Etiket: Sayı:69

  • Kıvılcımdan yangına: Vagon-Li hadiseleri

    Kıvılcımdan yangına: Vagon-Li hadiseleri

    İstanbul’da bulunan Fransız Vagon-Li (Wagons-Lits) şirketinin Belçikalı müdürü Jannoni, telefonda Türkçe konuşan memur Naci Bey’e 25 kuruş para ve 15 gün işten uzaklaştırma cezası verdi. Cezanın duyulması üzerine şirketin bürosu, Darülfünun ve Milli Türk Talebe Birliği öğrencilerinin düzenlediği protesto için toplanan kalabalık tarafından tahrip edildi. Binlerce kişinin katıldığı, “Türke zincir vurulmaz”, “Türkiye’de Türkçe konuşulur” gibi sloganların kullanıldığı Taksim’deki mitinge polis müdahalesi yetersizdi. Giderek büyüyen olaylar 1928’deki “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyasının yeniden başlamasına ve Vagon-Li’nin devletleştirilmesine yol açacaktı.

    (Selahattin Güz arşivi)

  • Felsefeden resime Nietzsche’den Matisse’e

    Felsefeden resime Nietzsche’den Matisse’e

    Henri Matisse’in yerleştiği Nice kenti ve civarı, 1880’lerden itibaren birçok ünlü ismin geçtiği-kaldığı bir duraktı. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü burada yazdı; Maurice Blanchot ve Le Corbusier burada konakladı. Matisse savaş yıllarını çalışarak, ürkek, burada geçirdi. Gestapo, direniş hareketiyle temastaki eşini ve kızını tutuklamıştı.

    Silvanaplana’da, gölü kuşatan çembersi yol Bengi Dönüş’ün yatağı olmuştu; Nietzsche’ye Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü bütünlemek için dik, dimdik bir yol gerekiyordu durmadan inmek çıkmak için; önce sevdalandığı, yıllar sonra handiyse kaçtığı Nice onu önüne çıkaracaktı.

    Tramvayla Nice’in otobüs terminaline gidiyor, 112 numaralı otobüsün pencere kenarı koltuklarından birine yerleşiyorum. 1880’den başlayarak sık sık Nice’e inmişti Nietzsche. Kaldığı adasını pek sevdiği Cuncure Pansiyonu’ndan von Seydlitz’e yazdığı bir mektupta, hem de 1888 başında, “renklerini, bitki örtüsünü, havasının kuruluğunu” öve öve bitiremediği, insanlarını yücelttiği şehir, çok değil, bir adım sonra her yanıyla karabasana dönüşecekti: 30 Ekim günü Torino’sundan, en son seçtiği adresten Koselitz’e gönderdiği mektupta Nice serüvenini “safkan çılgınlık” olarak niteler.

    Villefranche üzerinden Èze-sur-mer’e trenle mi gelmişti? Eşindim, somut bir bilgiye ulaşamadım. Bir ayrıntı, daha doğrusu kasabada dolaşan sahipsiz bir rivayet… Postane binasındaki bir odada birkaç gün kaldıktan sonra yürüyerek bugün “Yukarı Èze”de, girişine gezmenleri sinek gibi avlar umuduyla “Friedrich Nietzsche Yolu” levhaları asılmış toprak yolu tepeye dek aşmış.

    Henri Matisse (1869-1954)

    Otobüsün son durağı Èze Village. Bir tılsımlı değneğim olmalıydı, şu üşüşmüş meraklı selfie kalabalığını bir dokunuşta yoketme hülyası nafile; bereket yolla ilgilenmiyor kimse. Zerdüşt, şehirden şehire, köye, bir odadan öbürüne geçerek söndürmüştü seyrini:

    “Bunu izleyen kışta, Nice’in o zamanlar hayatımın içine ilk kez parıldayan Alkyonik sessizliğindeki göğü altında üçüncü bölümü buldum -ve bitirdim. Tümünü hesaplarsak 1 yıl bile değil. Nice manzarasındaki sayısız gizli leke ve yükselti, benim için unutulmaz anlarla kutsanmıştır; “Eski ve Yeni Levhalar Üstüne” başlığını taşıyan o belirleyici bölüm, istasyondan, dev kayalıklar arasındaki harika magrebî yerleşimi Èze’e doğru zahmetli tırmanış sırasında yazıldı, -bende yaratıcı güç en gür çağladığında, kaslarımdaki çeviklik de doruğa çıkıyordu. B e d e n coşmuştu: “Ruh”u oyunun dışında bırakalım… Dans ettiğim sık sık görüldü; o zamanlar, yorulmak nedir bilmeden, yedi-sekiz saat dolaşabiliyordum dağları. İyi uyuyordum, çok gülüyordum -zindeliğimin ve sabrımın zirvesindeydim”.

    Bu parça Ecce Homo’dan: Bir yolsonu yazısı.

    Nietzsche elbet Èze yolunu açmamış, onu seçmişti. Yolun, aynı ismi taşıyan, biribirilerine bu göbekbağıyla kenetli dağ kesitiyle deniz kesitini buluşturmak için, hepten kılgısal nedenlerle açıldığı tartışma istemez: Simgesel nedenlerle açılan yol duymadım, buna karşılık birçok ‘yol’u aynı zamanda simgesel kılan özelliklere rastlıyoruz -başta hac ve tavaf hatları.

    Nietzsche’ninki, Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün son bölümünü yazma sürecinde, aşağıdan yukarıya, düpedüz kendine tırmanmakmış. Tepede, daracık, koridorumsu sokaklara kurulu evlerden birinde de oda tuttuğu söyleniyor -bütün yazı ömrü oda tutmakla geçmemiş miydi?

    Maurice Blanchot, 1946-47 kışında Èze’de bir eve yerleştiğinde elektrik düzeni bile yoktu. 10 yılı aşkın bir süre çekildiği, Nietzsche’nin ve Kafka’nın gölgeleri eşliğinde peşpeşe kitaplarını yaşadığı köyü yabancıların ziyaret ettiği söylenemezdi pek. Gene de salyangoz iz bırakır; o bırakmamış arkasında: Kimse bilmiyor, ev hangisi. Yolu kullandığı oluyor muydu?

    Èze sakinlerinin, Blanchot bir yana, Nietzsche’den de haberleri yoktu savaş sonrasında. Yol Nietzsche ile çok sonra özdeşleşecekti, Ecce Homo’daki cümlenin ışığında. Kasabanın doruğundan aşağıya sert eğimle inen manzara kesiti Akdeniz’e açılıyor. Èze-sur-mer istasyonundan trenle Roquebrune-Cap-Martin’e gidiş 10 dakika sürüyor.

    2. Abdülhamid’in torunu (Nezy) Nezahat Sultan Henri Matisse, 2. Abdülhamid’in torunu Nezahat Hamide Sultan’la (Nezy) Nice’te tanışmıştı. Ressamın birçok eserinde modellik yapan Nezahat Sultan, 1998’te bir bakımevinde vefat edecekti. Nezahat Sultan’ın modellik yaptığı Matisse’in “Siyah Koltuktaki Odalık” (38 x 46.3 cm.) adlı yağlıboya tablosu (1942) bundan tam beş yıl önce Sotheby’s müzayede evinde düzenlenen açık artırmada 15.8 milyon sterline (121 milyon TL) alıcı bulmuştu.

    Onca diyar arasında mekik dokuduktan sonra Le Corbusier’nin bu noktayı seçmiş olmasında eşi Yvonne’un Monacolu kökeni belirleyiciydi herhalde. Kulübe’nin yapımını önceleyen yıllarda yazları kısalı-uzunlu konaklıyorlardı Akdeniz’in kuytu kıyısında. İstasyondan başlayan yola “Le Corbusier Yürüyüş Yolu” deniyor şimdi.

    Le Corbusier, Vence Şapeli’ni ziyareti sonrası Matisse’e coşkulu, kıpkısa bir mektup göndermiş. Kulübe, insan ölçeğindedir, Tanrı’ya yer yoktur içeride, gene de şapel sayılabilir. Duvarlardan birine çokrenkli freskosunu döşemiş. Le Corbusier, Ayasofya hakkında Whittemore’la da yazışmıştı: Kulübe’de kullandığı, Partenon’da sınadığı temel ölçütü orada da yoklamaktı tasası; gençliğinde gerçekleştirdiği Doğu Seferi’nden çizgilerine büyüteçle bakıyoruz.

    Matisse, savaş yıllarını Cimiez ve Vence’daki “Rüyâ” villasında çalışarak, ürkek, geçirdi: Gestapo, direniş hareketiyle temastaki eşini ve kızını tutuklamıştı. Abdülhamid’in torunu, öyküsünü daha önce #tarih’te yayımladığım Nezy ile o dönemde tanıştı; pek çok yapıtının peri-modeli olacak o çekici kadınla İstanbul hakkında konuşmamış olabilirler miydi?

    Whittemore ısrarla Boğaz kıyısına çağırıyordu ressamı; o yolculuk gerçekleşemedi.

  • Jeolojik ve sosyal fay hatları

    Jeolojik ve sosyal fay hatları

    Askerî ve siyasi tarih “içerden bölünmüş” toplumların dış tehditlere karşı savunmasız kaldığını, bunların “harici mihraklar”ın saldırıları karşısında tutunamayıp kolaylıkla yıkıldığını gösteren sayısız örnekle doludur. Aslında bu gerçeğin farkına varmak için aman aman tarih bilmek de gerekmiyor.

    Kapak İllüstrasyonu: M.K. Perker

    Bizimki gibi mayın tarlasını andıran bir coğrafyada varlığını ilelebet sürdürme iddiasında olan bir devletin yöneticilerinin; birliğini geleceğe taşımak isteyen bir milletin fertlerinin her fırsatta gırtlak gırtlağa gelmekten kaçınmaları için asgari bir kolektif sağduyuya sahip olmaları yeterlidir. Oysa, en küçüğünden başlayarak hemen her sosyal, siyasal ve fiziksel çalkantı Türkiye’yi kamplara ayıran toplumsal fay hatlarını tetikliyor, açığa çıkan kötücül enerji memleketi maalesef temellerine kadar sarsıyor. Böyle giderse, milletçe kendi üzerimize çökmemiz için deprem gibi büyük doğal afetlere ihtiyacımız kalmayacak, kendi hakkımızdan kendimiz geleceğiz.

    Geçen ay yaşanan, 41 vatandaşımızın canverdiği, sayısı 1500’ü geçen insanımızın yaralandığı Elazığ depremi bize bunları düşündüren.

    Evet, şerden hayır da doğdu; kurtarma çalışmalarında dayanışmanın en dokunaklı örneklerine tanık olundu. Cansiparâne çalışan kurtarma ekipleri elele vererek yine mucizeler yarattı, zelzeleden saatler sonra enkazdan birçok depremzedeyi çıkardı. Türkiye’nin dörtbir köşesinden insanlar Elazığ’a yardım yetiştirmek için seferber oldu. Kimi maddi bağışta bulundu, kimi kamyonunu yardım malzemesiyle doldurup yollara koyuldu; komşu illerden vatandaşlar depremzedelere evlerini açtı. Ancak bunlar insan haysiyetine yakışmayan bazı hadsizlikleri halı altına süpürmeye yetmedi. Sosyal medyada deprem vergilerinin akıbetini soranları vatan hainliğiyle suçlayan trol saldırıları; devletin sorumluluklarını sorgulayanlara yüksek mertebeden yetkili fırçaları; Google’da rekorlar kıran ırkçı “Elazığ Kürt mü?” aramaları; zelzeleyi, çocuklarla evliliğin yasaklanmasına bağlayan kerameti kendinden menkul akademisyen yorumları… Ulusal dayanışmanın en kutsal örnekleriyle, Türkiye’nin köküne kibrit suyu serpmeye aday kamplaşmanın en utanç verici misalleri birarada varoldu Elazığ’da…

    17 Aralık 1999 Gölcük depremi jeolojik olarak çok daha büyük bir hadiseydi. Elazığ depremine göre çok daha fazla can ve mal kaybına yol açmış, ardında dayanılmaz acılar, atlatılması zor travmalar bırakmıştı. Ancak bu felaket, istisnasız bütün toplumsal katmanları acıda, tasada ve umutta biraraya getirmişti. Birlikte yaşama iradesinin manasından yavaş yavaş uzaklaşan bireylere hem vatanın hem birbirlerinin kıyme- tini hatırlatmıştı. Çatlak ses çıkmamıştı, belki de o ses henüz icat edilmemişti.

    Son derece hareketli ve tehlikeli jeolojik fay hatlarının bulunduğu ülkemizde, vakit geçirmeden ve külliyen bir deprem seferberliği ilan edilmesi; idarecilerin, biliminsanlarının ve halkın elele vererek yaklaşmakta olan zelzelelere hazırlanması artık tartışılmaz bir zorunluluktur. Ancak insan marifetiyle harekete geçen/geçirilen derin sosyal fay hatlarının varlığı çok daha endişe vericidir.

  • Halk bir ‘sürü’dür, hükümdar ise ‘çoban’

    Halk bir ‘sürü’dür, hükümdar ise ‘çoban’

    Reâyâ, “koyun” veya “sığır sürüsü” anlamına gelen “raiyyet” kelimesinin çoğulu. İslâm dünyasında kısaca “vergi vermekle mükellef yönetilen sınıf” anlamına gelmiş. Osmanlılarda kılıç ehli (seyfiye), bilginler (ulema) ve kalem ehlinin dışında kalan geniş tabakayı ifade ediyor. Bu topluluk hem gözetilmeli hem de gözetlenmeliydi.

    Reâyâ kelimesinin Arapçadaki kökü olan “raâ” fiili, “sürüleri otlatmak” manasında, genel olarak “birinin çıkarlarını gözetmek, birini gütmek, birine mukayyet olmak” anlamlarına geliyor. Burada hükümdar, daima sürüsünü gözeten/gözetleyen uyanık bir çobandır. Öyle ki bunu Halife’nin dilinden Mehmed Âkif nazma getirmiş: “Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu/Gelir de adl-i ilahî sorar Ömer’den onu!”

    Prof. Dr. Mehmet Öz’e göre reâyâ kavramının kökenleri 3.-7. yüzyıllarda İran’da hüküm süren Sâsânîlere dayanıyor. 11. yüzyılda bu ülkenin egemenliğini ellerine alan Selçuklu Türkleri de bu sınıflandırmayı benimsemiş. Zamanın büyük veziri Nizâmülmülk, Siyasetnâme’sinde devletli okurlarını reâyânın zulme uğratılmaması konusunda uyarıyor ve gerektiğinde yönetilenlerin şikâyet için divana çıkabilme haklarının olduğunu hatırlatıyor. Ona göre bu, adaleti sağlayacak ve padişahı ahiret azabından koruyacaktır. Bu anlayış Osmanlılara da devam eder. 17. yüzyılda bozulan düzenin nasıl onarılacağı konusunda bir Risâle yazan Koçi Bey, “Âlemlerin Rabbi’nin emaneti olan reâyânın durumuna özen göstermek”ten bahseder. Ancak her iki Türk hanedanı zamanında da, taşradaki reâyâya zulmedilmemesi uyarısında bulunan padişah buyruklarına rağmen birçok acı hadise yaşanmış, kayda geçmiştir.

    Prof. Dr. Süreyya Faruki, askerî sınıfla reâyâ arasındaki farklılığın keskinliğini hatırlatır: Reâyâ pek de rahat edemeyip kapıkullarına saldırıyordu; öyle ki 17. yüzyılda düzenli birliklere alınmak isteyen levendler ciddi isyanlar çıkarmıştı. Mehmet Öz diğer marifetlerini; mal yazımından kaçmak, üretimi az göstermek ve otorite boşluğunda münferit isyanlar çıkarmak olarak açıklıyor.

    Özellikle uzun süren savaşlar ve ağır vergilendirmeler sonrasında padişah, büyük bir şenlik düzenlerdi ki halk “kurtlarını döksün”, padişaha hediyeler sunarak ona bağlılığını yenilesin ve tüm toprak kayıplarına rağmen hâlâ büyük bir devlet olunduğunu hissetsin. Yasaklar şenlik süresince kısmen kaldırılsın; reâyâ oyunların içine kabul edilsin; büyük yöneticilerinden sonra da olsa, şenliğin son günü onlara da güzel bir ziyafet çekilsin. Padişah bir de üstüne kap kacağı yağmalatsın ki, düzensizliğin yalnız kendisi emir verdiğinde vuku bulabileceğini sezdirsin. Böyle açıklıyor şenlikleri ve yönetici-yönetilen ilişkisini tarihçi Stefanos Yerasimos.

    Reâyâ kavramı, 1839 Tanzimat Fermanı’yla resmen ve hukuken ortadan kalktı. Vergi yükümlülüğü yönetici-yönetilen ayrımından koparıldı; can-mal güvenliği, vergi ve askerlik konuları bundan böyle Müslüman-gayrimüslim farkı gözetilmeden uygulanacaktı. Yine de kültürümüzde yöneticinin bir çoban olduğu anlayışı tarihsel yerini koruyor; nakkaşların yönetilenlerle yönetenleri birarada resmeden eşsiz nakışları da öyle.

    Reâyâdan biri

    Sade giyimiyle bir hamal, 17. yüzyılda İstanbul’a gelen İsveç Elçisi Ralamb’ın siparişinde adı-sanı belirsiz bir çarşı ressamı tarafından böyle resmedilmiş. Hükümdarlara ve saraylılara da yer veren bu Kıyafetnâme, halktan, vergi ödeyen birilerine tam sayfa ayıran eşsiz elyazmalarından [Ralamb Kıyafetnâmesi, İsveç Ulusal Kütüphanesi, Shelfmark: Rål. 8:o nr 10].

    Hünkâra arzuhâl

    Kanunî’nin torunu 3. Murad saraydan Cuma namazına çıkmış; reâyâdan kimseler ellerindeki dilekçeleri Sultan’a uzatıyor. Gönüllü yazılmak isteyenler; asker sınıfına geçmeyi umanlar veya en azından yerli yerinde reâyâ kalıp ordunun geri hizmetine alınarak kimi vergilerden bağışlanmak isteyenler; belki mesela Konya’dan gelip filan köyün tımarlısının aldığı keyfî vergilerden bıkkınlıkla şikâyet edenler… Bu karedeler mi emin değiliz; ancak arşivlerde, kroniklerde kayıtlılar [Dîvân-ı Nâdirî, TSMK, H. 889].

    Aradaki sınır 3. Murad’ın oğlu 3. Mehmed 1596’da Macaristan’daki Eğri’nin fethinden dönüşünde sarayına gidiyor; reâyâ iki yanında. Kimi görevliler rengarenk kumaşlardan bariyerler yaparak yönetilenin yönetene haddinden fazla yaklaşmasını önlüyor. Meşhur rivâyete göre Fâtih Sultan Mehmed de Divân-ı Hümâyun’a omzunda bir koyunla dalıverip “Devletlü hünkâr kangınızdır şikâyetüm var!” diyen bir Türk raiyyet yüzünden oturumları kafesten takip yolunu seçmişti [Eğri Fetihnâmesi, TSMK, A1609].
    Yukarıdan bakış 3. Murad, hiyerarşik yapıyı temsil eden bir yerden, İbrahim Paşa Sarayı’nın seyir köşkünden, 1582 Atmeydanı şenliklerinde tebaasını izliyor. Okçular meydanda yay kurma konusunda hüner arz eder; diğer devletlüler protokoldeki yerlerinde otururken reâyâ meydanda ve ayakta. Fakat kadın-erkek karışık seyretmekteler, zira şenlik tüm kuralların geçici bir süreliğine unutulduğu bir ara dünyadır [İntizâmî Surnâmesi, res. Osman, TSMK, H. 1344].
    Reâyâ ile hemzemin Bu kez Okmeydanı, 1720. Sultan 3. Ahmed ve Sadrazam Nevşehirli Damad İbrahim Paşa huzurunda bir mızrak oyunu sergileniyor. Yeniçeriler reâyâ çocuklarının ellerinden tutmuş, padişahın giydirdiği, yedirip doyurduğu 500’e yakın çocuk kalabalığı hayatlarının en büyülü anlarını yaşarken, yönetilenlerin geri kalanı en arkada, kadınlı erkekli gösterileri izliyor. Şair Vehbî, şenlikte toplumun şirazesinin çözüldüğünden sözetmiş. İki yıl önce Belgrad’ı kaybeden mahcup Padişah bu kez yerde, halkıyla aynı seviyede oturmuş; onlara pek yakın değil ise bile aynı seviyede [Vehbî Surnâmesi, res. Levnî, TSMK, A. 3593].
  • Écouen Şatosu: Paris üzerinden İznik

    Écouen Şatosu: Paris üzerinden İznik

    Paris’e giden çoktur ama başkente sadece 20 km mesafedeki Écouen Şatosu’na giden pek yoktur. Özellikle Rönesans dönemine ait birbirinden değerli sanat eserlerinin sergilendiği mekan, Osmanlı-Türk sanatının belki de zirvesi olan olağanüstü İznik çinilerine de evsahipliği yapıyor.

    Ecouen Şatosu, Paris’in sadece 20 km kuzeyinde. 1539 – 1555 arasında inşa edilmiş. 1869’da tarihî anıt ilan edilen bu güzel yapı, 1975’den beri Rönesans sanatının örneklerini sergileyen Ulusal Rönesans Müzesi olarak hizmet veriyor. Paris’e giden Türk gezginler, Osmanlı – Türk sanatının güzel örneklerini görmek için Louvre Müzesi’nin İslâm Eserleri bölümünün yanısıra, pek bilinmeyen Ecouen Şatosu’nun barındırdığı muazzam İznik çini koleksiyonunu da mutlaka ziyaret etmeli. Çini sanatına dair yüzlerce eserin sergilendiği bu şatodaki salonda, gayet faydalı bilgiler de sunuluyor.

    1865’te Rodos’tan Paris’e getirilen, sonrasında Cluny Müzesi tarafından alınan ve günümüzde Ecouen’deki müzede sergilenen İznik Çinileri Koleksiyonu, esasında fotoğrafçı Auguste Salzmann (1824-1872) tarafından toplanmış. 1860’larda çeşitli Osmanlı saraylarının dekorasyonuyla ilgilenen Charles Séchan’dan gelen ve toplamda 532 eserden oluşan koleksiyonun bazı parçaları oldukça iyi durumdayken, 20 kadarı bütün halinde korunmuş. 19. yüzyıla ait bu çinilere duyulan ilgi, eserlerin teknik ve dekoratif özelliklerinden ileri kaynaklanıyor (Alkali ve silis içeren harçlardan imal edilen seramikler beyaz kil ve toz kuvars bazlı bir karışımla astarlanır, böylelikle homojen, beyaz ve opak bir yüzey elde edilerek renk ve desen aşamasına geçilir; bu aşama tamamlandıktan sonra eserin tamamı kurşun bazlı renksiz ve saydam bir sırla kaplanır. Eserler parlaklıklarını bu sırdan alır).

    Ulusal Rönesans Müzesi Yüzlerce sanat eserinin de sergilendiği Écouen Şatosu’ndaki çini örnekleri, fotoğrafçı Auguste Salzmann (1824-1872) tarafından toplanmış. Şato, daha ziyade Rönesans sanatı örneklerini barındırıyor ve ismi de buradan geliyor.

    Bu çinilerden 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında “Rodos işi” veya “İran çinisi” olarak da bahsedilmiştir. Bunun nedeni eserlerin birden çok atölyede üretilmesidir. Çinilerin üretildiği en ünlü yer İznik (Nikea) olmakla birlikte 15. yüzyıldan 1950’li yıllara kadar Kütahya ve İstanbul da dahil olmak üzere farklı şehirlerde çini atölyeleri kurulmuştur.

    İznik çinisi üretiminde kullanılan yöntemlerin gelişimi, Osmanlıların bu eserlere duyduğu büyük hayranlıkla Yuan (1279-1368) ve Erken Ming dönemine ait Çin porselenlerini bilmesidir; bu dönemlere ait işler henüz 15. yüzyılda Topkapı Sarayı’nda toplanmıştı. En eski İznik çinisi örnekleri 1480 civarına kadar gider. 1575 civarına ait “eski zaman motifleri” de denilen asma motifleri gibi süslemelere sahip kimi eserler mevcuttur. Alt kısmında çiçekler bulunan kırmızı, mavi veya yeşil renkli rozet motifleriyle spiral fon süslemesi üzerine geçme ve geometrik motifler 1590’lara, 3. Murat dönemine ait eserlerin özelliklerindendir. 

    İznik kırmızısı Çini sanatında 15. yüzyılın ortalarında kullanılmaya başlanan parlak kırmızı, 19. yüzyıl seramik ustalarını da büyülemişti.

    Kanunî Sultan Süleyman döneminde (1520-1566) çini ustaları kullandıkları renk paletini genişletti: 1520’li yıllarda mavi ve beyaz renkli çiniler turkuazla zenginleşmeye başladı; 1540’lı yıllarda ıhlamur yeşili ve (manganezden elde edilen) patlıcan moru eserlerde görüldü; 15. yüzyılın ortalarında parlak kırmızı ortaya çıktı (Gerçek bir başarı ve marifetin göstergesi olan bu renk 19. yüzyıl seramik ustalarını büyülemiştir). 1560’larda ortaya çıkan “dört çiçek” üslubu (gül, sümbül, karanfil ve lale) 17. yüzyılın sonlarına kadar etkisini sürdürdü. Lale, Avrupa’ya, özellikle de 17. yüzyılda ünlendiği Hollanda’ya, Osmanlılar üzerinden gelmişti. Bu çiçek, zaman zaman süslemelerin simetrik şekilde gerçekleştirilmesine yardımcı olan servi ağacı motifiyle veya tek olarak işlenmiştir.

    Üzerinde insan motifleri bulunan tabaklar (kadın, erkek, süvari vb.) oldukça hoş ve bir o kadar ilgi çekici özelliklere sahiptir; kırmızı kaftanlı genç adam tabağı (1570 civarı) gibi bazı eserler İran sanatını yansıtır. “Rodos işi” veya “Lindos çinisi” denilen eserler ise, efsaneye göre 1309’dan adanın 1522’de Osmanlılar tarafından fethine kadar burada kalan Hospitalier Şövalyeleri döneminde, esir alınan İranlı ustalar tarafından üretilmiştir.

    İnsan motifleri Üzerinde insan motifleri bulunan tabaklar (kadın, erkek, süvari vb.) İran geleneğinin etkisini taşıyor. Bu sanat anlayışı daha çok 12 Ada bölgesindeki Yunan ve Hıristiyan sanatında görülüyor.
  • Takmış bu Trabzon’a! İlla alacak. Halbuki dese ki: ‘Bize her yer Trabzon’, hiç mesele kalmayacak…

    Takmış bu Trabzon’a! İlla alacak. Halbuki dese ki: ‘Bize her yer Trabzon’, hiç mesele kalmayacak…

    Sulla, Roma’da yönetimi ele geçirdikten sonra ilk iş rakibi Marius’u vatan haini, denizaşırı ihanet şebekesi falan ilan ediyor. Ama bundan sonra bir tedbirsizlik yapıyor ve tekrar Trabzon’a sefere çıkıyor. Takmış Trabzon’a bu, illa alacak. Halbuki kafası azıcık çalışsa, “Bize her yer Trabzon” der çıkar işin içinden ama o zeka kıvraklığı yok.

    Bildiğiniz gibi geçen ay Sulla’nın maceralarını anlatmaya başlamıştım. Tabii aklımda kaldığı kadarıyla… Bunları Roma Tarihi final sınavında yazarsanız sorumluluk kabul etmem. Ha vizede yazabilirsiniz, en azından bir ders olur.

    Alemci delikanlı Sulla, kariyer basamaklarını çok çabuk tırmanmış; Adana valiliği, Roma Konsüllüğü derken Roma’yı ele geçirmişti. Rakibi Marius, Sulla’ya karşı savaşmak isteyen tüm kölelere özgürlük ve daha sonra gazi maaşı bağlamayı vaadetmiş ama bu teklifi sadece üç köle kabul etmişti. E şimdi üç kişiyle Sulla ordusuna karşı savaşılmaz; Marius da anında Afrika’ya topuklamıştı.

    Bu sırada, aklımda kalan enteresan bir hadise var: Marius’un eş-konsülü, dolayısıyla Sulla’nın düşmanı Sulpicius, Afrika’ya kaçamıyor; gidiyor Roma dışında bir villaya sığınıyor. Sulpicius’un kölelerinden biri de efendisini ihbar ediyor; Sulpicius da saklandığı yerde saç-sakal birbirine girmiş vaziyette yakalanıyor (Bu kısmı ben uydurdum Plutark’ta yok, Orosius’ta hiç yok, ama neticede adam canının derdine düşüp saklandığına göre traş olmamıştır bence). Sulpicius hemen oracıkta öldürülüyor. Sulla, Sulpicius’u ihbar eden köleyi de önce hemen azad ediyor, ardından da “Oğlum sen efendine ihanet etmeye utanmıyor musun?” diyerek Tarpeia Kayası’ndan aşağı attırıyor. Yani kölenin durumu tam “Allah sevmediği kuluna durduk yere eşek verip sonra da o eşeğe teptirir, eşeği de elinden alırmış” durumu. Nereden baksanız şanssız bir arkadaşımız.

    Sulla, Roma’da yönetimi ele geçirdikten sonra ilk iş rakibi Marius’u vatan haini, denizaşırı ihanet şebekesi falan ilan ediyor. Ama bundan sonra bir tedbirsizlik yapıyor ve tekrar Trabzon’a sefere çıkıyor. Takmış Trabzon’a bu, illa alacak. Halbuki kafası azıcık çalışsa, “Bize her yer Trabzon” der çıkar işin içinden ama o zeka kıvraklığı yok. İlk durağı da o dönem Trabzon’un kuklası olan Atina (Trabzonlu okurlara manasız bir gurur vesilesi sunalım ki Karadeniz’de satışlarımız katlansın; yoksa ben de bilirim Pontus İmparatorluğu demeyi).

    Sulla’nın ilerlediğini gören kim varsa “Abi ben zaten Sullacıydım, biz ailece Sullacıyız” demeye başlıyor ve sonunda on binlerce insan ölüyor; bizim Sulla da Roma’yı ikinci kez ele geçirip kendisini diktatör ilan ettiriyor… Ama şimdi hakkını yemeyelim, daha 1 yıl bile dolmadan diktatörlükten istifa ediyor… Safahat içinde, bütün gün yiyip içip eğlendiği full time bir parti yaşamak üzere emekli oluyor…

    Sulla, Atina’yı kuşatmışken Marius Roma’ya dönüyor ve bu sefer de yönetimi o ele geçiriyor. Vallahi o dönem Romalı olsan illallah dersin. Sulla yanlıları Roma’yı terkedip çoluk çocuk Sulla’nın Atina kuşatmasında kullandığı kampa sığınıyorlar. Uzun süren kuşatmanın ardından Atina’yı ele geçiren Sulla, Plutark’a bakılırsa taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmıyor. Ha ondan sonra Roma’ya dönmesini beklersiniz değil mi? Yok. Dört yıl boyunca Anadolu’yu geziyor. Geziyor dediysem savaşıyor sürekli, asker bu neticede, halk ozanı değil. Dört yılın sonunda da “zamanı geldi” diyerek askerleriyle İtalya yarımadasına çıkıyor. O sırada Roma’da iktidarda bambaşka iki eş-konsül var. Sulla’nın üzerine ordu üzerine ordu gönderiyorlar ama kimi gönderseler “Abi adamlar dört yıldır yiğidin harman olduğu yerde savaşmış” diyerek hemen teslim oluyor. Sulla da 1 yıl içinde Roma’ya varıyor.

    Sulla’nın ilerlediğini gören kim varsa “Abi ben zaten Sullacıydım, biz ailece Sullacıyız” demeye başlıyor ve sonunda onbinlerce insan ölüyor; bizim Sulla da Roma’yı ikinci kez ele geçirip kendisini diktatör ilan ettiriyor.

    Bu diktatörlük bahsini daha önce anlatmıştık; Roma’da olağanüstü durumlarda altı aylığına verilen bir görev ama Sulla’ya bu ilk kez süresiz veriliyor ve böylece Roma tipi başkanlık sistemi doğuyor. Ama şimdi hakkını yemeyelim, daha 1 yıl bile dolmadan (bu 1 yıl içinde anayasayı falan değiştirip) diktatörlükten istifa ediyor ve şimdi ben başkalarının yalancısıyım, safahat içinde, bütün gün yiyip içip eğlendiği full time bir parti yaşamak üzere emekliye ayrılıyor. Yani o kadar dağıtıyor ki, iki yıl süren bir partinin ardından resmen içkiden ölüp gidiyor adam. Ha ama geleceğe ne bırakıyor? Gerekirse darbe de yapılır; diktatörlük altı ay değil Sezar gibi 10 yıl ya da Augustus ve sonrakiler gibi ömür boyu da sürebilir! Zaten bakmayın, çok kişiden “lokman boğazına dizilsin, içtiğin ağu olsun” bedduası almıştır bu.

  • Orhan Seyfi Orhon’dan bir kadirşinaslık örneği

    Orhan Seyfi Orhon’dan bir kadirşinaslık örneği

    1927’de yayımlanan Güneş dergisi, 3. sayısını o yıl vefat eden Süleyman Nazif’e ayırmıştı. Üstad kabul edilen Sami Paşazade Sezai Bey’in, o devirde bir dergiye yazı yazması sıradışı bir hadiseydi. Derginin sahibi ve başyazarı, ünlü edebiyatçı Orhan Seyfi Orhon, bu yazı üzerine Sezai Bey’e müstesna bir teşekkür mektubu göndermişti.

    Orhan Seyfi Orhon’un 1927’nin Ocak ayından Ekim ayına 17 sayı çıkardığı bir dergidir Güneş Mecmuası. Ünlü edebiyatçı ve gazeteci Orhon’un sahibi ve başyazarı olduğu bu dergi, 15 günde bir çıkmıştır.

    Altbaşlığında “Sanat ve Edebiyat” dergisi olduğu yazılan bu süreli yayının 3. sayısı, 4 Ocak 1927 tarihinde vefat eden şair Süleyman Nazif’in anısı için yayımlanmış özel sayı olarak bilinir. Güneş Mecmuası adına “Süleyman Nazif’in ölümü” başlıklı bir giriş yazısıyla başlayan derginin ikinci ve üçüncü sayfasında Sami Paşa-zade Sezai Bey’in enfes bir “Süleyman Nazif” yazısı görülür. Ercümend Ekrem’in  “Nazif ile Dostluğumuz”, Cenab Şahabeddin’in “Nazif’in Ahenk-i Nesri”, Doktor Abdullah Cevdet’in “Süleyman Nazif’e Dair”, Osman Cemal’in [Kaygılı] “Merhum Üstada Dair Bazı Hâtıralar”, Fazıl Ahmet’in [Aykaç] “Süleyman Nazif Bey’e” başlıklı yazıları birbirini takip eder.

    Ocak 1927’deki ani ölümü ile edebiyat çevrelerinde ve özellikle İstanbul’da büyük yankı bulan, üzüntü yaratan şair Süleyman Nazif Bey için, dönemin gazete ve dergilerinde pek çok yazı yayımlanmıştır. Yazdıkları, eserleri ve yaşam biçimiyle Türk edebiyatının bu çok önemli ismi, kavgalarıyla, tartışma yazılarıyla özel bir şahsiyettir. “Dinim kinimdir” diyecek kadar kavgacı bir yapıya sahib olan Süleyman Nazif için en güzel biyografiyi, dostu İbnülemin Mahmud Kemal Bey Son Asır Türk Şairleri isimli eserinde yazmıştır. Süleyman Nazif’in hayat hikayesini ve eserleri kendinden aldığı bilgiler çerçevesinde kaleme alan İbnülemin Sezai Bey’in Güneş Mecmuası’ndaki yazısından da alıntılar yapar.

    Güneş Mecmuası’nın ikinci ve üçüncü sayfalarındaki Sami Paşa-zade Sezai Bey’in yazısı da oldukça önemlidir. Süleyman Nazif’in erken ölümü Sezai Bey’i çok sarsmıştır. Güneş’e yazdığı iki sayfalık hüzünlü yazı aynı zamanda Nazif’in şairane kaleme alınmış kişilik tahlilidir. Bu yazı, derginin içindeki yazıların en ses getireni olmuştur. O yıllarda edebiyat alanında pir, üstad kabul edilen Sezai Bey’in bir dergiye yazı yazması adeta bir lütuftur. Orhan Seyfi Bey, Sezai Bey’in yazısını basmanın bir lütuf, bir ayrıcalık olduğunu farkındadır. Bu yüzden onun yazısını en önde, başyazı olarak koymuştur.

    Süleyman Nazif sayısı ve Sami Paşa-zade’nin başyazısından Güneş mecmuasının 1927’de yayımlanan 3. sayısı Süleyman Nazif’e ayrılmıştı (solda). Üstad Sami Paşa- zade Sezai Bey’in yazısı, derginin en başında yer alıyordu (sağda).

    Orhan Seyfi Orhon, Sezai Bey’in yazısını dergisinin en önemli yazısı olarak basmakla kalmamış, bundan duyduğu memnuniyet ve şükran hislerini ifade etmek üzere kısa bir teşekkür mektubu kaleme almıştır. Güneş Mecmuası antetli kağıda “Muazzez ve necib  üstadımız” hitabıyla başlayıp Sezai Bey’in Güneş’e yazı vermesinin kendilerini onurlandırdığını, Türk edebiyatına bir şaheser kazandırmanın gururunu yaşadıklarını söyler. Tarihsiz bu mektupla, Sami Paşa-zade Sezai Bey’e teşekkürler eder, şükranlarını sunar. 1920’li yılların bütün edebiyatçıları gibi Orhan Seyfi Bey’de Sezai Bey’i üstad kabul eder ve sözlerine öyle başlar.

    Türk basın tarihinde, yayın hayatında pek görülmeyen bu nazik davranış, ne yazık ki günümüz yayın hayatında tamamen unutulmuş, vazgeçilmiş bir davranış biçimidir artık. Bir dergi veya medya patronunun ne kadar önemli ve kıymetli olursa olsun bir yazarına böylesi şükran dolu ifadelerle teşekkür mektubu yazması, artık kaybolmuş bir hâtıradır. Orhan Seyfi gibi önemli ve şöhretli bir kişiliğin bu denli nazik ve iltifatkar mektubu, medya tarihimize bir kadirşinaslık örneği olarak kaydedilecektir.

    ORHAN SEYFİ ORHON’DAN SAMİ PAŞA-ZADE SEZAİ’YE

    Lütfettiğiniz yazı için mütehassıs ve minnettarız

    “Muazzez ve necib  üstadımız,

    Süleyman Nazif’in büyük eleminden mülhem olarak vücuda getirdiğiniz bir şâh-eseri Türk tarih-i edebiyatına ihdâ ederken Güneş’in naçiz sahifelerini tavsit buyurduğunuzdan dolayı en derin şükranlarımı arz ederim.

    Nazif’in ruhu ne kadar bahtiyârdır ki ölümü için sanatkâr kalemin böyle yüksek bir abide-i şiir ve san’at ibda’ etti. Biz ne kadar mütehassıs ve minnettarız ki sahifelerimizi  böyle bir eser-i dehâ ile tezyin etmek lütufkarlığında bulundunuz. Yanlız hürmet ve teşekkürlerimin kabulünü rica ederim, muazzez ve necib üstadımız”.

    Orhan Seyfi

    Orhan Seyfi Orhon.

    Sami Paşa-zade Sezai.

  • ‘Gün ağarıyor lâkin kan yağıyor kan…’

    ‘Gün ağarıyor lâkin kan yağıyor kan…’

    Safiyyüddin Efendi’nin 1. Dünya Savaşı hatıratı, dönem literatüründe örneği az görülen bir samimiyetle, dolaysız şekilde kaleme alınmış. Anlattığı olaylar, verdiği subay isimleri, bazı emir ve raporları birebir yansıtması açısından kıymetli bir eser.

    SÜVARİ TEĞMEN SAFIYYÜDDIN EFENDİ’NİN ÇANAKKALE VE KAFKAS CEPHESİ HARP HATIRATI, HAZIRLAYAN: EREN ERGÜL; YEDİTEPE YAYINEVİ; 208 SAYFA, 18 TL.

    Cephede muharebelere dair yaşananlar, harp raporlarında resmî anlatımların dışına çıkmaz. Yaşananları en iyi şekilde yansıtan metinler şüphesiz ki harbe katılan askerlerin kaleme aldıkları günlük ya da hatıratlardır. Tarihimizin en önemli harplerinden biri ve günümüz Türkiye’sinin şekillenmesinde önemi yadsınamaz olan Çanakkale muharebelerine dair yazılmış birçok hatırattan biri Süvari Teğmen Safiyyüddin Efendi’nin hatıratıdır.

    Yeditepe Yayınevi’nden çıkan, Eren Ergül’ün hazırladığı Süvari Teğmen Safiyyüddin Efendi’nin Çanakkale ve Kafkas Cephesi Harp Hatıratı ismi ile yayınlanan hatıraları önemli kılan bir diğer husus ise muharebelerde süvariler ve süvarilerin rolü üzerine önemli bilgiler vermesidir.

    Safiyyüddin Efendi, Çanakkale ve Kafkas cephesi hatıralarını, 1. Dünya Savaşı daha devam ederken, Kafkas cephesinden tebdil-i hava için döndüğü Bursa’daki evinde “Askerlik Hatıralarımdan Bir Yaprak” adıyla yazmaya başlamıştır. Tuttuğu notlar ihtiyat zabit namzedi olarak askerlik vazifesine başladığı 31 Temmuz 1914’den 1 Şubat 1918 tarihine kadar olan süreyi kapsamaktadır.  

    Hatırat iki bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümde gönüllü olarak askere yazılışı, eğitimi ve Çanakkale muharebelerinde yaşadıkları yer almaktadır. İkinci bölümde Kafkas Cephesi’nde, Bitlis ve Muş’un Ruslardan geri alınması sırasında yaşananları anlatmaktadır. Hatıratını anlamlı kılan bir diğer husus da kendisi ile ilgili rapor ve belgelere yer vermesidir.

    Teğmen Safiyyüddin Efendi, 7 Mayıs 1915’te Çanakkale cephesine gelmiş, Esat Paşa’nın emriyle 3. Kolordu karargah muhafız süvari takımında göreve başlamıştır. Kolordu emrinde olan Safiyyüddin Efendi her geçen gün artan subay zayiatı nedeni ile karargahtan cephe hattına atanacak; 11 Haziran 1915’te 45. Alay 3. Tabur yaverliğine, daha sonra Süvari Takımı’na, son olarak da 20 Eylül 1915’te 47. Alay 1. Tabur yaverliğine getirilecektir. Bu son görev yeri Arıburnu cephesinde en şiddetli muharebelerin yaşandığı Kanlısırt siperlerindeydi. Bu ismiyle müsemma kanlı siperlerde taarruzlara katılmış, yaşadıklarını “Dökülen kırmızı kanlar sanki semaya aksetmiş, gökyüzü kızıllaşmış…”ifadeleriyle hatıratına kaydetmiştir. Bu ifadelerin devamında da bu savaşın hasım taraflar için ifade ettiği anlamı şu şekilde açıklar:

    31 Temmuz 1914’den 1 Şubat 1918’e yaşanan hadiseleri akratan hatıratın orijinal sayfaları.

    “… Vatanın selameti uğruna secde-i Rahman’a yatanlarla, Haç’ın kirli ve paslı süngülerine sinesini açan gazilerin ‘Allah! Allah!’ nidaları ayyuka çıkıyor idi. Gece oldu, ateş kesilmiyor. Efrâdım ayak üzerinde gözyaşları döküyordu. Garip bir hâldir ki bu gece bütün atlar sürekli kişniyorlar idi. Ey ulu Tanrı, çıkan can, dökülen kan, sönen yuvalar, kalan yetimlerin yakınmalarına bir nihayet ver. Allah’ın azametinden, Peygamber’in ruhaniyetinden istimdâd. Mehtab dinlenmeye çekiliyor, gökyüzü matem örtüsünü sıyırtmak istiyor. Gün ağarıyor lâkin kan yağıyor kan”.

    Bir başka betimlemesinde ise Büyükanafarta köyü içinde top mermileri ile şehit olan iki askerin vücudundan ayrılmış iki baş ve kırık iki bacağı, kılıçları ile çeşme önünde bir mezar kazarak defnettiğini yazar. Safiyyüddin Efendi’nin hatıratı, savaşın sosyal yönlerini açıklaması açısından da önemlidir. “Çanakkale Cephesi’nde açlık var mıydı, yok muydu?” meselesi onun anlatımlarında da karşılığını bulmaktadır. Paylaştığı yemek mönüleri, askerin cephede sıkıntı çekmediğine bir örnektir. Öğle yemeğinde et, kabak, patlıcan, domates salatası, karpuz; ya da köfte, bamya ve salata onun saydığı mönülerden birkaçıdır.

    Safiyyüddin Efendi savaş sonrası 1922’de, Ayasofya’da polis merkezinde görev yapmıştı.

    Safiyyüddin Efendi, 18 Ocak 1916’da cepheden ayrılır. Çataldere’de bulunan anıt ve şehitliğin önünde döktüğü gözyaşları ile yaptıkları tören, derin bir duygusallık içerir: “Sabah saat 10’da Karayörük Deresi’nde alay içtima etti. Şühedanın ruhlarına Fatihalar ithâf edildi ve abide civarında hatm-i şerif okunarak son gözyaşlarımızı muhterem şehidlerimizin kabirleri üzerine dökerek yine başta Birinci Tabur olmak üzere hareket edildi”.

    Hatırat Çanakkale ve Kafkas cephelerinde askerin yaşantısı ve muharebe atmosferi kolaylıkla anlaşılabilecek şekilde, yalın ve samimi bir üslupla kaleme alınmıştır. Anlattığı olaylar, verdiği subay isimleri, bazı emir ve raporları birebir vermesi açısından kıymetli bir eser olup, harpte yaşayıp gördüklerini dolaysız bir şekilde okuyucuya aktarmıştır. Safiyyüddin Efendi savaş sonrası nahiye müdürlüğü, İstanbul’da polis merkez memurluğu, Trabzon ve Mudanya’da tapu müdürlüğü görevlerinde bulundu. 1 Nisan 1948 tarihinde Mudanya’da vefat etti.

  • 1917’yi bugüne taşıyan bir savaş yolculuğu…

    1917’yi bugüne taşıyan bir savaş yolculuğu…

    Usta sinemacı Sam Mendes’in son filmi “1917”, cephe hattında, 15 kilometrelik insansız ara bölgeyi aşmaya çalışan iki askerin zorlu serüvenini anlatıyor. 1. Dünya Savaşı temalı kült filmler “Gallipoli” veya “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” ayarında bir yapım olmasa da, özellikle muhteşem görselliği ve tekniğiyle fark yaratıyor.

    1917, YÖNETMEN: SAM MENDES; OYUNCULAR: GEORGE MACKEY, DEAN-CHARLES CHAPMAN, COLIN FIRTH; VİZYON TARİHİ: 7 ŞUBAT 2020.

    Tarihler 6 Nisan 1917’yi gösterirken Batı cephesinde, Arras bölgesinde istirahatte olan Onbaşı Schofield (George MacKay) ve Onbaşı Blake (Dean Charles Chapman), General Erinmore’un (Colin Firth) karargahından çağırılır. Verilen görev sıradışıdır. Almanlar ön hat siperlerini boşaltmış görünmektedir. Ancak bunun taktik ve tuzak bir çekilme olduğu ortadadır. Kendilerinden 15 km kadar uzakta olan birliklere karşı, Almanların ertesi sabah hücuma geçeceği haber alınmıştır. Telefon hatları kesik olduğundan, iki onbaşının zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkıp birliğe ulaşması ve bu sürpriz saldırıyı duyurması, durdurması gerekmektedir.

    Blake’in teğmen ağabeyi de sözkonusu taburdadır. İki asker, tüm korkunçluğu ve kasvetiyle yansıtılan ara bölgeye (no man’s land) çıkarlar. Onları zorlu bir yolculuk beklemektedir.

    “Skyfall” ve “Spectre” gibi James Bond filmleriyle de tanınan yönetmen Sam Mendes’in 1. Dünya Savaşı’na katılan dedesinin anılarından yola çıkarak beyazperdeye aktardığı “1917”; yapımcıların uzun süredir ilgilerini esirgediği, geçen yıl sadece Peter Jackson’un savaş sırasında çekilmiş filmleri renklendirmesi ve seslendirmesiyle ortaya çıkan “They Shall Not Grow Old” (Onlar Hiç Yaşlanmayacak) ile hatırlanan 1. Dünya Savaşı’na yeniden bir geri dönüş mü? Bunu zaman gösterecek.

    Film beklendiği gibi özellikle sosyal medyada tartışmalara yol açtı. Askerî tarihçilerin bir kısmı “1917”nin 1. Dünya Savaşı Batı cephesinin arka planını olağanüstü görselliğiyle yansıttığını belirtirken; sıradan bir savaş filmi olduğunu, vakit geçirmek için izlenebileceğini belirtenler de oldu. Her tarih konulu filmdeki gibi, seçilen dönemle bire bir karşılaştırma yapanlar, yaşanan gerçekliğe uymadığını yazanlar da vardı.

    Anıları filme konu olan Alfred Mendes 16 yaşında orduya katılmış. Birlikler arasında haberci olarak görev yapmış. Sam Mendes dedesinin siperlerdeki çamuru hatırlaması nedeniyle ellerini sürekli yıkadığını, birkaç duble rom içtikten sonra savaş anılarını paylaştığını belirtiyor.

    Ünlü oyuncu Colin Firth, filmde General Erinmore’u canlandırıyor.

    Gerçekten de bu filmleri değerlendirmede tarihî arka planı gözden geçirmekte fayda var. 1917 yılı, 1. Dünya Savaşı’nın özellikle Batı cephesi siper muharebelerinin tüm şiddetiyle sürdüğü, tarafların birkaç telörgü hattıyla korunan derin siperlerde birbirlerini kolladıkları, zaman zaman da yoğun makinalıtüfek ve topçu bombardımanına karşı hücuma kalkıp binlerce ölü ve yaralı verdikleri dönem. Arras civarında Almanlar, Şubat ve Mart 1917’de “Alberich Operasyonu” adı verilen 25-30 km arasında değişen taktik bir geri çekilmeyle cepheyi Hindenburg hattına almışlar; kuvvetten tasarruf ederek savunma hatlarını daha da güçlendirmişlerdi. Tabii terkettikleri siperleri bubi tuzakları ile donatmayı, köy ve kasabaları yakıp yıkmayı da unutmadan…

    Eksiler-artılar 

    Tarihî filmlere meraklı seyirci, bir ağabeyin savaş alanından kurtarılması konusuyla Steven Spielberg’in “Er Ryan’ı Kurtarmak” veya bir habercinin karargahtan haber getirerek son anda hücumun yapılmasını durdurmaya çalışan sahnesiyle Peter Weir’in “Gallipoli” filmini çağrıştırdığını farkedecektir. Ancak “1917”, tabiri caiz ise bu iki dev filmin ruhunu taşımaktan uzak. Diyaloglar zayıf. “Er Ryan’ı Kurtarmak”taki “Bir kişi için bunca kişinin canını tehlikeye atmaya değer mi?” veya “Gallipoli”deki “İngilizler yerine Çanakkale’de bizler (Avustralyalılar)  kurban ediliyoruz” gibi cümlelerle sembolleşen sorgulamalar son derece hızlı geçilmiş ve etkileyici değil. Ayrıca Alberich Operasyonu sürecinde, ilgili bölgelerde böyle bir olayın gerçekleşmesi teknik olarak pek mümkün görünmüyor. 

    Ancak hakkını teslim etmek gerekir ki, bu eksiklikler muhteşem bir görsellik ile dengeleniyor. Sadece bu bile, filmi 1. Dünya Savaşı’nı ileri sinema tekniğiyle en iyi yansıtan film yapmaya yetebilir. Özellikle Batı cephesinin Arras bölümünü içeren çamur denizi haline gelmiş, kraterlerle dolu ara bölgede telörgülerin, hayvan leşlerinin, ayağı-bacağı kopmuş, çamur içerisinde iskelete dönmüş cesetlerin arasında yapılan yolculuk ve kuşkusuz sinema tarihinin en etkileyici finallerinden biri olmaya aday son sahne, tüm bu zaafları kapatıyor. “1917” filmi, toplamda bir “Batı Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok” değil kuşkusuz. Ancak mesajını daha ziyade görsel tasarımıyla vermeye çalışmış, bu dönemin ruhuna uygun bir film..

    Tehlikeli görev 1917 filmi, cephe hattında kritik bir haberi komşu birliklere ulaştırmaya çalışan iki askerin yaşadıklarını anlatıyor.

    Ve Türkiye…

    Bir de kendimize bakalım. Yapımcılarımızın 1. Dünya Savaşı’nın herhangi bir dönemini konu alan tarihî film çekme konusunda ilgisizliği, isteksizliği üzücü. Hamaset ve propaganda için yapılan filmlerin kalıcı olmadığı ortada. İhtiyat Zabiti Faik Tonguç’un tifüsün vurduğu, evlerinin pencerelerinden bile cesetlerin sarktığı Narman’a birliğiyle girdiğindeki duyguları henüz beyazperdede göremedik. Şevket Süreyya’nın milliyetçi bir gençten 1. Dünya Savaşı’nın kaotik sürecinde idealist bir Bolşevik’e dönen Suyu Arayan Adam’ının; Irak cephesinin her türlü zorluğunu yaşayan, lafını hiç esirgemeyen, aynı cephedeki eniştesine verilen cezaya ve yardım edemeyip şehit olmasına kahrolan Yüzbaşı Selahattin’in; Medine’de aylarca Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah’ın Bedevi kuvvetlerine karşı direnen, askerlerine çekirge yedirmek zorunda kalan Fahrettin Paşa’nın; Kerevizdere’de şehit olmadan hemen önce günlüğüne not düşen İbrahim Naci’nin; Diyale nehrinden birliklerini geçirmek için Hanikin kasabasındaki tüm kapıları pencereleri zorla toplayıp köprü yaptıran Ali İhsan Sabis Paşa’nın öyküleri henüz sinemaya taşınmadı. Savaşta giderek ateizme kayan ihtiyat zabiti İsmail Hakkı Sunata’dan, daha da dindarlaşan Binbaşı Mehmet Hilmi Bey’e sayısız insan öyküsü beyazperdede yansıtılmayı bekliyor. Umarım “1917” yapımcılarımızdaki bu isteği tetikler!

  • Bir yıldız düşüyor: Judy Garland

    Bir yıldız düşüyor: Judy Garland

    Hollywood sistemi içinde çocuk oyuncu olarak başlayıp 25’ten fazla filmde rol almış, sesiyle insanları büyülemiş çok yetenekli bir artist, bir şarkıcı: Judy Garland. Adını taşıyan film, esas olarak sanatçının son dönemini ele alıyor ve başroldeki Reneé Zellweger bu performansıyla Oscar’ı alacak gibi görünüyor.

    JUDY GARLAND
    Yönetmen: Rupert Goold
    Yazarlar: Tom Edge (Senaryo), Peter Quilter (“End Of The Rainbow”)
    Başroller: Renée Zellweger, Jessie Buckley, Finn Wittrock
    Kostüm: Jany Tamime
    Yapım Tasarımı: Kave Quinn
    Sinematografi: Ole Bratt Birkeland

    Yorgunluğunu, acılarını ve hayatın yıpratmışlığını titrek bir gülümsemenin ardına saklamaya çalışan bir kadın, “kaymış” bir yıldız; orta yaşında geçinebilmek ve çocuklarına bakabilmek için hâlâ turnelere ve konserlere çıkmak zorunda. New York konser serisinin sonunda eline tutuşturulan 150 dolar ve iki küçük çocuğuyla taksiye binmiş otele dönerken, borçlarından dolayı odasının boşaltıldığını ve o gece kalacak yerlerinin bile olmadığını henüz bilmiyor. Bu zorlukla hayata tutunmaya, çocuklarına iyi bakmaya çalışan ama gece başını sokacak bir evi bile olmayan kadın, Judy Garland…

    Tüm zamanların en sevilen klasiklerinden Oz Büyücüsü’nün yıldızı; Hollywood stüdyo sistemi içinde çocuk oyuncu olarak başlayıp 25’ten fazla filmde rol almış, aynı zamanda sesiyle insanları büyülemiş, konserler vermiş, albümler kaydetmiş çok yetenekli bir artist, bir şarkıcı. Çok küçükken içine düştüğü sömürgen stüdyo sisteminin de ruhunda açtığı yaralarla, alkolle ve sakinleştirici ya da yükseltici haplarla hayatta kalmaya çalışıyor; bağımlılıkları, kırılganlığı onu uçurumun kıyısına sürüklüyor; taa ki hayatı tam Hollywood yıldızlarına “yakışan” bir aşırı doz ölümüyle 47 yaşında son bulana dek.

    Judy Garland’ı hayatının son döneminde, Londra’da verdiği 1968’deki son konser dizisinin öncesi ve sonrasında işleyen “Judy” filmi, başroldeki Reneé Zellweger’in muhteşem geri dönüşü olarak algılandı. Atipik bir A listesi oyuncu olan fakat hem Hollywood’un hem de sinema seyircisinin çok sevdiği (Bridget Jones serisi, Jerry Macguire, Nurse Betty, Chicago) ama bir süredir ortalıkta görünmeyen Zellweger, Golden Globe dahil olmak üzere şimdiden birçok en iyi kadın oyuncu ödülünü topladı. Ve bu yıl Oscar’ı da alacak ya da almalı.

    Judy Garland, 1922-1969.

    Zellweger filmin neredeyse her sahnesinde yer alıyor; müthiş beden dili, mimikleri, ses tonu, karakterin değişik ruh hallerinde sergilediği nüanslı oyunculuk tüm yeteneklerini ortaya döküyor; üstelik çok da güzel şarkı söylüyor. Ortalardan yokolup böyle güçlü bir rolle geri dönme hikayesi de, sürekli yeniden sahnelere geri dönmesiyle tanınan Garland’ı biraz andırıyor. Ancak asıl etkileyici olan -birçok iyi biyografi filminde izlediğimiz gibi- karaktere kendini tamamıyla kaptırmaması, bir Judy Garland kopyası olmaya çalışmaması. -Filmde sürekli olarak Judy’nin içinden bir Reneé, Reneé’nin içinden bir Judy çıkıyor. Canlandırdığı karakterle düet yapar gibiler. Böyle bir performansa zor rastlanır.

    Judy Garland 1922’de üç kızkardeşin en küçüğü olarak Frances Ethel Gumm ismiyle Minnesota’da doğdu. Anne-babası vodvil sanatçısıydı; sahneyle çok erken, 2.5 yaşında tanıştı. O henüz 4 yaşındayken aila California’ya taşındı ve anne bir trio olarak lanse ettiği üç kızının menajerliğine başladı; sahne karizması ve şarkı söyleme yeteneği tüm ailede vardı. 1935’te Metro-Goldwyn-Meyer stüdyosunun sahibi Louis B. Meyer besteci Burton Lane’i kızkardeşleri dinlemeye gönderdi ve bunun sonucunda Judy’nin ailesiyle hemen kontrat yaptı. Judy henüz 13 yaşındaydı; ne tam bir çocuk yıldız materyali ne de yetişkin rolleri için uygun…

    Zellweger farkı Judy Garland’ı canlandıran Reneé Zellweger, Judy Garland’ın kopyası olmaya çalışmadan mükemmel bir performans ortaya koyuyor.

    Fakat üç yıl sonra onun için mükemmel bir rol geldi; Oz Büyücüsü’ndeki hülyalı Dorothy Gale karakteri. “Judy” filminde sık geri dönüşlerle “Oz Büyücüsü”nün çekim dönemlerine ve stüdyoda yaşananlara tanık oluyoruz. Oz ülkesine giden yolun altın taşlarla kaplı olmadığını da böylece görüyoruz. Stüdyoda tam bir tiranlık hakim. Çocuk yaştaki oyuncular çok uzun saatler çalıştırılıyor. Judy, film çekimleri boyunca kilo almasın diye neredeye aç bırakılıyor, en ufak itirazında ürkütücü bir karakter olan Meyer tarafından yerine başka birinin derhal bulunacağı ima ediliyor. En korkuncu da, açlığa dayanması için verilen uyarıcı, uyuyabilmesi için verilen sakinleştirici haplar!

    Judy Garland kendisine çizilen “masum komşu kızı” tipinden çıkamıyor; henüz hayatının ve kariyerinin çok başındayken ileride yaşayacağı problemlerin zemini hazırlanıyor. Boyu kısa; dönemin diğer müthiş güzel oyuncuları Lana Turner, Elizabeth Taylor kadar güzel değil; bu yüzden kendine güveni de az. Sonuçta gittikçe kötüleşen alkol ve hap bağımlılığı yüzünden işleri aksattığı, setlere geç geldiği ya da hiç gelmediği için MGM’le kontratı feshediliyor. Birkaç kez hastaneye ve rehabilitasyon merkezlerine yatıp çıkıyor. Ama bütün bunların yanında beş kez evlenmeyi ve en büyüğü Liza Minelli olan üç çocuk sahibi olmayı da beceriyor.

    Gayet başarılı bir film ve müzik kariyeri olmasına, ödüllere, dünyanın çeşitli yerlerinde konser salonlarını doldurmasına rağmen sürekli kendinden şüphe ediyor, yeterince yetenekli ve güzel olmadığına inanıyor. Bu güvensizlik bağımlılıklarla birleşince, alkollü sahneye çıkıp rezil olmalar, ödenemeyen borçlar, parasızlık, çocukların velayetinin kaybedilme noktasına gelinmesi gibi dibe vurduran sonuçlar doğuruyor. Sonuç, 34 yıllık dolu dolu ama sürekli aşağı doğru bir ivmeyle ilerleyen bir Hollywood ve sahne kariyeri ve 47 yaşında aşırı dozla gelen trajik ölüm.

    Daha çok oyuncunun bu son dönemine odaklanan “Judy”nin en büyük başarısı Reneé Zellweger’in performansı. Bununla birlikte filmin çok iyi yaptığı başka şeyler de var: Örneğin ikinci Oscar adaylığı olan makyaj, dinamik bir görsellik, mükemmel yan karakterler (özellikle Judy’nin Londra turnesi boyunca asistanlığını yapan ve gerçekten her halini çeken soğukkanlı Rosalyn Wilder rolünde Jessie Buckley ve kendinden 13 yaş genç son kocası/ menajeri, bir partide tanıştığı ve ayaklarını yerden kesen adam Mickey Deans rolünde Finn Wittrock), yine mükemmel bir prodüksiyon ve kostüm tasarımı (Hollywood buralarda asla yanlış yapmaz!) gibi.

    Filmde Judy Garland’ın kendisinden 13 yaş küçük son kocası Mickey Deans’i Finn Wittrock canlandırıyor.

    Film, Peter Quilter’in Olivier ve Tony gibi prestijli ödüllere aday gösterilen “West-End” ve Broadway oyunu “End of the Rainbow/Gökkuşağının Sonu”ndan uyarlanmış. Bu bakımdan sahne geçişleri, diyaloglar, kısacası senaryo da çok iyi; müzikler zaten harika… Fakat “Judy”yi asıl unutulmaz ve etkileyici kılan hiç kuşkusuz Zellweger’in bu trajik karakteri tüm yönleriyle kuşatan; zaafları, yetenekleri, espri yetisi, hayalkırıklıkları, ve karmaşık iç dünyasına rağmen hayatta kalma, etrafa kafa tutma konusundaki gücüyle portreleyen; fakat bunun içine büyülü bir şekilde kendini de katan performansı.

    “Judy” bir Hollywood’un yıldızının başarı/düşüş hikayesi olmasının yanında stüdyo sisteminin gaddarlığı, bu sistemdeki çocuk ve çalışan sömürüsü, şov dünyasının acımasızlığı üzerine de çok şey söylüyor. 2019’un en iyi yapımlarından biri olduğu kuşku götürmez.