Etiket: Sayı:70

  • Mahrem olanın tasviri

    Mahrem olanın tasviri

    Osmanlı saray nakkaşları, mensup oldukları sarayın Harem dairesini gözleyip tasvir etmeyi akıllarından bile geçirmemiş gibidir. Burası “mahrem/korunan” bir alandı ve saraylı kadınların tasvirine dair günümüze çok az minyatür ulaştı. Levnî Abdülcelil Çelebi bunların kurgusal versiyonlarını çizmiş. Ancak sokak minyatürcüleri için Harem’i görmek hayal dahi değildi; içini düşlemek ise serbestti.

    Harem kelimesi, Akkadca “örtmek, gizlemek, tecrit etmek” manasına gelen “haramu”dan geliyor. Arapçada “korunan, mukaddes, saygın” anlamları kazanmış. Batılı elçilerin ve onların anlattıklarına dayanan oryantalistlerin Harem tasvirlerinin tamamına yakını hayal ve fantezi olarak anılıyor. Osmanlı minyatürü ise bütün detaylardan soyunmuş bilindik gerçekçiliğiyle, kaçamak bir bakışla da olsa Harem’e bakmayı başarabilmiş. Elbette daha çok sokakta çizim yapan minyatür ustalarının, yani çarşı ressamlarının eliyle.

    Çarşı ressamları, Metin And’ın tanımlamasıyla, atölyeleri ve müşterileri sarayın dışında bulunan, sipariş üzerine çizim yaparak herhangi bir metne dayanmayan tasvirler üreten insanlardı ve ilkin 17. yüzyılda görünmüşlerdi. Saray nakkaşlarından ayrıldıkları temel nokta, daha yalın olmaları ve tarih, savaşlar gibi alışılmış konuların yerine gündelik hayata odaklanmalarıydı. Bunun dışında elbette ortak bir İslâmi tasvir kültürünü paylaşıyorlardı. Meraklı Batılı ziyaretçiler hem görmediklerini görebilmek hem de tanık olduklarının hatırasını saklamak için bu çarşı ressamlarına padişahı, kadınları, sokak satıcılarını ve tabii “masalsı” Haremi tasvir ettirdiler. Onlar da muhakkak ki, girilmesi ve bakılması yasak olan bu mekânı ve insanlarını hayalî veya işittiklerine dayanarak betimlediler. Belki bazılarının geveze Harem Ağası dostları vardı, kim bilir? Saray nakkaşlarının çoğu, böyle bir fikre “haşa ve kella” diyecek adamlar olsalar da birkaçı padişahı kadınıyla birlikte çizmeye cesaret edebilmiştir.

    Çarşıdan Harem Metin And’ın Venedik Albümü’nden yayımladığı bu betimlemede Sultan 4. Murad, Harem-i Hümâyun’una giriyor. Yanında Kara ve Ak Hadımağaları var, karşısında cariyeler müzikli bir karşılama sergiliyor. Osmanlı Hareminin büyük bir eğitim kurumu olduğu ve burada çeşitli sanatların öğretildiği malum. Bu isimsiz 17. yüzyıl çarşı ressamı da kendi iddiasız sanatıyla bu anı resmederken, yerli bir elden Harem’in mahrem görüntüsünü resim diline getiren eşsiz kayıtçılardan biri oluyor.
    Yakın mesafe Osmanlı sultanını Haremi’ne aldığı biriyle resmetmek cesaret işi. Hele ki bir saray nakkaşıysanız. Bu 17. yüzyıl nakkaşı, çarşı ressamlarının eksiltmeci yaklaşımını benimsiyor olsa da bir tarih kitabını, Hoca Sâdeddin Efendi’nin Tâcü’t- tevârîh’ini betimlemiş. Sahneye göre Yavuz Sultan Selim, Çaldıran’da esir ettiği Şah İsmail’in karısı Taçlı Hatun’u karşısına almış, konuşuyor. Daha sonra bu hanımı veziri Cafer’e verecek. İşin tarihî tarafı bir yana, bir Osmanlı saray tarihinin betimleyicisi bu isimsiz nakkaşın, padişahı bir kadınla bu kadar yakın resmeden bir-iki nadir nakkaştan biri olduğu kesin (Fransa Ulusal Kütüphanesi, Supplément turc 524).
  • Geçip giden kadınlar; durdurmaya çalışanlar

    Baudelaire’den Apollinaire’e, oradan Breton ve Aragon’a -Necip Fazıl ve Ahmet Muhip Dıranas’ı atlamadan- Char ve Cocteau duraklarından geçerek değişen ama hiç durmayan, dursa da yine giden kadınlar… “… Aslında otomobili süren erkeğin gaz pedalındaki ayağına ayağıyla basarken elleriyle gözlerini kapatarak onu ‘mutlak aşk’a davet eden kadın…”a doğru bir yolculuk.

    Freud Les Fleurs du Mal’i (Kötülük Çiçekleri, 1857) okumuş, Baudelaire’in şiiriyle tanışmış mıydı? Karşılaşmadıysa yazık: Gradiva çözümlemesiyle şairin “A Une Passante” (Geçip Giden Bir Kadına) şiiri arasına yakıcı bir köprü kuracaktı.

    Courbet’nin “L’Origine du Monde”unu (Dünyanın Kökeni) -tablo 1867’den ama- tanımış olamazdı; yapıt neredeyse yüzyıl boyunca dört duvar arasında kapalı tutulmuş, ortaya çıkarılmamıştı. Tanımış olsaydı, 1916’da yazdığı “Görsel Takınak Tasarımı için” başlıklı kısa, sıkı metninde, bir örneğinin Priene kazılarında bulunduğunu söylediği Baubô yontu figürüyle arasına köprü kurabilecekti: “Başsız göğüssüz, karnına bir yüz çizilmiş, yukarı doğru elbisesi sıyrılarak bir bakıma saçları oluşturulmuş” o kadın yarı gövdesinin arkasındaki öykü önemli:

    Kızı kaçırılan Demeter, Eleusis’e gelmiş, Dysaules ile eşi Baubô’nun konuğu olmuş; onun yaslı haline üzülen kadın, gülsün diye karnına çizdiği yüzü göstermek için eteğini kaldırmış.

    Bu iki küçük ukdeyi biribirine bağlayan, Vasfi Mahir Kocatürk çevirisiyle Baudelaire’in şiirinden iki dizeyi buraya almalı:

    “Bir kadın geçti, debdebeli bir elle

    kaldırıp sallayarak işlemeli eteğini…”

    Freud’un şanlı kanlı metinlerinden biri, başlığa çevrilmesi pek güç “Unheimliche” kavramını oturtan denemesi -geçerken, öylesine, ‘kaygı verici gariplik’ diyelim, tam oturmasa da.

    Orada, bu kez Hoffmann’ın “Kumlu Adam” öyküsüne odaklanır. Nathanaël, babasının ölümünden sorumlu tuttuğu kişiyi, annesinin çocukken yatmak istemediğinde anlattığı ürkünç masaldaki ‘uyumak istemeyen çocukların gözlerine avuç dolusu kum saçıp, onları kendi çocukları gagalarıyla gözlerini yesin diye yanında götüren’ adamla özdeşleştirir. Aynı dönemde fizik öğretmeninin uzaktan dürbünle gözetlediği kızı Olympia’ya âşık olur, oysa kız bir otomattır.

    Aşktan kaçamadı Kendisini bir “kaçış figürü” olarak tanımlamasına rağmen Louis Aragon, Elsa Triolet ile karşılaştıktan sonra ömür boyu sürecek bir aşka demir atmıştı.

    Göz ve bakış, bakmak ve işlemek, Gradiva çözümlemesindeki kadar önem taşıyor bu metinde de.

    Ama, nerede taşımıyor ki! Jean Rousset, Bakışları Kesişmişti adlı çalışmasında, bir dizi romanın ilk karşılaşma sahnesini bakış edimi üzerinden kuşatmıştı.

    Baudelaire ise geçen kadını “tek bakışıyla beni yeniden yaratan” diye tanımlar ve ekler: “Artık göremeyecek miyim seni sonsuzluğa dek?”

    Şiirin merkezine çöreklenmiş bir bak(ış)ma hattı.

    Biliniyordur, her eski yazarın uzmanları olur; bilmiyorum, Jensen, Baudelaire’in şiirini tanıyor muydu? Freud, Gradiva okumasında novellayı sayfalar boyu anlatır: “Resim yetişkin bir kızı yürür durumda göstermektedir; kız plilerle donatılmış giysisini eliyle biraz yukarı kaldırmıştır” diye başlayan betimlemesini sürdürürken, anlatının genç arkeolog kahramanının hamlelerinden birine değinir: “Yoldan geçenler (abç) arasında Gradiva’ya benzer birini görür gibi olmuş, birinin tıpkı Gradiva gibi yürüdüğünü algılamıştır”.

    Freud, çözümlemesine bugün de Vatikan’daki Museo Chiaramonti’de yeralan Gradiva rölyefinin bir fotoğrafını eklemiştir. Jensen, kıza Gradiva adını yakıştıran kahramanı Harold’a göre ‘kadınların mermerden yontuldukları’nı vurgulamıştır — Sait Maden’in Baudelaire’in şiirini çevirirken “mermer bacaklı”yı yeğlemiş olması ilginçtir.

    Jensen’in anlatısında bir kereliğine görünüp yitmez Gradiva’nın “hayalet”i, süreğen “hezeyan”ına eşlik ederken hayalden düşe, oradan sanrıya eksen değiştirir; tırnak içine aldığım asal kavramlar Freud’un metninden.

    Sait Maden “görünüp kaçan kadın”da karar kılmış; Kocatürk “kaçan güzel kadın”ı yeğlemiş “Geçip Giden Bir Kadına” çevirilerinde.

    Ya Baudelaire, Nerval’in “Genç kız yanımdan sekerek, Kuşku gibi şakrak ve canlı Geçti, elinde bir çiçek, Dilinde yeni bir şarkı”. (Alkan çevirisi) dörtlüğüyle başlayan “Luxembourg Parkı” şiirinden etkilenmiş miydi? Her şiirin arkasında onu tetiklemiş bir şiir olur kuralı geçersiz elbette; ama, Nerval’in şiirindeki kadını “bir bakışla ışık tutan” olarak anması, son dizenin “Mutluluk geçiyordu-kaçtı!” olması iki şiirin arkasına köprü döşemeye yetiyor.

    Kalabalığın içinde Hollandalı ressam Floris Arntzenius, 20. yüzyıl başında tamamladığı “Lahey’de Bir Sokakta” tablosunda kalabalık içinde bakışları kesişen ama yollarına devam eden kadın ve erkeği tasvir ediyordu.

    Her şiirin arkasında belki değil, pek çok güçlü şiirin peşinde çeşitlemeleri, açık örtük göndermeli uzantılarına rastlanıyor: Baudelaire’in “A Une Passante”ı o soy bir şiir: Modernitenin, metropollerden başlayarak sokağa çıkan, hedefli hedefsiz dolaşan insanlarından yepyeni “figür”ler oluşturmasıyla ete kemiğe bürünmüş bir İmge’yi belki yaratan, olmadı onu ilk gören, dile taşıyan.

    Georg Trakl’ın türev şiirini “Geçip Giden Biri”ne başlığıyla çevirmiş Ahmet Cemal. Bizim dilimizde “biri” cins belirsizliği taşıyor; sanırım doğrusu “Geçip Giden Bir Kadına” olmalıydı.

    “Bir zamanlar, geçip giderken

    Bir yüz görmüştüm,

    Acılarla dolu” diye başlayan, ilk bölümü

    “Öylesine geçip, gözden kaybolmuştu” dizesiyle tamamlanan şiirinde gerçi kararsızdır şair: Kendisi mi geçip gitmiştir, gördüğü yüzün sahibi mi, okuru bocalatır. Son iki dizeye bırakır enigmayı:

    “Geçmişe karışmış bir başka hayatta,

    Sevgilim dediğimdi”.

    Trakl’ın çetrefil içdünyasında sevgilinin kimliğinin, bir fücur ilişkisi yaşadığı kızkardeşi Margarethe olduğu biliniyor; şiirindeki kadını düş atmosferine yerleştiren, onu neredeyse “hayalet” statüsüne taşıyan büyük olasılıkla bu durumdu.

    Baudelaire’in “A Une Passante”ının bizim şiirimizdeki iki önemli yansısı olduğunu düşünüyorum. Necip Fazıl, “Hayal” şiiriyle (1924) sokulduğu imgesel kadını erotik bir kıvamla yokladıktan sonra, “Kaldırımlar”ın (1927) üçüncü bölümünde köprüyü kurar:

    “Bir siyah kadındır ki kaldırımlarda gece.

    Dalgın bir hayal gibi eteğini sürükler.

    Gözlerim onun kara gözlerine değince:

    Ey yolunu bekliyen, haydi düş peşime der”.

    Ahmet Muhip Dıranas’ın ise

    “Olvido”sunda rastlıyoruz çağrışım bağlantısına: “Salınan etekler” orada da mührünü vurur ve

    “Ya sen! Ey sen! Esen dallar arasından

    Bir parıltı gibi görünüp kaybolan

    Ne istersin benden akşam saatinde?

    Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın,

    Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın…”

    diye şairin seslendiği kadın “hatıralar”la “unutuş” arası durmadan zonklar. Oradan, çok sonra, Attilâ İlhan’ın yoktular kadınlarına dek uzayacaktır yol.

    Kalabalıkların yalnız gezgini “flâneur” ise kendisi gibi firari bir kadınla karşılaşıyor.

    Claude Leroy’nun ne yazık ki Fransız edebiyatındaki uzantılarıyla sınırladığı -gene de- soluklu ve kuşatıcı incelemesi, “Geçip Giden Kadın Söyleni” (PUF, 1999) bir tek şiirin çok geniş bir etki alanı yaratabildiğini, aynı genişlikte bir ufuk çizgisi çektiğini kanıtlayan izler içeriyor.

    Öncelikle, Nerval’in andığım şiirinin yanısıra, Baudelaire’e esin verdiğini öne sürdüğü iki minör şairin -Borel ve Moreau- şiirleri üzerinde duruyor Leroy. Ardından, başta Villiers de l’Is- le-Adam, koşut bir izlek olarak, ‘şairin karşısına çıkan kimliği belirsiz kadın’ imgesinin açtığı alana yöneliyor. Arada, Gradiva olayına da uğruyor. Ama kitabın merkezini gerçeküstücü akımın temsilcilerinin ‘Geçip Giden Kadın’a çıkışlı yoğunlaşmaları oluşturuyor -yanıbaşlarına Benjamin’in okumalarını iliştirerek.

    Breton ve Aragon’da, daha sonra Char ve Cocteau’da da büyülü etkisi olmuş konunun: Rastlantı, karşılaşma, bir anlığına görünüp kaybolma, dolayısıyla “hayalet(imsi)” imgesi Baudelaire’de takınak halini aldıysa, Ann of Oxford Street’iyle Thomas de Quincey’in mührü esgeçilemez.

    Bu noktada, Benjamin’in “Les Fleurs du Mal” şairini bu kez Edgar Poe üzerinden “kalabalık” ile buluşturmasına dönülmeli. Modern yaşamın takviminde metropolün, büyük bulvarlara akan insanların, pasajların ve dükkanların doğurduğu çekim alanının altyapıyı hazırladığı, rastlantının topografik zeminini oturttuğu vurgulanmalı. Flâneur başlangıçta erkektir, neden sonra kadınla karşılaşır ve onun da firarî bir flâneur olduğunu, gelgelelim ele kolay geçirilemediğini sezer. Benjamin, Baudelaire’in şiirinde bakışların kesiştiğine dikkati çeker, gene de her flâneur erkeğin davranmaya hazır olmadığını bir bakıma sezdirir: Stefan George’un “eş” şiirinde erkeğin gördüğüne bakamadığını, henüz mahçupluk evresini aşamadığını ekler.

    Peşine takılma, anlaşılan bir adım sonra, Apollinaire ile başlamış: Şairin yaşamöyküsü de, şiiri gibi bu rastlantı peydahlama hamleleriyle tıkabasa doludur. Ama işin kuramını (deyiş yerindeyse) oluşturmayı aklından geçirmemiştir: Adım Breton ve Aragon ile atılacaktı.

    Gelinen noktada “Salonların Proust”u’na uğramamak olmaz. Leroy da öyle yapmış (agy, s. 120-121), yazarın yapıtından geçip giden Kadın’ların (çünkü Proust’un yapıtında sözkonusu olan bir “tür”dür) “hayaletsi” özelliklerini toplayan altın cümlelerden birinin, Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi’ne giriş mottosu olarak kondurduğu “elinizin altındaymış sandığınız an elinizden sıvışıp gittiğini” gördüğünüz kaçış insanlarına ilişkin saptamanın yeraldığı Tutsak Kadın tipinin karşıt ucu.

    Geçip gidenler “Geçip giden, belirsiz kadın” imgesi John Singer Sargent’in “Venedik’te Bir Sokak” tablosunda olduğu gibi 19. yüzyılın izlenimci ressamlarının da ilgisini çekmişti.

    Ama Proust’ta asıl Baudelaire tınısı Swann’ların Kıyısında’dadır: “Hayatına bir anlığına görünüşünün ardından geçip giden bir kadının duyarlığına yeni bir güzelliğin imgesini soktuğu, üstelik adını da, bir daha o sevgiliyi görüp göremeyeceğini de bilemeyen bir adam gibiydi”.

    Leroy, kendisinden çok önce, Deleuze-Guattari’nin Bin Yayla’da (s. 332) Proust’un elden sıvışıp giden (“être-de fuite”) insan figürüne odaklandığını farketmemiş. Oysa düşünür çiftin burada mimlediği kavram can damarı niteliği taşıyor: Proust’un elden sıvışıp giden varlıklarının temel özelliği hızları.

    Baudelaire’in şiirinden beri: Bir anda beliren ve o an yitip giden figürden tek kalan retinaya kazınan siluet-görüntüsü. Bin Yayla’da, bundandır, Proust’un (kendi kaleminden) kaçış kişilerinin acul karakterlerini yoğuran aşırı hareketliliği “kanat takmışlık”la tanımlayışının üzerinde durulur.

    Romantiklerin “kadın”ı, sonsuza dek geçip giden figürdü; Novalis peşisıra ondandır, ölmeye yatar. Baudelaire’de, görüyoruz, çiçek fâni: Açıyor, açılıyor, uzaklaşarak sönüyor, belleğe bıraktığı boşluğu kazıyarak. Gerçeküstücülerle bu kavşak aşılır: “Meçhûl Kadın” kimliğine kavuşacak, adıyla sanıyla rastlayan erkeğin hayatına gene de yarıyarıya ele geçirilemezliği içinden karışacaktır. Herşeyden önemlisi: Bir bakış(ma)dan ötesi, ete kemiğe bürünmüş, tepeden tırnağa ten kesilmiş somut bir gövdedir — eteklerini uzaktan hafif kaldırarak savurup giden kadının yerini “eteğini sıyırmış jartiyerinin ucunu tutturan” (Nadja, s. 178), aslında otomobili süren erkeğin gaz pedalındaki ayağı- na ayağıyla basarken elleriyle gözlerini kapatarak “mutlak aşk”a davet eden kadın almıştı. Bir devrim kuluçkasına yatmıştı Breton, hakkını teslim etmeli: Edebiyata, en düşük türü saydığı romana yüklenirken yeni bir yazı formatının peşinden gitmeyi seçmişti; orada, Hayat’ın ruletinin çemberinde hızla dönen bir Mélusine figürü bekliyordu.

    Breton ile Aragon’un başdaşlık serüvenleri bu dönemeçte kanlı, geri dönüşsüz bir ayrılışla tamamlandı. Aragon, öncesinde, korkusundan roman yazdığını gizlemiş, bir bölüğünü yaktığı, büyükçe bir bölüğü rastlantı eseri kurtulmuş, bulunabildiği kadarıyla 1997’de okur önüne çıkabilen Sonsuzluğun Savunusu (küçük versiyonu bağımsız korsan bir baskıyla dolaşıma çıkan “İrene’inki”, bu bitmemiş romanın bir bölümüdür), içiçe birkaç gönül ilişkisinin, aile dramlarının, dost çevresiyle hesaplaşmasının biribirilerine tutturulamaması nedeniyle bozguna dönüşmüştü. Anımsatmalı: Paris Köylüsü’nün de çıkageldiği, Paris ile Baudelaire sonrası yepyeni bir karşılaşma biçiminin kollandığı bir dönemdi. Aragon ile rastlantı mekanizması tersyüz olmuştur: Ne kadarı çiftcinselliğinden bilinemez, kendisini bir “kaçış figürü” olarak tanımlamıştır — gelgelelim, asıl aradığının, tam tersine, halatının sıkısıkıya bağlanacağı kuytu bir rıhtıma sığınmak olduğunu itiraf edecek, Elsa’ya bundandır demir atacaktır. Ne olursa olsun, Paris Köylüsü’nün özellikle ilk bölümünü kateden kadın figürlerine yazarın bakışı, Baudelaire’in gördüğü dünyanın dönüştüğünün göstergesi.

    Karşılaşma hikayeleri Claude Lelouch’un yazıp yönettiği 1969 yapımı “Bir Erkek ve Bir Kadın” (Un Homme et Une Femme) filminde Jean-Louis Trintignant ve Anouk Aimée. Bu “karşılaşma hikayeleri”, 1986 ve 2002’deki devam filmleriyle sürdü.

    Leroy kitabında pek çok yazınsal uzantısına uğruyor; Baudelaire’in bir “soneye dönüşmüş kadın”ının, kendi payıma birini ayırıyorum: René Char, Georges de la Tour’un Kandilli Madeleine tablosundan hareketle yazdığı şiiri bitirdikten sonra dışarı çıkar; metro istasyonunun koridorlarından birinde karşıdan gelen (aynı Nadja), hiçbir çekiciliği olmayan bir kadın tebelleş olur başına; kendi deyişle gizemli rastlaşmalar fikrinden uzaklaşalı zaten yıllar olmuştur; başından savmadan önce gene de adını sorar kadının ve “Madeleine” yanıtını alınca makaralar hızla geri sarılır.

    Baudelaire’in şiiri, Kutsal Kitap’ın girişindeki cümlenin Asrî Zamanlarda kurulan çeşitlemelerinden birini taşıdığı için yakıcı: Başlangıçta tesadüf vardı.

  • Tarihin küllerinden özgürleştirici bilgiye

    Tarihin küllerinden özgürleştirici bilgiye

    Bir tarihî roman yazarı olarak tanınan Marguerite Yourcenar, geçmiş zamanda geçen her öykünün bir tarih olduğunu düşünür. Tarihi, okurları yaşadıkları ortamın cenderelerinden kurtaran, özgürleştirici bir bilgi kaynağı olarak romanlarının arkaplanına yerleştirir. Belçika’dan Fransa’ya, oradan Amerika’ya uzanan kişisel tarihi ve tarihîn romanlarındaki rolüyle, 20. yüzyılın en önemli yazarlarından biri.

    Belçika’da 1903’te, yarı Belçikalı yarı Fransız bir ailenin kızı olarak doğmuş Marguerite Yourcenar. 2. Dünya Savaşı’na kadar genellikle babasının ülkesi olan Fransa’da, Paris’te yaşamış. Genç kızlık yıllarında çok iyi öğreneceği Eskiçağ tarihi, olgunluk yaşlarında yayımlayacağı eserlerinde görülen hümanizm boyutunu açıklayan bir öge olmuştur. Eserlerinde bu hümanizme koşut olarak görülen bilgelik arayışı ise, 1. Dünya Savaşı’nın getirdiği kötümserlikten ve uygarlığın ne kadar kırılgan ve kendi kendini yoketmeye yatkın olduğuna ilişkin olarak geliştirdiği bilinçten beslenir. 20’li yaşlarında birkaç roman ve öykünün yanısıra, çok sevdiği ve bazı şiirlerini Fransızcaya çevirdiği İskenderiyeli Yunan şair Konstantinos Kavafis gibi, konularını Eskiçağ’dan alan ama çağdaş dünyaya seslenen şiirler yazmıştır.

    2. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden sonra ABD’ye yerleşen Yourcenar, orada kısa bir süre Fransızca öğretmenliği yaptı, eserlerinin önemli bir bölümünü İngilizceye çeviren Grace Frick’le birlikte Maine eyaletinde yaşadı. Kendisini ölümsüzleştirecek romanlarını burada yazan Yourcenar, bunların başarısıyla edebiyat tarihinde kendine parlak bir yer edinmekle kalmamış, 1980’de gayet tutucu bir kurum olmakla tanınan Fransız Akademisi’ne seçilen ilk kadın üye olarak da tarihe geçmiştir. Eserlerinin önemli bir bölümü Türkçeye de çevrilen Yourcenar 1987’de öldü.

    Fransız Akademisi… Marguerite Yourcenar, erkek kalabalığıyla çevrili.

    Yourcenar, her şeyden önce bir tarihî roman yazarı olarak tanınır. Mussolini İtalyası, 1920 Polonya-Rusya Savaşı, 16. yüzyıla damgasını vuran Habsburglarla Valoisların savaşları ve Roma İmparatorluğu’nun en parlak dönemi olan 2. yüzyıl, en bilinen romanlarının bağlamını oluşturur. Ancak kendisi bu özelliğini tam olarak benimsememiştir. Bir tarihî roman yazarı olduğuna itiraz etmez, ama her romanın tarihî roman olduğunu savunur. Her roman, tanım gereği, geçmişte yaşanmış bir öykü anlatır ve bir tarihçiden beklenecek kadar araştırma, bilgilenme gerektirir. Zamanının, az da olsa, geçmiş olması her öyküyü tarih yapar Yourcenar’a göre. Dolayısıyla yazarımız için asıl önemli olan zamandır. Nitekim romanlarına bağlam oluşturan dönemler Yourcenar için çok önemlidir. Denier de rêve’de (Düş Parası), yalnızca Mussolini’nin Roması’yla değil, Rönesans ve İmparatorluk Roması’yla da diyalog halindedir ve tüm bu dönemlerin saçmalıklarına gönderme yapar. Coup de grâce (Bir Ölüm Bağışlamak), 1. Dünya Savaşı ve Bolşevik Devrimi’yle bir dünyanın bittiğine tanıklık eder. L’œuvre au Noir (Zenon), Rönesans’ın bitişi ve modern dünyanın doğuşu sırasında bilimsel düşüncenin doğum sancısının öyküsüdür. Mémoires d’Hadrien (Hadrianus’un Anıları), eski tanrıların artık önemsenmediği ama Hıristiyanlık’ın da henüz egemen olmadığı o özgürlük yüzyılına bir güzellemedir.

    Yourcenar’ın tarihe olan ilgisi, tarihin okurlarını kendi yaşadıkları dönemin sorunlarının, bunlara çözüm sağlama adı altında yapılan saçmalıkların, kısacası ortamlarının cenderelerinden kurtaran, özgürleştirici bir bilgi kaynağı olmasındandır. Zira insan, her zaman insandır. Sorunları, sıkıntıları, mutlulukları hep aynıdır. Ancak farklı zamanların farklı koşullarında insan bunlara farklı yaklaşmış, bunları farklı kavramsallaştırmış ve farklı çözümler öngörmüştür. Dolayısıyla tarih, günün sıkıntılarından kaçıp sığınılan bir huzur beldesi değil, hem kendimizi fazla ciddiye almamamızı sağlayan hem de bizi özgürleştiren bir bilgelik beldesidir. Kaldı ki tarih, yalnızca tutulan yolun değil, önerilmiş ama tutulmamış birçok başka yolun da öyküsüdür. Yani tarih bilgisi, benimsenmeyen çözümlerin, yapılan yanlışların, içine düşülen hataların da bilgisidir ve özgürleştiriciliğinin yanısıra sağaltıcıdır da.

    Ölümüne kadar yaşadığı, Mount Desert Adası’ndaki (Maine) evinde.

    Marguerite Yourcenar’ın romanları kadar sevdiğim bir de otobiyografisi (Le labyrinthe du Monde) var. Türkçeye henüz kazandırılmamış olan bu üç ciltlik kitap, aslında bir aile tarihi. Yani Yourcenar, kendi uzun tarihini yazmış. Ailenin zamanla, Yourcenar’ın bir deneme kitabında (Le Temps, ce grand sculpteur) heykeltraşa benzettiği o zamanla nasıl evrildiğini büyük bir içtenlik ve sevgiyle anlatmış. Kendi doğumuyla başlayan ilk cilt annesinin, ikinci cilt de babasının ailelerini anlatıyor. Hem gerçek kişilerle karşılaşıyor okur hem de 17. yüzyıldan 1930’lara kadar süren olağanüstü ayrıntılı bir toplumsal tarihle. Üçüncü ciltte ise kendisi gene yok; ya da yok denecek kadar az görünüyor. Kendisinden sözetmeyi pek sevmeyen Yourcenar, bu ciltte de daha çok babasını, o kendisine bir 15. yüzyıl hümanistini çağrıştıran, ilk Antik Yunanca bilgilerini borçlu olduğu adamı anlatmış. Roman tadında bir anlatı okurken, hâli vakti yerinde bir Batı Avrupalının 19. ve 20. yüzyıllarda nasıl yetiştiğini, nasıl yaşadığını da öğrenmek istiyorsanız, bu eserin ilk okunacaklar arasında olması gerekir.

    Marguerite Yourcenar, 1955’te yazdığı bir şiirde, “Ovada kinlerin dumanını gördüm/ Mekânda geçen şu yüzyılı gördüm/ Ruhumda küller ve alevi gördüm/ Yüreğimde hep kazanan kara tanrıyı gördüm” der. Ancak bu, Zenon’u yazmaya hazırlanan Yourcenar’ın Din Savaşları’nın ortalığı kasıp kavurduğu dönemi araştırırken kızgınlığını dışa vuran bir çığlıktır yalnızca. Yoksa insanlığın durmadan karşısına çıkardığı türlü akılsızlıkların Yourcenar’ı kötümser biri yaptığını söyleyemeyiz. Zira kötümser olmak için insana inanmamak, öğrenme yetisinden yoksun olduğunu düşünmek gerekir. Bu, hümanist ve iyi bir 20. yüzyıl gözlemcisi olan Yourcenar için imkansızdır. O, insanlar ne yaparsa yapsın, gene tarihini okuyacak ve yazacaktır, zira “insanlık macerasının çeşitli vechelerine karşı yorulmak bilmez bir merakı” vardır.

  • Femina Turca; Citius, fortius, altius: Olimpiyatta Türk kadını

    Femina Turca; Citius, fortius, altius: Olimpiyatta Türk kadını

    Meclis’te, akademide, üst düzey yöneticilik pozisyonlarında temsil oranları tartışıladursun, kadınlar önce Türkiye’nin Olimpiyat kafilesinde erkek sayısını aştı. Aşmakla da kalmadılar, judodan tekvandoya, halter ve basketboldan voleybola elde ettikleri başarılarla “daha hızlı, daha güçlü, daha yüksek” (citius, fortius, altius) oldular. Olimpiyat tarihinde Türk kadınların muazzam çıkışı.

    Ülkemizde spor alanında şüphesiz bir devrim yaşanıyor. Özellikle kadınlardaki sıçrama çok çarpıcı. Kız çocuklarının binbir zorlukla spor yaptıkları, bazılarının bunu ailelerinden bile sakladıkları bir diyarda elde edilen dereceler özellikle anlamlı.

    Olimpiyatlar modern anlamda 1896’da başlamasına rağmen kadınların bu büyülü sahneye adım atmaları için dört yıl daha beklenmişti. 1900 Paris Olimpiyatı’na katılan 997 sporcunun 975’i erkekti. Evet, yanlış okumadınız. Kadınların Olimpiyat macerası sadece 22 kişiyle başlamıştı. Ayrıca o dönemlerde kadınların birçok spor dalını yapamayacaklarına inanılıyordu. 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki buluşmada, 1948 Londra’da, 4104 katılımcı içinde kadın sayısı 390’a çıkmıştı. Sonraki organizasyonlarda bu fark yavaş yavaş kapandı. 1996’daki buluşmada 6797 erkek, 3523 kadın sahnedeydi. Rio’daki son organizasyanda ise mücadele eden 11.238 sporcunun 5.057’si kadındı. 

    Türkiye’nin Olimpiyat serüveni ise 1908’de başladı; Türk kadın sporcular ilk defa 1936’da sahnede boy gösterdi. Tarihin en politize spor organizasyonunun açılışı Berlin’de Nazi selamlarıyla yapılırken, eskrimde mücadele eden Halet Çambel ile Suat Fetgeri isimleri tarihe altın harflerle yazılacak, Türkiye’nin medar-ı iftiharı olacaklardı.

    Bayrak elden ele

    Türkiye’yi Olimpiyat Oyunları’nda temsil eden ilk kadın sporcular, eskrimde mücadele eden (soldan sağa) Halet Çambel ve Suat Fetgari Aşeni, 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları’nda.

    Daha sonra Türkiye’nin en önemli arkeologları arasında yer alacak olan Halet Hanım, hazırlık sürecini şöyle anlatıyordu: “Bizi bir kampa aldılar ancak antrenörümüz Nadolski’nin bizimle gelmesine izin verilmedi. Budapeşte’de bizim için görevlendirdikleri Macar antrenör ise tekniğinin çok sert olmasından dolayı, bize kendi tekniğimizi de kaybettirdi. Sonucundaysa, ne kendi tekniğimizi koruyabilmiş ne de yenisini edinebilmiştik”.

    O günlerde dünya henüz Nazilere tepki duymuyordu. Hatta açılış töreninde faşist olmayan Kanada ve Fransa, Hitler’in önünden Nazi selamı vererek geçmiş; sonradan Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı olacak olan, zamanın Amerikan Ulusal Olimpiyat Komitesi Başkanı Avery Brundage, 400 metre bayrak yarışında koşacak iki Yahudi atleti, Marty Glickman ve Sam Stoller’ı takımdan çıkarmıştı. 2. Dünya Savaşı’na sadece üç yıl kala tüm bunlar yaşanırken, kadın sporcularımız mihmandarlarının önerisini reddetmişler, Hitler’le tanışmaya gitmemişlerdi! 

    Harpten sonraki ilk Olimpiyat 1948’de Londra’da düzenlendi. 67 kişilik sporcu kafilesindeki tek kadın olan Üner Teoman, Türkiye’yi atletizmde, 100 metrede temsil etti. Dört yıl sonra Helsinki’de tüm takım erkeklerden oluşurken, 1956’da Melbourne’e ekonomik sıkıntılar yüzünden sınırlı sayıda sporcu yollanabildi ve kafilede yine kadın sporcu yoktu.

    1960 Roma Olimpiyat Oyunları’nda kadınlar tekrar vardı. Üç kadın atletimiz, 100 metre ve uzun atlamada Aycan Önel, 800 metrede Gül Çiray ve yüksek atlamada Canel Konvur elemeleri aşamadı. Kafileler hep erkeklerden oluşuyor; 1972’de eskrimci Özden Ezinler, 12 yıl sonra Olimpiyat arenasında sahne alıyordu. Dört sene sonra, 1976’da da tablo aynıydı; tramplen atlamada Peri Suzan Günay, Montréal’e giden tek kadındı!

    Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgalini protesto eden ülkeler arasında Türkiye de yer aldığı için 1980 Moskova Olimpiyatı’nı boykot ettik. Dört yıl sonra Yaz Oyunları Los Angeles’taydı. Bu sefer boykot eden Doğu Bloku olurken, Türkiye boksta Eyüp Can’la yıllar sonra madalya kazanacaktı. 1984’ten hafızalara kazınan isimler arasında Semra Aksu da vardı. Açılış töreninde ilk kez bir kadın Türk bayrağını taşımış; unutulmaz atlet 100, 100 engelli ve 200 metre elemelerinde boy göstermişti. 

    1984 Olimpiyatı’nın hafızalara kazınan ismiyse, açılış töreninde Türk bayrağını taşıyan ilk kadın Semra Aksu’ydu.

    1988’de Naim Süleymanoğlu 20 yıl aradan sonra Türkiye’nin altın madalya hasretini dindirirken, ilk defa beş kadın sporcuyla Olimpiyat arenasındaydık. Aksu’nun dışında atıcılıkta Zeynep Oka, okçulukta Elif Ekşi, Huriye Ekşi ve Selda Ünsal da Seul’de mücadele etmişti.

    1992’de heyecan Barcelona’ya taşınıyor; kafiledeki kadın sporcu sayısı 8’e çıkıyordu. Onlardan judoda 48 kiloda mücadele eden Hülya Şenyurt, bronz madalyayı boynuna takarak spor tarihimize geçmişti. Bunu başardığında 19’unda bile değildi. Ailesinden gizli spora başlayan judoka, ancak şehir dışındaki bir müsabakaya gidebilmesi için imzaları gerektiğinde durumu ebeveynleriyle paylaşmak zorunda kalmıştı. 

    İmkansızlıktan zirveye Ailesinden gizli judoya başlayan Hülya Şenyurt, 1992 Barcelona’da Olimpiyat madalyası kazanan ilk Türk kadın sporcu oldu.

    1996’da 9, 2000’de de 15 kadın Türkiye’yi Olimpiyat’ta temsil etti. Tekvandoda 57 kiloda üçüncü olan Hamide Bıkçın bronz madalya kazandı. Dünya ve Avrupa şampiyonu da olan sporcu başörtüsü taktığından, kimi zaman müsabakalar sonrasında şık bandanalarla görüntüleniyordu. 

    2000’li yıllarla birlikte kadın sporcularımızın önlenemez yükselişi başladı. Takvimler 14 Ağustos 2004’i gösterdiğinde, Nurcan Taylan’ın Atina’da sahne alma zamanı gelmişti. Olimpiyat Oyunları’nın beşiğinde 48 kiloda yarışan halterci, dünya rekoru kırıp kürsünün en üst basamağına çıktı. İlk kez bir kadın sporcumuz altın madalya alıyordu! (Daha sonra takım arkadaşları Aylin Daşdelen, Sibel Şimşek ve Şule Şahbaz, millî takım antrenörü Mehmet Üstündağ’a taciz davası açınca olaylar gelişti. Israrla antrenörünü savunan Taylan’ın hemcinsleriyle ilgili kullandığı ifadeler bardağı taşırınca, federasyon tarafından 2005’teki Dünya Şampiyonası’na katılmasına izin verilmedi). 

    Türkiye’nin ilk altın kadını

    Türkiye’ye ilk altın madalyayı kazandıran kadın sporcu Nurcan Taylan. 2004 Atina Olimpiyat Oyunları’nda halterde 48 kiloda dünya rekorları kırarak zafere ulaşmıştı.

    2004’te 21 olan kadın sporcu sayımız, 2008’de 19’du. Tekvandoda 57 kilonun finalinde Güney Koreli Lim Su-Jeong’a yenilen Azize Tanrıkulu yine de yüzleri güldürdü. Ünlü tekvandocu Bahri Tanrıkulu’nın kız kardeşi, abisinden dört yıl sonra gümüş madalya kazanmıştı. Çin’deki madalya tablosu yıllar sonra değişiyordu. Atletizmde 5 ve 10 bin metrede ikinci olan Elvan Abeylegesse ile halterde 48 kiloda ikinci olan Sibel Özkan’ın gümüş madalyaları sonradan doping nedeniyle geri alınmış, spor dünyasının en büyük illeti bizi de vurmuştu.

    2020’ye doğru “Filenin Sultanları” geçen Ocak’ta Olimpiyat vizesi almalarını sağlayan Polonya galibiyetini böyle kutlamıştı.

    2012 Londra Yaz Oyunları, bizim için adeta bir devrimdi! Hem basketbol hem de voleybol takımlarımız bu büyülü organizasyonda ilk kez sahne almış; ilk defa bir Olimpiyat’ta kafilemizdeki kadın sayısı erkekleri aşmıştı. 48 erkek, 66 kadın sporcumuzun mücadele ettiği, açılış töreninde bayrağımızı “Filenin Sultanları” denince akla ilk gelenlerden Neslihan Demir’in taşıdığı günü Suat Hanım olmasa da Halet Hanım görmüştü.

    2012 Londra’ya geldiğimizdeyse ilk defa Olimpiyat kafilemizdeki kadın sayısı erkekleri aşıyor; Türk bayrağını ise “Filenin Sultanları” denince akla gelen ilk isimlerden Neslihan Demir taşıyordu.

    Takvimler 10 Ağustos’u gösterirken havalara uçuyorduk. Tekvandoda Nur Tatar 67 kiloda gümüş madalya kazanırken, 1500 metrede Aslı Çakır Alptekin birinci, Gamze Bulut ise ikinci olmuştu. Olimpiyat’ın belkemiği atletizm, Türkiye’nin pek podyum gördüğü bir spor dalı değildi. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ulusları tekrar biraraya getiren 1948 Londra Yaz Oyunları’nda Ruhi Sarıalp’ın üç adım atlamada kazandığı bronz madalya masal gibi anlatılırdı. Tozpembe rüya yıllar sonra kabusa dönecek; iki atletimizin de madalyaları doping nedeniyle ellerinden alınacaktı. Yaşanan hayalkırıklığını anlatmak imkansızdı. 

    2016 Rio’da 103 kişilik kafilemizin 48’i kadındı. Nur Tatar geleneği devam ettirmiş, bu sefer bronzda kalmıştı (Dünya ve Avrupa şampiyonu tekvandocumuz, Tokyo’da yine sahne alacak. İki farklı Olimpiyat’ta madalya kazanan tek kadın sporcumuz bakalım seriyi sürdürebilecek mi?)

    İki Olimpiyat’ta (2012 ve 2016) madalya kazanan tek kadın sporcumuz Nur Tatar…

    24 Temmuz-9 Ağustos 2020 arasında Japonya’da düzenlenecek 32. Yaz Oyunları için -yazı kaleme alındığı gün itibarı ile- 48 sporcumuz ve kadın voleybol takımımız Olimpiyat kotası almış durumda. Tokyo’da ülkemizi temsil etme hakkını elde eden diğer kadın sporcularımız: Jimnastikte 16 yaşındaki Nazlı Savranbaşı, atletizmde 5 bin ve 10 bin metrede Yasemin Can; cirit atmada Eda Tuğsuz; yürüyüşte Meryem Bekmez; tekvandoda Rukiye Yıldırım ve Nafia Kuş; yelkende Ecem Güzel; rüzgar sörfünde Dilara Uralp; yüzmede 800 ve 1500 metrede Beril Böcekler, 200 metre karışıkta Viktoriya Zeynep Güneş ve Voleybol Millî Takımımız.

    2020’ye doğru Cirit atmada 2020 Tokyo’da Türkiye’yi temsil edecek olan Eda Tuğsuz, Olimpiyat kotası alan sporcularımızdan.

    Nereden nereye… Bir zamanlar bir kadın sporcuyla Olimpiyat yoluna çıkılırken, artık kafilenin neredeyse yarısı kadın. Kota alanların sayısının da katlandığı düşünülünce, akla eski bir slogan geliyor: Yetmez ama evet! 

    Göksu Üçtaş: Artistik jimnastikte bir yıldız

    Yıkıntılar arasından tarih yazmaya çıktı

    Göksu Üçtaş’ın hikayesi, imkansızlıklar içinde bile birçok şeyin mümkün olabileceğini anlatıyor. Hikaye, Gaziantep’te komşularının kızının jimnastik kursuna gittiğini gören Üçtaş’ın annesinin kendi çocuğunu salona götürmesiyle başladı. 1990 doğumlu Göksu’nun yeteneğini farkeden antrenör Yalçın Titiz’in ısrarı ise bu topraklardan Olimpiyat’a gönderilen ilk sporcu olan Aleko Mulos’tan tam 104 yıl sonra aynı branşta ikinci bir ismin, 2012 Yaz Oyunları’na katılmasına yolaçacaktı. 

    Yeteneği fark edilen Göksu, Bolu’da daha iyi bir eğitim merkezine gönderildi. Ancak 1999’daki deprem felaketi onbinleri olduğu gibi Üçtaş’ları da derinden etkileyecekti. Ailenin çadırda yaşadığı süre boyunca Göksu, antrenmanlarına sokaklarda, parklarda, yıkıntılar arasında devam etmek zorunda kaldı. Hiçbir şekilde vazgeçmeyen sporcu, ulusal şampiyonalardaki başarılarını, uluslararası alana taşıdı. Akdeniz Oyunları’ndaki ikinciliği, başka dereceler kovaladı. Seçmelerde 23. olarak Olimpiyat vizesi alan jimnastikçi, hazırlıklarını sürdürürken denge aletinden düştü. Buna rağmen kırık bilekle yoluna devam etti. Bileği Londra’da sadece bir branşta yarışmasına izin verse de o Londra’da denge aletinin üstüne çıktığında tarihi yeniden yazmıştı bile. Göksu Üçtaş Şanlı, son olarak geçtiğimiz yıl Dünya Kupası’nda (World Challenge Cup) yer aletinde altın madalya kazandı.

  • Roma’daki Anadolu kadını

    İtalya’nın başkentindeki Capitoline Müzeleri, müstesna bir tarihsel kimliği, Artemis’i barındırıyor. Heykelin özelliği, İyonların Anadolu’ya getirdikleri inanç dünyaları ile Anadolu yerli halkının inançlarının bir sentezi olan Artemis kültünü yine Anadolulu betimlemelerle yansıtması.

    İşçisinden savaşçısına, azizinden anasına binlerce yıldır nice kadınları bağrından çıkaran Anadolu toprağı, “Ana Tanrıça” inancının da beşiğidir. Bereketi, doğurganlığı sembolize eden dişil kişiye tapınım, binyıllar boyunca –dilleri/dinler değişse de- Çatalhöyük’ün isimsiz anasından Hitit’lerin  Kubaba’sına, Friglerin Kybele’sinden, Helenlerin Artemis’ine, Anadolu topraklarında nesilden nesile aktarılmış, kültürlerarası geçişler yaparak daha geniş coğrafyalara yayılmış. Bunun güzel bir örneği, bugün gezginleri Roma şehrinin ünlü Capitoline Müzelerinde karşılayan “Efes Artemisi”dir.

    İlk nüvesi Papa 6. Sixtus’un 1471’te Roma halkına hediye ettiği bir kaç bronz heykelden oluşan Capitoline Müzeleri, 18. yüzyılda gelişen koleksiyonuyla halka açılır. Bugün çok geniş bir koleksiyona evsahipliği yapan müze, antik zamanlardan beri Roma’nın politik ve dinî merkezi olan Capitol tepesindeki Campidoglio ‘ şehrin en önemli mekanlarından biri olarak yer almaktadır.

    Capitoline Müzesi’nde Efes Artemisi.

    Müzeyi oluşturan binalardan Palazzo dei Conservatori’nin (Koruyucular Sarayı) içindeki Sala delle Aquile’de (Kartal Salonu) yer alan ve 1 metreyi aşan boyuyla göz kamaştıran Efes Artemis heykelinin, MÖ 2. yüzyılda Roma döneminde yapılan orijinalinin kopyası olduğu biliniyor. Ancak Anadolu’nun bu güçlü ve bereketli Ana Tanrıça’sı, Roma ve Helen dünyasında bilinen tasvirlerinin aksine, Roma İmparatorluğu’nun Asya eyaletinin başkenti olan Efes’te tapınım gören şekliyle tasvir edilmiş. Artemis, başında Efes’in surlarını simgeleyen ve Tanrıça’nın Efes’in koruyucusu olduğuna işaret eden bir taç taşıyor. Boynunda zodyaktaki burç sembolleri, göğsünde oval topanlar var. Bunlar kimi iddialara göre törenlerde kurban edilen boğa testislerini, kimilerine göre arı yumurtalarını, kimilerine göreyse doğurganlık ve bereketi simgeleyen memeleri sembolize ediyor. Eteği doğa üstü hayvanlar, atlar, boğalar ve arılarla süslü; kollarına tırmanan aslanlar var. Başı, elleri ve ayakları bronzdan olan bu heykelin duruşu, Anadolu’da rastladığımız heykellerle aynı.

    İyonların Anadolu’ya getirdikleri inanç dünyaları ile Anadolu’nun yerli halkının inançlarının bir sentezi olan Artemis kültü, Efes kentinde en güçlü haliyle tapınım görmüş. Antik dünyanın 7 harikasından biri olan Artemis Tapınağı’na ev sahipliği yapan Efes kenti, stratejik bir liman olarak hem ürünlerin hem de denizaşırı kültürlerin değiş-tokuşunun yapıldığı bir yer olmuş. Bu da Efes’in koruyucu Tanrıçası Artemis’in tüm Akdeniz dünyasına yayılmasını ve tanınmasını sağlamış.

    Akdeniz dünyasında bugün gezerken şaşırmayın: Roma’da olduğu gibi Bologna’dan, Napoli’ye daha bir çok arkeoloji müzesinde Anadolu’nun bu kuvvetli kadını ile gözgöze gelebilirsiniz.

  • ‘Düşmanın kadını’ İsrailli Tali’nin hikayesi

    ‘Düşmanın kadını’ İsrailli Tali’nin hikayesi

    Yazar-gazeteci Yıldırım Türker, son kitabı Bahçe’de “bu dünyayı yaşanılası kılan insanların serüvenlerini” okurlarıyla paylaşıyor. Türker’in daha önceki gazete yazılarından derlenen kitabında yer alan hayat öykülerinden biri de İsrail vatandaşı Tali Fahima’ya ait. İsrail’in katliam politikasına kafa tutan ve vatan haini ilan edilen aktivist Tali’nin hikayesi…

    “Tali Fahima dünyanın en ünlü vatan hainlerinden. Fahima, 2004 yılında Batı Gazze’ye gittiği, düşmanlarla görüştüğü ve onlara ordu belgelerini tercüme ettiği gerekçeleriyle tutuklanmış bir İsrail vatandaşı.

    Ona “Arapların orospusu” dendi. “Vatan haini” ilan edildi. Ona iyi bir Yahudi olmayı öğretmeye ant içmişlerdi. Günde 16 saat boyunca kollarını oturduğu sandalyeye kelepçeleyerek sürdürdüler bu eğitimi. İsrail gizli servisi Şin Bet, kararlıydı. Tali, iyi bir Yahudi olmayı beceremeyince hapse atıldı. 30 ay çok ağır koşullarda yattı. Artık serbest. Ama ülkeyi terk etmesi, Filistin bölgelerine yaklaşması hâlâ yasak.

    …Tali, tahliye edildikten sonra Guardian’a verdiği ilk söyleşide anlatmıştı: “İlk suçum Şin Bet’le çalışmayı reddetmemdi, ikincisi Filistinlileri ziyaret etmeyi sürdürmem, üçüncüsü de İsrail’in katliam politikasını protesto etmem.”

    BAHÇE

    YILDIRIM TÜRKER,KARA KARGA YAYINLARI, 312 SAYFA, 30 TL.

    “Şin Bet’in nasıl çalıştığını öğrendim. İsraillileri de Filistinlileri de, hepimizi nasıl terörize ettiklerini öğrendim. Devletimizin nasıl çalıştığını öğrendim. Bizim adımıza yapılan şeylerin nasıl bizden saklandığını öğrendim.”

    …“Arapların bu topraklarda yaşamaması gerektiğini düşünecek şekilde büyütüldüm. Bir gün, bilgilerimde birçok eksiklik olduğunu, medyanın bizden çok şey sakladığını fark ettim. Jeton düştü. Mesele insan meselesiydi. Onların hayatlarından biz de sorumluyduk. İşte o gün televizyon seyretmeyi bıraktım.”

    …2000 yılında bir gazetede El Aksa militanı Zekeriya Zübeydi ile yapılmış bir söyleşi Tali’nin hayat hikayesinin dönüm noktasıdır. Zübeydi, medyada hep yansıtıldığı gibi bir canavar değildir. Söyleşiyi yapan gazetecinin aracılığıyla Tali ve Zekeriya ilk olarak telefonda beş saat konuşurlar. Tali, bu “canavar”ın korkunç koşullarda yaşatılan kendi yaşlarında bir insan olduğunu fark eder. Uzun bir serüvenden sonra onu ziyaret etmek için yola çıkar. Amacı, Filistinlilerin İsrail’e saldırmalarının nedenlerini öğrenebilmektir. Zekeriya’yla tanışması, onunla uzun tartışmaları, orada görüp işittikleri Tali’nin canını yakar.

    …İsrail’in üç kez suikast düzenleyip öldürmeyi başaramadığı, bir türlü kıstıramadığı bir adamla görüştüğü için, Filistinlilerin acılarını dile getirdiği için, barış istediği için suçlu bulundu. Uzun süren işkenceli sorgulanması sırasında Şin Bet, gazetelere Zübeydi ile aralarında bir ilişki olduğunu çıtlattı.

    Tali, “İkimizi de kötülemek, karalamak için başvurulmuş bir Şin Bet taktiği” diyor. “Arapların orospusu”, düşmanın kadını olmak, vahşi savaşçıların ona uygun buldukları imge, doğal olarak. Dünyanın her yerinde kanseverlerin taktikleri ve düşgüçlerinin sınırı üç aşağı beş yukarı aynı değil midir?

    İllüstrasyon: M. K. Perker

  • Hanımlara mahsus ‘kart dö vizit’ adabı

    Hanımlara mahsus ‘kart dö vizit’ adabı

    1880’lerin ortalarında başlayan kartvizit kullanımı, Avrupai bir hayatın yansıması olarak, özellikle erkekler için düşünülmüştü. Kadınların da “kart dö vizit” kullanmaya başlamaları ise, beraberinde medeni durumlarını, bu kartvizitlerin ne zaman, kime, kimin aracılığıyla bırakılacağını düzenleyen bir dizi adab-ı muaşeret kuralını beraberinde getirdi.

    Ülkemizde kişilerin kartvizit bastırmaları, bu kartvizitleri birbirilerine takdim etmeleri yani kartvizitlerin “suret-i istimâli” (kullanımı) 1880’lerin ortalarına doğru başlar. Nite- kim bu tarihlerde çıkmakta olan bazı dergilerde kartvizitler hakkında haberler yayımlanır. O haberlerden biri “Memâlik-i mahrusada kart istimali henüz umumiyetle müstamel değilse de mehâ- sin-i garbiyeyi taklidden hâlî kalmayanların delaletiyle sekiz on seneden beri kart istimali bizde dahi modalaşmıştır” şeklindedir.

    Afet İnan

    Afet İnan Profesör Afet İnan’ın soyadı kanunundan önce basılmış Fransızca kartvizitinde “Membre de la Société pour L’étude de L’Histoire Turque, Professeur au Lycée de jeunes filles d’Ankara” ibaresiyle birlikte “Afet Hanım” yazılı. Leman H. Efendi’ye [Karaosmanoğlu] verilmiş kartvizitin üzerinde hanım kelimesinin üstü Afet İnan tarafından karalanmış.
    Saliha Ruşen Eşref Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Ruşen Eşref Bey’in hanımı Saliha Ruşen Eşref’in [Ünaydın] kartvizitleri. Fransızca ve Eski Türkçe.
    Knar A. Sıvacıyan Şair Ece Ayhan’ın Kınar Hanım’ın Denizleri isimli şiir kitabına ilham veren ünlü tiyatrocu Knar A. Sıvacıyan Hanım’ın (1876-1950) kartviziti. Yine kartvizit sahibi Knar kelimesini karalamış “Ağavni” olarak düzeltmiştir. Kartın arkasında Kadıköy’de bir adres yazılıdır.

    Kartvizit üzerine yazı yazan öncülerden biri de Ahmed Midhat Efendi’dir. Ünlü gazetecimiz, efendi babamız Ahmed Midhat Efendi, Avrupa Adab-ı Muaşereti Yahud Alafranga isimli eserinin kartvizitlerle ilgili bölümünde “Avrupa’ya giden bir adem için kart dö vizit bulundurmak birinci zaruriyandandır. Kart dö vizit bir ademin asıl resmî hüviyeti demek derecesinde mühimdir” demektedir. Daha çok Avrupai bir hayatı aksettiren kitabında kadın kartvizitleriyle ilgili de pek çok noktaya değinmiştir:

    “… Kadınlar ise kendilerine mahsus olan kart dö vizitin üzerine daima ‘Madam’ kelimesini dahi yazdırırlar fakat müteehil (evli) ise kendi vaftiz ismini yazdırmaz kocasının familya ismini yazdırır; lakin beynelakraba başka bir kadın dahi bu ism ile yâd olunur ise o halde kocasının vaftiz isminin ya ilk harfini yahud tamamını yazdırır. Kızların vizite kağıdı olmayıp iktiza eder ise valdelerinin kartları üzerine kurşun kalem ile kendi isimlerini yazarlar ve isti‘mal ederler. Ama otuz yaşını geçmiş ve kocaya varmak hevesini bırakmış olan kızların ‘Madmazel Filan’ diye kendilerine mahsus vizite kağıdları olur. Aslızâdegândan olanlar kartlarının üzerine kendi hanedanlarına mahsus olan armayı dahi resm etdirebilirler…”

    Mevhibe İnönü

    Reis-i cumhur, General İsmet İnönü’nün eşi Mevhibe İsmet İnönü’nün kartviziti. Kartvizitin üzerinde Mevhibe Hanım’ın elyazısıyla “sağlık, mutluluk dilekleri ve sevgimizle” temennileri yer alıyor.

    Ahmed Midhat Efendi’nin belirttiği gibi kadının kocasının veya babasının ismini kartvizite yazdırması, Osmanlı döneminden cumhuriyete istisnasız bir kural olarak kabul edilmiş ve uygulanmıştır. Yine Ahmed Midhat Efendi’ye göre “Kadınlar hiçbir vakitte erkeklere kartını gönderemezler meğer ki yalnız müsamere, balo veyahud taama davet için ola. Eğer kadın müteehil olursa bu da‘vet kartını dahi kocasıyla müştereken isal eder”.

    Hacı Adil Arda Hacı Adil (Arda)’nın (1869-1935) hanımının kartviziti: Kırmızı renkli mürekkep ile basılmış kartvizitin üzerinde hanım ismi yazılı değildir. Kartvizitte “Meclis-i Mebusan Reisi Hacı Adil Bey’in Haremi” yazmaktadır. Küçük ve mükemmel bir istif ile tasarlanmış bu kartvizit hat estetiği açısından çok zariftir.
    Anjel Mustafa Şerefeddin Anjel Mustafa Şerefeddin Hanım’ınki gibi üzerinde kartvizit sahibinin fotoğrafının basılı olduğu bu tür kartvizitler çok nadirdir. Böyle bir belgenin bir hanıma ait kartvizit olması ise daha da nadir bir durumdur.

    Sonraki tarihlerde yayımlanan pek çok görgü kitabında kadınların kartvizitleri özel bölümlerde incelenmiştir. Doktor Abdullah Cevdet Bey, 1927’de kaleme aldığı Mükemmel ve Resimli Adab-ı Muaşeret Rehberi isimli eserinde kadın kartvizitleri hakkında şöyle yazar:

    “Müteehhil bir hanım bir bekar evine asla kartını bırakmaz. Eğer bu bekar, hanımı ziyarete gelirse hanımın zevci iade-i ziyaret eder ve bekarı evinde bulamazsa kendi zatî kart dö vizitini bırakır. Bir kadın, kadın dostunu ziyarete geldiği ve bulamadığı vakit kartını bırakır ve bulamadığından dolayı teessüfünü ifade eden birkaç kelime yazar. Kezalik bir hanım, bir doktora, bir yaşlı zata, bir artiste kartını bırakabilir. Bir memuru, bir hâkimi, bir zabiti, bir katib-i adli, bir icra memurunu görmeye gitmek mecburiyetinde bulunduğu vakit hanımlar bu zevata kart dö vizitlerini odacı, hizmetçi vasıtasıyla verdirirler. Tâ ki bu zevat diğer daha başka bekleyenler kendisinden daha evvel gelmiş varsa müracaat sırasını nazar-ı itibare alarak nöbeti gelince kendisin çağırsın, kabul etsin”.

    Bedia Muvahhid

    Ünlü tiyatro sanatçılarımızdan Bedia (Muvahhid) Hanım’ın son yıllarına ait bir kartvizit. Çok sade bir şekilde basılmış olan kartvizitin sol köşesinde 6 rakamlı bir telefon numarası yer alıyor.

    Yine Londra Büyükelçiliği Müsteşarı Ahmed Lütfullah Bey 1931’de yayımladığı Zabitan için Muaşeret Usulleri ve Beynelmilel Teşrifat Kaideleri kitabında da “‘Madam’ müradifi olarak ‘hanım’ istimaline (kullanımına) doğru bir temayülleri var. Bazı hanım isimlerinin erkek isimlerine müşabiheti (benzerliği) olduğuna göre bu temayülü izhar (eğilimi tercih) eden hanımlarımız hak- lıdırlar. Kartın küçük olması bir dereceye kadar kartın bir hanıma ait olduğu hissini verir ise de bu sarahat (açıklık) kâfi gelmez. Ümit edilir ki hanımlarımız ‘Madam’ müradifi hanım kelimesini kartlarında istimal ederler. Hanımların kendi kartlarında zevçlerinin sıfatı memuriyetleri hakkında hiçbir sarahat derç (açıklık yazmazlar) etmezler” diyerek kadın kartvizitleri konusuna değinir.

    Leman Karaosmanoğlu

    Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun eşi Leman (Karaosmanoğlu) Hanım’a ait kartvizitler. Eski Türkçe olanda “Leman, Yakup Kadri Bey Haremi”, Fransızca olanda ise “Madame L. Karaosmanoglu” yazıyor. Leman Hanım, Burhan Belge’nin kardeşi ve Murat Belge’nin halasıdır.

    KURALLAR – KISITLAMALAR

    Kadın kartvizitinde adres olmaz

    Kadın kartvizitleri için kural koyanlardan biri de Süheyla Muzaffer Dalkılıç Hanım’dır. Muallimlere Yardımcı Eser, Talebeye Muaşeret Dersleri (1948) kitabında madde madde sıraladığı kurallar şunlardır:

    • Bir kadın bir bekara kart bırakamaz.
    • Bir kadın veya erkek bir bekara müşterek kart bırakamaz; yalnız erkek bırakır.
    • Genç kızlara ve çocuklara kart bırakılmaz.
    • Kadın kartlarının altında adres olmaz.
    • Kartlara mağrurane unvan konmaz.
  • Cadı diye avlanan, büyücü diye harcanan…

    Cadı diye avlanan, büyücü diye harcanan…

    “Cadı avı” güçsüz, azınlık, marjinal olana karşı yürütülen bir av. Koca koca medya figürlerinin, politika esnafının falan günümüzde ikide bir “bana karşı bir cadı avı başlatılıyor” demeleri de bu yüzden her şeyden önce cadı avlarında hayatını yitiren 10 binlerce kadına terbiyesizlik. Hele hele, otorite figürlerinin, tarih boyunca cadı avlarının faili olduğu düşünülecek olursa.

    Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın var mıdır bilmiyorum ama her başarılı kadının, önüne geçmeye çalışan erkeklere rağmen başarılı olduğu ve başarısının da daha dandik işler yapmış erkeklerin oyuncak zaferleri kadar bile takdir edilmediğini biliyorum. Hani bugün erkek hegemonyasına karşı hâlâ mücadele ediyorlar ama, neyse ki eskisi gibi erkek rakiplerinden daha başarılı olduklarında cadılıkla suçlanma riskleri yok. Yani en azından bu coğrafya da… Hadi şimdilik diyelim yok. Biliyorsunuz, bugün sadece atari oyunlarında ve nedense 40 sayfa olabilecekken ortalama 400 sayfa süren fantastik edebiyatta karşımıza çıkan cadılık gibi işler hep kadınlara yakıştırılmış. Bunun bilime, siyasete falan katılmak isteyen kadınlara yönelik bir tür ayak kaydırma olduğu da söylenebilir.

    Örneğin Teselyalı Aglaonike, ay tutulmasının zamanını tespit ediyor. “Arkadaşlar” diyor, “bu gece ay gökyüzünden kaybolacak”. Şimdi bunu takdir etmek gerekir öyle ya? Neticede biz hâlâ sınavlarda A şehrinden kalkıp B şehrine giden aracın nerede olduğunu tespit etmek için ter döküyoruz; Teselyalı ablamız ise astronomik hesaplamalarla dünyanın ay ve güneş arasına ne zaman gireceğini hesaplıyor. Saatli maarif takvimi yok; teleskop falan da zannetmiyorum ki milattan önce ikinci yüzyılda “A ne güzel” diye alıp sonra evin bir köşesine kurup hiç kullanmayacağınız bir obje olsun. Ha ne oluyor? Hemen bir alay dallama bu durumu “Aglaonike ayı yok etti! Aglaonike aya büyü yaptı! Ay, Aglaonike’nin köpeği olmuş, elma diyor çıkıyor, armut diyor çıkmıyor” diye yorumluyor ve güzel ablamızın “big pharma”dan para aldığını, Rothschild’lerin hesabına çalıştığını şıp diye anlıyor. Zira denyoluk her zaman bunu gerektiriyor.

    Tesalyalı Aglaonike astronomik hesaplamalarla dünyanın Ay ve güneş arasına ne zaman gireceğini hesaplıyor. Saatli maarif takvimi yok; teleskop falan da… Ha ne oluyor? Hemen bir alay dallama bu durumu “Aglaonike Ay’ı yok etti! Aglaonike Ay’a büyü yaptı!..” diye yorumluyor ve güzel ablamızın “big pharma”dan para aldığını, Rothschild’lerin hesabına çalıştığını şıp diye anlıyor. Zira denyoluk her zaman bunu gerektiriyor.

    Aglaonike’nin akıbetini bilmiyorum. Ama zaten özellikle de botanikçi, farmakolog, eczacı falan olan kadınların sistematik olarak cadılıkla suçlanıp öldürülmeleri daha sonranın, ilginç bir şekilde modern bilimin ortaya çıktığı erken modern dönemin işleri diye aklımda kalmış. Tabii bu demek değil ki bilimle uğraşan kadınlar daha önce tehdit altında değildi.

    Misal Hypatia. Aklımda yanlış kalmadıysa babası Atina’da okul müdürü, eğitimini orada alıyor, sonra tayini İskenderiye’ye çıkıyor. Hem matematikçi, hem de siyaset felsefecisi. Bir sürü erkek buna âşık ama hiçbirine yüz vermiyor. Hatta asılan erkeklerden birine kullanılmış pedlerini gösterip kendisinden soğutmaya çalışıyor. Basbayağı tek başına 80’ler New York’un ünlü sanatçı topluluğu Guerilla Girls. İskenderiye’de bir sürü öğrenci yetiştirmiş, yetiştirdikleri önemli yerlere gelmiş. Vali, piskopos falan hep öğrencileri. Şeyhülmuallimin bir kimse yani.

    İskenderiye o zamanlar, Yeşil Vadi peşinde koşan Tellioğulları ve Seferoğulları ailelerinin neşeli maceralarına sahne olan bir yer değil, zaten vali de Daver Bey değil. Vali galiba Orestes, piskopos da Siril diye, Hypatia’nın eski iki öğrencisi. Ama Siril -artık Hypatia kendisini cezaya mı kaldırdı, düşük not mu verdi bilmiyorum- Hypatia’ya uyuz oluyor. Ablamız da şehirde etkili bu arada ha. Pagan ama tüm dinlere hoşgörülü bir insan ve İskenderiye siyasetinde de önemli bir yeri var. Ama iki eski öğrencisi olan vali ve başpiskopos arasındaki siyasi çekişmede Hypatia’nın validen yana tavır alması, şehrin dindarlarının arasında kendisinin cadı olduğu söylentisinin de yayılmasına sebep oluyor. İskenderiye başpiskoposu muhtemelen bu söylentileri bizzat kendisi yayarak bir avuç serdengeçtiye linç ettiriyor kadıncağızı ve Hypatia taşlanarak öldürülüyor.

    Peki botanikle, eczacılıkla, tıpla uğraşan kadınların sistematik bir şekilde öldürülmeleri? İşte o, aklımda kaldığı kadarıyla sistematik olarak 16. ve 17. yüzyıllarda gerçekleşiyor. Bunun için getirilen çoğu açıklama dinî. Ama dikkat ederseniz, “karanlık” denilen Ortaçağ’da değil, modern bilimin tohumlarının atılmaya başladığı erken modern dönemdeyiz. Tabii bu dönemde erkekler de bu davaların konusu oluyor ama istatistik bilimi uyarınca her daim üç aşağı beş yukarı (ki sanırım bu da bir aşağı bir yukarı aslında) yarı yarıya olan kadın erkek oranı cadıların yargılandığı davalarda en az yüzde 80 kadın olarak gerçekleşiyor ve çoğu yerde bu davalarda sadece kadınlar yargılanıyor. Eğer yanlış hatırlamıyorsam çoğu kadın, erkek doktorların tedavi edemedikleri hastaları tedavi etmekle, yani bir tür tabipler odası üyesi olmadıkları için öldürülüyor. Ki zaten resmî olarak doktor olmaları da mümkün değil.

    Tabii şimdi bu ablalarımızı da Flash TV’de bal satan adamlarla karıştırmamak lazım; neticede aslını isterseniz o dönemin doktorları ne yapıyorsa az çok yine onu yapıyorlar; yani ortada modern tıp var da bunlar üfürükçülük yapıyor gibi bir durum yok. Karışık bir durum anlayacağınız. Kadınlar daha önce de hekimlik yapıyor ama ne zaman ki hekimlik müesses bir hâle geliyor, bu eski hekimlere karşı, eh, kelimenin tam anlamıyla bir cadı avı başlıyor. Zaten “cadı avı” güçsüz, azınlık, marjinal olana karşı yürütülen bir av. Koca koca medya figürlerinin, politika esnafının falan günümüzde ikide bir “bana karşı bir cadı avı başlatılıyor” demeleri de o yüzden her şeyden önce cadı avlarında hayatını yitiren 10 binlerce kadına terbiyesizlik. Hele hele, otorite figürlerinin, tarih boyunca cadı avlarının faili olduğu düşünülecek olursa.

  • Bir fiske şans, bir tutam destek, ama günde 16 saat çalışma

    Bir fiske şans, bir tutam destek, ama günde 16 saat çalışma

    Fransız mutfağının inceliklerini ABD’ye taşıyan Julia Child (1912-2004), satışı milyonları geçen kitapları, seyircisi milyonları geçen TV programlarıyla erkek egemen mutfak alanına kendi imzasını bıraktı. Evet, varlıklı bir ailenin çocuğuydu; evet dengeli ve huzurlu bir hayatı ve kendisini destekleyen bir eşi vardı. Ancak 37 yaşında başladığı kariyerine 18 devasa kitap, yüzlerce bölüm program sığdıran bu kadın günde 16 saate varan çalışmasıyla fark yaratmıştı.

    Henüz 54 yaşında “Kepçelerin Kutsal Hanımı” başlığıyla Time dergisine kapak olduğunda yıl 1966’ydı. Dergi, ABD’nin dörtbir yanında 104 eğitsel televizyon kanalında onun her hareketini izleyen, tüm hatalarını hoş gören, tek kelime ile ona bayılan seyircilerden bahsediyordu. Bir televizyon kanalı onun programını yarıda kesip Başkan Lyndon Johnson’a yer vermiş; bunun üzerine gelen şikâyet telefonlarıyla kanalın santrali kilitlenmişti.

    Bir fiske şans, bir tutam destek, ama günde 16 saat çalışma
    Efsane mutfak Julia Child, eşinin yemek yaparken kamburu çıkmasın diye onun boyuna göre tasarladığı mutfağını emekli olduktan sonra Smithsonian Enstitüsü’ne bağışladı.

    1.90’lık boyu, burnu tıkanmış gibi genizden gelen ilginç ses tonu ve kendine has esprileri ile Fransız mutfağının inceliklerini kendi ulusuna anlatmaya çalışan bu hanımın ismi Julia Child’dı. Nora Ephrom’un yönettiği ve Meryl Streep’in harika bir oyunculukla canlandırdığı “Julie & Julia” filmi ile tanıdığımız, tanıdığımızı zannettiğimiz Julia Child.

    Onun başarıları elbette geç bir yaşta adım attığı, deneye yanıla, bazen tökezleyerek ama azimle altından kalktığı erkek egemen mutfak alanında. O, alengirli Fransız mutfağının ABD’deki elçisi olmaya niyet edip, zoru başaran bir kadın. Mutfak alanında başarısı tartışma götürmez ama, onun bir kadın olarak bu zorlukları nasıl aştığı sorusu önemli. Kadın şefler günümüzde bile erkeklerin oyun alanı olarak görülen mutfak dünyasında görünür olmak için ciddi mücadeleler veriyor. Peki Julia Child’ı başarıya götüren püf noktaları nelerdi?

    1912’de varsıl ve iyi eğitimli bir aileye doğmuş olması, yaşamının sonraki evrelerinde işini kolaylaştırmış olmalı. Kariyerinin başında, 1950’lerde Paris, Marsilya, Almanya ve Norveç’te geçirdiği altı yıl boyunca annesinden miras kalan fon sayesinde eşinin devlet memuru maaşına dokunmadan gezip, seçkin lokantalarda, bistrolarda yemek yiyerek deneyim kazanmış, damağını eğitmeyi başarmış bir insan. İlk Sezar Salatası’nı ailesiyle gittikleri Tijuana’da bizzat Caeser Cardini’nin elinden tattığında 13 yaşındaymış. Çok daha sonraları Cardini’nin kızının izniyle kitaplarından birinde bu özel tarife de yer vermiş.

    Tarih okumuş. Mezun olmadan önce ünlü bir yazar olmayı hayal ediyormuş. Manhattan’a taşınıp metin yazarı olarak çalışmaya başlamış. 2. Dünya Savaşı yıllarında, boyunun uzunluğu nedeniyle birkaç yer tarafından reddedilse de 1942’de CIA’in öncülü olarak kurulan OSS’de (Stratejik Hizmetler Ofisi) bir iş bulmuş. İki yıl sonra gizli istihbarat yazışmalarının tümünden sorumlu olarak Seylan’a (bugünkü Sri Lanka) tayin edilmiş. Bildiğimiz ajan yani… Seylan kısmı önemli, zira dört yıl sonra eşi olacak Paul Child ile de orada tanışmış. Önceleri çok iyi dost olmuşlar, birlikte gezip tozmuş, yiyip içmişler. Sonra sevgili ve 1946’da da eş olmuşlar.

    Bir fiske şans, bir tutam destek, ama günde 16 saat çalışma
    Herkes için Chateaubriand Julia Child, ABD’de televizyon programıyla milyonların gözdesi olmuştu. Parade dergisi onu “Hiç seçkinci değildi. Evde yemek pişiren sıradan insanlara nasıl ulaşacağını biliyordu” diye anlatıyordu.

    Paul’ün tayini Paris’e çıkınca altı yıllık Fransa serüvenleri başlamış. Eşi ile Paris’e giderlerken Rouen’da La Couronne’da yemek yemişler. Tattığı ilk Fransız yemeği olan dil balığı (la sole meunière) sayesinde Fransız mutfağı aşkı başlamış. “Bu deneyim sanki ruhumun yolunu açtı. Takılıp kalmıştım; bu duygu yaşam boyu sürdü” diye anlatmış. Bu ilk deneyimden sonra Fransız mutfağına kendini vakfedip ünlü yemek okulu Le Cordon Bleu’ye yazılmış. Tekniklerini geliştirmek için pazar yerlerini, Paris’in bistrolarını gezmiş sürekli. Bu arada tanıştığı iki Fransız hanım ile ortak olarak 1951’de Üç Gurme Yemek Okulu’nu açmışlar. Bu okulun varlığı daha sonra Amerikan halkı için el kitabı olarak diye düşündükleri Fransız Mutfak Sanatında Ustalaşmak (Mastering the Art of French Cooking) kitabını doğurmuş. Bu 684 sayfalık ayrıntılı ilk cildi, ortağı Simone Beck ile birlikte yazmışlar.

    Bir fiske şans, bir tutam destek, ama günde 16 saat çalışma
    Julia Child’ın 1961’de basılan ilk kitabı Fransız Mutfak Sanatında Ustalaşmak 1.6 milyon sattı.

    Paul’ün desteği ve varlığı Julia’nın yaşamını çok kolaylaştırmış. Otobiyografisini birlikte yazdığı kuzeni Alex Prud’homme “Julia kariyeri ile ilgili konuşurken ben yerine biz demeye hep dikkat ederdi” diye anlatıyor. Paul onun ilk esin kaynağı, yol göstereni ve baş destekçisi olmuş. Fransız Şefin Yemek Kitabı’nda Julia, eşine ithafında teşekkürlerini şöyle dile getirmiş: “Paul Child’a, hep orada olan adama: Hamal, bulaşıkçı, resmî fotoğrafçı, mantar dilen, soğan doğrayan, editör, balık illüstratörü, yönetici, tadımcı, fikir üreten, evdeki şair ve koca”.

    Bir başka zaman da “Pek anlaşılmıyor ama Paul ve ben bir ekibiz. Mönülerle, tarifleri ikimiz birlikte oluştururuz”demiş. Bu dengeleyici ve destekleyici, eşinin dağınık kafasını düzenleyen, çok ayrıntılı notlar alan ve işlerin temposu yoğunlaştığında arka planda kalmayı dert etmeden her şeye çekidüzen veren erkeğin varlığı, geçtim 1950’leri, şimdi bile pek rastlanan bir durum değil. Dengeli ve huzurlu bir ilişki, yaşamında ikinci büyük şansı olmuş Julia’nın.

    Şans elbette önemli ama insanın o şansı nasıl değerlendirdiği de önemli. Julia’ya kalsa “Ben hırslı biri değilim, sevdiğim işi yapma olanağı bulduğum için şanslıyım” dese de, bal gibi hırslı ve işinde iyi olmak için sürekli çalışan bir kadın olmuş. Bazı günler 12-16 saat çalışırlarmış. Bu kadar çalışkan olmasa 37 yaşında, hayatının epey geç bir döneminde başladığı kariyerini 92 yaşına dek ivmesini hiç düşürmeden nasıl sürdürür insan? Bu 55 yıla 18 kitap, yüzlerce bölüm televizyon programı sığmış. Üstüne bir de 1981’de kurucularından olduğu Amerikan Yemek ve Şarap Enstitüsü’nü, 1991’de Boston Üniversitesi Gastronomi bölümünü, 1995’de de Julia Child Gastronomi ve Yemek Sanatları Vakfı’nı açmış.

    Çok sıkı çalışmasının yanısıra tutturduğu içten dilin de başarısına katkısı çok önemli. İlk kitabı Fransız Mutfak Sanatında Ustalaşmak’ı 1961’de tam dokuz yıl uğraşarak, kılı kırk yararak yazmış. Uğraşa didine 684 sayfaya indirdiği kitap, başta “Bu kadar ayrıntılı yemek kitabı satmaz” yorumunu alırken, potansiyeli gören ilk editörü sayesinde basılmış ve bugüne dek 1.6 milyon adet satmış! Kitabı tanıtayım diye çıktığı televizyon programına “Elimiz boş durmasın” diyerek yumurta çırpıcısı ile çıkmış ve bir omlet yapıvermiş. Seyirci hemen daha fazlasını isteyince ilk programı “Fransız Şef” yayına başlamış. Hep “Ben şef değilim. Aslında Fransız şefleri konuk edecektik ama ilk başlarda kısmet olmadı” dese de Amerikan halkına programları ve kitapları ile Fransız yemek kültürünü tanıtıp bambaşka lezzetlerin olabileceğini göstermiş. 1982-86 arasında yemek sayfalarını yazdığı aylık Parade dergisinin editörü, onun başarısını “Hiç seçkinci değildi. Evde yemek pişiren sıradan insanlara ulaşıp, nasıl daha iyi yemek yapabileceklerini anlatıyordu. Bu yüzden Amerika’nın her yerinden insana kendini sevdirmişti” diye açıklıyor.

    Julia ilklerin kadını olmuş. 1949’da Paris’te Le Cordon Bleu’ye kabul edilen ilk kadın. 1993’de Amerika Yemek Sanatları Enstitüsü’nün ünlüler duvarına resmi asılan ilk kadın… Bugün bütün yaşamını adadığı, yemek hayalini gerçekleştirdiği evinin mutfağı, Smithsonian Enstitüsü’nde gezilip görülebiliyor. Yemek yaparken kamburu çıkmasın diye eşinin onun boyuna uygun yükseklikte yaptığı tezgahlar ise “sevdiğine bir yaşam nasıl armağan edilir” sorusunun somut bir cevabı. Julia’yı anarken Paul’e de bir selam…

  • Gerçek kahraman annedir

    Gerçek kahraman annedir

    Çinggis Han öz kardeşi Hasar’ı yakalar ve onu bağlayıp sorguya çekmeye hazırlanır. Anneleri yetişir ve iki memesini çıkarıp dizlerinin üzerine yayarak şunları söyler: “Görüyor musunuz? Bunları siz emdiniz; atalar sözünün dediği gibi siz ana rahmini ısıran ve kendi meşimenizi [plasenta] koparan adamlarsınız! Hasar ne yaptı ki?.. Düşmanları yendi diye mi onu kıskanıyorsun?” Çinggis çok korktuğunu ve utandığını söyler.

    Kültürümüzde erkek kahramanlara çok değer verir hatta onları yüceltiriz. Onları oldukları gibi değil de hayal ettiğimiz gibi görmek isteriz. Öte yandan anne kutsaldır. Kahramanın annesi olmak özel bir ayrıcalık, dokunulmazlık getirir ve kahramanların anneleri de benzer şekilde yüceltilir. Tarihimizde bir kahramanın annesini azarladığını görmek sanırım imkansızdır. Anne, kutsal olduğu kadar idealdir ve o da oğlunu azarlamaz.

    Ancak Moğol kültüründe durum bu değildir. Bugün hâlâ Moğol kültürünün her vesile ile gururla andığı Çinggis Han da bu bakışaçısından nasibini almıştır. Moğolların Gizli Tarihi adlı destansı anlatımda bu duruma birkaç kere şahit oluruz.

    Daha küçükken, Temücin ve kardeşi Hasar, ayrı anneden olan diğer iki kardeşlerinden birini “elimizden balığımızı zorla aldı” diye annelerine şikayet ederler; o da “Bırakın şu işi! Kardeş olduğunuz halde niçin birbirinize böyle yapıyorsunuz?” der. Ancak onlar durmaz ve Bekter isimli üvey ağabeylerini öldürürler. Eve geldikleri zaman anneleri çocukların çehrelerinden olan biteni anlayarak şöyle der:

    “Katiller!.. Kayalar üstünde sıçrayan kaplan gibi, hiddetini basamayan arslan gibi, kendi gölgesine saldıran şahin gibi, yavrusunu takip edemeyince yavrusunu yiyen anggir ördeği gibi, körü körüne saldıran barus gibi öldürdünüz! Gölgemizden başka arkadaşımız yokken, hayvan kuyruğundan başka kamçımız yokken, gördüğünüz hakarete tahammül edemeyerek intikamı kimin yardımı ile alalım diye düşünmek lazım gelirken böyle hareket ettiniz”. Anneleri böyle söyledi ve geçmişten kalan atasözlerini tekrarlayarak, eskilerin sözlerini zikrederek onları çok azarladı” (A. Temir 1948, § 76-78).

    Daha sonraki yıllarda Çinggis Han ile öz kardeşi Hasar’ın arasını açma ve onları birbirine düşürme planları başarılı olur ve Çinggis Han, Hasar’ı yakalamak ve cezalandırmak için yola çıkar. Anlatı şöyledir:

    “… Annesi bunu duyar duymaz, aynı gece kara arabaya ak deveyi koşarak peşlerinden hareket etti ve bütün gece giderek güneş doğarken Temücin’e yetişti. Tam o esnada Çinggis-hahan Hasar’ın kollarını bağlatıp, şapkasını ve kemerini çıkartarak sorguya çekmeye hazırlanıyordu. Çinggis-hahan annesinin geldiğini görünce korkusundan titredi. Anaları büyük bir hiddetle arabadan indi, Hasar’ın kollarını çözdürdü ve şapkası ve kemerini tekrar eline verdirdi. Çok kızmış olan anaları hiddetini bastıramayarak yere oturdu, iki memesini çıkarıp dizlerinin üzerine yayarak şunları söyledi: ‘Görüyor musunuz? Bunları siz emdiniz; atalar sözünün dediği gibi siz ana rahmini ısıran ve kendimeşimenizi [plasenta] koparan adamlarsınız! Hasar ne yaptı ki? Haçi’un ve Otçigin bunun bir tanesini bile boşaltamıyorlardı. Halbuki Hasar her iki mememi emerek boşaltmak suretiyle beni teskin ederdi, benim göğsümü açar ve genişletirdi. Bundan dolayı Temücin akıl bakımından ve Hasar’ım da vücutça kuvvetli oldular… Şimdi Hasar’ı düşmanları yendi diye mi kıskanıyorsun?’ Nihayet Çinggis-hahan annesini teskin etmek için ‘anne seni kızdırdığımdan dolayı çok korktum ve utanıyorum. Şimdi bu işi bırakıp dönelim’ dedi ve bunun üzerine geri döndüler. Fakat Temücin annesine bildirmeden Hasar’ın adamlarını geri aldı ve onun için ancak bin dört yüz adam bıraktı. Annesi bunu öğrendiği zaman çok kederlendi ve bu hadiseler onu yıprattı (A. Temir 1948,  § 244).

    Burada sadece “kahraman” oğlunu azarlayan bir anne görmüyoruz; herkesin korktuğu Çinggis  Han’ı annesinin karşısında korkudan titreyen bir oğul olarak görüyoruz. Ama bu oğul artık güçlüdür ve annesinin görmediği yerde hinlik yapmaktan çekinmez. Kısacası karşımızda yüceltilmiş bir kahraman değil de bütün yönleri ile bir insan vardır. Moğol tarih yazımında bir insan olarak görülebilen Çinggis, 14. yüzyıl İlhanlı tarihçisi Reşideddin’in eserinde ise bütün kusurlarından arınmış, hükümdar olmaya layık bir kahraman olarak karşımıza çıkar. Hatta Moğolların Gizli Tarihi’nden yenilgiye uğradığını bildiğimiz Balcuna’nın balçıklı sularında (#tarih, sayı: 53) sanki galip gelmiş gibi gösterilir.

    Aradaki fark, bakışaçısıdır. Harem-selamın bulunduğu yerleşik kültürün bir özelliği olarak “görülen olmak ve görünmek” arasındaki fark, çadırın içi kadar dışının da evden sayıldığı göçebe kültürde “olduğun gibi görünmek” şeklinde kendini gösterir. O zaman kahramanlar da anneleri de üstün vasıflı varlıklar değil insan olarak karşımıza çıkar.