Etiket: Sayı:69

  • Avrupa’nın kilidi, haritaların ve savaşların merkezi

    Avrupa’nın kilidi, haritaların ve savaşların merkezi

    1. Dünya Savaşı’nın ertesinde başlayan ve merkez coğrafyasında Polonya’nın bulunduğu iktidar mücadeleleri, son 100 yıldır dünya tarihini şekillendiriyor. Versailles Antlaşması’ndan Bolşeviklere ve Nazilere, 2. Dünya Savaşı’ndan Soğuk Savaş dönemi ve sonrasına uzanan sürecin analizi.

    Yakın tarihin en önemli olaylar kümesi, 1. Dünya Savaşı sonunda kurulmaya çalışılan ancak birçok açıdan eşsiz bir başarısızlık timsali olan dünya düzenidir. İçsavaşlarda milyonların yokolmasına, diktatörlüklerin kurulmasına ve 2. Dünya Savaşı’nın kaçınılmaz hale gelmesine yol açmıştır. 100 yıl önce belirgin olarak ortaya çıkan sorunlar 100 yıl sonra hâlâ sürmekte olup, sonu görünmemektedir.

    2. Dünya Savaşı, 1919 Versailles Antlaşması’nın doğrudan sonucudur ama bunun devamı olarak hâlâ farklı şekillerde süren Soğuk Savaş’ın da aslında 1918-19’da başladığı görüşünde haklılık payı vardır. Nihayet, gene 1918-1920’de yapılan antlaşmalarla kurulan kimi ülkeler kısa sürede rejim değişikliklerine uğramalarına rağmen -veya belki tam da bu nedenle- 1990’dan beri ardı ardına saldırıya uğramış ve parçalanmıştır ki, Yugoslavya, Irak, Suriye ve -kuruluş tarihi az farklı olsa da- Libya örnek verilebilir. Gene aynı dönemde kurulan Çekoslovakya ise savaşsız bölünerek tarihte bir dipnot haline gelmiştir.

    Versailles ve sonun başlangıcı Versailles Antlaşması, Almanya için çok ağır şartlar getiriyordu. Almanya, İtilaf ültimatomunun sona erdiği 24 Haziran 1919’da, sürenin bitmesine 19 dakika kala antlaşmayı imzaladı.

    1920’ye gelindiğinde -Balkanlar’da Osmanlılar aleyhine yapılan değişiklikler ve Alman Birliği’nin kuruluş sürecinde Bismarck ile Moltke’nin küçük fetihleri dışında- 1820’den beri aynı kalan coğrafya atlaslarındaki siyasi haritaların hepsi işe yaramaz hale gelmişti. Bu dönemde İskandinavya’nın iki kuzey ülkesi ve İber Yarımadası dışında kıtada hemen her ülkenin sınırları değişime uğramıştı. Bunun ötesinde pek çok ülke, acil politik ve ekonomik sorunlarla, göçlerle, açlıkla, ihtilallerle karşı karşıyaydı. Bu sorunların bir kısmı hâlâ can yakmaya devam etmektedir.

    “Tüm bu sorunların başlangıç noktası nedir?” diye bir tespit yapamayız; çünkü her dönem daha öncekilerin birikimi üzerine gelişir. Bununla birlikte dönemlerin bilgisini birleştirmek büyük resmin görülmesini kolaylaştırır. Şimdi 1919’a dönelim.

    1916’nın çamurunda 1. Dünya Savaşı sırasında, Avusturya-Macaristan ordusunda Ruslara karşı savaşan Polonyalı askerler çamurun içinde…

    Alman başkanın müthiş öngörüsü

    Mustafa Kemal’in istiklal mücadelesini başlatmak üzere Samsun’a hareket ettiği İzmir’in işgal günlerinde, Almanya büyük bir çalkantı içerisindeydi. Versailles Antlaşması’nın koşulları Mayıs başında Alman halkına açıklandığında Meclis Başkanı Constantin Fehrenbach “inanılmaz olan gerçekleşti, düşmanlarımız önümüze en karamsarlarımızın bile korkularını aşan bir antlaşma koydular” diyordu. Başkan ve hükümet 8 Mayıs’ta koşulları “tahammül ötesinde” ve “gerçekleştirilmesi imkansız” olarak niteleyen bir bildiri yayımladı.

    Bütün Almanya protestolarla çalkalanıyor, ancak geçen her saat ülkenin direniş için birlikten uzak olduğunu açığa çıkarıyordu. Dört savaş yılı ve mütarekeye rağmen hâlâ süren abluka Alman halkının direniş ruhunu ezmekle kalmamış, ülkeyi fiziki olarak da tüketmişti. “Asla imzalamamalıyız” feryatları kısa sürede “imzalamaktan başka çaremiz yok” mırıltılarına döndü. Bu günlerde Fehrenbach’ın İtilaf Devletleri’ne şu uyarısı tarihi bir öngörü olarak literatüre geçecekti: “Kendi çocuklarınızı ve torunlarınızı düşünün; çünkü antlaşmanın eziyetleri Almanya’da, en küçük yaşlarından itibaren bu kölelikten kurtulma azmiyle yetişecek bir nesil yaratacaktır”. Nitekim Naziler bu neslin nefreti üzerinde yükselip iktidara geldiler. Bu arada ordunun başındaki Wilhelm Gröner, Versailles’daki heyetin askerî üyesi General von Seeckt’ten (savaşın son 10 ayında Osmanlı ordusunun Genelkurmay başkanlığını yürütüyordu) tüm bilgileri alıyor ve antlaşmanın imzalanmaması halinde silahlı direniş olasılıklarını inceliyordu. Soruşturma için bölgelere gönderdiği subayların raporları genel bir direnişin olanaksızlığı konusunda birleşiyordu. Çaresizlik içinde alınan kabul kararı İtilaf ültimatomunun sona erdiği 24 Haziran’da, sürenin bitmesine 19 dakika kala Clemenceau’nun önüne geldi. Dört gün sonra Versailles Antlaşması imzalandı.

    Tarihî uyarı

    Alman Meclis Başkanı Fehrenbach 1919’da Versailles Antlaşması’nın ağır koşullarını eleştirmiş ve İtilaf Devletleri’ne şu tarihî uyarıda bulunmuştu: “Kendi çocuklarınızı ve torunlarınızı düşünün; çünkü antlaşmanın eziyetleri Almanya’da, en küçük yaşlarından itibaren bu kölelikten kurtulma azmiyle yetişecek bir nesil yaratacaktır”.

    Spartakist ayaklanması ve Freikorps unsuru

    1919’da Almanya’da geleceği şekillendiren bir dizi hadise daha gelişmekteydi. Bunlardan birincisi yılın başlarındaki Spartakist ayaklanmalarının ve diğer bölgelerdeki komünist hareketlerin bastırılması; ikincisi de “aşağılık bir ırk” olarak görmeye koşullanarak nefret ettikleri Polonyalılara terketmek zorunda kaldıkları toprakların ve buradaki Alman ahalinin savunulmasıydı. Ayrıca Baltık Almanları da önemli bir sorundu. 1919’da Almanya’da genel kanı, İtilaf orduları karşısında çaresiz oldukları ama doğudaki sınırları koruyabilecekleri şeklindeydi. 15 Ocak 1919’da Berlin’deki 3 bin kişilik Freikorps birliği, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’i öldürerek Spartakist ayaklanmayı bastırdı. Bunlar savaşın sona ermesinden sonra oluşan anti-komünist milisler olup çoğunluğu eski subay ve askerlerden oluşuyordu. Berlin’deki milisler, ülkedeki 65 farklı Freikorps birliğinden sadece birisiydi. Mayıs ayında Bavyera’daki sovyet benzeri bir ayaklanmayı bastırdılar, diğer bölgelerde de solculara göz açtırmadılar. Ancak esas olarak Polonya ve Baltık kıyılarında savaştılar.

    Spartakist ayaklanması Almanya’da Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in öne çıktığı Spartakist ayaklanması 1919 başında kanlı biçimde bastırıldı. “Dünya Devrimi” perspektifi büyük yara alacaktı.

    Freikorps’un bir kısmı Doğu cephesinde savaşmış askerler olup, amaçları burada Baltık Almanları ile birlikte Germen egemenliğinde bir devlet kurmak ve bu verimli topraklarda yerleşmekti. Bunlar İtilaf Devletleri’nin Alman askerlerinin Baltık ülkelerinden hemen çekilmemesi yönündeki taleplerinden yararlandılar. İngiltere ve Fransa, Kızılordu’nun buraya girmesini istemiyordu. Estonyalılar Alman askerlerini istemedi ve İskandinav ülkelerinden, daha çok İsveç ve Finlandiya’dan gelen gönüllüler ve İngiliz donanması sayesinde Kızılordu’yı durdurdular. Letonyalılar ise Alman yardımını istediler. Freikorps, 19 Mayıs 1919 günü Riga’yı aldı ve burada büyük bir katliam yaptı. Ancak Alman hakimiyetinde bir devlet kurmayı başaramadan çekilmek zorunda kaldılar.

    Baltık ülkelerindeki Germen varlığı 12. yüzyıldan itibaren Töton Şövalyeleri’nin adım adım yaptıkları fetihlerle varlık bulmuş, Polonya’nın üçüncü paylaşımından sonra Almanya ile Rusya sınırdaş olmuştu. Her iki ülke de Polonya millî varlığını ortadan kaldırmak için köylüleri topraklarından göçe zorlamaktan, gençleri askerî ve sivil okullara kaydetmeye kadar akla gelen her türlü asimilasyon yöntemini kullanmıştı. Versailles Antlaşması ile bağımsız bir Polonya’nın kurulması, her iki devlet için de tahammül edilemeyecek bir şeydi.

    Anti-komünist milisler 1. Savaş’ın sona ermesiyle oluşan anti-komünist milisler, 65 farklı Freikorps birliğinden oluşuyordu. Spartakist ayaklanmasının yanısıra, diğer bölgelerdeki komünist hareketlerin bastırılmasında da başroldeydiler.

    Bağımsız Polonya neden istenmiyor?

    Baltık’a çıkan Danzig koridoruyla Almanya’nın coğrafi olarak ikiye bölünerek Doğu Prusya’daki Königsberg ve havalisinden kopmaları; Almanların Nazizme yönelişini kuıvvetlendiren bir unsur olacaktı. Eylül 1939’da 2. Dünya Savaşı’nı başlatan olay da burada çıktı. Almanya ve Rusya 1939 Ağustos’unda Ribbentrop-Molotov Antlaşması’yla Polonya’yı tekrar paylaşmaya karar verdikten bir hafta sonra Hitler orduları harekete geçti. On beş gün sonra da Sovyet orduları doğudan girerek son direnişlerini yapmakta olan Polonyalıları arkadan vurdu. Kızılordu’nun yaptığı ilk işlerden biri, en az 4 bin Polonyalı subayı Katyn Ormanı’nda kafalarından vurarak kurşuna dizmek oldu. İki ülke de Polonya’nın liderlerini ve entelektüellerini yokederek, bu ulusu bir daha toparlanamayacak halde bırakmayı amaçlamıştı (Bu konuda diğer çok çarpıcı bir örnek de, 1944 yazında Varşova’ya birkaç kilometre mesafeye gelmişken Kızılordu’nun tam 5 ay bekleyerek Almanların bu kentte ayaklanan Polonya millî kuvvetlerini katletmesini izlemesidir).

    Polonya’yı paylaşma antlaşması Almanya ve SSCB, 1939 Ağustos’unda Ribbentrop-Molotov Antlaşması’yla Polonya’yı tekrar paylaşmaya karar verdikten 1 hafta sonra Hitler orduları harekete geçti. 15 gün sonra da Sovyet orduları doğudan girerek son direnişlerini yapmakta olan Polonyalıları arkadan vuracaktı.

    General von Seeckt 7 Temmuz 1919 tarihinde Alman ordusunun başına getirildiğinde, emrindeki kuvvet Versailles Antlaşması uyarınca en çok 4.000’i subay olacak şekilde 100.000 kişiye indirilmişti. Seeckt bir yandan ülkede istikrarı sağlamak diğer yandan bu küçük orduyu ileride hızla büyüyecek şekilde yeniden örgütlemek gibi iki önemli işi başaracaktı. Freikorps’u lağvetmesi gerekiyor ama onlara doğuda ihtiyacı olduğu için işi yavaştan alıyordu. Nihayet 1920’de bu birlikleri lağvetti ama, gerektiğinde yardımcı bir güç oluşturacak şekilde önde gelen unsurlarıyla irtibat halinde oldu. Freikorps birliklerindeki subayların birçoğu, sonraki yıllarda Röhm önderliğinde SA’ya katıldı veya Nazi hiyerarşisinde en yüksek makamları işgal ettiler. Her halükarda, von Seeckt’in Polonya meselesine bakışını özetlediği 1922’ye ait şu sözler çok açıklayıcıdır:

    “Polonya, Almanya için Doğu sorununun özüdür. Polonya’nın varlığı Almanya’nın hayati çıkarlarıyla uzlaşmaz; ayrıca tahammül edilebilir bir durum değildir. Polonya ortadan kaldırılmalıdır ve zaten kendi iç zaafları ile Rusya tarafından yıkılacaktır. Polonya, Rusya için bizim için olduğundan daha tahammül edilemez bir olgudur. Rusya asla buna katlanmayacaktır. Polonya -aynı zamanda- Versailles Antlaşması’nın temel dayanaklarından birisidir. Polonya olmazsa bu antlaşma çöker. Fransa güç yitirir. Polonya’yı ancak Rusların yardımıyla yokedebiliriz”.

    Katyn Ormanı Katliamı 1940’ın Mayıs ayında Sovyet gizli servisince gerçekleştirilen ve 22 bin civarında Polonyalı asker ve sivilin topluca katledildiği Katyn Ormanı Katliamı, 2. Savaş’ın en büyük kitlesel cinayetlerinden biriydi. Rusya 2000’lerin başında sorumluluğu kabul etti ama büyük tazminat tehdidi karşısında bunun bir savaş suçu ve kitlesel katliam olduğunu reddetti.

    Katliam, yine katliam

    Ve nitekim tam da böyle oldu. Eylül 1939’da Ruslar ve Almanlar iki yandan girerek Polonya’yı 6 yıl sürecek bir felakete mahkum bıraktılar. Hitler iki cepheli savaştan kaçmak için Rusların Baltık’ı ve Polonya’nın doğusunu işgaline razı oldu. Fransa’yı rahatça yendikten sonra 1941’de bu bölgeleri kendileri işgal edip yeni katliamlar yaptılar. Sonrasında, 1944-45’te Ruslar hızla batıya ilerlerken tekrar son derece acımasız katliamlara giriştiler. Polonya 1945’te yüzlerce kilometre batıya kaydırılarak yeniden kuruldu ama, Baltık ülkeleri bağımsızlıklarını ancak 1990’dan sonra kazanabildi (Vaktiyle bu bölgeden Almanların tasfiyesi sözkonusu olmuştu; şimdi buradaki Rus azınlıkların gönderilmesi için çatışmalar yaşanıyor).

    Bolşevikler 1917 Ekim’indeki darbe ile iktidarı aldıktan sonra, Polonya, Finlandiya ve Ukrayna’nın bağımsızlığını tanıdılar ama kısa süre sonra bu sadece kağıt üzerinde kaldı; her üç ülke de bağımsızlık savaşı yapmak zorunda kaldı. Sovyetler’in ikiyüzlü politikası, bu ülkelere sözde bağımsızlık tanımak ama kendi atayacakları komünist memurlar vasıtasıyla fiili yönetimi elde tutmaktı. Finliler Aralık 1918 ile Nisan 1919 arasında Kızılordu’yu ardı ardına yenerek bağımsızlık savaşlarını kazandılar; Ukraynalılar ise kaybettiler. 1941’te Alman ordularını millî giysileriyle dans ederek karşılayan Ukraynalılar, birkaç hafta sonra Nazi katliamlarıyla karşı karşıya kalınca ayıldılar ama, bir kısmı sonuna kadar Bolşeviklere karşı savaşarak batıya çekildi.

    Alman generalin büyük başarısı

    General von Seeckt, 7 Temmuz 1919’da Alman ordusunun başına getirildi. Emrindeki kuvvet, Versailles uyarınca 100 bin kişiye indirilmişti. Seeckt bir yandan yenik ülkede istikrarı sağlayacak diğer yandan bu küçük orduyu ileride hızla büyüyecek şekilde yeniden örgütleyecekti.

    1919’da Polonya çok uzun mücadelelere gebeydi. Aslında 1918 Aralık’ta Polonya’da bir Komünist Partisi kurulmuş ve bazı yerel başarılar kazanmıştı ama, Batı’dan yardım alan Polonya hükümeti bunları bastırdı ve kanun dışı ilan etti. Ezilen her ülkede daha çok görüldüğü gibi Polonya sosyalist hareketi de milliyetçiydi ve bu nedenle Moskovacı komünistler kısa sürede tecrit edilebildi. Baltık ülkelerinde de durum farklı olmadı. Komünistler önce Alman ordusu tarafından süpürüldü. Almanya teslim olunca buradaki birlikler hemen terhis edilmedi. Bir süre daha burada kaldıktan sonra Müttefikler tarafından çekilmeye mecbur bırakıldılar. İçsavaşlar komünistlerin aleyhine sonuçlanırken, Polonya da kendisi için çizilmiş bulunan Curzon Hattı’nı 200 mil aşarak Vilna’yı aldı. Bu sıralar Rusya’da içsavaş yaşanıyor ve Beyaz Ordu 1919’da Ukrayna’da başarı kazanıp Moskova’yı tehdit eder hâle geliyordu. O yılın Kasım ayında eski bir sosyalist ve savaşta Polonya Lejyonu’nun lideri olan milliyetçi lider Józef Pilsudski, Magdeburg’ta bulunduğu hapishaneden serbest bırakıldı ve Polonya’nın ilk devlet başkanı oldu.

    Pilsudski etkisi

    Pilsudski, Polonya’nın bağımsızlığının önce Rusya’nın Almanya ve Avusturya tarafından, sonra da onların İtilaf Devletleri tarafından yenilmesine bağlı olduğunu tespit etmişti. Bu amaçla 1914-17 arasında Polonyalılardan oluşan bir lejyonun başında Avusturya ordusunda Rusya’ya karşı savaştı. Bunu aynı zamanda müstakbel Polonya ordusunun subaylarını yetiştirmek için bir fırsat olarak gördü. Rusya savaştan çekilirken Almanlar ondan kesin bağlılık sözü istediler ve bunu alamayınca kendisini tutukladılar. Serbest kalınca, 123 yıl önce üç imparatorluk tarafından paylaşılmış olan Polonya’nın ilk başkanı olmak için ondan daha uygun bir aday bulunamazdı.

    İlk işi, Fransızların yardımıyla millî orduyu güçlü bir hale getirmek oldu. 1920 Nisan’ında Bolşeviklerle savaş halinde olan, ancak Galiçya için Polonyalılarla çatışan Ukraynalı milliyetçi lider Symon Petliura ile anlaşma yaptı. Buna göre Ukraynalılar Doğu Galiçya’daki iddialarından vazgeçecek, buna karşılık Polonyalılar da Ukrayna’nın Bolşeviklerden geri alınması için Petliura’ya yardım edeceklerdi. Polonya ordusu Mayıs’ta Ukrayna’ya girerek Kiev’e kadar ilerledi ama ikmal üslerinden uzaklaşınca dara düşüp çekilmek zorunda kaldı. Bu kez Kızılordu onları izleyerek Polonya topraklarına girdi ve Bialystok’da Polonyalı komünistlerden oluşan sözde devrimci bir komite kurdu. İşgal gerçekleşince bunlar Polonya’da hükümeti oluşturacaktı.

    Bolşevikler iktidarlarının ilk yıllarında ihtilallerinin başarısından emin değillerdi. Geçen günler devrimin romantizmini silip süpürdü ama bu bir anda gerçekleşmedi. 1920’ye gelindiğinde içsavaşların çoğunu kazanmış olup, milyonları bulan bir ordu kurarak Çarlık topraklarının geri kazanılması için mücadeleye girişmişlerdi. Mikhail Tukhaçevski, Polonya Savaşı sırasında Varşova kapılarına yaklaşınca; o dönemde dünyanın en güçlü sosyalist hareketinin bulunduğu Almanya’da Spartakistlerle birleşip devrimi yaymayı, hâlâ sallantıda hissettikleri iktidarlarını onların desteğiyle sağlamlaştırmayı düşündüler. Ne var ki Polonya, Fransızların desteğiyle kuvvetli bir ordu kurmuştu; zira Fransız liderleri bu ülkeyi Almanya’yı doğudan ve Rusya’yı batıdan sınırlayacak bir güç olarak düşünüyorlardı. 1918 Kasım’ında 24 tabur, 3 süvari müfrezesi ve 5 bataryadan ibaret Polonya ordusu; 1919’da 100 tabur, 70 müfreze ve 80 bataryaya ulaşmış; 1920’de ise 21 tümen ve 7 süvari tugaylık bir güç olmuştu; ancak tecrübe eksiklikleri büyüktü.

    Önce kadınlar ve çocuklar… 2. Dünya Savaşı süresince, Polonya’da 6 milyona yakın sivil hayatını kaybetti. Bunların çoğu kadınlar ve çocuklardı.

    Tukhaçevski’nin saldırısı Polonyalıları geri sürerken, Semyon Budyonny’nin süvarileri de cephe gerilerine sarkan akınlarla panik yarattı. Ne var ki cepheyi 500 kilometre ileri taşıdıktan sonra, bu defa Ruslar ordularını ikmalde büyük güçlük yaşamaya başladı. Buna rağmen Varşova’ya bu kadar yaklaştıktan sonra dönemiyor, hatta duramıyorlardı. Pilsudski durumu izliyor, etrafını saran genel telaşa kapılmadan karşı taarruz için uygun anın gelmesini beklerken, General Władisław Sikorski komutasında yeni bir ordu kuruyordu. Nihayet 17 Ağustos 1920’de hücum kararı aldı. 14 Ağustos günü Ruslar kente 15 kilometre mesafeye gelmiş ve ertesi gün kentin komutanı Franz Halder taarruzun bir gün öne alınmasını istemişti. Pilsudski kentin üzerindeki baskıyı gözönüne alarak bunu kabul etti. 16’sında Brest-Litovsk yolu üzerinde çok başarılı bir taarruz yapıldı ve birkaç gün içerisinde 150 kilometre ilerledi. Tukhaçevski dağılan birliklerini toparlayamadı; 40 bin asker Almanya’ya sığınırken, 60 bini burada, 50 bini Minsk yolunda esir edildi. Polonyalılar 321 top, 1.023 makinelitüfek ve 10 bin araba malzeme ele geçirdiler. Ekim başında ateşkes, 18 Mart 1921 tarihinde de 1939’a kadar geçerli olacak sınırları çizen Riga Antlaşması yapıldı. Ruslar, mecburiyet altında imzaladıkları bu antlaşmayı hiçbir zaman içlerine sindiremeyeceklerdi.

    1939 Ağustos’unda Baltık ülkeleri ve Baserabya’yı yeniden işgal etmelerinin de tanınması karşılığında Hitler ile anlaşarak Polonya’yı tekrar paylaştılar. Hitler, Sovyetler’e istedikleri her tavizi vermeye hazırdı; zira başkasının kesesinden onlara verdiklerini zaten birkaç yıl sonra geri alacağını düşünüyordu.

    2. Savaş sonunda tekrar ezilen Polonya 2. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Kızıl Ordu karşısında geri çekilen Alman birlikleri, Polonya topraklarını terkedecek; Rusların Varşova kapılarında bilinçli olarak durması sonucu tekrar toparlanarak ülkedeki direniş kuvvetlerini ezecek; Kızıl Ordu daha sonra “problemsiz” bir Polonya’yı işgal edecekti!

    2. Dünya Savaşı birçok faktöre bağlıdır ama bu pazarlık sonucunda fiilen başlamıştır. Alman ordusu Polonya’yı ezerken, İngiltere ve Fransa’nın hiçbir şekilde destek gönderme olanağı yoktu. Almanya ile Sovyetler Polonya’yı tekrar paylaşacak; Stalin işgal ettiği Baltık ülkelerini hazmederken, Hitler Fransa’yı kısa sürede yenecek; sadece 22 ay sonra Almanya Rusya Sovyetler’e hücum edecekti.

    Türkiye bütün bu gelişmeleri büyük bir endişeyle yakından izlerken, Bulgaristan ve Yunanistan’ı işgal ederek sınırlarımıza dayanan Almanya’nın Sovyetler’e karşı Barbarossa Harekatı’nı başlatmasıyla biraz rahatladı. Hitler ve Stalin birbirleriyle boğuşurken, Türkiye’de yeni bir cephe açmaları çok küçük bir ihtimal haline gelmişti. Ne var ki Almanya yenilirken bu defa Rusya’ya karşı Batı’ya yakınlaşma birçok yeni dert açacak; Türkiye ise Soğuk Savaş’ın cephe ülkesi haline gelerek çok fazla müdahaleye maruz kalacaktı.

    1. Dünya Savaşı, sonraki bütün savaşların anasıdır. Diğer savaşların hepsi şu veya bu şekilde onun devamıdır. Sadece 2. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş değil, bölgemizdeki tüm savaş ve çatışmalar da öyledir. Doğu Avrupa’daki gelişmeler, 1. Savaş sonrasındaki 100 yılın ilk yarısına damgasını vurmuştur. İkinci yarısına ise eski Osmanlı coğrafyasındaki gelişmeler damgasını vurmaya devam ediyor.

    Alman kuvvetlerine direnmeye çalışan Polonyalı direnişçiler.
  • Yerleşiklerin yatağı rahat mı?

    Yerleşiklerin yatağı rahat mı?

    Tarihte bütün göçebeler, “yatak” dedikleri yerleşik düzene özenmemiştir. Macar Türkolog Ármin Vámbéry’nin 19. yüzyılda karşılaştığı bir göçebe kadın, “Nasıl yani, hiç yer değiştirmiyorlar mı? Ancak ölüler yer değiştirmez” demişti. Toroslar’dan genç bir Sarıkeçili ise “şehri nasıl buldun?” soruma “şehre indim, çok basık” diye cevap vermişti. Arazi çalışması ve ayrıntılar üzerine…

    Göbeklitepe’ye rağmen hâlâ yerleşikliği göçebeliğe üstün gördüğümüz için, göçebelikten yerleşikliğe geçiş nasıl olmuştur sorusunu sormayız bile. “İnsanlar hep göçebe kalacak değiller ya… Daha iyi ve daha medeni olan yerleşikliğe geçmelerinden daha tabii ne olabilir” diye düşünürüz. Neyse ki en azından Göbeklitepe konusunda böyle kesin önyargılara varmadan beklemeyi tercih ediyoruz.

    Aslında göçebelikten yerleşikliğe geçiş her zaman tek yönlü bir hareket olarak gelişmemiştir. Örneğin Şah zamanında zorla yerleştirilmiş bazı İran göçebeleri, sonradan tekrar göçebe hayata dönmüşlerdi. Bize bu olayın tek yönlü olduğunu düşündüren, varsayımlarımızdır. Bizim gibi yerleşiklerin bu konuda ne düşündüğü malum. Olaylara göçebeler açısından bakınca  ise yerleşiklik çok özenilecek bir durum değildir. Daha 1967’de Yü Ying-shih’nın Trade and Expansion in Han China adlı eserinde belirttiği gibi, Hunlar döneminde yerleşiklerin ipekli giysileri ile çalılar arasında dolaşmalarının imkansızlığını dile getiren bir Çinli, yerleşiklik ve göçebelikten birinin diğerine üstün olmadığını güzelce ifade etmiştir. Her iki yaşam tarzı da doğaya uyum göstermekle ilgilidir.

    Daha sonra Tunyukuk da, o zaman henüz genç bir şad olan Bilge Kağan’ın kale ve tapınaklar yapma teklifi üzerine “Bizim düşmana karşı uzun zaman direnebilmemizin sebebi, sadece su ve otları izleyerek yaşamamız, oturduğumuz yerin devamlı olmaması, yani devamlı olarak aynı mekanda oturmamamız, yabani hayvanları avlayarak geçinmemiz ve hepimizin silah kullanmaya alışık olmamızdır. Tang askerleri sayıca çok olsa da, bunun pek faydası olmaz; yani bizim arazimizde onların kalabalıklığı pek işe yaramaz. Eğer, kale ve surlar yapıp yerleşir, eski âdetlerimizi değiştirirsek, günün birinde mağlup olur ve Tang tarafından yutuluruz” demişti.     

    Macar Türkolog Ármin Vámbéry, 19. yüzyıldaki seyahatinde karşılaştığı bir göçebe kadına yerleşiklikten bahsedince, kadın “Nasıl yani, hiç yer değiştirmiyorlar mı? Ancak ölüler yer değiştirmez” demişti. 1950’lerde Türkiye’de de göçebeleri yerleştirme teşebbüsü olmuştu; o hadiselerle ilgili Antalya civarından bir Yörük bana “Yukarıdan ormancılar, aşağıdan jandarmalar gelmeseydi biz hiç yerleşmezdik. Aşağıdan geçen jandarmalar köy evi sansın diye nice Yörük evi kirece boyanmıştı” demişti. Toroslar’dan genç bir Sarıkeçili ise “şehri nasıl buldun?” sorusuna “şehre indim, çok basık” diye cevap vermişti

    Kısacası bütün göçebeler tarihte “yatak” dedikleri yerleşik düzene özenmemiştir. Ancak bazılarının kendi hayat tarzlarına ve uğraşlarına uygun geldiği için gönüllü olarak yerleşikliğe geçtiği konusunda bilgilerimiz var. Göçebeler durup dururken “ben yerleşeyim, bir tarlam olsun, ekip biçeyim” diye değil de, daha çok göçebelikte varolan alışveriş, ticaret yoluyla yerleşmiş görünüyorlar. Böyle bir geçişin doğal olarak çeşitli yön ve yöntemleri vardır.

    40 yıl önce Sudanlı göçebeler üzerinde çalışırken karşılaştığım bir durumu hatırlatmak isterim. 1980’de British Library’de, 19. yüzyılda Sudan’a gitmiş seyyahların eserlerini okuyordum. Benim ilgilendiğim Sudan’ın kuzeydoğusunda bulunan Şukriye kabilesi, 19. yüzyılda tek başlı hiyerarşik bir düzene geçmeye başlamıştı. Bu değişimde onların özellikle ticaret yolları üzerinde hakimiyet kurmaya çalıştıkları görülüyordu. Bu hakimiyet, mevcut yolların yanında yeni yollar açmaları ile de belirginleşiyordu. Böylelikle ticaretin yönünün değiştirmiş oluyorlardı. Bunu yaparken ticareti kendi tekellerinde geçirecek ve başkalarını safdışı edecek bir yöntem olarak, yeni yol boyunca derin çukurlar kazıyorlar ve pazara sunmak istedikleri devekuşu tüylerini bu çukurlarda muhafaza ediyorlardı. Böylece pazara giderken götürecekleri malları önceden depolamış, bu yeni yol vasıtasıyla diğer rakiplerini saf dışı bırakmış oluyorlardı.

    Bu becerilerinde elde ettikleri şan, şöhret ve kâr, daha önce dağınık bir şekilde yaşayan Şukriyelerin bir bey (şeyh) etrafında toplanıp nemalanmak istemelerine sebebiyet vermişti. Böylece de Şukriyeler güçlü bir kabile beyliği haline gelmişti. Görüldüğü gibi çukur kazma gibi basit bir ayrıntının ticaret hatlarını sahiplenme, hiyerarşik bir düzene geçme ve yerleşme konularında bize “yol gösterdiği” muhakkaktır. Tarih çoğu zaman arazide ve ayrıntıda gizlidir.

  • 1453’ün fetih gazisi 2020’nin unutulan ismi

    Her gün binlerce kişi, İstanbul’un en kalabalık ve işlek alışveriş merkezlerinden olan Bahçekapı-Sultanhamam güzergâhında, İstanbul’un fethi ile yaşıt tarihî bir mekânın önünden habersizce geçip gitmekte. Şeyhülislam Hayri Efendi Caddesi’nde, eski Sümerbank’ın hemen yanındaki iki katlı bina, ön cephesindeki dükkanlardan ötürü fark edilmese de Fatih’in İstanbul’u fethinde yanında bulunan gazilerden Yıldız Dede’nin türbesi.

    İstanbul’u fetheden Osmanlı ordusunda karacı ve denizci askerî unsurların yanında ahiler, dervişler ve gönüllülerden ibaret kalabalık bir kitle de yer almıştır. Bunlardan Haliç surlarının Bahçekapısı ile Çıfıt Kapısı adı verilen kapılarından şehre giren derviş gazilerin bir kısmının başında Yıldız Dede, diğer bir bölüğünün başında da Mehmed Geylanî adlı bir şeyh bulunmuştur.

    İstanbul fethedildiğinde bugünkü Sirkeci-Bahçekapı’da bulunan eski bir kilisenin yeri, fetih mükafatı olarak Yıldız Dede’ye verilmiştir. Yıldız Dede tarafından kilise yerine bir hamam inşa ettirilmiş ve bu da Fatih Sultan Mehmed Vakfı’na dahil edilmiştir. Şeyh Mehmed Geylanî’ye de aynı bölgede mülkname ile verilen yerde, daha sonra günümüzde Bursa Tekkesi ve Arpacılar Camii adıyla anılan cami yaptırılacaktır. Bu hamamın ve caminin bulunduğu Bahçekapı semtinden Yeni Cami ve Mısır Çarşısı’na uzanan bölge, Bizans devrinde Yahudi mahallesi olarak gelişmişti. Günümüzde mevcut olmayan sur kapısı da Porta Ebraica (İbrani Kapısı) olarak adlandırılmıştı. Osmanlı devrinde de aynı ad tercüme edilerek (Yahudi Kapısı=Çıfıt Kapısı) şekliyle kullanılmaya devam etmiştir.

    Yıldız Dede ile tekke-türbe ve hamamının öyküsü, Ayvansaraylı Hafız Hüseyin’in Hadîkatü’l-Cevâmî adlı eserinden itibaren İhtifalci Mehmed Ziya’nın İstanbul ve Boğaziçi kitabında zenginleştirerek ortaya koyduğu çalışmalarla tarihimizde yer alır. En ciddi ve kapsamlı araştırmayı Prof. Dr. Baha Tanman yapmıştır. Tüm bu çalışmalarda Yıldız Dede’nin kimliği ile türbe, tekke ve hamamın geçmişine dair Ayvansaraylı’nın naklettiği bilgiler esas alınmıştır. Yapının iki adet kitabesi ile kitabi malumatımız biraz zenginleşmişti. Neşrettiğimiz belge ile bu bilgilerden bazılarının tashihinin gerektiği ortaya çıkmıştır.

    1905 tarihli haritalarda… Yıldız Dede Türbesi ve hamamın bulunduğu mevkinin 1905 tarihli Goad haritası ile Pervititch paftalarındaki konumu.

    Tüm kaynakların sözbirliği ettiğine göre, Yıldız Dede’nin asıl ismi (dinin yıldızı anlamına gelen) Necmeddin’dir. Kendine mülk olarak verilen yere inşa ettirdiği hamamının külhanını mesken edinmiş, orada ölüp aynı yere gömülmüştür. Duası kabul gören bir zatmış. Halit Bayrı’nın İstanbul Folkloru adlı eserinde belirttiğine göre “hamamının bir kurnasına dua ettiği için o kurnada yıkananların şifa bulacağına inanılırmış. Bu kurnada yıkanan hastalar, özellikle hasta çocuklar mutlaka iyi olurlarmış… Halkın rivayetine göre Yıldız Hamamı eskiden yalnız erkeklere mahsusmuş. Sadece 15 günde bir defa kadınlar Yıldız Baba kurnasında yıkanabilmek için birbiriyle didişir, bununla beraber bu kurnada yıkanamadan hamamdan çıkanlar olurmuş”. Bu kurnanın duvarında bir yıldız resminin altında “Maden-i bür’ vü şifâ kurna-i Yıldız Baba” yazılı mermer kitabe yer alırmış. İhtifalci Ziya Bey, zamanla tahrip olan mermer kitabenin yerine aynı ibareli çini bir kitabe asıldığını söylüyor.

    E. H. Ayverdi’ye göre Fatih Sultan Mehmed Vakfiyesi’nde “Yahudiler Mahallesi Hamamı” olarak kayıtlıdır: “Fatih Camii Muhasebe Defteri’nde 6922-6200 akçe iradı gösterilmiştir. Hamam pek ufaktır; Yerli Mallar Pazarı’nın hemen yanında, dükkanlar ortasındadır. Ahşap soğukluktan beşik tonozlu ılıklığa geçilir. Burada büyük bir halvet vardır. Sıcaklık bir dehliz üstünde biri ufak biri büyük iki halvetten mürekkeptir. Arka tarafta incecik duvarlı halvetin bir ilavesi olması muhtemeldir”. Fetihten üç asır sonra Halveti Şeyhi Sinoplu Şeyh Mustafa Efendi, Sultan 1. Mahmud tahta çıkar çıkmaz hamamın yanına tekke inşa ettirmeye izin alır ve ilk şeyhi de kendisi olur. Mekan zamanla Cerrahi tarikatinin tekkesi olarak gelişir. Şeyh Mustafa Efendi, öldükten sonra Yıldız Dede’nin kabri yanına defnedilir ve kendinden sonra neslinden gelen iki şeyh daha oraya gömülerek küçük bir hazire oluşur. Bu hamam ve tekke, İstanbul’un son padişah külliyesini bitişikteki geniş alana inşa ettiren 1. Abdülhamid devrinde esaslı bir tamirden geçirilir.

    Bu hikaye, kaynaklarımızda genel hatlarıyla birbirine yaklaşık olarak anlatılır. Oysa Osmanlı Arşivi’nde bulunan ve bugüne kadar değerlendirilmeyen bir belgenin muhtevası, Yıldız Dede’nin kimliğiyle tekke ve hamam yapısına dair kısaca naklettiğimiz tarihî seyirde bazı düzeltmelerin yapılmasını gerektiriyor. Cevdet Evkaf Tasnifi 32117 numarada bulunan bu belge, söylentilerden ibaret bazı bilgilerin yanlışlığını ortaya koyuyor. Bu yazıyla neşrettiğimiz 1725 tarihli belgedeki arzuhali kaleme alan Üsküdar’da tekke sahibi Halveti Şeyhi Köstendilli Ali Efendi’nin halifelerinden Sinoplu Şeyh Mustafa, Yıldız Dede’nin ahfadındandır ve aile büyüğünün mezarında ücretsiz türbedarlık etmek için berat istemektedir. İstanbul kadısı huzurunda nesep bağını ispat ettiği ve “ammim” (emmim/amcam) dediği Yıldız Dede’nin mezarının bulunduğu külhanın “kefere” eline geçmesinden rahatsız olmuştur. Bu asırda da hamam çevresinde gayrimüslim yerleşimleri yoğun olmalı ki, külhan onların eline geçmiş.

    Sinoplu Şeyh Mustafa’nın talebini geri çevirmeyip yerine getirilmesine izin veren, o tarihteki sadrazam Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’dır. Belgede bir hatt-ı hümayun yoksa da türbenin ilk kez imarına 3. Ahmed’in izin vermiş olduğu düşünülebilir. Belgenin tarihi itibarıyla kesinlikle söyleyebiliriz ki, türbe inşaatının izni 1. Mahmud’un tahta çıkmasından önce 3. Ahmed döneminde verilmiştir. Hadîka’da anlatıldığı şekliyle türbenin yanındaki yeniçeri evinin satın alınıp onun yerine iki hücreli bir zaviye ve mescit inşa edilmesi de 3. Ahmed zamanında gerçekleşmiş olabilir. Zira tekkenin ilk inşa kitabesindeki H.1143 yılının üçüncü ayı olan Rebiülevvel’de patlak veren Patrona İsyanı ile 3. Ahmed tahttan indirilmiş ve yerine 1. Mahmud geçmişti. 1. Mahmud tahta çıktığında ihtilal ve kargaşa ortamı uzun sürdüğünden o sıralarda tekke, mescit, türbe inşaatına karar verilip bunun yılsonuna kadar dokuz aylık bir sürede tamamlanması mümkün olmasa gerek. Tekke kapısında H.1143’den (1730-31) büyük bir tarih olsaydı, gerçekten 1. Mahmud devrinde inşa edildiğine hükmedebilirdik. Neşrettiğimiz belgedeki 1725 tarihiyle, 3. Ahmed’in tahttan indirildiği 1730 arasında inşaat başlayıp bitirilmiş; kitabesi asılamadan ihtilale maruz kalan 3. Ahmed’in yerine tahta oturan yeni padişah Sultan 1. Mahmud namına kazınan kitabe asılmış olabilir. Belgesi çıkmadan kesin bir şey söyleyemem ama, Mustafa Efendi’nin 3. Ahmed tuğralı türbedarlık beratından sonra tekkeye şeyh olmasına izin veren beratın 1. Mahmud tarafından verilmesi kuvvetle muhtemeldir ve bu bakımdan toplum hafızasından Ayvansaraylı’ya yansıdığı şekliyle Yıldız Dede tekke ve türbesinin banisi olarak 1. Mahmud anılmıştır.

    Satılık tarihî hamam Fatih’in vakfından olduğu halde bir zamanlar özel mülkiyete geçen hamamın, 40’lı-50’li yıllarda çeşitli gazetelerde görülen satış ilanları.

    Neşrettiğimiz belge sayesinde tashih ettiğimiz ikinci husus, Yıldız Dede’nin memleketinin Sinop, adının Necm veya Necmî olmayıp Nasrullah olduğudur. Kaynaklarda ismin doğrusu yer almasa da evkaf kütüklerinde Nasrullah şeklinde kayıtlı olması ismin halk arasında unutulduğunu, kayıtlara kimse ulaşamadığı için Nasrullah yerine Necmeddin yakıştırmasının yayıldığını gösterir. Fatih döneminde henüz eski Türk adlarının kullanımının gayet revaçta olduğunu biliyoruz. Yıldız ismi bir lakap veya mahlas olabileceği gibi, dedenin Nasrullah ile birlikte kullandığı gerçek ismi de olabilir. O sıralarda türbenin bulunduğu semtin adı Bahçekapı olduğu halde bunu Bâb-ı Bahçe şeklinde yazan Osmanlılar olduğu gibi, Yıldız’ın Arapçası olan Necm’den dolayı Necmî, Necmeddin tercümesiyle adlandırılmış olması da muhtemeldir.

    Belgeden öğrendiğimiz üçüncü önemli konu ise günümüzde Sinop’un Yenikent ilçesinde bulunan türbede yatan Caca, Çaça veya Çeçe olarak da adlandırılan Caca Sultan’ın, Fatih’in ordusuna katılan Yıldız Dede’nin kardeşi olduğu iddiasıdır. Sinop’taki Caca Sultan hakkında günümüzde elle tutulur bir çalışma olmasa da, yerel kaynaklar tarafından Anadolu Selçukluları zamanının bir emiri, kumandanı olduğu rivayet ediliyor. Horasan erenlerinden olduğu, 12 İmamlardan seyyid olduğu, soyu Hz. Ali’nin torunu Musa Kazım’a bağlandığı da iddia edilen Caca Sultan’ın kimliği etrafındaki muamma çözülebilmiş değil.

    Osmanlı Arşivi’ndeki birçok belgede Caca Sultan’ın ahfadının bazı vergilerden muaf tutuldukları görülüyor. Belki de Ceceli aşiretinin ileri gelenlerinden biriydi. Oğuz Türklerinden Ceceli aşireti mensupları Maraş’tan Kırşehir’e, Çorum’dan Sinop’a kadar uzanan bir hatta yayılmışlardır. Bu belgedeki kardeş oldukları bilgisini doğru kabul ettiğimiz takdirde, Sinop’taki Caca-Çeçe Sultan’ın da Fatih devrine tarihlenmesi gerekecektir.

    Türbeden kebapçıya… Bugün İstanbul’un Bahçekapı semtinde Şeyhülislam Hayri Efendi Caddesi’nde bulunan iki katlı tarihî binanın alt katı kebapçı. Hemen yanda ise Bakanlığın kitap ve hediyelik eşya satış noktası bulunuyor.

    Şeyh Mustafa’dan itibaren tekke haline getirilen mekan, yukarda belirttiğimiz gibi daha sonra Cerrahi tarikatine bağlandı. Bir de küçük mescit oluşturuldu. Silsileye bakıldığında babadan oğula geçen meşihat zincirinde vefat eden şeyhler de Yıldız Dede’nin yanına defnedildiler. Yıldız Dede’nin mezarı yanında dört sandukadan ibaret küçük bir hazire meydana geldi. 1940’lı yıllarda çekilen fotoğraflarda perişan halde de olsa sandukalar görülmektedir. Yıldız Dede’nin dua ettiği hamam kurnasının şifalı olduğu, yıkananların hastalıklarından kurtulduğu inancı İstanbullular arasında çok yaygındı. İstanbul’un son padişah külliyesi olan 1. Abdülhamid külliyesi inşa edilirken hamama dokunulmadığı gibi, burası tekkeyle birlikte ihya edildi. Kapıdaki üst kitabe bu ihyanın hatırasıdır.

    Bütün aramalarıma rağmen şimdilik inşaat keşif defterlerine ulaşamadım. 1836’da minaresinden kiremitlerine, doğramalarından sandukalarının tamirine kadar masraf listeleri bulunduğuna göre yeni baştan inşa edilmiş olmalıdır. Bugünkü iki katlı görünümüne o zaman kavuşmuş olabilir. 1873’de sanduka örtülerinin yenilendiğine dair kayıtlar mevcuttur. Dönemin çeşitli harita ve krokilerinde Yıldız Hamamı’nın günümüzde Ticaret Borsası binası olarak kullanılan Hamidiye Medresesi’ne bitişik olduğu ve sokağın da Yıldız Sokağı adını aldığı görülüyor.

    Sembolik mezartaşı 1953’te İstanbul’un fethinin 500. yılında bahçeye dikilmiş mezar kitabesi ile yanına nereden getirildiği bilinmeyen hamam kurnası.

    Hamidiye Medresesi binası 1926’da yıktırılmak şartı ile Ticaret Borsası’na ile verilmiş ama borsa yöneticileri yıktırmayıp, günümüze kadar gayet iyi korunmuş bir şekilde erişmesini sağlamış. Ancak Yıldız Hamamı pek o kadar şanslı olamamış. Bir tarihte özel mülkiyete dönüşmüş; 1930’lu, 40’lı yıllarda gazetelere satılık ilanları verilmiş. Son sahipleri tarafından da yıktırılarak yerine işhanı inşa edilmiş. Son şeyh Nuri Efendi’nin ailesi 1925’te tekkelerin kapatılmasından sonra kendilerine ikametgah olarak tahsis edilen tekkenin harem kısmında 90’lı yıllara kadar oturmuşlar. Tekke ve hazire, İstanbul 4 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’nun denetimi altında tescilli tarihî eserdir. Tekkenin cadde cephesinde Osmanlı devrinde ihdas edilen iki dükkanla birlikte mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait olup, binanın tamamı bahçesiyle birlikte kebapçı dükkanı olarak faaliyet gösteriyor.

    Günümüzde yüksek katlı iş hanlarının arasında boğulmuş yapının cadde cephesinde, kapı üstündeki kitabelerden başka, burada bir tarihin yattığını haber verecek hiçbir ipucu mevcut değildir. Zamanla haziredeki sandukalar ve mezartaşları kaybolmuştur. 1953’te, İstanbul’un Fethinin 500. Yılı kutlamalarında Fetih Derneği tarafından dikilen sembolik mezartaşı, bakımsız hazirede otların arasında zorlukla seçilebilmektedir. Bu türbeye 100 metre mesafedeki fetih yoldaşı Mehmed Geylanî Efendi’nin türbesi ziyarete açık olduğu halde, Yıldız Dede’den çoğu kişinin haberdar olmaması kabul edilemez. Öncelikle yetkili kurum ve kurulların, sonrasında halkımızın, fetih yadigarı böylesine önemli bir esere gereken ilgiyi göstermelerini diliyoruz.

    İLK KEZ YAYIMLANAN BELGE

    Sinoplu Şeyh Mustafa: Burayı kefereden alın ve bana tahsis edin…

    1725 tarihli belge, Üsküdar’da tekke sahibi Halveti Şeyhi Köstendilli Ali Efendi’nin halifelerinden Sinoplu Şeyh Mustafa tarafından yazılan bir arzuhal. Yıldız Dede’nin ahfadından olan Şeyh Mustafa, aile büyüğünün mezarında gönüllü türbedarlık etmek için berat istiyor.

    “Devletlü, Saadetlü, Sultanım Hazretleri Sağ olsun

    Bu dâ‘îleri Seyyid Caca Sultan neslinden olup bundan akdem merhûm ve mağfûr Fatih Sultan Mehmed Han ile İstanbul fethinde mevcûd olan ammim Yıldız Dede dimekle meşhûr evliyâ-yı kibârdan Seyyid Nasrullah Hazretleri hâlâ Bağçekapusu dâhilinde Yıldız Hammâmı külhanında medfûn olup azîz-i merkûmun türbe-i şerîfesi külhancı keferelerinin yedlerinde kalmağla bu dâ‘îleri azîz-i müşârunileyhin neslinden ve merkûm Yıldız Dede ammim olduğu İstanbul kadısı fazîletlü efendi huzûrlarında isbât-ı nesl olunup lede’ş-şer‘i′ş-şerîf evlâdiyyetim zâhir ve nümâyan oldukda huzûr-ı âlîlerine i‘lâm olundukdan sonra şehremîn ve ahâlî-i mahalle ma‘rifetleriyle türbe-i merkûme keşf ve murâd-ı aliyyeleri olduğu halde türbe-i mezbûreyi ta‘mîr ve tevsî‘ ve külhancı keferesi yedinden halâs eyleyüp evlâddan olduğum ecilden türbedârlığı bu dâ‘îlerine ihsân ve yedime berât-ı şerîf-i âlişân verilmek bâbında lutf u kerem sa‘âdetlü mekremetlü sultânım [hazretlerinindir]”. Ed-Dâ’î es-Seyyid eş-Şeyh Mustafa an-evlâd-ı Caca Sultan

    295 yıllık belge Sinoplu Şeyh Mustafa’nın türbedar olmak için yazdığı arzuhalin ve gönüllü türbedarlık görevinin kendisine beratla verilip Küçük Evkaf kalemine kaydedilmesinin emredildiği 4 Kasım 1725 tarihli yazışma.

    İstanbul kadısı: Evladı Çaça Sultan’dır, türbedarlık hakkıdır…

    Şeyh Mustafa’nın, mezarı Sinop’ta olan Çaça Sultan sülalesinden olduğu elindeki şecereyle ve şahitlerin şahitlikleri ile kesinlik kazanınca kadı huzurunda bir ilam yazılıyor.

    “Dâ‘î-i Devletleridir ki

    Sâhib-i arzuhal Seyyid Şeyh Mustafa yedinde olan şecerede tahrîr olunduğu üzere Bağçekapusu dâhilinde Yıldız Hamamı’nın külhanı derûnunda vâkı‘a türbede medfûn Yıldız Dede dimekle meşhûr Seyyid Nasrullah’ın karındaşı olup Sinop’da medfûn olan Çaça Sultan dimekle ma‘rûf Seyyid Şeyh Mehmed’in evlât-ı evlâdından olduğu mesmû‘umuzdur [deyü] Sinop ahâlîsinden olup İstanbul’da müsâfiren sâkin Seyyid Abdurrahman ibn-i Seyyid Mehmed [ve] Seyyid Mehmed ibn-i Seyyid Hüseyin ve Seyyid Mehmed ibn-i Seyyid Hasan [ve Seyyid] Hüseyin ibn-i Seyyid Sefer ve Seyyid Ahmed bin Mehmed [ve Seyyid] Abdullah bin Abdullah ve Seyyid Mehmed ibn-i Seyyid İbrahim ve Ali Beşe ibn-i Mustafa ve Ebubekir ibn-i Ahmed nâm kimesneler haber virüp ve türbe-i merkûmenin türbedârlığı kimesnenin üzerinde olmamağla mezbûr Seyyid Şeyh Mustafa türbe-i merkûmeyi ihyâ murâd eylediğine binâ’en hasbî türbedârlığı berât-ı âlişânla kendüye tevcih buyurulmak rica eylediği huzûr-ı âlîlerine i‘lâm olundu. Bâkî emr hazret-i veliyyü’l-emrindir”. Fî 15 Safer sene [11]38 [Miladî 23 Ekim 1725]

    Bu arzuhal Divan’a gelince Yıldız Dede Türbesi’nin Bâb-ı Defterî’nin bürolarında kaydı olup olmadığı soruşturuluyor ve Haremeyn Mukâta‘ası, Küçük Evkaf, Ruznamçe, Başmukataa, Haremeyn Muhasebesi, Başmuhasebe, İstanbul ve Kefe, Haslar kalemlerinin hiçbirinde kaydı olmadığı anlaşılıyor.

    Bunun üzerine sadrazam, İstanbul kadısı huzurunda bir duruşma celsesi talebiyle evrakı havale ediyor.

    Bu mahkeme ilamı üzerine sadrazamın yazdığı buyrulduyla gönüllü türbedarlık görevi Şeyh Mustafa’ya beratla verilip Küçük Evkaf kalemine kaydedilmesi 27 Safer 1138 [Miladî 4 Kasım 1725] tarihinde emrediliyor.

    KİTABELER

    Önce 1. Mahmud, sonra 1. Abdülhamid imzası

    1. MAHMUD ZAMANINDA ASILDI: (ALTTAKİ KİTABE)

    Türbe-i Yıldız Dede Sultan mutâf-ı evliyâ
    Hângâh-ı pîşvâ-yı vâsılîn Şeyh Mustafa
    Lillâhi′l-Fâtihâ
    1143 (Miladî 1730-31)

    1. ABDÜLHAMİD TARAFINDAN YENİDEN YAPTIRILDIĞINDA ASILDI: (ÜSTTEKİ KİTABE)

    Padişâh-ı bahr ü berr Hüsrev-haşem zıll-i Mecîd
    Etdi ihyâ bu makâmı Hakk vire ömr-i medîd
    İsmullah çıkdı dilden cevherî târîh ile
    Hângâh-ı Necm′i ihyâ kıldı Şah Abdülhamîd
    1189 (Miladî 1775-76)

  • Sanat uzun hayat kısa

    Sanat uzun hayat kısa

    Bugün yeryüzünün her köşesinde, basketbolu tutkuyla seven, oynayan, izleyen milyonlar var. Önemli bir kısmının, Kobe’ye hayranlık duyarak bu güzel oyuna kapıldığı aşikar… Bu durumda onu sadece bir sporcu, bir basketbol yıldızı olarak görmek haksızlık. Aynı zamanda bir sanatçıydı Kobe Bryant ve unutulmayacak.

    Ne yazılır 41 yaşında ölüp giden dünyaca ünlü bir basketbol yıldızının ardından?

    Şampiyonlukları, unutulmaz maçları, rekorları ve aldığı ödüller mi sıralanır?

    Yalnızca ülkesi Amerika’da değil, adını kendisine armağan etmiş Asya’da, çocukluğunu geçirdiği Avrupa’da da milyonlarca hayranı olan, iki kez olimpiyat kürsüsünün tepesine çıkmış uluslararası bir şampiyon olduğu mu söylenir?

    O lanet kazadan yalnızca saatler önce sosyal medyadaki son paylaşımında “gelmiş geçmiş en büyük skorerler” listesinde kendisini geçen LeBron James’i kutlamış olduğu mu hatırlatılır?

    LeBron’un, onun rekorunu kırdığı gece ayakkabılarına “Mamba4Life” ve “KB 8/24” yazarak ustasına selam durduğu mu vurgulanır?

    Yoksa ne kadar iyi bir baba olduğundan ve ne yazık ki, dört kızından üçünü yetim bırakırken, birini kendisiyle birlikte o sonsuz yolculuğa çıkardığından mı sözedilir?

    “Kobe Bryant ölmüş” cümlesini duyduğunuz ve muhtemelen yüreğinizin ezildiği andan bu yana saydıklarımı yapan, büyük sporcuya saygı duruşunda bulunan sayısız sayfa ve ekran görüntüsü geçti gözlerinizin önünden… Eklenecek fazla bir şey yok. Elimden gelen tek şey, sizi 1999 yazına, Berlin’e götürmek olabilir. Orada, Adidas’ın Avrupalı genç yetenekler için düzenlediği birkaç günlük kampın Kerim Abdülcabbar’la birlikte onur konuğuydu Kobe Bryant… Henüz 21 yaşında, yolun başındaydı. Michael Jordan’ın tahtını sallamaya başladığı konuşuluyordu.

    Olağanüstü bir yetenek

    Olağanüstü yetenekleri ve müthiş rekabet duygusuyla yakın gelecekte kupaları kucaklayacağından herkes emindi -öyle de oldu. Kampı izleyen gazeteciler, 8-10 kişilik gruplar halinde NBA’den gelen elçilerle iki farklı odada buluşturuluyor, yarım saati geçmeyen bir zaman diliminde mümkün mertebe samimi bir ortamda soru-cevap seansı yapılıyordu. Kobe ile yüzyüze konuşabildiğim, ona dokunma mesafesi kadar yakın olabildiğim tek ortam budur.

    O gün onun İtalyancayı ana dili gibi konuşabildiğine, hatta bazı İspanyol gazetecilerin sorularına da onların dilinde cevap verebildiğine şaşırarak tanık olmuştum. Üst düzey akademisyenlerine bile yabancı dil kazandırmada yetersiz kalan Amerikan eğitim sisteminin biraz dışına düşmeyi fırsata çevirmişti. Babasının profesyonel basketbol yaşamı sayesinde Avrupa’da geçirmiş olduğu yılları iyi değerlendiren keskin bir zeka, sonsuz bir merak ve geniş bir bakışaçısı ile donanmış olduğu belliydi.

    Bugün yeryüzünün her köşesinde, basketbolu tutkuyla seven, oynayan, izleyen milyonlar var. Önemli bir kısmının, Kobe’ye hayranlık duyarak bu güzel oyuna kapıldığı aşikar… Onu sadece bir sporcu, bir basketbol yıldızı olarak görmek haksızlık. Aynı zamanda bir sanatçı…

    Kobe’nin NBA parkelerinde geçirdiği 20 yılda insan bedeninin sınırlarını zorlayarak, fizik kurallarına isyan bayrağı açarak ve hepimizin ağzını açık bırakarak yaratmış olduğu sahnelerin bir Van Gogh tablosundan, bir Pavarotti aryasından, bir Nureyev performansından ne farkı vardı? O bir sanatçı değil miydi?

    İsmi şu fani dünya üzerinde geçirdiği 41 yılın çok ötesine uzanacak, kuşaklar boyu saygıyla anılacak ve ölümsüzlük katına yükselecek bir sanatçı…

  • Bilim tarihini yazdı; ilkti, Türktü, kadındı

    Bilim tarihini yazdı; ilkti, Türktü, kadındı

    Türkiye’nin ve çok büyük ihtimalle dünyanın ilk kadın bilim tarihçisi Prof. Dr. Sevim Tekeli, Aralık ayında sessiz sedasız aramızdan ayrıldı. Türkiye’de bilim tarihinin gelişmesi ve kurumsallaşmasında çok önemli katkıları bulunan Tekeli, özellikle Osmanlıların astronomi alanındaki çalışmalarını literatüre kazandırmıştı.

    Türkiye’de akademik anlamda bir bilim tarihi disiplininin oluşması, 1955’te Aydın Sayılı’nın Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Bilim Tarihi Kürsüsü’nü kurmasıyla başlamıştı. Türkiye’nin ve belki de dünyanın ilk kadın bilim tarihçisi olarak bilinen Sevim Tekeli bu taze kürsünün ilk asistanlarındandı. 1991’de aynı kürsüden emekli olana kadar da burada çalışmıştı.

    Akademik hayatı boyunca matematik, coğrafya ve teknoloji tarihi gibi çok çeşitli konuda çalışsa da Tekeli’nin asıl büyük mirası astronomi alanında oluştu. 1959’da tamamladığı doktora tezinde, 1575’te kurulan İstanbul Rasathanesi’nde Takiyüddin tarafından kullanılan gözlem araçlarını Meraga Rasathanesi’nde Nasîrüddin ve Uranienborg Rasathanesi’nde Tycho Brahe tarafından kullanılanlarla kıyaslayarak, bu dönemde Osmanlı astronomisinin dünyayla boy ölçüşecek durumda olduğunu göstermişti. 1960 ve 1967’de yayımladığı iki makale sayesinde ise o zamana dek basit bir astrolog olarak tanınan Takiyüddin’in ismi, 16. yüzyılın en önemli astronomlarından biri olarak literatüre girmişti.

    Öncü

    Sevim Tekeli bilim ve teknoloji tarihi üzerine yaptığı çalışmalarla bu alanı bir disiplin hâline getirmişti.

    Ayrıca Takiyüddin’in Güneş parametrelerinin tespit edilmesine yönelik astronomik hesapları, trigonometri çalışmaları ve mekanik saat tarihindeki özel yeri de Tekeli sayesinde günışığına çıkacaktı. 1975’te kaleme aldığı Modern Bilimin Doğuşunda Bizans’ın Etkisi adlı eserinde, Rönesans’ın İstanbul’un fethinden sonra Batı’ya giden Rum biliminsanlarının eseri olduğu tezini sorguladı ve sadece Batılı kaynakları kullanarak bu tezin abartılı olduğunu, Müslüman biliminsanlarının da bu konuda önemli etkisi olduğunu ortaya koydu.

    Astronomi haricinde, 13. yüzyılın ünlü mühendisi Cezerî’nin eserlerini Arapçadan tercüme ederek, teknoloji tarihi çalışmaları alanına da önemli katkı sağladı. Alanda yazılmış ilk Türkçe kitap olan Bilim Tarihine Giriş kitabının yazarları arasındaydı. Üniversitelerde kaynak kitap olarak kullanılan bu eserin yanısıra liseler için de Felsefeye Giriş ve Bilim Tarihi kitaplarını hazırladı.

    Tekeli, vefatının ardından mezun olduğu Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde düzenlenen bir törenle uğurlandı.

  • ‘Müslüman Che Guevara’ ve bir cinayetin arka planı

    ‘Müslüman Che Guevara’ ve bir cinayetin arka planı

    Bu yılın hemen başında Trump’ın talimatıyla Suriye’de öldürülen 63 yaşındaki Kasım Süleymani, İran’ın Ali Hamaney’den sonra en etkili ikinci ismi, parlak bir komutan, istihbaratçı ve diplomattı. “Savaş alanı insanlığın kaybolan cennetidir” sözleriyle hatırlanan Süleymani’nin portresi ve analizi.

    Irak’ta yaklaşık 500 kişinin ölümüne, 2000 bin kişinin yaralanmasına yol açan gösteriler devam ederken, İran’ın Ayetullah’dan sonra gelen en önemli siması Kasım Süleymani öldürülünce, düyanın gözü-kulağı bu çatışmaya odaklandı. Bölgedeki hegemonya mücadelesinin görünmeyen kaybedeni ve kurbanları ise, geçen Ekim ayından bu yana mezhepsel ayrımların ötesinde yurttaşlık talebini öne çıkaran Iraklı gençlerdi.

    Kasım Süleymani’nin 3 Ocak 2020’de öldürülmesi ile Ortadoğu’daki bölgesel kaos bir defa daha tartışma masasına yatırıldı. Ancak ABD-İran eksininde ele alınan kaosun künyesi çok kısa tutuluyor. Kaos 1991’de ABD’nin 1. Körfez Savaşı ile başladı; ancak buna bütün ülkelerde uygulanan neoliberal politikalar da eşlik edince eski yapıların çözülmesi ve savaşlar ciddi toplumsal yıkımlara yolaçtı. Bölgedeki diktatörlük rejimleri de bu kaosu pekiştirdi.

    İran’ın karizmatik siması Karizması ve deneyimiyle geniş bir özerklik sahibi olan Süleymani’nin öldürülmesinin ardından, İran’ın dört büyük kenti yüzbinlerce insanın katıldığı kitlesel yürüyüşlere sahne oldu.

    ABD’nin, 11 Eylül 2001’de New York’ta İkiz Kuleler’e yapılan saldırıdan sonra hedef tahtasına oturttuğu Irak’ı 2003’de işgal etmesi, ülkenin toplumsal dokusunda ciddi bir yırtılmaya yolaçtı; Irak, kendi iradesi dışındaki gelişmelerin tutsağı oldu.

    ABD bölgeye yerleşmeye hazırlanırken, Irak ve Suriye’nin çökmesiyle Suudi Arabistan ve İran ekonomik ve jeostratejik üstünlük sağlama mücadelesine giriştiler. İran’ın Irak’ta Şii milisleri örgütlemesi ve IŞİD’in ortaya çıkmasıyla, Tahran’ın bölge üzerindeki ağırlığı arttı. ABD’nin Ortadoğu’ya bu müdahalesi, paradoksal olarak 80’lerde İran’la savaşmış olan Irak’ı darmadağın etti; 1991’de yine Irak’a karşı ABD’yi desteklemiş Suriye’yi de çökerterek İran’ı ön plana çıkardı.

    Bir efsanenin doğuşu

    Kerman dağlarında yoksul bir köylünün çocuğu olarak doğan Süleymani, 13 yaşına kadar sürdürdüğü mecburi eğitimden sonra 1979 İran Devrimi’ne kadar işçilik yapmış; daha sonra yeni doğmakta olan Devrim Muhafızları ile hayatını birleştirmişti. Düşman ordusunun arkasına sızan komando eylemlerine katılan Süleymani, Irak radyosunun hedef gösterdiği militanlardan biri haline gelmişti. Mitin oluşumu o zamanlar başlamıştı.

    İran’ın karizmatik siması İran devletinin en önemli simalarından Kasım Süleymani, Devrim Muhafızları’nın bir toplantısında…

    Batı’nın desteklediği Irak karşısında bilenen Süleymani, savaştan sonra doğduğu kentteki Devrim Muhafızları’nın başına geçti. Daha sonra komşu Belucistan bölgesindeki ayaklanmayı ve Afgan sınırındaki uyuşturucu kaçakçılığını bastırmaya gönderildi. İran için ciddi bir meydan okuma olan Taliban’ın Kâbil’de iktidarı ele almasından iki yıl önce, 7 bin kişilik savaşçısıyla Devrim Muhafızları’nın seçkin istihbarat-operasyon birliklerini oluşturan Kudüs Gücü’nün başına geçti. Süleymani İran dışında yürüttüğü açık ve gizli operasyonlar, istihbarat ve eylemleriyle rejimin konsolidasyonuna da ciddi katkı sağlıyordu. Gümrüğe bildirilmeyen malların da geçtiği limanları, havaalanlarını denetledikleri gibi; inşaat, gemicilik ve iletişim gibi sektörlerdeki işletmelerin de sahibi olan Devrim Muhafızları, İran ekonomisinin en önemli unsurlarından biri hâline geldi.

    Bir dönemki İran-Irak savaşının eski muharipleri siyasetçi veya işadamı olurken, Süleymani, “Müslüman Che Guevara” diye anılmaya başlanacak, ülkeden ülkeye İslâm Devrimi’nin yayılması için çalışacaktı. 2009’da Irak sınırında, “Savaş alanı insanlığın kaybolan cennetidir. İnsan fazilet ve eyleminin en yüksek olduğu cennet burasıdır” diyordu. ABD’ye karşı mücadelesi, bir dizi ülkedeki faaliyeti Che’nin ünlü “Bir, iki, üç… daha fazla Vietnam” mottosuyla bağlantılandırılıyordu.

    Afganistan, Irak ve oradan Suriye’ye

    Süleymani pragmatik bir liderdi: ABD, 11 Eylül 2001’deki İkiz Kuleler saldırısından sonra Afganistan’ı işgal etmeye karar verdiğinde, Ulusal Güvenlik Konseyi’nde  Taliban’ı devirmek ve Hamid Karzai’yi iktidara taşımak için Washington’la işbirliğini savunmuştu. Cenevre’de onun yönlendirdiği İranlı diplomatların Amerikalılarla görüştüğü ve Taliban hakkında haritaların, saldırı planlarlarının ABD’ye aktarıldığı bir dönemdi bu.  

    Ocak 2002’de Amerikan Başkanı Georges W. Bush’un, Irak ve Kuzey Kore ile birlikte İran’ı da “şer ekseni”nde anması bu işbirliğini çökertti. ABD, Irak’ı işgale hazırlanmaya başladı. Böylece İran, doğudan ve batıdan, Afganistan ve Irak’tan ABD kıskacına girdi. İran’ın en büyük düşmanı Saddam’ı deviren ABD, sürgündeki Iraklı muhaliflerden, 80’lerden beri İran’da sürgün olanlardan bir alternatif üretmeye çalıştı.

    Süleymani bu dönemde Kürtlerden eski Baas mensuplarına, Şiilerden Sünnilere, yani herkesle müzakere etti. ABD temsilcisi Ryan Crocker ile Bağdat’taki ilk geçici hükümeti oluşturmak üzere tekrar görüştü. Böylece İran’ın çıkarlarıyla uzlaşmaz gördüğü ihtimalleri sınırlandırdı.

    Süleymani’nin devlet aygıtındaki yükselişi yabancıların da gözünden kaçmamıştı. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov 2005’te Tahran’ı ziyaret ettiğinde sadece iki kişiyle görüşmek istemişti: Ayetullah Ali Hameney ve Kasım Süleymani.

    Zirvedeki ikili Ayetullah Ali Hamaney (oturan) ve Kasım Süleymani, Tahran’da dinî bir tören sırasında. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov 2005’te Tahran’ı ziyaret ettiğinde sadece bu iki isimle görüşmüştü.

    Haşdi Şabi ve IŞİD mücadelesi

    ABD Afganistan’dan sonra Irak’a da kalıcı bir şekilde yerleşince, Süleymani uzun süre İran’da bulunmuş olan Ebu Mehdi el-Mühendis ile Iraklı milisleri örgütlemeye başladı. Devrim Muhafızları konvansiyonel savaş tecrübesine sahipken, milisler Hizbullah modeli üzerinden örgütlenerek İsrail’e karşı mücadele taktiklerini, yani işgalci bir orduya karşı bir tür kent gerillası taktiklerini öğrendiler.

    Bu arada Beşar Esad’a danışmanlık yapan Süleymani, bir iddiaya göre Amerikalılara karşı savaşmaları için Sünni cihatçılara kapıları açmayı öğütledi. Böylece Irak’ta içsavaşın tohumu ekildi. Bunların arasında IŞİD’i doğuracak olan El Kaide de bulunuyordu. 2007’de Irak’ta Amerikan kuvvetlerinin başına geçen general David H. Petraeus, onu “gerçekten şeytani biri” diye niteleyecekti.

    Başkan Barack Obama 2011’de Irak’tan çekilme kararı alınca, meydan tamamen İran’a kaldı. Irak’ta yolsuzluğa bulaşan ve mezhepçi davranan yöneticileri destekleyen İran, ülkenin parçalanmasını da hızlandırdı. Süleymani bu dönemin de  önde gelen simasıydı.

    IŞİD’in 2014 yazında Musul’u ele geçirmesi, Maliki iktidarına karşı suni ayaklanmanın doğurduğu bir sonuçtu. Başkent cihatçıların tehdidi altındayken, Süleymani İranlı subaylarla müdahale etti ve onun sayesinde IŞİD Kürdistan’ın başkenti Erbil’i ele geçiremedi. Amerikalılar o sırada Kürtleri terketmişti (ancak iki ay sonra döneceklerdi). Geçen ayki Amerikan baskınında Süleymani ile birlikte öldürülen Ebu Mehdi el-Mühendis de, esas olarak Şii gönüllülerden oluşan bir örgütün, Haşdi Şabi’nin başında olarak yine yanındaydı (Bu örgüt, Irak ordusu IŞİD karşısında gerilerken Ayetullah Ali Sistani’nin çağrısı üzerine kurulmuştu).

    Asıl adı Cemal Cafer İbrahimi olan Ebu Mehdi el-Mühendis ise hem Irak’ta Süleymani’nin temsilcisi ve yardımcısı konumundaydı; hem de İran’daki Devrim Muhafızları veya Lübnan’daki Hizbullah gibi, kendini devlet içinde devlet inşa etmekle görevli görüyordu. Onun amacı da Irak’ı yeniden inşa etmek değil İslâm Devrimi’ni yaygınlaştırmaktı. Üstelik 1980-88 İran-Irak savaşında, kendi ülkesi Irak’a karşı İran ordusu saflarında yer almış; daha sonra 1983’te ABD, Fransa ve Kuveyt elçiliklerine düzenlenen saldırılara katılmıştı. 

    O dönemde IŞİD’e karşı mücadelede yer alan bir dizi yasadışı kesim milis kuvvetlere katılarak meşruiyet kazandı, hatta daha da ötesinde kahraman sayıldı. Haşdi Şabi’nin 120 ila 150 bin kişiden oluştuğu, 2.2 milyar USD’lik bir bütçeyi kontrol ettiği tahmin ediliyor.

    Kasım Süleymani, bazıları 1990’lı yıllardan bu yana İran’da yerleşmiş ve Taliban’a karşı mücadele etmiş Afgan-Pakistanlı Şii göçmenlerden oluşan 20-25 binlik bir milis örgütüne dayanarak Suriye’nin yanısıra Irak’ta da rejimi ayakta tuttu. Bugün ABD Iraklı seçkinlerle ilişkisini sürdürmesine rağmen, İran daha geniş bir kesime sesleniyor. ABD’nin desteklediği güçlerin -son seçimlerde görüldüğü gibi- toplumsal tabanları iyice daralmış görünüyor. Ancak İran’ın da eski etkisini sürdüremediği ortada. Süleymani’nin örgütlediği milislerin Irak devletiyle petrol rantının paylaşılmasına dayanan kayırmacılık ilişkileri onları kısmen Tahran’dan uzaklaştırıyor. Irak’taki son gösterilerin de kanıtladığı üzere, Tahran’ın halkla ilişkileri iyice zayıflamış durumda.

    Süleymani ve Suriye’nin varoluşu

    Süleymani özellikle Suriye’de, 2012’den beri rejimi ayakta tutan ve önce sivil protestoların sonra ayaklanmanın bastırılması için vargücüyle savaşan bir insan olarak temayüz etti. Bugün Beşar Esad eğer devrilmediyse, bunu hem Halep’te olduğu gibi bizzat cephede savaşan hem de 2015’te olduğu gibi Moskova’da Putin’i harita üzerinde ikna ederek Suriye’de savaşa sokan diplomat Süleymani’ye borçlu. İran’ın Suriye rejimine yaptığı maddi ve askerî yardım olmadan Esad’ın ayakta kalması imkansızdı. Halen Suriye’de İran’a bağlı güçlerin sayısının, rejimin kendi güçlerinden fazla olduğu tahmin ediliyor (2016 için 50 bine karşılık 70 bin). İran’ın kontrol ettiği askerler arasında Afgan, Pakistanlı ve Iraklılar da bulunmakta. Suriye’de en az 2 bin Afganın bu saflarda öldüğü, 8 bininin de yaralandığı biliniyor.

    Süleymani bu savaşla birlikte, cephe hattında çekilen fotoğraflar-selfi’lerle, çok daha kamusal bir kimlik kazandı. Onu hareket geçiren güç, İran milliyetçiliğinden ziyade Şii kimliği idi. Her ne kadar İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri General Ali Şemhani “Süleymani, Tahran’a gelir, alandaki durumu anlatır ve biz de onun icra ettiği staratejiyi belirleriz” dese de; İran’ın sınırötesi operasyon kararlarını kişilerin değil sistemin aldığını vurgulasa da; Kasım Süleymani karizması, tecrübesi ve başardıklarıyla oldukça geniş bir özerkliğe sahipti.

    Bir devrin sonu mu?

    IŞİD’in yenilgisi Suudi Arabistan ile İran adasındaki rekabeti kızıştırmıştı. Buna ilaveten Ortadoğu’dan çekilme niyetindeki Obama’nın yerine Trump’ın gelmesi ve Suudi Arabistan’da yeni yönetimle birlikte, Washington-Tel Aviv-Riyad ekseninde İran’ı çökertmenin yolları aranmaya başlandı.

    Cinayetlerin kararını veren Trump’ın bu yılın Kasım’ında yapılacak seçimlerdeki başarısının kesin olmaması; senatoya gönderilmiş olan aleyhindeki ithamların durumunu zayıflatması; her zaman kullanışlı görülen “terörizme karşı mücadele” iddiasıyla bu beklenmedik hamleyi yapmasına yol açtı. Ancak cinayetler ne İran’ın dış politikasını değiştirebilir ne de Haşdi Şabi milislerinin dağıtılmasına yol açabilir.

    Bayrağa saygı

    İran’da ise Süleymani cinayetini protesto eden öğrenciler yere çizilen ABD ve İsrail bayraklarına basmak yerine etrafından dolaşınca, Trump duyarlılıkları için kendilerine teşekkür etti.

    Hatırlanacağı gibi IŞİD’in halifesi Ebu Bekir el Bağdadi’nin öldürülmesi de bölgeyi terörizmden temizleyememişti. Öte yandan Suriye rejimi ve Rusya, anti-terörizm iddiasıyla cihatçı veya cihatçı olmayan bütün muhalefete karşı temizlik hareketlerini sürdürmekte.

    2017 ve 2018’de Trump’ın rejimi hedefleyen hava akınları da Şam yönetimini yolundan çevirememişti. ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesi paradoksal olarak bölgede İran nüfuzunun artmasına yol açmışsa da, esas olan Arap dünyasının bugün büyük oranda çeşitli yabancı ülkelerin tasallutu altında olması.

    Kasım Süleymani’nin katledilmesinden sonra, ülkelerindeki yas törenine katılan Iraklılar oldukça azdı. 7 milyonluk başkentte Şii camilerinde yapılan törene katılanlar birkaç bini geçmezken, Necef ve Kerbela gibi Şii kentlerinde de durum farklı değildi.

    Bu durumun İran’da dört kentte günlerce süren ve izdihamdan 60 kişinin öldüğü cenaze alaylarıyla karşılaştırılması, Kasım Süleymani’nin Irak’ta pek sevilmediğini göstermekte.

    Sokak gösterileri Irak’ta geçen Ekim’den beri devam eden sokak protestoları devam ederken, Süleymani’nin öldürülmesi neredeyse hiç yankı bulmadı.

    ‘Jeostrateji’ ve gerçek

    Aylardır Bağdat’taki Tahrir Meydanı’nın işgal etmiş olan gençler de bu ölüm haberini sevinçle karşıladı. Irak’ın güneyinde Nassıriya’da bir genç yas törenine katılmayı reddetiği için öldürüldü. Basra’da ise milisler göstericilerin toplandığı bir yere saldırdı. El Arabiya kanalı, Hizbullah’ın göstericilere ateş açtığını açıkça gösterdi.

    Sivil ölümlerini görmezden gelen “jeostratejik” bir değerlendirme ile sadece İsrail ve ABD’nin bölgede yaptığı katliamları sıralamak son zamanlarda sıklıkla karşılaşılan bir durum. İran dahil olmak üzere diğer devletlerin kendi halklarına veya vekalet savaşı yürüttüğü ülkenin halkına yönelik benzer eylemleri ise ya sessizce geçiştirilmekte ya da sosyal-demokratik haklar için gösterilere katılanlar kolaylıkla “terörist” damgası yemekte. Kasım Süleymani’nin yeri doldurulmayabilir; ama onu yüceltmek için kullanılan “Guevara” örneğinde olduğu gibi, dünyanın dört bucağında özgürlük arayanların gönüllerinde taht kuramayacağı açık. Unutmamak gerekir ki Irak’ta, Lübnan’da, İran’da ölümü göze alıp özgürlük için sokaklara çıkanlar, Süleymani’yi monarşinin bir komutanı olarak görüyorlar.

    Protestolarda 60 kişi öldü İran’da Süleymani’nin öldürülmesinin ardından başlayan protestolardaki izdiham sırasında 60 kişi hayatını kaybetti. Süleymani, İran halkı için bir semboldü.
  • Osmanlılar nasıl terk etti, Macron neye sinirlendi?

    Osmanlılar nasıl terk etti, Macron neye sinirlendi?

    Geçen ay medyaya düşen görüntüler, Kudüs’e giden Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un, Ste. Anne Kilisesi’ne girmeye çalışan İsrail askerlerine bağırıp çağırmasını dünyaya duyurdu. Aynı problem 1996’da Cumhurbaşkanı Chirac’ın ziyareti sırasında da yaşanmıştı. Ancak esas problem, Sultan Abdülaziz devrinde Osmanlı yönetimindeki şehirde bulunan ve Selahaddin Medresesi adını alan yapının, Fransız toprağı sayılarak Fransızlara verilmesiydi!

    Kudüs, Hz. Ömer tarafından 638’de fethedildikten sonra, 1096’daki ilk Haçlı Seferi’ne kadar 458 yıl Müslümanların egemenliğindeydi. Türkler de 1071’de Malazgirt’te Bizans kuvvetlerini bozguna uğrattıktan dört yıl sonra Bizans’ın burnunun dibindeki İznik’i ele geçirip Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti yaptılar.

    Asırlardır Hıristiyanlık içinde liderlik mücadelesi yürüten Doğu Roma’nın İstanbul Patrikliği ile Batı Roma’nın Vatikan Papalığı 1054’te kesin olarak ayrıldı. Bizans’ın güçsüz düştüğü ve giderek mevzi kaybettiği yıllarda Kudüs’ü, Hıristiyanlığın kutsal topraklarını ve Doğu’daki din kardeşlerini Türklerin-Müslümanların elinden kurtarma adına ortaya çıkan Haçlı Seferleri’nin isim babası Franklardı.

    Papa 2. Urban’ın 1095’in Kasım ayındaki Haçlı Seferi çağrısı üzerine keşiş Pierre l’Ermite’in vaazları 10 binlerce insanı yola döktü ve 1096’da Franklar, Normanlar, Cermenler, Anglo-Saksonlar ve diğer Avrupa uluslarının Doğu’ya hücumu başladı. Haçlıların 1099’da Kudüs’ü ele geçirip kurdukları Kudüs Krallığı 1187’de Selahaddin Eyyûbî tarafından yıkılsa da, Urfa, Antakya, Trablus devletleri ayaktaydı. Uzun mücadeleler sonucu Haçlıların 1291’de ellerinde tuttukları son kale olan Akka’nın da teslim olmasıyla, Doğu Akdeniz’deki Haçlı egemenliği ortadan kalktı. Sonrasında yine Müslüman devletlerin elinde kalan Kudüs 1517’den itibaren Osmanlıların egemenliği altına girdi.

    Fransızların kutsal topraklarına olan hasreti, tarihsel kolektif hafızalarından hiç silinmedi ama 1291’den 1914’e kadar hacı olmak ve ticaret yapmaktan öte askerî gayelerle buralara gelemediler. Yine de diplomasi sahasında galebe çalmak için Osmanlılara ellerinden gelen tüm baskıyı uyguladılar. 18. yüzyıl ve sonrasında Avrupa’da Türklerin her gerilemesinde, Hıristiyan din kardeşleri üzerinde himaye iddialarını, kutsal yerlere yönelik tasavvurlarını antlaşma maddelerine geçirdiler.

    Kudüs tavizi

    1856’da Osmanlı Devleti’nin İngiltere ve Fransa’nın yardımıyla Rusya’yı Kırım’da dize getirmesi, Kudüs bölgesinde çeşitli tavizler vermesini gerektirdi. Normalde gerçekleşmesine asla izin vermeyecekleri şekilde asırlardır İslâm’a mâlolmuş kimi dinî mekanlardaki egemenlik ve mülkiyet haklarını o dönemki müttefiklerine devrettiler. Fransızların Haçlı Seferleri sırasında inşa ettikleri Kudüs’teki Ste. Anne Kilisesi de bunlardan biriydi.

    Selahaddin Eyyûbî Kudüs’ü ele geçirdikten sonra burayı bir külliye haline getirmiş, zengin vakıflar tahsis etmişti. Osmanlılar zamanında bu vakıflar daha da zenginleştirildi. Aradan asırlar geçse de Fransızlar bu kiliseyi unutmadılar ve geri almanın fırsatını kolladılar.

    Kırım Savaşı’nın diyeti olarak verildi Haçlı Seferleri sırasında inşa edilen Sainte Anne Kilisesi daha sonra Selahaddin Medresesi’ne çevrildi. 1856’da ise Osmanlı yönetimi tarafından Kırım Savaşı’nın diyeti olarak Fransızlara verildi.

    Kudüs, tarihî önemine binaen müstakil mutasarrıflık sistemiyle ve doğrudan doğruya Babıâli’den idare edilen bir Osmanlı toprağıydı. Merkezden gönderilen mutasarrıflar Babıâli’ye danışmadan dış politika manevralarına giremezdi. Her tayin edilen mutasarrıf Kudüs’e ilk geldiğinde, Fransız konsolosları Selahaddin Medresesi’nin harabe hâlde olduğunu belirterek buranın kendilerine verilmesini talep ederlerdi.

    Oysa burası her haliyle sağlam ve vakıfları işlek, mütevellileri işin başında mamur bir müesseseydi. Mutasarrıflar konsolosların aksine binanın sağlam ve faaliyette olduğunu bildirerek Fransızların taleplerini Bâbıâli’ye havale ederlerdi. Gönderilen bilgiye nazaran Fransızların talepleri yerine getirilmez, onlar da bir sonraki mutasarrıfı beklerlerdi. Ahmed Cevdet Paşa’nın Tezakir adlı eseri, Fransızların yıllarca talep ettikleri halde alamadıkları bu kilisenin nasıl bir düzenbazlıkla tekrar Fransızlara verildiğini ifşa ediyor.

    ‘Fransızlı’ Kâmil Paşa

    Cevdet Paşa’ya göre, en sonunda Fransızlar baktılar ki böyle olmayacak, dedesinden babasına kadar Osmanlılara hizmet etmiş Kâmilîzade ailesinden İsmail Kâmil adında bir kaymakam buldular; onu parlatıp, cilalayıp, himaye edip, “Beylerbeyi” unvanı verilerek Kudüs Mutasarrıfı olmasını sağladılar.

    Cevdet Paşa’nın tam bir “Fransızlı” olmuştu dediği Kâmil Paşa, ilk iş olarak Fransızların Ste. Anne Kilisesi talebini “kilisenin harabe olduğu” raporuyla Bâbıâli’ye havale etti. Bâbıâli bu rapor uyarınca gereken izinleri verdi ve 1856’da Sultan Abdülmecid’in de onayıyla Selahaddin Eyyûbî Medresesi Fransızlara verilerek tekrar Ste. Anne Kilisesi hâline geldi.

    Cevdet Paşa’ya göre bu durum sadece İsmail Kâmil Paşa’nın Fransızperestliği yüzünden olmuştu. “Nazırların, sadrazam ve padişahın elinden bir şey gelmezdi” diyerek işin sorumluluğunu İsmail Kâmil Paşa’ya yıkıvermiştir. Kudüs’ün yerli ahalisinin şikayet mektuplarıyla İstanbul yönetimi durumun vehametini anladı ve ardından İsmail Kâmil Paşa hemen azledildi. Ömrünün sonuna kadar bir daha kendisine mutasarrıflık yaptırılmadı.

    Macron’un tepkisi Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 22 Ocak 2020’deki Kudüs ziyareti sırasında Ste. Anne Kilisesi’ne gitmiş, İsrail polisinin güvenlik gerekçesiyle mekana girmesine tepki göstermiş, buranın Fransız toprağı sayıldığını hatırlatmıştı.

    Cevdet Paşa’ya göre üyesi bulunduğu Osmanlı yönetici sınıfı pir ü pak temizdir ama “o Kâmil Paşa yok mu, bütün olumsuzluklar onun başının altından çıktı” diyerek sorumlu devlet erkânından eleştiri oklarını uzaklaştırır. Aslına bakarsanız Kâmil Paşa da bir köşede terkedilmemiştir. Kudüs’ten Urfa mutasarrıflığına tayin edilmiş ve daha 13 yıl devlet hizmetinde bulunup, Canik (Samsun), Karesi (Balıkesir) mutasarrıflığından emekli olmuştur.

    O zamandan bugüne Fransızların mülkiyetinde olan Ste. Anne kilisesi, İsrail’in buradaki otoritesinin tanınmadığını ifade edebilmek için kullanılan önemli bir politik simgedir. 1996’da Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’ın ve geçen ay şimdiki cumhurbaşkanı Macron’un Kudüs ziyaretinde Ste. Anne Kilisesi’ne girmeleri yasak olduğu halde girmeye çalışan İsrail polislerine bağırıp çağırmasının arkaplanı budur: “Kurallara saygı duyun, bu kurallar yüzyıllardır yürürlükte ve cumhurbaşkanları ile değişmezler”.

  • Vurdu ‘Filenin Sultanları’, inletti Avrupa sahalarını

    Vurdu ‘Filenin Sultanları’, inletti Avrupa sahalarını

    Onların başardıklarını erkekler futbolda yapsalar, dekorasyon dergilerine bile kapak olurlardı. Kim bilir, bu sürdürebilir başarıya ticari hayatta bir şirketimiz imza atsa, dünya liderleri arasında sayılırdı. Hemcinslerinin bu kadar itildiği, cinayetlere kurban gittiği, yer yer ikinci sınıf vatandaş olarak görüldüğü topraklarda Türk kadın voleybolcular tarih yazdılar, yazıyorlar.

    Geçen yılın Avrupa ikincisi Türkiye, sekiz yıl sonra yine olimpiyat vizesi aldı. Bu tarihî başarıya imza atılan son Almanya müsabakası, o günün en çok izlenen 7. programıydı; AB Grubu’nda ise 2. sıradaydı! Spiker Başak Koç tüm karşılaşmaları anlatsa da milyonlar onu Pazar akşamı tanıdı. Bir kadın spikerin maç anlatması birçoklarına yabancıydı.

    Elemeler dijital platformlar ve YouTube sayesinde izleyicilerle buluşuyor, Polonya ile oynanan epik yarı final tematik kanala taşınıyor, finalse ulusal kanalda ancak yer buluyordu. Tabii başarı sattırırdı! Zaferden sonra Filenin Sultanları’na manşette yer veren spor gazeteleri, önceki maçları genelde pul büyüklüğünde görmeyi tercih etmişti. Onlar da bir bakıma yayın haklarına sahip platformdan çok da farklı değildi.

    Ekolden bahsetmemizin mümkün olmadığı topraklarda aslında bunlar hiç şaşırtıcı değil. Asıl şaşırtıcı olan şüphesiz voleybol! Ülke sporundaki başarıların isimlere endeksli olduğu bir diyarda, takır takır işleyen sistem fabrika gibi oyuncu üretiyor. Biri gidiyor, yeri hemen dolduruluyor. Londra’da Yaz Oyunları’nı gören takımdan bugüne sadece kaptan Eda ile Naz kalmış durumda.

    Federasyon başkanları değişiyor; kurulan yapı daha da iyileşiyor. Altyapılardaki yetenekler durmadan üstyapıya taşınıyor; dünyanın en büyük yıldızlarıyla harmanlanan kulüp takımları arka arkaya büyük başarılara imza atıyor.

    Kulüpler düzeyinde VakıfBank-Eczacıbaşı-Fenerbahçe’nin amansız rekabeti, yıllardır kadın voleybolunu zirvede tutuyor. Belki de dünyanın en zor ligi ülkemizde oynanıyor; şüphesiz sonuçları fileye yansıyor. Millî Takım düşünülünce milat, Türkiye’de yapılan 2003 Avrupa Şampiyonası olsa gerek. Ankara Atatürk Salonu’nda elde ettiğimiz ikincilik, adeta bugünleri müjdelemişti. Libero Gülden turnuvanın en iyi 6’sına seçilirken, Neslihan sonraki yıllara damgasını vuracaktı.

    Zock!
    Kimi çevrelerin kadın voleybolcuların kıyafetlerine dair sarf ettiği sözler büyük çoğunluğun tepkisiyle karşılaştı.

    O günden bu yana tüm Avrupa Şampiyonaları’nda boy gösteren Filenin Sultanları, bugüne dek iki ikincilik, iki de üçüncülük kazanmış durumda. 2019’daki son turnuvada ay-yıldızlılar final görse de, kazanan Sırbistan’ın harika jenerasyonu olmuştu.

    Kadın voleybolu, alt yaş kategorilerindeki başarılar büyükler seviyesine taşınabildiği için diğer takım sporlarından ayrılıyor. 20 Yaş Altı’nda son dokuz Avrupa Şampiyonası’nda en kötü altıncılık yaşayan millîlerimiz, bir kez kazanmış; üç defa da üçüncülükte kalmıştı. Dünya Şampiyonası düzeyinde elde edilmiş en iyi derece 2017’deki dördüncülüktü. 18 Yaş Altı’nda ise Dünya şampiyonalarının 2007’den beri gediklisi olan ay-yıldızlılar, 2011’de zafere ulaşmıştı. Avrupa Şampiyonası’nda yine aynı yıl kupa kaldıran gençler, 2005’ten beri organizasyonda düzenli olarak boy gösteriyorlar.

    Çarkın her dişlisi tıkır tıkır işleyedursun, biraz da başarının en büyük mimarını anlatmalı… 2008’de Türkiye’ye ayak basan Giovanni Guidetti hem VakıfBank hem millî takımda yaptıklarıyla çıtayı daima yukarı çekti. Kulüp düzeyinde ilk 2011’de gelen Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu, ertesi yıl yaşanan olimpiyat heyecanının habercisiydi. Sultanlar, çeyrek finalin kapısından dönmüşlerdi.

    Guidetti önderliğinde VakıfBank, Kupa 1’in gediklisi oluyor, arka arkaya gelen zaferler dikkati çekiyordu. Kulüp 2013’te, kazanılabilecek beş kupayı da kaldırarak tarihe geçmişti. İşte o ekibin 23 Ekim 2012’den 22 Ocak 2014’e kadar süren 73 maçlık galibiyet serisi, Guinness Rekorlar Kitabı’nda yer alıyor.

    “Türkiye bana müthiş bir kariyer, harika bir eş ve çocuk verdi. Benim de Türkiye’ye güzel şeyler verme sorumluluğum var” diyen İtalyan antrenör sadece başarılarla yetinmiyordu. Türkiye’nin İstanbul’dan ibaret olmadığını vurgulayan hoca, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da gençleri tarıyor, yarının yıldızlarının peşine düşüyordu. Başta bugünün olimpiyat vizesi alan takımının yıldızı Meryem olmak üzere, Cansu, Tuğba, Şeyma ve Meliha altyapı eğitimini başka şehirlerde almış sporcular. Belli ki ilerleyen yıllarda bu sayı daha da artacak.

    En değerli… Millî Takım’ın yıldızlarından Meryem Boz, Olimpiyat eleme turlarının en değerli oyuncusu (MVP) seçildi.

    Beş lig, dört Şampiyonlar Ligi, üç Kulüpler Dünya Şampiyonası şampiyonluğu kazanan Guidetti’nin yaptıkları, yapacaklarının teminatı gibi duruyor. Antrenör öğütme fabrikası gibi çalışan kulüplere alışık olan topraklarda 12 senedir görev yapan bu yabancı dikkat çekiyor. Gerçi bazı açılardan çok daha fazla bizden biri ya, neyse…

    Tabii İtalyan hocadan bahsetmişken, Cengiz Göllü’yü anmamak olmaz. Hayatını voleybola adayan antrenörün idaresinde ligi tahakkümü altına alıp 17 sene üstüste şampiyon olan Eczacıbaşı, 1980’de Şampiyon Kulüpler Kupası’nda da ikinci olmuştu. Kıtanın üçüncü büyük organizasyonu olan bugünkü CEV Challenge Cup’ta takımlarımız sürekli yarı final görüyordu. 1990’ların sonunda iki kez Kupa 1’de final gören Vakıfbank, ikincilikte kalmıştı. Kadın voleybolunda kıvılcımı çakan Eczacıbaşı, 1999’da Kupa Galipleri Kupası’nı kaldırıyor, hasat mevsimi başlıyordu. Şampiyonlar Ligi olarak bilinen Yaşlı Kıta’nın en büyük organizasyonunda altı şampiyonluk, altı ikincilik, altı üçüncülük; Kupa 2’de dört şampiyonluk, üç ikincilik, üç üçüncülük; Kupa 3’te üç şampiyonluk, altı ikincilik, altı üçüncülük hanemizde yazıyor. Ayrıca yeryüzünün en iyi takımlarını biraraya getiren Kulüpler Dünya Şampiyonası’nın da en başarılı ülkesiyiz. Brezilya, İtalya, Rusya gibi voleybolun devlerini geride bırakan ekiplerimiz, bugüne kadar oynadıkları sekiz finalde altı defa zafere ulaşırken, dört de üçüncülük aldı.

    Türkiye’de herhangi bir alanda böyle bir sürdürebilir başarı öyküsüne tanıklık ettiniz mi? Bu takım başta olmak üzere, sistemi inşa edenlerin hepsi ziyadesiyle alkışı hakediyor; birçoklarına örnek oluyor, binlerce sporcuya ilham veriyor.

  • Eğitim meşalesinin hâlâ parlayan ışığı…

    Eğitim meşalesinin hâlâ parlayan ışığı…

    Cumhuriyet döneminin iz bırakan eğitim hamlesi Köy Enstitüleri’nin ilk mezunlarından hayatta olanlar, bugün artık 90’lı yaşlarını sürüyor. Bu öncü eğitim neferlerinden biri 1944’te Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsü’nden mezun olan ve günümüzde Çankırı’nın Yapraklı ilçesinde yaşamını sürdüren 93 yaşındaki İhsan Işık. Anlattıkları hem tarihe ışık tutuyor hem de günümüz eğitimcileri için önemli dersler içeriyor.

    Türk eğitim ve aydınlanma tarihinin kilit noktalarından Köy Enstitüleri’nin ilk mezun kuşağından artık neredeyse kimse kalmadı. Kuruluşunun üzerinden 80 yıl geçmiş olan bu okullara birinci kuşak öğrencilerin 14-15 yaşlarında girdikleri düşünülürse, o mezunlardan hayatta kalan küçük azınlığın da bugün doksanlı yaşlarında bulunduklarını söylemek mümkün. Cumhuriyet aydınlanmasının kalelerinden olan bu kurumların şahitliğini 93 yaşında sürdürmeye devam eden isimlerden biri, 1944’te Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsü’nden mezun olan ve bugün Çankırı’nın Yapraklı ilçesinde yaşayan İhsan Işık. Mehmet Saydur ve Hayati Tahsin Yılmaz’ın Gölköy üzerine 1994’te yayımladıkları Bir Tonguç Okulu: Gölköy Enstitüsü başlıklı araştırmalarında belirttikleri üzere, İhsan Işık iki arkadaşıyla birlikte (Ali Alemdar, İsmail Kınacı) 1944’te okulun ilk mezunlarından olarak o dönemde bir nahiye olan Yapraklı’ya atanmış:

    “Yapraklı’da bir süre sonra gezici başöğretmen olarak görevlendirildim. At sırtında köy köy gezip öğretmenleri denetliyor ve ayda bir de Çankırı’ya gidip rapor veriyordum. 7 sene gezici başöğretmenlikten sonra tekrar öğretmenliğe dönüp bir süre daha çalıştım. Ardından Çankırı Millî Eğitim Müdürlüğü’nün Köy Okulları İnşaat Bürosu’nun başında bulundum. 10 yıl boyunca da bu hizmeti verdikten sonra Yapraklı’ya İlköğretim Müdürü (bugünkü ilçe milli eğitim müdürü) olarak atandım ve emekli olduğum 1977’ye kadar çalıştım”.

    1943 Gölköy 1943’te Gölköy Köy Enstitüsü’nde Türk Halk Müziği çalışmaları yapan öğrenciler.

    İhsan Işık özellikle eğitim gündemiyle bugün dahi yakından ilgileniyor. Her gün gazeteleri okuyor, haberleri takip ediyor. Peki Köy Enstitüleri nasıl kuruldu, nasıl işledi ve nasıl kapandı? İhsan Işık’ın ağzından dinleyelim:

    “Enstitülerin kurulmasından evvel askerde zeki olan çavuşları eğitmen olarak alırlardı. Sonrasında Köy Öğretmen Okulu olarak faaliyete geçirilen okullar Köy Enstitüleri’ne çevrildi. Şehirlerde yetişmiş olan öğretmenler köylerde duramıyorlar, dursalar da faydalı olamıyorlardı. Köylü ister eğitim, ister ziraat konularında olsun öğretmenlerin söylediklerini önemsemiyor, işlerini eski usulde yapmaya devam ediyordu. Enstitüleri kuranlar, köyde yetişmiş olanın kendi köyünde daha faydalı olacağını düşündüler”.

    Işık’ın bahsettiği “köylünün öğretmenin anlattıklarını önemsememesi”, bilindiği gibi Yakup Kadri’nin Yaban romanından beri bilinen bir çatışma unsuru. Işık’a göre enstitüler doğal olarak bu çatışmanın farkındaydı ve ona göre hareket ediyordu:

    “Okulda bizlere dediler ki: Köylere gittiğiniz zaman köylüye asla ‘iyi domates şöyle yetişir, buğday tarımının doğrusu budur’ demeyeceksiniz. Sizler kendi uygulama bahçelerinizde o köyün en iyi domatesini yetiştireceksiniz. Böylece köylü gelip kendisi size bunu nasıl başardığınızı soracak. İşte o zaman ona doğrusunu anlatacaksınız, işte o zaman köylü sizi dinleyecek”.

    Çankırı-Kastamonu yöresinden öğrenci alan Gölköy Köy Enstitüsü, yöresel üretim alanını gözeterek öğrencilerine özellikle bahçecilik faaliyetleri üzerine eğitim vermekteydi. Fay Kirby’nin Türkiye’de Köy Enstitüleri isimli eserinde anlattığı programı İhsan Işık da bize aynen aktarıyor ve özellikle derslerin mutlak suretle uygulamalı olmasının önemine vurgu yapıyor. İsmail Hakkı Tonguç’un kitaplarında da İhsan Işık’ın anılarında da hep bu “uygulama” vurgusu var:

    “Süleyman Ekinci adında bir tarım öğretmenimiz vardı. Hiç unutmuyorum, üçüncü sınıftayken bize arpa çimi ile buğday çimini ayırıp ayıramayacağımızı sordu. Sınıfta 79 kişiydik. Hepimiz köy çocuğuyuz, “bilmez olur muyuz” dedik. O da bizi tarlalara götürdü. Aramızdan yalnız üç kişi buğday çimi ile arpa çimini doğru biçimde ayırt etti. Bildiğimizi sanıyor ama bilmiyormuşuz. O da bizlere buradaki günleri ve dersleri afakî geçirmemiz öğüdünde bulundu. O gün biz bir şeyin esasını bilmeden biliyorum dememeyi öğrendik. Okuldaki hiçbir ders yalnızca nazarî (teorik) olarak ele alınmıyor, mutlaka amelî (uygulamalı) olarak da gösteriliyordu. Mutlaka her şey ama her şey tatbikî olmalıydı”.

    Enstitüler ve tarımın önemi İhsan Işık “Eğer enstitüler bugün hâlâ olsaydı özellikle tarım konusunda memleketimiz bu hale gelmezdi” diyor.

    İhsan Işık’a kültür derslerini sorduğumuzda ise aklına hemen okulun kütüphanesi ve bu kütüphaneye verilen önem geldi. Elbette beraberinde laik eğitimin önemini de vurgulayan bir anıyla:

    “Okul müdürümüz Ali Doğan Toran adında çok muhterem bir insandı. Bir gün bizi yanına çağırdı. ‘Okulda kültür derslerinde, tarih hususunda, tabiat bilgisi konularında okulu eksik buluyorsanız, kitaplar size yetmiyorsa kütüphanemize başvurun. Yeterince kitabımız mevcut, bunları inceleyin, sorularınız olursa danışın, eksiği varsa bildirin. Ancak bazı konuların yeri burası değil’ dedi. Kendisi daima bize doğru yolu gösterdi. Hiçbir öğretmenimizden ne dinî ne de komünizm gibi ideolojik hiçbir tavır görmedik”.

    İhsan Işık bugünün öğretmenlerine önerilerle bitiriyor:

    “Eğer enstitüler bugün hâlâ olsaydı özellikle tarım konusunda memleketimiz bu hale gelmezdi. Bugün bu gerçeği herkes kabul ediyor. Yeni Bakanımız Ziya Selçuk beyefendi de “Köy Enstitüleri devam etmeliydi” diye açıklama yaptı. Bizler istedik ki halkımız bilmediğini öğrensin. Kendisinin de bilebileceğini bilsin. ‘Hep büyüklerimiz bilir’ demesin, kendileri de öğrensin, bilsin istedik. Oysa karşımızdakiler halk bilmesin, kendilerinden hesap sorulmasın istiyordu. Artık sıra sizlerin sırası. En büyük amacınız halka faydalı olmak olsun. Hiçbir şeyi bulduğunuz gibi bırakmayın, daima daha ileri taşımaya gayret edin”.

  • 120 yıllık futbol efsanesi: Bayern Münih

    120 yıllık futbol efsanesi: Bayern Münih

    20. yüzyılın ilk senesinde kurulan Bayern Münih, 1960’ların sonlarından itibaren bütün dünyada tanınan bir kulüp hâline geldi. Maier-Beckenbauer-Müller üçlüsüne 70’lerin başında katılan Breitner’la birlikte Alman ve Avrupa sahalarında fırtına gibi esen kırmızı-beyazlılar, teknik direktör Udo Lattek’le kanatlanmıştı. Bugün her yıl 660 milyon Euro gelir elde eden bir kulüp olan Bayern’in dünya savaşlarından ve krizlerden geçen öyküsü, kahramanları…

    Milyarları peşinden sürükleyen oyunun en fiyakalı aktörlerinden biri Bayern Münih. Bir zamanların miniği, yıllardır futbol dünyasının devi. Sadece 2018-19 sezonunda 660 milyon Euro gelir elde eden kulübün 290 bini aşkın üyesi var. Tam 120 yıl önce bir restoranda kurulan kırmızı-beyazlıların hikayesi, biraz da o toprakların tarihini anlatıyor.

    Almanya’nın en önemli şehirlerinden biri olan Münih’in gücünü yıllardır yeşil sahalarda Bayern gösteriyor. Bugüne dek kazanılan 29 lig, 19 Almanya Kupası, 8 Almanya Süper Kupası, 3 Şampiyon Kulüpler, 2 Şampiyonlar Ligi, 1 Kupa Galipleri, 1 UEFA Kupası, 2 Kıtalararası Kupa, 1 Kulüpler Dünya Kupası da yapacaklarının teminatı oluyor.

    Kentte ilk olarak ezeli rakibi 1860 Münih kurulmuştu. 1848 Devrimleri’nin estirdiği rüzgarın etkisiyle o yılın 15 Temmuz gününde, jimnastik alanında faaliyet göstermek üzere kurulan kulüp uzun soluklu olmamıştı. Zira o günlerde yeni cumhuriyetçi eğilimlere sıcak bakılmıyordu. Ertesi yıl kapısına kilit vurulan Münchner Turnverein, ülkedeki siyasal iklimin yumuşamasından sonra 17 Mayıs 1860’da yeniden açılmış, 1899’da futbol şubesini kurmuştu.

    Kulübün kuruluş tarihini pankartlarına taşıyarak tribün şovu yapan Bayern’in coşkulu taraftarları.

    11 kızgın adam

    Ertesi yılın Şubat ayıydı. Küçük MTV Münih’in futbol bölümü büyümek istiyordu. Ancak yöneticiler bir topun peşinden koşan çocuklara kulak vermiyordu. Genel kuruldan istediğini alamayan 11 kızgın adam, soluğu Gisela adlı restoranda almıştı. Hararetli konuşmalarından ardından 27 Şubat 1900’de yeni bir takım kurulmuştu. Tarihin en etkileyici filmlerinden biri olan, Sidney Lumet’nin şaheseri “12 Kızgın Adam”ı bilmem de, o 11 kızgın adam, bugünün müseccel markasını yaratacaktı: Bayern Münih!

    Arkadaşlarına önayak olan Franz John başkanlığa gelmiş, kulübün renkleri olarak ise Bavyera bayrağından esinlenerek mavi-beyaz seçilmişti. Çiçeği burnunda ekip, 1906’da birleştiği Münchener ile sonradan ayrılacaksa da adını kullanmaya devam edecek ancak maviyi terkederek kırmızıya geçecekti. Önce 1860 Münih ülkenin en büyüğü olma şansını elde etmişti; 1931’de Hertha Berlin’e son dakika golüyle boyun eğen mavililer, ertesi yıl ezeli rakiplerinin zaferini izlemişti.

    Bayern Münih’in kuruluş belgesi.

    Yahudiler takımı

    1932 yılında Nürnberg’deki lig finalinde Bayern, Eintracht Frankfurt’la kozlarını paylaşıyordu. İklim değişikliğinin öncesindeki ülke, bir anlamda “Yahudiler Finali”ne şahitlik ediyordu. Frankfurtluların sponsorları, Bayernlilerin ise başkanı, teknik direktörü Yahudi idi. Richard Kohn’un öğrencileri Bayernliler, dönemin en büyük yeteneklerinden Oskar Rohr ve 2. Dünya Savaşı’nda cephede ölecek Franz Krumm’un golleriyle zafere ulaşmıştı. Ertesi yıl Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte Yahudiler makamlarından, işlerinden uzaklaştırılırken, futbol dünyasının aktörleri değişmeye başlıyordu. Dombi lakaplı muzaffer hoca Kohn ülkeyi terkederken, başkan Kurt Landauer koltuğundan olmuştu. Yahudi takımı olarak damgalansalar da aslında üyelerinin sadece yüzde 10’u Yahudiydi. Naziler profesyonel sporu Yahudi komplosu olarak gördüğünden yasaklamıştı. Oldukça profesyonel bir yapıya sahip olan Bayern böylece küçülürken, 1860 yükselişe geçiyordu. Nasyonal Sosyalist Parti’ye yakın isimler yönetimde önemli görevler almış, 1942’de mavi-beyazlılar kupa ile tanışmıştı. 

    İlk şampiyon kadro Bayern Münih ilk lig şampiyonluğunu 1932’de kazanmıştı. Takımın başkanı Landauer ve kaptanı Dombi, Yahudi’ydi.

    Savaştan sonra

    2. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’ya dönen Landauer yeniden başkanlık koltuğuna oturmuşsa da Bayern’in güçlenmesi zaman alacaktı. 1945-1963 arasında teknik direktör öğütme fabrikası gibi çalışan takım, 1957’de Fortuna Düsseldorf’u yenerek kupada güldükten birkaç yıl sonra batağa saplandı. İflasın eşiğine gelen kulübe el atan fabrikatör Roland Endler, imdada yetişiyordu. O olmasa, kapanıp gitmişlerdi.

    Düzlüğe çıkan takımın idari ve sportif olarak da hamleler yapması gerekiyordu. İşte yarım asır önce kulüp başkanlığı koltuğuna oturan bir adam, tüm dengeleri değiştirecekti:Sessiz sedasız şekilde 1962’de başa geçen Wilhelm Neudecker, tecrübelilerle gençleri harmanlamaya başlıyordu. Defalarca millî takım forması giyen Herbert Erhardt gençlere abilik yapmıştı. O delikanlılar arasında Sepp Maier de vardı. 18’inde eldivenleri teslim alan genç file bekçisi, efsanenin ilk parçası olacaktı…

    1963’te kurulan Bundesliga’da 1860 Münih ile Nürnberg takımları oynama hakkını elde etmiş; reddedilen Bayern ise Alman Futbol Federasyonu’na başvurmuştu. Gelen cevap herkesi üzüyordu; zira bir şehrin iki takımına birden lisans verilmesi mantıksız bulunmuştu. 6 Haziran 1964’teki terfi maçında sahne alan18 yaşındaki bir delikanlı dikkati çekmişti. Beş sene önce gençler liginde, 1860 Münih takımından bir rakip futbolcunun kendisine yaptığı harekete sinirlenip şehrin küçük takımına giden bu çocuğun adı Franz Beckenbauer’di.

    Nördlingen adlı bir amatör ekipte oynayan ve 33 maçta 46 kere fileleri havalandıran 18 yaşındaki Gerd Müller de Münih’e gelmişti. Forvet düşünmüş ve oynayabileceğine inandığı takımı seçmişti: Bayern! Maier-Beckenbauer-Müller şeytan üçgeninin olgunlaşmasıyla tüm dengeler değişecekti.

    Efsane kaptan Bayern Münih’in unutulmaz takım kaptanı Franz Beckenbauer, Bundesliga’nın 1976-77 sezonunda Georg Melches Stadı’nda oynadıkları Essen deplasmanında top sürüyor. Maç, Münih ekibinin 1-4 galibiyetiyle sonuçlanacak.

    Bir dev doğuyor

    Bayern 1967’de Glasgow Rangers’ı geçerek Kupa Galipleri Kupası’nı kazandı. Branko Zebec’in idaresinde 1969’da da duble yapıyorlardı. 1970’te Borussia Mönchengladbach’la amansız bir rekabete girişen kırmızı-beyazlılar, Paul Breitner adındaki bir gencin gelişiyle şaha kalkıyor; teknik direktörlük koltuğuna oturan Udo Lattek ile kanatlanıyordu. İki sezon üstüste ikinci olan Bavyeralılar, önce ülkeyi, ardından Yaşlı Kıta’yı tahakküm altına alıyordu. Üç Bundesliga şampiyonluğunu, üç Şampiyon Kulüpler Kupası takip etmişti. 1972’de Avrupa şampiyonu olan Alman millî takımı da, 1974’de Dünya Kupası’nın sahibi olmuştu. Her iki turnuvanın da finalinde 6 Bayernli sahne alırken, kupaları kaldıran kaptan Beckenbauer olacaktı.

    Her zaman zirve yarışında Bayern ilk Kupa 1 zaferini 1974’te Münih Olimpiyat Stadı’nda Atletico Madrid’i devirerek yaşamıştı. Bu zafer, üst üste gelecek üç Şampiyon Kulüpler şampiyonluğunun ilkiydi. Bavyeralıların ünlü santraforu Gerd Müller, Atletico savunmacıları arasında.

    Alman futbolunda 70’lerdeki Mönchengladbach’ın yerini 80’lerde Hamburg almıştı. Fakat onlar da sahneden çabuk çekilecekti. 1987’de Madjer’in altın topuğunun damgasını vurduğu Şampiyon Kulüpler Kupası finalini Porto’ya kaybeden Bayern, 1996’da kazanılacak UEFA Kupası’na kadar Avrupa’da zirveye çıkamadı.

    Bayern, önce Werder Bremen, Kaiserslautern derken, 90’larda da günümüzde olduğu gibi Borussia Dortmund ile kıyasıya bir rekabete girdi. 1999’da devler arenasında finale yükselen Bayern, 90 dakikasını önde bitirdiği Manchester United karşılaşmasını uzatmalarda yediği iki golle kaybediyordu.

    Bayern Münih, yetmişli yıllarda Borussia Mönchengladbach ile kıyasıya bir rekabet içindeydi. Fotoğrafta Bayern, bir Gladbach deplasmanında.

    Tutana aşk olsun!

    2001’de Valencia’yı penaltılarla deviren Bavyeralılar, Avrupa’nın en büyüğü olmayı başardılar. Bayern Münih adı, artık Avrupa’nın devleri arasına yazılmıştı. 2010’da Inter’le devler arenasının en büyüğü olmak için kapışan Louis van Gaal’in talebeleri, Mourinho’nun karizmasının altında kaldı. Maçın kahramanı, sonradan Galatasaray’a gelecek Wesley Sneijder’di. Sonraki yıllarda Jürgen Klopp’un çalıştırdığı Dortmund’un harika oyunu Bavyeralıları daha iyisini yapmaya itecek, üstüste eklenen parçalarla kusursuz bir makinaya dönüşen Bayern yine zirveye çıkacaktı. Tesadüf bu ya, Almanya’nın iki büyüğü 2013’te Şampiyonlar Ligi finalinde buluşmuş; Arjen Robben’in son dakika golü Bayern’i lig ve kupadan sonra Avrupa’da da zafere taşımıştı.

    Camianın o tarihten beri Avrupa’da yüzü pek gülmüyor. Kimilerine göre zamanımızın en büyük teknik direktörü Pep Guardiola bile bu konuda dertlere derman olamadı. Buna rağmen 27 yıldır sürekli kâr açıklayan Alman futbolunun başrol oyuncusu, yıllardır kendisine zorluk çıkaran takımların yıldızlarını toplayarak rakiplerini ufalıyor, parası neyse ödeyip alıyor. 2019 Temmuz’unda Stuttgart’tan Fransız Benjamin Pavard’ı 35 milyon Euro’ya, Atletico Madrid’den ise yine Fransız Lucas Hernandez’i 80 milyon Euro’ya renklerine bağlayarak Avrupa transfer piyasanında ses getiren Bayern Münih, Ağustos 2019’da ise Barcelona’dan Philippe Coutinho’yu 120 milyon Euro satın alma opsiyonuyla 8,5 milyon Euro’ya kiraladı. Tarihinin en parlak günlerini yaşamıyor olsa da, Bavyera Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale çıkmayı başarmış durumda ve İngiliz devi Chelsea ile kozlarını paylaşmak için 25 Şubat’ı bekliyor.

    Dramatik gol, müthiş sevinç! İki Alman devini karşı karşıya getiren 2013 Şampiyonlar Ligi finalini, Bavyera ekibi, Hollandalı yıldızı Arjen Robben’in son dakika golüyle kazanmıştı.

    BİR SAVAŞ VE FUTBOL KAHRAMANI

    Kurt Landauer: Bayern’in babası

    Modern Bayern Münih’in babası Landauer, kulüp tarihinin en uzun süre görev yapan başkanı. Landauer ilk olarak 1913’te göreve gelmişti. Yedek takımın eski kalecisi, ertesi yıl başlayan 1. Dünya Savaşı’na gidecekti. Demir Haç madalyasıyla onurlandırılan Bayveralı, harbin bitiminden sonra 1919’da yeniden kulübün başına geçmişti. Altyapıya yatırım yapan idareci genç futbolcuları önemsemiş, onun döneminde kulüp profesyonelce yönetilmeye başlanmıştı.

    Bölgesel başarıları, 1932’de ilk Almanya şampiyonluğu takip etti. Fakat her rüyanın bir sonu vardı. Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte, Landauer’in de aralarında bulunduğu Yahudiler kulüplerden uzaklaştırılmıştı. 1938’deki Kristal Gece’den bir gün sonra tutuklanan yönetici, Dachau’ya götürüldü. Toplama kampında numarası 20009 idi. 1. Dünya Savaşı’ndaki hizmetleri yüzünden 33 gün sonra serbest bırakılan başkan çok şanslıydı. 17 Mayıs 1939’da İsviçre’ye iltica eden Landauer ölümden kurtulacak, Almanya’da kalan dört kardeşinin akıbeti ise milyonlarla aynı olacaktı. Harbin bitiminden sonra 1947’de yeniden kulüp başkanlığı yapan Landauer, 1951’de takımına, 1961’de hayata veda edecekti.

    Dört kardeşini toplama kampında kaybeden, Bayern’in Soykırım’dan kurtulan Yahudi Başkanı Landauer.

    STADYUMLARIN ÖYKÜSÜ

    Mabetlerin izinde

    Münih’in iki yakasının birbirinin içine giren öyküsünü stadyumlarda da bulmak mümkün. 20. yüzyılın başında giderek taraftar sayısı artan Bayern, kentin değişik köşelerinden sahne aldıktan sonra 1925’te ezeli rakipleri 1860 Münih’in yuvası Grünwalder Stadyumu’na taşınmıştı. Kırmızı-beyazlıların bir sonraki adresi, 1972 Olimpiyatları için yapılan mimari şaheser Münih Olimpiyat Stadyumu’ydu. Ancak itirazlar vardı. Olimpiyat stadyumu olarak inşa edildiğinden, sahayla tribünlerin arası uzaktı; ayrıca atletizm pisti de cabasıydı. Kültürel miras kabul edildiği için esere dokunulmadı ve yeni inşa edilen Allianz Arena 2005’te kapılarını açtı. Yeni stadyum şehrin iki takımına da ait olacaktı. 1860 Münih, içine girdiği ekonomik darboğazı ezeli rakipleri sayesinde aşmıştı. Bayern, mavi-beyazlıların hisselerini satın alarak iflasın eşiğinden dönmesini sağlamış; böylece kentin eski devi kendi yuvasında kiracı durumuna gelmişti (2017’de sözleşme feshedildi ve stadyumun tek sahibi Bayern oldu).

    Bugün muhteşem aydınlatma sistemi sayesinde Bayern oynuyorsa, Allianz Arena kırmızıya bürünüyor; Almanya sahne alıyorsa beyaz oluyor. Mabedin mavi olduğu fotoğraflar ise internette. Bugün üçüncü kümede oynayan 1860 Münih’e ise ah çekmek kalıyor.