Etiket: Sayı:69

  • Toprağın üstünde ve altında inançlar ve insanlar bir arada

    Toprağın üstünde ve altında inançlar ve insanlar bir arada

    İstanbul’un kara surları üzerinde bulunan 11 kapının en iyi korunmuş olanı Silivrikapı, çevresinde gelişen yerleşim alanları ve efsaneleriyle kentin ilginç noktalarından biri. 16. yüzyıldan beri kente girenleri karşılayan Hadım İbrahim Paşa Camii, en kutsal su kaynaklarından kabul edilen Balıklı Ayazması, bütün dilleri ve dinlerini yaşatmaya devam eden mezarlık alanları…

    İstanbul’un sur kapıları, kentin gözlerine benzetilir. Yüzyıllar boyunca gündoğumuyla açılan, günbatımıyla kapanan bu kapılar dolayısıyla, gece bastırdığı andan itibaren sur içinde kalan dışarı çıkamaz; dışında kalan da içeri giremezdi. Kara surları üzerinde bulunan 11 kapıdan biri olan Silivrikapı da, dostlarını içeri buyur eden, düşmanlarına karşı kenti koruyan bu nöbetçilerden… 2. Teodosios devrinden (408-450) beri kullanılmaya devam ediyor. Bizans döneminde bu kapı, kentin en kutsal su kaynaklarından biri kabul edilen ve Meryem Ana’ya adanmış Zoodohos Piyi ayazmasına doğru açıldığı için “Hayat veren suların kaynağı” anlamına gelen ayazmanın ismiyle anılıyormuş. Osmanlı döneminde ise Silivri yolunun başlangıcı olarak görüldüğü için Silivrikapı ismini almış.

    Silivrikapı, İstanbul’un tarihine ilişkin pek çok ayrıntıyı barındırıyor. Kapılar, her zaman kalabalık grupların girip çıktığı yerler olduğu için, Osmanlı devrinde hayırsahipleri yaptıracakları cami ve külliyeler için kapıların hemen arkasını tercih etmişler. Böylece insanların sürekli geçip gittiği noktalarda bol bol dua almayı hedeflemişler. Bu bakımdan kapıların çevresinde çok canlı yerleşim bölgeleri oluşmuş.

    Silivrikapı’nın hemen arkasındaki Hadım İbrahim Paşa Camii’ni yaptıran İbrahim Paşa da 1550’lerden beri kapıdan içeri girenlerin dualarını almayı sürdürenlerden… Bir diller, dinler ve alfabeler müzesi gibi kentin yüzlerce yıllık kültürel tarihinin bir özetini sunan Silivrikapı Mezarlığı da kapının dışında kilometrelerce uzanıyor. Ayrıca yine surların dışında kalan Balıklı Manastırı ve Ayazması, genellikle Osmanlı mimari tarihine dahil edilmeyen İstanbullu Hıristiyanların özel bir hatırası olarak kentin birarada yaşama geleneğini canlı tutuyor.

    1- Silivrikapı Sur Kapısı

    Bir yanda diriler, diğer yanda ölüler

    Kentin içindekileri dışarıdan gelecek saldırılara karşı korumayı amaçlayan surların savunması için, Bizans döneminden beri hem ölülerin hem dirilerin yardımına başvurulmuş (Osmanlı döneminde 19. yüzyıl başlarına kadar da kapının karakolunda Yeniçeri, daha sonra da zabitler beklemiş). 5. yüzyılda surlar ilk inşa edildiğinde, etrafına 20 metre genişliğinde, 10 metre derinliğinde bir hendek kazılmış. Hendeğin üzerine bir taş köprü yapılmış. Bizans devrinden Osmanlı devrine defalarca yenilenen bu köprüde bir de şaşırtmaca var. Karşıdan koşarak gelirseniz doğrudan içeri giremiyorsunuz. Bir L harfi çizmeniz gerekiyor içeri girmeniz için; bu da kent saldırı altındayken bir savunma avantajı oluşturuyor.

    Zeytinburnu Belediyesi’nin İstanbul Rehberler Odası işbirliğiyle düzenlediği eğitim gezisi sırasında Silivrikapı Ermeni Mezarlığı Şapeli’nin önünde…

    Bizans’tan beri devam eden bir başka savunma geleneği içinse “manevi bekçiler”e başvurulmuş. Silivrikapı’nın iki manevi koruyucusu var: Haydar Dede ve Elekli Baba. Maalesef kapının hemen dibinde yatan bu iki kişinin tarihsel kimliğini belirlemek oldukça güç. Elekli Baba için bazı kaynaklar onun Roman olduğunu ima ederek Kıpti taifesinden diyor; bazıları ise ni’me’l-ceyş (mutlu asker), yani 1453 kuşatmasında bulunan askerlerden olduğunu… Hatta burada bir sahabenin ya da Bağdat’tan gelmiş büyük bir evliyanın yattığı yönünde rivayetler de var. Rivayetler içinde en güçlüsü ise Elekli Baba’nın 17.-18. yüzyılda bu kapının yanında elek yapıp satan bir meczup olduğu. Hatta kerameti de eleğin demir tellerini kemirmesiymiş! Bu teller dışında çok az şey yer, sürekli oruç tutar, gelene geçene nasihatlerde bulunurmuş. İstanbullular her zaman meczuplarına çok önem vermişler. Vefatından sonra Elekli Baba’ya ahşap bir türbe yaptırmışlar. Adak adamaya gelen hanımlar türbeye yüzlerce elek bırakır, kandiller-mumlar yakarlarmış. Ne yazık ki bu kandillerden birinin aleviyle türbe tutuşmuş, yanıp kül olmuş. Sonrasında da sağlığında derme çatma bir kulübede yaşayan babanın böyle bir türbe istemediğine, burada daraldığına yorulmuş bu olay ve üstü bundan böyle hep açık kalmış.

    Haydar Dede’nin hikayesi de Elekli Baba’dan aşağı kalmıyor. 1638’de İstanbul halkı heyecan içinde 4. Murat’ın Bağdat Seferi’nin sonucunu beklerken ortaya çıkmış Haydar Dede. Artık içine mi doğmuş, rüyasında mı görmüş bilinmez; surların üzerine çıkıp “Bağdat fethedildi, Bağdat fethedildi” diye bağırırken ayağı kayıp düşmüş. Mezarı da hemen oracığa, surların dibine yapılmış.

    İki taş bir mezar Bir hayırseverin 1990’larda ilgilenmesine kadar Elekli Dede’nin bir mezar taşı yokmuş. Latin harfleriyle “Elekli Dede” yazan taş bu yıllarda dikilmiş. 2000’lerde ise bu sefer Arap harfleriyle yeni bir mezar taşı hazırlanmış. Böylece iki mezar taşı olmuş Elekli Dede’nin…

    MUTLAKA GÖRÜN!

    Kapıda asılı gürz replikası

    Bizans döneminden Osmanlılara kadar İstanbullular, kentin girişinde sporcularının başarılarını sergilemekten hoşlanmışlar. Silivrikapı’da da altında kitabesiyle birlikte bir gürz asılı. Rizeli (kitabe tam okunmuyor; bir ihtimal Vizeli de olabilir) bir pehlivana ait bu gürzün yerinde bugün bir replikası asılı. Daha eski tarihlerde Edirnekapı’da da bir benzeri olan gürzlerin bugün yerinde görülebilecek tek örneği Silivrikapı’da.

    2- Hadım İbrahim Paşa Camii

    Mimar Sinan’ın küçük şaheserlerinden…

    Silivrikapı’nın yakın zamana kadar kullanılan karakolunun hemen karşısındaki Hadım İbrahim Paşa Camii, Mimar Sinan tarafından yapılmış camiler içinde özel nitelikleriyle diğerlerinden ayrılır. Osmanlı mimari adabında, sultan yapıları, hanedana mensup hanım sultanların yapıları ve sadrazam yapıları birbirinden farklıydı. Kanunî Sultan Süleyman’ın vezirlerinden olan ve hadım ağalar içerisinde ahlakı ve saygınlığıyla öne çıkan Hadım İbrahim Paşa’nın 1551’de yaptırdığı bu cami de 12 metre çapındaki kubbesiyle mütevazı bir yapı. Mimar Sinan burada kareden sekiz ayaklı sisteme doğru geçişin bir denemesini yapmış gibi görünüyor. Paşa’nın camii, muntazam taş işçiliği, İznik’in erken dönemlerinden olduğu anlaşılan nadir çini bezemeleri ve kalem işleriyle de İstanbul’un görülmeye değer camileri içinde. Ayrıca cümle kapısının üzerinde, aynı zamanda şekerci olan, dönemin en ünlülerinden Kandî mahlaslı bir şairin kaleminden çıkan çok güzel bir de kitabesi var.

    Hadım İbrahim Paşa Camii, 12 metre çapındaki kubbesiyle Mimar Sinan’ın mütevazı boyutlu yapılarından.

    Osmanlı döneminde oldukça güçlü ve zengin olan hadım ağalar, varisleri olmadığından servetlerini vakfetmeye çok daha istekli olmuş; bu sayede İstanbul’un dörtbir yanında bıraktıkları eserlerle Osmanlı mimarisini şekillendirmişlerdi. Bugünün modern anlayışıyla geçmişi yeniden kurgulamaya teşne zihinlerimiz, bazı kaynaklarda Hadım İbrahim Paşa’nın aslında Hâdim (hizmet eden anlamında) İbrahim Paşa olduğunu yazsa da, gerçekte İbrahim Paşa hadım ağalar geleneğinin bir temsilcisiydi. Hadım etme Osmanlı coğrafyasında kesin olarak yasaklanmıştı. Sudan, Bosna gibi yerlerde hadım edilen ve genellikle köle olarak saraya verilen bu çocuklar, en yüksek güvenlik önlemleriyle muhafaza edilen haremlerde görevlendiriliyor; bazense devlet işlerinde yer alıyorlardı. Akağalar Kapısı’nda görevli bu Bosnalı ağa da birçok sefere katılmış, sonrasında vezirliğe kadar yükselmişti.

    Kare planlı camide, kubbeyi taşımak üzere sekiz ayak tasarlanmış; bu ayaklar kemerlerle birbirine bağlanmış.

    MUTLAKA GÖRÜN!

    Lale Devri’nin zirvesi Osmanlı mezartaşları

    Hadım İbrahim Paşa, burayı çeşme, türbe, mektep, hamam ve camiden oluşan küçük bir külliye olarak tasarlamış, fakat mektep ve hamam bugüne ulaşmamış. Paşa’nın 16. yüzyıldan kalma sade mezartaşının bulunduğu türbesi ve 18. yüzyılda oluşan küçük hazire ise yerinde. Bu haziredeki mezartaşları, bugün İstanbul’da görülebilecek en güzel örneklerden. Üzerlerindeki armut ve meyve tası desenleriyle Osmanlı sanatının Kuzey Hindistan’daki Babürlü sanatıyla ilişkisini bugüne taşıyan bu mezartaşları, Lale Devri’nin zirvesi kabul ediliyor.

    Hadım İbrahim Paşa Camii’nin haziresinde, mezarda biten otun bile altında yatana faydası olacağına inanıldığı için kabirlerin ortası bitkiler için boş bırakılmış.

    3- Silivrikapı Mezarlığı

    Bizans selvileri, diller ve dinler müzesi…

    İstanbul’un en büyük mezarlık bölgelerinden biri, Silivrikapı surlarının dışındaki alanda uzanıyor. Bizans döneminde mezarlıkları şehir dışına yapma geleneği, Osmanlı döneminde de devam ettirilmişti. Bugünkü büyük Müslüman mezarlığının altında da Bizans nekropolü bulunuyordu. Yani İstanbul’da birbirlerini takip eden bu iki büyük uygarlık, toprağın altında da birbirleriyle yanyana yatmaya devam ediyor. Sur içinde yaşayan İstanbulluların defnedildiği Edirnekapı, Merkezefendi, Silivrikapı gibi alanlar, aslında Eyüp’ten başlayıp Yedikule’ye kadar uzanan dev bir mezarlıktı; sonradan yollarla parçalanıp ayrı bölgeler olarak anılmaya başlandılar. Üstelik Bizans dönemindeki mezarlık alanlarının yalnız yerini değil, geleneklerini de sürdürdük. Surları inşa ettiren İmparator Teodosios, mezarlıklara selvi dikilmesiyle ilgili bir emirname yayımlamıştı. Öyle bir emirname ki, Antik Çağ’a dayanan bu geleneği bugün bile yalnızca Silivrikapı’da değil bütün Anadolu’da mezarlık alanlarına selviler dikerek sürdürüyoruz.

    Silivrikapı’da cumhuriyetin ilk yıllarında tarihî bir mezarlığın içinde asrı bir mezarlık oluşturulmaya çalışıldı.

    Silivrikapı Mezarlığı, bir inançlar, diller ve alfabeler müzesi gibi… Mezartaşlarına üstünkörü bir göz gezdirirken bile İstanbul’un çokkültürlülüğü sizi çarpıyor. Arap harfleriyle Türkçe, Kürtçe, Farsça; Latin harfleriyle Türkçe ve doğrudan Arapça mezartaşları ilk anda görecekleriniz. Arada Ermenice yazılmış mezartaşları, Ermeni harfleriyle Türkçe ya da Rum alfabesiyle Türkçe (Karamanlıca) kitabeler de bulunuyor. Müslüman mezarlığının yakınlarındaki Rum ve Ermeni mezarlıklarında, alfabe ve dinle birlikte biçimler de değişiyor. Modern dünyanın Paris, Londra gibi kentlerinde çeşitliliğin öne çıktığı mezarlıklar pek de alışık olmadığımız bir durum değil; fakat Silivrikapı’nın 16. yüzyılda da böyle göründüğünü düşününce ne kadar özel bir alanla karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz.

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında asri mezarlık projesiyle, çağa uygun mezarlık alanlarına sahip olmak için Edirne, Gelibolu gibi çok büyük Osmanlı mezarlıkları kaldırıldı. Yerlerine her köşesine rahatlıkla ulaşılabilen, düzgün yollarla ayrılmış, yalnızca Müslümanların kullanabildiği yüksektaş şahideler yerine etrafı duvarlarla çevrili yatay mezartaşlarının kullanıldığı mezarlıklar yapılmasına karar verildi. Bu proje kapsamında mezartaşlarının yazılarında da bir tarz değişikliğine gidildi. Osmanlı mezarlıklarında kabartma olarak kullanılan yazılar, daha ucuza mal olduğu için Eski Yunan mezarlıklarındaki gibi yüzeye oyulup içinin boyanmasıyla yazılmaya başlandı.

    3- Balıklı Ayazması

    Kırmızı balık hikayesi ve ‘Osmanlı kilisesi’

    İstanbul’un sınırlarını surlar belirliyordu ama, Bizans dönemi boyunca surların dışında kalan bölgede de tesisler kurulmuştu. 5. yüzyıldan itibaren kente hücum edenler içeri giremedikleri zaman dışarıda ne varsa tahrip ediyorlardı. Ayakta kalanların en meşhurlarından biri de o zamanki adıyla Meryem Ana Manastırı; 16. yüzyıldan sonra bilinen adıyla Balıklı Manastırı ve Ayazması’ydı.

    7. yüzyıldan itibaren İstanbul’da hızla yükselen Meryem kültü, şehrin kutsal su kaynaklarıyla ön plana çıktı. Merkezefendi ve Silivrikapı mezarlıkları arasından uzanan Kozlu-Ayazma yolu üzerindeki Balıklı Manastırı’nın içinde yer alan ve Meryem Ana’ya adanan bu su kaynağı da İstanbul’un en tanınmış ayazmalarından biri.

    “Yaşam bağışlayan kaynak” anlamına gelen eski ismi “Zoodohos Piyi”nin ardında kilisenin hamisi kabul edilen 1. Leon’a atfedilen bir hikaye var. Rivayete göre, gençliğinde çok yoksul ve işsiz olan Leon, sıcak bir yaz günü bu bölgede kör bir ihtiyara rastlar. Yaşlı adam ondan kendisini gölgelik bir yere götürüp su içirmesini istediğinde, gökten gelen ilahi bir ses yakınlarda bir pınarın aktığını müjdeler. Bu suyla yüzünü yıkayan körün gözleri, Leon’un ise kısmeti açılır. Leon 457-474 yılları arasında imparatorluk tacını taşır. Minnetini göstermek için de bu manastırı inşa ettirir. Özellikle sıradan askerlerin tahta çıkabilmesinin ardından, halkın itaatini sağlamak için iktidarın kaynağını Tanrısal bir kaynağa yönelten böyle hikayelere sıklıkla rastlandığını unutmamak gerek tabii. 6. yüzyılda İmparator 1. Justinianos da buraya küçük şapeli ekletmiş.

    Balıklı Ayazma isminin ardında da başka bir eğlenceli hikaye var. 1453’te suyun yanında balık kızartan bir adama kentin düştüğü haberini verirler. Adam “Şu balıkların canlanıp suya atlayacağına inanırım, ama bu söylediğinize inanmam” der. Bu söz üzerine nar gibi kızarmış balıklar canlanıp suya atlarlar. İşte bu mucizevi balıkların (belki torunlarının) halen ayazmanın içinde yüzdüğü, onları görenin dileğinin kabul olacağı söylenir. Şimdi ayazmadaki Japon balıkları da tavada kızarmış ataları gibi kırmızı!

    Tarih boyunca mucizelerle anılan ayazma, halen adağı olanların uğrak yerlerinden. Ayazmanın içinde yüzen kırmızı balığı görmek, adağınızın gerçekleşeceğinin işareti sayılıyor.

    Bugün ayazmanın üzerinde yükselen manastır, 1833’te 2. Mahmut zamanında kapsamlı bir yenilemeden geçmiş. Bu açıdan, Tanzimat öncesi bir “Osmanlı kilisesi”; Osmanlı ampir üslubunun esintilerini taşıyan bir yapıdır. Ancak Osmanlı mimarisi kitapları, Osmanlı ampir üslubundan bahsederken bu yapıdan sözetmez. O dönem İstanbul nüfusunun üçte birinin gayrimüslim olduğu düşünülürse, Osmanlı sanatını yalnızca İslâm sanatı ve mimarisi üzerinden anlatırken bu uygarlığın üçte birini dışarıda bıraktığımızı unutmamak gerek.

    MUTLAKA GÖRÜN!

    Bir arada yaşama kültürü

    Manastır ziyaret edilirken, avlusuna gömülmüş patriklerin ve İstanbul seçkinlerinin mezarları da mutlaka ziyaret edilmeli. Neo-Bizans üslubunda yapılmış bu hâtıra mezarların üzerinde heykelleri bulunan bazı kişiler, İstanbul Rumlarının kimliğini belirleyen çeşitli unsurları yansıtması açısından mühim. Köklerini aynı anda hem Helen, hem Bizans hem de Osmanlı uygarlıklarına dayandıran bu beyefendiler, başlarında fesleri, boyunlarında kravatları, mezarlarında Antik Yunan ve Bizans dünyasının mimari öğeleriyle, bugün çatıştığını düşündüğümüz kimliklerin Osmanlı dünyasında pekala birarada varolabildiğini gösteriyor.

    Silivrikapı Hipojesi

    Erken dönem Bizans mezarlığının makus talihi

    Büyük Silivrikapı olarak anılan ana surun önünde, kentin korumasını güçlendirmek için bir de Küçük Silivrikapı olarak adlandırılan ön sur var. 1988’deki restorasyon sırasında bu iki surun arasında Yenikapı kazılarına kadar İstanbul’un en önemli arkeolojik keşiflerinden sayılan bir mezar odası tespit edilmişti. İçinde 1 mermer lahit ve 5 kadar kabartmalı levha bulunan, duvarları freskolarla süslü Silivri Hipojesi’nin (mezar odası) 5. yüzyılda hazırlandığı, Erken Bizans Dönemi’nde 100 yıl boyunca bir aile tarafından kullanıldığı düşünülüyor. Kabartmaları, Erken Bizans döneminin en ilginç grubunu oluşturuyor. İstanbul’a özgü bir taş işçiliğinin ve heykel üslubunun olduğunu göstermesi açısından da çok heyecan verici bir alan burası.

    Silivrikapı Hipojesi’ndeki paha biçilmez parçaların orijinalleri, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.

    1990’da tarihî eser kaçakçıları, Hipoje’yi patlatıp içeri girdikten sonra buradaki çok özel kabartmaları kırarak yurtdışına kaçırmaya kalkışmışlar. Neyse ki şüpheli tavırları onları ele vermiş de yakalanmışlar. Epeyce bir tartışmadan sonra parçalar İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne alınmış. Replikaları ise Silivrikapı’ya yerleştirilmiş. Ne yazık ki bu replikalar bile çalınmaya kalkışılmış! Hipoje bir türlü ziyarete açılamamış. Bir dönem son derece misafirperver evsizlerin, bir dönem de burada kendi kendine inşaat başlatan birinin işgaline uğramış. Silivrikapı’yı bir çekim merkezi haline getirebilecek bu alan için şimdilerde Belediye’nin bir proje hazırlaması bekleniyor.

    Tarihî veriler acilen koruma altına alınmalı!

    Osmanlı mezartaşlarında kişinin ismi, ailenin ismi, ailede önemli biri varsa onun ismi, memleketi, ölüm tarihi, ölüm nedeni yazılı olabiliyor. Çok kritik veriler sağlayan bu taşlar, ne yazık ki iyi korunamıyor. Üstelik Avrupalı ve Türkiyeli zenginler arasında bu mezartaşlarına bir musluk takıp çeşme olarak kullanma modası da yayılmaya devam ediyor. Kaybettiğimiz her mezartaşı, Osmanlı uygarlığına ilişkin bir verinin yokolması demek. Karacaahmet Mezarlığı’nda yapılan bir envanter çalışmasında, 16 bin mezartaşına ulaşıldı. Silivrikapı’da da bir bu kadar mezartaşı olduğu düşünülüyor. Çok geç olmadan önce verileri, sonra taşların kendisini koruma altına almamız ve kaydetmemiz şart.

  • Tuna’nın buzları Boğaz’da genç fotoğrafçı iş başında

    Tuna Nehri’nden kopan buz parçaları bir defa daha Boğaz’a geldiğinde, yıl 1954’tü. O sırada Ortaköy’deki Kabataş Lisesi’nde yatılı okuyan Ozan Sağdıç, sabah erken saatlerde Boğaz’ın buzlarla kaplı olduğunu gördü. Beşiktaş’a gitti, iki rulo film aldı ve o dönem için bile “oyuncak” sayılabilecek Daci marka bir makineyle bu tarihî görüntüleri tespit etti. Henüz 19 yaşındaydı.

    Kabataş Lisesi’nde yatılı öğrenciydim. 1953’ün yaz tatilinde “Daci” markalı, ince sac levhadan  preslenmiş ve çağla renginde pütürlü fırın boyasıyla boyanmış bir kutu makinaya sahip olmuştum. Öylesine basitti ki, o dönemde belki de çocuklar ya da genç hevesliler için üretilmiş bir oyuncaktı. Bu makinanın tek bir enstantanesi vardı. Objektifi 1:9 açıklığında, yani sıradan kameralara göre alabildiğine kör, tek elemanlı bir mercekten ibaretti. 1.5 metreden başlayan mesafe ayarı, tahmine dayanarak, objektif kendi ekseni etrafında vida gibi döndürülerek yapılıyordu.

    O yıl liseler aniden üç yıldan dört yıla çıkarılıvermişti. Angarya olarak okutulan o son yılı okumak üzere okula dönerken o makinayı da yanıma almıştım. Özentim, arkadaşlarımı ve İstanbul’un kendimce beğendiğim köşelerini fotoğraflarla saptamaktı.

    Okulun üst katından Buz adacıklarını daha iyi görüntülemek için okul binasının üst katına çıkan Ozan Sağdıç bu tarihî kareyi tespit etmişti.

    Okula her ders yılı başında, 1 hafta-10 gün erken gitmeye gayret gösterirdim. Bunun nedeni, yatakhanede denize bakan cephedeki pencerelerden birinin önündeki karyolayı kapmaktı. Orası biraz soğuk olsa da, geceleri bütün arkadaşların uykuya daldıkları saatlerde Boğaz’daki şehrayini seyretme olanağı veriyordu. Boğaz’dan geçen vapurların ışıldakları, körlerin kendilerine rehber olan bastonları gibi sağı-solu tarayarak yol almaları; balıkçıların lüks lambalarından yayılan ışıkların kıpırdaşan dalgacıklar üzerinde yarattığı yakamozlar… Okula o yıl bu yeni fotoğraf makinamla gelmiştim.

    Mekan duygusu Ozan Sağdıç mekanı belirtmek açısından ön plana lisenin Feriye Sarayları olduğu zamandan kalma feneri ve bahçenin deniz tarafındaki parmaklıklarını da kadraja almıştı.

    1954’ün Şubat sonlarında bir sabah erken saatte uyandığımda camlar buğuluydu, dışarısı pek görülmüyordu. Yattığımız salonun tavanına bakıp, çok değişik bir ışıkla aydınlanmış olduğunu farkettim. Pencerenin camlarını elimle sildiğimde gördüğüm manzara şaşırtıcıydı. Boğaz baştanbaşa bembeyazdı. “Arkadaşlar uyanın kalkın, deniz buz tutmuş” diye bağırdığımı hatırlıyorum. O an için, buzların bir yerlerden kopup sürüklenerek geldiğinden haberimiz yoktu.

    Hemen giyinip, kendimizi okulun bahçesine attık; sahile yanaşıp rıhtım boyunca denizdeki karlı manzarayı seyre daldık. İlk algıladığımız şey, Boğaz’ın karşı sahilindeki Kuzguncuk-Beylerbeyi kıyılarına kadar denizin baştan başa donmuş olduğu merkezindeydi. Daha sonraları uzakta, ortalardaki bir yerin daracık bir bölümünde bazı gemilerin zorlanarak geçebilecekleri ince bir aralığının mevcut olduğunu fark etmiştik. Bu geçitten bir kaç şilep zorlanarak geçmişti.

    Uzun atlatılan tehlike Ozan Sağdıç’ın birkaç arkadaşı, yapılan ikaza ragmen buzların üzerine çıkıp kutup fatihleri gibi pozlar vermek istedi. Ne var ki, buz kitleleri hiç hissettirmeden hareket halindeydi ve onların bulunduğu buz adacığı da yavaş yavaş kıyıdan ayrıldı. Öğrenciler tahlisiye sandalları ile kurtarıldı.

    Yaşanan karakış nedeniyle gündüzcü öğrencilerden ve öğretmenlerimizden okula gelen pek olmamıştı. Okul sadece yatılı öğrencilere kalmıştı. Haliyle dersler yapılamıyordu. Önümüzde, tarihin çok ender kaydettiği görkemli bir manzara vardı. Gerçi benim bir fotoğraf makinam vardı ama, içinde film yoktu. Caddeye çıktım. Sabahın ilk saatlerinde çalışmayan tramvaylar neyse ki sefere başamıştı. Hemen ilk tramvaya atladım. Beşiktaş’a gittim. Bağlama ustası Şemsi Yastıman’a komşu bir fotoğrafçı vardı. Ondan 12’şer pozluk iki rulo film alıp okula döndüm. İlk seri fotoğraflarımı çekmeye başladım.

    Buzlar ve cami Ortaköy Camii’nin Kabataş Lisesi’nden çok iyi bir görünüşü vardı. Ozan Sağdıç bu görüntüyü de ihmal etmedi.

    O zaman 19 yaşındaydım. Bırakınız foto muhabirliğini, fotoğrafçı hatta onun amatörü bile sayılmazdım. Elimdeki oyuncak üç-dört aylık bir şeydi. “Amatör” sözcüğü dilimize tam yerleşmeden önce onun yerine geçen hangi sözcük vardı, bilir misiniz? Ben söyleyeyim. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki yayınları gözden geçirirken Halkevleri’nde usta tiyatrocuların değil de sıradan kişilerin, daha çok da gençlerin oynadıkları oyunlara “Heveskâr Temsilleri” denildiğini görmüştüm. Bu tanımı çok doğru bulmuş ve beğenmiştim. Tiyatroculuğun heveskârı olur da, fotoğrafçılığın heveskârı olmaz mı?

    Bu olağanüstü olay, o günlerin basınında bir hayli tartışılmıştı. Benzeri durum, bir kez de ağabeyimin doğduğu yıl olan 1928’de yaşanmış. O zaman bizimkiler Üsküdar da oturuyorlarmış. Hatta dayımın Kızkulesi’ne yürüyerek gittiğine dair bir anlatı da vardı. Ben kendi zamanımın tarihsel saptamasını yapmıştım. Dünyada iklim koşullarının pek değişken olmaya başladığı bu dönemde bu hadise bir kez daha yinelenir mi, pek bilemiyorum.

    Ozan Sağdıç 19 yaşında Ozan Sağdıç neredeyse bir oyuncak sayılabilecek fotoğraf makinasını bir arkadaşına vermiş ve kendisini de tarihe kaydetmişti.