Etiket: Sayı:68

  • İnsanlık tarihi yine Anadolu’da yazıldı

    İnsanlık tarihi yine Anadolu’da yazıldı

    2019 yılı Türkiye’nin yine arkeolojik değerlerine sahip çıktığı ve önemli kazıların gerçekleştirildiği bir yıl oldu. 122’si Türk kazı başkanlıklarınca 32’si ise yabancı ekipler tarafından, toplam 154 sistematik bilimsel araştırma yapıldı. Antik kentler, höyükler, mezarlıklar, kaleler, tümülüsler, kurganlar ve mağaralar kazıldı; kalıcı değer taşıyan birbirinden önemli sivil, dinî ve askerî yapılar keşfedildi; buluntular açığa çıkarıldı.

    Çatal Höyük (Konya)

    MÖ 80. Yüzyıl, İnsan Dişinden Takı

    Ege Üniversitesi’nden Doç. Dr. Çiler Çilingiroğlu başkanlığında Konya ili Çumra İlçesi’ndeki Çatal Höyük’te geliştirilen arkeolojik kazılarda takı olarak kullanılmış 3 insan dişi keşfedildi. Türkiye’nin en önemli Neolitik Dönem (MÖ 8000-5500) yerleşmelerinden olan Çatal Höyük’teki sözkonusu bulguların insan kalıntısı olması oldukça şaşırtıcı. Benzeri takıların hayvan dişlerinden üretildiği Anadolu öntarih sürecinde böyle bir durumla ilk defa karşılaşıldı. Henüz anlamlandırılamayan delikli insan dişlerinin ne amaçla takı olarak kullanılmış olduğu halen tartışılıyor.

    Kahintepe (Zonguldak)

    MÖ 80. Yüzyıl, Çanaksız ve Çömleksiz

    Kastamonu ili Araç ilçesinde yer alan Kahintepe’de Düzce Üniversitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Nurperi Ayengin danışmanlığında yapılan kazılarda Karadeniz Bölgesi’ndeki ilk Akeramik Neolitik (Çanak-Çömleksiz) yerleşmesi saptandı. Kazılarda yuvarlak bir yapı kalıntısının yanısıra, öğütme taşları ve süs eşyaları bulundu. Neolitik Dönem’in (MÖ 8000-5500) bugüne değin Karadeniz Bölgesi’nde yaşanmamış olduğu düşünülüyordu. Kahintepe kazıları bu hatalı görüşün değişmesi noktasında çok önemli kanıtlar sunmaya başladı.

    Cankurtaran (İstanbul)

    14. Yüzyıl, Şapel ve Freskolar…

    Topkapı Sarayı’nı çevreleyen surların (Sur-u Sultani) Cankurtaran mevkiinde gerçekleştirilen restorasyon amaçlı arkeolojik kazıları sırasında, Mangana bölgesi olarak anılan alanda bir şapel kalıntısı keşfedildi. Duvarları oldukça yüksek seviyede korunmuş olan şapelin iç mekanında çok önemli duvar resimleri (freskolar) açığa çıkarıldı. 14. yüzyıla tarihlenen şapel ve duvar resimlerinin keşfi ile İstanbul Geç Antik Çağı’nın kayıp bir yapısı arkeoloji dünyasına tanıtılmış oldu.

    Şapinuva (Çorum)

    MÖ 15. Yüzyıl, İlk Hitit Kafatası

    Çorum’un Ortaköy ilçesi sınırları içinde bulunan Hitit başkentlerinden Şapinuva’daki kazı çalışmalarında Orta Hitit Dönemi’ne (MÖ 1500) tarihlenen insan kafatası ve uyluk kemiği bulundu. Hitit Üniversitesi’nden Prof. Dr. Aygül Süel başkanlığında devam eden kazı çalışmalarında keşfedilen kafatası, bugüne değin bir Hitit başkentinde görülen ilk insan kalıntıları. Bilindiği üzere Hitit kralları öldükten sonra yakılıyor ve cesetleri yokoluyordu. Kafatası üzerinde yapılacak ileri antropolojik çalışmalar, Hititlerle ilgili bilinmeyen birçok konuya açıklık getirecek.

    Oluz Höyük (Amasya)

    MÖ 5. Yüzyıl, Perslerin Posta İstasyonu

    Kent tasarımı, yerleşim dokusu ve karakteri ile Persler tarafından Anadolu’da kurulmuş en önemli merkez olan Amasya-Oluz Höyük’te, 2019 dönemi çalışmalarında posta istasyonu (çaparhane) olduğu düşünülen ünik bir yapı bulundu. Akhaimenid İmparatorluğu’nun (MÖ 550-331) krali kentlerinden Susa ile Batı Anadolu’daki Sparda Satraplığı’nın merkezi Sardes’i birbirine bağlayan ünlü Kral Yolu üzerinde -Herodotos’un bize anlattığına göre- her 35-40 kilometrede bir çaparhanelerde bulunuyordu; burada çapar adı verilen ulaklar, satraplıklar ile imparatorluk merkezi arasındaki haber akışının hızlı şekilde ilerlemesinden sorumluydu. Açığa çıkarılan bulgular, yerleşim mimarisinin güçlü dinsel arka planının yanında, çaparhane yapısının önemli bir iletişim işlevine sahip olduğunu da ortaya koydu.

    Harran (Şanlıurfa)

    8. Yüzyıl, Anıtsal Yapı Kalıntıları

    Adı kutsal kitaplardan bugüne değin değişmeden gelmiş az sayıdaki yerleşmeden biri olan Harran’da, Harran Üniversitesi’den Prof. Dr. Mehmet Önal başkanlığındaki kazıların 2019 dönemi çalışmalarında anıtsal bir yapıya ait mimari kalıntılara ulaşıldı. Açığa çıkan bu önemli kalıntıların son Emevî halifesi 2. Mervan’ın (744-750) 10 milyon dirhem harcayarak yaptırdığı saraya mı ait olduğu, yoksa yapının Sabiler’in ünlü tapınağıyla mı ilgisi bulunduğu gelecek kazı dönemlerinde anlaşılacak.

    Hastane Höyüğü (Manisa)

    MÖ 14. Yüzyıl, Ege’de Balkan İzleri

    Akhisar’daki Thyateira antik kentindeki Hastane Höyüğü’nde Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Prof. Dr. Engin Akdeniz başkanlığında gerçekleştirilen kazılarda, Son Tunç Çağı’ndan Erken Demir Çağı’na geçişi (MÖ 14-13. yüzyıllar) gösteren çanak-çömlek parçaları bulundu. Anadolu’ya Balkanlar’dan gelen Thraklar ve Frigler’in taşıdığı düşünülen sözkonusu çanak-çömleklere ilk defa bu kadar batıda ve güneyde rastlanıyor.

    Haydarpaşa (İstanbul)

    MÖ 5. Yüzyıl, Ölümden Ders Almak

    Haydarpaşa Garı ve çevresinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından yapılan kazılarda MÖ 5. yüzyıldan Osmanlı Dönemi sonuna dek uzanan tarihsel sürece ait eşsiz arkeolojik bulgulara ulaşıldı. Beş ayrı bölgede yürütülen kazı çalışmalarında yapı kalıntıları, 5. yüzyıla tarihlenen bir kilise ile 8 bini aşkın sikke ortaya çıkarıldı. Erken Bizans Dönemi’ne tarihlenen kilise kalıntısı içinde bulunan toplu iskelet grubu oldukça dikkat çekici.

    Amida Höyük (Diyarbakır)

    13. Yüzyıl, Kentin Kalbinde

    Diyarbakır’ın Sur ilçesindeki Amida Höyük’te gerçekleştirilen kazılarda Artuklu hükümdarı Salih Nasreddin Mahmud dönemine (1200-1222) ait sıradışı ve nadir bir para ele geçti. Amida Höyüğü üzerine Artuklu Sarayı’nı inşa ettiren Nasreddin Mahmud’un adına darbedilmiş para üzerinde yazan “Fidrubi Amed” ibaresi, hükümdarın Diyarbakır’da para bastırmış olduğunu kanıtladı.

    Karacahisar Kalesi (Eskişehir)

    14. Yüzyıl, Osmanlı Kuruluş Dönemi

    Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş dönemi (14. yüzyıl) ile ilgili arkeolojik bulguları barındıran Eskişehir Karacahisar Kalesi’ndeki kazılarda, Erken Osmanlı Dönemi’ne ait çok sayıda para, çanak-çömlek ve madeni esere ulaşıldı. Anadolu Üniversitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Hasan Yılmazyaşar danışmanlığında devam eden kazıların, bilinmeyenlerin bilinenlerden fazla olduğu Osmanlı kuruluş döneminin arkeolojik kimliklendirilmesi noktasında hayati önemi var.

  • Doktor Besim Ömer’in insan sağlığına adanan, ölümle sınanan hayatı

    Doktor Besim Ömer’in insan sağlığına adanan, ölümle sınanan hayatı

    1862 Arnavutluk doğumlu Besim Ömer, parlak bir eğitim kariyerinin ardından hekim olmuş; başta Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu, Veremle Mücadele Cemiyeti olmak üzere birçok kurumda yöneticilik yapmış, üniversitelerde ders vermiş, yüzlerce öğrenci yetiştirmiş, milletvekilliği yapmış, bir dizi önemli kitaba imza atmış müstesna bir hocaydı. Dramatik şekilde 1940’da vefat eden Besim Ömer Akalın, daha önce de iki kez mucizevi şekilde ölümden kurtulmuştu.

    General Doktor Besim Ömer Akalın, Afife Hanım ve Ömer Şevki Paşa’nın ikinci çocuğu olarak 1 Temmuz 1862 (3 Muharrem 1279) tarihinde Arnavutluk’ta, Narda kasabasında dünyaya geldi. Bir zaman sonra aile İstanbul’a yerleşmiş, baba Ömer Şevki Paşa sürgün cezası alıp Sinop’a sürülmüşse de Besim Ömer İstanbul’da öğrenimine devam etmiş. İstanbul’da Askerî Rüştiye’de ve sonra Kuleli Askerî Tıbbiye Mektebi’nde okumuş, 6 Haziran 1889 (25 Mayıs 1305) tarihinde mezun olmuş.

    Haydarpaşa Tatbikat Hastanesi’nde yüzbaşı rütbesiyle görev yapan Besim Ömer doğum branşını seçmiş ve Paris’e eğitime gönderilmiş. Eğitimini tamamlayıp Paris’ten dönen Besim Ömer öğretmenlik görevlerinden sonra Kızılay Cemiyeti ikinci reisliği vazifesine atanmış; Türkiye’de kadınlara ilk kez hastabakıcılık dersi vermiş; Veremle Mücadele Cemiyeti ikinci reisliğine seçilmiş.

    Besim Ömer’in  yetiştirdiği 284 hemşire 1. Dünya Savaşı sırasında hizmet vermiştir. Yine 1917’deki Himaye-i Etfâl Cemiyeti’nin (Çocuk Esirgeme Kurumu) kurucuları arasındadır. Besim Ömer Akalın pek çok kurumda görev almasının yanısıra tıp fakültesinde hıfz-ı sıhha ve kadın hastalıkları dersleri de okutmuştu. İstanbul Üniversitesi’nde dört sene rektörlük de yapan Besim Ömer Akalın, 5. ve 6. Dönem (1935-1943) Bilecik milletvekili olmuştu.

    Doktor Besim Ömer Akalın 79 senelik hayatı boyunca iki kez ölümle burun buruna gelmiştir. İlki Ağustos 1911’dedir. İstanbul’da bir doğum için Anadolu yakasına geçerken bindiği vapurun yolcu fazlası nedeniyle yavaş yavaş batışı esnasında üç kişiyle birlikte denize düşmüştür. Bu sırada başını çarpan Besim Ömer pervanenin akıntısı ile boğulma tehlikesi geçirmiş, denize atlayan tıbbiye öğrencileri tarafından baygın halde kıyıya çıkarılmış, arkadaşlarından Doktor Bafralı Yanko tarafından yarım saat suni teneffüs yapılarak hayata döndürülmüştür. İkinci ilginç hadise ise 1912’de ABD’de düzenlenen sağlık kongresine gitmek üzere İngiltere’nin Southampton limanından kalkacak Titanic vapuruna bilet almasıdır. Besim Ömer, Fransa’da rıhtıma geç kalması sonucu gemiyi kaçırmış, yine mutlak bir ölümden dönmüştür.

    Bilime adanmış bir hayat

    Besim Ömer Akalın, 79 yıllık hayatında çocuk bakımı, kadın-doğum, nüfus siyaseti gibi konularda 80’in üzerinde bilimsel esere imza atmıştı.

    Besim Ömer’in ölümü de yaşantısı gibi ilginçtir: 19 Mart 1940 Salı günü yanında milletvekili Numan Bey ile birlikte Ankara’da Şehir Lokantası’nda öğlen yemeği sırasında geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybeder. Anlatılana göre Besim Ömer ve arkadaşı Numan Bey istedikleri bifteğin iyi pişmediğini görerek garsona yeniden pişirilmesini söylerler. Bu arada epey sinirlenen Besim Ömer Bey fenalaşır. Boş bir salona alınan Besim Ömer Bey için Numune Hastanesi’nden doktor çağrılır. Dr. Şerif Korkud’un bütün müdahelesine rağmen Besim Ömer vefat eder.

    Besim Ömer Akalın’ın ölümü büyük üzüntü yaratır. Kardeşi Agah Ömer onun hatırasını canlı tutmak için büyük çaba sarfetmiştir. Ailenin damadı Galip Mutlu da bu konuda o dönem Ankara Radyosu’nun “Geçmişte Bugün” programını hazırlayan Feridun Fazıl Tülbentçi’ye bir mektup yazmıştır:

    Galip Mutlu’dan Tülbentçi’ye…

    Ailenin damadı Galip Mutlu’nun, Dr. Besim Ömer’in vefatının beşinci yılında (1945) Feridun Fazıl Tülbentçi’ye yazdığı mektup.

    “Çok muhterem Beyefendi,

    19 Mart 1945 merhum Doktor General Besim Ömer Akalın’ın beşinci sene-i devriye-i vefatıdır. Geçen seneki gibi bu sene de “Geçmişte Bugün” saatinizde merhuma bir yer ayırmanızı istirham ederiz.

    Besim Ömer 79 senelik ömrünün yarım asrını hocalıkla geçirmiş 80 küsur ilmi eser ve pek çok risâle ve makaleler neşr etmiş, muhtelif memleketlerde müteaddid Kırmızı Haç konferansına iştirak etmiş, Kızılay’ı memlekette yeniden teşkil etmiş, Süt Damlası ve Himâye-i Etfâl müesseselerin tesis ve bunların uzun zaman fahri reisliklerinde bulunmuş, Darülfünûn Eminliği, Tıp Fakültesi riyâseti vazifelerinde bulunmuştur.

    Memlekette hastabakıcılığın gelişmesinde çok önemli bir rol oynamış asrî ebelik ve kadın hastalıkları bilgisini memlekete ilk getiren o olmuştur. Doğum evlerinin açılmasında pek büyük yardım ve hizmetleri dokunan üstad çocuk bakımı, teksir-i nüfus, nüfus siyaseti gibi yazdığı eserlerle de büyük hizmetlerde bulunmuştur.

    Millet Meclisi’nin beşinci ve altıncı devrelerinde Bilecik Milletvekili vazifesini ifâ ederken beş sene evvel bugün Ankara’da hayata gözlerini ebediyyen yummuştur.

    Berâ-yı izahât arz eyler, derin saygılarımın kabulünü rica ederim.

    Merhumun biraderinin damadı

    Babıâli Caddesi 18 numarada mukim

    Galip Mutlu

    (17.03.1945)”

  • Zaman tünelinde epik mafya öyküsü

    Zaman tünelinde epik mafya öyküsü

    Martin Scorsese yönetiminde Robert de Niro, Al Pacino ve Joe Pesci gibi üç dev oyuncuyu buluşturan Netflix filmi “The Irishman”, 3.5 saatlik süresine rağmen ara vermeden seyrediliyor. Film, gençleştirmeler için kullanılan yapay zeka tekniği ve tarihteki gerçek hadiselere getirdiği bakışla önceki mafya senaryolu filmlerden ayrışıyor.

    Adaptasyon: Steven Zaillian
    Yönetmen: Martin Scorsese
    Oyuncular: Frank Sheeran-Robert De Niro, Jimmy Hofa-Al Pacino, Russel Bufolino-Joe Pesci
    Set Tasarımı: Regina Graves

    Geçen senenin son hit’i kuşkusuz Kasım sonunda Netflix’te gösterime giren “The Irishman-İrlandalı” filmi oldu. Film, 2010’da geliştirilmeye başlanmış; dokuz yıllık bir emeğin ürünü. Martin Scorsese’yi favori aktörü Robert de Niro (Taksi Şoförü, Mean Streets, Goodfellas) bir kez daha buluşturan film, inanılmaz ama, ustanın Al Pacino’yla ilk çalışması. De Niro ve Al Pacino ise daha önce üç filmde bir araya geldiler: Godfather II /Baba II (1974), Heat (1995) ve Righteous Kill (2008).

    Scorsese, Frances Coppola 1970’te onları tanıştırdığından beri Al Pacino’yla çalışmak istiyormuş; fakat oyuncunun “Baba” filmlerinden sonra başka bir boyuta çıktığını, adeta ulaşılmaz olduğunu söylüyor. 80’lerde bir projede biraraya geleceklerken de filmin finansmanı sağlanamamış. The Irishman’de Scorsese bu 40 yıllık arzusuna ulaşınca Al Pacino’nun etinden, kemiğinden faydalanmış. Pacino’yu belki de en iyi performanslarından birinde izliyoruz.

    “The Irishman” bir mafya tetikçisi olan Frank Sheeran’ın (Robert de Niro) hayatı üzerine kurulu. “Gangs of New York/New York Çeteleri”nin yazarlarından Steven Zaillian, senaryoyu Charles Brandt’ın I Heard You Paint Houses (Evleri Boyadığını Duydum) isimli kitabından uyarlamış. “Ev boyamak” mafya jargonunda tetikçilik yapmak anlamına geliyor; vurulanın kanının duvarlara sıçramasından türemiş. Frank Sheeran 2003’te ölen gerçek bir karakter ve filmin temel aldığı kitabın bir bölümü, yazarın Sheeran’la yaptığı söyleşilerden oluşuyor.

    Filmin ana eksenini, Al Pacino’nun canlandırdığı Amerikalı sendika lideri Jim Hoffa’nın hayatı, çok yakınlaştığı Frank Sheeran’la ilişkisi, kariyeri ve kaderi oluşturuyor. Hoffa 1975 Temmuz’unda ortadan kayboldu ve cesedi bulunamadı. Film Hoffa’yı, emrinde çalıştığı mafya babası Russell Bufalino’nun (Joe Pesci) direktifiyle Sheeran’ın öldürdüğünü varsayıyor.

    Üçü bir yerde Jess Plemons, Ray Romano, Robert de Niro ve Al Pacino (soldan sağa) filmin yıldızları arasında.

    Film gerçek bir mafya öyküsünü kurmacalaştırdığı iddiasında olduğu ve uzun bir dönemi kapsadığı için, yakın Amerikan tarihine dair çok önemli olaylar da işin içine giriyor. “Domuzlar Körfezi” krizi, “Watergate” skandalı ve hatta J. F. Kennedy suikastında bile bir şekilde mafyanın parmağı olduğuna işaret ediliyor. Hatta filme göre, Domuzlar Körfezi ve Watergate’te başkahramanımız Sheeran’ın parmağı var. Kennedy olayında ise aileden, özellikle de servetini içki kaçakçılığıyla elde etmiş baba Kennedy ve adalet bakanı olan Robert Kennedy nefretinden dolayı Jim Hoffa’nın rolüne işaret ediliyor.

    “İrlandalı”nın bir diğer önemli özelliği çok uzun bir zaman dilimini, yaklaşık 60 yılı kapsaması. Bunu sık flashback ve flashforward’larla yapıyor. Açılış sahnesinde huzurevinde yaşayan, ihtiyar bir Robert de Niro/Frank Sheeran’la karşılaşıyoruz. Bize hikayesini anlatmaya başlıyor ve 20li yaşlarında, et taşıyan bir kamyonun şoförlüğünü yapan sıradan bir İrlandalı işçiyle tanışıyoruz. Frank’in kaderi, arabası bozulduğunda kim olduğunu söylemeden ona yardım eden büyük mafya Russell Bufalino’yla tanışmasıyla değişiyor. Başlarda Bufalino’nun ufak tefek işlerini hallederken, soğukkanlılıkla öldüren bir tetikçiye evrilmesi çok zaman almıyor. Geri dönüş ve ileri gidişleri çerçeveleyen ve zaman akışını takip etmemize yardımcı olan bir yol hikayesi var: 1975’te Bufalino ve Sheeran’ın eşleriyle birlikte alacak toplayarak Pennsylvania’dan Michigan’a gitmeleri.

    Filmin bütün dönemleri, kostümlerden mizansenlere, hatta en küçük detaylara kadar ne kadar ince eleyip sık dokuduğunu görmek muazzam. Ancak “İrlandalı”yı çok önemli kılan bir teknik özellik daha var: İlk defa bu film için geliştirilmiş yapay zekaya, bu iş için özel yapılan bir kameraya ve bir bilgisayar programına dayanan dijital “gençleştirme-yaşlandırma” tekniği. Filmde üç esas oyuncu da 70’li yaşlardalar; 30-40 yıl önceki hallerine yaşlı hallerinden daha çok ekran zamanı ayrılmış ve Scorsese mümkün olduğunca doğal bir gençleştirmede ısrar etmiş.

    Scorsese, Robert De Niro, Al Pacino ve Joe Pesci ustalar dörtgenini biraraya getiren, üstelik bunu bu efsane oyuncuları gençliklerine döndürerek yapan ve sadece bunun için bile her türlü övgüyü hakeden bir film “İrlandalı”. Bayağı bir Oscar’ı toplayacağı çok net.

    Kuğuların grevi Çekimleri dokuz yıl süren filmin zorluklarından biri de ana karakterlerin yıllara yayılan yolculuğunu takip edebilmek için kullanılan gençleştirme teknolojilerin zorlu ve pahalı olmasıydı. Filmin ilk yarısı boyunca Pacino ve De Niro, bu teknolojiyle gençleştirildi.

    Müzikal

    Kaldırımda doğdu, efsane oldu: Edith Piaf

    Edith Piaf trajedilerle, yoksulluk ve hastalıklarla örülmüş 48 yıllık hayatında zirveyi de gördü, dibi de… Kaldırımlarda doğmuş, ama hayatı müthiş bir cesaret ve tutkuyla kucaklayarak o kaldırımlardan, dünyayı kendisine hayran bırakan “Kaldırım Serçesi” olarak yükselmişti. Müziğinin dinleyende uyandırdığı yoğun duygular, yalnızca kendine has ses renginin büyüleyiciliğinden değil, hayata, müziğe ve aşka olan tutkusundan da geliyordu. Başar Sabuncu’nun 1980’lerin başında yazdığı ve 1982’de ilk defa Gülriz Sururi tarafından canlandırılan “Kaldırım Serçesi”ne bu defa Tülay Günal hayat veriyor.

    Altıdan Sonra Tiyatro tarafın- dan sahnelenen ve 1950’lerin Fransa’sından kesitler de sunan oyunun yönetmeni Yiğit Sertdemir. Tülay Günal’a sahnede Yeşim Sarı, Burcu Halaçoğlu, Can Deniz Erzaim, Ozan Erdönmez, Aytek Şayan, Levend Yılmaz eşlik ediyor.

    Tülay Günal

  • Sarayın ihaneti ve millî hakimiyet ilkesinin yok sayılması

    Sarayın ihaneti ve millî hakimiyet ilkesinin yok sayılması

    Millî Mücadele’nin aynı zamanda millî hakimiyet için de yapılan bir iç mücadele olduğu, yakın tarihimizde es geçilen bir noktadır. 7 Ekim 1919’da başlayan 11 Nisan 1920’de sona eren dönemi “3. Meşrutiyet” olarak adlandırmak gerekir. Cumhuriyet rejimine kadar ilerleyen süreçte Saray’ın asıl ihaneti dış politikaya ilişkin değil, millî hakimiyet ilkesi üzerine kurulu olan anayasal sisteme son vermesidir.

    Bu ay, yaşamı çok kısa olan ama daha sonra Misâk-ı Millî olarak bilinen Ahd-ı Millî adlı bildiriyi önce kabul (28 Ocak), sonra da ilân etmesi (17 Şubat) nedeniyle yakın tarihimizde çok şerefli bir yeri olan son Osmanlı Meclisi’nin açılışının 100. yılındayız.

    12 Ocak 1920’de açılan bu meclisin, genel geçer tarih anlatılarımızda 2. Meşrutiyet’in son meclisi olduğu söylenir. Zamanında da o gün başlayan döneme “Dördüncü devre-i intihâbiyye”, yani “dördüncü seçim dönemi” denmiş ve son Meclis-i Mebûsân, 2. Meşrutiyet’in 1908, 1912 ve 1914 seçimleriyle sürmüş olan tarihine eklenmiştir. Ancak bu, anayasa hukuku açısından yanlış olduğu gibi tarih çözümlemesi açısından da kabul edilebilir bir şey değildir. Evet; o dönemi iyi anlayabilmek için Meclis-i Mebûsân tutanaklarını okumaya gittiğimizde kütüphanecilerin bize verdikleri o 100 yıllık cildin üzerinde “Dördüncü devre-i intihâbiyye” yazıyor. Ama bu, tarihsel aktörlerin o günkü siyasal tercihleri nedeniyle kullandıkları bir adlandırma. Değişik bir biçimde söyleyecek olursak, tarihin öznellik boyutunu gösteren güzel bir örnek. Dolayısıyla, bugün yaptığımız tarih çözümlemesini bağlamaması gerekir. Tarihsel aktörlerin öznelliklerini aşamayacaksak neden tarih çalışıyoruz ki?

    Galata Köprüsüne yanaşmış İngiliz HMS M1 denizaltısı.

    Eğer aklı başında bir Millî Mücadele tarihi yazmak istiyorsak, işe Sultan 6. Mehmet Vahdettin ve Ahmet Tevfik Paşa Hükümeti’nin 2. Meşrutiyet’e son verdiklerini söyleyerek başlamamız gerekir. Bilindiği gibi sultan, 21 Aralık 1918’de, Mayıs 1914’te açılmış olan Meclis-i Mebûsan’ı dağıtmıştı. Bu, anayasal olduğu gibi meşru da olan bir karardı; zira bu Meclis’te ülkeyi savaşa sokmak yani savaş sonunda ortaya çıkmış olan feci duruma neden olmak; bir de savaş sırasında Ermenileri katletmek, İngiliz esirlerine kötü muamele etmek gibi ağır suçlamalarla karşı karşıya olan İttihat ve Terakkî Cemiyeti çoğunluktaydı. Üstelik söz konusu cemiyet Kasım ayı başında yaptığı son kongresinde kendi kendini feshetmiş, önderlerinden bir grup da yurtdışına kaçmıştı. Bu durumda, dağıtma kararını eleştirebilmek mümkün değildir. Ayrıca sözkonusu karar Anayasa’nın 7.  Maddesi’ne gönderme yapıyor, yani yeni bir meclisin dört ay içerisinde yapılacak bir seçimle oluşacağı haberini de vermiş oluyordu.

    4 Ocak 1919’da Osmanlı Devleti’nin resmî gazetesi Takvîm-i vekâyî’nin dördüncü sayfasında küçük bir duyuru yayımlandı. “Genel maddeler” başlığı altında, imzasız, “resmî tebliğ ” bile denmemiş, dolayısıyla da hangi yetkeden kaynaklandığı belli olmayan duyuru, seçimlerin barış antlaşması sonrasına ertelendiğini bildiriyordu. Bu ertelemenin bahanesi de, Osmanlı topraklarının bir bölümünün işgal altında olması ve seferberlik durumunun sürüyor olmasıydı. Seçimler barışın imzalanmasını izleyen dört ay içinde hemen yapılacaktı:

    1919 başında ülke çapında bir seferberlikten sözedilemez. Anı kitaplarına meraklı okurlarımız biliyorlardır ki, birçok yedeksubayımız daha Kasım ve Aralık aylarında terhis olup evlerine dönmüşlerdi. İşgalin seçime engel olması fikri ise tümüyle yanlıştır. Tam tersine, işgal altındaki yerlere de seçim sandığı yerleştirmek, Osmanlı Devleti’nin buralardan vazgeçmemekte kararlı olduğunu göstermesi bakımından çok da iyi olurdu. Ancak biliyoruz ki, o günkü hükümette Maarif Nazırı olan kişi, memleketi Erzurum’a tayin edilmek isteyen Cevat Dursunoğlu’nun isteğini geri çevirirken, Erzurum’un elimizde kalıp kalmayacağının henüz bilinmediği gerekçesini göstermiştir. Yani, İtilâf Devletleri’nin bazı yörelerde seçim yapılmasına karşı çıkmaları halinde Tevfik Paşa Kabinesi’nin hiç de ısrarcı olmayacağı sonucuna varmamız en doğrusu olur.

    İstanbul’da çıkan Orient News gazetesinin 17 Mart 1920 tarihli nüshasının baş sayfası: “Şehir işgal edildi: Milliyetçi düzenbazlar tutuklandı”.

    İşin aslı o ki, ne Padişah ne de hükümet seçim istiyordu. Zira biliyorlardı ki, seçim yapıldığı takdirde mecliste, artık partileri olmasa da, önemli önderleri yurtdışına kaçmış olsa da, İttihat ve Terakkî’nin savunduğu değerlere bağlı bir çoğunluk oluşacaktı. Bu değerlerin başında ise “hakimiyet-i milliyye”, yani ulusal egemenlik ilkesi, yani meclis üstünlüğü ilkesi geliyordu. Sultan 6. Mehmet Vahdettin’in de, Tevfik Paşa’nın da yıllardır kabullenemediği en önemli yeniliği buydu 2. Meşrutiyet’in. Şimdi ise ellerine iyi bir fırsat geçmişti ulusal egemenliğe son verebilmek için. Karşısında çok zayıf kaldıklarını bildikleri İttihat ve Terakkî’yi İtilâf Devletleri savaş suçları nedeniyle cezalandıracak, bu sayede de sultanın istediği gibi hüküm sürebileceği veya meclis karşısında daha güçlü olacağı bir anayasal düzene geçebileceklerdi. Ancak bu konuda epey acele ettikleri görülüyor. Hatta acele ettiklerinin kendileri de farkındaydı ki, duyuru bir irâde-i seniyye (padişah emri) veya bir Bakanlar Kurulu kararı olarak yayımlanmadı. Adlarını duyurunun başına ya da sonuna ekleme cesareti gösterememişlerdi; zira bu yaptıkları anayasa ihlalinin de ötesine geçiyor, anayasal düzene basbayağı son veriyordu.

    Bütün bunlardan çıkarılacak ilk sonuç, 2. Meşrutiyet’in 4 Ocak 1919’da sona erdiğidir. Yalnız, sonrasında olanlara bakmadan önce, bu gelişmeyle gerek Sultan Vahidettin’in gerekse de Ahmet Tevfik Paşa ve başka birçoklarının mutlaka meşrutiyet karşıtı oldukları sonucuna varmamak gerekir. Yukarıda da söylendiği gibi, Sultan Vahidettin’in padişahın meclis karşısında daha üstün bir konumda olacağı bir meşrûtî sistem istediğini düşünmek daha doğru olur. Nitekim sözkonusu ettiğimiz duyurunun yayımlanmasını izleyen günlerde Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın yeniden örgütlendiğini biliyoruz. Bu örgütlenmede başı çekenler arasında partinin ilk kurucularından olan “Damat” Ferit Paşa’nın olduğunu da biliyoruz. Öte yandan bu kişinin Sultan Vahidettin’e siyasal olarak da çok yakın olduğu ve kısa süre sonra sadrazam atanacağı da bildiklerimiz arasında. Dolayısıyla, sultanın mutlakiyet istemesi halinde ne parlamentoya ne de siyasal partilere gerek kalacağından, Hürriyet ve İtilâf’ın yeniden harekete geçmesini meclis üstünlüğü olmayan bir meşrutiyete gitmek istendiğinin kanıtı olarak kabul etmemiz gerekir. Tabii evdeki hesap çarşıya uymayacak ve ülke aylarca mutlakiyet rejiminde yaşayacaktır.

    Bu noktada ise “Millî Mücadele” adını verdiğimiz sürecin tarihçiliğimizin bugüne kadar çok ihmal ettiği iç siyaset boyutunu görüyoruz. Kabul etmek gerekir ki, “Kurtuluş Savaşı” adı verilen sürecin gayet “saçma” bir biçimde hemen 19 Mayıs 1919’dan itibaren başlatılması; 1908’den beri devam etmekte olan devrim sürecinin, yani millî hakimiyet ilkesini savunanlarla bu ilkeye karşı olanlar arasındaki mücadelenin üstünü örtecek biçimde kullanılmış, “Millî Mücadele”nin aynı zamanda millî hakimiyet için de yapılan bir iç mücadele olduğunu toplumun iyi anlamasına engel olmuştur. Bunun sonucunda da birçok vatandaşımız, ülkemizde cumhuriyetin Saray’ın ihaneti sonucunda ortaya çıktığını düşünürken, sözkonusu ihanetin dış politikaya ilişkin olduğunu sanır. Halbuki cumhuriyete kadar gidilmesine neden olan asıl ihanet, yukarıda da gördüğümüz gibi millî hakimiyet ilkesi üzerine kurulu olan anayasal sisteme son verilmesidir.

    Bu yanılsamaya millî hakimiyet yanlılarının 1919 seçimlerine kadar, hatta seçimler bitip Meclis-i Mebûsân açıldıktan sonra bile kullandıkları söylemin de katkıda bulunduğunu görmeliyiz. Nitekim ister Erzurum Kongresi sırasında olsun, ister Sivas Kongresi sırasında olsun, millî hakimiyet yanlıları Sultan Vahidettin’i doğrudan doğruya hiç suçlamamışlardır. Aylarca seçim yapılmamasına gönderme yaparlarken bile padişahtan sözetmemişler, durumu İstanbul’daki “Damat” Ferit Paşa Hükümeti’nin bir tasarrufu gibi göstermişlerdir. Meşrutiyet’e son verildiğinden hiç sözetmemiş, seçimlerin bir türlü yapılmamasından şikâyetçi olmuşlardır. Nitekim Sivas Kongresi’nin Sultan 6. Mehmet Vahidettin’e 14 Eylül 1919 tarihinde çektiği telgrafta, neredeyse komik diyeceğimiz bir özellik vardır. Sultana hitap eden metinde Sadrazam Ferit Paşa aylardır seçim çağrısı yapmadığı için şikâyet edilir; sanki Anayasa, seçim çağrısı yapma selâhiyet ve görevini sultana değil de başbakana tanıyormuş gibi! Tabii o metnin asıl muhatabı padişah değil, metni Sivas’ta hemen yayımlayacak olan İrade-i milliyye gazetesinin okurları, yani Anadolu insanıydı. Böylece topluma “biz padişaha karşı değiliz; hükümete karşıyız” mesajı verilmiş olacaktı.

    Meclis-i Mebûsân toplantı halinde. Meclisin toplandığı Çifte Saraylar bugün Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak kullanılıyor.

    Ancak Sultan Vahidettin, bu makalenin konusu dışında kalan nedenlerden dolayı yelkenleri suya indirmek zorunda kalıp Ekim başında seçim çağrısı yapınca, ortaya garip bir durum çıktı. Anayasal düzene son veren padişah, yeniden anayasal düzene dönüyordu! Millî hakimiyet yanlıları bu durumda ne yapacaklardı? İşgal altındaki İstanbul’da Sultan Vahidettin’den neden Meşrutiyet’e son verdiğinin hesabı mı sorulacaktı? Yoksa, yapılması gereken onca önemli iş varken, 1909’da yaptıkları gibi padişah’ı hal edip yerine yenisini mi geçireceklerdi? Veya eski sadrazamlar Ahmet Tevfik ve “Damat” Ferit Paşalar’ı aylarca seçim çağrısı yapmadıkları için mahkemeye mi vereceklerdi?

    Bunların hiçbiri Boğaz’da demirli İtilâf savaş gemilerinin top namluları neredeyse Meclis-i Mebûsan binasının pencerelerinden içeri girecek bir durumdayken yapılacak iş değildi tabii. Yapılmayacak bir iş de, girilen yeni dönemin yeni bir meşrûtiyet olduğunu söylemek olurdu. Bu bakımdan yeni döneme 3. Meşrutiyet’in birinci seçim dönemi denmedi. Yani 2. Meşrutiyet sanki hiç bitmemiş gibi yapılarak yeni döneme “dördüncü seçim dönemi” dendi.

    Çoğunluğu elde etmiş olan Müdafaa-i Hukuk mensubu milletvekilleri, Heyet-i Temsiliyye Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın isteği doğrultusunda hareket etmediler ve mecliste kurdukları gruba “Müdafaa-i Hukuk Grubu” adını vermediler. İtilâf Devletleri’yle boğuşmaya hazırlanan bir mecliste bu grup adı kuşkusuz daha yakışıklı olurdu. Ama onlar iç politikada barışın sağlanmış olduğunu göstermek için padişaha bir cemile yapıp, açılış konuşmasını yaptırmaya bile gelmeyen Sultan Vahidettin’in Başkatip Ali Fuat Bey’in okuduğu konuşmasında geçen “felâh-ı vatan” (vatanın kurtuluşu) deyimini kendilerine grup adı olarak aldılar. İki ay sonra, 16 Mart 1920’de yaşananlar, komedinin de sonu oldu tabii. Mustafa Kemal Paşa, ertesi Eylül ayında Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı bir konuşmada Sultan Vahidettin hakkında “hain” sıfatını kullanacaktı.

    Daha önce yaptığımız yayınlarda, 7 Ekim 1919’daki seçim çağrısıyla başlayan dönemden sözederken “3. Meşrutiyet” adlandırmasını kullandık. Benim gibi düşünen başka tarihçilerimiz de var. Ancak onlar bu adlandırmayı kullanmıyor, Sina Akşin’in de yaptığı gibi “Son Meşrutiyet” diyorlar. Nedeni ise Üçüncü Meşrutiyet başlıklı bir kitabın varlığı. Bu kitap, hukuk ve tarih alanlarındaki ulusal performansımızın ne kadar üzüntü verici boyutlarda olduğunu gösteren bir “eser”. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olup üç dönem de milletvekilliği yapmış olmasına rağmen yazarı Mahmut Goloğlu’nun anayasa hukukundan pek bir şey anlamadığını gösteren bu Üçüncü Meşrutiyet, 23 Nisan 1920 ile 20 Ocak 1921 (Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu) arasındaki dönemdir! Yani yazar, Osmanlı anayasal sisteminin tümüyle dışında kalan Büyük Millet Meclisi’ni yalnızca bir Osmanlı Devleti kurumu yapmakla kalmamış; Ankara’da, yani başkent dışında, Âyân Meclisi olmadan ve tümüyle padişahın iradesine karşı kurulmuş, o yüzden de kurucu ve katılımcılarının birçoğu İstanbul’da ölüm cezasına çarptırılmış bir meclisi “meşrûtî”leştirmiştir. Bazılarımız, “Bir Demokrat Parti milletvekili, devrimden bu kadar anlar işte” deyip geçebilirler tabii; bazılarımız için ise bu bir doktora tezine başlama nedeni olabilir. Ancak şurası muhakkak ki, şimdilerde Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın yeniden bastığı bu kitabın adı, “3. Meşrutiyet” adının kullanılmasını çok zorlaştırıyor. Ne var ki doğru kelimeleri yanlış kullananların elinden almak gerek. Şair ne demiş: “Türkçede Üçüncü Meşrutiyet’e Üçüncü Meşrûtiyet denir!”

    Gazete köşesinde kalan…

    Seçimleri erteleyen imzasız ve resmî olmayan duyuru!

    Yanda görülen duyuru ‘Mevadd-ı umûmiyye’ (genel maddeler) başlığıyla yazılmış ve herhangi bir imza taşımıyor.

    Anayasa’nın değiştirilmiş 7. maddesinin ilgili fıkrası gereğince Mebuslar Meclisi’nin feshi Padişah’ın haklarından olması nedeniyle adı geçen Meclis 21 Aralık 1918’de fesh edilmiştir. Aynı Fıkra gereğince dört ay içinde yeniden seçim yapılarak Meclis’in toplanması gerekiyorsa da, herkesin bildiği gibi Osmanlı topraklarının bir kısmının işgal altında olması ve seferberlik durumunun henüz sona ermemiş olması nedeniyle şimdi girişilecek bir seçim sürecinin kanunlara uygunluğunun mümkün olamayacağı açık olduğundan, öte yandan da seçimlerin yapılabileceği durumun mutlaka sağlanması gerektiğinden Allah’ın lütfuyla barış antlaşmasının imzalanmasıyla birlikte kanunun öngördüğüne uygun olarak hemen dört ay içerisinde seçime girişileceğinin kararlaştırıldığı ilan olunur.

  • Her katmanında ayrı bir tarih yatıyor

    Her katmanında ayrı bir tarih yatıyor

    350 bin metrekarelik devasa bir alanın beş ayrı bölgesinde Mayıs 2018’den beri sürdürülen Haydarpaşa kazılarında toprağın her katmanından ayrı bir döneme ait eserler çıkıyor. Klasik, Hellenistik, Erken Bizans, Osmanlı ve Erken Cumhuriyet dönemlerinden en önemli bulgular ve perde arkasındaki kahramanlar…

    Denize nazır imparatorluk sarayı MS 4.-6. yüzyılda yapılan ve Bizans İmparatorluğu’nun yazlık sarayı olduğu düşünülen yapı kompleksinin içinde ilk göze çarpanlar oval bir havuz, tuvaletler ve ısıtma sistemi… İnşa edildiği dönemde yapı denize sıfırmış; zaman içinde bu mesafe artmış.

    Hellenistik ve Erken Bizans dönemleri

    Peronun altından Bizans sarayı çıktı

    Gar önü, Peron 1, Peron 2, Menfez ve İbrahimağa olmak üzere beş ayrı bölgede yürütülen kazı çalışmalarından çıkarılan buluntuların en dikkati çeken, Peron 1 bölgesindeki yapı kompleksi. Hellenistik dönemden başlayarak 1960’ların betonarme ve taş yapılarına kadar yapılan eklerle genişletilen ve değiştirilen yapı grubunun genel mimarisi 4.-6. yüzyıllara tarihlenen Erken Bizans Dönemi’ne ait.

    Yaklaşık olarak 3000 metrekarelik alanı kapsayan yapı kompleksinde, farklı dönemlere yayılan çok sayıda mekan var. Aralarından geçen ve 5. yüzyıla tarihlenen Roma yoluyla iki gruba ayrılan yapı kompleksinin içinde ilk göze çarpanlar oval bir havuz, tuvaletler ve ısıtma sistemi… Yapının doğusundaki iki sütunlu girişin zemininde bulunan Opus sectile tarzı mozaik, bugüne kadar gelmeyi başarmış. Onun haricindeki odalar, farklı dönemlerde aralarına örülen duvarlarla değiştirilmiş. Örneğin önce 10×3 metrelik tek bir mekan olarak tasarlanan oda, daha sonraki dönemde ihtiyaçlar değiştikçe araya inşa edilen bölmeler yardımıyla dört odaya çevrilmiş ya da duvarların yeri değiştirilerek büyütülmüş. Bu eklentilerden yapının Geç Bizans ve Osmanlı dönemlerinde de kullanıldığı anlaşılıyor. Mekanların çoğunun duvar kaplamalarının mermer olması, lüks bir yapıyla karşı karşıya olma ihtimalimizi güçlendiriyor.

    Taşların dilini tercüme edenler Arkeolog Nuray Özbilir, yapı kompleksinin güneyindeki mendirekte çalışıyor. Antik kaynaklar, Bizans yazlık sarayının önünde Roma zamanından kalma bir liman olduğunu yazıyor. Burada da küçük liman kalıntılarına rastlanması, yapının İmparator Arcadius dönemindeki saray olma ihtimalini kuvvetlendiriyor.

    Henüz bir yazıt çıkmadığı için kimin tarafından yaptırıldığı kesin olarak söylenemeyen yapı kompleksinin bir yazlık saray olma ihtimali üzerinde duruluyor. Avrupalı seyyahların yazılarında bu bölgede Bizans İmparatorluğu’nun yazlık sarayının bulunduğundan bahsediliyor. Örneğin 12. yüzyılda yaşamış olan ve 4. Haçlı Seferleri’na katılarak canlı tanıklığını kaleme alan tarihçi Geoffroy de Villehardouin buradaki ihtişamlı sarayı ayrıntılarıyla anlatmış. Bu belgelerde sözü geçen yapı, 17 yaşında imparator olan Arcadius’un (395–408) nazır ve hocası Rufin’e ait. Rufin, 397’de öldürüldükten sonra ise bu muhteşem yapı imparatorlar tarafından merasim ve sayfiye sarayı olarak kullanılmaya başlanmış. İmparatorlar, Bizans ordusunun Anadolu’ya gidiş-gelişlerinde yapılan merasimleri bu saraydan takip etmişler. Saray, ayrıca 13. yüzyılda bir dönem Venedik’ten Kudüs’e doğru yola çıkan Haçlı şövalyeleri tarafından işgal edilmiş. Bu sahil sarayının önünde Romalılar zamanından kalma bir de liman olduğunu yazıyor tarihî belgeler. Haydarpaşa kazılarında bulunan yapı kompleksinin önünde de küçük liman kalıntıları bulundu. Şimdiki dalgakıran, büyük ihtimalle o devirde yapılan dalgakıranın bakiyesi üzerine inşa edilmiş.

    O eski halinden eser yok şimdi Yapı kompleksinin doğusundaki iki sütunlu girişin zemininde bulunan Opus sectile tarzı mozaik. Alanda çalışan arkeolog Emel Yıldırım, mermer, renkli mozaik taşı ve renkli cam parçalar gibi buluntuların vaktiyle burada yükselen lüks bir mekana işaret ettiğini söylüyor.

    Isıtma sistemi de yapının kimliğine dair bir başka ipucu sunuyor. Burada büyük bir hamam kompleksi yok; ısıtma sisteminin yapıya göre küçük olması genellikle yazlık saraylarda görülen bir durum.

    Yapı kompleksinin en büyük mekanı, 26mx15 m ölçülerindeki bölüm. Kuzey ve güney duvarlarında üçer adet paye ile yapılmış girişlerin olması ve burada bulunan mermer, renkli mozaik taşı ve renkli cam parçalar, bu bölümün imparatorların kabul salonu olduğunu düşündürüyor. Yine de belgelerde geçen yapıyla, Haydarpaşa’da ortaya çıkarılan buluntuların, aynı yapı grubu olup olmadığı şu anda kesin olarak söylenemiyor.

    Yapının 7. yüzyıl başına kadar kullanıldığı, sonra terkedildiği anlaşılıyor. Herakleios zamanındaki Sasani saldırısı (602-628) sırasında, Khalkedon yakılıp yıkılıyor. Bu yapılar da yıkımdan sonra kullanılmıyor; Orta Bizans Dönemi’ne kadar atıl bir şekilde kalıyor. Orta Bizans Dönemi’nden sonraysa ancak tekil yerleşmeler oluyor. Osmanlı Dönemi’nde bölge bostan ve ordugah olarak kullanılıyor. 1872’de Bağdat Demiryolu’nun ilk istasyonunun yapılmasına kadar durum böyle sürüyor.

    Peronun iki tarafındaki yapıların birbirleriyle bağlantılı olduğu görülebiliyor. Peron kaldırıldığında kazı devam ettirilerek bu bağlantılar ortaya çıkartılacak.

    Alanın en yaşlısı

    En erken yapı kalıntısı Hellenistik Dönem’den Arkeolog Didem Toy, alanda keşfedilen en eski yapı kalıntısının Hellenistik döneme tarihlenen bu platform olduğunu söylüyor. Kesme taş bloklardan yapılan platformun ne olduğu üzerine inşa edilen peronun kaldırılmasının ardından anlaşılacak.

    Kazı alanında Kalkhedon’dan kalma en eski yapı, Hellenistik döneme, yani büyük ihtimalle MÖ 4. yüzyıla ait bir platform. Arkeologlar yapının dönemini, platformun yanındaki siyah keramiklerden tahmin ettiklerini belirtiyorlar. Hellenistik döneme tarihlenen düzgün kesme taş bloklardan yapılmış, üstündeki metal kenetlerle birbirine bağlanan platformun diğer mimari buluntulardan farklı olduğu ilk bakışta anlaşılıyor. Bu platformun bir tapınağa ya da büyük bir kiliseye ait olma ihtimali üzerinde duruluyor. Şu anda antik dönem platformunun sadece 2 metrelik uç kısmı ortaya çıkarıldı. Kalan kısım peronun altında kalıyor. Peronun altına doğru devam eden yapının ne olduğu peronun kaldırılmasının ardından anlaşılacak. Platformun altında Erken Bizans Dönemi’ne ait bir sütun başlığı da toprağın içinde duruyor.


    Taşlara fısıldayan adamlar

    Kazı alanında çalışan 400 kişinin gözü bu dört adamda: Rahmi Asal, Mehmet Ali Polat, Hüseyin Yıldırım ve Yusuf Tokgöz. Bir buçuk yıldır yürütülen, Haydarpaşa kazılarının yapıldığı alan, Bizans döneminden beri sayısız insana olduğu gibi onlara da yuva olmuş. Bütün zamanlarını geçirdikleri alanda çalışan herkesin kendisini evinde hissetmesi için ellerinden geleni yapıyorlar.

    Alan sorumlusu arkeolog Mehmet Ali Polat, kazı alanının arkasına, ofislerinin bulunduğu yere kendi elleriyle meyve ağaçları dikmiş. Taze boyanmış çitleriyle bir şantiye alanından çok, şirin bir köyde olduğunuzu düşündürüyor bu alan. Polat, içeri girdiği anda, işçisinden arkeoloğuna herkesin ona soracağı bir sorusu, göstereceği yeni bir buluntusu, en azından vereceği bir selamı var. Tarihle ilgili her detayın yarattığı heyecan, gözlerinden fışkırıyor. Yalnızca binlerce yıllık tarih de değil üstelik, demiryolu çalışanlarının futbol turnuvasının kupasını da, vagonlardan bulduğu meşrubat kutularını da aynı heyecan ve tutkuyla kucaklıyor. Belli ki, onunla çalışan herkese de geçiyor bu heyecan…

    Kazı alanı onlardan soruluyor Yusuf Tokgöz, Rahmi Asal, Mehmet Ali Polat (soldan sağa) ve Hüseyin Yıldırım (önde) daha uzun yıllar sürecek kazılar süresince herkesin rahat ve güvenli çalışması, kalıntıların zarar görmeden çıkarılması, belgelenmesi ve korunması için ekibe liderlik ediyor.

    Haydarpaşa kazılarının kaptanı ise İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Rahmi Asal. İki şapkası var Rahmi Bey’in: Bir taraftan idari işlerle ilgileniyor, bir taraftan toprakla ilişkisini hiç kaybetmemiş bir arkeolog olarak tarihi yorumluyor. Kazıyla ilgili izinlerin düzenlenmesi, araştırmalar için sonuçların derlenmesi gibi sayısız bürokratik mesele onun sorumluluğunda… Bir ayağı bugünün dünyasında, diğeri binlerce yıl öncesinde olan Asal, kazıdan bahsederken gözlerimizin önünde daha da gençleşiyor: “Burada her arkeoloğun hayallerini süsleyen bir iş yapıyoruz. Kadıköy’ün antik kaynaklardan bilinen tarihini ilk defa arkeolojik buluntulara dayandırıyoruz” diye anlatıyor bu özel alanı.

    Hüseyin Yıldırım ise İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin görevlilerinden… Alanda, Yusuf Tokgöz’le birlikte genel koordinasyonu sağlamaktan sorumlu. İş güvenliğinden ortaya çıkartılan buluntuların kaydına, bu koca alan onlara emanet.


    Erken Bizans Dönemi

    Kilise mahzenin bir toplu mezar

    Kemiklerin şifre kırıcıları
    Bir kemik parçasından binlerce yıl öncesine dair kaç hikayeye ulaşabilirsiniz? Bu bölümde çalışan arkeologlardan Didem Toy ve Erdal Altıntel’e göre, çok fazla. Yanıklar salgın hastalıklara; çürümenin düzeyi mezarın hangi dönem aralığında kullanıldığına dair paha biçilmez bilgiler sağlıyor.

    Kazıların başlamasından 6 ay kadar sonra, Kasım 2018’de yazlık saray olduğu düşünülen kompleksin kuzey bölümünde yeni bir yapının apsis kısmı belirmeye başlamış. Arkeologlar, ilk anda ne olduğunu anlayamamışlar. Kazılar derinleştikçe, ulaştıkları görüntü alanda çalışan herkesi şaşkınlığa sürüklemiş. Üzeri tuğla döküntüleri, devşirme mermer parçalarıyla kaplı yapının altında 3,5mx2m boyutlarında bir toplu mezar bulunmuş. Bir seneyi aşkın süredir, kelimenin tam manasıyla iğneyle kuyu kazar gibi titizlikle çalışılan mezarda, 26 insanın kafatası ve çok daha fazla sayıda insana ait uzuv kemiği var. Peki bu yapı ne, bu insanlar kim ve neden burada gömülmüşler?

    Alandaki her bölümde olduğu gibi burada da henüz bir yazıt bulunmadığı için hep bir yanılma payı bırakarak yorum yapıyor arkeologlar. Elimizde antik kaynaklarla yapılan karşılaştırmalar, akıl yürütmeler ve kemiklerin bize anlattığı hikayeler var… Raymond Janin, Les Eglises et les Monastères des Grands Centres Byzantins (Büyük Bizans Merkezlerinin Kilise ve Manastırları) adlı kitabında uzun yıllardır nerede olduğu merak edilen Sainte-Basse Kilisesi’nin tam olarak burada bulunduğunu haritalarla göstermiş. 5. yüzyılın ilk yarısında inşa edildiği bilinen Sainte-Basse Kilisesi, Hıristiyanlık tarihi açısından da çok önemli. 6. yüzyılda buraya bir manastır eklendiği de biliniyor. Müze Müdürü Rahmi Asal, buldukları yapının Janin’in kitabında geçen kilise olması ihtimalinin çok yüksek olduğunu söylüyor. Günümüze ulaşan parçası ne yazık ki çok küçük; çünkü yapı bir tarafından rıhtımla, öbür tarafından ise kanal çalışmasıyla kesilmiş ve tahrip olmuş.

    “Apsis kısmının hemen altındaki gömüde bulunan kemiklerse bu durumda çok büyük ihtimalle dinsel anlamda önemli kişilere ait” diyor Rahmi Asal. İskeletler üzerinde çalışan arkeologlardan Didem Toy ve Erdem Altıntel, bazı kemiklerde görülen yanık izlerinin olası bir salgın hastalığa karşı önlem olarak uygulanan dağlama yöntemini akla getirdiğini anlatıyor. Bazı kemikler çok kötü durumda; toplu mezarın en üstünde bulunan kemikler ise çok daha az deforme oldukları için büyük ihtimalle daha yakın zamanda buraya atılmış. Burada bulunan 10. yüzyıl sikkesine bakılarak, en genç iskeletin 10. yüzyıldan olduğunu söyleyebiliriz, fakat kesin sebepler ve tarihler kemiklerin laboratuvarda incelenmesinden sonra ortaya çıkacak. 

    Erken Bizans Dönemi’ne tarihlenen yapının doğusunda ise 6 toprak mezar tespit edilmiş. Bu iskeletler, batı-doğu aksında sırt üstü uzanmış ve elleri göğüs kafesinin üstünde kavuşmuş şekilde gömülmüşler. Mezarlardan bazılarında, iskeletlerin kaburgaları arasından bronz elbise apliklerine ulaşılmış.

    En az 26 kişi burada gömülü Sainte Basse Kilisesi olduğu düşünülen kalıntılarda bulunan toplu mezarda 26 kafatasına ulaşıldı; fakat uzuv kemikleri çok daha fazla kişinin buraya gömüldüğüne işaret ediyor.

    Erken Bizans Dönemi

    Roma mimarisinde örneği olmayan T yapı

    Kazı alanının kuzeydoğusunda, trenlerin manevra yaptığı bölgede yapılan sondaj çalışmalarında kuzeydoğu-güneybatı yönünde uzanan 12mx7m ölçülerinde bir yapı ortaya çıktı. Duvarları beş sıra taş, beş sıra tuğla örülü bu bina, T harfine benzeyen planı ve ebatlarıyla bugüne kadar Bizans mimarisinde örneğine rastlanmamış olan bir yapı. İçinde simetrik bir şekilde yerleştirilmiş kemerlerle örtülü dört de niş var. Bu bölgede deniz seviyesinin altına inen kazılar, çamur ve balçıkla sıkı bir mücadele gerektiriyor. Alanda çalışan arkeologlardan Murat Kabataş ve Serhan Mutlu, henüz tabanına ulaşamadıkları için yapının ne olduğundan emin değil, fakat duvar örgüsündeki taşların diziliş sisteminden 4.-5. yüzyıla ait olduğunu söylüyorlar. Yani peron bölgesindeki podyumun ardından Haydarpaşa kazı alanında ortaya çıkartılan en eski yapı. Kazılarla eşzamanlı olarak arşiv taramaları da sürüyor. Tahminler 1872’de gar binasının açılmasına kadar bu yapının burada olduğu, sonra üzerinin kapatıldığı yönünde.

    Çamurun içinde zorlu mücadele T planlı yapıdan sorumlu arkeologlar Murat Kabataş ve Serhan Mutlu, yapının planı ve ebatlarının daha önce rastlanmamış bir tip olduğunu anlatıyor. Binanın ne amaçla kullanıldığı zemine ulaşıldıktan sonra kesinleşecek, fakat çamur ve balçık onları zorluyor.

    Toprağın altına doğru uzanan yüksek bir yapı olması ve diğer yapılardan bağımsız bir noktaya konumlandırılması nedeniyle bir anıtmezar olabileceği düşünülüyor. Bir diğer ihtimal ise yapının gözetleme kulesi olarak kullanılmış olması… Şu anda denize 600-700 metre uzaklıkta; fakat daha önceki deniz sınırını oluşturan mendireğe mesafesi 400 metre kadarmış. “Belki de burası daha yüksek bir binaydı ama 1800’lerde üzeri kapatılırken törpülendi” diyor arkeolog Hüseyin Yıldırım; “ayrıca duvarları çok kalın: 130 cm. Bu kadar kalın duvarlar genellikle yüksek binalarda kullanılır”.

    Bir diğer ilginç detay şu ana kadar yapının kapısına rastlanmamış olması. Belki kapısı yoktu, içeri girilmesi planlanmamıştı; belki de üstten girişliydi veya ahşap merdivenlerle çıkarak ulaşılan bir kapısı vardı ve henüz ulaşılamadı. İlerleyen günlerde ortaya çıkacak.

    Bir kat yerin altında bir o kadar da yerin üstünde Manevra alanında bulunan T planlı yapının kazılarında şimdiye dek 2 metre kadar derine inilebildi, ama henüz tabana ulaşılamadı. Yapının kalın duvarlarından yüksek bir bina olarak tasarlandığı düşünülüyor.

    Klasik, Hellenistik, Roma dönemleri

    Binlerce sikke bu alandan çıktı

    Kazılara başlamadan önce büyük umutlardan biri, Hıristiyanlık tarihinin en önemli eşik noktalarından biri olan ve Katoliklikle Ortodoksluğun ayrıldığı 4. Kadıköy Konsili’nin 451’de toplandığı Sainte-Euphemeia Kilisesi’nin kalıntılarının garın hemen arkasındaki İbrahimağa Çayırı’ndan çıkacağına dairdi. Alman arkeologlar Hıristiyanlar için kutsal bir ziyaret yeri olan bu büyük bazilika için ya bu bölgeye ya da Yeldeğirmeni’ne işaret ediyorlardı. Dolayısıyla kazı alanının doğusunda 4. yüzyıla tarihlenen yapı kalıntılarına rastlanması büyük heyecan yarattı. Eğer bu kalıntılar Sainte-Euphemia’ya ait olsaydı, büyük ihtimalle ziyaret için dünyanın her yerinden gelecek turistleri yatıracak yer bulamazdık.

    Kilise İstanbul’un ilklerinden yerleşim 2500 yıl öncesinden İbrahimağa bölgesindeki dikdörtgen planlı yapıyla ilgili en güçlü tahmin, Hıristiyanlık tarihinin en kritik dönemeçlerinden 4. Kadıköy Konsili öncesi yapılmış, İstanbul’un ilk kiliselerinden biri olduğu. Alanda bazısı 2500 yıl önceye tarihlendirilen binlerce sikke bulundu.

    Kazılar ilerledikçe, dikdörtgen planlı yapının apsisinin kuzeyde olduğu ortaya çıktı. Yine kuzey yönünde bir de vaftiz havuzu vardı. Hıristiyanlık tarihine bakıldığında kiliselerin apsislerinin doğu yönünde yapılması, 4. Ekümenik Konsili sonrası kabul edilen Kadıköy Akdi sonrasında başlayan bir alışkanlıktı. Dolayısıyla bu kilise, hem apsisinin kuzeyde olması, hem de ebatları ve mimari yapım teknikleri nedeniyle Konsil’in toplantığı 451 yılının öncesine tarihlendirildi. Bu da yapının 4. yüzyılda yapılan ilk Hristiyanlık kiliselerinden biri olduğunu söylüyor. Hem Hıristiyanlık hem de kültür tarihi açısından çok büyük bir keşif…

    Kazı sırasında ortaya çıkarılan küçük buluntular ise bölgedeki yerleşimin kilisenin yapımından yaklaşık 1000 yıl kadar önceye gittiğini gösteriyor. İnce hamurlu, özenle yapılmış seramik buluntular MÖ 5. yüzyıldan kalma. Bu alanda çalışan arkeolog Murat Kabataş, içlerinde en dikkati çekici olanın Tanrıça Artemis’e ait pişmiş bir toprak figürinin parçaları olduğunu anlatıyor.

    Çok nadir gümüş sikke Kilise alanında çıkan sikkelerde 8’i Kalkhedon dönemindendi. Bunlardan biri ise çok az sayıda üretilen gümüş bir sikke. MÖ 4. yüzyıl.

    Kazı alanının üzerindeki yükseltilmiş yoldan gelip geçenlerin aşağı doğru bağırarak en çok sorduğu sorulardan biri: “Çok altın buldunuz mu?” (Bir diğeri de kalıntıların şimdilik fazla yüksek olmaması nedeniyle: “Burada cüceler mi yaşıyormuş?”) Altın değil belki ama, bol bol sikke bulunmuş, özellikle de bu alanda… Hatta çıkan çoğu bronz 6 bin kadar sikkenin 8 tanesi, Klasik, Hellenistik ve Roma dönemlerinden kalma Kalkhedon sikkeleri ve bir tanesi de çok az sayıda üretilen bir gümüş sikke. Bugüne kadar müzelerin koleksiyonlarına bağışlarla eklenen az sayıda Khalkedon sikkesi, ilk defa burada sistematik bir kazıyla elde edilmiş. Sikkeler MÖ 5. yüzyıldan MS 7. yüzyıla kadar uzanan bir kronolojik devamlılık arzediyor; bu durum Haydarpaşa’yı nümizmatik bilimi için de çok kritik bir kaynak haline getiriyor.

    Bu denli fazla sikkenin aynı bölgede yoğunlaşmış olması, yapının para üretimi için kullanılmış olma ihtimalini de akla getirmiş başta; fakat bunu destekleyecek bir kanıt çıkmayınca bu fikirden vazgeçilmiş.

    5. yüzyıldan bir Roma yolu Çok sayıda mekana ayrılan yapıya kullanıldığı dönem boyunca eklemeler de yapılmış. İki bölüme ayrılan yapı kompleksinin ortasından 5. yüzyıla tarihlenen bir Roma yolu geçiyor.

    Osmanlı Dönemi

    Bizans’tan Osmanlılara ayrılıkların mekanı

    Bugün yeraltı ulaşımının kavşak noktalarından olan Ayrılık Çeşmesi, ismini kazı alanındaki İbrahimağa Çayırı’ndan alıyor. Roma’dan Osmanlı dönemine her çağda bu bölge, sefere çıkan orduların uğurlandığı yer olmuş. Haliyle de adı hep ayrılıkla anılmış. Hoş, kavuşmalar da burada oluyormuş ama ayrılık hüznü daha çok yer etmiş olacak İstanbullularda ki bugün bile yakınlardaki metro istasyonu adı Ayrılık Çeşmesi.

    Seferden önce ocak başında 16. yüzyılda Doğu seferlerine çıkmadan önce bu alanda toplanan Osmanlı ordusu, zeminde halen izleri duran bu ocakların başında toplandı; ateşin başında pişirdi, ısındı, sevdiklerine veda etti.

    Kazılar sırasında bölgede herhangi bir mimari kalıntıyla bağlantılı olmadan açık arazide duran dört adet ocak kalıntısı bulundu. Yanlarında da Kanunî Sultan Süleyman ve 3. Murat’a ait sikkeler duruyordu. Bir de üstüne demir çadır çivisiyle, 16. yüzyılın son çeyreğine tarihlenen İznik seramiği çıkınca durum kesinleşti. 3. Murat döneminde gerçekleştirilen 12 yıllık İran Seferi öncesi burayı ordugah olarak kullanan Osmanlı ordusundan kalma kalıntılara bakıyorduk! Burası da Bizans’tan bu yana orduların Doğu seferleri öncesi toplandığı meşhur noktaydı.

    Ordugah alanında çalışan arkeolog Kadir İnce, ocak kalıntılarının titizlikle yürütülen bir çalışma sonucu ortaya çıkarıldığını anlatıyor. Yakından bakıldığında toprak üzerinde ocağın kiremit rengi çeperleri ve ortasındaki kömür yanıkları halen görülebiliyor.

    16. yüzyıldan kalma çadır demiri.

    Tarihin taşlarıyla örülen yol

    Anadolu’dan İstanbul’a ilk adımların izleri Tarih boyunca Anadolu’yu İstanbul’a bağlayan Haydarpaşa bölgesindeki bu yol, Osmanlı döneminde yapılmış. Alan sorumlusu Mehmet Ali Polat, yolun karşılıklı iki at arabasının geçebileceği genişlikte tasarlandığını anlatıyor.

    Ordugah alanının yanında Osmanlı döneminden kalma bir yol hâlâ gıcır gıcır duruyor. Bugünkü Nautilus Alışveriş Merkezi’nin yakınlarından başlayıp denize kadar uzanan taş yol, Haydarpaşa İskelesi’ne gelmek isteyenler için yapılmış. Alan sorumlusu Mehmet Ali Polat, yolun yapıldığı dönemde karşılıklı iki at arabasının yanyana geçebileceği genişlikte inşa edildiğini anlatıyor. Yüzlerce yıldır kimbilir kaç kişinin bastığı bu taşların üzerinden yürürken ayaklarımızın altındaki tarihe saygısızlık mı ediyoruz, diye aklımızdan geçmiyor değil. Birkaç yılda bir yenilenmesi gereken günümüz asfalt yollarına kıyasla bu taş yol sağlamlığını zamanla test etmiş neyse ki…


    Geç Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri

    Gündelik hayatın arkeolojisi de var

    Açıkhava müzesi Gar alanı, demiryolu tarihiyle ilgili bir açıkhava müzesi gibi… Hurdaya çıkarılmış trenlerin hepsinin ayrı bir hikayesi var. Alanın ortasında tek başına duran bu lokomotif, 1970’lerde demiryolu işçilerinin kendi imkanlarıyla yapılmış.

    Haydarpaşa Garı, 1872’de inşa edilen ilk istasyon binasının yetersiz kalması nedeniyle 1908’de 2. Abdülhamit devrinde İstanbul-Bağdat Demiryolu’nun başlangıç noktası olarak inşa edilmişti. Helmuth Cuno ile Otto Ritter adlı iki Alman mimar tarafından tasarlanan bina, şimdiye kadar yangınlar, sabotajlar, depremler atlatmış, yine de sapasağlam ayakta kalmaya devam etmişti. Kasım 2010’da çatı katından çıkan yangında ise büyük hasar gördü. Restorasyon çalışmaları sürerken kaldırılan rayların altında rastlanan kalıntılar, Haydarpaşa kazılarının başlangıç noktası oldu.

    Alanda bulunan tarihî kalıntıların hepsi toprağın altından çıkmamış. Bir kısmı da çok daha yakın tarihe ilişkin: Fotoğraflar, eşyalar, yıllar öncesine ait kupalar, tren vagonlarının içinde bulunan haritalar, eski meşrubat kutuları ve çok daha fazlası…

    1950’lerde demiryolu işçilerinin futbol turnuvalarının kupaları da, hurdaya çıkarılmış bir vagonda aynanın köşesine sıkıştırılmış eski bir fotoğraf da, yemekli vagonlardan çıkarılan yıllar öncesinin yiyecek-içecek paketleri de binlerce yıllık olmasa da yakın tarihin gündelik hayatına dair önemli buluntular.

    Ayrıca hurdaya çıkarılan eski trenlerin de anlatacak bolca hikayesi var. Ordugah bölgesine yakın bir noktada tek başına duran turuncu lokomotifi, demiryolu personeli 1970’lerde gar içinde kullanılmak üzere kendi imkanlarıyla yapmış. İbrahimağa bölgesine doğru yürürken karşınıza çıkan üzeri graffitilerle kaplı vagon ise Pendik’te yaptığı kazanın (2004) izlerini halen taşıyor.


    Kazının gizli kahramanları

    SEZAİ FIRAT – İŞÇİ

    Yalnız işçi değil aynı zamanda mucit

    Alanda çalışan işçilerin hepsi tarihe çok özel bir itinayla yaklaşıyor. Büyük çoğunluğu uzun yıllardır arkeolojik projelerde çalıştıkları için alanlarında uzmanlaşmışlar. Artık bir bakışta ellerini attıkları parçalardan hangisinin değerli ya da değersiz olduğunu, hatta eserlerin dönemini, malzemesini isabetli bir şekilde tahmin edebiliyorlar. Arkeologların talimatlarını eksiksiz yerine getirmek için canla başla çalışıyorlar. İçlerinden biri ise arkeoloji sevgisini bir adım öteye taşımış. Uzun yıllardır kazı alanlarında edindiği deneyimle, elindeki aletlerin bazı durumlarda yetersiz kaldığını görüp kendi kazı aletlerini tasarlamış. Sezai Fırat’ın tasarladığı ahşap aletler, ince, uzun, tuhaf burgularıyla toprağın içindeki objeleri hiç zarar vermeden çıkartabiliyor. Hatta yurtdışından gelen ziyaretçiler arasında aletlerin patentini bile almak isteyen olmuş.

    HASAN BAYBURA – ARŞİVCİ

    İğneyle kuyu kazıyoruz

    Genç bir öğrenci olan Hasan Baybura, hem merakı hem yeteneği hem de bilgisiyle, Haydarpaşa kazılarındaki en önemli fonksiyonlardan birini yerini getiriyor. Eski Türkçe bilgisiyle, Haydarpaşa alanı üzerine yapılan yazışmaları günümüze taşıyor ve arkeologlar için çok değerli bir malzeme sağlıyor. Aynı zamanda yine 1870’li yıllardan itibaren çekilen hava fotoğrafları üzerinden, o dönemki yapıları ve kullanım alanlarını tespit ediyor; bunların zaman içerisindeki dönüşümlerini kayda geçiriyor. Sahadaki arkeologlar nasıl iğneyle kuyu kazıyorsa, Baybura da belgeler ve fotoğraflar üzerindeki anlamların, bilgilerin, detayların izini sürüyor.

    ARZU POLAT, MERVE FİDAN – ATÖLYE SORUMLULARI

    Kazının yapboz uzmanları

    Arazide bulunan parçaların çoğu kırık, toza-toprağa bulanmış, paslanmış halde… Bu parçaların hangilerinin önemli olduğunu ayırt etmek, elemeden geçenleri birbirleriyle eşleştirmek tam bir deli işi. Arzu Polat ve Merve Fidan, bu zorlu görevi, yapboz yapan bir çocuğun mutluluğuyla gerçekleştiriyorlar prefabrik atölyelerinde. Eserler önce yıkanıp, kurutuluyor; daha sonra onların çalıştığı atölye kısmına alınıyor. İlk eleme malzemeye göre… Kemikler bir tarafa, metal, cam ve toprak malzemeler başka taraflara. Sonra dönemsel ayrım yapılıyor ve etüt çalışmasının sonunda parçaların bir amforayı mı yoksa kase ya da heykele mi ait olduğuna karar veriliyor.

    BURCU ÖZTÜRK – RESTORATÖR

    Eserlere ilkyardım müdahalesi

    Burcu Öztürk’ün çalıştığı bu küçücük oda, kırık-dökük parçalardan tarihin şaheserlerinin yeniden doğduğu yer. Alandan toplanıp, atölyede sınıflandırılan amforalar, seramik eserler ve sikkeler buraya geliyor. İlk etapta sikkelerin bozulma durumuna bakılıyor, korozyon varsa dış ortamla teması kesilip bozulmanın devam etmesi engelleniyor. Ardından parçalar geridönüşümlü perigon adlı bir malzemeyle yapıştırılıp alçıyla destekleniyor. Restorasyonda amaç, parçaların anlaşılmayacak şekilde tümlenmesi değil. Tam tersi alçı bir ton açık renge boyanarak eserin restorasyondan geçtiğinin ilk bakışta anlaşılmasını istiyorlar.

    SEÇİL KAYALAR – ENVANTER UZMANI

    Tarihe kayıt düşüyor

    Envanter odasına girdiğimizde, burada çalışan Seçil Kayalar, restoratör Burcu Öztürk ve Alan Sorumlusu Mehmet Ali Polat arasında hummalı bir tartışma vardı. Leblebi büyüklüğünde bir sikkenin üzerine eğilmişler, üzerindeki amblemin ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Biri boğanın boynuzları diyor, diğeri Zeus’un asasına benzetiyor. Eğitimsiz bir göze göre ise yalnızca yanyana iki çizgi vardı sikkenin üzerinde. Seçil Hanım süreci şöyle anlatıyor: “Elimizdeki sikkeyse önce imparatorun adını okumaya çalışıyoruz; sonra kataloglardan benzerini buluyor, dönemini belirleyip, ölçü alıp, belgeleyip sandıklarla müzeye gönderiyoruz”.

    DİLARA ŞEN TURAN – FOTOĞRAFÇI

    Asırlık modellerin fotoğrafçısı

    Arazide bulunan parçalar, toprağın altında geçirdikleri yılların izleri silindikten sonra, envanter bölümünden bir tutanak eşliğinde fotoğraflanmaya geliyor. Dilara Şen Turan, uzun yıllardır kazı alanlarında çalışan bir fotoğrafçı. İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne bağlı çalışıyor. Fotoğraflanmaya gelen heykel, sikke, çanak-çömlek fotoğrafları çekildikten sonra bilgisayarda işleniyor ve yine envanter bölümüne teslim ediliyor. Yine bu fotoğraflar, daha sonra kataloglarda başka kazılarda bulunan eserlerin tanımlanması için referans olarak kullanılıyor. Dilara Hanım ise kazıdan kazıya kamerasıyla keşiflerin peşinden koşmaya devam ediyor.

    HASAN ÖZÇİFTÇİ – YİYECEK/İÇECEK

    Arkeolog çaycıyım ben

    Kazı alanında çalışan neredeyse herkesin eline baktığı Hasan Abi, mutfaktan sorumlu. Son 13 yıldır hep kazılarda görev almış, arkeolog ve diğer çalışanların mola zamanlarındaki siması, binlerce konuşmanın tanığı ve doğal olarak da insan sarrafı olmuş. “Unutamadığım görüntü, Marmaray kazılarında çıkan bayan iskeletinin görüntüsüdür” diyor.

    NURETTİN SEVEN – OPERATÖR/İŞÇİ

    Tüm büyük kazılarda çalıştım

    Haydarpaşa kazı alanının en yaşlısı ve en kıdemlisi Nurettin Seven. 2006’dan bu yana İstanbul’daki en büyük kazıların tamamında görev almış. Sirkeci, Marmaray, Küçükçekmece, Beşiktaş ve Haydarpaşa. “Benim gibi kıdemli birkaç arkadaş daha var; mesela Ramazan Öztürk, Talat Uçar, Mehmet Şafi Tekin…” diyor. İş-makine operatörü Seven, gelecekten umutlu. “Yerli-yabancı hocalardan çok şey öğrendik. İnsan kalitesi de artıyor. Gençler yetişiyor. Burada hep birlikte, her buluntuda heyecanlanıyoruz” diyor.

    Kamera arkasındaki göz

    Haydarpaşa kazı alanında yaptığımız çekimlerde objektifin arkasındaki göz, özellikle arkeoloji alanındaki çalışmalarıyla tanınan usta fotoğrafçı Manuel Çıtak’a ait. Çıtak daha önce NTV Tarih’in Eylül 2011’de basılan 28. sayısında “Yenikapı: Tarihin Yeniden Doğduğu Yer” dosyasında da bizimle birlikte çalışmıştı.


  • Ulusal egemenlikte İstanbul’un sonu Ankara’nın başlangıcı

    Ulusal egemenlikte İstanbul’un sonu Ankara’nın başlangıcı

    1920’nin Ocak ayında Tophane semtindeki Meclis-i Mebusan binasında toplanan son Osmanlı meclisi, 16 Mart’ta İstanbul’un işgal edilmesinden sonra 11 Nisan’da padişah Vahideddin tarafından feshedilecekti. Üç ay zarfında yaşanan gelişmelerde Mustafa Kemal’in tutumu ve Millî Mücadele sürecindeki kritik aşamalar belirleyici olacak, milletin temsil merkezi İstanbul’dan Ankara’ya geçecekti.

    Osmanlı Mebusan Meclisi ilk defa 1876’da ilan edilen Meşrutiyet ile toplandı. 100 yıl önce, 12 Ocak 1920’de ise sonun başlangıcı yaşanmış, Meclis-Mebusan İstanbul’da açılmıştı. “Son Osmanlı Mebusan Meclisi” olarak tarihe geçecek olan bu açılışa giden süreçte Mustafa Kemal liderliğinde Anadolu’da başlayan Millî Mücadele’nin etkisi şüphesiz büyüktür.

    Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’dan Ankara’ya kadar olan süre zarfında Amasya Genelgesi’nden başlayarak Erzurum ve Sivas Kongresi’nde seçimlerin yapılması ve milletin haklarını korumak, sesini dünyaya duyurmak üzere Meclis-i Mebusan’ın açılması talebi sıklıkla tekrarlanmıştı.

    Sivas Kongresi sonrası Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında oluşturulan Heyet-i Temsiliye, Meclis’in açılması için İstanbul’daki hükümete baskı yapmaya çalışıyordu. Ancak o sırada hükümetin başında bulunan Sadrazam Damat Ferid Paşa seçimlerin yapılmasına ve Meclis’in açılmasına sıcak bakmıyordu. Damat Ferid hükümetinin başarısız icraatları sebebiyle 1 Ekim 1919’da istifa etmesi üzerine hükümeti kuran Ali Rıza Paşa, Anadolu’daki hareketin sözcüsü konumundaki Heyet-i Temsiliye ile daha ılımlı ilişki içindeydi. Milletin temsilcisi konumunda bulunan Heyet-i Temsiliye ile görüşmelerde bulunmak üzere hükümeti oluşturan Bakanlardan Bahriye Nazırı Salih Paşa’nın görevlendirilmesi, Ali Rıza Paşa hükümetinin uyuşmacı tavrının göstergesiydi.

    Meclisin önünde İngiliz gemileri İşgal yılları… İngiliz donanmasına ait gemiler son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin toplandığı Fındıklı’daki Çifte Saraylar’ın önünde.

    İstanbul mu Ankara mı?

    “Amasya Mülakatı” diye bilinen bu görüşmelerde üzerinde durulan en önemli hususlardan biri seçimler, diğeri Meclis’in açılmasıydı. Her iki konu üzerinde mutabakat sağlandı ancak Meclis’in nerede açılması gerektiği noktasında farklı görüşler vardı. Mustafa Kemal Paşa Meclis’in Anadolu’da toplanmasını arzu ederken, hükümet İstanbul’da toplanmasında diretiyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığındaki Heyet-i Temsiliye, düşman silahlarının gölgesinde toplanacak bir Meclis’in tam bir serbestlik ve güven içinde çalışamayacağını söyleyerek, hükümetin uygun göreceği Anadolu’da başka bir yerde toplanmasını uygun görmekteydi. Ancak Ali Rıza Paşa kabinesi Meclis’in İstanbul’da toplanmasında ısrar etmişti. Öte yandan İstanbul’da millî mücadele taraftarı olanlardan da bu görüşe destek verenler vardı. Bu görüşte olanların temel gerekçesi, Anadolu’da toplanacak bir Meclis’in padişahı dışlayan, karşı bir hareket olarak algılanacağı endişesiydi.

    28 Kasım’da Anadolu’daki kolordu kumandanlarıyla Sivas’ta yapılan toplantıda Meclis’in nerede toplanacağı tartışıldı. “Kumandanlar Müzakeresi” olarak bilinen bu toplantı neticesinde başta Kâzım Karabekir Paşa olmak üzere kumandanların çoğunluğu da Meclis’in İstanbul’da toplanması görüşünde olunca, görülen mahzurlara rağmen mecburen İstanbul’da karar kılındı.

    Mustafa Kemal’in iki talebi vardı

    Sultan Vahideddin, Meclis’in açılması hususunda oldukça gönülsüz davranmıştır. Yapılan seçimlerde Anadolu’dan genellikle Müdafaa-yı Milliye taraftarı adayların mebus seçilmişti. Bu kişilerin İttihatçı olduğuna inanıldığından, padişahın gönülsüzlüğü kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Meclis-i Mebusan’ın toplanma gayesinin barış antlaşmasını onaylamak olduğu; ondan sonra varlık sebebinin ortadan kalkacağı; kanunen meclisi feshetme hakkının padişahta bulunması gibi gerekçelerle, Sultan Vahideddin kerhen de olsa Meclis’in açılışına rıza göstermişti.

    Seçimler yapılıp meclisin açılma günü yaklaştıkça, Mustafa Kemal ve heyet-i temsiliye Sivas’tan Ankara’ya nakil için hareket geçmiş ve 27 Aralık 1919 tarihinde Ankara’ya gelinmişti. Meclis’in Anadolu’da toplanmasını sağlayamayan Mustafa Kemal, İstanbul’a gidecek mebuslarla Ankara’da görüşmüş, iki talepte bulunmuştu: 1. Meclis’te “Müdafaa-yı Hukuk” adı altında bir grup kurun; 2. İstanbul’a gidemeyecek olursam beni meclis başkanı seçin. Böylelikle, eğer Meclis bir müdahale veya saldırıya uğrarsa, Mustafa Kemal’in meclis başkanı sıfatıyla mebusları Ankara’da toplanmaya davet için hak ve yetkisi olacaktı (Mustafa Turan, Atatürk’ün Ankara’ya Gelişi, Gazi Akademik Bakış Dergisi, cilt 5, sayı 10, Yaz 2012).

    12 Ocak 1920’de açılan Meclis-i Mebusan’da, Mustafa Kemal’in taleplerinden, kendisinin meclis başkanı seçilmesi hususu gerçekleşmedi. Müdafaa-yı Hukuk grubu talebi ise değişik bir isim altında bir grup oluşturularak kısmen gerçekleşti. Ankara’da bu gruba katılma sözü veren mebuslardan birçoğu; padişahın tehdit olarak gördüğü İttihatçıları ve İngilizlerin tepki gösterdiği Anadolu hareketini çağrıştırması sebebiyle “Müdafaa-yı Hukuk” isminden kaçınmışlardı. Neticede, kurulmasına çalışılan gruba Sultan Vahideddin’in açılış nutkunda geçecek “felâh-ı vatan” (vatanın kurtuluşu) sözünden ilham alınarak “Felâh-ı Vatan” adı verildi. Felah-ı Vatan Grubu’nun gayretiyle, ana hatları Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi’nde biçimlenen Mîsâk-ı Millî, 28 Ocak 1920’de son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde görüşülüp oybirliği ile kabul edildi, 17 Şubat 1920’de kamuoyuna açıklandı.

    Osmanlı Devleti’nin son meclisi, 12 Ocak 1920 tarihinde 72 mebusun katılımıyla açıldı. Padişah Vahideddin hastalığı sebebiyle açılışa katılmadı. Hatta açılış merasiminde bulunacakları gazetelerde ilan edilen saltanat veliahdı Abdülmecid Efendi ile Osmanlı hanedanına mensup şehzadeler de davetli olmalarına rağmen açılışa katılmamıştır.

    Padişahı temsilen Sadrazam Ali Rıza Paşa’nın hazır bulunduğu açılışta, Dahiliye Nazırı Damat Şerif Paşa, padişahın açılış nutkunu okudu. Nutukta padişah; devletin haklarının ve çıkarlarının korunmasında millî birlik içinde çalışılması gerektiğini; ancak bu şekilde şerefli bir barışın sağlanabileceğini; bundan dolayı her türlü ayrılıktan ve bölünmekten kaçınarak bütün millî istek ve arzuların “felâh-ı vatan” noktasında birleştirilmesi gerektiği söylemiştir.

    Meclis’te hazır bulunan mebusların yemin töreninden sonraki ilk toplantı, Meclis-i Mebusan dahili nizamnamesinin ikinci maddesi gereğince, en yaşlı üye olan Hacı İlyas Efendi’nin başkanlığı altında yapıldı. Vatanın istiklalinin tehlikede bulunduğu bu anda açılan Meclis’ten çok şey bekleniyordu. Meclis-i Mebusan’ın açılışı gazetelerde “tarihî bir gün” olarak görülüyor, mebuslardan milletin hukukunu koruyup, sesini dünyaya duyurarak tarihî bir vazifeyi yerine getirmeleri bekleniyordu.

    Erzurum Mebusu Mustafa Kemal Paşa

    Mustafa Kemal Paşa, milletin sesi olacak bir meclisin açılmasını çok önemsiyordu. Mebus seçimleri başlayınca Erzurum merkez sancağından aday gösterilmiş ve 268 oy alarak seçilmişti. Seçilmiş mebusların İstanbul’da açılacak meclise gitme zamanı geldiğinde İstanbul’da bulunan arkadaşları ve Harbiye Nazırı Cemal Paşa ile görüşmeler yapılmış; İngilizler tarafından tutuklanma ihtimali bulunduğu gerekçesiyle Mustafa Kemal’in İstanbul’a gitmesinin riskli olduğu değerlendirilmiş; açılışa gitmemesi yönünde karar alınmıştı.

    İşgal yıllarının gözetleme kulesi İşgal yıllarında İngilizler, İstanbul’u Galata Kulesi’nden gözlemliyordu. Ellerinde dürbünlerle kulenin tepesinde iki İngiliz askeri…

    Böylece Mustafa Kemal Paşa, Erzurum’dan mebus seçilmiş olmasına rağmen Meclis’in açılışında bulunmadı. Meclis toplantılarına mazeretsiz katılmamış durumuna düşmemek için böbrek iltihabı sebebiyle tedavi edilmekte olduğunu bildiren bir sağlık raporu göndererek mazeret beyan etmişti. Meclis’e fiilen gitmemiş olmasına rağmen Erzurum seçim komisyonu üyelerinin imzalarıyla hazırlanan seçim mazbatası ve diğer evrakı meclis başkanlığına gönderilmiş; incelenen seçim evrakının uygunluğu görüldükten sonra meclisin 9 Şubat 1920 Pazartesi günü yapılan toplantısında mebusluğu oylanmış; mebusların “kabul” sadaları arasında Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum Mebusluğu tasdik olunmuştu.

    Meclis-i Mebusan İstanbul’da açıldığında Ankara’da bulunan Mustafa Kemal Paşa gelişmeleri yakından takip etmiş; hatta hastalığı sebebiyle açılışa katılamayan padişaha Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi namına bir telgrafla geçmiş olsun mesajı göndermişti. Sultan Vahideddin de Mustafa Kemal’in Heyet-i Temsiliye namına çektiği bu geçmiş olsun mesajına Sadrazam Ali Rıza Paşa üzerinden yine bir telgrafla cevap vermiş ve iyi dileklerinden dolayı duyduğu memnuniyeti iletmişti.

    Padişah ile Mustafa Kemal arasında cereyan eden bu telgraf trafiği önemlidir. Zira Mustafa Kemal Paşa yine aynı padişahın imzasıyla 8 Temmuz 1919’da görevinden ve askerlikten uzaklaştırılmıştı. Hatta bununla da yetinilmemiş, 29 Temmuz 1919’da Mustafa Kemal ve Rauf Bey’in “Hükümetin karar ve emirlerine aykırı harekette bulunarak kışkırtmalara devam etmeleri sebebiyle yakalanarak İstanbul’a gönderilmelerine” dair Bakanlar Kurulu kararı çıkarılmıştı. 9 Ağustos 1919’da ise Harbiye Nazırı Nazım, Sadrazam Damad Ferid ve Padişah Vahideddin imzalı irade ile “3. Ordu Müfettişliği görevinden alınıp askerlikten istifa etmiş bulunan Mustafa Kemal Bey, askerlik mesleğinden çıkarılarak taşıdığı nişanlar kendisinden alınmış, üzerinde bulunan fahri yaverlik rütbesi kaldırılmıştır” denilerek, Mustafa Kemal neredeyse tamamen yok sayılmıştı.

    Bütün bu gelişmelere rağmen Halife Padişah Vahideddin’e karşı bir tavır içinde görünmekten özenle kaçınan Mustafa Kemal, padişaha geçmiş olsun mesajı göndermiştir. Sultan Vahideddin de bizzat kendi imzasıyla askerlikten çıkarılan, rütbe ve nişanları alınan Mustafa Kemal’in “geçmiş olsun” mesajını görmezden gelmemiş, memnuniyet ifade eden cevabi telgrafını sadrazam üzerinden göndermiştir.

    Son toplantı ve meclisin feshi

    16 Mart 1920’de İstanbul’un işgali ve meclisin baskına uğrayarak başta Rauf Bey olmak üzere bazı mebusların İngilizler tarafından tutuklanması, Mustafa Kemal’in baştan beri dile getirdiği meclisin İstanbul’da güvende olmayacağı tezini haklı çıkarmıştı. İngilizler İstanbul’un işgali ve meclise saldırıda bulunarak, bir bakıma Ankara’da toplanacak Büyük Millet Meclisi’ne giden yolu da açmış oldular.

    16 Mart’ta İstanbul’un işgal edilmesinden sonra Meclis-i Mebusan’daki ilk toplantı 18 Mart 1920’de yapıldı. Bazı mebuslar tarafından, İstanbul’un silahlı olarak işgal edilip hiçbir gerekçe yokken meclisin işgal kuvvetleri tarafından saldırıya uğraması ve mebusların zorla tutuklanmasına tepki olarak görüşmelere ara verilmesi teklifi yapıldı. Meclis Başkan Vekili Hüseyin Kâzım Bey tarafından oylanan teklif oybirliği ile kabul edildi. Damat Ferit Paşa kabinesinin iktidara gelmesi ile birlikte Meclis-i Mebusan’ın feshedilmesi yönünde hızlı bir çalışma başlatılmıştı. Sonuçta Meclis-i Mebusan, padişahın 11 Nisan’da yayınladığı irade-i seniye ile feshedildi.

    Mustafa Kemal, İstanbul’daki saldırı üzerine derhal hareket geçerek meclisin Ankara’da toplanması için çalışmalara başlamıştı. Yeni seçimler yapılarak sancaklardan mebuslar seçilmesi için duyuruda bulunuldu. Meclisin İstanbul’dan ve halife padişahtan ayrı, onlara rağmen oluşturulmuş bir hareket olmadığını hissettirmek için, son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde mebus olanlardan Ankara’ya gelebilecek olanların tabii meclis üyesi sayılacakları da duyuruldu. Bu şekilde, Ankara’da toplanan meclisin İstanbul’da işgal edilen ve çalışmasına izin verilmeyen meclisin devamı niteliğinde olduğuna vurgu yapılmıştır. Hatta İstanbul’da görüşülüp meclis kapandığı için karara bağlanamayan Ağnam Resmî Kanunu, Ankara’da toplanan meclisin görüşüp çıkardığı 1 Numaralı Kanun olmuştur.

    İKDAM GAZETESİ: 12 OCAK 1920

    ‘Son Osmanlı meclisi bugün açılıyor!..’

    Bugün öğleden sonra saat ikide Meclis-i Millîmiz merasim-i mahsusa ile açılıyor Zat-ı Hazret-i Padişahî sağlığı yerinde olmadığından bugün Meclis-i Millî padişah adına sadrazam tarafından açılacaktır. Şimdiye kadar 140 mebus seçilmiştir ve bunların yaklaşık doksanı şehrimizdedir. Bugünümüz tarihî bir gün sayılabilir. Yaralı kalplerimizden fışkıran çığlıklara tercüman olmak üzere milletin vekilleri Meclis-i Mebusan’da toplanıyorlar. Bu tarihî meclisten vazifesini hakkıyla idrak etmesini ve memleketin hukukunu, mazisine layık bir tarzda müdafaa edecek bir hükümete yardımcı olmasını temenni, temenni değil talep ederiz.

    Açılış Nutku [Konuşması] Bugün öğleden sonra saat ikide açılacak olan Meclis-i Millî’de açılış konuşması, Mabeyn-i Hümâyûn Başkatibi Fuad Bey tarafından mutad olan merasim ile okunacaktır.Açılış konuşmasının içeriği hakkında güvenilir kaynaklardan edinebildiğimiz malumata göre; Mütareke’nin fazlasıyla uzamış olmasından ileri gelen vaziyetten ve harp senelerinin hazineye yüklediği fevkalade masraflardan dolayı hükümetin çok büyük borç içine düşmüş olduğu beyan olunarak, hükümetin bütçenin oluşturulması ve giderlerin kabulü sırasında iktisada fevkalade riayet etmeleri tavsiye edilmiş ve millet menfaatlerine faydalı kanun çıkarılmasından bahsederek böyle tarihî bir anda milletin vekaletini üzerine almış olan mebuslara, denetleme vazifelerinde başarılar temenni edilmiştir. Açılış konuşmasından Türkçe ve Fransızca olmak üzere ikiyüz nüsha dün gece bastırılmış ve bugün ilgililere dağıtılması kararlaştırılmıştır.

    Açılış Merasimi Teşrifat Genel Müdürlüğü’nden dün bütün vekillere ve tarafsız devletlerin sefirlerine ve yabancıların ileri gelenlerine ve hükümet üyeleri ile teşrifata dahil kişilere bugün saat birde açılış merasiminde hazır bulunmak üzere davetiyeler gönderilmiştir. Şehzadeler ile hanedan-ı saltanata da davetiye yazıları gönderilmiştir.

    İKDAM GAZETESİ: 13 OCAK 1920

    ‘Padişah hazretlerine ve vatana sadakat, vallahi’

    Meclis-i Millî-yi Osmanî dün öğleden sonra merasim-i mahsusa ile küşâd edilmiştir. Meclis-i Millî dün öğleden sonra ikiye beş kala mutad olan merasim ile açıldı. Zat-ı Hazret-i Padişahî’nin rahatsızlıklarından dolayı açılış merasimini bizzat icra buyuramayacakları tebliğ-i resmî ile gazetelerde ilan olunduğu halde halk Meclis binasının haricinde toplanmıştı. Öğleden sonra saat birden itibaren davetliler, rical-i devlet gelmeye başlamış ve müteakiben Hahambaşı efendi ile Keldanî ve Süryanî patrikleri, İran sefiri, tarafsız devletler sefirleri, Amiral Bristol cenabları ve İtilaf Devletleri’ne mensup kumandan ve subaylar ile diplomatlardan birçok zevat Meclis’e gelmiş ve teşrifat memurları tarafından karşılanarak kendilerine tahsis olunan locaya alınmışlardır.Meclis-i Millî binasının içinde ve dışında pek çok askerî müfrezeler ile meclis muhafazasına memur kıtaat ve polis memurları saygı duruşunda idiler.

    Saray-ı hümâyûndan hareket Zat-ı Hazret-i Şehriyârî’nin rahatsızlıkları münasebetiyle padişah adına olarak Serkâtib-i Hazret-i Padişahî Ali Fuad Bey ile yâverândan Hafız İbrahim Paşa resmî kıyafetlerini giyinmiş oldukları halde saat bir buçukta Mebusan Dairesi’ne gelmişler ve heyet-i vükelâ (Bakanlar Kurulu) tarafından karşılanmışlardır. En başta Sadrazam [Ali Rıza] Paşa olduğu halde bir müddet sonra heyet-i vükelâ gelmiş ve İstanbul Muhafızı Said Paşa ile Polis Müdürü Nureddin Bey inzibat işlerine nezaret etmişlerdir.Mebusân, davetliler, rical-i devlet kendilerine ayrılan yerlere geçerek heyet-i vükelânın salona girişini beklemeye başladılar.

    Açılış nutkunun okunması Saat ikiye beş kala önde sadrazam paşa olduğu halde salona gelen heyet-i vükela arasında meclis-i vükela’ya memur Ayan Reisi Tevfik Paşa hazretleri de bulunmakta idi. Hanedan-ı saltanat locasında kimse olmadığı gibi veliaht hazretleri de bulunmuyordu.Mabeyn-i Hümâyûn Başkâtibi Ali Fuad Bey hatt-ı hümâyûnu sadrazam paşaya vermiş, o da öptükten sonra Dahiliye Nazırı Damad Şerif Paşa’ya vermişti.Şerif Paşa kürsüye gelerek bir sureti yukarıda verilmiş olan açılış nutkunu okumuş, hazır  bulunanlar ayakta dinlemiştir. Daha sonra Nakibüleşraf Efendi tarafından etkili bir dua okunmuştur.

    Mebusların yemini Müteakiben Sadrazam Paşa Hazretleri:“Kanun-ı Esasî’nin kırkıncı maddesi gereği mebusânın yemin töreni icra olunacaktır” dedikten sonra Mebusân Kâtib-i Umumisi Asım Bey tarafından aşağıda isimleri verilen mebusların isimleri okunarak kendileri tek tek yemin etmişlerdir…İsmi okunan mebuslar Sadrazam Paşa’nın elindeki kağıdı alarak yüksek sesle okumak suretiyle yemin etmekteydiler.

    Yemin metni “Zat-ı Hazret-i Padişahî’ye ve vatana sadakat ve Kanun-ı Esasî ahkamına ve uhdeme tevdi olunan vazifeye riayetle hilafından mücanebet eyleyeceğime, Vallahi”[Padişah hazretlerine ve vatana sadakat ve Anayasa’nın hükümlerine ve üzerime düşecek vazifelere riayet ederek aksine hareketten kaçınacağıma, Vallahi”].

    Mustafa Kemal Paşa ile Sultan Vahideddin arasında ‘geçmiş olsun’ trafiği

    8 Temmuz 1919’da görevinden ve askerlikten uzaklaştırılan; 29 Temmuz 1919’da hakkında yakalama emri çıkarılan; 9 Ağustos 1919’da ise askerlik mesleğinden çıkarılarak taşıdığı nişanlar kendisinden alınan Mustafa Kemal, 14 Ocak 1920’de padişaha geçmiş olsun telgrafı yollamıştı. Sultan Vahideddin de buna karşılık Mustafa Kemal’e teşekkür eden bir telgraf çekmişti.

    Hastalığı dolayısıyla Meclis-i Mebusan’ın açılışına katılamayan Padişah Vahideddin’e geçmiş olsun dileklerinde bulunan Mustafa Kemal’in Ankara’dan çektiği telgraf metni ve geçmiş olsun mesajından dolayı padişahın memnuniyetini ileten sadrazam tarafından gönderilen cevabi telgraf metni.

    MUSTAFA KEMAL’DEN SULTAN VAHİDEDDİN’E

    Allah mübarek vücudunuzu her türlü beladan korusun

    “Yüce Halifelik Makamına Meclis-i Millî’yi gelerek teşrifinizden mahrum bırakan rahatsızlık bütün tebaanızla birlikte heyet-i temsiliyemizi de pek ziyade üzdü. Gerçek koruyucu olan Allah mübarek vücudunuzu yerden ve gökten gelecek her türlü beladan korusun, amin.

    14 Ocak 1920

    Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti

    Heyet-i Temsiliyesi namına

    Mustafa Kemal”

    (BOA, A.VRK, 843/102-2)

    SARAY’DAN MUSTAFA KEMAL’E

    Padişah hazretleri memnun vehoşnut kalmıştır

    “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi’ne

    Padişah hazretlerinin rahatsızlığı münasebetiyle üzüntülerinizi içeren çektiğiniz telgrafınızdan kendilerinin memnun ve hoşnut kaldığı bildirilir.

    18 Ocak 1920”

    (BOA, A.VRK, 843/102-4)

    Mustafa Kemal’in Erzurum mebusluğu ve mazbatası

    “1919 senesinde yapılan seçimlerde 3. Ordu sabık Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’nın 268 rey alarak Erzurum mebusluğuna seçildiği teftiş heyetinin hazırladığı mazbatadan anlaşıldığından Erzurum valisi, kadı, defterdar ve diğer azalar tarafından tasdik olunmuştur”.

    6 Ocak 1920

    Meclis-i Mebusan’ın iç tüzüğü gereği seçilen mebusların seçim belgelerinin Meclis’te oluşturulan Birinci Şube tarafından incelenmesi usulüne binaen, Erzurum Mebusu Mustafa Kemal Paşa’nın mazbata ve sair seçim evrakı ilgili kurulca incelenerek mebusluğuna engel bir durum ve şikayet olmadığı anlaşılarak Genel Kurul’a havale edildiği ve 9 Şubat 1920 tarihinde Meclis Genel Kurulu’nda kabul edildiğini gösteren mazbata.

    (İhsan Ezherli, TBMM ve Osmanlı Meclis-i Mebusanı, TBMM Yay. Ankara 1987 – TBMM Arşivi, Dosya No: 662, Mustafa Kemal Paşa’nın Osmanlı Meclis-i Mebusanı özlük dosyasından)

    M. KEMAL İÇİN YAZILAN SAĞLIK RAPORU

    Böbrek iltihabı nedeniyle yolculuğa müsait değildir

    Erzurum Mebusu Mustafa Kemal Paşa’nın, sol böbreğindeki havuzcuk (pelvis) iltihabı sebebiyle tedavi edilmekte olduğundan, yolculuk yapmasının uygun olmadığını bildiren Doktor İbrahim Şahap tarafından yazılan sağlık raporu:

    15 Şubat 1920

    Hastalığım yüzünden hareketime imkan yoktur

    Mustafa Kemal Paşa’nın kendi elyazısı ile yazdığı 17 Şubat 1920 tarihli dilekçesi.

    “Meclis-i Mebusan Riyaset-i Celilesine

    Hastalığıma mebni, bugünlerde hareketime imkan yoktur. Mezun addedilmekliğimi istirham eylerim. Heyet-i Umumiye’ce mezuniyeti kabul olunur.

    Erzurum Mebusu

    Mustafa Kemal”

    23 Şubat 1920

    (İhsan Ezherli, TBMM ve Osmanlı Meclis-i Mebusanı, TBMM Yay. Ankara 1987 – TBMM Arşivi, Dosya No: 662, Mustafa Kemal Paşa’nın Osmanlı Meclis-i Mebusanı özlük dosyasından)

  • Bir ilham perisinden çok daha fazlasıydı

    Bir ilham perisinden çok daha fazlasıydı

    Fransız Yeni Dalga akımının en büyük yönetmenlerinden Jean-Luc Godard’ın meşhur filmleri, adeta ona yazılmış birer aşk mektubu… Yine de oyuncu, şarkıcı, yönetmen ve yazar Anna Karina’yı bir dehanın arkasındaki ilham perisi, kameranın sevdiği güzel bir yüz, içi boş, cansız bir ikon olarak görmek haksızlık olur.

    Kendisi “Godard’ın ilham perisi” olarak anılmaktan gurur duyduğunu söylese de oyunculuğuyla olduğu kadar, şarkıcılığı, yönetmenliği ve yazarlığıyla da Yeni Dalga’nın merkezinde yer alıyordu Anna Karina. Danimarka’da çocukluğunun dört yılını koruyucu ailelerle birlikte geçirmiş, 17 yaşında otostopla Paris’e gelmişti. Filmler onun kurtuluşu oldu. Fransızcayı kendi kendine filmlerden öğrendi; kilisenin rahibine kalacak bir yer için yalvardığı günlerden 60’ların en meşhur yüzlerinden biri haline gelmesi filmler sayesindeydi; yaptığı dört evliliğe rağmen hayatının aşkı olarak kalan Godard’la onu filmler tanıştırdı; mutsuz çocukluğunun, kalp kırıklıklarının ardından kendi sesini yine filmlerde buldu.

    Godard’ın 1960 yapımı ilk filmi “A Bout de Souffle”da (Serseri Âşıklar) küçük bir rolü (anlatılanlara göre çıplak olması gerektiği için) reddetmiş, aynı yıl içinde çekilen fakat yasaklandığı için 1963’e kadar gösterime girmeyen “Le Petit Soldat”da (Küçük Asker) oynadığı başrolle Godard’la ortaklığı başlamıştı. “Le Petit Soldat” yasaklandığı için seyircinin onu ilk defa beyazperdede görmesi ise 1961’de “Une femme est une femme”da (Kadın Kadındır) oynadığı çocuk isteyen, fakat sevgilisi tarafından reddedilince onun en yakın arkadaşına giden striptizci rolüyle olacaktı. Gerçek hayatta da Godard’la dört yıl süren evliliği (1961-1965) hamile olduğu için başlayacak; fakat bebeği daha doğmadan kaybedecekti.

    Yeni Dalga’nın en sıcak ortaklığı

    Jean-Luc Godard’ın 1962 yapımı “Vivre sa vie” (Hayatını Yaşamak) filmi, Anna Karina’nın yakın çekim sahneleriyle yönetmenin oyuncusuna olan tutkusunu da seyirciye geçiriyordu.

    Godard’la evliliğini bir kabus olarak tanımlıyor Karina. Godard’ın sigara almaya diye çıkıp, İsveç’te Bergman’la ya da ABD’de Faulkner’la buluşmaya gittiği; Karina’yı evde yalnız ve beş parasız halde bıraktığı bir evlilik… Bir süre akıl hastanesinde kalmasına yol açsa da hayatını kurtaranın da yine Godard’ın yönettiği “Bande à Part”da (Çete) oynadığı rol olduğunu söylüyor ünlü aktris.

    Evlilikleriyle birlikte sanatsal ortaklıkları da 1965’te “Pierrot le Fou” (Çılgın Pierrot) ile son buluyor. Karina ise Godard sonrası Jacques Rivette, Luchino Visconti, Volker Schlöndorff ve Rainer Werner Fassbinder gibi yönetmenlerle çalışarak oyunculuk kariyerini ustalıkla inşa etmeye devam ediyor. Serge Gainsbourg’la “Sous le Soleil Exactement” ve “Roller Girl” gibi hit parçalara imza atıyor. 1973’te yazdığı, yönettiği, yapımcılığını ve başrolünü üstlendiği “Vivre Ensemble” ile kendi sınırlarını test ediyor. Artık ilgisini çeken rollerle karşılaşmadığı dönemde ise dört kitap yazıyor.

    14 Aralık 2019’da Paris’te 79 yaşındayken kansere yenik düşen Anna Karina, sanatın hemen her dalıyla dokunduğu binlerce hayatta yaşamaya devam ediyor.

  • Üzerinden tren geçen tarih: Haydarpaşa Kazıları

    Üzerinden tren geçen tarih: Haydarpaşa Kazıları

    Yoğun kentleşme nedeniyle bugüne kadar arkeolojik kimliklendirilmesi yapılamayan Kadıköy’ün tarihi ilk defa günışığıyla buluştu. Kazı çalışmalarında yapı kalıntıları, 5. yüzyıla tarihlenen bir kilise ile sayısı 8 bini aşan sikke bulundu. MÖ 5. yüzyıldan Osmanlı Dönemi sonuna dek uzanan eşsiz arkeolojik buluntular, Metropol İstanbul’unun tarihine çok önemli katkılar yapacak.

    Metropol İstanbul’unun genellikle Tarihî Yarımada ile birlikte anılan uzun tarihinin diğer bir öyküsü karşı kıyıda, bugünkü Kadıköy’de yazıldı. Asya ile Avrupa arasındaki karayolunun ve Akdeniz ile Karadeniz arasındaki denizyolunun üzerinde yer alan Kadıköy’ün geniş toprakları; göç, ticaret, kültürel alışveriş gibi her türlü etkileşimin buluştuğu bölgede yer alıyordu. Kuzeyde Üsküdar, batı ve güneyde ise Marmara Denizi ile çevrilen Kadıköy, doğuya giden yolların da başlangıcıydı.

    Kadıköy’ün tarihsel süreç içerisindeki ilk yerleşimi, bugünkü Fikirtepe’nin yoğun yapılaşmasının altında kaybolup gitmiştir. MÖ 5000’lere kadar uzanan Fikirtepe yerleşmesinden sonra Tunç Çağları’ndaki (MÖ 3500-1200) iskânlar da hızlı kentleşme nedeniyle farkedilemeden yokolmuştur. Kalamış Koyu’nda deniz tabanında bulunan çanak-çömlekler, Tunç Çağı’nın Kadıköy’deki en önemli arkeolojik kanıtları…

    Gizemli iskelet Kazı alanında bulunan 1000 yaşındaki iskelet üzerinde bir sır taşıyor: Boynundaki koku kolyesi. Vücut bütünlüğü bozulmadan bugüne kadar ulaşmayı başaran bu iskeletin neden kolyesiyle gömüldüğü şu an için bir muamma. Arkeologlar bunun dönemi için istisnai bir durum olduğunu söylüyor. Fotoğraf: MANUEL ÇITAK

    Kadıköy topraklarının kentleşme süreci eski Yunan kolonizasyonu ile başlamış. Tarihsel kayıtlara göre Orta Yunanistan’dan gelen Megaralılar, MÖ 685’te bugünkü Haydarpaşa ile Moda Koyu arasında yani İstanbul Boğazı’nın Marmara ağzında kurmuşlar Kalkhedon’u (Kadıköy’ün bilinen ilk adı). Herodotos tarafından “Körler Ülkesi” olarak anılan Kalkhedon isminin arkasında, hemen karşısındaki Sarayburnu’nda yer alan Byzantion’un 17 yıl sonra (MÖ 668) kurulmuş olması var. Bu iki kentin kuruluşundan yaklaşık 150 yıl sonra Pers (Akhaimenid) komutanı Megabazos, Kalkhedon’un Byzantion’dan önce kurulduğunu öğrenince, Kalkhedon halkının, yerleşmeye uygun iki yer arasından daha elverişsiz olanını seçmesindeki anlamsızlığı belirtmek için burayı “Körler Ülkesi” olarak tanımlamış.

    İstanbul erken dönem tarihinin belki de en ilginç tanımlamasına neden olan Megabazos’un bu sözlerinin temelinde çok büyük olasılıkla askerî ve ticari gözlemler vardı. Oysa ki Kalkhedonlular öncelikle tarımı düşünmüşlerdi. Bugün Fenerbahçe Stadı’nın bulunduğu Papaz’ın Çayırı ve yakın çevresi, Kurbağalıdere’nin (Kalkhedon Çayı) sağladığı su sayesinde çok önemli bir tarım havzası haline gelmişti. Bu bağlamda bu iki kentin tarihsel gelişimine bakıldığında, Kalkhedon’u kuranların yer seçimini tümüyle bilinçli olarak yaptıkları anlaşılıyor. Tarım yapma amacıyla yer bakan Kalkhedon kolonistleri, Sarayburnu’na göre daha verimli topraklara sahip olan Kadıköy bölgesini tercih etmişlerdi. Buna karşın Kalkhedon, tarım nedeniyle ticareti geri plana atmamış; doğal liman olan Haydarpaşa ve Moda koylarını kent ticaretiyle ulaşımının parçası haline getirmişti.

    Anadolu’yu İstanbul’a bağlayan yol Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan ana yolun başlangıç noktası Haydarpaşa Koyu’ydu.

    Kalkhedon’un batı limanını oluşturan bir koyun kenarındaki Haydarpaşa mevkii ise İstanbul için Anadolu ve Asya’ya uzanan yolların başlangıç noktasıydı. Özellikle Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan, ticari öneme sahip bu anayolun başlangıç noktası, deniz yolu ile ulaşılabilen Haydarpaşa Koyu’ydu. Buradan başlayıp Kalkhedon içinden Ayrılık Çeşmesi mevkiine ulaşan yol, Moda (Promotu), Kalamış (Kalmation) ve Hiera (Fenerbahçe) güzergahını izleyerek doğuya doğru uzanıyordu. Osmanlı döneminde de İstanbul’un Anadolu-Asya yolunun başlangıcı olan Haydarpaşa’da Pendik hattının ana garı olarak 1872’de inşa edilen ilk istasyon binasının yetersiz kalması nedeniyle yeni bir projeye karar verilmiş, bugünkü gar binası 1908’de tamamlanmıştı.

    Haydarpaşa Garı, peronları ve demiryolları arasındaki bölgede İstanbul 5 Numaralı Kültür Varlıkları Koruma Bölge Müdürlüğü’nün kararı ile Mayıs 2018’de arkeolojik kazılar başladı. İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında yürütülen kazılar, MÖ 5. yüzyıldan Osmanlı Dönemi sonuna dek uzanan tarihsel sürece ait eşsiz arkeolojik bulguların ortaya çıkmasını sağlıyor. Yoğun kentleşme nedeniyle bugüne dek arkeolojik kimliklendirilmesi tam olarak yapılamayan Kalkhedon’un batı limanı ve hinterland’ı ile ilgili çok önemli buluntu ve kalıntılar açığa çıkmaya başladı. Beş ayrı bölgede yürütülen kazı çalışmaları sonucunda çeşitli dönemler ait yapı kalıntıları, MS 5. yüzyıla tarihlenen bir kilise ile sayısı 8 bini aşan sikke bulundu.

    Arkeoloji neferleri Toplamda 300 bin metrekareye yayılan alanda arkeoloğu, restorasyon uzmanı, arşivcisi, işçisiyle neredeyse 400 kişi çalışıyor. Körler Şehri’nin 1500 yıllık kalıntıları arasında öğle tatilindeki işçiler…

    Kazı alanındaki en erken bulgular MÖ 5. yüzyıla tarihlenen Kalkhedon kent sikkeleri… Bunlar Kalkhedon’un, kuruluşundan hemen sonraki dönemde ekonomik olarak oldukça güçlü olduğuna işaret ediyor. Sonraki dönemin en önemli kalıntısı MÖ 4. yüzyıla tarihlenen ve bir platformu olduğu gözlenen Hellenistik bir yapı parçası. Peron 2’de saptanan ve Erken Bizans Dönemi’ne tarihlenen bir kilise kalıntısı ise içinde bulunan toplu iskelet grubu ile dikkati çekiyor. Bunların kilise mahzeninde özel bir odada açıkta durduğu anlaşılıyor. Sufi Hıristiyan inancında ölümden ders ve ibret almak amacıyla belli yöntemlerle etlerinden arındırılmış cesetlerin “Nekrohoria” denen özel mekânlarda teşhir edildiği biliniyor. Bu geleneğin antik dönemdeki varlığının açığa çıkarılmış olması din arkeolojisi açısından çok önemli bir gelişme… Gara biraz daha uzak kazı alanlarından biri olan “İbrahim Ağa” bölgesinde saptanan ve MS 4-5. yüzyıllara tarihlenen “T” biçimli bir yapı kalıntısının ise bir anıt mezar olduğu düşünülüyor.

    Bu kazılar Haydarpaşa’da MÖ 5. yüzyıldan MS 7. yüzyıla uzanan uzun bir döneme tarihlenen taşınır ya da taşınamaz nitelikte çok önemli arkeolojik bulguları ortaya koydu. Arkeolojik bulguların MS 7. yüzyıl başlarından itibaren kesintiye uğramış olması (post terminus quem) tarihsel arkeoloji açısından değerlendirilmeye muhtaç bir konu. İstanbul tarihinde 1453 öncesi süreçte pek çok kuşatma olmuş. Bunlar içinde en zorlularından biri 626 yılında yaşanmıştı. Bu kuşatmanın baş aktörleri, Avarlar ile Sasaniler (Persler)… 7. yüzyılın başlarında terkedildiği anlaşılan kazı alanının ıssızlaşmasının, sözkonusu tarihte Üsküdar ile Kadıköy arasındaki bir bölgede ordugah kurmuş Sasanilerle ilgisi olabilir.

    Adile Sultan’ın balonlu düğünü Haydarpaşa çayırı, 19. yüzyılda içinden demiryolu geçirilinceye kadar İstanbul’un başlıca mesire yerlerinden biriydi. İtalyan baloncu Comaschi, ilk uçuş denemelerini burada yapmıştı. 1845’te Adile Sultan’la Mehmet Ali Paşa’nın Haydarpaşa Çayırı’ndaki düğününün baş eğlencelerinden biri de bu balon gösterisiydi.

    610’da Bizans kralı olan Herakleios (MS 575-641) batıda Avarlar, doğuda ise Sasanilerle zorlu bir mücadeleye girişmiş. İslâm Peygamberi Hz. Muhammed ile aynı dönemde yaşamış olan Herakleios’un Sasanilerle mücadelesi Kur’an-ı Kerim’in Rum Suresi’nde izlenebilir. Kur’an’ın 30. suresi olan ve 60 ayetten oluşan Rum Suresi’nde Herakleios’un Şehinşah 2. Hüsrev (590-628) ile yaptığı savaşlardan bahsediliyor: “Rumlar yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Fakat onlar bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip gelecekler. Önce olduğu gibi sonra da Allah’ın dediği olur. O gün müminler Allah’ın yardımı sebebiyle sevinecekler. O dilediğini muzaffer kılar. O çok güçlüdür, engin merhamet sahibidir” (Rum Suresi, 2. – 5. ayetler).

    Surede Rum kelimesi ile Romalılara atıf yapılırken, Hz. Muhammed dönemindeki Bizanslılar (İstanbul) kastediliyor. Surenin ilk ayeti Bizans ordusunun 614 baharında Sasaniler karşısında Şam yakınlarında aldığı yenilgiden bahsediyor. Bu durum erken dönem Müslümanları için önemli bir dinsel ve sosyolojik sorun teşkil etmiş. Zira yenilgiye uğrayanlar tektanrı inancına sahip (Ehl-i Kitap) Bizanslılar iken, zafer kazananlar Zerdüşt dinine mensup düalist inançtaki Persler… Sure bir anlamıyla da bu zaferin çoktanrılı inancın tektanrılı inanç karşısında üstünlüğünü kanıtladığına inanan, Müslüman olmayan Mekke halkına bir cevap niteliğinde. Üçüncü ve dördüncü ayetlerde Bizans’ın bu yenilgiyi birkaç sene içinde zafere dönüştüreceği Müslümanlara müjdeleniyor. Yani “Ehl-i Kitap” kabul edilen Bizanslılar, Allah tarafından destekleniyor.

    Artemis figürini, Geç Arkaik-Erken Klasik Dönem.
    Mezar hediyesi olarak gömülen minyatür koku şişesi, Hellenistik Dönem.

    626’da Avarlar, Avrupa’dan Byzantion’un karşısındaki Galata bölgesine; Sasaniler ise Anadolu’dan çok büyük olasılıkla bugünkü Haydarpaşa mevkiine gelerek Kostantiniyye’yi ittifak halinde kuşatma hazırlıklarına başladılar. Sasanilerin başında 2. Hüsrev’in en ünlü komutanı Şahvaraz bulunuyordu. Ordusunda süvari birlikleri ve savaş arabaları bulunan Sasaniler, çok büyük olasılıkla Kalkhedon’u yakıp yıkmışlar ve yağma hareketlerine girişmişlerdi. Kentte bulunmayan Herakleios, Kostantiniyye’yi dışarıdan desteklemişti. Şehri düşürmeyi hedefleyen kuşatma ve saldırıyı, kente daha yakın konumda bulunan Avarlar gerçekleştirmişti. Perslerin İstanbul Boğazı’nı geçip Kostantiniyye kuşatmasına bilfiil katılmış olduklarına dair herhangi bir kayıt bilinmiyor. 626 yazında gerçekleşen bu kuşatma başarısızlıkla sonuçlanmış ve Avarlar Avrupa’ya çekilmek zorunda kalmışlardı.

    Kemik oyun taşı, 6-7 yüzyıl.
    Ordugah alanında bulunan İznik seramiği, 16. yüzyıl.

    Sasanilerin 626 kuşatmasına katılmak amacıyla Kalkhedon’a kadar gelip ordugah kurmuş olmaları; Rum Suresi’de anlatılan ve uzun yıllar Anadolu, Suriye ve Mezopotamya’da sürmüş olan Bizans-Pers mücadelesinin en batıdaki cephesine işaret ediyor. Haydarpaşa kazı alanlarındaki yerleşimin 7. yüzyıl başlarında kesintiye uğraması, yukarıda dediğimiz gibi Pers ordusunun bölgeye gelmesiyle ilgili olmalı. Alanda kısa bir süre kalıp, ordugah için çadırlar kuran Pers ordusunun hem bölgeyi tahrip ettiği hem de bir yerleşme kurmadığı için geride kendilerine ait fazla bir şey bırakmadıkları anlaşılıyor.

    Rum Suresi’nin 2.-5. ayetlerinde bahsedilen mücadeledeki Bizans üstünlüğü hususu, Kostantiniyye kuşatmasında başarılı olamayan Pers ordusunun bölgeyi terketmesi ve İran’a dönmesi ile gerçekleşmiş. Haydarpaşa arkeolojik kazıları, Kur’an’da Bizans-Pers savaşlarına sahne olan İstanbul ve Anadolu coğrafyalarının anılmış olduğunu kanıtlamakla birlikte, din arkeolojisi çalışmalarının da ne denli önemli olduğuna işaret ediyor. Yaklaşık 1.5 yıldır devam eden ve daha uzun yıllar sürecek gibi görünen Haydarpaşa kazılarının Metropol İstanbul’unun arkeolojik tarihine çok önemli katkılar yapacağı kesin.

  • Sarı Yelekliler bitti genel grev başladı…

    Sarı Yelekliler bitti genel grev başladı…

    “En grève jusqu’à la retraite!” (Emekliliğe kadar grev!)

    Fransa’da akaryakıt zamlarıyla alevlenen “Sarı Yelekliler” hareketi ivme kaybederken, emeklilik yaşı ve haklarıyla ilgili yeni düzenlemeler, işçi kesiminde büyük reaksiyon yarattı. Uzun zaman sonra neredeyse tüm solu ve işçi sendikalarını biraraya getiren genel grev kitlesel ölçekte devam ediyor. Bu defa Başkan Macron’un işi zor görünüyor.

    Fransa’da 2019’un son ayında, 5 Aralık’ta başlayan ve ülkeyi felç eden grevler, büyük sokak gösterileriyle devam ediyor. Artık tarihin tozlu sayfalarına kalktığı sanılan, çalışanların en geleneksel eylem biçimlerinden biri ve en etkilisi olan “genel grev”, aslında başka dillere çevrilse de esas olarak bir Fransız mamulatıydı. 19. yüzyıl sonunda Fransa’daki sendikacılık çevresinde “devrim” ile eşanlamlı bir sözcük olarak kullanılmış, 1906’da CGT (Confédération Générale du Travail) tarafından başlıca ilke olarak kabul edilmişti.

    1905 Sank Peterburg, 1917 İspanya, 1920’de Kapp darbesine karşı Almanya, 1926 İngiltere, 1936 Fransa (Amsterdam’da Yahudilerin tehcirine karşı), 1968 Fransa, 1975’te eşit haklar için kadınların genel grevleri… ilk akla gelenler. Fransa için henüz belleklerden silinmemiş ve o zamanki başbakan Juppé’nin adıyla anılan bir emeklilik planının ardından patlak veren 1995 genel grevi, eylemcilerin de hükümetin de gözünde bir zirve.

    Macron geliyor

    Macron başkan olurken emeklilik sistemini değiştireceğini belirtmişti. Seçmenin % 25 oyu ile iktidar olan Macron, aşırı sağcı Marine Le Pen karşısında çoğunluğun “defi bela” kabilinden oy vermesiyle kazanmıştı. Önümüzdeki dönemde de en büyük güvencesi, iki turlu seçimden ikinci çıksa bile birinciliği sağlama alacağı inancı. Macron iki sene önce -60’lardan bu yana ülkeyi yöneten Cumhuriyetçi Parti (de Gaulle’cü) ile Sosyalist Parti’nin çöküşünün üzerine iktidara gelince- güçlü devlet ve neoliberal ekonomik politikalar için önceki hükümetlerin beceremediği bir işe girişti: Çalışanların kazanımlarını tırpanlamak için Thatcher’vari reformlar yapmak! Bunun için Thatcher nasıl madenciler sendikasını çökerttiyse, Macron da demiryollarını hedef aldı.

    İktidara gelir gelmez sendikaların tepkisine yol açmadan iş kanununda bazı değişiklikler yaptı. 2018’in ilk aylarında ise SNCF’in (demiryolları) statüsünü değiştirdi. Bir çok anonim şirkete dönüştürülen işletmede binlerce kilometre yol iptal edildi ve hatlar rekabete açıldı. Demiryolcuların neredeyse bir asırlık statüsü, 1 Ocak 2020 itibarıyla artık değişmiş durumda. İş garantisinin yanısıra mesleğin zorluğundan ötürü emeklilik hakkını hareket halinde olanlar için 52, yerleşikler için 57 yaş olarak belirleyen eski düzenleme artık kaldırılıyor.

    Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketi her ne  kadar akaryakıta yapılan zamlara karşı ortaya çıkmışsa da, kısa zamanda satın alma gücünün arttırılması, asgari ücretin yükseltilmesi, özetle zenginler için zenginlerce yönetilen topluma karşı halk sınıflarının sesini duyurabileceği bir demokrasi talebini yükseltti. Macron hükümeti 80’li yıllardan bu yana sürdürülen kemer sıkma politikalarındaki kritik eşik denebilecek emeklilik tasarısını gündeme getirince, bu defa sendikalar nihayet kış uykusundan uyandılar.

    Fransa’da Macron’un bu saldırısına karşı, Sarı Yelekliler hareketinin dışında liselilerden demiryolları çalışanlarına kadar bir dizi kısmi ve kendiliğinden direnişler oldu. Hastahanelerin acil servislerinde çalışanlar sendikaların da desteği ile bir ulusal eşgüdüm komitesi kurdular ve dokuz ay süren bir direniş yürüttüler (halkın % 88’i bu hareketi destekliyordu). 13 Eylül’de Paris’te toplu ulaşımda 1 günlük de olsa çok yaygın bir greve gidildi.

    Kuğuların grevi Macron’un emeklilik planına karşı başlatılan greve Paris Operası da katıldı. Garnier Sarayı önünde Paris Senfoni Orkestrası eşliğinde Kuğu Gölü’nden bir sahne sergileyen balerinler, 64 yaşına kadar işlerini sürdürmelerinin imkansız olduğunu söyledi.

    Hedefteki paralar: Emeklilik fonları

    Oldukça karmaşık olan emeklilik sistemi, 42 meslek grubundaki ayrı sistemleri tek bir sisteme bağlamayı hedeflerken, mesleki zorluklar gözardı edilecek ve 62 yaş limiti kaldırılacak. Hükümetin emeklilik reform tasarısını reddeden beş sendika,  20 Eylül’de yaptıkları bir toplantı ile 5 Aralık’ta harekete geçeceklerini ilan etmişlerdi.  Reform kelimesi eskiden işçilerin bir takım kazanımları için kullanılırken, birkaç on yıldır iş kanundan emekliliğe, sağlıktan ulaşıma, işçi haklarındaki “gerilemeler” anlamına geliyor!

    İki ay önceden hem sektörel hem de süresiz olarak ilan edilen grev, emeklilikten başlayarak Macron yönetiminin siyasetine toptan karşı çıkmayı hedefliyordu. 5 Aralık 2019 Ulusal Eylem Günü’nde, özellikle kamu sektöründe, toplu ulaşım ve demiryollarında, Paris başta olmak üzere tüm Fransa felç oldu. Macron’un emeklilik sistemindeki değişime çok da karşı çıkmayan en büyük işçi konfederasyonu CFDT’den de greve katılımların olması, Macron’un zaten tartışmalı olan meşruiyetini daha da zedeledi.

    Güvenlik güçlerinin verdiği 800 bin sayısına karşılık, sendikalar ilk gün 1.5 milyon insanın greve katıldığını belirtiyor. Sokak gösterileri ise ülkenin irili-ufaklı kentlerinde yoğun bir katılımla sürdü.

    SNCF’de grev kitleseldi. Greve katılım, kondüktörler arasında % 87, kontrolcüler arasında % 80 gibi yüksek bir oranda gerçekleşti. Paristeki 14 metro hatının 10’u o gün ve sonraki günlerde çalışmadı. Üniversiteler ve liseler de kapandı. Bu sırada sendika yönetimleri ile Sarı Yelekliler arasındaki görüşmeler karşılıklı bir güvensizlik içinde cereyan etti. Marseilles, Nantes, Bordeaux gibi kentlerde Sarı Yelekliler gösterilere katıldılar, yolları kestiler, paralı geçişleri ücretsiz kıldılar. İlginç toplantılardan biri de yalnızca kadınların katıldığı (feminist militanlar, tarihçiler, ekonomistler ve sendikacılar) 9 Aralık’taki bir toplantıydı. Emeklilik tasarısının kadınların durumunu hükümetin dediğinin aksine daha da ağırlaştıracağı vurgulandı; “Bu tasarı erkekler tarafından erkekler için tasarlanmış”.

    Fransa’nın her köşesinde Protestolar yalnızca başkent Paris’te değil Marsilya, Bordeaux, Rennes, Lille ve Lyon gibi kentlerde de devam ediyor. Joker, tüm dünyada olduğu gibi Marsilya’daki gösterilerde de sembol…

    Başbakanın hamlesi

    Başbakan Edouard Philippe’in 11 Aralık’ta yaptığı açıklama, Fransızların % 61’i tarafından ikna edici bulunmadı. Aynı araştırma halkın % 68’inin de grevcileri haklı bulduğunu gösterdi. En düşük emekli gelirinin 1000 euro olması ise iyi karşılandı. Hükümet 15 Aralık’tan sonra, yaklaşan Noel tatili vesilesiyle hareketin sönümlenmesini beklemekteydi. SNCF’in başındaki Jean-Pierre Farandou, bayram dönemlerinin ailelerin buluşması için önemli bir an olduğunu söyleyerek grevlere ara verilmesi çağrısında bulunurken, kimi sendikalar buna sıcak bakmadı.

    Başbakan  görüşmeye hazır olduğunu, elini uzattığını belirterek özellikle CFDT yönetimininden bir işaret bekliyor. İstifayı düşündüğünü söyleyerek tereddüt eden ve ardından istifa eden projenin mimarı hükümet üyesi Jean-Paul Delevoye’in emekliliğin 1963 doğumlulardan itibaren başlatılmasını önerdiği tasarı, başbakan tarafından şimdiden 1975 doğumlulara çekilmiş vaziyette!

    Noel ruhu sokaklarda Hükümet 15 Aralık’tan sonra, yaklaşan Noel tatili vesilesiyle eylemlerin hız keseceğini tahmin ediyordu, ama sendikalararası toplantıda yeni bir ulusal eylem günü saptamadan yerel eylemlere devam kararı alındı.

    Solu birleştiren Macron!

    17 Aralık’ta hükümetin “reformuna” hepten karşı olan ve tasarının geri çekilmesini talep eden sendikalar (CGT, FO, FSU, Solidaires ve dört gençlik örgütü) ve Sosyalist Parti’den başlayarak, popülistlere, Komünist Parti ve Troçkistlere kadar geniş bir yelpazenin katıldığı bir toplantıda seferberlik ilan edildi. Yeni Anti-Kapitalist Parti sözcüsü Olivier Besancenot ironi yaparak “harekete yeni bir nefes verdiği için” Başkan Edouard Philippe’e teşekkür etmeyi ihmal etmedi. Ne de olsa merkezin solundaki siyasal partiler 23 yıl sonra ilk kez biraraya geliyorlardı!

    Özellikle başlıca sınai faaliyetlerin büyük kısmının mekan değiştirmesi; emeklilik, iş kanunu gibi ulusal ölçekteki uygulamalar ve işten çıkarmalar; kamu kesiminin çözülmesi gibi sektörel alandaki gerilemeler yüzünden, sendikalar toplumdaki nüfuzlarını önemli ölçüde kaybetmişlerdi. Sarı Yelekliler hareketinin giderek zayıflamasıyla, sendikalar emeklilik tasarısı etrafında bir meşruiyet oluşturarak yeniden hayat bulma imkanı yakaladılar.

    CGT 17 Aralık’ta katılımın 1.8 milyon olduğunu belirtti. Sendikalararası toplantıda yerel eylemlerle ve Noel’de kesinti yapmadan ama yeni bir ulusal eylem günü de saptamadan harekete devam kararı alındı.18 Aralık sabahı toplantılar başlamadan  birkaç saat önce Macron, özellikle emeklilik yaşı konusunda bir “iyileştirme”nin mümkün olabileceğinden sözederek hiç değilse bayram süresince eylemlere bir ara verilmesini sağlamaya çalıştı.

    Merakla beklenen ise, hükümete yakın ve kırmızı çizgisi 64 yaş olan  CFDT Genel Sekreteri Laurent Berger’nin tavrıydı. Görüşmeler sonucunda sendikacılar hükümetin kararlığının anladıklarını belirttiler ancak kendilerinin de kararlı olduklarını açıkladılar. Uzlaşma olmamıştı. Laurent Berger ise bugün-yarın bir ilerlemenin kaydedilebileceğine inanmadığını, ancak başbakanın bu konuda adım atması gerektiğini belirtti.

    Fransa hâlâ ayakta…

  • Mevlevîler: 1. Dünya Savaşı’nın manevi destek taburu!

    Mevlevîler: 1. Dünya Savaşı’nın manevi destek taburu!

    Daha Balkan Savaşı’nın acıları dinmeden 1. Dünya Savaşı’na giren Osmanlı Devleti, azalan askerî kuvvetini manevi güçlerle takviye etmek için gönüllülerden oluşan bir Mevlevî taburunu cepheye göndermeye karar verdi. Kendisi de Mevlevî olan Sultan 5. Mehmet Reşat’ın emriyle Sina-Filistin Cephesi’ne gönderilmek üzere kurulan “Mücahidin-i Mevleviyye” taburunun asıl amacı fiilen savaşmak değil, ordunun maneviyatını yükseltmekti. 14 Ocak 1915’te Tokat Hatuniye Camii’nin önünden önce Konya’ya oradan da Halep’e ve Şam’a uğurlanan dervişler için düzenlenen törenin fotoğrafında, arka planda beyaz çarşafları içinde gözü yaşlı anneler görülüyor. Askerlerden kaçının Tokat’a geri dönebildiği bilinmiyor.