Etiket: Sayı:68

  • ‘Laf oturtan’ cahiller…

    ‘Laf oturtan’ cahiller…

    Bilindiği gibi son yıllarda gerek kitap-dergilerde gerekse sosyal medyada yazıların çoğunluğu fikir yazısı değil. Bilgisizliğin yaygınlaştığı ve bunun normal, yeterli hatta makbul sayıldığı zamanlara geldik. Hâl böyle olunca ülkemizdeki “sözlü kültür” geleneği, elektronik ortam üzerinden “yürüyerek” yepyeni bir model ortaya koydu.

    “Laf oturtmak, laf koymak” diye tabir edebileceğimiz, kafiyeli ama özü olmayan bu sözler; şiirimsi formatlar eşliğinde, bir zamanki “âşıklar atışması”nı andıran ama çok daha hınçlı sloganlarla yayılıyor. Araştırma yok, bilgi yok, fikir yok, peki ne var? İşte bu kıymeti sosyal medyadan menkul, ahir zaman trolleri var. Üstelik sevimli-sempatik de değiler; daha ziyade “karşı” oldukları tarafa verdikleri reaksiyonun şiddetiyle, şakşakçıların “layk” dokunuşuyla heyecanlanıyorlar.

    Bilginin peşine düşmek, araştırma yapmak, ilgili konu hakkında donanım sahibi olmak ise başka bir dil, hatta diller gerektirir. Türkçe dahi bilmeden; Eski Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca ve diğer literatür dillerini (Latince, Grekçe, Çince, Arapça…) öğrenmeden, hatta bunlardan tek birini dahi yüksek seviyeye çıkarmadan, hangi alanda ne yenilik ortaya koyacaksınız? Eğitimsiz, öğretmensiz ve dolayısıyla ufuksuz bir ortamda; “laf koymak”la sağlanan irili-ufaklı tatminlerle; “pratik zeka” denilen Türk usulü canbazlıklarla hangi tarih öğrenilebilir, hangi gelecek kurulabilir?

    Hiç.

    Zira bu işler ancak çalışarak olur. Diğer türlü en iyi ihtimalle “ağzı laf yapan”, “becerikli”, “uyanık”, “zeki” ve “Türkiye’ye göre iyi” bir yapı ortaya çıkar ki günümüzdeki “avam güzellemeleri” ve aydın düşmanlığı da bu ideoloji ile beslenir. Bu ideoloji ise tarihimizin en basit ve en etkili ideolojisidir: Tembellik! Ancak konsantrasyon ve metot bilgisi adı verilen karma aşıyla bağışıklık kazanabileceğimiz bu hastalık, yine ancak tutkuyla geride bırakılabilir. Dergimizin son sayfasında yazan Prof. Dr. İsenbike Togan, doktora yaptığı Harvard Üniversitesi’ndeyken yıl 1968’di. Kendisine “Hocam o sırada Harvard, 68 olaylarının merkezindeydi; neler gördünüz, neler yaşadınız,” diye sorduğumda şöyle demişti: “Evet, dışardan bazı sesler geliyordu”.

    Tüm okurlarımıza ve çocuklarına, yeni yılda İsen Hoca’nın yolundan yürümelerini; plastik ruhlu atıkların şimdiki zamanı sonsuzlaştırdığı bir evrede daha çok çalışmayı ve gelecek için umut yetiştirmeyi öneriyorum. Her şey daha güzel olacak!

  • Fatih, Kanunî ve Göktürkler

    Fatih, Kanunî ve Göktürkler

    Hunlar, Göktürkler, Uygurlarla olan akrabalığımız, 19. yüzyıl ortasına rastlayan Tanzimat hareketinden sonra Batı düşüncesi ve Batı’daki tarihçilik çerçevesinde ortaya çıktı. İslâmiyet öncesi döneme uzanan bu akrabalıktan, Fatih Sultan Mehmet veya Kanunî’nin haberi olmamıştır. Türk ve Çin tarih yazımı…

    Genellikle tarih yazımı sözkonusu olunca, bir tarafın diğer tarafa etkisinden sözedilir. Ancak geniş bir coğrafi alanda bir tarafta Osmanlı İmparatorluğu ve dolayısıyla Türkler, diğer tarafta ise Çin İmparatorluğu’nu genel bir çerçevede bile olsa karşılaştırmalı olarak ele alınca, etki veya etkileşimden sözetmek zorlaşır. Bu açıdan da -yazıda belirtileceği üzere- Çin ve Türk tarih yazımını incelediğimiz zaman, iki tarafta da gördüğümüz olgu ve eğilimleri onların Avrasya çapında dünya tarihi içinde yer almaları ile açıklayabiliriz.

    Her iki tarafı en erken dönemlerden itibaren tarih yazım malzemesi açısından incelersek, ilk zamanlarda Türklerin taşı, Çinlilerin de hem taşı hem de ipeği yazı malzemesi olarak kullandıklarını görürüz. Taşlar dikiliyor, ipek dürülüyor ve eskiden tomar denilen rulolar haline getiriliyordu. Çincede rulo anlamına gelenjuan” (cüen okunur) dürmek fiilinden gelmektedir. Daha sonraları rulolar yanyana getirilip kitaplaşınca, rulo terimi artık kitabın bölümleri için kullanılır oldu. Bu süreç içinde malzeme olarak ipeğin yerini zamanla kağıdın aldığını görüyoruz. 10. yüzyılda artık tahta levhaları oyarak yapılan baskı tekniği kullanılıyordu. Özellikle Budist edebiyatta olduğu gibi  kağıtlar  levhalar halinde yufka gibi üstüste konulup iki tarafından tahta kapaklarla korunan kitapçıklar halinde saklanırdı. Bunlar bohçalara konur ve böylece muhafaza edilirdi. Daha sonra bu kağıtlar ortalarından kıvrılarak üstüste konulur, arkalarından dikişle tutturulur ve meydana gelen deftercikler bir kutuya yerleştirilerek raflara yatay olarak yerleştirilirdi. Bu kullanım şekli, kağıt ve kitapların yıpranmamasını sağlıyordu.  

    Kitapların yatay konması usulü modern zamana kadar İslâm dünyasında da görülmekteydi. İslâm dünyasının kağıtla tanışması 751 Talas meydan muharebesine dayanır. Türklerin İslâmiyet’i kabulleri de bu döneme rastlar. Demek ki tarih yazımı malzemesine baktığımız zaman Asya’nın doğusundan batısına benzer bir etki ile  karşılaşmaktayız.

    Tarih yazımında hem Çin hem de Türklerin geçmişinde üç evre görülür: 1. Mitoloji ile destanın ve edebiyatın içiçe olduğu kadim zamanlar; taşı oyma-yontma tekniği ile ortaya çıkan ilk edebiyat ve tarih, 2.  Çin’de bir felsefi görüş olarak Konfüçyanizmin, Türklerde ise din olarak İslâmiyet’in hakim olduğu dünya görüşü, 3. Batı’nın etkisiyle modern tarih anlayışının yerleştiği son dönemler.

    Çin’de klasiklerin yazıldığı imparatorluk öncesi dönem (MÖ 250’den evvel), şiirsel, felsefi ve edebi eserlerin ortaya çıktığı dönemdir. Bu dönemde tapınak rahipleri, astroloji ve fal yöntemini kullanan din adamları olarak önemli bir rol oynarlardı. Bu dönemi takip eden, MÖ 221’den 19. yüzyıl ortalarına kadar geçen yaklaşık 2 bin sene boyunca, ruhban sınıfının devre dışı bırakılması ile (NTV tarih, sayı: 46, 2012) her aile reisi kendi ev halkını Konfüçyanist ahlak görüşlerine göre yönetti. Aile reisi ile hükümdar arasında hiyerarşik bağlar şeklinde gelişen bu ilişkiler çerçevesinde, Çin imparatorunun evrene hakim olduğu düşünülürdü. Bütün dış ilişkiler de 19. yüzyıla kadar bu çerçevede düzenlendi.

    19. yüzyıl ortalarında Batı ülkeleri kendi gücünü siyasi ve ticari alanda hissettirince,  Çin artık yavaş yavaş değişmek durumunda kaldı. Bu çok hızlı Batı etkisi ülkede tepki uyandırmış, bu tepkinin meyveleri kendini 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla göstermiştir. Artık tarih Batıcı bir anlayışla değil Marksist bir anlayışla yazılmaya başlanmıştır (tabii aslında Marx da Doğu değil Batı düşüncesinin bir ferdidir). 1980 sonrasında ise tarih yazımında özellikle dünya tarihi çerçevesinde Batı düşüncesi tekrar yer almaya başlamıştır. Ancak burada bir orta yol görmekteyiz; bazen Batı yöntemi ile Marksist yöntem paralel bir şekilde devam ederken bazen de Batı ile Çin düşüncesi biraraya getirilmektedir.

    Türk dünyasına gelince… Bir taraftan destanlar, diğer taraftan yazıtlarla başlayan bu kadim evrenin eserleri bugün “seküler” dediğimiz türe yakın eserlerdir. İslâmiyet’in kabulü ile başlayan 2. evrede, Türklerin tarihi Nuh Peygamber evladı Yafes’in oğlu Türk’ten türemiş olarak dinî bir şemsiye altında tezahür eder. 19. yüzyıl ortasına rastlayan Tanzimat hareketinden sonra ise Batı düşüncesi ve Batı’daki tarihçilik çerçevesinde İslâmiyet öncesi dönem ve Hunlar, Göktürkler, Uygurlarla akrabalığımız ortaya çıkar. Fatih Sultan Mehmet veya Kanunî’nin bu akrabalıktan haberi olmamıştır.

  • Mustafa’nın dizeleri bu günlükle tarihe geçti

    Fasl-ı Müntehâbat (Seçilmiş Besteler) adlı, güfte, beste ve ilahiler içeren elyazması mecmuanın, sarayda icra edilen “huzur” fasılları için, hattat da olan 3. Mustafa’nın kendisi tarafından veya dönemin bir hattatınca hazırlandığı olasıdır. Cihangir (!) mahlasıyla şiirler yazan 3. Mustafa (1717-1774) 40 yaşında tahta çıkabilmiş, büyük felaketler yaşanan bir dönemde, bir Edirne gidiş-dönüşü dışında İstanbul’dan öteye, Bursa’ya, İzmit’e dahi gitmemişti.

    Dönemindeki adı ve unvanıyla Sultan Mustafa Hân-ı Sâlis’i biz bugün Sultan 3. Mustafa diye tanıyoruz. 27 yıl süren bir kafes (tutukluluk) yaşamından sonra tahta geçtiğinde  40 yaşındaydı. Çağdaşı bir şair -hiç de uygun düşmeyen bir benzetmeyle-  “İskender-i sâni” (İkinci İskender) diye övmüş! 17 yıl süren saltanatı, savaş, bozgun, yolsuzluk, ayaklanmalar, aşırı soğuklar, kıtlık ve salgın belalarıyla geçmiş. İstanbul bu halde ise Anadolu neler yaşadı Allah bilir. Onca çabasına ve imar girişimlerine karşın İstanbul’u yıkan 1766 ve 1767 depremleri, donanmanın Çeşme’de yakılması, cephelerdeki bozgunlar bu bahtsız padişahın saltanatındadır.

    Cihangir (!) mahlasıyla şiirler yazarmış ama bu mahlas da kişiliğiyle çelişiyor: Cihanı almak şöyle dursun, Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da hükmettiği ülkeleri harita üzerinde olsun tanımıyordu. Bir Edirne gidiş-dönüşü dışında İstanbul’dan öteye, Bursa’ya, İzmit’e dahi gitmemişti.

    İstanbullu çağdaş bir ressamın fırçasından Sultan 3. Mustafa.

    Diğer padişahlarla karşılaştırıldığında saltanatı boyunca eşleri, kızları ve oğlu Selim (3.) ile sevecen bir aile yapısı kurmayı başarmış görünüyor. Saray dışındaki sevgilisini haremine aldırtması da ilginçtir.

    Elimizdeki yazmadan edindiğimiz bir yeni bilgi şu: 3. Mustafa’ya, Tanrı’ya yakarı içerikli güfteler yazdığından “şair padişahtı” denebilir mi?.. Kendi zamanında şairliğin  ölçüsü ”divan” veya “divançe” sahibi olmaktı. Öyleyken bir dörtlüğü veya mısraı darbımesel olanlar da “Maksut eserse mısra-ı berceste kâfidir” denerek “şuara”dan (şairlerden) sayılabiliyordu. Burada bahsettiğimiz eserde (mecmuada) adı geçen padişahın çok bilinen dörtlüğüne de ola ki en doğru biçimiyle yer verilmiş. Altında da sadrazam Koca Ragıb Paşa’nın (öl. 1763) tanziri (divan edebiyatında bir şiiri örnek alarak yazılan şiir) yazılı.  

    Fasl-ı Müntehâbat mecmuasının kapağı.

    İlk yaprağında “Fasl-ı Müntehabat-ı führüste” yazısı okunabilen mecmua 150 yaprak. Fihrist (içindekiler) sayfasında güfte ve bestelere, ilahi ve tesbihlere (dualara), makam başlıkları altında yapraklar ayrılmış. Sayfalar çift sütun cetvellendiği halde kimi yaprak ve sayfalar boş bırakılmış. Şu halde yeni güfte ve besteler geldikçe ilgili makamın boş sayfalarına yazılıyordu. Değişik kalemle kaydedilmiş parçalar bu olasılığı güçlendiriyor.

    Şair-bestekar padişahlar üzerine çalışanlar bu mecmuayı görmüş olabilirler mi?.. Başka mecmualarda, şiir defterinde 3. Mustafa’nın “Cihangir” veya “İkbâli” mahlaslı dizelerine, güftelerine rastlanmış mıdır? Bilgimiz yok. Oğlu 3. Selim’in, “İlhamî” mahlaslı şiirlerinin toplandığı divanı Yıldız Sarayı Koleksiyonu’nda, şiirlerinin bir çoğu da Atâ Tarihi’ndedir. Şüphesiz ki 3. Selim’in neyzenliği, bestekarlığı üstatlık düzeyindeydi. Besteleri bugün de icra ediliyor. Suzi-dilârâ makamını Türk musikisine kazandıran 3. Selim’dir. Kız kardeşleri Şah, Beyhan ve Hadice Sultanların saraylarında katıldığı alaturka konserler, hanende ve sazendelerin fasılları, gazelhanlar, 3. Selim’in günlüğünü tutan Ahmed Bey’in  Rûznâmesi’nde,yerli-yabancı kaynaklarda yazılıdır. Demek ki baba, oğul ve kızlar müziksever bir aileydiler.

    Baba ve oğul

    3. Mustafa ve oğlu Şehzade Selim. 3. Mustafa diğer padişahlara kıyasla sevecen bir aile yapısı kurmayı başarmıştı.

    “Fasl-ı Müntehâbat” (Seçilmiş Besteler) adlı, güfte, beste ve ilahiler içeren elyazması mecmuanın, sarayda, sahilsaraylarda icra edilen “huzur” fasılları için, hattat da olan 3. Mustafa’nın kendisi tarafından veya dönemin bir hattatınca hazırlandığı olasıdır. İlk yapraktaki fihristte makamlar ve her birine ayrılan yaprak sıraları belirtilmiş: Rast (1), Nikriz (7), Pençgâh (11), Nişâbur (16), Rehâvî (16), Mâhûr (26), Hüseynî (36), Bûselik (54), ‘Aşirân (60), Dügâh (65), Sabâ (70), Çârgâh (76), Segâh (83), Evc (90), ‘Irak (103), Nevâ (108), Isfahân (115), Beyâtî (118), Hisâr (124), ‘Arzıbâr (130 /4), ‘Uşşak(131/4), Muhayyer (135), Gerdaniyye (141), ‘Gazzâl (142/4), Nevrûz-‘arab (147), ‘Acem (148).

    Bu makamlar ve ayrılan sayfalardaki güfteler, çoklukla ilahiler, tazarru (yalvarı) içerikli manzumeler Yunus’dan, Bayramî’den, Niyazî’den, Itrî’den, Nakşî’den, Eşrefzâde’den, Nazmî’den, Hâfız Post’dan, Dede’den… Bunlardan dokuzu da “Mustafa” ve “İkbalî” mahlaslı 3. Mustafa’nındır. Bunlarda “Cihangir” mahlası geçmez. Fihristte Bûselik makamına 18, Nişabur’a 1 yaprak ayrılması ise 18. yüzyıl sonlarında İstanbul’da Bûselik’in revaçta olduğunu düşündürür.

    Yaldızlı mihrabiyeli ilk sayfadaki rast makamında ilahi:

    “Ey şifâ-sâr-ı ‘inâyet-ebed

    Hasda hâli âşıkınım yârab meded”

    dizeleriyle başlıyor.

    İkinci yaprakta “Nutk-ı hümayun Sultan Mustafa” başlığı altında 3. Mustafa’nın ünlü dörtlüğü, bunun altında da sadrazamı şair Ragıb Paşa’nın (öl.1763) tanziri var:

    Mecmuadan yapraklar Mecmuanın bezemeli ilk sayfası (ortada). Makamlara ayrılan yaprakları gösteren fihrist (solda). 3. Mustafa’nın -zele kafiyeli dörtlüğü ve Ragıb Paşa’nın tanziri (sağda).

    “Yıkılubdur bu cihân sanma ki bizde düzele

    Devleti çerhi denî verdi bu dem mübtezele

    Şimdi erbâb-ı sa’adetde ola hep hezele

    İşimiz kaldı bizzim merhamet-i Lem-yezel’e”

    Merhum Ragıb Paşa:

    “Niceler almadı kâmın bu cihanda tez ele

    Felek devri mutabık yine bezl-i eksele

    Sanma ey dil ki sa’adet bula hezele

    Verdi Hallak-ı cihân mübtezeli mübtezele”

    3. Mustafa’nın “-zele”kafiyeli bu ünlü dörtlüğü, yönetimin ve genel gidişin bozulduğu her dönemle “cuk” örtüştüğünden dilden dile söylene gelmiştir. Aslı onun mudur, yoksa dönemin şairi Koca Ragıb Paşa iki versiyonu da kendisi yazıp birini padişahın, diğerini kendisinin gösterip “çaktırmadan”: “Devir bozuldu, rezillerin müptezellerin ellerine kaldık!” demiş ve böylelikle her iki dörtlüğü dedikodularının eksilmediği kahvehanelerdeki ukalalara ezberlettirip hem padişahı hem kendisini rezil mi etmek istemiştir? Zira bu paşanın böyle  hinlikleri vardı. Daha kötüsü, söz ustası Ragıb Paşa önceki padişah safderun 3. Osman’dan sonra tahta çıkan ve kendisini sadarette tutan 3. Mustafa’yı da gözü tutmadığından onun adına yazdığı dörtlükte ve kendi tanzirinde bir tevriye ustalığı yaparak: “Ey ahali, bu padişaha da bana da güvenmeyin. İşiniz Allah’a kaldı” mesajı mı vermiştir? Çünkü bu paşa ve musahibi Haşmet, böyle üstü kapalı alaya alma ve dokundurmalar yapmayı severlerdi.

    İzleyen yapraklardaSultan Mustafa Han’ın“Müstağrak oldum lütfuna”mısrasıyla başlayan Pençgâh bir ilahisi, Sultan Ahmed Kebir’in (1.) bir tesbihive diğer parçalar var. Aralarda yine 3. Mustafa’nın Muhayyer, Nevâ, Evc, Çargâh, Mahur ilahileri var. Bu 9 parçadan 2’sinde İkbâlî, 2’sinde de Mustafa mahlasları var. Birini Dede (İsmail Efendi) bestelemiş. Mecmuada Eşrefoğlu’nun, Niyazî- Mısrî’nin, Hüdâyî’nin, Itrî’nin, Hâfız’ın (Post), Eşrefzâde’nin, Abdullah Çelebi’nin, Nazmî Efendi’nin, Âşık Yunus’un, 3. Mustafa’nın musahiplerinden  Nakşî Efendi’nin eserleri bulunuyor.

    3. Mustafa’nın şiirlerinin yazılı olduğu sayfalar.

    Süzgün ve solgun

    3. Mustafa’nın babası 3. Ahmed 1730’da tahttan indirildiğinde 13 yaşında olup sarayın şehzadelere özel  “Kafes” denen tutukevine kapatılmış. Amcazadeleri 1. Mahmud ve 3. Osman’ın 27 yıl süren saltanatları boyunca saray hapsinde kaldıktan sonra 40 yaşında tahta çıkmış. Yaşamı (1717-1774) 57 yıl, saltanatı da (1757-1774) 17 yıldır.

    Önceki iki padişahın eşleri doğurmadığından, halk arasında yayılan “Osmanlı hanedanı batacak” dedikodusu, 1759’da Sultan Mustafa’nın ilk çocuğu Hibetullah (kız) doğunca, arkası (erkek) gelir umuduyla kesilmiş, düğünler yapılmış. 3. Selim’in doğması sevinç rüzgarları estirmiş. Dönemi yazan Çeşmizâde ve Hâkim Tarihleri’nde, bahtsız padişahın ülkeyi düze çıkarmak, İstanbul’u bayındır kılmak için nasıl çaba gösterdiği, imar hamleleri anlatılır.

    Uzun kafes-uzlet yaşamında, yazgıdaşı şehzadelerden bir-ikisinin zehirlendiğini görerek zehre karşı panzehirle bağışıklık önlemleri alırmış. Bu ve yıllarca loş mekanlara kapatıldığından olacak, ressamlar kendisini süzgün bakışlı, solgun betimlemişlerdir. Harem ve kadın düşkünlüğü olmayan Sultan Mustafa’nın eşleri, Başkadın Mihrişah ile Âdilşah, Rifat ve Aynülhayat kadınlar, tek oğlu Selim; kızları da iki yaşında ölen Hibetullah ile Şah Sultan, Bighan/Beyhan ve Hatice Sultanlardı. Bunlar İstanbul dünyasında, saray dışında sahilsaraylar, yalılar yaptırarak mimari yeniliklere, toplumsal gelişmelere, kadınların dış dünyaya açılmalarına öncülükleriyle tanınmışlardı.

    Sadeliği ve beyaz kürk
    giymeyi seven 3. Mustafa,
    sarığına mücevher sorguçlar
    takmasıyla da ünlüydü.

    GÜFTE-İ NİKRİZ / SULTAN MUSTAFA HAN

    Padişah gazi oldu, gazi ise idam edildi!

    3. Mustafa  bu sevinç dizelerini 1769 Mayıs günlerinde Hotin’den zafer müjdeleri geldiği,  Paşakapısı’nda düşman bayraklarının sergilendiği, camilerde ordu için dualar edildiği, sıbyan mekteplerinin “feryad-ı âmin”e çıkarıldığı kendisinin de cepheye gitmeden “Gazi” sanını aldığı günlerde yazmış olmalı. Ancak asıl gazi, cephedeki başkomutan sadrıazam Yağlıkçızâde Hacı Mehmed Emin Paşa’yı ise, askeri aç bıraktı gerekçesiyle azledecek, Dimetoka’ya sürgüne gönderecek ve Edirne’ye ulaştığında da idam ettirecekti!

    Müstağrak oldum lütfuna / Hamd olsun Allahım sana

    Subh ü mesâ inâ’mına / Hamd olsun Allahım sana

    Rabbim bana oldun nasîr / Güc işlerim etdin yesîr

    Lâyık değilken ben hakir / Hamd olsun Allahım sana

    Bu Nusret-i ‘uzmâyı gör / Gamgin iken şâdlığı gör

    Mesrûr ile ‘avdeti gör / Hamdolsun Allahım sana

    İkbâlî’ye lûtf eyledin / Gözyaşına rahm eyledin

    Müşrikleri kahr eyledin  / Hamd olsun Allahım sana

    (Müstağrak: Gömülmek, gark olmak / Subh u mesâ: Sabah-akşam / Nasîr: Yardım eden / Yesîr: Kolay / Hakir: Kendisini küçük, değersiz görme / Nusret-i ‘uzmâ: Büyük zafer / Gamgin: Kederli / Mesrur: Sevinçli / ‘avdet: Dönme, geri gelme / İkbâlî: Sultan Mustafa / Müşrik: Tanrıya ortak koşan)