Etiket: Sayı:68

  • İtfaiyenin başında 48 sene: Ödön Seçeni

    İtfaiyenin başında 48 sene: Ödön Seçeni

    1874’den 1922’ye İstanbul itfaiyesinin başında bulunan Kont Ödön Seçeni (Széchenyi), İstanbul’da ilk modern yangınla mücadele teşkilatını kurmuş, Türkiye’de yaşarken gördüğü beş padişahın da güvenini kazanmıştı. Macaristan tarihinde derin izleri olan, çok köklü ve soylu Szecheny ailesine mensup Ödön Bey, Rum bir hanım ile evlenmiş, çocuklarıyla ilgili ciddi problemler yaşamıştı.

    Beyoğlu’nda 1870’de binlerce evin yanmasına, onlarca insanın ölüp yaralanmasına sebep olan yangın felaketinden sonra modern bir itfaiye teşkilatı kurma girişimlerinde bulunuldu. Yurtdışındaki itfaiye örgütleri incelendiğinde en mükemmeli olarak gösterilen Peşte itfaiye teşkilatını kurmuş, Viyana itfaiyesinin başında bulunmuş Kont Ödön Seçeni (Szecheny) Osmanlı Devleti’ne davet edildi.

    Seçeni 1871’deki ilk ziyaretinde modern itfaiyeyi kurmaya çalıştı. Şehircilik hususunda çeşitli önerilerde bulunup 1 yıl sonra ülkesine döndü. 1874’de itfaiyenin başına geçmek üzere davet edilmesiyle (veya bizzat Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph’in önerisiyle) İstanbul’a yerleşti. Türkiye’de tam 48 yıl İstanbul itfaiyesinin başında bulunup 1922’de vefat ettiğinde Feriköy Mezarlığı’na gömülen Kont Seçeni tam bir Osmanlı olmuştu. Abdülaziz zamanında geldiği Türkiye’de yaşarken, gördüğü beş padişahın da güvenini kazandı. Paşa oldu ve 2. Abdülhamid’in çevresindeki yaveran arasına girdi.

    Seçeni Paşa’nın portresiyle İstanbul İtfaiyesi kartpostalı.

    Macaristan tarihinde derin izleri olan, çok köklü ve soylu Szecheny ailesine mensup Ödön Bey, İstanbul doğumlu Eftalya Kristopulos adlı bir Rum ile evlenmişti. İstanbul’da dünyaya gelen çocuklarından yana şansı yaver gitmedi. Oğlunun tehditlerinden ürkerek onun yurtdışına sürülmesini sağladıktan sonra Türkiye’ye bir daha alınmaması için ricacı oldu.

    Kızı Kontes Vanda’nın İstanbul’da evlendiği kocası hukukçu Vahram, ünlü Ermeni Dadyan ailesinden Barutçubaşı Ohannes Bey’in torunu, Osmanlı Hariciyesi’nin istikbali parlak bir memuru idi. 1890’daki Ermeni olaylarına katıldığı iddiasıyla 2. Abdülhamid’in gözünden düşmüştü ve uluslararası ilişki ağının içindeki faaliyetleri dikkatle izleniyordu. Vanda ve Dadyan’ın seyahate çıktıkları Viyana’da İran Sefiri Neriman Han ile giriştikleri organizasyon sonucu İran’a geçmeleri 2. Abdülhamid tarafından tepkiyle karşılandı. Tahran’daki Osmanlı sefaretinin yoğun gözetimine maruz kalan ve ekonomik sıkıntıya düşen çiftin huzuru kaçtı. Kızının cinnet derecesinde psikolojisi bozulduğu haberleri İstanbul’a geldikçe Ödön Seçeni Paşa’nın damadıyla arası iyice gerildi. İran Şahı ile ilişkileri mükemmel olan Vahram ve Kontes Vanda, İran vatandaşı oldu. Vahram Dadyan, şah tarafından Adalet ve Posta Telgraf Nazırı yapılarak general unvanıyla onurlandırıldı! Seçeni Paşa belki de kızı Vanda’yı bir daha hiç göremedi. İran’da 1916’da iç isyanlardan birinde kocası Vahram feci bir şekilde öldürülünce, Kontes Vanda da ertesi günü intihar etti.

    Matmazel Kontes İlona Seçeni.

    Bu acı olayın ardından Ödön Seçeni’nin İstanbullu eşinden olma kızı İlona’nın üzerine daha çok titrediği anlaşılıyor. Sevgili kızının göğsünün nişanla süslenmesini diliyor; Seçeni Paşa’nın bu maksatla 1918’de Sadrazam Talat Paşa’ya yazdığı mektup, Osmanlı Arşivi’ndeki en son tasniflerde ortaya çıktı. Osmanlı saltanatının hizmetinde bulunmakla iftihar ettiğini, ailesi ve çocuklarıyla Osmanlı milletine son nefesine kadar hizmet etmeye azmettiğini belirttiği bu mektubu, kızı Matmazel Kontes İlona Seçeni’ye Şefkat Nişanı verilmesi için yazmış. Mektupta bahsedilen iki muharebeden Balkan ve Birinci Dünya Savaşı kastediliyor olmalı.

    Bazı paşaların, ileri gelen bürokratların eşleri ve kızları savaş sırasında askere moral vermek ve topluma dayanışma ruhunu aşılamak için Kızılay bünyesinde görev almışlardı. Böylesine sosyal sorumluluk çalışmalarını yürütenlere de Şefkat Nişanı veriliyordu. İlona’nın da bu çalışmalarda bulunmuş olması muhtemeldir. İnsancıl görevlere alıştırdığı kızının daha da gayret göstermesi, sadakatli göğsünün süslenmesi için, benzerlerine verildiği gibi 2. rütbeden Şefkat Nişanı verilmesini istirham ediyor. 13 Mayıs 1918 tarihli bu ricası, mürekkebi kurumadan hemen ertesi günü Sadrazam Talat Paşa imzasıyla Sultan Reşad’a sunulur ve padişahın imzasıyla çıkan irâde ile İlona Hanım’a Şefkat Nişanı tevcih edilir. İlona’ya 1922’de babasının ölümünden sonra yetim maaşına ilave olarak aylık 1000 kuruş maaş bağlanması talebi kabul edilmiş.

    44 yıldır Türkiye’de yaşayan bir Macar’ın dile getirdiği bu samimi ifadelerin yer aldığı mektup, o dönem için Osmanlıların pek aşina olmadığı armalı bir kâğıda yazılmış. Batı aristokrasilerinde her ailenin bir arması olduğu gerçeğinden hareketle kendi aile armasını mektup kağıdında kullansa belki tepki alabilirdi. Kont Seçeni, aile armasını kullanmadı ama mesleğini sembolize eden en eski itfaiye armalarından biri sayabileceğimiz modern tasarımlı bir itfaiye armasını özel mektuplarının kâğıdına bastırarak bize değerli bir iz bıraktı.

    İLK KEZ YAYIMLANAN BELGE

    Osmanlı millet-i necibesine son nefesime kadar arz-ı hidemat etmiş…

    Kont Ödön Seçeni’nin, kızı Matmazel Kontes İlona Seçeni’ye Şefkat Nişanı verilmesi için Talat Paşa’ya yazdığı mektup.

    “Sadrazam ve Başvekîl-i Mufahham Talat Paşa Hazretlerine

    Ma‘rûz-ı Çâker-i Kemîneleridir

    Ma‘lûm-ı sâmîleri olduğu üzere hidmet-i Saltanat-ı Seniyye′de bulunmağla bi-hakkın müftehir ve evlâd u ıyâlimle Osmanlı Millet-i Necîbesine arz-ı hidemât etmiş ve son nefesime kadar da hidmete azm eylemiş olduğum ve yegâne kerîmem dahi her iki muhârebâtda hidemât-ı insâniyetkârâneye alışdırmış olduğum ve son derece bu husûsda bezl-i vücûd etmiş olan kerîmem câriyeleri (Madmazel Kontes İlona Ziçni) istihsâl eylediği ma‘rûz-ı terbiye-i hamiyyetkârânesine bir kat daha germiyyet vermek ve devam etmesini te’mîn etmek üzere sîne-i sadâkatinin emsâli misillü bir kıt‘a ikinci rütbeden Şefkat Nişân-ı Hümâyûnu′yla tezyîn buyurulmasını hâk-i pâ-yi sâmî-i kadr-şinâsî-i cenâb-ı vekâlet-penâhîlerinden sûret-i husûsiyede tazarru‘ ve istirhâm eylerim. Ol bâbda ve her hâlde emr u fermân hazret-i veliyyü′l-emrindir. Fî 13 Mayıs sene 334 [13 Mayıs 1918]

    Umûm İtfaiye Alayları Kumandanı
    Birinci Ferîk
    Bende

    [Mühür: Seçini]”

    [BOA, A.VRK, 886/44]

  • Eskiden buralar hep bostandı: Tünel Meydanı

    Eskiden buralar hep bostandı: Tünel Meydanı

    İstanbul’un dünyaya açılan yüzü, servet ve ihtişamın, kültür ve sanatın merkezi İstiklal Caddesi’nin bir ucunda küçük bir meydan… Ama boyutlarına aldanmayın. Bu birkaç adımlık meydanda kentin kültür, mimari ve sanayi tarihine ilişkin pek çok şaşırtıcı detay birarada. Galata Mevlevîhanesi’nden Tünel’e, ilk belediye binasından Narmanlı Hanı’na, Tünel Meydanı’nın geçmişi ve bugünü…

    AZ BİLİNEN TARİHİN PEŞİNDE

    Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz’la her ay İstanbul’un az bilinen tarihinin peşine düşüyoruz. Epeyce aşina olduğumuz, her gün önünden geçip gittiğimiz yapıların detaylarda gizlenen yönlerini ortaya çıkarmayı hedefliyoruz. Sadece okumak yetmez diyorsanız, sizler de derginizi eline alın ve keşfe çıkın.

    Bugün İstiklal Caddesi’nin bulunduğu bölgenin şekillenmeye başlaması, Haliç’in İstanbul yakası ve Galata’nın aksine Bizans döneminden sonraya rastlıyor. Bizans döneminde Galata, surlarla çevrili bir Cenova kolonisiyken, Haliç’in bu yakasına Yunanca “karşı yaka” anlamına gelen Pera adı veriliyor; o dönemde yerleşim alanı Galata Kulesi’nde bitiyordu.

    Galata Kulesi’nin kuzeyindeki sur kapısından kentin dışına, bugünkü Tünel Meydanı’na ulaşıldığında ise mezarlıklar, bağlar, bahçeler arasında dar bir patika başlıyordu. Bugün Atatürk Kültür Merkezi’nin altında kalıntılarına rastlanan Bizans manastırına kadar devam ettiği düşünülen patikada tek tük bağ evleri ve yazlık konutlardan başka bir şey yoktu. Bir anlamda, bugün iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık İstiklal Caddesi, o zaman şehrin hayhuyundan uzak, bir sayfiye yeriydi.

    İstanbul’un Osmanlılarca fethedilmesinin ardından, kent hızla yeni yerleşim bölgelerine doğru taşarak sınırlarını genişletmeye başladı. Önce sur içine sığmaz hale gelen Cenevizliler, sonra İstanbul yakasındaki Venedik, Pisa ve Amalfi kolonileri, ardından İtalya, Fransa, Hollanda ve İngiltere’den Pera’ya yerleşenler çoğaldı. 16. yüzyılda bir veba salgını sonrası Galata surları içinden Pera bağlarına taşınan Fransız Sefareti, arkasından Maison de France (Fransız Sarayı) ve İngiliz Sarayı buradaki Avrupalı varlığını tasdik ediyordu.

    Pera’daki ilk Müslüman yerleşimleri ise, 1491’de 2. Bayezid’in hediye ettiği bir arazi üzerinde İskender Paşa tarafından kurulan Galata Mevlevîhanesi’yle başladı. Fakat Grand Rue de Pera ya da Osmanlıca adıyla Cadde-i Kebir, esas olarak 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’dan buraya yerleşen yabancı nüfusun hayat tarzıyla şekillendi. Tanzimat’la birlikte Osmanlı toplumunun Batı’ya açılmasıyla Pera, eğlence mekanları, kafeleri, Avrupai dükkanları, şık binalarıyla Paris’teki “La Belle Epoque” tarzı yaşam ve tüketim kültürünün somutlaştığı ana merkez oldu. Paris örnek alınarak Tünel’de açılan ilk belediyeyle birlikte sokaklar taşlarla döşenmeye, aydınlatılmaya; kanalizasyonlar yapılmaya, Tünel ve tramvaylarla ulaşım kolaylaşmaya başladı.

    Cumhuriyet sonrası İstiklal Caddesi adını alan cadde, 20. yüzyılın ilk yarısında şahit olduğu savaşlara, işgallere rağmen altın çağını yaşıyordu. Hani şu kravatsız çıkılmayan yıllarını… Ekim Devrimi’nden kaçan Beyaz Ruslardan pek çok farklı ulustan Levantenlere, her dilden, her dinden insan bu caddede eğleniyor, alışveriş yapıyor, yaşıyordu. Bugün onlar burada olmasalar da, Tünel Meydanı’ndaki yapılar, hatıralarını yaşatmaya devam ediyor…

    1 – GALATA MEVLEVÎHANESİ

    Pera’da ilk Müslüman yerleşim

    İstanbul’da inşa edilen ilk mevlevîhane ve Pera’daki ilk Müslüman yerleşimlerinden olan Galata Mevlevîhanesi, 1491’de 2. Bayezid’in vezirlerinden İskender Paşa’nın av çiftliğinde kurulmuş. O zamanlar surların dışında kalan bölge, gündelik hayatın karmaşasından uzak kalmak isteyen dervişler için herhalde idealdi. Bugün Tünel kentin en merkezî yerlerinden biri haline gelse de, Mevlevîhane, Osmanlı döneminin en meşhur simalarının gömüldüğü haziresi, semahanesi, şadırvanı ve çeşmesiyle tüm bu kalabalığın içinde soluk alınacak, sessiz bir köşe olmayı sürdürüyor.

    Mevlevîhanenin çekirdeğini oluşturan semahane, 1975’ten bu yana Kültür Bakanlığı’na bağlı Divan Edebiyatı Müzesi olarak kullanılıyor. Müzik aletleri, Mevlevî kıyafetleri, seccadeler, rahleler ve yazma eserler gibi pek çok eser burada görülebilir. Kâgir bir bodrum katı üzerine iki ahşap kattan oluşan yapının başlangıçtaki tasarımı, gördüğü çok sayıda yangına rağmen değişmeden kalmayı başarmış. Avlunun çukurda kalan güneybatı yönündeki harem dairesi ise bugüne ulaşamamış.

    Galata Mevlevîhanesi’nin cümle kapısı, ampir üslubunun en güzel örneklerinden. Kapının caddeye bakan kısmında 2. Mahmut döneminden kalma bir kitabe var.

    19. yüzyıldan bir şadırvan ve sarnıç

    Âdile Sultan’ın mirası

    2. Mahmut ve Sultan Abdülmecit zamanında Yeniçeri-Bektaşi zümresine karşı Mevlevîleri destekleme politikası benimsenmiş. Bu dönemde mevlevîhane yoğun bir imar faaliyetine sahne olmuş. 2. Mahmut’un kızı Âdile Sultan tarafından 1847’de Mevlevîhane’nin batı tarafına yaptırılan sarnıç ve şadırvan, İstanbul’a gelen yabancıların hatıra fotoğraflarında en çok rastlanan yapılardan…

    Şadırvanın iç kısmını süsleyen manzara resimleri bugüne ulaşamamış.

    Mevlevîhanenin bir Beyoğlu yangınından hasarla çıkmasının ardından Sultan Abdülmecit zamanında yapılan tamiri ise yapının bugünkü mimari şeklini almasıyla sonuçlanmış. Bu tamiratın altında Balıkpazarı Ermeni Kilisesi’nin de mimarı olan Minas Kalfa’nın imzası var. İstanbul’da birarada yaşamanın güzel tesadüfleri…

    1870’te şadırvanın önünde hatıra fotoğrafı çektiren dervişler.

    Hâlet Efendi’nin kesik başı

    Ne kendi eyledi rahat ne halka verdi huzur…

    3. Selim zamanında dergahın geçirdiği kapsamlı tamirata ilişkin kitabe, 2. Mahmut döneminde yapılan ve ampir üslubunun en güzel örneklerinden biri olan cümle kapısının iç tarafın- da halen duruyor. Kapının caddeye bakan tarafında ise yine
    2. Mahmut döneminden kalma kitabe var. Bu kapı, sağındaki sebilküttab (sebil-çeşme-muvakkithane-kütüphane-mektep grubu) ile birlikte dönemin devlet kethüdası Hâlet Efendi tarafından yaptırılmış. Hâlet Efendi, cumhuriyet döneminde karakolhane olarak kullanılan kütüphaneye 1000’e yakın kitap da vakfetmiş.

    Mevlevîhaneye bu denli büyük katkısı olan Hâlet Efendi gariptir ki dönemin kaynaklarında “rezil” biri olarak tasvir ediliyor. Yeniçerileri arkasına aldığı için sultanın bile başa çıkamadığı Hâlet Efendi, düşmanlarını idam ettirmek için sürekli kulis yaparmış. Bu hikayelerden birinde, Hâlet Efendi, Mehmet Emin Rauf Paşa’yı idam ettirmek için 2. Mahmut’a gitmiş. Sultan, herhalde yakışıklı bir adam olan paşayı idam ettirmemek için “Kallavi kavuk pek yakışıyor, ona kıyamam” dediğinde ise çok öfkelenmiş: “Kimine genç kimine yaşlı diyorsunuz, nereden bulacağız idam edilecek adamı” diye isyan etmiş. Sürgüne gönderilen Mehmet Rauf Paşa ise bir daha devlet işlerinde fikir beyan etmeye tövbe etmiş. Artık çok yaşlı ve tecrübeli bir devlet adamı olduğunda bile kendisine görüşünü soranlara “Artık beni kallavi kavuk da kurtarmaz” deyip susuyormuş.

    Başı burada, gövdesi Konya’da Mevlevîhanenin günümüzdeki haline kavuşmasında büyük katkısı olan Hâlet Efendi’nin piramidal türbesi Antik Yunan ve Roma mimarisinden esinle ampir üslubunda yapılmış. Hâlet Efendi’nin kesik başı, uzun ve maceralı bir yolculuktan sonra buraya defnedilmiş; vücudu ise Konya’da…

    Anlatılan başka bir rivayette ise Hâlet Efendi, Galata’da kalkıp kendisine selam vermeyen bir berbere sinirlenerek idam edilmesini emretmiş. Araya giren, “Aman efendim, o benim hususi berberimdir” diyen hatırlı birileri olunca da, “O zaman yanındaki berberi idam edin” buyurmuş. Doğal olarak bu davranışları halk arasında onu pek de popüler bir figür haline getirmemiş. Hâlet Efendi biraz gözden düşünce, sultan onu etki alanından uzaklaştırmak için hacca göndermiş ve daha henüz yoldayken Konya’da idam ettirmiş. Kesilip İstanbul’a gönderilen başı, mevlevîhanedeki türbesine defnedildiğinde İstanbul halkı “Bu adamı buraya gömerseniz, bir daha mevlevîhanenin kapısından içeri girmeyiz” demeye kadar götürmüş işi. Zor durumda kalan Mevlevîler, kesik başı Beşiktaş’taki Yahya Efendi Türbesi’ne gömmeye mecbur kalmışlar. Ancak yıllar geçip Hâlet Efendi unutulduktan sonra tekrardan Galata Mevlevîhanesi’nin içindeki türbeye geri getirilmiş. Ama bugün bile devrin bir şairinin yazdığı “Ne kendi eyledi râhat, ne halka verdi huzûr / Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubûr” mısralarıyla anılıyor.

    MUTLAKA GÖRÜN!

    Şeyh Galib’in türbesi

    3. Selim’in (1789-1807) Bektaşi muhalefetini dengelemek için yenilikçi Mevlevîleri desteklemesi, Galata Mevlevîhanesi’nin kapatıldığı 1925’e kadar süren altın çağını başlatmış. Bu dönemde tekkenin ilk postnişini, divan edebiyatının son büyük şairlerinden Şeyh Galib olarak bildiğimiz Mehmet Esad Dede. 1799’da vefat eden Şeyh Galib’in türbesi de mevlevîhanenin içinde. Yapının kuzey sınırını oluşturan sokağa ismini veren Şeyh Galib Türbesi üzerindeki Mevlevî sikkesi şeklindeki alemler özellikle görülmeye değer.


    En meşhur Mevlevîler burada yatıyor

    Suskun ruhların bahçesi: Hazire bölümü

    Mevlevîhanenin çok özel taraflarından biri de haziresi… Humbaracı Ahmet Paşa’dan İbrahim Müteferrika’ya, Şaire Leyla Hanım’dan bestekâr Vardakosta Seyyid Ahmed Ağa’ya, Mevlevîlik tarihinin en seçkin isimlerinin defnedildiği hazirenin türbeler arasında kalan küçük kısmı “Hadikatü’l Ervah” (Ruhlar Bahçesi)… Ana binanın doğusunda kalan kısmı ise “Hamuşan” (Suskunlar) diye adlandırılıyor. Beyoğlu Evlendirme Dairesi’nin yapımı sırasında “Hamuşan”ın büyük bölümü ortadan kaldırıldığı için, burada kıyılan nikahların tutmadığına ilişkin şehir efsaneleri de yayılmış. “Hadikatü’l Ervah”ın duvarına bitişik basamaklarla inilen Çilehane’nin ise Bizans döneminde burada bulunan bir manastıra ait ayazma olma ihtimali var; fakat bu yaygın rivayete dair herhangi bir kanıta rastlanmamış.


    Hazirenin sakinleri İki bölümden oluşan hazirenin sakinleri arasında şairler, devlet adamları, bestekarlar, şeyhler ve aileleri de var. Bu kişilerin büyük kısmı doğrudan buraya defnedilmiş.

    2 – TÜNEL

    1874’te dünyayı birleştiren proje

    İstanbul’a gelen Fransız mühendis, Henri Gavand, üşenmiyor, Yüksekkaldırım’da oturup bir gün içinde Galata’dan Pera’ya çıkan yokuştan kaç kişinin geçtiğini sayıyor. Sonuç dudak uçuklatıcı: O zaman merdivenlerle döşeli Galip Dede Caddesi’nden günde ortalama 40 bin kişi inip çıkıyor! Bu yola asansör tipi bir demiryolu projesi yapmanın kârlı bir yatırım olacağını düşünen Gavand, projeyi götürdüğü Fransız hükümeti tarafından reddedilince ihtiyacı olan krediyi İngilizlerden temin ediyor. Ocak 1869’da ikinci denemesinde Osmanlı hükümetinden de gerekli onayı alan Gavand, tünelin inşaı ve işletmesi için 42 yıllık bir imtiyaz ile 1871’de çalışmaya başlıyor. Yani anlatılanlar doğruysa, bir Fransız fikri buldu, İngilizler parayı verdi, Osmanlılar onayladı, İtalyanlar taş işçiliğini üstlendi ve İranlı merkepçiler de toprağı taşıdı. Sonuçta bütün dünya bir olup 1874 Aralık ayında Tünel’in inşaatını tamamladı. 1863’te Londra’da yapılan metrodan sonra, dünyanın en eski ikinci yeraltı toplu taşıma sistemi böylece açılmış oldu. Bir ucu Karaköy’de (Galata) bir ucu Beyoğlu’nda (Pera) olan Tünel, Londra metrosu kadar sofistike ve karmaşık değil tabii. Hatta eski İstanbullular, tek duraklı metroyla “İkinci durakta ineceksin” diye inceden alay da etmişler.

    Tünel kazılırken çıkan topraklar ise İstanbul’un ilk belediye birimi olan 6. Daire-i Belediye’nin müdürü Edouard Blacque’ın girişimiyle Tepebaşı’nda Müslüman mezarlığının bulunduğu yamacın başına dökülerek meydanın genişlemesine neden oldu. Bu imar, payitahtın özellikle muhafazakar kesiminde basına yansıyan tepkilere neden olduysa da pek bir sonuç elde edilememişti.

    1961’de bir Ara Güler fotoğrafında Tünel’den inen yolcular

    3 – NEO-KLASİK BİR TUVALET

    Hacet gidermenin estetiği de var

    Tünel Meydanı’nın Ensiz Sokak’la kesiştiği noktada, Şişhane’ye doğru inen merdivenlerin başında beyaz bir yapı göreceksiniz. Belki defalarca farketmeden yanından geçiverdiğiniz bu yapının İstanbul’daki modern umumi tuvaletlerin atası ve neo-klasik Türk mimarisinin örneklerinden olduğunu duymak zannediyoruz ki şaşırtıcı olacak. Trafo binası olarak inşa edilen bu yapı, sivri kemerleri, geniş ahşap saçağı ve onu destekleyen kirişleriyle, Osmanlı mimarisinin klasik çağına öykünen ve 1. Ulusal Mimarlık akımı da denen Türk neo-klasiğinin bir temsilcisi. Biri kadınlar diğeri erkekler için iki kapısı bulunan umumi tuvalet, yakın zamana kadar kullanılmış. İstanbul böyle bir şehir işte; ya hiç üslup yok ya da tuvaleti bile üsluplu.

    Trafo olarak inşa edilen yapı daha sonra tuvalet olarak kullanılmaya başlanmış. Bir süredir kapalı.

    4 – BEYOĞLU BELEDİYE BAŞKANLIĞI

    Altıncı ilçe, Şeş Hane ve Şişhane

    Osmanlı Devleti’nin Batı’yla ilişkilerini güçlendiren Kırım Savaşı sonrasında, çağdaş belediyeciliğin temellerini atan bir nizamname yayımlandı. 28 Aralık 1857 tarihli “Altıncı Daire-i Belediye Nizamati” ile nefs-i İstanbul denilen suriçi, Boğazlar ve Adalar’ın da içinde bulunduğu İstanbul, 14 belediye dairesine ayrıldı. O günkü deyimle “nümune” olarak bu belediyelere öncülük eden Altıncı Daire ise Beyoğlu ve Galata’yı kapsıyordu.

    Bâbıâli’nin ilk beş bölgeyi atlayıp, doğrudan altıncı bölgeyi başlık yapmasının ardında, hem İstanbul’un batıya açılan yüzü olan Beyoğlu’nda reformların sıcak karşılanacağı umudu hem de İntizam-ı Şehir Komisyonu’nda yer alan üyelerin çoğunun bu bölgede yaşayan ya da ticaret yapanlardan oluşması vardı. Aslında sıra itibarıyla Eyüp’ü kapsayan beşinci bölgenin ardından Hasköy’ün gelmesi gerekiyordu; fakat Paris’in en etkin belediye birimi olan “sixième arrondissement”dan (altıncı ilçe) esinle bu sıra atlanarak Beyoğlu’na geçildi. Yapımı 1871’de tamamlanan Altıncı Daire Konağı’nın bulunduğu bölgenin adı da yine altıncı daire anlamına gelen “Şeş Hane”den söylene söylene Şişhane’ye dönüştü.

    1857’den önce noterlik ve mahkeme hizmetleriyle birlikte belediyenin hizmet alanına giren işler de kadılar tarafından yapılıyordu. Zaten bu dönemde şehirden çok fazla çöp çıkmıyor; geceleri herkes kendi feneriyle geziyor; altyapı ihtiyaçları da vakıflar tarafından karşılanıyordu. Belediyeyle birlikte ise ilk kez tabelalar çakılmaya, caddeler temizlenmeye, sokaklar gazyağıyla aydınlatılmaya ve çöpler toplanmaya başlandı.

    Tipik Beyoğlu binası Geniş kat silmeleri, köşe pilastrları, korkulukları ve alınlıklarıyla Altıncı Daire-i Belediye binası, Beyoğlu mimarisinin tipik bir örneği.

    İstanbul’un en eski belediye binası olan Altıncı Daire, İtalyan mimar Barborini tarafından neo-klasik tarzda tasarlanmış. Eski binanın üzerine yapılan ilave kat, yakın zamanda yapılan başarılı bir restorasyonla yapının özgün mimarisinden yalıtılmış modern bir eke dönüştürülmüş. Bina bugün de Beyoğlu Belediye Başkanlığı olarak kullanılıyor.

    5 – NARMANLI HANI

    Gıcır gıcır bir tarihî bina!

    Tünel bölgesinde hemen her mimari üsluptan örnek var. Türk neo-klasiği, art-nouveau, sanayi binaları, Avrupa neo-klasiği… Dev pilastrları, dorik başlıklarıyla Rus neo-klasiği üslubunun çok tipik bir örneği de Narmanlı Hanı’nda görülebilir. İstiklal Caddesi 388-390 numarada bulunan han, başlangıçta Rus elçiliği binası olarak kullanılmış; 1843’te karşı sıradaki Rus Sefareti’nin inşaına kadar da konsolosluk işleri burada yürütülmüş. 1930’larda boşalan hanı, isimlerini Erzurum’un Narman ilçesinden alan Narmanlı kardeşler satın almış. Avrupa’dan getirilen pek çok mal ilk defa burada görücüye çıkmış. Ulus gazetesi gibi meşhur gazetelerden Aliye Berger, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Burhan Uygur gibi sanatçıların ev ve atölyelerine, Narmanlı Hanı’nın basın ve sanat tarihindeki önemi oldukça büyük.

    Yakın tarihte tartışmalı bir restorasyondan geçen ve ikinci derece tarihî eser olan hanın iç avlusu daha önce Arnavut kaldırımı dediğimiz taşlarla, duvarları sarmaşıklarla kaplıydı.

    Tartışmalı restorasyon Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’u yazdığı, Aliye Berger’in resimlerini yaptığı Narmanlı Hanı, 2018’de tamamlanan restorasyon sonrası tarihsel kimliğini büyük ölçüde yitirdi
  • Mavinin Matisse’i manzaranın Nice’i

    Mavinin Matisse’i manzaranın Nice’i

    Fransız ressam Henri Matisse (1869-1954), hayatının son 38 yılını Nice kentinde geçirmişti. Ünlü sanatçının izinde, yaşadığı mekanlarda, yaptığı resimlerin anlamında bir yolculuk: “Karşıdan gökyüzü, yandan Akdeniz, kesintisiz renk kavgaları, mevsimden mevsime oynak, delişmen bir dil..”

    Le Corbusier’nin çocuk yaşta okuduğu çizgiroman Zigzaglı Yolculuklar’dan, bir dönem hakkında doktora tezi yapmaya niyetlenecek ölçüde etkilenmiş olmasının, onun seyahat kuramını birincil elden yoğurduğu ileri sürülmüştür. Doğa’daki örnek hareket biçiminin iki karşılığından birini, sık değindiği akarsu düzeninde bulmuştur: Bizim sözcüklerimizde menderes, “S” harfiyle özdeşleştirilir; Le Corbusier ise “zigzag”dan (sözlükler “zikzak”ı öneriyor) hareketle Z harfini sert kıvrımlı biçimiyle S harfinin dolantılı biçimini buluşturan bir güzergah oluşturma yöntemini yüceltmiş, ikinci model için buna karşılık “eşeğin yol tutturuşu” üzerine durmuştur. Sırtında yükü, tırmanması gerektiğinde, “doğru yol”a çağrıyı dinlemez eşek; yokuş yukarı çıkışı yumuşatmak için dairemsiler çizerek ilerler (bir sözlükte menderesle eşanlamlı olarak “eşeğimli kıvrım” deyişine rastladım); Le Corbusier’ye göre ülküsel yolalma biçimi.

    2019’ın Mayıs ayında, Nice’deki Le Beau-Rivage otelinde beş geceliğine oda ayırttığımda, orayı seçme gerekçem konumuydu, ötesinden haberim yoktu: 24, Rue Saint François de Paule’e vardığımızda, ertesi gün fotoğrafını çektim; kapının iki yanındaki iki mermer levhadan birinde Çehov’un 1891’de şehre ilk gelişinde bu “ev”de kaldığı yazılıydı. İkincisini görünce şaşıracaktım asıl: Matisse’in Nice’teki hayatına burada başladığını bilmiyordum (otel, mermer levhaya 1916 yazdırmış; oysa Matisse 1918’de odasına yerleştiğini söylüyor bir söyleşisinde ve yanılıyor! 1918 ikinci gelişi. O vakit, bugün yıkılmış olan başka bir otelde kalıyor).

    Henri Matisse burada kaldı Nice’teki Le Beau-Rivage oteli, Henri Matisse’in kente ilk geldiği 1916’da ünlü ressama evsahipliği yapmış. Otel bu özel konaklamayı duvarına çaktığı mermer levhayla ölümsüzleştirmiş.

    Ertesi gün, otelin yanındaki 22 numaralı binada Nietzsche’nin 1880’de bir oda tuttuğunu anlıyorum. Buraya levha koymamış yetkililer. Hangi katta ve köşedeydi odası bilinmiyor. Farklı cephelerden kolaçan ediyorum bir dolu pencereyi, bir tanesini seçip ona yakıştırıyorum.

    Matisse o yıl Nice’e geldiğinde hava kötüymüş. Gerisin geri dönmeye hazırlanırken mistral bütün bulutları kovmuş: Mavi ortaya çıkınca kalmaya karar vermiş. 38 yıl sonra burada ölecek, gömülecek -araya neleri sığdırarak!

    Nice, öyleyse, mavi mi? Sanat tarihçilerinin, estetik kuramcılarının ‘tabloların isimlendirilmesi’ konusunda enikonu mürekkep akıtmış olduklarını tahmin ediyorum. Bundan kaçınmış sanatçılar azraktır, özellikle modernler isim üzerinden de anlam/imlem katsayısını yükseltmeyi yeğlemişlerdir.

    Mavinin egemenliği Matisse’in 1922 tarihli, “Sırtı Açık Pencereye Dönük Oturan Kadın” tablosunun fonunda Nice’in palmiyelerle süslü sahil şeridi görülüyor.

    Nicolas Stael “Nice” adlı tablosunda (1954) -bir Washington müzesinden Obama’nın talebi üzerine Beyaz Saray’a taşındığı haberi basın organlarında geniş yer tutan yapıtta- bir tek mavi rengi kullanmamış; oysa son durağı güneye indikten sonra sık sık öne çıktığını gözlemliyoruz paletinde. Beni bu tablodaki siyah kare ve oradan tablonun dışına yürüyen üç kalın yeşil çizgi oyalıyor. Antibes’deki son adresin son noktası çatı katından boşluğa kendini salıverecek uzundan uzun boylu kırılgan adam sanki bu kara karede bir işaret bırakmışcasına, asıl sırtdönme böyle olur diyor içsesim, çıkıp boşlukta oraya yürüyorum.

    Yıllar geçmiş… Söz oyunu olsun, “Dalga Geçmek”te Hokusai’dan, Courbet’den, Nolde’den, Hiller’dan sıkı yapıtlara uğramış (Strindberg’le o sıralarda karşılaşmamış), Stael ile Matisse’i anmışım; oysa yeni karşıma çıktı Matisse’in mavi “Dalga”sı -yaşıtım bir yapıt, besbelli “Havuz”un (1952, bis) ayrı yumurta ikizi, kağıdın suya dönüşmesi tansık. Bırakın yüzmeyi, ayakta durmakta zorlanan usta kesip biçiyor kâğıtları; yapıştırırken hareket duygusunu yüklüyor; o da bir şey mi, iki tablonun da, karşılarında dikkatle durulduğunda, içinden sesler geliyor.

    Hotel Regina’daki stüdyosunda çekilmiş siyah-beyaz bir fotoğrafta, duvara nakşedilmiş “Havuz”u görüyoruz: Côte d’Azur’e bir inişinde, yanılmıyorsam birkaç gün kaldığı bir otelde tetiklenmiş figür ‘kompleks’i, besbelli onca “Dans” çalışmasının (Cimiez’deki müzenin bir odası ayrılmış eskizlere ve çeşitlemelere -düpedüz büyüleniyorum, neredeyse titreme başgösterecek gövdemde).

    Nice’de de (öncesinde olduğu gibi) bir dolu pencere odaklı resim yapmış Matisse; 1918 tarihli “Beau-Rivage Otelindeki Penceremden” ilki olmayabilir. Işık kaynağının cezbe doğurmasında şaşırtıcı yan yok; buna karşılık, geldiği yöne ve kurduğu açı denklemlerine bağlı olarak farklı sorunlar dayattığı unutulmamalı her pencerenin. Le Corbusier’nin 1926 Notları kavurucu önem taşıyor bu bağlamda; mimariyi doğrudan ışığa bağlıyor (Akdeniz’in “neşe”sine değiniyor). Asıl odaklandığı konu: Pencerenin ne yaptığı. “Pencereler eve güneşi taşır” önkayıtından hareketle pencerenin duvar(lar)la ilişkisini tarttığı satırları Matisse çıkıp yorumlasın isterdim… Diyecek olduğumda duraksıyorum: Onca, pek çok sayıda, ‘pencereli resim’den öte yorum mu aranır? Caïs de Pierlas’taki stüdyosunun pencerelerinden tam 17 yıl bakacak dışarıya: Karşıdan gökyüzü, yandan Akdeniz, kesintisiz renk kavgaları, mevsimden mevsime oynak, delişmen bir dil -ayrı, Latince kökenli özerk bir dil Nissand (ya da Nigard), Provençal’in kalın kolu, “evet”in karşılığı “ai”(ahi)imiş; bize göre eşekçe değil mi?!

    Cimiez’e çıkınca değişiyor ışık. Denizin uzaklaştığı (ama genişleyerek açıldığı), gökyüzünün insanın üstüne kapaklandığı noktada Regina’ya yerleşiyor Matisse; son yıllarında, son büyük kalkışımlarında, sözgelimi Vence Şapeli’ni tasarlayıp gerçekleştirdiğinde kafese doluşturduğu kuşları eşlik edecek. Mavinin herşeyi kaplamaya kalkıştığında, bu dönemde ona boyun eğmediğini gözlemliyoruz ustanın: Sınırsız bir renk infilakı, özellikle kesip yapıştırmalarda fırdönen o tayf, sözgelimi Arılar’da (1948) özel ve özgün bir alkım çalışması… Vence Şapeli’ne yönelirken, birden siyah-beyaz alaşımıyla kromatik bir karşı salvo yaratıyor.

    Ressamın Mavi serisinden “Mavi Çıplak II” yine Nice’te 1952’de tamamlandı.

    O yol nereye çıkar? Bunu, hayır, bir tek Staël’in seçtiği son yolu ima ederek soruyor değilim: Herkesin hayatında önüne yollar çıkar, seçilenlerin ve esgeçilenlerin ortalamasında biçim alır yazımız. Uzès dizisinin 9 parçasında çeşitlenir yol çizgileri, görkemli leke dağılımları. Gidecek yeri kalmayanda ise “basso continuo” zonklar yol imgesi. Hareket yeteneği sınırlanmış Matisse’in “Havuz”u yatay, iki ucu açık bırakılmış yol değilse nedir ?

    Cimiez’deki resim evliyası, Vence Şapeli için çalışmaya koyulduğunda, süreç onu iyiden iyiye ölüm-dirim köprüsünden son yolculuğa yaklaştırırken, bir noktada çifte salyangoza taşıyacaktı: Ustanın bilge haliyle çocuk hali, orada, karşıkarşıya.

  • Milyonları kurtardılar yine de yaranamadılar: Aşılar ve Karşıtlar

    Milyonları kurtardılar yine de yaranamadılar: Aşılar ve Karşıtlar

    Bütün zamanların en ölümcül hastalığı çiçek, aşısı bulunan ilk hastalıktı. Batı dünyası Doğu’da eski çağlardan beri bilinen geleneksel çiçek aşısıyla 18. yüzyılda İstanbul’da tanıştı. 19. yüzyılda yıldızı parlayan, 20. yüzyılda altın çağını yaşayan aşılar, adları ölümle anılan pek çok salgın hastalığa karşı inkar edilemez başarılar kazandı. Günümüzde ise dünyada ve Türkiye’deki aşı karşıtları, toplum sağlığını riske atıyor.

    Aşılamanın tarihi çiçek aşısıyla başlar. 1000 yıllarında Çin ve Hindistan’da çiçek yarasının kabuğu kullanılarak aşılama yapıldığı bilinir. Çin’de çiçek geçiren hastaların yara kabukları toz haline getirilip gümüş bir tüple kız çocuklarının sol, erkek çocuklarına sağ burun deliklerinden dökülürdü. Hindistan’da ise çiçek yarasından alınan bir parça, sağlıklı insanların kollarında yapılan bir çiziğe yapıştırılırdı. 15. yüzyılda aynı yöntem Ortadoğu’da da hayli yaygındı. Bu uygulama hayat kurtarmaktan ziyade, özellikle kızların yüz güzelliğini korumak içindi. Bugün neredeyse adı unutulan çiçek, bütün zamanların en ölümcül hastalıklarından biriydi. Variola virüsünün yol açtığı hastalık bulaştığı insanların üçte birinin hayatına malolurken, yalnızca 20. yüzyılda 300 milyon ölüme yol açacaktı.

    Avrupalı aşıyla İstanbul’da tanıştı

    18. yüzyıl başlarında çiçek aşısı henüz Avrupa’da bilinmezken, İngiliz büyükelçisinin eşi Lady Mary Montagu, İstanbul’da çiçek aşılamasına tanık olmuş, İngiltere’ye yazdığı bir mektupta bunu “engrafting” (dikme, yerleştirme) olarak tanımlamıştı. Aşıcı kadınlar çiçek geçirenlerden aldıkları yara akıntısını sağlıklı insanların kollarına yaptıkları bir çizikten aşılıyor, aşılananlar hafif bir hastalık karşılığında hayat boyu bağışıklık kazanıyordu.

    Lady Mary’nin erkek kardeşi 1713’te çiçekten ölmüş, 1715’de kendisi de çiçek geçirmişti. Dillere destan güzelliğini çiçek bozuğuna kurban veren Lady Montagu, çocuklarını bu tahribattan korumak istiyordu. Mart 1718’de oğlu Edward’a İstanbul’da çiçek aşısı uygulandı. Bir Avrupalı ilk kez aşılanıyordu. Lady Montagu aşılamayı İngiltere’de kabul ettirmek için çok uğraştı, kısmen başardı da. Londra’ya döndükten sonra 1721’de, eski elçilik doktoru Charles Maitland’ın da yardımıyla aşıyı tanıtmak için 3 yaşındaki kızını halkın huzurunda aşılattı. Çoğu İngiliz doktor fazla “oryantal” buldukları bu yöntemle alay etmişti. Kraliyet Akademisi Başkanı Hans Sloane bununla ilgilenip önem atfedince, çiçek aşısının ciddi bir şekilde uygulanabilmesi için kapı açıldı.

    Montagu’nün güzelliği çiçeğe kurban gitti 1715’te dillere destan güzelliğini çiçek bozuğu nedeniyle kaybeden Lady Montagu, İstanbul’da şahit olduğu çiçek aşısını, İngiltere’ye kabul ettirebilmek için büyük çaba gösterdi.

    Amerikan yerlilerine ölümcül armağan

    Avrupalılar götürene kadar, Amerika kıtasında çiçek yoktu. Dolayısıyla yerlilerin de bu hastalığa karşı bağışıklığı bulunmuyordu. Avrupalılarla temaslarından itibaren birkaç onyıl boyunca, Aztek ve İnkalar çiçekten kırılmış, hastalık bulaşanlarda ölüm oranı  % 90’lara çıkmıştı. New England yerlileri de aynı felaketi yaşamıştı.

    1721 Mayıs’ında Boston’da büyük bir çiçek salgını başladı. Peder Cotton Mather, Onesimus adında bir köleden, onun çocukken Afrika’da geleneksel yöntemle nasıl aşılandığını dinlemiş ve bundan etkilenmişti. Ayrıca iki ayrı doktorun Türkiye’de aynı yöntemin uygulandığına dair yazılarını okumuş ve bu işlemin güvenilirliğine ikna olmuştu. Peder Cotton Mather gençliğinde tıp okumuştu ve akla yakın bulduğu bu yöntemi savunuyordu.

    Zehir mi şifa mı? 1721 Boston çiçek salgını sırasında Peder Cotton Mather, Afrikalı kölelerden duyduğu geleneksel aşılama yöntemini doktorlara anlattı; ama doktorlar aşının zehirlemek olduğunu düşünüyordu.

    O tarihte Boston’da 10 doktor vardı. Mather, aşı hakkındaki düşüncelerini şehirdeki doktorlarla paylaştıysa da destek bulamamış, yalnızca Zabdiel Boylston adında bir doktor bunu makul karşılamıştı. Cotton Mather riski göze alma cesareti gösterdi; 26 Haziran 1721 Pazartesi günü ilk olarak pederin oğlu Thomas ile biri yetişkin iki köle aşılandı. Ciltte açılan küçük bir kesiğe çiçek geçiren birinin yarasından alınan akıntıdan sürülerek hastalık bulaştırılmış, fakat hastalık hafif bir şekilde atlatılmıştı. Gerçekten de Thomas ve köleler 4 Temmuz günü iyileşmişlerdi.

    Ancak Boston halkı aşılanmaktan korkuyordu; yalnızca halk değil din adamları ve doktorlar da aşıya karşıydı. Doktorlar aşılamanın zehirlemek olduğunu savunurken, din adamları da Tanrı’nın gazabına engel olmanın daha büyük ilahi cezalara sebebiyet vereceğini düşünüyordu. Dr. Boylston ve Dr. Mather’in evleri kundaklandı; şehir meclisi aşı yapmalarını yasakladı. Bu arada püriten din adamları Boylston’ı desteklemiş; şiddetli muhalefete rağmen aşı tutulmuş ve yüzlerce kişi aşı yaptırmıştı. Sonuçta, 1 yıl içinde aşılanan 244 kişiden sadece altısı (% 2.5) hayatını kaybetti; aşılanmayan 5980 hastadan ise 844’ü (% 14) öldü!

    Birçok güçlüğün ardından kayda değer bir başarı kazanan Boylston, 1724’te Londra’ya gitti ve aşılanma sonuçlarını yayınladı. 1726’da Royal Society’e seçildi ve sonra tekrar Boston’a döndü. Ne yazık ki salgınlar ve aşı karşıtlığı son bulmayacak, 1775’den 1782’ye kadar Kuzey Amerika’da yaşanan salgınlarda 100 binden fazla insan çiçekten ölecekti!

    Gelenekten bilime aşının evrimi

    1722’de İngiliz kraliyet ailesinin de aşılanmayı kabul etmesi önemli bir dönemeç olmuş, aşılama İngiltere ve sömürgelerinde hızla yayılmaya başlamıştı. Çiçek aşısı, yükselen itirazlara rağmen 18. yüzyıl boyunca gelişmeye devam etti. 14 Mayıs 1796 tarihinde önemli bir deney tarihe geçti: Edward Jenner (1749-1823) İngiltere’de Gloucestershire kırsalında bir kasaba doktoruydu. Çocukluğunda ona da çiçek aşısı yapılmıştı. Kendisi de artık yaygınlaşmış olan koldan kola çiçekleme işini rutin görevlerinden biri olarak uygulamaktaydı. Günlük pratiği esnasında ilginç bir şey keşfetti: Sütçü kızlar aşılandıklarında hiç yan etki yaşamadan bağışıklık kazanıyordu. Kızlar, süt sağdıkları hayvanlardan hastalık kaptıklarını söylemişlerdi.

    Kasaba doktoru tarihi değiştirdi Kasaba doktoru Edward Jenner, sütçü kızları aşılarken sığırlardan geçen çiçek hastalığının çok daha hafif atlatıldığını farkedip, aşıda bu materyali kullanmaya başladı. Jenner’ın 1796’da 8 yaşındaki bir çocuğa uyguladığı ilk aşıyı tasvir eden tabloda, sütçü kız Sarah Nelmes sağda.

    Gerçekten de sütçü kızların dediği gibi “sığır çiçeği”, insandakine göre çok daha hafif bir hastalıktı. Jenner bir hipotez geliştirdi: Çiçek yarasının materyalini insandan almak yerine sığırlarınkini kullanmak mümkün olabilirdi. Bir deneme yapmaya karar veren hekim, 14 Mayıs 1796 tarihinde sütçü Sarah Nelmes’in kolundaki çiçek yarasından aldığı materyali James Phipps’in koluna aşıladı. Deney başarılı olmuş, Phipps doğrudan maruz kalmaksızın çiçek hastalığına bağışıklık kazanmıştı.

    Bu deney tıp tarihinde aşının başlangıcı olarak kabul edilir. Aşı anlamına gelen Latinceden türetilmiş olan vaccine (vacca: sığır) sözcüğü bu deneyin bir mirasıdır. Jenner’ın yeni aşısı da Londra doktorları arasında şiddetli tartışmalara yol açtı. 1802’de ABD’ye davet edilen Jenner burada bilim akademisine üye yapıldı ve 1803’de Harvard Ünversitesi geliştirdiği aşı nedeniyle kendisine onur ödülü verdi. 16 Mayıs 1806 tarihinde Jenner’a bir mektup yazan Amerikan Başkanı Thomas Jefferson, insanlık tarihinde hiç unutulmayacağını söyledi.                  

    Aşı mevzuatı ve organize aşı karşıtlığı

    19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, çiçek aşısı için artık sığır materyali kullanılıyordu. Aşılama yaygınlaştıkça ölüm oranları da düşmeye başlamıştı. 1840’larda Almanya ve İngiltere, devlet destekli aşı kampanyaları başlattı. 1853’te İngiltere’de kabul edilen aşı yasasına göre çocukların dört aylıktan itibaren aşılanması zorunlu kılındı. ABD zorunlu aşılamaya Massachusetts eyaletinden başlayarak 1855-1890 yılları arasında kademeli olarak geçti.

    Zorunlu aşılama çiçek ölümlerini azaltmasına karşın, hem İngiltere’de hem de ABD’deki aşı karşıtlığı devam ediyordu. Hükümetlerin aşırı dayatmasına duyulan tepki kullanılıyor, aşı karşıtı topluluklar kuruluyordu. 1853’te Londra’da British Anti-Vaccination League ve 1879’da ABD’de Anti-Vaccination Society of America kuruldu. Daha sonra bu organizasyonların sayıları giderek arttı. İngiltere’de aşı karşıtı organizasyonlar, broşürler, protesto yürüyüşleri ve basında propaganda yoluyla aşı materyalinin güvenirliğini sorguladı, ahlaki konuları ve aşının kalıcı iz bırakmasını diline doladı.

    Aşı karşıtlığı bitmeyen hikaye Zorunlu aşı uygulaması, muhaliflerini de beraberinde getirdi. İngiltere’de Anti- Vaccination League (üstte) ve ABD’de Anti-Vaccination Society of America (altta) 19. yüzyılın ikinci yarısında pek çok protesto düzenledi.

    1885 Mart’ında Leicester şehrinde dev bir protesto yürüyüşü (80-100 bin kişinin katıldığı iddia ediliyor!) yapıldı; şehir nüfusunun % 4’ü çocuklarını aşılatmadığı için soruşturmaya uğramıştı. Bu protestonun ardından, durumu araştırmak üzere bir kraliyet komisyonu kuruldu. Komisyon bütün tarafları dinledi ve 11 yıl sonra 1896’da bir rapor yazdı: Aşılamanın çiçek hastalığına karşı koruma sağladığı sonucuna varılmış, aşı karşıtlarının ise birikmiş cezalarının affedilmesine karar verilmişti. 1896’da çıkarılan aşı yasasında cezalar kaldırıldı ve 1907’de çıkan yeni yasada, aşılamanın çocuğun sağlığına zarar vereceğine inandığına dair yasal bir beyanda bulunan herhangi bir ebeveyn için muafiyete izin verildi.

    Bu dernekler, 1800’lerin sonlarından beri çeşitli propaganda yayınlarıyla zorunlu aşı uygulamasına karşı çıkıyorlardı

    ABD’de de aşı karşıtları broşürler, mahkeme savaşları ve parlamento kavgalarıyla California, Illinois, Indiana, Minnesota, Utah, West Virginia ve Wisconsin’de zorunlu aşılama yasalarını yürürlükten kaldırmayı başardı. Ancak tarafları karşı karşıya getiren Massachusetts’deki davada yüksek mahkeme emsal bir karara imza attı: “Devlet, büyük tehlikelerin baskısı altında halkın güvenliğini korumak için bireysel bağımsızlığı kısıtlamakta haklı olabilir”. Bu karar, çocuklarını aşılatmayı reddeden ebeveynlere para cezaları veya başka cezalar verilebileceği, ancak vicdani retçilerin de buna zorlanamayacağı anlamına geliyordu.

    Ardarda gelen aşılar, tartışılmaz başarılar

    Jenner’ın keşfinden sonraki yüzyıla kadar başka aşı geliştirilemedi, çünkü ne mikroplar biliniyordu ne de mikrobiyoloji. Ancak 19. yüzyılın son yarısında çiçek ölümlerinde gözlenen büyük düşüş, diğer enfeksiyon hastalıklarına karşı aşı geliştirmek üzere bilimsel bir merak uyandırdı.

    19. yüzyılın sonunda Louis Pasteur, Robert Koch ve Paul Ehrlich tarafından bilimde yepyeni bir sayfa açılmış; bağışıklık sistemi anlaşılmaya başlanmış; aşı araştırmaları tüm dünyada hız kazanmış; yeni aşıların üretilmesinin yolu açılmıştı.

    Çocuk felci de tarihe karışıyor 1940’larda John Enders ve ekibi zayıflatılmış virüs elde etmeyi başardı. Bu virüs kültürlerinden polio (çocuk felci) aşısını üreten Jonas Salk, 1955’te aşının güvenli ve etkili olduğu yönünde halkı bilgilendiriyor.

    Louis Pasteur 20. yüzyıl arefesinde, 1881’de zayıflatılmış (attenuated) mikropları ve bunların güçlü mikroplara karşı sağladığı bağışıklığı keşfetti. Hayvanlarda kullanılmak üzere geliştirdiği Anthrax (şarbon) aşısı 20. yüzyılda insanlar için geliştirilecek aşının da öncüsüydü. Araştırmaların bu yükseliş döneminde, 1930’a kadar kuduz, tifo, difteri, tübeküloz, tetanos ve boğmaca gibi birbirinden farklı hastalıklara karşı aşılar geliştirildi.

    Çocuk felcine (polio) karşı aşı çalışmaları ise 1935’te başlamıştı. New York’ta Maurice Brodie’nin ürettiği aşının ilk klinik denemeleri felaketle sonuçlanmış, ölümler ve felçler görülmüştü. Polio için aşı geliştirmenin zorluğu, bu virüsün kültürlerde üretilme güçlüğünden kaynaklanıyordu. Kültürlerde üretilen bakterilerden zayıflatılmış bakteri elde edilebiliyor ancak virüsler için bu mümkün olamıyordu. 1940’lı yıllarda John Enders, Thomas Weller ve Frederick Robbins doku kültüründe virüs üretmeyi ve bu yolla zayıflatılmış virüs elde etmeyi başardılar. Poliomyelitis virüsünün zayıflatılması üzerine yaptıkları bu çalışma 1954’de onlara Nobel Tıp Ödülü getirecekti. Enders’in ürettiği virüs kültürlerini kullanan Dr. Jonas Salk, Pittsburgh Üniversitesi’nde polio aşısını üretti. Bu aşı öldürülmüş virüslerden üretiliyordu. 1954 Nisan ayında okul çocukları aşılanmaya başlandı. Sonuçlar pozitifti; aşı % 60-70 oranında koruma sağlamıştı. Ancak risk altındaki çocukların oranı hâlâ çok yüksekti. Cincinnati Üniversitesi’nden Dr. Albert Sabin, ölü virüslerin yeterli bağışıklık sağlamadığını düşünerek canlı ama zayıflatılmış virüsler üzerinde çalışmaya yöneldi. Aşı 1962’de ABD’de kullanılmaya başlandı. Ağız yoluyla uygulanan bu aşı bağışıklık sağlamak için doğal ve kesin bir metot oldu.

    Çocuk felci aşısı şu anda tüm dünyada uygulanıyor.

    Ve kızamık…  

    20. yüzyılın ortasında birçok laboratuvar kızamık aşısı geliştirmek için çalışıyordu. Bu son derece bulaşıcı virüsün tedavisi yoktu; ölüm oranı % 28 idi. Özellikle bebeklerde ve 5 yaş altı çocuklarda tehlikeli bir hastalık olan; yüksek ateş, öksürük, nezle ile başlayıp birkaç gün içinde karakteristik deri döküntüleriyle devam eden kızamık, pnömoni ve ensefalit gibi çok ciddi komplikasyonlarıyla ölümcül seyrediyor; kurtulanlarda ise kalıcı sağırlık, beyin ve sinir hasarlarına sebep oluyordu. İlk kızamık aşısı Ekim 1958’de test edilmeye başlanmış ama John Enders’in laboratuvarında Samuel Katz tarafından geliştirilen aşı başarısız olmuştu. 1962’de öldürülmüş virüs aşısının istenen bağışıklık cevabını oluşturmadığı keşfedildi. 1 yıl sonra zayıflatılmış canlı kızamık aşısı güvenli ve başarılı bulundu.

    Endüstriyel üretim ile bilimsel gelişmelerin yeni nesil aşıların geliştirilmesinin önünü açtığı 20. yüzyılın ikinci yarısı, aşı biliminin altın çağı oldu. Kızamık (measles), kızamıkçık (rubella) ve kabakulak (mumps) aşılarından sonra suçiçeği (chikenpox) aşısı da üretildi. 1971’de Merck & Co. ilaç şirketinde geliştirilen kızamık aşısı, kabakulak ve kızamıkçık ile kombine edildi ve modern MMR (measles-mumps-rubella) aşısı geliştirildi.

    1980’lerde kapsül yapısındaki polisakkarit ve proteinlerin konjuge aşıları geliştirildi. Konjuge aşıların kullanılması, bağışıklık sisteminden kaynaklanan bazı problemleri çözdü. Ardından gelen genetik mühendisliği alanındaki gelişmeler, rekombinant aşıların geliştirilmesinin önünü açtı. Bu aşılar bağışıklık sisteminin cevabını güçlendirdi ve hepatit B gibi aşıların güvenirliğini artırdı. 1990’lara gelindiğinde, DNA aşıları olarak adlandırılan yeni nesil aşılar geliştirildi. Aşı teknolojisindeki bu ilerlemeler, koruyucu aşıları henüz bulunmayan HIV ve malaria (sıtma) gibi hastalıklar için de aşı geliştirilebileceğine dair ümit vermekte.

    Aşılanmalı mı, aşılanmamalı mı?

    Aşılama sadece bir kişisel tercih konusu olmamalıdır, olamaz. Zira aynı zamanda toplumu da korur. Önlenebilir hastalıklara karşı aşılanmış sağlıklı insanların oranının yüksek olması demek, aşılanamayacak kadar küçük, hasta ya da zayıf kimselerin hastalığa maruz kalma ihtimallerinin de azalması demek. % 95 aşılama oranı sağlanabilirse “herd immunity” diye tabir edilen toplum bağışıklığı sözkonusu olmaktadır. Yani eğer bir toplum yeteri kadar yüksek bir oranda bağışıksa, o zaman toplum içinde hastalık yayılma olasılığı çok azalmakta ve hatta bağışık olmayanlar dahi korunmaktadır.

    Kişisel tercih değil, halk sağlığı sorunu

    Bir topluluk içinde aşılanan bireylerin yüzde 95’in altında olması hastalıkların yayılma oranını düşürüyor, yani toplum bağışıklığı kazanılıyor. Aşılanamayacak kadar küçük, yaşlı ya da hasta kişiler için uzmanlar, aşılama kararının kişisel bir tercih olamayacağını söylüyor.

    Ayrıca aşıların etkinliği zamanla azalır, bu hastalıklar tekrar canlanırsa, risk altındaki çocukların yanına aşılanmış olanlar da eklenecektir. Örneğin bugün Dünya Sağlık Örgütü, dünyada kızamığın çok hızlı bir şekilde yeniden canlandığını tahmin ediyor. 2019 Temmuz sonunda 182 ülkede 364.808 vaka görüldü. Bu, Avrupa’da % 150, Afrika’da % 900 artış anlamına geliyor ve kızamığın yeniden ciddi bir halk sağlığı sorunu haline geldiğini gösteriyor.

    Bilim tarihine baktığımızda aşıların 223 yıldır gelişimlerini sürdürdüklerini ve kuşkuya yer bırakmayacak şekilde işe yaradıklarını görüyoruz. Etik sorunlar, sivil haklar, din ve inanç özgürlüğü alanına giren mevzular elbette ele alınmalı, tartışılmalı ve irdelenmelidir; ancak bunun için bilimsel gerçeklerin ve halk sağlığının görmezden gelmesi kabul edilemez.

    Kazalar-manipülasyonlar-mesnetsiz iddialar

    Modern zamanlar ve ‘aşı alerjisi’

    Aşı karşıtlarının başlangıçta din ve inanç özgürlüğü temeline dayanan muhalefet gerekçelerine, modern zamanlarda bir yenisi daha eklendi: Bilimsel şüphecilik. Yaşanan skandallar ve kazalar, aşı karşıtlarının ellerini tekrar güçlendirdi.

    Aşıların güvenirliğine en büyük darbelerden biri, 1955’te ABD’de yaşanan “Cutter Kazası” idi. Batı yakasındaki aşılamada 200 bin çocuğa yanlışlıkla canlı virüs içeren polio aşısı yapıldı. Bu çocuklardan 40 bininde polio vakası gelişti; 200 çocuk çeşitli derecelerde kalıcı felç oldu ve 10 çocuk öldü. Arızalı aşılar California’da Cutter Laboratuvarı’nda üretilmişti.

    Aşı karşıtlığının modern zamanlardaki yükselişinde skandal kazalar kadar algı operasyonları da büyük rol oynadı. Bunlardan en çok ses getireni, İngiliz doktor Andrew Wakefield’in 1998’de The Lancet dergisinde yayımlanan ve MMR (kızamık-kabakulak-kızamıkçık) aşısını otizm ile ilişkilendiren makalesiydi. Wakefield 12 vaka takdim ettiği bu makalede, otizm ile gastrointestinal bozukluk arasında doğrudan bir ilişki olduğunu, bu bozukluğun da MMR aşısından kaynaklandığını belirtiyordu. MMR aşısının otizmle bağlantısı olabileceği savı gazeteci Brian Deer tarafından araştırıldı ve 2004’de Wakefield’in elinde savını destekleyecek hiçbir gerçek veri olmadığı görüldü. Sahte verilere dayandırılmış bütünüyle uydurma bir makale sözkonusuydu. Araştırma ilerledikçe, ortaya bir takım menfaat ilişkileri döküldü: Makaleyi kaleme alan Wakefield, karma aşı üreten ilaç şirketlerine karşı dava açmaya çalışan ebeveynlerin avukatı Richard Barr tarafından finanse edilmişti. The Lancet makaleyi Şubat 2010’da geri çekti ve aynı yıl Wakefield, İngiltere Tıp Konseyi tarafından mesleğini suiistimal etmekten suçlu bulunarak doktorluktan men edildi. Ancak sahteliği ispat edilmesine rağmen makale zarar vermeye devam etti. Sonuçta sahte iddia bir inanç halini aldı ve aşı karşıtı gruplar ellerinde hiçbir bilimsel veri olmadan bunu desteklemeyi sürdürdüler.

    Aşılara bakteri bulaşmasını önlemek için kullanılan ve cıva içeren “thimerosal” adlı katkı maddesi hakkında duyulan endişe de, yakın zamanlarda aşı karşıtlarının dayanak noktalarından biri haline geldi. Thimerisol, zararlı olduğuna dair bir kanıt olmamasına rağmen hemen hemen bütün aşılardan çıkarıldı. Bununla birlikte aşı karşıtı topluluklar, bugün de aşıların içerdikleri cıva nedeniyle tehlikeli olduğuna, sağlık kurumları ve hükümetin ilaç endüstrisi yararına işbirliği yaptığına inanıyor.

  • Rakkas geldi meydane, Al bastı ak gerdane…

    Osmanlı Türkleri, gösteri sanatlarından dansa büyük önem verdiler ve bu alanda ileri gittiler. Kimileri dansı yasaklamak istedi, kimileri ise ibadethanelerinde Tanrı adına raksetti. Osmanlı danslarının pek az figürü günümüze ulaştı. Öte yandan nakkaşlar, dondurulmuş karelerle de olsa bugün bunları görmemizi sağlıyor.

    En kadim eğlence gösterilerinden biridir dans: Eski Ahid’in çeşitli yerlerinde sevinçten oynayanlardan sözedilir, Mısır duvar resimlerinde grup dansları betimlenir. Kargamış’ta bulunan MÖ. 7. yüzyıla ait bazalt üzerine bir Hitit kabartmasında saz, çifte flüt ve zil çalanlar eşliğinde raks eden bir figür bulunur.

    İslâmiyet öncesi Arap toplumunda dansın mühim bir yeri vardı; buna “raks” denirdi. Bir Buhârî rivayetine bakılırsa; Peygamber ve eşi huzurunda da raks edilmişti: Habeşli ve Sudanlı bir grup bir bayram günü Medine Mescidi’nin toprak zemini üzerinde maharetlerini sergilediler, kalkan ve kısa mızraklarıyla oynadılar. Yemenli bir hadis aktarıcısı es-Sen’ânî, Hz. Ömer’in bir dans gösterisine müdahale etmek istediğini fakat Peygamber’in buna izin vermediğini aktarır.

    Eski Türklerin ve bazı başka Asya halklarının şamanları da dinî törenlerde vecit hâlini yansıtmak veya av ve savaş gibi önemli toplumsal hareketler esnasında cemiyeti coşturmak için hem davul çalıp hem dans ediyordu. Bunların Anadolu Türk tarikatlarının dans (sema) içeren ayinlerine öncülük ettiği söylenir. 17. yüzyılda ortaya çıkan Kadızâdeliler gibileri bu gibi gösterimlere karşı çıkacak, “tahta tepenler-düdük çalanlar” diyerek sema ve raks yapanları aşağılayacaktır.

    Göz zevklerine düşkün Osmanlılar, bu harika sanattan hiç geri durmadılar, muhteşem düğünlerini mahir dansçılarla doldurdular; her ne kadar kadın sanatçılara yer vermeseler de “köçek” denen kadına benzer erkeklerin erotik danslarını orta yerde seyretmekten sakınmadılar. Bu oğlanlar öyle dans ederlermiş ki giderek hızlanırlar, bir süre sonra da kıvrak bedenleri çıplak gözün takip edemeyeceği bir titreşime ulaşırmış. Soytarılar ve tulumcularsa bu iyi dansçıları kötü bir biçimde taklit edip güldürü yaratırlarmış. Kalabalık biçimde yapılan bu nahoş dansa “curcuna” denilmiş.

    Sanat tarihçisi Metin And, 40 Gün 40 Gece’de bu köçek ve çengilerin eşcinsel olduklarını söylüyor; hatta 1675 saltanat düğününde hayvan postlarına girerek dans eden bir grubun çiftleşme figürleri içeren garip danslarını padişahın alkışladığına dair bir tanıklık sunuyor. 17. asırdaki neşeli şahidimiz Evliya Çelebi, bu raks ehlini övgü ve yergiyle karışık olarak anar: “Veled-i zina âfitâb-misâl rakkaslar” (piç ama güneş gibi güzel yüzlü dansçılar!). And’ın aktardığı kökeni belirsiz bir rivayete bakılırsa, bunları 19. yüzyılda 2. Mahmud yasak etmiş, onlar da Kavalalı Paşa’ya sığınmışlar.

    Halk dansları gibi bölgesel olanlar ve mevlevî semaları gibi dinî nitelik taşıyanlar haricinde, Osmanlı geleneğinden günümüze bu dansların pek bir iz ve nişanı ulaşmamış… Rakkasların titrek bedenleri karşısında hayrete düşen seyyahların tanıklıkları ve 1582 ile 1720’deki eşsiz saltanat düğünlerinin anlatım ve çizimleri dışında.

    Çengiler meydanda

    1720 Haliç-Okmeydanı sünnet şenliklerinin ikinci gününde “peri yüzlü” çengiler; zurna, tef ve nakkare eşliğinde maharetlerini sergiliyor. Nevşehirli Damat İbrahim (sağ üstte) ve kahyası Mehmed Ağa oyunu izliyor. Şair Vehbî’nin kaydına göre 14. gün, sudan acayip bir timsah-denizaltı çıktığında bile İbrahim Paşa’nın dikkati bu “civa gibi oynak kalçalı rakkaslar”a çevriliydi. En aşağıda, asıl görevleri su dolu kırbalarla taşkınlık yapanları ıslak ama neşeli biçimde cezalandırmak olan “ecinni suretli” tulumcular, curcuna denen taklit danslarını icra ediyor (Vehbî Surnâmesi, res. Levnî. TSMK, A. 3593).

    ‘Su Balesi’

    1720 şenliklerinin Haliç üzerindeki safhasında köçeklerin yaptığı, biraz da göz aldatmacası içeren bu dans, Metin And tarafından ”Su Balesi” diye adlandırılmış. Gösteriyi seyredenler su üstünde kayarak dans eden mucizevi köçekler görür; ancak oyunbozan şair ve nakkaşlar bize hileyi açık eder: Dansçılar yuvarlak, altı kurşunla dengelenen tahta dubaların üzerine eteklerinden geçirilen bir direkle tutturulmuş; “cin askeri” denen yardımcıları onları su altından uzanan iplerle kıyıya çekmiş. (Vehbî Surnâmesi, res. Nakkaş İbrahim. TSMK, A. 3594).

    Oturmaya mı geldik?

    Nakkaş İbrahim’in 1720 şenliklerinden betimlediği sahnede köçek ya da çengi giyiminde olmayan, başlıkları Acem ve Türk başlıklarına benzeyen birtakım erkekler de oyun sahnesinde. Belki de halktan birilerinin katıldığı bir oyundu bu (Vehbî Surnâmesi).

    Akrobasi ve şamata

    1582 Atmeydanı şenliklerini anlatan İntizâmî’nin Surnâme’sinde Osman’ın çizgilerinde üçgen biçimli çeng ve bu sazdan adını alan çengiler bir arada. Elleri üzerinde dans eden iki rakkas işi akrobasiye dönüştürüyor, curcunabazlarsa işi yine şamataya vuruyor. (TSMK, H. 1344).

    Sarayda raks

    Bir Tatar ziyaretçi, paşalar huzurunda bir köçek ve uzun saçlı bir çengi (muhtemelen bir kadın) zil çalıp oynuyor. Kadın dansçıların dış ve umuma açık mekânlarda dans etmesi yasak olduğu hâlde saraya özel bir durum sözkonusuymuş gibi (Âlî, Nusretnâme, TSMK, H. 1365).

  • Meslekten mimar çekirdekten fotoğrafçı

    Meslekten mimar çekirdekten fotoğrafçı

    Cumhuriyet öncesi devrin imkansızlıkları içinde fotoğrafçılığa başlayan Arif Hikmet Bey, ünlü bir mimar olmadan önce mesleğin inceliklerini öğrenmiş bir ustaydı. Binbir zorluk içinde çalışan Arif Hikmet, “Yeraltı Fotoğrafhanesi” adını verdiği bir işyeri açmış ve bizdeki stüdyolarda elektrik ışığı kullanarak fotoğraf çeken ilk kişi olmuştu.

    Hatırlanacaktır sanırım, bir sayımızda Mudurnulu Ahmet İzzet Bey’in anlatılmaya değer i̇lginç öyküsünü ele almıştık (#tarih 26. sayı, Temmuz 2016). Bir başka sayımızda da hatırasına çok değer verdiğimiz, gerçekten de hayırla andığımız bir başka fotoğrafçımız Osman Darcan’dan söz etmiştik (#tarih 20. sayı, Ocak 2016).

    Fotoğrafı sevmiş ve bu konuda uğraş vermiş önemli bir insan daha var. Onu herkes mimar olarak tanıyor, öyle biliniyor. Ne var ki asıl mesleğine başlamadan önce fotoğrafçılık yapmış birisi; öyle ki İstanbul’da ciddi bir fotoğrafhane bile açmış: Arif Hikmet Koyunoğlu (1888-1982).

    Cumhuriyetin ilk yıllarında, Mimar Kemalettin Bey gibi, Vedat Bey gibi en ünlü mimarlarımızla boy ölçüşen, özellikle Ankara’da bugün herkesin görüp tanıdığı birçok yapıya i̇mzasını atmış biri. Cumhuriyete geçiş yıllarının kültür köprülerimizden biri olarak kabul edebileceğimiz bir kişilik.

    Sanata adanmış 92 yıllık bir ömür

    Koyunoğlu, bu fotoğrafının arkasına “Bu resmin çekildiği anda ben şimdi 92 yaşındayım” notunu düşmüş.

    “Fotoğrafik hafıza” açısından bizim dikkatimizi çeken husus, ömrünün sonuna kadar sürdüreceği fotoğraf ilgisinin çok erken bir yaşta başlamış olmasıdır. Henüz 10 yaşındayken babası ona bir fotoğraf makinası satın almış. Ortaokul öğrencisi iken pratiğini arttırmak amacıyla Phébus fotoğrafhanesinde çıraklık etmiş. Mimarlık eğitimi aldığı sıralarda arkadaşlarının fotoğraflarını çekmiş. İlk Müslüman Türk fotoğrafçısı olarak bilinen ve Resne Fotoğrafhanesi’nin sahibi Bahaettin Efendi’nin dikkatini çekmiş ve bir süre onun yanında da çalışmış.

    O zamanlar fotoğrafçılık hem teknoloji yönünden hem malzeme yönünden pek kolay bir uğraş değil. Örneğin işin en temel öğesi negatif film yok. Fotoğraflar tek tek ışığa duyarlı ecza kaplı camlara çekiliyor. O camları ışık aldırmadan taşımak ve her seferinde makinaya yerleştirmek sorunu kadar banyo etmek de külfetli işler. Böyle olmasına karşın, 1. Dünya Savaşı sırasında doğu cephesinde çarpışmaya giderken ağır fotoğraf avadanlığını ve hassas camlarını beraberinde götürmüş. Emrindeki kayakçı birliğinin subay ve erlerinin görüntülerini çekip, sırt çantasında sürekli taşıdığı küvetlerde geceleri banyosunu yapıp İstanbul basınına haberler göndermiş.

    Savaş sonrası İstanbul’a dönünce, para kazanmak amacıyla Bâbıâli semtinde bir bodrum katında “Yeraltı Fotoğrafhanesi” adını verdiği bir işyeri açmış; orada yapay ışık kullanmış, portreler çekmiş.

    Yıllar önce bir sahafta gördüğüm, içinde bir takım fotoğraflar bulunan bir dosyanın Arif Hikmet Koyunoğlu’na ait olduğunu anlayıp hemen satın almıştım. Zamanla sararmış ve bozulmuş fotoğraflardan bazıları, onun daha çok Ankara’da Türkocağı Genel Merkezi başta olmak üzere, kendi inşa ettiği eserlerinden alınmış detay fotoğrafları idi. Bazıları da bulunduğu yerlerdeki tarihî yapılardan çekilmiş fotoğraflardı.

    Mimari ve fotoğraf Koyunoğlu’nun fotoğraflarının pek çoğu tarihî eserlere ait: Üsküdar Valide Sultan Camii.

    Üstadın o döneme ait kimi fotoğrafları, evrakları ve kişisel eşyası Türkocakları Genel Merkezi’ndeki odasında muhafaza ediliyormuş. Ancak Ocakların kapatılmasından sonraki değişim sırasında o oda boşaltılırken bunların kaybolduğu, bu arada negatif camların da kırılıp yokoldukları söyleniyor. Bir ara sigorta müfettişliği yaptığı için Anadolu’yu kıyı bucak gezip dolaşmış olan Koyunoğlu’nun oralarda çektiği fotoğraflar, hiç kuşkusuz meraklı bir insanın titizce derlediği çok değerli dokümanlar olmalıdır. Ömrünün sonlarına doğru, evindeki karanlık odasında bunlardan pek çoğunun baskılarını yapmış; eklediği bazı yazılarla basına, özellikle meslek dergilerine ve isteyen dostlarına dağıtma fırsatı bulmuş.

    Koyunoğlu sadece inşaına bizzat nezaret ettiği, eliyle dokunduğu eserleriyle değil, mimarlık konusunda yazmış olduğu yazılarla da hizmet vermiştir.

    Koyunoğlu, bir bölümü saraya kadar uzanan çok karışık ve büyük bir ailenin ferdi. Çocukluk ve gençlik hatıraları da o derece zengin. Balkanlar’da geçen günlerden sonra, İstanbul’a gelirler. Arif Hikmet’in i̇lk işi yazmacı kalıpları ile kumaşlara baskı yapmaktır. Vefa Lisesi’ne kayıt yaptırmıştır. Oradan mezun olduktan sonra Sanayi-i Nefise mektebine başvurur. Giriş sınavını birincilikle kazanır. Parasız bir öğrenci olarak; yeteneğini görüp kendisine yardımcı olan öğretmenleri sayesinde başarılı bir öğrenim yılları başlamıştır artık.

    Perişan halde öğrencilik yılları

    Arif Hikmet Koyunoğlu, gençlik yıllarından kalma bu fotoğrafın kenarına “Sanayi-i Nefise’ye girdiğim yıl böyle perişan bir haldeydim” yazmış. Parasız olarak birincilikle girdiği okulu, hocalarının yardımıyla başarıyla tamamlamış.

    İlk fotoğraf makinasını bir rastlantı sonucu satın alır. Fotoğrafı çekmek işin başı. Çekilmiş camlar nasıl banyo edilecek, hangi eczalar gerekli ve bunlar nasıl temin edilecek. Ayrıca bu işlemler aydınlık bir ortamda yapılamaz, kırmızı ışığı olan bir karanlık oda gerekli. Önce bir tenekeciden fener alır, bunun camlarını kırmızı camlar ile değiştirtir. Piyasada hazır kimyasal zaten yoktur. İçeriğindeki maddeleri bulabilmek için bütün ecza depolarını dolaşır; hiçbirinden işe yarar bir yanıt alamaz. Kimyadan anlayan bir tanıdığı, bazı maddelerin eşdeğerlerinin de aynı işi görebileceğini söyler. Koyunoğlu bütün hazırlıkları tamamlar, gece olmasını havanın kararmasını bekler. Kırmızı fenerini yakmıştır, hazırladığı banyo karışımları küvetlere konulmuştur. Çektiği fotoğrafların camlarını verilen sürelere uyarak küvetlerdeki banyolara daldırıp çıkarır. Sanki bir mucize gerçekleşmiş, tatmin edici sonuca varmıştır. Fotoğraf çekme hevesi daha da artmıştır.

    Ancak bu i̇şin püf noktalarını daha iyi öğrenmeye, ustalaşmaya ihtiyacı vardır. O tarihlerde fotoğrafçılık işi sadece Ermeniler ve Rumlara ait sanattır. Nerede bir açık kapı bulabilecektir? Bu sorununu resim öğretmeni Agâh Bey’e açar. Agâh Bey, Phebus fotoğrafhanesinin büyüttüğü bazı fotoğrafları yağlıboya ile renklendirerek tablolar haline getirmektedir. Bu yüzden o fotoğrafhane ile bir ilişkisi vardır; yerin sahibi ile görüşür. Arif Hikmet Bey burada çalışmaya başlar ve işi öğrenir.

    Sanayi-i Nefise’de okumaya başladıktan sonra fotoğrafa olan merakı giderek artar. Bir gün Bâbıâli yokuşundan yukarı doğru yavaş yavaş yürürken Vilayet olarak anılan yere geldiğinde olağanüstü bir kalabalıkla karşılaşır ve “ne oluyor” diye sorduğunda “Türk fotoğrafhanesi açılıyor” derler. Epey uğraştıktan sonra içeri girer ve Resne Fotoğrafhanesi’nin sahibi Rahmizade Bahaettin Bey’le tanışır. Türk fotoğraf tarihinin bu anlı şanlı gününde iki usta arasındaki dostluk işte böyle başlayacaktır.

    Tarihin merdivenlerinde Koyunoğlu Süleymaniye Camii’nin merdivenlerinde Sanayi-i Nefise’de okuyan iki mimar arkadaşının fotoğrafını çekmiş.

    Aradan yıllar geçiyor, bu arada bir çok macera… Mütareke İstanbul’unda Arif Hikmet işsizdir. Yine Bâbıâli’de Ermenice yayımlanan bir gazetenin hemen altında ressam arkadaşı Vahan Atamyan tabelacılık yapmaktadır. Onun arkasında bir oda, bir de altında boş duran bir bodrum katı vardır. Arif Hikmet, onunla konuşup bu mekanı kiralar. Duvarların, tavanın sıva ve badana işini dört-beş top patiska kaplamak ile halleder. O tarihe kadar stüdyolarda elektrik ışığı ile fotoğraf çekmek pek düşünülmemiş. Arif Hikmet bu işe ilk cesaret eden kişinin kendisi olduğunu söylüyor. Mekanın adı “Yeraltı Fotoğrafhanesi” olarak konulur. Tabelacı arkadaşı Atamyan çarşaf gibi bir beze bunu döşenir. Bir de cafcaflı bir anons: “Elektrik ışığı ile fotoğraf çekilir”.

    Arif Hikmet Koyunoğlu’nu biz konumuz dolayısı ile ancak fotoğrafçılığı ile anabildik. Bu onun denizinde bir katrecik su gibi. Onun o kadar çok macerası var ki. Bunları yayımlanmış anılarından (Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bir mimar: Arif Hikmet Koyunoğlu. Anılar, yazılar, mektuplar, belgeler– Hazırlayan: Hasan Kuruyazıcı- Yapı Kredi Yayınları, 2008) mutlaka okumak gerek.

    Onur konuğu Koyunoğlu, Türk Ocağı Genel Merkezi olarak inşa edilen ve daha sonra Resim ve Heykel Müzesi’ne çevrilen binanın açılış töreninde onur konuğu olarak konuşma yapıyor.
  • Mutfağın first lady’si hiç varolmadı kendisi

    Mutfağın first lady’si hiç varolmadı kendisi

    1920’lerde ABD’de ortaya çıkan Betty Crocker karakteri, zamanla mutfak ve yemek konusunda ev kadınlarının başdanışmanı olmuş. Kitapları 75 milyon satan, radyo ve TV programlarıyla bir ikon marka hâline gelen Betty Crocker, sonraki savaş ve barış yıllarının da sembol karakterine dönüşmüş.

    Kütüphanemdeki Betty Crocker’ın Kolay Yoldan Meksika Yemekleri kitabını severek kullanmışımdır. Kitabı aldığım 90’lı yıllarda Betty Crocker’ın hayali bir karakter olduğunu bilmiyordum. Ortaya çıkış öyküsü hayli ilginç. Aynı zamanda çok uzun süren başarılı bir pazarlama örneği.

    İlk başlarda daha fazla un satmak için tasarlanmış olsa da, onu şekillendiren, onun sesi ve yüzü olan, çağlarına göre hayli bağımsız, gerçek kadınlar sayesinde ete kemiğe bürünüp, neredeyse ulusal bir değere dönüşmüş: “Mutfağın First Lady”si denen Betty Crocker.

    Yer Minneapolis, ABD. Yıl 1921. Evlerde radyolu günler henüz başlamış. Washburn-Crosby büyük bir un fabrikası. 1928’de 26 un fabrikası ile birleşip bugün değeri 15.6 milyar Dolar olan General Mills’e dönüşecek ama daha işin başındayız. O sene firma, Saturday Evening Post gazetesinde bir yarışma açmış. Ödül de un çuvalı şeklinde bir iğnedenlik!

    Yarışmaya binlerce yanıt ve bir dizi de soru gelmiş; “Kekim niye kabarmıyor?”, “Elmalı turta tarifiniz var mı?..” Şirketin reklam bölümünde çalışanların hepsi erkek. Sorular, Ev Hizmetleri bölümündeki kadınlar tarafından yanıtlanıyor. Tam bu sırada, mektupların belli bir kadın tarafından yanıtlanmasıyla, ev kadınlarıyla ile daha sıcak bir ilişki kurulabileceği düşünülmüş. Böylece Betty Crocker karakteri ortaya çıkmış. Betty sıcak ve neşeli bir isim olduğu için seçilmiş. Crocker ise emekliye ayrılmış eski müdürün soyadı imiş. Doğduğu andan itibaren Betty Crocker, yediden yetmişe kadınlar tarafından hemen benimsenmiş. Anaç, becerikli, içtenlikle öğüt veren, ailesini her şeyin önüne koyan, dostları ve komşuları ile şefkatli, sevgi dolu ilişkiler kuran “örnek ev hanımı” modeli olarak tasarlanan Betty, o günün değerleri ve özlemleri ile tam örtüşmüş. Sadece tarifleri muhteşem olduğundan değil; kadının sırtındaki yükü hafifletecek pratik bilgiler ile yol gösterdiği, üstüne üstlük kocasının kalbini fethetmek için “öpüşüp barışın keki” tarifi verdiğinden dolayı da çok sevilmiş.

    Hayalî bir karakter olan Betty Crocker’ın ilk portresi 1936’da Neysa McCain adlı bir illüstratör tarafından yapıldı.

    1924’te radyoda yerel olarak başlatılan “Betty Crocker Radyo’da: Yemek Okulu” isimli program, iki sene sonra tüm ülkede yayın yapmaya başlamış. Okul ilk sene, testleri mektupla yanıtlayan 17-82 yaş arası hanımlardan 286 mezun vermiş. Ev Hizmetleri bölümünün direktörü olan Marjorie Child Husted program metinlerini yazıyor ve ilk başlarda programı da seslendiriyormuş.

    1936’da Neysa McMain isimli bir kadın illüstratör, General Mills’te çalışan kadınların değişik fiziksel özelliklerini harmanlayarak ilk Betty Crocker portresini yaratmış. Sıradan, dost canlısı bir ev hanımını görselleştiren Neysa ise çağının çok ötesinde, bohem, özgür yaşayan ve çok başarılı bir sanatçı imiş. Bu portre 1955’e kadar kullanılmış. Daha sonra yerini mavi gözlü ve daha modern bir Betty portresi almış (1996’da ise etnik kökenli nüfus da düşünülerek daha esmer ve kahverengi gözlü bir Betty’ye dönüşmüş).

    Betty karakterini şekillendiren Marjorie Child Husted de aktivist, kadın haklarından yana bir iş kadını. Büyük Buhran yıllarında azalan ev bütçelerinin nasıl daha iyi kullanılacağını gösteren Husted ve ekibi, 2. Dünya Savaşı yıllarında da yiyecek karneleri ile besleyici sofralar kurmanın ipuçlarını verip, “ev cephesi”nde nasıl etkin olunabileceğini anlatmış. Savaş sırasında kadınların çabalarının yeterince onurlandırılmadığını düşünen Husted 1944’te Betty Crocker Amerikan Ev Lejyonu’nu kurmuş. Lejyonun 700 bin üyesi, kendilerine gönderilen bağlılık sözleşmesini buzdolaplarının üzerine gururla asmış. Sözleşmede ev hanımının görevlerini tanımlayan maddelerin bugün modası geçmiş görünebilir ama, o yıllarda yarattığı aidiyet duygusunun ev hanımlarına ne denli özgüven aşıladığını unutmamak gerek.

    Dişi kuşların baş danışmanı Betty Crocker imzasıyla çıkan yemek kitaplarında kullanılan bütün tarifler, Marjorie Child Husted’ın 1946’da kurduğu “Betty Crocker Mutfakları”nda kılı kırk yararak test ediliyordu.

    Savaş yıllarında ABD’nin ihtiyacı olan meyve ve sebzelerin %44’ü, “zafer bahçeleri”denen ev bahçelerinde kadınlar tarafından üretiliyordu. Husted, Betty Crocker aracılığı ile kadın hakları konusunda ayrımcılık yaptıkları gerekçesiyle çeşitli firmaları (kendi işyeri de dahil) eleştirmekten de çekinmemiş. 1945’te Fortune dergisi, Betty Crocker’ı First Lady Eleanor Roosevelt’ten sonra en çok tanınan ikinci kadın ilan etmiş. Aynı yazıda hayali bir karakter olduğunu da açıklamış ama tüketiciler bu ufak ayrıntıyı duymamış gibi yapmışlar. “Mutfağın First Lady’si” yaftası da o günden kalma. Husted ve ekibi 1946’da şirket merkezinde “Betty Crocker Mutfakları”nı kurmuşlar. Bu mutfaklar tariflerin test edildiği yerler olmuş. Bugüne kadar 10 baskı yapan ve toplam 75 milyon satan Betty Crocker’ın Resimli Yemek Kitabı, kırmızı kapağından dolayı “Koca Kırmızı” (The Big Red) olarak anılmış. Burada yer alan 2161 tarifin hepsi bu mutfaklarda kılı kırk yaran denemeler sonucunda ortaya çıkmış. Kitabın yapımına o zamanın parası ile 100.000 Dolar harcanmış. Bol fotoğraflı, deneyimsiz birinin bile anlayacağı, adım adım talimatları ile çok kullanışlı bir kitap yapmışlar. 1950’den bu yana basılan Betty Crocker Yemek Kitapları serisinde, bugün 250’den fazla kitap var.

    1950’de Betty Crocker televizyona da geçmiş. Adelaide Hawley 1964’e kadar Betty Crocker’ın TV’deki yüzü olmuş. Bir yandan radyo programları da devam etmiş. Hawley de Husted gibi bağımsız ve kendine güvenen bir kadın ve zaten televizyon öncesinde de başarılı bir radyo programı yapımcısı. Betty’nin televizyondaki karakterinin şekillenmesinde onun da emeği var.

    Adım adım, resimli tarifleriyle hiç deneyimi olmayanların bile yemek yapabilmesini sağlayan bu seride bugün 250 kitap var.

    1954’de “Betty Crocker Amerikan Ev Hanımının Gelecekteki Temsilcisini Arıyor” programı başlamış ve 1977’ye dek devam etmiş. Lise son sınıf öğrencilerinin yemek pişirme, hamur işleri ve ev yönetimi ile ilgili becerilerini sergileyerek üniversite bursu kazandıkları bir program. Yıllar içinde önce kızlara sonra erkeklere de milyonlarca Dolar üniversite bursu dağıtılmış.  

    2000’li yıllarda artık günün kadınına örnek olma vasfını yitiren Betty Crocker yavaşça sahnelerden çekilmiş. Kırmızı kaşıklı logo üzerinde bir imza olarak kalsa da uzun bir döneme damgasını vurmuş. Şimdilerde eskinin becerikli ev hanımlarının soluk bir anısı gibi hafızalarda ve adını taşıyan logolu ürünlerin, yeni yemek kitaplarının üzerinde yaşamaya devam ediyor. Bugün nostaljik değerlere düşkün ev hanımları dışında anımsayanı pek kalmadı ama hemen herkes Amerikalı kadınların hayatında büyük rol oynadığını kabul ediyor.

  • Jüpiter’in kanunlarını bir kere delmekle bir şey olmaz…

    Jüpiter’in kanunlarını bir kere delmekle bir şey olmaz…

    Sulla gelişmeler üzerine ani bir kararla birkaç lejyonu önüne katıp Roma’ya giriveriyor. Şimdi o dönemin anlayışında Roma’ya askerle girmek olmaz, Roma’ya askerle girilmez. Ha, bunu nereden biliyoruz? Sulla’dan Sezar’a, önüne gelen bu kuralı çiğnediği için biliyoruz. Bildiğin Şapka Kanunu gibi bir şey “Roma’ya askerle girilmez” kuralı; zira çiğnemeyen yok maaşallah… Bizim Sulla da “Jüpiter’in kanunlarını bir kere delmekle bir şey olmaz” falan diye bu hareketini meşru kılmaya çalışıyor.

    Sextus Roscius cinayetini anlatırken değindiğimiz Sulla dönemine dair geçen ayki yazımıza, okurlarımızdan çok mail geldi (iki tane). Bunların yarısı (bir kişi) “Şu Sulla işini bi anlat” derken diğer yarısı “Sulla’ya uzanan eller kırılsın” buyurmuşlar. Ben de keriz gibi eşitliği bozacak bir mail daha gelmesini bekleyeceğime, “madem bu Sulla bu kadar ilgi çekiyor, yeni konu düşüneceğime oturup Sulla yazayım” dedim. Eğer kadim Babıâli ekolünden gelseydim, bunu “okurlarımdan gelen yoğun istek üzerine” diye sunardım size ama, şimdi burada biz bizeyiz; kendimizi kandırmanın âlemi yok.

    Şimdi Sulla arkadaş -eğer aklımda yanlış kalmadıysa- âlemci, neşeli bir delikanlı. Esasen zengin ve hâliyle soylu bir aileden geliyor. Adamın büyük büyük büyük dedesi tee iki yüz yıl öncesinin diktatörü, büyük büyük dedesi konsül, büyük dedesi Jüpiter rahibi, dedesi Praetor. Babasını hatırlamıyorum ki, bu da esasen aile servetini yiyip bitirenin babası olduğu ihtimalini akla getiriyor. Bizim Sulla da dediğim gibi âlemci bir adam ama, şimdi ben hemen her zaman olduğu gibi Plutark’ın yalancısıyım. Kendisi zengin bir kadının parasını yiyerek tekrar zenginler sınıfına giriyor ve hatta bugünkü Cezayir’e denk gelen Numidya’da yapılan savaşta büyük yararlılıklar gösteriyor. Bu başarıyı, kuzeyde töton kabilelerine karşı verilen savaşta sergilediği başarı izliyor ve Roma’ya döndüğünde -burası biraz çok karışık- kadılık gibi bir makama seçiliyor; ardından da Adana Valiliği’ne atanıyor. Adana görevi sırasında Kapadokya Krallığı’nın içişlerine karışan (demokrasi götüren) ve bu esnada Roma’nın Acemlerle ilk diplomatik temaslarını gerçekleştiren Sulla, artık yeterince şöhrete kavuştuğunu düşünüyor olacak ki, kalkıyor Roma’ya geri dönüyor.

    Sulla, Roma Konsülü olunca ilk iş faizleridüşürüyor ve borç davalarında fakirlerizorlayan zorunlu teminatları kaldırıyor.Tarihin ilk PPK kararlarından olabilirbu bakın. Ben şimdi bakamıyorum,baksam da ne anlarım para piyasasıkurulundan…

    Şimdi hafızam beni yanıltmıyorsa, MÖ 2. yüzyılın sonuna doğru bizim Sulla’nın o dönem yancılığını yaptığı Gaius Marius, Roma’daki bütün göçmenleri sınırdışı etme kararı alıyor ve bir anda işler karışıyor. Kim kime dum duma bir ortam var; kardeş kardeşi vuruyor, her gün bir kahvehaneye saldırıyorlar. Roma’nın hükmettiği halklar sadece Roma’da yaşamak değil ayrıca eşit vatandaşlık istiyor falan.

    Bu Gaius Marius da gerçek bir siyasi hayvan; altı kere konsül olmuş, konsül olmalara doyamayan bir ayı. E, Roma derin devleti de kıllanıyor tabii ve onların da desteğiyle bizim Sulla, dünürüyle beraber huzur ve güven ortamını geri getirmek vaadiyle Roma Konsülü oluveriyor. Konsüllüğe gelince ilk iş olarak faizleri düşürüyor ve borç davalarında fakirleri zorlayan zorunlu teminatları kaldırıyor. Tarihin ilk PPK kararlarından olabilir bu bakın. Ben şimdi bakamıyorum, baksam da ne anlarım allasen para piyasası kurulundan, merkez bankasından, siz istiyorsanız bakın işte.

    Bu iki karar, semirmiş Romalı zenginlerin elinde inim inim inleyen halk nezdinde Sulla’yı hayli popüler kılıyor. Sulla günümüz İtalya’sını sakinleştirdiğini zannediyor. Trabzon’a sefere çıkacak bu tam; bir de çıkmadan önce Roma’nın ezdiği diğer İtalya halklarının Roma vatandaşlığına geçmelerine dair bir kanunu da bloke edip öyle çıkıyor. E, Gaius Marius durur mu? Sanki kendisi göçmen dostuymuş gibi veriyor kıvılcımı, başlatıyorlar hain bir darbe girişimini. Sulla’nın damadı da bu ayaklanmalar sırasında ölüyor.

    Sulla gelişmeler üzerine Yunanistan’a geçmeye hazırlanıyor; daha doğrusu herkes Yunanistan’a geçeceğini zannediyor ama ani bir kararla bir kaç lejyonu önüne katıp Roma’ya giriveriyor. Şimdi o dönemin anlayışında Roma’ya askerle girmek olmaz, Roma’ya askerle girilmez. Ha, bunu nereden biliyoruz? Sulla’dan Sezar’a, önüne gelen bu kuralı çiğnediği için biliyoruz. Bildiğin Şapka Kanunu gibi bir şey “Roma’ya askerle girilmez” kuralı; zira çiğnemeyen yok maaşallah. Ha, zaten yazılı bir kanun da değil ama işte dinî gerekçelerle, yok Jüpiter kızıyor yok bilmem ne diye bir şekilde yerleşmiş bir gelenek. İlk çiğneyen de bizim Sulla ve çiğnemesini de işte “Jüpiter’in kanunlarını bir kere delmekle bir şey olmaz, zorunluydu, reelpolitik bunu gerektirdi” falan diye meşru kılmaya çalışıyor. Bunun üzerine Marius okyanus ötesine kaçıp Afrika’ya sığınıyor.

    Bizim Sulla’nın hikayesinin asıl önemli bölümü ise bundan sonra başlıyor (Oh, önümüzdeki ayın yazısını da kurtardık).

  • Unutulmaz ikinciler, muhteşem kaybedenler

    Unutulmaz ikinciler, muhteşem kaybedenler

    Kimi spor markalarının reklamlarında sık sık tekrarlanan kışkırtıcı bir iddia vardır: Sadece birinciler hatırlanır! Halbuki spor tarihinde bu iddiayı yalanlayanlar da var. Eşsiz yetenekleri, büyük mücadele azimleri, olağanüstü centilmenlikleri ve görkemli kariyerleriyle kaybederken kazananlar, adlarını spor tarihine “gümüş harfler”le yazdıranlar…

    Tarih hep kazananları mı yazar? Elbette hayır. Hele bazıları var ki yenilseler de asla unutulmuyor. O günün kazananları kitaplarda anılırken, ikinciler veya kaybedenler hafızalarda, hatıralarda yaşamaya devam ediyor. Spor tarihinde böylesine özel bir yere sahip olan büyük sporculardan akla ilk gelenlerinden biri, bisiklet dünyasından: Raymond Poulidor.

    Muhteşem kaybedenlerin belki de en unutulmazıydı Raymond Poulidor. Çok yakın tarihte, henüz 13 Kasım 2019’da 83’ündeyken son nefesini veren sporcu, bisiklet dünyasının “ebedi ikinci”si olarak anılıyor (Muhteşem Kaybedenler: Mert Aydın’ın 2013’te ntvspor.net’te yayımlanan yazısı).

    Çiftçi bir ailenin oğlu olarak 1936’da dünyaya gelen “Poupou”, istemeye istemeye 14’ünde okulu bırakmıştı. Çiftlikte çalışması gerekiyordu. Yine aynı sene kendisine hediye edilen bisiklet, alınyazısı oluyordu. Tutkusunu annesinden gizliyor, giderek pedalları daha hızlı çevirmeye başlıyordu. İlk yarışına katılan bisikletçi, en yakın rakibine 6 dakika fark atmıştı. Daha sonra ikinci geldiği bir organizasyonda ödül olarak aldığı tutar, çiftlikte altı yılda kazandığından daha fazlaydı. 1960’ta profesyonel olan Poulidor, ertesi yıl klasiklerden Milan-San Remo yarışını kazanmıştı ve artık geleceğe umutla bakıyordu. İlk Fransa Bisiklet Turu’nu 1962’de katılan sporcu, üçüncü olmuştu (Tesadüf bu ya, 1976’da 40’ındayken katıldığı 14. ve kariyerinin son Fransa Bisiklet Turu’nu da aynı sırada bitirecekti).

    Kariyerinin ilk senelerinde bile, ünlü bisikletçi Jacques Anquetil ile düelloları tüm ülkede konuşuluyordu. Kuzey Fransa’dan gelen rakibi, şık, mesafeli, kontrol delisi biriydi. O ise heyecanlıydı, acar bir delikanlıydı.

    Önemli olan yarışmak Poulidor (sağda), 1964’ün meşhur Puy de Dome etabında rakibi Anquetil ile tekerlek tekerleğe… Poulidor bu etapta kendisinden beklenen atağı yapamayıp ikincilikte kalıyor.

    Poulidor 1964’te o zamanlar ilkbaharda yapılan Vuelta’yı (İspanya Bisiklet Turu) kazanmayı başarmıştı. Ancak bu, büyük bir bisiklet turunda kariyerindeki tek zafer olacaktı. Poulidor, yaklaşık iki ay sonra koşulan Fransa Bisiklet Turu’nda neredeyse ezeli rakibi Anquetil’i devirecekti. Puy de Dome Dağı’nın yamaçlarındaki düello tarihe geçiyordu. O ikonik etabı kazanan Poulidor rakibiyke arasındaki zaman farkını azaltsa da, iki gün sonra Anquetil beşinci defa zafere ulaşmayı başarmıştı.

    İlk ve tek zafer anı

    “Pou-Pou”, tek büyük tur zaferini 16 Mayıs 1964’te İspanya Bisiklet Turu Vuelta’da kazanmıştı, fakat sonrası hep şerefli ikincilikler oldu.

    İkili bir daha bisikletin zirvesinde buluşamadı. Ancak Poulidor’un kariyerinin ilerleyen yıllarında bu sefer daha da çetin ceviz bir rakibi vardı: Eddy Merckx. Belçikalı bisikletçi yarışları domine ederken, Poulidor da mücadeleye devam ediyordu. 1973 Fransa Bisiklet Turu’nda geçirdiği kazada ölümden dönen azim abidesi ertesi yıl ikinci olmuş, Merckx ise Anquetil gibi beşinci defa taçlanmıştı.

    Başabaş yarış Raymond Poulidor (en sağda) ve bisiklet tarihinin en büyüğü olarak görülen Eddy Merckx (ortada), 1972 Fransa Bisiklet Turu’nda kozlarını paylaşıyor.

    1977’de emekliye ayrılan Poulidor, katıldığı tüm yarışların genel klasmanda bir gün bile en önde yer almayı başaramamış; haliyle sarı mayoyu asla taşıyamamıştı. Buna rağmen adını tarihe yazdırmış, katıldığı 14 Fransa Bisiklet Turu’nun 8’sinde ilk üçte yer alarak en fazla podyum gören sporcu olmuştu.

    Efsane bisikletçi hep kaybetse de gönüllerin şampiyonuydu. O kadar popülerdi ki sadece 1974’te hakkında 4000’den fazla makale kaleme alınmıştı. L’Equipe’in kelime oyunu yaparak onun için attığı manşet her şeyi anlatıyordu: Poupoularité!

    Fransa Bisiklet Turu’nda üç ikincilik, beş de üçüncülük kazanan, bir kez bile sarı mayo giyemeyen “ebedi ikinci” Poulidor’dan sonra, spor tarihindeki diğer “muhteşem kaybedenler”e bakalım.

    Hollanda: İki final, sıfır kupa

    1960’larda Amsterdam’da yazılmaya başlanan bir manifesto, yeryüzünün dörtbir köşesini büyülüyordu. Yeşil sahaların gördüğü en büyük düşünürlerden Rinus Michels, belli bir dizilişin değil, her oyuncusun yeteneklerinin maksimize edildiği, “kazma” bir bekin bile pozisyon icabı orta sahanın en ilerisinde de bulunabileceği, hatta çıkıp gol atabileceği bir anlayışın peşine düşmüştü. Ünlü futbol adamı toplu savunma, toplu hücum şeklinde özetlenebilecek “total futbol”u önce Hollanda’da vizyona çıkarttı, ardından tüm Avrupa’da.

    Üstüste üç defa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanan Ajax, bir döneme damgasını vurmuştu. “Sarı fare” Johan Cruyff’un önderliğinde 1974 Dünya Kupası’na favori olarak gelen Portakallar, son dönemece kadar doludizgin gitmişlerse de finalde Federal Almanya’ya boyun eğmişlerdi.

    Taçsız krallar 1974 Dünya Kupası’nın favorisi olarak gösterilen Hollanda, son dönemece kadar doludizgin gelse
    de final maçında evsahibi Federal Almanya’ya yenildi.

    Dört yıl sonra Arjantin’e “47 ayın sultanı” için gittiklerinde, bu sefer kolları kanatları kırıktı. Teknik direktörlük koltuğunda Michels’in yerine Ernst Happel otururken, orkestra şefleri Cruyff yoktu. Kimileri Sarı Fare’nin Dünya Kupası’nın evsahibi olan ülkedeki askerî cuntayı protesto ettiğini diilendirse de, yıllar sonra Barcelona’da evine giren birilerinin kendisini ve ailesini kaçırmaya çalışmasının kararında rol oynadığını söyleyecekti.

    Teknik direktör Rinus Michels ve Johan Cruyff’un Ajax’ta başlayan ortaklığı, ikilinin 1971 Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kucaklamasına yardımcı oldu.

    Onun yokluğunda turnuvaya tutuk başlayan Portakallar giderek ısınacak, finalde karşılarında dört yıl önce olduğu gibi yine bir evsahibi takımı bulacaktı. 90. dakikada skor 1-1 iken, Rob Rensenbrink’in vuruşu direkten dönünce uzatmalara gidilmiş, ekstra yarım saatin sonunda Mario Kempes’in sürüklediği Tangocular zafere ulaşmıştı. Hollanda, şüphesiz futbolda Dünya Kupası’nın taçsız kralıydı.

    Dorando Pietri: Gönüllerin şampiyonu

    1908 Londra Olimpiyat Oyunları’nda maraton, her zamanki gibi kendi kahramanını yaratmıştı. O günün unutulmazı, Dorando Pietri’ydi. Evsahibi ülkenin sporcularıyla Amerikalıların rekabetinden sıyrılan 1.59 boyundaki atlet adeta devleşmişti. Stadyuma önde giren İtalyan sporcu, yorgunluktan bitmişti. Yarışın stadda koşulan son metrelerinde defalarca sendeledi, hattâ yanlış istikamete koşmaya başladı. Hakemlerin yardımıyla yönünü bulabilse de, bitiş çizgisine ulaşmadan yere yığıldı. Pietri’yi çılgınca destekleyen izleyiciler, onun ayağa kaldırılmasını istiyordu. Ancak bu, diskalifiye edilmesi demekti. Pietri, hakemlerin yardımıyla ipi göğüsledi.

    Elbirliğiyle finişi gördü 1908 Londra Olimpiyat Oyunları maratonu, tarihe geçen anlara sahne oldu. Stada önde giren İtalyan Dorando Pietri, bitiş çizgisini göremeden yorgunluktan yere yığıldı. Ancak hakemlerin yardımıyla maratonu tamamlayabildi.

    Amerikalıların itirazıyla diskalifiye edildiyse de, ertesi gün İngiliz Kraliyet Ailesi’nin isteğiyle kendisine özel bir madalya verildi. Olağanüstü çabası, maraton ruhunun ta kendisiydi. Spor tarihinin unutulmazları arasında yerini alan Pietri, Irving Berlin’in Dorando adlı bestesiyle taçlandırılırken, altın madalya ABD’den Johnny Hayes’e gitmişti. O koşunun haberini yapan Sherlock Holmes’ün yazarı Arthur Conan Doyle, atlete yardım eden hakemlerden Michael Bulger’la karıştırılmıştı. Oysa birbirlerine pek de benzemiyorlardı. Büyük yazar, İtalyan sporcu için sonradan yine kaleme sarılmış; onun yaşadığı kasabada açmak istediği fırın için 300 Sterlin toplanmasına önayak olmuştu.

    Daha önce düzenlenen üç modern olimpiyatta maraton yaklaşık 42 kilometre koşulmuştu. Londra 1908’de, günümüzde standart olan 42 kilometre 195 metre ilk defa katedilmişti. O maraton bugün bile hatırlanıyor; ama kazananı değil, kaybedeniyle.

    Luz Long: 24 ayar olimpik ruh

    1936 Berlin Olimpiyat Oyunları’nın yıldızı şüphesiz Jesse Owens’tı. Amerikalı atlet dört altın madalya kazanırken, uzun atlama müsabakası tarihe geçmişti. Elemelerde ilk iki atlayışında faul yapan Amerikalı atlet, elenmenin eşiğine gelmişti. İşte tam bu noktada hiç ummadığı birisinden yardım geliyordu.

    Bir anda yanına gelen en büyük rakibi Luz Long, Amerikalı sporcuya geriden atlamasını tavsiye ediyor, ayrıca sıçrama tahtasının yakınına havlusunu bırakıyordu. O havluyu kerteriz alan Owens rahatlıkla yoluna devam edecek ve beklendiği gibi finali de kazanacaktı. Onu ilk kutlayan da Long’du.

    Alman sporcu, Hitler ve 100 bin Alman seyircinin önünde olimpiyat ruhunun ne olduğunu herkese göstermişti. O yarışmada ikinci olan Long, bir hafta sonra Leipzig’de bir gazeteye verdiği röportajda, Nasyonal Sosyalistler’i kızdırmaya devam edecekti. 11 Ağustos 1936 tarihli gazetede yer alan ifadesi aynen şöyleydi: “Renklerin savaşı bitmiştir. Siyah en iyiydi; şüphe götürmez bir şekilde en iyiydi; beyazdan 19 santimetre daha iyiydi”.

    Dayanışma kazandı 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları’nda Alman Luz Long, Amerikalı Jesse Owens’ın uzun atlamada finali kazanmasına yardım etmişti. İkili, Hitler ve 100 bin Alman seyircinin önünde konuşurken…

    Amerikalı efsane Jesse Owens ise anılarında beraber içtikleri kahveyi, yaptıkları sohbeti uzun uzun anlatacak; onun hakkında “bugüne kadar kazandığım tüm madalya ve kupaları eritseniz, o anda Long’a karşı hissettiğim 24 karat dostluğun kaplaması bile etmez” diyecekti.

    Alman atlete sonradan Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından sportmenlik madalyası verildiyse de o bunu görememişti. Zira 2. Dünya Savaşı’na katılan Long, Jesse Owens’ın vatandaşlarına karşı mücadele ederken Sicilya’da hayatını kaybedecekti.

    Elgin Baylor: NBA’in mahzun şövalyesi

    NBA, şüphesiz milyonlarca basketbolsever için bir tutku. Basketbolun şahikasında bir isim var ki, aradan geçen yaklaşık yarım yüzyıla rağmen asla unutulmuyor.

    1958’de, o zamanlar Minneapolis şehrinin takımı olan Lakers tarafından seçilen Elgin Baylor, 14 sezonluk kariyerinde 8 NBA finali gördüyse de şampiyonluk yaşayamadı. New York Knicks potasına bir maçta 71 sayı bırakan efsane forvet, en çok dizinden çekmişti; bir de hep onları deviren Boston Celtics’ten. 1963-64 sezonunda başlayan sağlık problemleri, ertesi yıl play-off’ta zirve yapmıştı. O tarihten sonra asla eski ortalamalarını yakalamayan basketbolcu 1971’de spora veda edecekti. Bu erken ayrılık onun için çok acı olmalıydı; zira onun oynamadığı ilk sezonda Lakers, önce 33 karşılaşmayla NBA tarihinin en uzun yenilmezlik serisini yakalamış, ardından 1972’de şampiyon olmuştu.

    NBA logosundaki siluetin ilhamı

    BA’in logosundaki meşhur siluet, Lakers’la 8 NBA finali gören ama hiç şampiyonluk yaşayamayan Elgin Baylor’a değil, onun ayrıldığı ilk sezonda şampiyonluğu gören takım arkadaşı Jerry West’e ait.

    Bugün, NBA’in resmî logosunda, başarılarla dolu kariyerine 8 final sığdıran Baylor’ın değil, onun ayrılmasından sonraki finalin kazanılmasında önemli rol oynayan takım arkadaşı Jerry West’in silueti bulunuyor. NBA yönetimi bunu asla açıkça dile getirmese de, bu gerçek konuya yabancı olmayan herkes tarafından biliniyor.

    Stirling Moss: Gümüş madalya, altın kalp

    Formula 1’de şampiyon olmayan pilotların en büyüğüydü Stirling Moss. Dört ikincilik, üç üçüncülük kazanan İngiliz sürücü, 1958’de de unvanı 1 puanla kaçırmış, hattâ kupayı rakibine gümüş tepside sunmuştu.

    Vatandaşı Mike Hawthorn’la çekişen efsane, sezonun sondan üçüncü yarışı olan Portekiz Grand Prix’sinde rakibinin diskalifiye edilmesine karşı çıkmış; hakemlerin kararı iptal etmesinde başrol oynamıştı. O gün 6 puan alan rakibi, genel sıralamada da Moss’un 1 puan önünde zafere ulaşmıştı. Kim bilir, belki de efsane pilot, bir böbreği iflas etmiş, ikincisi de çok kötü durumda olan ve doktorların sayılı gün ömür biçtiği rakibinin kazanmasını istemişti. Gerçekten de Hawthorn üç ay sonra hayatını kaybedecekti.

    F1 pilotu Stirling Moss, rakibi Mike Hawthorn’un diskalifiye edilmesine engel olmuş ve 1 puan farkla ikincilikte kalmıştı.

    Sonradan ‘sir’ unvanını alan ve Mercedes tarafından ismi bir otomobil modeline verilerek onurlandırılan yarış efsanesi, bugün 91 yaşında. Verdiği insanlık dersi ise ilelebet unutulmayacak.

    Franziska van Almsick: Taçsız prenses

    Havuzların gördüğü en büyük yeteneklerden biri olan Franziska van Almsick, 1978’te Berlin Duvarı’nın doğusunda dünyaya geldi. 5 yaşında keşfedildiğinde büyük bir gelecek vaadediyordu. Üzerine titreniyor, Demokratik Alman sisteminde yetiştiriliyordu.

    Nam-ı diğer Franzi, Avrupa’da 19 defa altına kulaç atmış, buna karşın sadece iki defa dünya şampiyonu olabilmiş, olimpiyatlarda ise altına hiç ulaşamamıştı. Güzeller güzeli yüzücünün özgeçmişinde hiç olimpiyat altını olmasa da, onu spor tarihinde çok özel bir yere taşıyan bir istatistik bulunuyor: Kendisi modern olimpiyatlarda altın alamadan en çok madalya kazanan sporcu.

    Almanya’nın birleşmesinden hemen sonra 1992’de ilk olimpiyat havuzuna girdiğinde henüz 14’ündeydi. Barcelona’dan iki gümüş, iki de bronzla dönen Franzi, dört yıl sonra Atlanta’da iki ikincilik, bir de üçüncülük almıştı. Hele dünya rekorunun da sahibi olduğu 200 metrede kazanamaması, büyük sürprizdi. 2000’de bir, 2004’te de iki bronz alan yüzücü, katıldığı dört Olimpiyat’ta dört gümüş, altı bronz almıştı. Birçoklarına göre çok daha görkemli olabilecek kariyeri, sanki bir eşiği aşamadan sakatlıkların gölgesinde sona erdi. Ancak Franzi adı, spor tarihinin unutulmazları arasında.

    Helena Sukova: Talihsizliği, dev rakipleri

    1980’lerin unutulmaz raketlerinden biriydi Helena Sukova. 1965’te bir tenis hanedanın ferdi olarak dünyaya gelmişti. Annesi 1962’de Wimbledon’da final görmüş ama kaybetmişti. Belki de ailenin genlerinde kaybetmek yazılıydı. Helena, federasyon başkanının kızıydı; kortlarda raket sallayan bir de erkek kardeşi vardı. Grand Slam turnuvalarında çiftlerde fırtına gibi esen Çekoslovak sporcu, toplam 14 şampiyonluğa imza atmıştı. Bu kupaların beşi karışık çiftlerde gelmiş, bunlardan üçünü de kardeşiyle kazanmıştı. İki olimpiyat gümüş madalyası da cabasıydı!

    4 finali de kaybetti Dört Grand Slam finali kaybeden tenisçi Helena Sukova, çiftlerde 14 şampiyonluğa imza atsa da teklerde şansı yaver gitmedi.

    Teklere gelince… Chris Evert ile Martina Navratilova’nın kortları kasıp kavurduğu yıllara denk gelen Sukova, onların gölgesinde kalmıştı. Her iki rakibine de birer Grand Slam finali kaybeden tenisçi, onlardan sonra da Steffi Graf’a toslamıştı. Alman raketin 22 Grand Slam şampiyonluğundan ikisi ona karşıydı.

    Teklerde hiç Grand Slam turnuvası kazanamayan unutulmaz raket, bugün başka bir kariyerin başarı basamaklarını zorluyor. Çalışmalarını doktora sahibi olduğu psikoloji alanında sürdürüyor.

  • Yunanistan’da kalan, kalbimizde yatanlar…

    Yunanistan’da kalan, kalbimizde yatanlar…

    1923’te yapılan esir değişimi sırasında, Yunanistan’da esir tutulan 22.500 asker ve sivil Türkten sadece 14.678’i Türkiye’ye dönebildi. Sayıları 8.000’e yakın Türk asker ve sivil esirin akıbetini bilmiyoruz. Bunların çoğunluğu büyük olasılıkla esaret koşullarında ölmüş, şehit olmuştur.

    Atina’nın liman semti Pire’nin Domokou sokağında bulunan Atina Türk Şehitliği, yoğun yapılaşmanın bulunduğu bu kentsel alanda, duvarların arkasındaki bir cennet bahçesini andırıyor. Bakımı ve sorumluluğu büyükelçiliğimize ait bu şehitlik, gerçekten bakımlı ve yemyeşil. Şehitlik TC Atina Büyükelçiliği önceden aranmak suretiyle ziyaret edilebiliyor. Gittiğimizde bizi şehitliğin emektar bekçisi Stelyo Bey güleryüzle karşılıyor.

    Şehitlik girişindeki kitabede şu bilgi var: “Pire’de, Atina ve Pire hastanelerinde ölen Türklerin defnedilmesi için 1859 yılında bir Müslüman Mezarlığı kurulmuştur. Buranın arazisi de 24 Mart 1890’da Pire Belediyesi tarafından tanzim edilerek bir noter vesikası ile Osmanlı Devleti’ne verilmiştir. Balkan Savaşı, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda esir olarak Atina’ya götürülen ve orada vefat edenlerin de bu mezarlığa defnedilmesiyle mezarlık, şehitlik hüviyeti kazanmıştır. Şehitlikte bilinen 18 mezar ve bunlardan başka toplu mezar veya mezarlar vardır. Ancak toplu mezar ya da mezarlarda yatan şehitlerin sayısı bilinmemektedir”.

    İsimsiz kahramanlar Balkan Savaşı, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sırasında hayatını kaybederek Atina Müslüman Mezarlığı’na gömülen şehitlerimizden yalnızca 18’inin hüviyeti biliniyor.

    Cemalettin Taşkıran’ın Milli Mücadele’de Türk ve Yunan Esirler (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2018) kitabındaki bilgilere göre, 1919 – 1922 arasındaki Yunanistan’ın Anadolu işgali sırasında 6.500 asker (er ve subay) ve 16.000 sivil, toplam 22.500 Türk esir Yunanistan’a götürülmüş; bunlar Yunanistan anakarası ve adalarda bulunan 31 esir kampına, hapishanelere ve hastanelere dağıtılmışlardır. 1923’te yapılan esir değişimi sırasında 14.678 Türk esiri Türkiye’ye geri dönebilmiştir. Sayıları 8.000’e yakın Türk asker ve sivil esirin akıbetini bilmiyoruz. Bunlar çoğunluğu büyük olasılıkla esaret koşullarında ölmüş, şehit olmuştur.

    Yemyeşil bu güzel bahçede, sembolik şehit mezarları yanısıra birkaç tane Osmanlı devri mezarı görüyoruz. Bunların yanında kitabesi Yunan harfleri ile yazılmış bir mezartaşı ilgimizi çekiyor. Büyük felaketler çağını yaşayan milyonlarca insanın çoğundan, şu aşağıdaki bir tek satır bile bugüne kalmadı: “Mustafa Eşref, Doğum: Selanik, yumurta tüccarı, ölüm: 8 Ekim 1919, 42 yaşında”.

    Kimliği bilinen nadir mezarlardan birinin taşında Yunan harfleriyle: “Mustafa Eşref, Doğum: Selanik, yumurta tüccarı” yazısı okunuyor.