yeğeni Vera Sergeyevna Kostrovitskaya, günlüğüne şu cümleyle başlamıştı: “Kedilerin ve köpeklerin olduğu bir yerde kimse aç gezmez. Hepimiz komşularımızdan kedi eti yediğimizi saklıyoruz; sadece “chat” (Fransızca kedi) yediğimizi söylüyoruz.” Yamyamlık da başlamıştı. Sokaktaki ölülerin etini kesip yiyenler oluyordu, yemek için birini öldürenlerin sayısı elbette daha azdı. Resmî ağızda buna “haydutluk” deniyordu; 1941 sonbaharıyla 1942 sonu arasında 2 bin kişi bu gerekçeyle tutuklandı. Bahar gelip herkesin boş arsaları bostana çevirmesi teşvik edilince bu hadiseler de bitti.
Ölülerle başetmek
Vera Kostrovitskaya Nisan 1942’de günlüğüne şunları yazdı: “Filarmoni binasının önünde, meydanda bir elektrik lambası var. Bu lambaya sırtını dayamış bir adam karda yere oturmuş. Paçavralarla kaplı, bir sırt çantası taşıyor. Belli ki tren istasyonuna giderken yorulmuş, çökmüş. İki hafta boyunca ben hastaneye gidip gelirken o hep “oturmuş” olarak kaldı:
Sırt çantasız
Paçavrasız
İççamaşırlarıyla
Çıplak
Parçalanmış bağırsaklarıyla bir iskelet
Mayıs ayında alıp götürdüler”.
Şehirde ölü gömmek ciddi bir lojistik soruna dönüştü. Şubat 1942’de Piskaryovskoye mezarlığında gömülmeyi bekleyen 20-25 bin ceset vardı. Mezarlığın ana yolunda 180-200 metre uzunluğunda, 2 metre yüksekliğinde sıralar halinde duruyorlardı. Sonunda bu cesetlerin bir bölümünün İzorski ve Pervi tuğla fabrikalarında yakılmasına izin verildi.
Aileden biri öldüğünde, kadınların yas tutmaya vakti yoktu. Elza Greinert, çocuklarına ve torunlarına 23 Ocak 1942’de Leningrad’dan yazdığı mektupta kocasının öldüğünü bildiriyordu:
“Ölüm sertifikasını almak için kliniğe gittim, 08.30’dan 14.00’e kadar kuyrukta bekledim. Ertesi gün tabut almaya gittim ama insanlar kuyrukta (tabut için) birbirleriyle yumruklaşıyordu. Bizim binada birini buldum, 400 gram ekmek karşılığında bana bir tabut yaptı, iki çocuk sedyesinin üzerine koyup yola çıktık. Mezarlığa geldiğimizde artık gömü yapılmadığını söylediler. Umutsuzca kalakaldık. Mezarlıkta yürürken bir adamın mezar kazdığını gördük. Ondan öğrendik ki, ilçe belediye ofisinden izin almamız gerekiyormuş. Ertesi gün belediye ofisine girdik; yalana başvurup Devlet Bankası (Gosbank) sendika komitesi üyesi olduğumu söyledim, beş dakikada izni aldım. 22’sinde mezarlığa gittik. Bir serseriye rastladık, bize fazla derin olmayan bir mezar kazdı. O kazarken biz tabutu almaya gittik ve böylece akşam 5.00’de babanızı toprağa verdik.”
İskoç kadınlarının yolladığı hediye
Leningradlı kadınların mücadelesi Avrupa’nın öteki ucunda, İskoçya’da yankılandı. Airdrie ve Woodside’daki kilise derneklerinde çalışan İskoç kadınlar, Leningradlı kız kardeşlerine bir hediye göndermek istediler. Biraraya gelerek güzel bir albüm hazırladılar. Albümdeki çizim ve resimlerin sanatsal bir iddiası yoktu. Albümün girişinde, ünlü İskoçyalı şair Robert Burns’ün halkların kardeşliğine adanmış dizeleri bulunuyordu. Ve şöyle yazılmıştı: “Kavganız bizim kavgamızdır; sizi terketmeyeceğiz, yaptığınız büyük fedakârlığa layık olacağız”.
Ertesi yıl başında Leningrad’da Anna Petrovna Ostrumova-Lebedeva başkanlığında bir grup kadın sanatçı biraraya gelerek İskoç kadınları için bir albüm hazırlamaya karar verdi. Ekipteki kadınlar arasında, Ermitaj Müzesi’nin boşaltılması sırasında gönüllü çalışan ressam Vera Milyutina da vardı. Savaş başladığında müzedeki 1 milyondan fazla eser paketlenerek trenle Urallar’a gönderilmişti. Bomboş kalan müze salonlarının resimlerini yapan Vera Milyutina, İskoçyalı kadınlara gönderilecek albüm için de çalıştı. Rus kadınlar albümlerini beş günde tamamladılar. Kapağına SSCB ve İskoçya sembollerinden esinlenerek bir logo yaptılar. Albüm, nakışlı, mat altın ipekten bir kutuya konuldu; her sayfada suluboya resimler, siyah-beyaz çizimler vardı. Şunu yazmışlardı: “Sevgili müttefikler, bizden daha çok var! Kadınlar müthiş bir güçtür!” Her sayfanın arkasına büyük birer zarf yapıştırılmıştı, içinde 3500 Leningradlı kadının imzası bulunuyordu. Bugün İskoçya’daki Glasgow Kütüphanesi’nde bulunan Rus albümüyle, Rusya’daki St. Petersburg Kent Tarihi Müzesi’nde bulunan İskoç albümü, kadınlar arasındaki dayanışmayı simgeliyor.
Şehir olduğunu iddia eden hayalet
Nihayet 12-30 Ocak 1943’te, Sovyetler’in başlattığı İskra (Kıvılcım) Harekatı’yla kuşatma yarılarak bir koridor açıldı. Ancak Almanların öteye atılmaları ve kuşatmanın tamamen bitmesi için 1 sene daha, 27 Ocak 1944’ü beklemek gerekecekti. Savaştan önce Leningrad’da 3 milyon insan yaşıyordu. Kuşatma nedeniyle en az 1.5 milyon insan şehir dışına çıkarılmıştı. Kuşatma bittikten sonra, şehirde 800 bin ila 1.2 milyon sivilin hayatını kaybettiği anlaşıldı. Ünlü kadın şair Anna Akhmatova, kuşatma sırasında ayrıldığı Leningrad’a 1944’te geri döndüğünde şöyle yazdı: “Benim şehrim olduğunu iddia eden korkunç bir hayalet”.
Savaştan sonra Nürnberg Mahkemesi’nde Alman komutanlar yargılanırken, savcılar kanıt olarak bir belge sundular. Tanya Saviçeva adında 11 yaşındaki Leningradlı bir kız çocuğunun küçücük defteriydi bu. Kendisi 1944’te bir hastanede bağırsak tüberkülozundan ölmüştü. Kuşatma sırasında küçük defterin son sayfalarına şunları yazmıştı:
“Zenya 28 Aralık’ta saat 12’de öldü, 1941./ Büyükanne 25 Ocak’ta saat 3’te öldü, 1941./ Leka 17 Mart’ta sabah 5’te öldü, 1942./ Vasya Amca 13 Nisan’da sabah 2’de öldü, 1942./ Leşa Amca 10 Mayıs’ta öğleden sonra 4’te öldü, 1942./ Annem 13 Mayıs’ta sabah 7.30’da öldü, 1942./ Saviçev’ler öldü/ Herkes öldü/ Sadece Tanya kaldı”.
Hayatın çiçeği St. Peterburg yakınlarında çocuklara adanan “Hayatın Çiçeği” anıtı, Tanya Saviçeva’nın günlüğünden sayfalarla yapılmış. Tüm ailesini kaybeden 11 yaşındaki çocuğun günlükleri “Sadece Tanya kaldı” diye bitiyor.
Valide Sultan olarak İstanbul’a ilk taşı koyduran Nûrubânu, sonuncusu ise Pertevniyal Valide Sultan’dır. 10 padişah annesinin, onlara koşut onlarca padişah hasekisinin, kızlarının, sadece İstanbul’da 220 eseri biliniyor. 16. yüzyıl sonundan 19. yüzyıl sonlarına kadar İstanbul dışında da Bosna’dan Hicaz’a çeşmeler, mektepler, mescit ve camiler, bend ve kemerler, köprüler, hastane ve imaretler, sebiller, şadırvanlar… yaptırdılar.
NÛRUBÂNÛ SULTAN
Saray-Harem sahnesinde ilk kadın başrol oyuncusu
Gerçek Adı: Cecilia Venier-Baffo ya da Rachel Marié Nassi Kökeni: İtalyan, Yahudi ya da Rum Doğum: 1525-1530 Arası Ölüm: 7 Aralık 1583
Süleyman’la Hürrem’in gelini, 2. Selim’in hasekisi, 3. Murad’ın annesi. Venedikli bir ailenin, Cecelia Veneier-Baffo adlı gayrimeşru kızıymış. Korfu’da tutsak düşmüş. Stephan Gerlach, günlüğünde, oralı veya Pariol Paros adasından, Rum asıllı diyen bir başka sayfada de Venedikli olabileceğini açıklıyor. Alderson da aynı kökeni Rossi’den alıntılamış. Ahmet Refik, devlet işlerine Yahudileri bulaştırdığından “Yahudi’ydi” diyor.
Bir söylentiye göre Barbaros 1537’de Akdeniz kıyılarını vururken, Baffo yakalanıp gemi ambarlarına kapatılan tutsaklar arasındaymış. Baffo’yu Şehzâde Selim’e layık görmüş. Benjamin Arbel, “Nur Banu(1530-1583) A Venetian Sultana” makalesinde Korfulu dese de İtalyan mı, Yahudi mi Rum mu tartışmalıdır. Nûrubânû, Şehzâde Selim’in haremine, 1544’te Manisa Sarayı’nda girmiş olmalı. Orada Nûrubânu adını alarak Sancakbeyi şehzadenin “bânû-yı halveti” olmuş. Kızı Esmihan’dan (1545) sonra Şehzade Murad’ı 4 Temmuz 1546’da Bozdağ yaylağında –herhâlde otağda- doğurmuş. Şehzade Selim’le Manisa’daki Harem yaşamları aralıksız 14 yıl sürmüş.
Burada temsili bir resminde gördüğümüz Nûrubânû Sultan, saraydan gelip geçmiş en güzel kadınlardan biri olarak biliniyor.
Osmanlı Sarayı Hareminin ilk kraliçeleri konumundaki -Hürrem, Nûrubânû, Safiye- üçlüsünün ikincisi olduğundan, çağdaş Harem’de kendisine “Orta Valide” denirmiş. İstanbul’da külliye yaptıran padişah analarının da ilki; bu nedenle de “Atik (eski) Valide” diye ünlenmiş. Oğlu 3. Murad’ın çağdaşı Bostanzâde Yahya Efendi Tarih- Sâf’ta bu padişahın annesine saygısından söz ederek: “Bunun saltanatına kadar valide sultan sözü yoktu, bu adı o koydu”der.
Hürrem’in öldüğü 1558’de, Sultan Süleyman’ın, oğlu Selim’i Kütahya’ya, oradan Konya’ya; torunu Murad’ı ise Akşehir sancakbeyliğine atadığında, Nûrubânû’nun oğlu Murad’la mı gittiği, kocası Selim’le mi kaldığı bilinmiyor. Selim-Bayezid mücadelesinde Selim’e taht yolunu açmak için, Topkapı Sarayı’ndaki 1565 tarihli “tılsımlı gömleği” dokuttuğu söylenir.
2. Selim’in (1566-1574) padişahlığında Haseki sanını alan Nûrubânû’un, kızı Esmihan ve damadı veziriazam Sokollu Mehmed Paşa ile –Hürrem, Mihrümâh, Rüstem Paşa üçlüsü benzeri– bir dayanışma kurduğu sanılır. Nûrubânu’ya yanaşarak İstanbul’un mücevherat, altın ve kumaş ve rüşvet dünyasında Harem kahyalığı (!) yapan Yahudi Kira Kadın’la çevirdiği işlerin de konu edinildiği romansı anlatılarda olumsuz tanıtılması doğaldır. A. Kemal Meram Padişah Anaları’nda, “Yahudi kızı Raşel” diyerek aşağılamış: “2. Selim’den 11 çocuk doğurmuşmuş!”
Nûrubânu, romanla tarih arasında mesnetsiz gelgitler yapan yazarların en çok hırpaladıkları saraylıların da ilk sırasındadır. Ayyaş 2. Selim’i, şaraplarını överek Kıbrıs’ın fethine teşvik eden Yahudi Yasef Nassi ile aralarında, soydaşlığa ve ortak çıkarlara dayalı işbirliği de çalakalem kurgulanır.
Atik Valide Camii 1914’te Atik Valide Camii avlusunda Hilal-i Ahmer tarafından fakirlere ve yolculara yemek dağıtılıyor.
Nûrubânû hakkında güvenilir bilgiler, Avusturya elçisinin maiyetinde İstanbul’a gelen Stephan Gerlach’ın günlüğündedir. Örneğin, 14 Ekim 1573 günü şunları yazmıştır: “Padişahın Korfulu eşi, 20 arabalık bir kafile halinde kaldığımız kervansarayın (Elçi Hanı) önünden geçti. Arabasında bir süsleme yoktu. Diğer arabalar gibi kırmızı kumaşla örtülü, sadece çivi başları altın kaplıydı. Arabanın önünde sarı külahlı, arkebüz taşıyan Yeniçeriler yürüyordu. Atlı refakatçilerse hadım edilmiş zenciler (Harem ağaları) idi. Padişahın kadınları neredeyse Tübingen kentinin yarısı büyüklüğünde, etrafı duvarlarla çevrili bir sarayda (Beyazıt’taki Eski Saray) yaşıyorlar”. Bu not, Nûrubânû’nun hasekilik yıllarına ilişkin bir bilgidir.
Tarihlerin, Haseki Nûrubânû’dan sözetmeyişi doğaldır. Zira iktidarı damat Sokollu Mehmed Paşa’ya bırakan 2. Selim’in İstanbul-Edirne sarayları arasında gidiş- gelişlerle geçen kısa saltanatına ilişkin haberlerde, “Harem” sözcüğü geçmez, Örneğin Gelibolulu Âlî, Künhü’l-Ahbâr’da 2. Selim’in Harem yaşamını değil, saz-söz-işret meclislerini anlatmıştır.
Nûrubânu’nun tarih sahnesine çıkışı, 5 Aralık 1574’te padişahın ölümünü izleyen haftadadır. O altı günde Osmanoğullarının yazgısını ilgilendiren girişimi, tarih sahnesine çıkışının da gerekçesiydi. Selanikî Tarihi’ndeki satırlar önemlidir: 15 Aralık 1574 sabaha doğru 2. Selim ölünce, “Kimesne bu sırrı öğrenmeden Nûrubânû cesedi buzluğa koydurmuş”. Veziriazam Sokollu da Manisa’daki Murad’a mektup uçurmuş. Şehzade önce Mudanya’ya, oradan bir kalyeteye binerek 21 Aralık 1574 gecesi Top İskelesi’ne çıkıp eniştesi Sokollu’yla buluşmuş. Gece sarayda “iç biat” yapılmış. Stephan Gerlach “3. Murad’ın tahta çıkması üzerine, babasının kadınları Eski Saray’a gönderildiğinden sarayda tek Nûrubânû kaldı, Padişah, en büyüğü sekiz yaşındaki erkek kardeşlerini huzurunda boğdurttu. Birisinin annesi bu cinayeti öğrenince bıçakla intihar etti”diye yazmış.
Nûrubânû’nun Harem’deki hâkimiyetinin, o geceki cülus ve katliamla başladığı doğrudur; ödülü de “Valide-i saadet-penah”, “mehd-i ulyâ-yı saltanat” (saltanatın ulu beşiği) sanlarını alması olmuştur. Artık sarayda, padişah analarına özgü yeni bir makam vardır ve bunu ilk temsil eden de Nûrubânû’dur.
Nûrubânû Sultan’ın cenazesinin saraydan çıkarılmasını tasvir eden bu minyatür Şehinşâhnâme’den alınmış.
Saraydaki Harem’in yeni kadrosunda, Manisa Sarayı Hareminden gelen 3. Murad’ın hasekisi Safiye ve diğer kadınları vardı ama, otorite kaynanası Valide Nûrubânu’daydı. Kızı Esmihan Sultan ise babası 2. Selim’den yirmi yaş büyük kocası Sokollu Mehmed Paşa ile Kadırga Sarayı’nda oturmaktaydı. Nûrubânû, Eski Saray’dan getirttiği Canfeda Kadın’ı da Harem kethüdası yapmış; buna karşılık Safiye ise Harem vekilharcı Raziye Kadın’la dayanışma kurmuştu. Harem’deki gelin kaynana hizipleri, 3. Murad’ın yönetim ve siyasetini etkilemede bir yarış sürdürmekteydiler. Gelibolulu Âlî “Rüşvete el uzattılar. Dirlikler ve görevler, rüşvet karşılığı verilmeye başlandı”diyor.
Nûrubânû, kendisine servetler yağdıran Canfeda’ya bağlılığından, oğlu Murad’a kendisi öldükten sonra da onun korunmasını vasiyet etmişti. Canfeda’nın saray dışındaki rüşvet eli ise Ester Kira adlı Yahudi kadındı. İstanbul’da çalkanan dedikoduları nedeniyle Nûrubânu’nun saraydan ayrılarak Yenikapı Hasbahçesi’nde yaptırdığı sarayına veya Eski Saray’a çekildiğini yazan Stephan Gerlach, 3. Murat’ın, bir Rum olan annesinin yanına geldiğini, akllı bir kadın olan valide sultanının kendisinden mahkumları affetmesini istediğini yazar.
Muazzam servetinin bir kısmını harcayarak Üsküdar’da, İstanbul’un ilk valide külliyesini 1580’de yaptıran Nûrubânû’nun, Yenikapı’daki “Bağçesaray”da öldüğünü tarihçi Selanikî haber veriyor. Lokman’ın Şehinşahnâme’sindeki bir minyatürde de valide sultanın cenazesinin sur kapısından çıkarılışı betimlenmiş. Derkenarda da kendi sarayında yıkanıp kefenlendikten sonra, tabuta konan naaşının omuzlar üzerinde götürüldüğü yazılı. Namazı Fatih Camii’nde kılındıktan sonra Ayasofya’ya götürülüp eşi 2. Selim’in türbesine gömülmüş. 7 Aralık 1583 tarihindeki tören, Tarih-i Selanikî’dedir.
Nûrubânû’nun, haslardan ve rüşvetlerden biriken servetiyle Üsküdar Toptaşı’nda yaptırdığı Atik Valide Külliyesi adıyla anılan külliyesinin yanısıra hayır eserleri de vardır: Üsküdar’da Yeşildirekli, Divanyolu’nda Çemberlitaş, Aksaray’da Langa Havuzlu Hamamları, Alemdağı ve Mercan Mescitleri.
Dizilerde yaşıyor Nurbanu Sultan, Muhteşem Yüzyıl dizisinde Merve Boluğur tarafından canlandırılmıştı.
Kadınlar Saltanatı, Kızlar Ağası gibi yapıtları olan Ahmet Refik ve başka yazarlar, “kadınlar saltanatı” konulu yarı tarih-yarı romanlarda, Nûrubânû’yu, gelini Safiye Sultan’la çekişme halinde, oğlu 3. Murad’ı da kadın-perestliğe tahrik eden, rüşvet ve yolsuzluk batağında bir saraylı olarak işlediklerinden, onun İstanbul’un, özellikle de Üsküdar’ın imarına hizmeti gözardı edilmiştir. Asıl vurgulanması gereken durum, Nûrubânû’nun, geleceğin valide sultanlarına bıraktığı “vakıf eserler yaptırın” mesajıdır. Bu somut mesaj, son hayırsever Valide Pertevniyâl Sultan’a kadar (öl. 1883) etkili olmuştur.
SAFİYE SULTAN
25 şehzadenin kanı onun buyruğuyla aktı
Gerçek Adı: Bilinmiyor Kökeni: Arnavut veya Boşnak Doğum: 1550 Ölüm: 1605
3. Selim ile Nûrbânu’nun gelini, 3. Murat’ın hasekisi, 3. Mehmet’in vâlidesi. 3. Murat’ın Ayasofya avlusundaki türbesinde gömülüdür. Venedikli Baffo ailesinin kızıymış. Babası Korfu valisiyken ailece bindikleri gemiyi korsanlar vurmuş. Tutsak olan tutsak Baffo, Ferhad Paşa’nın sarayında Safiye adıyla eğitilerek Manisa sancakbeyi şehzade Murat’ın haremine verilmiş. 16 Mayıs 1566’da Şehzade Mehmet’i doğurduğunda Sultan Süleyman henüz hayatta ve tahttaydı. Bu durumda, babadan oğula: Süleyman’ın, kayınpederi 2. Selim’in, eşi 3. Murat’ın, oğlu 3. Mehmet’in ve torunu 1. Ahmet’in saltanatlarını görmüştü. Oysa oğlu 3. Mehmet’in hasekisi, 1. Ahmet’in annesi Mâhidevran, oğlunun ilk saltanat yılında ve Safiye Sultan’dan önce ölmüştür (1604).
Safiye Sultan, Ann Chamberlin’in 2003’te yazdığı ünlü kurgu roman Sofia’nın kapağında kullanılan bu oryantalist resimden sonra “kırmızı elbiseli sultan” olarak tanınmaya başlandı. Resim temsiliydi.
Tarihçiler ve İstanbul’a gelen çağdaş elçiler ve gezginler, Safiye’nin kayınvalidesi Nûrubânu’nun ölümünden sonra 3. Murat’ı, sonra da oğlu 3. Mehmet’i nüfuzu altına aldığını, bunu “büyülerle yaptığını” yazarlar. Saray haremini, Akdeniz kıyılarından, Avrupa içlerinden, Kırım’dan, Kafkasya’dan devşirilmiş tutsak kızlarla doldurduğu; Beyazıt’ta Eski Saray’daki Harem-saray kadrolarını, Saray-ı Hümayun’da (Topkapı) yapılan yeni “Harem-saray”a Safiye Sultan’ın isteğiyle taşındığı kabul edilir.
3. Murat’ın cülusunda beş, 3. Mehmet’in cülusunda ise 19 şehzadenin Harem dehlizlerinde boğulmalarının en yakın tanığının, belki buyrukçusunun Safiye Sultan olduğu sanılıyor. Doğal ki merhametinden ve hayırseverliğinden sözedilemez. Eminönü’nde 1598’de yapımını başlattığı cami, temel düzeyinde kalmış, 50 yıl sonra torununun torunu 4 . Mehmet’in (1648-1687) annesi Hatice Turhan, aynı yerde Yeni Valide Camii’ni yaptırmıştır.
Gerçek Adı: Anastasya Kökeni: Rum, Boşnak ya da Çerkes Doğum: 1589 Ölüm: 3 Eylül 1651
1. Ahmet’in hasekisi, 4. Murat’la Sultan İbrahim’in annesi, 4. Mehmet’in babaannesi. Valide-i muazzama Kösem Sultan, sırasıyla Valide, Büyük Valide, resmî yazılarda “Sâhibetü’l-makam, ümmü’l-mü’minin Valide Sultan hazretleri, ölümünden sonra “Valide-i Maktûle, Valide-i Şehide” diye ünlenmişti. Kösem’in Osmanlı hanedan kadınları arasında, Harem’de ve yönetimdeki varlığı yarım asra yakındır. Oğullarının ve torununun padişahlık yetkilerini, sadrazam atayacak ve taht değişikliğine onay verecek düzeyde kullanan tek valide sultandır. Sonunda “siyaseten katledilen devletliler” zincirine katılarak öldürülmüştür.
Kösem Sultan’ın özel odasında uyurken katledilmesini tasvir eden gravür.
Kösem’in, Osmanlı tahtından gelip geçen altı padişahtan, Harem’den gelip geçen kadınlardan, döneminin devlet yöneticilerinden daha akıllı, öngörülü ve sağduyulu olduğu doğrudur. Görkemli yaşamı ve trajik ölümü kadar, zenginliği ve yaptırdığı eserler de dikkati çeker. Kıbrıs, Midilli, Eğriboz, Zile, Menemen, Gazze, Kilis ve Ezdin’deki paşmaklık ve emlâkinden yılda 250 bin riyal değerindeki gelirlerine, Nûrubânû ve Safiye Sultanların rüşvet dolabından da servetler akmış; bu aşırı zenginliğin bir bölümü akarlara ve hayır kurumlarına harcanmıştır.
Kösem Sultan’ın yaşamı romanlara, piyeslere konu olmuştur. Yaşamöyküsünü belgeler ve gerçek haberlerle yazmak zordur; zira o bir Harem ehli ve kadındı! 60 yıllık ömrü için 60 belge bulmak zor, onu tanıtan anlatılar da önyargılıdır. Kösem Sultan’ı anlatan kitaplar uydurmalarla doludur. Buna karşılık Hadika- tü’l-Vüzerâ’daki, çocuk padişah 4. Mehmet’in ilk yılında, Sofu Mehmet Paşa’nın yerine Kara Murat Paşa’nın atanışı için, “Büyük Valide Sultan iradesiyle veziriazam oldu” cümlesi sağlam bir tarih bilgisidir ve Büyük Valide Mahpeyker’in yetkinliğini kanıtlar. Bu yetkiyi daha sonra gelini Hatice Turhan da kullandığından bu kaynana-gelin iktidarına sonraları “kadınlar saltanatı” denmiştir.
Kösem Sultan’ın Batı kaynaklı bir gravürde tasviri…
Halk arasında dindar, hayırsever valide sultan tanınışı; donanma için kadırga yaptırması; her yıl saraydan çok sayıda cariyeyi çırak çıkarıp özgürlük vermesi; mahkûmların diyetlerini, medyunların borçlarını ödemesi; sadakalar dağıtması; selâtin cami hocalarına sarayda Kuran okutması; hacı kafilelerine su ve şerbet dağıtmak üzere sure alayına sakalar katması gibi sevaplarıyla açıklanabilir.
Öldürüldüğü sırada yağmalananlar dışında, ortaya çıkartı- lan mal varlığından 20 sandık dolusu altın hazineye alınarak o sıradaki para darlığı giderilmiştir. Yaptırdığı tesislerin başlıcaları, Üsküdar Atik Valide semtindeki, 1640 tarihli Çinili Cami ve aynı isimli çifte hamamı, darülhadis medresesi, sıbyan mektebi, kütüphane, mahfel-i hümayun, sebil ve çeşmeyi kapsayan ikinci valide külliyesi, Üsküdar’a ve İstanbul’a onun mirasıdır. Üsküdar Çinilisuyu şebekesi ve çeşmeleri; Sultan- selim’deki Valide Medresesi, mescit ve çeşmesi; Yenikapı’da çeşme; Anadolukavağı’da mescit; Karamürsel yakınında Yalakdere Köprüsü; Konya’da han; Yunanistan’da haslarının bulunduğu Livadya’da Barda suyu üzerindeki yedi gözlü Valide Sultan Köprüsü; Mekke-Medine yolunda Cüdeyde vahasında su tesis; ticari bir tesis olarak da İstanbul’un Kapalıçarşı’dan sonra en büyük çarşı hanı olan Çakmakçılar’daki kervansaray planlı, üç avlulu Büyük Valide Hanı’dır. Ölümünden sonra bu hanın kilitli ve mühürlü odaları açıldığında, sandıklar içinde mücevherat, değerli eşya, şallar, kumaşlar ortaya çıkmıştır. Mülk arazilerini ve kervansarayını Çinili Külliyesi ile diğer hayırlarına vakfetmiştir. Bunlar, Evkaf-ı Mahpeyker Sultan olarak anılır.
VALİDE HATİCE TURHAN SULTAN
‘Paşa! Ak sakallı olmak insana akıl getirmez!’
Gerçek Adı: Bilinmiyor Kökeni: Rus Doğum: 1627 Ölüm: 5 Temmuz 1683
Sultan İbrahim’in başhasekisi, 4. Mehmed’in annesi. Tutsaklığı ve kökeni konusunda değişik savlar vardır. 1668’de İstanbul’a uğrayan Bertrand Tavernier, Çerkes kökenli olduğunu söyler.
Harem’in gelmiş geçmiş en güçlü kadını Kösem’in 2 Eylül 1651 gecesinde katliyle sonuçlanan baskından sonra, Turhan Sultan’ın 32 yıl sürecek valide sultanlığı başladı. 7 yaşında tahta oturan oğlu 4. Mehmet’e yetişkinliğinde de yıllarca naibelik, danışmanlık etti. “Valide-i Sultan Mehmed” yazılı mührüyle onayladığı hükümnâmeleri kanun sayıldı. Bir görüşmelerinde, Veziriazam Gürcü Mehmed Paşanın “eksik akıl kadın” iması ve “ben sakalımı Devlet-i Âliyyenin hizmetinde ağarttım!” demesi üzerine “Ak sakal insana akıl getirmez paşa!” uyarısı tarihe geçmiştir.
Ölümü, Tarih-i Râşid’de, “İrtihâl-i Hazreti valide sultan” başlığı altında, “Valide Sultanın sağlığı bozulduğu gibi, tedavisinin de mümkün olmadığı” ibaresiyle vurgulanmış, 10 Receb 1094 (5 Temmuz 1683) tarihi verilmiştir. O sırada oğlu 4. Mehmet, Belgrat’ta idi. İstanbul’daki türbesine gömülmesini vasiyet ettiğinden, namazı Edirne’de kılınıp cenazesi arabayla İstanbul’a koşturuldu. Buz kalıpları arasına yerleştirilmiş tabutu, Yemiş İskelesi’nde (Eminönü) yaptırdığı Valide Camii-Yeni Cami avlusundaki türbesine taşındı. Buraya Havatin (kadınlar) Türbesi de denmiştir. Tarihçi Râşid, ölüm haberi cepheye ulaştığında orduyu üzüntüye boğduğunu yazararak, “Zühd ü takvada Meryem ve Asiye ve Zührâörneği hayırseverdi” der.
“Kadın padişah” Valide Hatice Turhan Sultan 32 yıl boyunca iktidarda kalmıştı. İllüstrasyon: Eylül Demirtaş.
Türbesi, hanedan mensuplarını bağrına basan büyük bir makberdir. Osmanoğullarından bu türbeye gömülen padişahlar, oğlu 4. Mehmed, torunları 2. Mustafa, 3. Ahmed, 1. Mahmut, 3. Osman, en son 5. Murat’tır. Boğulan kimi şehzadeler ile birçok padişahın kızları ve eşleri için son durak Turhan Valide Türbesi olmuştur.
Hatice Turhan’ın 32 yıl süren valide sultanlığında, ilk girişimi Çanakkale/Gelibolu Boğazı’nın savunması için servetinden harcamayla iki yakada yaptırdığı Seddülbahir ve Kumkale istihkamlarıdır. 1661 ilkbaharında oğlu 4. Mehmed ve Sadrazam Köprülü ile Çanakkale’ye gidip bu kaleleri, içlerindeki cami, mektep, hamam, kışla ve dükkanlar görmeleri, Turhan Valide’nin usta ve kalfalara bağışlarda bulunması, bir Harem kadını için şaşırtıcıdır. Çanakkale’ye de bir cami yapımını başlatan Turhan Sultan ve oğlu, oradan Edirne’ye geçerler.
Sonbaharda İstanbul’a gelerek Safiye Sultan’ın başlattığı, duvarları pencere seviyesinde yarım kalmış cami harabesini temizletip çevresindeki Yahudi mahallelerini kamulaştırır ve adıyla anılacak selâtin ölçekli, “etrafına çifte çartürbe ve bir darülkura ve bir mekteb ve iki kapularında birer sebilhane ve deryaya nâzır bir âlî kasır (Hünkar Kasrı)” içerecek külliyenin yapımını (23 Temmuz 1661) başlatır. Külliyenin mimarı Kasım Ağa’dır.
Günümüzde, üçer şerefeli iki minaresi, kubbeleri ve hünkar köşküyle mimarlık dünyasının İstanbul kıyılarındaki, en görkemli kadın eseri olan Yeni Valide Camii’nin ibadete açılışı tarihi 31 Ekim 1665 Cuma’dır. Törende padişah, valide sultan, Haseki Gülnûş, devlet erkânı yer almış. Silahdâr Tarihi’nde “Padişah hazretleri ile valide sultan ve haseki sultan (Gülnûş) alay ile câmi’-i şerife teşrif buyurdukları salât-ı cumadan sonra valide sultan cami’-i şerifi teşrifle oğlu padişaha yekpâre zümrüt kabzalı bir altun hançer ve sâf şırık elmasla bezeli bir kuşak, sâf elmas bir gazi sorgucu, donanmış on küheylân at” sunduğu yazılıdır. Ayrıca Fazıl Ahmet ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşalara, vezirlere, ulemaya, cami vaizi Vanî Efendi’ye ve daha birçoklarına, mimarlara, diğer çalışanlara kürkler, ödüller, akçeler dağıtığı; o gün cami avlusunda miktarı belirsiz akçeler saçıldığı kayda geçmiştir.
Sultan İbrahim’in başkadını Pietro do Jode II tarafından yapılmış bir Hatice Turhan Sultan tasviri. Altındaki Latince yazıda “Türklerin hükümdarı İbrahim’in başkadını” yazıyor.
Turhan Sultan’ın büyük mirası Yeni Valide Camii ve Külliyesi’dir. Caminin kıble kapısındaki kitabe şudur:
“Câmi’i-Valide Sultan bulub itmâmı Oldu her kûşesi bir şeyh-i güzîne mevâ Sâl-i itmâmına tarih murad etmişdim Biri kalkub dedi ki Kâbe-i ehlü’t-takvâ sene 1084”
Turhan Valide Sultan, Edirne Sarayı; Gülhane ve Şikâr Kasırları; Çanakkale, Resmo ve Kandiye’de camiler; Hicaz yolunda kuyular; Çanakkale ve İstanbul’da birer kütüphane; Beşiktaş’ta çeşme de yaptırmıştır.
Fransız gezgin Tavernier, Edirne’den dönen Turhan Sultan’ın 2 Temmuz 1668 sabahı İstanbul’a girişini, uzun uzun anlatmıştır: “Valide sultanın 6 beyaz atın çektiği arabasının etrafında, ellerinde, ucuna kırmızı at kuyrukları bağlanmış mızraklarıyla 6 kapıcı göründü. Bu tuğlar valide sultana eşlik eden paşaları simgeliyordu. Önde ve arkada başka arabalar vardı. Arabaların kapılarındaki küçük kafeslerden, sultan kadınların görünmeden dışarıya bakabilmeleri için, kapı hizasında birer kara hadım yürümekteydi”.
Valide Sultan 15 Nisan 1677’de Edirne’den İstanbul’a gelişinde ise padişah, sadrazam ve şeyhülislam tarafından Küçükçekmece’de karşılanmış. 4. Mehmet’in Balkanlar, Teselya ve Romanya’daki av serüvenlerine, Fazıl Ahmet Paşa’yla çıktığı Avusturya-Macaristan seferlerine kimi kez annesi Turhan Sultan’ı da götürmesi, hem onun hem yanındaki diğer saraylı kadınların dünyayı görmesine ve tanımasına yolaçmıştır.
VALİDE EMETULLAH GÜLNÛŞ SULTAN
İki oğlunun padişahlığında 20 yıl boyunca en ön sırada
4. Mehmet’in hasekisi. 2. Mustafa, 2. Ahmet ve 3. Ahmet’in annesi. Girit Resmolu Verzizzi ailesindenmiş. Resmo’nun fethinde tutsak edilenler arasında imiş. Çocuk yaşta Valide Hatice Turhan Sultan’a sunulmuş. Hasekisi olduğu 4. Mehmet’ten yaşça büyük ama çok güzelmiş. Şehzade (2.) Mustafa’yı 1664’te, (3.) Ahmet’i 1673’te doğurmuş. Kimi tarihçilere göre Nûrubânû ile başlayan valide sultanlar saltanatının son üyesidir.
Büyük oğlu 2. Mustafa’nın (1695-1703) tahtan indirilmesinden sonra küçük oğlu 2. Ahmet’in (1703-1730) ilk saltanat yıllarını da görmüş, İstanbul dünyasında “Valide-i Cedid, Yeni Valide, Ümmetullah Valide Sultan” isimleriyle ünlenmiştir. Kayınvalidesi Turhan Sultan’la Harem’deki beraberlikleri, 1683’e kadar 20 yıldan az değildir. 4. Mehmet’in tahtan indirildiği 1687’den oğlu 2. Mustafa’nın tahta çıkışına (1695) değin Eski Saray’da gözaltında tutulmuş. İki oğlunun saltanatlarındaki valide sultanlığı 21 yıldır. Turhan Sultan gibi Edirne’de ölmüş, cenazesi üç günde İstanbul’a getirilerek yaptırdığı Üsküdar Cedit Valide Camii önündeki yola cepheli üstü açık türbesine gömülmüştür.
Valide sultanlar saltanatının son üyesi, Emetullah Gülnûş (TSM, Portreler, nr. 17/144).
Saray düğünleri, Edirne’ye gidişler dönüşler, şehzadelerin sünnet şenlikleri, Balkan kentlerine yolculuklara katılan; İstanbul ve Edirne’deki ayaklanmalara, kocası 4. Mehmed’in, büyük oğlu 2. Mustafa’nın tahttan indirilmelerine ve ölümlerine tanıklık eden Valide Gülnuş; Kanunî Süleyman’ın kızı Mihrümah’dan, Valide Nûrubânu ve Mahpeyker Sultanlardan sonra Üsküdar’da klasik üslupta sonuncu cami merkezli külliye yaptırtan valide sultandır. Gülnûş Valide, Mekke’deki Hasekiye imaretini eşi 4. Mehmet dönemindeki hasekiliği sırasında; Galata kalesinde Yanık Kilise arsasındaki tek minareli Yeni Valide Camii’ni ise 1697’de oğlu 2. Mustafa’nın saltanatında yaptırmıştır. Hırdavatçılar Çarşısı’ndaki, Üsküdar Gülfem Hatun mahallesindeki Emetullah Valide çeşmeleri de onun hayratıdır.
VALİDE SALİHA SULTAN
Çeşme-sebiller yaptırdı, hayır işleriyle tanındı
Gerçek Adı: Bilinmiyor Kökeni: Rum Doğum: 1680 Ölüm: 21 Eylül 1739
2. Mustafa’nın hasekisi, 1. Mahmut’un (1730-1754) annesi. İstanbul Galata-Azapkapı’da 1732’de yaptırdığı Valide Saliha Sultan sebil çeşmesiyle ünlüdür. İstanbul’da gelişen meydan çeşme-sebillerinin özgün örneklerindendir. Galata Kulesi meydanındaki Bereketzâde, Eyüp Defterdar’daki Yavedud Camii yanındaki çeşme, Silivrikapı’daki üç cepheli çeşme, Tophane Kadirîler yokuşundaki çeşme, Çengelköy’deki Valide Sultan çeşmeleri onun zamanındadır. Karaköy’deki Arap Camii’ni onartmış, Alacaminare Camii’ni yeniletmiş, Galata-Taksim-Tophane-Beşiktaş semtlerine çeşmeler yaptırmıştır.
Saliha Sultan’ın 17. yüzyıl’da Jean-Baptiste Vanmour tarafından yapılmış resmi.
VALİDE MİHRİŞAH SULTAN
Oğlu 3. Selim’le hep yanyana dizdize
Gerçek Adı: Bilinmiyor Kökeni: Gürcü Doğum: 1743 Ölüm: 16 Ekim 1805
3. Mustafa’nın başkadını, 3. Selim’in, Hibetullah ve Fatıma Sultanların annesi. 3. Selim, ölen amcası 1. Abdülhamid’in yerine 7 Nisan 1789’da tahta oturunca; ertesi gün annesi Mihrişah Kadın’ı Eski Saray’dan “Valide Alayı” düzenleterek Topkapı Sarayı’na getirtmiş ve Orta Kapı’da karşılayarak elini öpmüştür. Padişah ve valide sultan temasları açısından bu ana-oğulun durumu özel bir örnektir. Her sabah Valide Dairesi’nde annesini ziyaret ederek görüşürmüş. Ayrıca annesi ve kız kardeşleriyle sıklıkla biraraya gelir, söyleşir, fasıl dinlermiş. Topkapı Sarayı Harem Dairesi’nde Mihrişah için yaptırılan Mehd-i Ulyâ-i Saltanat Dairesi ile 3. Selim’in müzik çalışmalarını da yaptığı hünkâr dairesinin yanyana oluşu anlamlıdır.
1805’te ölen Mihrişah, Eyüp Bostan İskelesi’nde, kendi türbesinin iki yanına birer çeşme, ayrıca imaret, sebil ve meşrutalar (lojmanlar), mektepten oluşan küçük bir imaret yaptırmıştır. Mihrişah Valide Sultan imareti bugün de hizmet vermektedir. Günümüze ulaşmayan çeşmelerinden ikisi, küçükken ölen kızları Hibetullah ve Fatıma Sultan adlarına 1790’larda yaptırdığı çeşmelerdir. Üsküdar İhsaniye’deki Hibetullah, Fındıklı Molla Bayırı’ndaki Fatıma Sultan çeşmeleri; Halıcıoğlu’ndaki Humbaracılar Kışlası Mescidi; Halıcıoğlu Camii mezarlığı önündeki çeşme; Hasköy yolundaki çeşme de Mihrişah Valide Sultan’ın hayratıdır. Kağıthane’deki Silahtar Yusuf Paşa’nın harap çeşmesini yeniletmiştir; Beşiktaş Kılıç Ali Paşa’da da bir çeşmesi vardır. Mihrişah Valide, 1790’da sefere giden ordudaki 500 kişilik Saray Bostancısı ve ekibinin tüm donatılarını ve giderlerini karşılamıştır.
Gerçek adı: Bilinmiyor Kökeni: Gürcü Doğum: 1766 Ölüm: 28 Temmuz1817
2. Mahmut’un annesi. Doğum yılı, oğlu 2. Mahmut’un doğum yılına (1785) göre tahminidir. 1. Mahmut’un sekizinci kadınıdır. Saray hareminde Nakşi Kadın diye bilinirmiş. Gürcü kökenliydi. Soylu bir Fransızdı savı, ölümünden sonra torunu Sultan Abdülaziz’in 1867’deki Fransa seyahatinde uydurulmuş bir basın işgüzarlığıdır (O dönem İmparator 3. Napoléon’la Abdülaziz’in kuzen oldukları da uydurulmuştu).
Nakşıdil Valide’nin sevdiği, Üsküdar Koşuyolu’ndaki koru ve mesireler, ona izafeten Valide Bağı adıyla bilinir (Yakın tarihte bir kısmına Validebağ Konakları yapıldı; kalan kısım için de geçen ay sonunda imar izni çıkarıldı!).
2. Mahmut’un kimi yenilikleri annesinin uyarısıyla yaptığı sanılır. Nakşidil, kısa yaşamını hastalıklarla geçirmiş; Valide Bağı, Eyvan-ı Valide Sultan denen kır köşkünde hastalanınca saraya getirilmiş; yemekte nefes borusu tıkanarak ölmüş. Fatih Camii avlusundaki türbesine gömülüdür. Hayratı, Üsküdar-Alemdağ Sarıkadı Köyü Nakşıdil Valide Sultan çeşmeleri ile ölümünden sonra oğlu 2. Mahmut’un Tophane’de yaptırdığı Nakşidil Valide Sebili’dir.
Nakşıdil Valide Sultan’ın Fatih’teki türbe ve sebili.
BEZMİÂLEM VALİDE SULTAN
Hayırseverliği ve fakiri kollamasıyla ünlendi
Gerçek Adı: Bilinmiyor Kökeni: Kafkasya (Gürcü veya Çerkes) Doğum: 1807 Ölüm: 2 Mayıs 1853
2. Mahmut’un yedi kadınefendisinin ikincisi. Sultan Abdülmecid’in annesi. Kafkasyalı Gürcü veya Çerkes kökenli olduğu tahmin ediliyor. Saray haremine bir esirci tarafından satılmış. 1823’te Şehzade Abdülmecit’i doğurmuştur. Bezmiâlem Valide Sultan, son padişahlarda dördünün de babaannesidir. 2. Mahmut öldüğü sırada Abdülmecit’le yanında idiler. 1 Temmuz 1839 tarihinde Abdülmecit tahta oturdu; kendisi de “mehd-i ulyâ-ı saltanat/Valide Sultan” oldu. Tanzimat’ın getirdiği özgürlük havasında bu ana-oğul halkın sempatisini topladı. Bezmiâlem Sultan, hayırseverliği, yoksulları gözetip kollamasıyla ünlendi. Oğlu Abdülmecit’e mektupları, ana-oğulun sevgi bağını belgeler.
Valide Sultan’ın kullandığı mühür.
14 yıl süren valideliğinde önemli hayırlar gerçekleştirdi. Genç yaşta öldü ve cenazesinde izdiham yaşandı.
Yaptırdığı veya Abdülmecit’in annesi adına yaptırdığı başlıca eserler şunlardır: Cisr-i Cedid (ilk Galata Köprüsü); Cağaloğlu’nda Valide Mektebi /Dârülmaari (rüştüye); Aksaray’da Gurebâ-yı Müslimîn Hastanesi; Maçka Valide, Galata Bereketzâde, Sultanahmet Üçler, Kasımpaşa Kara İmam, Silivrikapı’da yenilettiği Abdullah Ağa, Beşiktaş, Tarabya, Alibey Köyü, Rami Maltepe çeşmeleri; ölümünden sonra Dolmabahçe /Bezmiâlem Camii. Bunlar günümüze kadar işlevlerini korumuşlardır.
1800’lerin sonlarında Dolmabahçe’deki Bezmiâlem Valide Sultan Camii.
PERTEVNİYAL VALİDE SULTAN
Saltanatın beşiğini salladı henüz yaşarken unutuldu
2. Mahmud’un kadınefendilerinden, Sultan Abdülaziz’in annesi. Ailesi konusunda bilgi yoktur. Saray haremine cariye olarak girdiği bilinir. Abdülaziz’i 1830’da doğurmuş. Oğlunun padişahlığında (1861-1876) “mehd-i ulyâ-ı saltanat/Valide Sultan”dı (Yüce Saltanatın Beşiği). Abdülaziz’in ölümünden sonra yedi yıl yaşadı ve Topkapı Sarayı’nda unutulmuş bir valide olarak öldü. Yaptırdığı Aksaray’daki külliyesinin türbesine gömüldü.
İtalyan mimar Montani’ye yaptırdığı Gotik-Hint-Türk mimarilerinden esintili, 1871 tarihli Aksaray Valide Sultan Külliyesi, İstanbul’daki valide sultan külliyelerinin sonuncusudur. İki minareli cami ile çevresindeki Mahmudiye Mektebi (Pertevniyal Lisesi), kütüphane, muvakkithane, çeşme ve türbeyi kapsar. Pertevniyal Valide Sultan, Karagümrük’te, Beşiktaş Yahya Efendi’de, Eyüp Defterdar’da, Çapa’da çeşmeler, Medine’de hastane yaptırmış; sağlığında yoksul ailelere, öğrencilere yardımlarıyla tanınmıştı.
Aksaray’daki Pertevniyal Valide Sultan Külliyesi’nin avlu kapısı ile birlikte düzenlenmiş abidevi çeşme.
Safiye Sultan’dan İngiltere Kraliçesi Elizabeth’e mektup…
‘Bize araba gönderdiniz, biz de size bir tane İstefan elması gönderdik’
“İftihârü’l-ümerâi’l-izâm el-milletü’l-Mesihiyye ihtiyârü’l-küberâi’l-fihâm fi’l-mille- ti’l-Mesihiyye muslih-i mesâlih-i sâhibü’d-delâil ve’l-vakar sâhi- bü’l-ezyâl ve’l-iftihâr İngiltere Kraliçesi hutimet avâkıbuhu bi’l-hayr tahiyyâtü sâfiyât ve teslîmâtü v[â]fiyât ve reddiyyetü’l-fevâhât ki mahz-ı muvâlât ve fart-ı musâfâtdan sadır olur ithâf ve ihdâ olunduktan sonra inhâ ve i’lâm olunan budur ki mektûbunuz gelüp değdi. Her ne kim demişsiz ma’lûmumuz oldu. İnşâallah murâdınız üzere amel olunur. Oğlumuz padişah hazretlerine daima terbiye eyleyüp ahdînâme mûcebince amel idesiz deyü söylemekden hâlî değilüz. Bu hususdan gönlünüzü hoş tutasız ve siz de dostluğunuz üzere sâbit olasız [derkenârdan devamı] inşâallah kem olmaz. Ve bize araba gönderdiniz gelüp teslim oldu. Makbûlümüz olmuşdur. Biz de size bizim hizmetimizde olan Kira’nun eliyle bir tane İstefan elması ile Frenk bab karışık gönderdik. Ma’zûr tutasız ve bundan gayri bostancıbaşı eliyle bir mektub ve bazı esbab bir İstefan incili Frenk bab ile karışık göndermişüzdür. Şöyle ma’lûmunuz ola.
Bâkî ed-du’â”
27 Ocak 1595-21 Aralık 1603 tarihleri arasında Valide Sultan olan Safiye Sultan tarafından tahminen 1600’de İngiltere Kraliçesi Elizabeth’e gönderilen bu mektupta, kraliçenin gönderdiği hediyelerden duyulan memnuniyet, iki ülke arasında ahidname gereği dostluğa riayet edileceği belirtilmektedir. (Aslı İngiltere’de Public Record Office’de bulunan ve Harem’in Padişahı Valide Sultan adlı eserinde yayımladığı bu mektubun görüntüsünü lütfeden Prof. Dr. Ali Akyıldız’a teşekkür ederiz)
Mâhpeyker Kösem Sultan’dan kethüda adayına
‘Daha baban soğumadı bile’
Oğulları 4. Murad ve Sultan İbrahim zamanında Valide Sultan, torunu 4. Mehmed devrinde Valide-i Muazzama adıyla devletin kaderini elinde tutan en önemli isimlerden Mâhpeyker Kösem Sultan’ın, ismi tespit edilemeyen ve Valide Kethüdası olmak isteyen birine, haşin ifadelerle kaleme aldığı mektubu.
“Sen dünden berü kapu kapu kâğıd gönderirsin ben ricâ edin kâhya etsün deyü ve bizim kapu halkına dahi niyâz idersün. Ben bu ana gelince altı yedi kâhya geldi gitti. Benim kovduğum kâhyalar kendi eceli ile öldü. Öbürleri kimini paşa çıkardı kimini hünkâr çıkardı. Düşmen sözü ile kimselere temennâ ricâ etme. İşine mukayyed ol, daha baban soğumadı bile. Nedir bu kadar takayyüd. Vallahi ben bir mertebe haber alurum ki akla fikre gelmedik kimselerden. Ben öyle ricâ temennâ bilmem. Bana hayırlu hizmetkâr kim ise Allahü azimüşşan bana müyesser etsün. Padişaha arz etmeyince gerek sen ve gerek gayri kimse olamaz. Sen heman basiret üzre ol. Ben uşak değilim ve işine muhtaç değilim. Sen bugün kâhya olduğun gibi sana derler ki sen bize ricâ etdin biz de efendiye söyledik seni kahya etdi. Bunların sözüyle kâhya olmadan ise ölmen yeğdür. Edirne[’de] olan Bahtiyar halayık Ali köle hünkâr Edirne’ye gitmeden Bahtiyar ile köle Ahmed Ağa’ya der İsmail’e getürsün. Sen beni dinle yoksa Mesut Ağa’dan Nezir Ağa’dan sana hayır yokdur. Sen basîret üzere ol bilmem sonra cevabına kâdir olamazsın.”
Hatice Turhan Sultan’dan idam emri…
‘Hemen bu gece hakkından gelesin, uzatmayasın’
“Aferim, berhudâr olasın. Cân-ı gönülden hayır duamıza mazhar oldun. Heman bu gice hakkından gelesin, uzatmayasız, göreyim seni.
Devletlü ve saâdetlü ve izzetlü Sultânım hazretlerinin mübârek yaşmakları türâbına yüzler sürdükten sonra arz-ı bende-i bî-mikdâr budur ki:
Saâdetlü devletlü Sultânım. Bu kulları hâk-i pâ-yi şerîflerine tezkire gönderdikden sonra Bölük Ağası Kadri Ağa kulları gelüp buldukları haberin getürüp ismin tebdîl idüp Payzen Hanı’nda olmayup Ermeni Hanı’nda olmağla bir mikdâr eğlenmişdir ve hâlâ hapisdedir. Bu gice yollanılur benim mürüvvetlü ve devletlü Sultânım. İnşâallahü teâlâ her husûsda kâdir olduğumuz mertebelerde takayyüd ve ihtimâm üzereyüz. Ve bu gice hakkından gelinür. Ma’lûm-ı devletleri olmağiçün mübârek hâk-i pâ-yi şerîflerine i’lâm olundu. Fermân devletlü ve merhametlü Sultânımındır.”
7 yaşında tahta çıkan 4. Mehmet’in annesi ve Kösem Sultan’ın gelini olan Hatice Turhan Valide Sultan, bilhassa ilk dönemlerinde devletin yönetimi üzerinde çok etkili olmuştu. Kösem Sultan’ın ölümünden itibaren iktidarı tamamen eline geçirerek, oğlunun yetişkinliğine kadar bir padişah gibi sadrazamlara, kaptan paşalara emirler yağdırmıştır. Padişahların tarz ve üslubunda olan, “hatt-ı hümayun” diyebileceğimiz bu emirler bazen idam hükümlerini de içeriyordu. Bu belgede de saklandığı yerde aranıp bulunan bir şahsın fazla uzatılmadan “hakkından gelinmesi” emrediliyor.
Gülnuş Valide Sultan’dan kethüdası Mehmed Ağa’ya mektuplar…
‘Senin elinle ucuzca olur belki, kuyumcu ile söyleşesin’
Oğulları 2. Mustafa ve 3. Ahmet dönemlerinde 1695-1715 arasında 20 yıl valide sultanlık makamında bulunan Gülnuş Emetullah Valide Sultan, 2. Mustafa zamanında devletin işleyişine müdahalede bulunmuşsa da 3. Ahmet zamanında daha çok hayır işleri ile meşgul olmayı tercih etmişti. Bu iki belge, ilk valideliği döneminde 2. Mustafa’nın ilk çocuğu Ayşe Sultan’dan sonra doğacak çocuklarından birine yaptırılacak beşiğin en ince ayrıntılarıyla nasıl ilgilendiğine dair önemli veriler sunuyor. Kethüdası Mehmed Efendi’ye yazılan bu mektuplarda israf peşinde koşmadığı, kethüdası eliyle bazı eşya ve mücevheratı ucuza tedarik etmenin yollarını aradığını görmek ilginçtir.
“İzzetlü kethüdam Mehmed Efendi’ye selâmım tebliğ olundukdan sonra
Benim kethüdâm şevketlü Arslanım’ın odalığı hamiledür. Pek çok da kalmadı, altı aylık. Elbette bundan beşik lâzımdur. Mukaddemâ bilürsün Ayşe Sultan baş evlâdı idi. Beşiği biraz taşlıca olmuş idi bilürsün. Dahi şimdi gene ol minvâl üzere gerekdür. Heman bir gün mukaddem mübâşeret olsun. Ol beşik ne kıt’ada olduğun ve örneği nice olduğun kuyumca [kuyumcu] bilürse bana kâğıd üzerinde çıkardup gönderesin. Ve hem bu beşik tamamca büyük olmasun. Ha- zırdan bulunursa tedârük idesin. Biteviye altun olmak hacet değil. Altun yapsan da gümüşden koyu yaldız üzerine taşlıca cevâhirden muhlatmak olur. Kuyumcu ile söyleşesin. Bana i’lâm edesin.
Benim kethüdâm. Ufak hurda incüler misâli dörde beşe öyle hotos ile birkaç bulup gönderesin. Senin elinle ucuzca olur belkim.
Valide Sultan Hazretlerinden”
‘Koyu yaldız olsun, gümüş olduğu belli olmasın, lakin bir tuhfe olsun’
“Kethüdâma selâmdan [sonra] gönderdi[ği]n beşik örneklerine bakdım ol kadar gözüm tutmadı. Nevzuhur örnek olsun. Taşı çok gitmesün, ağır görünsün. Mineli olsun, taş yeri olan nağışları [nakışları] altun olsun. Koyu yaldız olsun, gümüş olduğu belli olmasun. Lakin bir tuhfe olsun. Benim kethüdâm bir gayri örnek çıkardup gönderesin. Mine yerlerine taş yerlerine rengârenk boya ile nişan itsünler. Yakut, zümrüt, piruze yerlerin göstersün. Destimâl ile bağladığım incü onları beğendim. Bir aşağa bahaya olaydı, bahalıdır. Üç yüz piruze gönderdim bakın. Zümrüt, yakut bizde az var. Acaba bulurnur mu böyle şe[y] yapılmak içün. Ve ba’de koyu al diba örtüsü içün mahsusca dokutasın. Gayet kılabdanı sık olsun üzerine işletmek içün.”
Tarihçi Emrah Safa Gürkan’ın son kitabı Bunu Herkes Bilir-Tarihteki Yanlış Sorulara Doğru Cevaplar adlı kitabı, popüler sunumunun aksine önemli analizler içeren bir eser. Kitabın ilk bölümü ise Osmanlı döneminde “Kadınlar Saltanatı” olarak adlandırılan devrin neden ve nasıl bu şekilde tarihleştirildiğini anlatıyor.
“… İyi ya da kötü giden her şeyin faturasını bir kişiye çıkarmanın verdiği dayanılmaz hafifliğe kapılanlara göre, Osmanlıların yıkılması bir liderlik ve yönetim sorunu. Buna bir de ataerkil bir toplumun ve nizamperest bir devletçiliğin önyargıları eklenince, ortaya üç kurban çıkıyor: Kadınlar saltanatı, zayıf sultanlar ve azgın Yeniçeriler…
… Osmanlı toplumunda “kadının adı yok”tur. Yeri geldiğinde bugün eşcinsellik gibi tabu olan konulardan bile rahatlıkla bahseden Osmanlı entelektüelleri enteresan bir şekilde kadınlardan hiç sözetmemektedir. Bu ketumluk yüzünden birçok Osmanlı padişahının annelerinin adlarını bile bilmiyoruz. Valide sultan aslında valide-i sultan yani sultanın annesi ifadesinin kısaltılmışı değil midir? Padişahın eşleri ve kızkardeşleri ise ancak doğurdukları şehzadeler veya evlendikleri paşanın önemine göre tarihe geçebileceklerdir. Tam bir paterfamilias düzeni! Eğer vakfiye gibi ikincil derecede kaynaklar ya da şu çok geveze Avrupalı seyyah ve diplomatların hükümetlerine yetiştirdikleri olmasa, bunların birçoğunun ismini ve hatta varlıklarını dahi saptayamayacaktık.
Bu kaynakların popüler tarih dizilerinin imdadına yetiştiğini de belirtelim ve Mahidevran ile Hürrem’in Harem’deki kavgasını bize aktaran Venedik balyosundan (elçi) grazie’mizi eksik etmeyelim. Hem gelecekten hem de geçmişten gelen bu anlayış, Osmanlıların çektiği sıkıntıların baş müsebbibinin kadınlar olduğu sonucuna varmakta zorlanmamıştır. Kahramanlık, gaza ve siyaset erkeklerin alanıysa, yolsuzluk, hizipçilik ve ayakoyunu da kadınların egemenliğindedir. Yıldırım Bayezid’ı iş u işrete (zevk ü sefa) alıştıran, Kanuni’yi efsunlayıp saraya hapseden ve cengaver şehzademiz Mustafa’ya kıyan hep şu kadınlardır. Ellerinin hamuruyla erkek işine karışıp idareye karıştıklarında devlet zaafa uğramış, stratejiler ufak hesaplara kurban edilmiş ve yolsuzlukla çürüme almış başını yürümüştür.
Ne kadar da açıklayıcı bir tablo! Tüm yüzeysel dikotomiler gibi iç rahatlatan, ama tarihî gerçeklerin kompleksitesini kavramaktan uzak bu görüşün saçma olduğunu anlamak için roket bilimcisi olmaya gerek yok. Popüler kültürde Kösem ve Hürrem sultanların imajında tecessüm eden bu “şeytani kadın” imajının kökünün çok eskilere dayandığını da biliyoruz; bu tip basit stereotiplerin olguları açıklamaktan çok erkeklerin güvensizliğine işaret ettiğini de…
Sultan’ın gözdesini ve harem kadınlarını tasvir eden bir çizim.
İlber Hoca, Bizans ve Avrupa’da öne çıkan eğilimlerden Osmanlı Sarayı’na, yönetimde kadın hakimiyetinin etki ve sonuçlarını özetledi. Hoca’ya göre, çok daha etraflı, derinlemesine tetkikler yapmak ve gerçek insan hikayeleriyle hadiseleri birleştirmek için çok daha fazla çalışmak gerek.
Tarihte çeşitli dönemler için kadınlar hakimiyetinden bahsedilir. Roma Cumhuriyeti’nde Augustus’un karısı Livia, kocası üzerinde fevkalade nüfuzlu bir kadındı ve bu döneme de bir “kadın hakimiyeti” diye bakıldı. Gerçekten de, bilhassa hanedan üyelerinin elenişinde -örneğin Germanicus’un- Livia’nın önemli ölçüde payı vardır. Ancak tabii sonunda Augustus’un halefi Tiberius oldu. Roma’nın kudreti devam eder; askerî, finans yapısı devam eder ama artık merkezde karizmatik liderler devri geçmiştir. Her devirde, her yerde görülür bu.
Aynı mesele şark tarihinde de vardır. Rahmetli Bahriye Üçok, İslâm Devletlerinde Türk Naibeleri ve Kadın Hükümdarlar adlı eserinde bu konudan etraflıca bahseder. Abbasiler’de kadın memurlar vardır; kadıyül-kudât, Mazlama Divanı reisesi… Eski Rusya’da ve yeni Rusya’da vardır. En meşhuru Katerina; çariçe oldu çünkü kadınlar olabiliyor. Bilimler Akademisi’nin reisi Daşkova Zaimova’ydı. Akademiyi Büyük Petro’nun kızı Yelizaveta kurmuştu. Fransa’da da çok tipiktir, bilhassa 14. ve 15. Louis devrinde kontes ama halktan gelme kadınlar var. Marquise Pompadour (Madame de Pompadour veya Madame du Barry) gibi… Fransa tarihinde kadın payı daha etkindir ve rivayetler gerçeğe yakındır.
Kraliçeyle Bursa’da Kraliçe 2. Elizabeth’in 12 Mayıs 2008’deki Türkiye ziyareti sırasında Prof. Dr. İlber Ortaylı Bursa’daki Yeşil Cami’yle ilgili kendisine bilgi veriyor.
Bizdeki durum Hocam?
Bizans’ta da dominant kadınlar var (Zoey, Theodora) ama, bizde iş hakikaten Hurrem ile başlıyor. Hurrem’in belirli alanlarda tesiri var. En büyük tesiri, sarayda Harem bölümünü tesis etmesidir. O yaptırmıştır. “Padişahım, eski saraya gidip gelmeyin, biz burada olalım” dedi ve onun üzerine Mimar Sinan aceleyle o Harem bölümünü yaptı. Mustafa için padişah üzerindeki önemli etkisinden sözediliyor ama pek doğru değil. Oraya gelene kadar Mustafa’nın kendisi ipin ucunu kaçırmıştır. Ondan sonra 2. Selim’in hasekisi Cecilia Venier-Baffo hadisesi vardır; yani Nurbanu Sultan. Nurbanu mu yoksa 3. Murat’ın eşi Safiye Sultan mı, onun kavgası var. Leslie L. Pierce’in kitabı (Harem-i Hümayun: Osmanlı İmparatorluğu’nda Hüküm- ranlık ve Kadınlar) bu konu üzerinde duruyor. Bu münakaşalı bir konu, zira bizim Harem’deki hatunların menşei net olarak bilinmez. Yavuz Sultan Selim’den sonra aristokrat evlilikler biter.
Kadınlar bir dönem gerçekten imparatorluğu domine ettiler mi?
Hurrem, Nurbanu, Kösem… Kösem Sultan naibe, tabii önemli rolü var Yeniçerilerin üzerinde 4. Murat’ın biraz eli ekmek tutunca -kafayı toplayınca- yolladı Kösem’i, tutmadı başında. Yani Harem-i Hümayun’un reisesi valide sultandır ama orada bile tutmadı kadını. Sonra Kösem Sultan sahneye tekrar çıktı Sultan İbrahim’le. Daha sonra Terhan (Turhan) Sultan’ı görüyoruz sahnede. Çok akıllı bir Ukraynalı kadın. Önemli meseleleri hallediyor, vezir tayin ediyor… Ama Köprülü gelince geri çekiliyor. Kendinden sonra aynı pozisyona gelen gelini, oğlu 4. Mehmet’in karısı Gülnuş Emetullah Sultan; onu da çekiyor. Köprülü ile birlikte yine bir vezir saltanatı başlıyor. İlginçtir, Çandarlılar için “Bizim vezir saltanatına tahammülümüz yok, doğrudur” derler. Arada bildiğiniz gibi Sokollu yükseldi ve hafif nepotizm başladı; hemen “götürdüler” adamı.
Osmanlı devrinde kadınların önemli etkisi bu devirlerde kesildi. 5. Murat’ın annesi karışmak istedi ama hiç nasip olmadı. 2. Mahmut’un annesi Nakşidil Sultan -bazıları Aimée du Buc de Rivery diyor- Napoléon’un eşi Josephine’in kuziniymiş diyorlar ama öyle bir şey yok (Gürcü bir hatundur. 1. Abdülhamit Han’ın karısı). 2. Mahmut’un iki eşi var: Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Sultan ve Abdülmecit’in annesi Bezmialem Sultan. Bu kadınların devletin, maliyenin üzerinde bir tesiri yok. Ne Sultan Abdülaziz ne de Sultan Abdülmecit anne sözü dinleyecek hükümdarlar değildi.
Sultan 2. Abdülhamit Han öksüz büyüdü; annesi Tirimüjgan Sultan öldü. Padişahın Abdülhamit ve kardeşi Cemile Sultan için tayin ettiği Piristû çocuksuz bir kadın efendidir ve Abdülhamit’i şefkatle büyütmüştür. Şunu da not düşmek lazım: Kendisine çocuk verilen herkes böyle şefkatli değil. Halbuki Piristû hem Cemile Sultan’ı hem Abdülhamit’i büyük bir şefkatle büyütmüştür; bu bakımdan yüzden Sultan Abdülhamit ona “Valide Sultan” diyerek çok itibar eder. Sık görüşüyorlar, birlikte yemek yiyorlar diye demek değildir ki onun dediklerini dinliyor. Belki Harem’in işini konuşuyor, belki iç dünyasını konuşuyor.
Kadınların tarihi yeni yeni keşfediliyor İlber Ortaylı, Osmanlı döneminin güçlü valide sultanlarıyla ilgili gerçek hikayelerin yeni yeni ortaya çıktığını söylüyor.
Padişahın ve Valide Sultan’ın gözüne girmek zeka ister, çabuk öğrenmeyi gerektirir ve tabii bir de çok güzel-alımlı olacaksınız. 19. asırdan sonra Çerkeslerin bilinen ailelerinin kızları gelmiştir. Harem’deki eğitimi de küçümsememek gerekir. Hiç şüphesiz bu eğitim Cevdet Paşa’nın veya Avlonyalı Ferit Paşa’nın kızlarına verdiği eğitime benzemiyor; buradan bir Halide Edip çıkmayacak ama sarayda Fransızca da bilen, müzikten de anlayan kadınlar var. Bu kadınlar, onların gerçek hikayeleri yeni yeni çıkıyor ve çok iyi yapılmış tetkikler yok henüz. Mesela bazı Çerkes yazarlarının amatörce yazdığı şeyler var 19. yüzyıl prensesleri için; çok değerli bir materyaldir. Yine de bu bilgilerin kontrol edilmesi lazım. Kadınların yazışmalarının, mektuplaşmalarının ortaya çıkması da son 20 senelik işlerdir. Daha çok çalışmamız, daha derinlemesine araştırmalar yapmamız gereken bir alan.