Etiket: Sayı:67

  • Tablolardan meydana ya Taksim ya ölüm!

    Tablolardan meydana ya Taksim ya ölüm!

    Nazmi Ziya’nın 1937 tarihli üçüzlü resmi Eski ve Yeni İstanbul’dan 82 sene sonra, İstanbul çoktan yeni olmaktan çıkmış bir durumda. Kapıya dayanan olası Richter 7.6 sonrası yaşanacak dönüşümün hayaline erişmek sanırım bilimkurgunun alanına giriyor. Beton meydan zaten bir mezar-şehir emâresi değil mi? Zaten AKM dahil, civardaki yapılar mezarlık alanlarının üzerine dikilmemiş miydi?

    Eski bir yazısında, Vasıf Kortun, Nazmi Ziya’nın üçüzlü resmi Eski ve Yeni İstanbul’un bir tek orta panosunun kaldığını, iki yan panonun kaybolduğunu ileri sürüyor. Kaybolmadıklarını, dağıldıklarını biliyoruz bugün: Orta pano müzede, yan panolar adı sanı belli iki koleksiyoncuda. Bir gün, bir sergide, geçici süreliğine de olsa buluşturulmaları sağlanmalı. Bunu, Kortun gerçekleştirebilir -sorumluluğunu üstlendiği Resim Heykel Müzesi’nde.

    Bu üç tablonun bir “üçüzlü” olduğunu nereden çıkarıyoruz? 1930’lu yıllardan bir gazete kesiği, altta “Ressam Nezmi (sic!) Ziyanın üç parçadan mürekkep bir eseri” yazısıyla, doğal olarak siyah-beyaz röprodüksiyonunu sunuyor.

    “Taksim Meydanı yaşamdan anlık bir kesitin aynası değil, ideolojik bir eşdizime göre kurulmuş bir geniş zaman resmidir” diyor Kortun ve ekliyor: “Eski ve Yeni İstanbul, merkezin yörüngesinde kalan laik bir İstanbul aydın tipinin ve hatta Kemalist alafranganın kendi resmine yansıması olarak görülebilir”. Yazı 1985 tarihini taşıyor; kanlı 1 Mayıs’tan sekiz, 1980 darbesinden beş yıl sonra Taksim Meydanı’nın yaşamöyküsü 1937 tarihli üçüzlüye göre köklü değişim geçirmişti. Aynı perspektiften, 1985’ten yirmi yıl sonrasına, Gülsüm Karamustafa’nın “Bir Meydanın Belleği” üstünden uzanılmalı ayrıca: Taksim’in 2005-2020 arası uğradığı bütün tacizler eklemlenerek yaşamöyküsüne.

    Cumhuriyet’in meydanı 1930’lu yıllarda, yıkılıp Gezi Parkı yapılmadan önce stadyum olarak kullanılan Taksim Topçu Kışlası ve Taksim Meydanı. Ortada Cumhuriyet Anıtı.

    “Yeni İstanbul”, 80 yıl sonra çoktan yeni olmaktan çıkmış durumda. Kapıya dayanan olası Richter 7.6 sonrası yaşanacak dönüşümün hayaline erişmek sanırım bilimkurgunun alanına giriyor. Başka bir soru kurcalıyor zihnimi, Nazmi Ziya’nın üçüzlü tablosu önünde: Eski İstanbul, Taksim hattı hesaba katıldığında, resmin neresinde(ydi)?

    Çelik Gülersoy, Taksim: Bir Meydanın Hikâyesi kitabının arka hikayesini Cumhuriyet Dergi’de yazdığında “Taksim, Cumhuriyet İstanbul’unun simgesiydi. Taksim bizdik, bizim kuşağımızdı” demişti. Cumhuriyeti önceleyen dönemin, bir sonraki dönemi hazırlayacak simgesi 3. Selim’in yaptırttığı Topçu Kışlası’ydı (1806). Geriye gittiğimizde, panoramalarda “Le Champs des Morts” diye vaftiz edilen kesitin kıyıdan yukarıya, Ayaspaşa-Gümüşsuyu hattından Harbiye’ye uzanan geniş arazi dilimini Müslüman, Hıristiyan, Yahudi mezarlıklarının kapladığını görüyoruz. 

    Necdet İşli’nin İslâm Ansiklopedisi’ne yazdığı Ayas Paşa Mezarlığı yazısı derli toplu biçimde çerçeveyi çiziyor. Gravürlerden tanıdığımız mezarlıklar 20. yüzyıl başında virane halini almıştır. Arazi spekülasyonlarının erken bir örneği olarak inşa edilir ilk apartmanlar, onları Alman sefareti öncelemiştir. 

    Necdet İşli mezartaşlarının önemlice bir bölümünün apartmanların temelinde, bir bölüğününse askerî hastanenin çevre duvarında kullanıldıklarını belirtir; AKM’nin de mezarlık üstüne inşa edildiğini anımsatır: “Yakın yıllara kadar küçük bir kısmı duran Ayas Paşa mezarlığı hiçbir izi kalmayacak şekilde tamamıyla ortadan kaldırılmıştır”. 

    Taksim, sonuçta bir poltergeist meydanı. Kovulan ölüleri ikidebir dönüp yeni canlar topluyorlar. 

    Bir zamanlar Taksim Meydanı Nazmi Ziya’nın “Eski ve Yeni İstanbul” adlı üç parçalı resminin ortasında sanatçının ölümünden sonra “Taksim Meydanı” ismi verilen tablo bulunuyor. Diğer iki parça koleksiyonerlerde…

    Meydan, bir önceki ideolojiden kalan simgelerinin bir sonraki ideolojinin karşısına dikmeye koyulduklarıyla ezildiği bir topografya. Daha da önceki simgeyi, Topçu Kışlası’nın replikasını manzaraya eklemlenme fikri sabitinden vazgeçildi mi? Bilemiyoruz. Neden dahadan dahaya dönülüp yeni bir mezarlık kurulmasın Taksim’de?

    Beton meydan zaten bir mezar-şehir emâresi değil mi?

    Nazmi Ziya’nın üçüzlü resmi beni yeniden hikayesinin arka cephesinde dolaşmaya yöneltti. Eşi Marcelle de aynı Harika Lifij; resim yapıyormuş. Cormon atölyesinde tanışıp evlenmişler, iki kızları olmuş. 1927’de ayrılmışlar. Kemal Erhan tuhaf bir hikâye aktarıyor Paris’e görevli olarak ikinci gidişinde: “Eşi yerine Kıbrıslı bir kadınla gitmesi nedeniyle eşinden ayrılmıştır”. Marcelle Chevalier, işin ilginç yanı, İstanbul’da kalıp bir başka Türk ile ikinci evliliğini yapmış. Yüzünü, Nazmi Ziya’nın bir portresinden tanıyoruz. Arif Kaptan, ressama yalnızlığın çok ağır geldiğini yazdığına göre, ayrılığa hazır sayılmazmış -tuhaf olan da bu: Paris’e başka bir kadınla giderken bu sonucu hesaba katmamış mıydı?

    Bedri Rahmi, genç yaşında ustası için küçük (ama dolgun) bir kitap yazmış. Nazmi Ziya’nın sergisinin açılış gününe yetiştirmiş kitabı. Tuhaftan tuhaf rastlantı: Aynı gün ölmüş ressam!

    Bedri Rahmi’nin Nazmi Ziya kitapçığı, kitaptaki metin ‘Bütün Eserleri’ kapsamında yeniden yayımlandı mı? 

    İstanbul Modern’in başlangıç döneminde müzenin yayınlarının ve kütüphanesinin sorumluluğunu üstlenmiştim; projelerim arasında ressamlarımızın yeniden basılmamış kitaplarının ve dergi yazılarının dizileştirilmesi de vardı: Mahmut Cûda’dan Nurullah Berk’e, Adnan Çoker’inkilerden Özer Kabaş’ın tezine küçük bir kitaplık. Olmadı.

    Nazmi Ziya ile bağlantılı anekdotların benim gözümde en anlamlısı, bir ayakkabıcı dükkanında iki çırpıda kundura yapmış olmasıdır. Bir ara kafamı Zeki Kocamemi’nin marangozluk çalışmalarına takmıştım. Toplayabilseydim onları, bir sergi düzenleyecektim. Olmadı.

  • İlkleri ve ilkeleriyle Türk siyasetinin hocası

    İlkleri ve ilkeleriyle Türk siyasetinin hocası

    61 Anayasası, dekanlığı,  dışişleri bakanlığı ve hukuk kitaplarıyla tarihi yapanlardan oldu. Türkiye’nin ilk siyasal bilgiler doktoru, Af Örgütü’nün Avrupa dışından ilk üyesi ve Nobel Barış Ödülü konuşmacısı… Kıbrıs’tan özelleştirmelere, ilkelerinden asla taviz vermeyen tavrıyla Türk siyaset tarihinde iz bırakan Prof. Dr. Mümtaz Soysal…

    Mümtaz Soysal “üç çetenin mensubuyum” diye anlatıyordu kendisini: Galatasaray çetesi, Mülkiye çetesi ve Beşiktaş çetesi… Bir de “adam olmak” için reçetesi vardı, yine üçünü de tutturduğu: Hapse girmek, askere gitmek, parasız yatılı okumak… Yatılı okuduğu Galatasaray Lisesi’ni her sene iftihar listesine girerek 1949’da bitirmiş; hariciyeci olmak hevesiyle başladığı Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin daha ilk senesinde hocaları tarafından akademisyen olmaya ikna edilmişti. 1963’te, o zamanlar yeni açılan siyasal bilgiler doktora programının ilk mezunu oldu; ardından 1969’da profesörlük ve 1971’de de aynı fakültede dekanlık geldi.  

    Türkiye’nin en özgürlükçü anayasası olarak bilinen 1961 Anayasası’nı hazırlayan Kurucu Meclis’e, İsmet İnönü’nün altı kişilik kontenjanından girdiğinde henüz doçent bile olmamıştı. Ardından gelen Anayasa komisyonu ve Anayasa’nın yapılış şeklini Yön dergisinin ilk sayılarında bir yazı dizisi halinde anlatmış; bu anayasayı devrimleri ekonomik açıdan rayına oturtacak belge olarak tanımlamıştı. 

    Suikast girişimi 

    90 yaşında hayata gözlerini yuman Prof. Dr. Mümtaz Soysal, 1971’de bir suikast girişiminden kılpayı kurtulmuştu. Bir gün sonra evinde patlayan bombayı “Dün akşam deplasmandaydım; kaçırdılar” diye gülerek anlatmıştı. 

    15 Ekim 1961’de gerçekleştirilen genel seçimlerin sonucunda CHP ve Adalet Partisi birbirlerine çok yakın oy alarak bir koalisyon hükümeti kurmuştu. Mümtaz Soysal’ın Doğan Avcıoğlu ve Cemal Reşit Eyüboğlu’yla birlikte kurduğu Yön dergisi de Anayasa’yı yapanların seçim sonuçları karşısında duydukları hayalkırıklığı ve halkın yön arayışına cevap olma iddiasıyla çıkmıştı. 20 Aralık 1961’den 30 Haziran 1967’e kadar yayın hayatına devam eden dergi, tekrar tekrar yeni baskı yapan ve tamamen sosyalizme ayrılan 7. sayısından itibaren Soysal’ın deyimiyle sosyalizm tartışmalarının “karakolluk bir mesele” olmaktan çıkıp meşrulaşmasında önemli rol oynamıştı. Derginin son zamanlarında, Soysal ile Avcıoğlu’nun siyasi çizgisi ayrılmış; Soysal, Avcıoğlu’nun daha sonra çıkardığı Devrim’de ne kurucular ne yazarlar arasında yer almıştı.

    1971’de kimsenin istemediği Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanlığını kabul ettiğinde 12 Mart darbesi yaklaşıyordu. Darbeden altı gün sonra askerî bir ciple, öğrencilerinin ve meslektaşlarının protesto alkışları arasında gözaltına alınan Soysal, bu dönemde “Güzel Huzursuzluk” başlıklı bir makale kaleme almıştı. 30 günlük gözaltı süresinin son gününde, kendisini akademisyen olmaya teşvik eden hocası Turhan Fevzioğlu, Meclis kürsüsüne çıkıp bu yazıyı okumuş ve “Bu da mı suç değil” diye sormuştu. Ertesi gün birlikte tutuklandığı diğer aydınların bir kısmı bırakılırken Soysal, yıllardır öğrencilerine okuttuğu Anayasaya Giriş kitabında komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 6 yıl 8 ay hapis cezası aldı ve 14 ayını geçireceği Mamak Cezaevi’ne doğru yola çıktı. 

    Bir ders kitabından dolayı hapse atılması, Uluslararası Af Örgütü’nün dikkatini çekmişti. 1974-78 arasında önce örgütün uluslararası yönetim kuruluna Avrupa dışından seçilen ilk üye, ardından başkan yardımcısı oldu. “Fikir Suçluları Yılı” ilan edilen 1977’de Af Örgütü adına Nobel Barış Ödülü’nü alan ve Oslo’da insan hakları manifestosu sayılabilecek bir konuşma yapan da Mümtaz Soysal’dan başkası değildi. Ardından 1978’de UNESCO’nun İnsan Hakları Eğitimi Ödülü’nü vermeye başladığı sene, ilk ödülü Türkiye’ye yine o getirdi.  

    Büyük ihtimalle uluslararası alanda kazandığı ün ve destek, onu 1980 darbesi sırasında hapse atılmaktan kurtardı; fakat 1978’den beri Rauf Denktaş’ın danışmanlığını yaptığı Kıbrıs’a gittiğinde Ankara’dan gelen bir mesaj bekliyordu onu: “Soysal, görüşmelere girmeyecek”. Yerine getirilen isim de hiç yabancısı değildi. Turan Fevzioğlu, ölene kadar bu danışmanlık görevini sürdürecek, onun ardından Mümtaz Soysal, yeniden Rauf Denktaş’la çalışmaya devam edecekti. Kaleme aldığı Aklını Kıbrıs’la Bozmak adlı kitabının ismi, Soysal’ın Kıbrıs meselesindeki tavizsiz tutumunu ve meseleye atfettiği büyük önemi çok iyi özetliyor.

    Mümtaz Soysal, 1991 seçimlerinden önce Hikmet Çetin’in ısrarıyla fakülteden istifa ederek, meclise girdi ve 1994’te Dışişleri Bakanı oldu. Kıbrıs meselesinde ve yine çok önemli bulduğu özelleştirmeler konusunda olduğu gibi son dönemde getirdiği Türkiye Kürtleriyle Irak Türkmenleri arasında mübadele önerisiyle de çok tartışıldı; hem tepki hem de destek gördü. Fakat hem tepki gösterenler hem destekleyenler her dönemde ilkeli tavrından dolayı kendisine saygı duydular. Mümtaz Soysal, Türkiye siyaset tarihine, inandıklarından ödün vermeyen, hiçbir zaman “vuruşmadan çekilmeyen” tavizsiz tavrıyla adını yazdırdı. 

    Tarihin içinden geçen bir aydın

    Müstesna bir zekâya sahip; inandıkları konusunda inatçılık derecesinde kararlı; yoksulların ve emekçilerin dostu; gazete köşesinde çaplı analizlere imza atan başat bir aydın. Türkiye’nin yaklaşık 40 yıllık döneminde neredeyse her an etki yaratmış büyük bir kişilik.

    AHMET SOYSAL

    Ünlü Fransız sosyolog Maurice Duverger’nin “Ordu, bazen solcu bir politik güç olabilir” sözü, Türkiye’de 1960 dönemi aydınların temel bir görüşünü dile getiriyordu. Bu alıntı, öncelikle Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrim dönemine bir göndermeydi. 27 Mayıs’ın devamındaki süreçte, Yön yazarlarının “devrim”in gidişatıyla ilgili çekinceleri kendini duyurmakta gecikmeyecekti. Özellikle sonraki Demirel iktidarı, Mümtaz Soysal ve arkadaşları (ve bütün Türk solu) için büyük bir geri adım olarak algılanacaktı. 

    Bu dönemin sonlarına doğru 68 kuşağının ünlü devrimcilerinden bazıları Soysal’ın öğrencisi oldu. Gençlerin şiddete başvuran yeni mücadele yöntemleri ise onun onay vereceği yöntemler değildi. Türkiye’de artık belirgin bir biçimde, Atatürk’ün kurduğu Devlet’in ilkesel potansiyellerine dayanan bir devrim fikrini savunanlar ile sınıf savaşını bir gerilla hareketinin başarısına bağlayan gençlerin yolu ayrılıyordu. Soysal, 12 Mart cuntasının tutukladığı aydınların başında geldi. Solcu bir orduyu hayal eden aydınların bizzat ordunun kurbanı olmasının onlarda ne büyük bir hayalkırıklığı yarattığını tahmin etmek zor değil.

    Mümtaz Soysal, bundan sonra Ecevit-Erbakan koalisyonunun destekçisi olarak karşımıza çıkıyor. 1974 Kıbrıs Harekâtı’ndan itibaren, “sol bir ordu”nun ve sol aydınların önderliğinde gerçekleşecek, Atatürk Devrimi’nin sosyalist aşaması olarak tanımlanan bir devrim fikrinden; varolan devlet yapısıyla daha uzlaşma içinde hatta onun bizzat hizmetinde olan bir tutuma, kapitalizme bağlı emperyalist güçlerin Türkiye üzerindeki tasarımlarıyla mücadeleyi öne çıkaran bir tutuma geçecektir. ASALA’nın terör eylemleri karşısında, Orly davasında Türk tezlerini savunmasının, insan haklarının ayaklar altına alındığı 12 Eylül döneminin hemen sonrasına rastlaması, “ulusal” çıkar diye gördüğü konulara o dönem politik öncelik verdiğinin kanıtıdır. 

    90’lardaki Mümtaz Soysal, önce SHP’de sonra da DSP’de etkin bir kimlik ortaya koyacaktır. Emekçilerin yanında, özelleştirmelere karşı amansız mücadelesi onun geçmişten gelme liberalizm karşıtı sosyalist kimliğini sürdürdüğünü belli etmektedir. Dış politika konularında anti-emperyalist bir sol ulusalcılığın başat savunucularından biri olacaktır. Bu arada, o dönem, Anayasa’daki demokratikleştirme adımlarına en çok katkı veren politikacının o olduğu anımsanmalıdır.

    Hepsinden ayrı olarak onu tanıyanlar, politik kariyerinin farklı evrelerini izleyenler; kuşkusuz müstesna bir zekâya sahip; inandıkları konusunda inatçılık derecesinde kararlı; yoksulların ve emekçilerin dostu; gazete köşesinde çaplı analizlere imza atan başat bir aydınla ve bunun da ötesinde Türkiye’nin yaklaşık 40 yıllık döneminde neredeyse her an etki yaratmış büyük bir kişilikle karşılaştıklarının bilincinde olmuşlardır.

  • Şizofreni: ‘Normal’ insanlarca hayvan yerine kondular

    Şizofreni: ‘Normal’ insanlarca hayvan yerine kondular

    Şizofreni hep vardı belki ama diğer akıl hastalıklarından ayrılıp tanımlanması için 20. yüzyılı beklemek gerekti. Hastalar yüzyıllar boyu “şeytan tarafından ele geçirilmiş” kabul edildi, çoğu ölümle sonuçlanan insanlık dışı müdahalelere maruz kaldı. Osmanlı dünyasında Batı’ya nazaran çok daha insani muamele gören şizofrenler 1870’lerde atların bulunduğu ahırlara konduğu için, “tımarhane” kelimesi dilimizde farklı bir anlam kazandı.

    Herhangi bir insanın ömrü boyunca yakalanma riskinin yaklaşık %1 olduğu tahmin edilen şizofreni (zihin bölünmesi), tıptaki gelişmelere rağmen hâlâ insan psikolojisinin en büyük gizemlerinden biri. 

    Şizofreni halen tam olarak anlaşılamamış, kişinin yabancılaşarak gerçeklikten uzaklaştığı ve kendine özgü dünyasına çekildiği; duygu, düşünce ve davranış bozukluklarıyla kendini gösteren ciddi bir ruhsal hastalık. Dünya üzerinde 51 milyon, halen bir ruh sağlığı yasası olmayan ülkemizde ise yaklaşık 600 bin şizofreni hastası bulunuyor. 

    Bugün şizofreni olarak tanımlanan rahatsızlık, tarihte çok uzun zamandır varolsa gerek. Tarihin farklı katmanlarında ve kültürlerinde farklı tanımlar ve yorumlar yapılagelmiş; ruh hastaları çoğu zaman şüpheyle, iğrenme ve korkuyla karşılanmış. 

    Halüsinasyonlara sebep olan, bilişsel işlevlerde ve kişilikte yıkımla ilerleyen ruhsal bozukluklar Antik Çağ’da tanımlanmış. Şizofreniye benzer bir durumdan sözeden ilk yazılı kayıt, MÖ 1550’de yazılan Mısır’daki meşhur “Eber Papirüsleri”nde.

    Din ve işkence

    Orta Çağ ve Rönesans Avrupa’sında büyücülük ve şeytan ruh hastalıklarının kaynağı olarak kabul edildiğinden, şeytanın esir aldığı düşünülen hastaların önemli bir bölümünün şizofrenler olması çok muhtemel. İşkence aletlerinin şeytani etkileri ortadan kaldırmak için kullanılmasına sıkça rastlanılırken, acımasız müdahaleler çoğunlukla ölümle sonuçlanıyordu. Pek çok talihsiz hasta da bedenlerine şeytan girdiği düşüncesiyle diri diri yakılıyordu. 

    1486’da yazılan Malleus Maleficarum (Cadı Çekici) isimli eser, bütün acımasız ve insanlık dışı önerilerine rağmen, 17. yüzyıl sonuna kadar hem kilise hem de devlet tarafından şeytani etkilerle başa çıkmanın yegane kılavuzu olarak kabul edildi. Hastalık 17. yüzyıl biterken artık şeytan işi olmaktan ziyade tıbbi bir sorun olarak görülmeye başlayacaktı. Fakat bu illetin bilinen bir tedavisi mevcut değildi.  

    Ruh hastalıkları için ilk tedavi kurumları İtalya (Floransa), İspanya, Belçika ve İngiltere’de 14. yüzyılın başlarında kuruldu. Bunların en meşhurlarından biri olan St. Mary of Bethlehem, Londra dışında inşa edilmişti ve Bedlam olarak anılıyordu. Bu akıl hastanesi ruh hastalarına uygulanan gaddar tedavileriyle tanınacak ve bir zaman sonra “bedlam” ismi tımarhane sözcüğünün yerini alacaktı. Bedlam, Victoria Dönemi öncesinde İngiltere’de akıl hastalarının yatırıldığı yegâne hastaneydi. Buraya yatırılmayanlar ya aile yanında ya da kiliselerin muhtaçlar için işlettiği evlerde kalıyordu. 

    Victoria Dönemi’nde şizofrenlerin yıllar boyunca, kimi zaman hayat boyu tutulabileceği büyük kurumlar yapıldı. Bunlar daha sonraları çeşitli ithamlara maruz kalsa da inşa edildikleri zamanlarda hastaların sokakta suiistimal edilmesi ihtimaline karşı merhametli bir alternatif kabul ediliyordu.

    14. yüzyılda kafatasına delik

    1345 tarihli Guy of Pavia’nın Anatomia’sında, bir Ortaçağ hekimi akıl hastasının kafatasına delik açarken (trepanasyon) tasvir ediyor.

    Sözde merhamet

    Antipsikotik ilaçlardan önce lobotomi gibi beyin cerrahisi girişimleri ve elektro-şok tedavisi yaygın fakat tartışmalıydı. Toplum tarafından kabul görmeyen davranış bozuklukları olanları hastaneye kapatmak tek çözümdü. Bunlara yüksek doz sedatif ilaçlar uygulanıyordu. 

    Eski akıl hastaneleri (tımarhaneler) birçok şizofren için çoğu zaman dünyanın baskısından kurtulabilecekleri bir sığınak olurken, acımasız çalışanların elinde zalim muamelelere maruz kalanların sayısı da az değildi. Çok eleştirilen bir diğer konu da hastaların çok uzun süreler kurumda kalmaları sonucunda kuruma bağımlı hale gelmeleri, dış dünya ile başa çıkamamaları ve sonuçta düzelme gösterseler bile bu yüzden dışarı bırakılamamalarıydı.

    William Battie, 1758’de yazdığı Treatise on Madness (Delilik Üzerine İnceleme) isimli eserinde “terapötik tımarhane”lerin tesis edilmesini savundu. Akıl hastalarının birçoğu hapishanelerde veya diğer uygun olmayan kurumlarda tedavi ediliyor; hastaların zincire vurulduğu tımarhaneler ise insanlık dışı koşullarıyla tanınmaya devam ediyordu. Fransız psikiyatrist Esquirol 1845’te tımarhane ortamının insanlık dışı yönlerine dair bir yazısında; hastanın şiddet eğilimi aşırı ise yatağına bağlandığını, deli gömleği ile kontrol altına alındığını; yatağında ya da bir koltukta çok uzun bağlı kaldıklarından felç olan hastalar bulunduğunu; daha aşırı durumlarda ısıtılmış ütü kullanıldığını açıklamıştı! 

    Delilik taşları 16. yüzyılda deliliğe “beynin içindeki taşlar’ın sebep olduğu düşünülüyordu. Hieronymus Bosch tarafından yapılan bu tabloda, başından huniyle bir şarlatan gibi resmedilen “doktor”, hastanın kafatasına açtığı delikte taş arıyor.

    İngiltere’de olduğu gibi ABD’de de hastalar “meraklıların görmesi için” Pazar günü sergileniyorlardı!

    Tüm bunlara rağmen genel olarak, 18. ve 19. yüzyıllar boyunca, akıl hastalarına insani ve merhametli bir yaklaşım savunuldu. Fransa’da 1793’te Salpetrière Hastanesi başhekimliğine getirilen Philippe Pinel, zincire vurulmuş hastalarının çözülmesini sağladı. Bu adım ruh hastalıklarının tedavisinde önemli bir dönüm noktasıdır. Ruh hastalarına karşı nazik ama kesin bir yaklaşım öneren, ‘ahlaki’ bir tedavi geliştiren Pinel, modern psikiyatrinin babası kabul edilecekti.

    Klinik araştırmalar

    Fransız psikiyatrist Benedict Augustin Morel, 1860’ta yayımladığı Akıl Hastalıkları kitabında, dementia praecox’u (erken bunama) tanımladı. 1870’lerin başında Prusya’da psikotik hastalar üzerinde çalışan hekimler Ewald Hecker ve Karl Ludwig Kahlbaum, bugün şizofreninin alt grupları olarak bilinen hebefreni ve katatoniyi tanımladılar (En sık rastlanan şizofreni tiplerinden biri olan, tutarsız fikirlerin ve işitsel halüsinasyonların sık olduğu hebefreni tanımı, Yunan mitolojisindeki gençlik tanrısı Hebe’den esinlenmişti. Donakalım olarak da bilinen katatoni ise şizofreniden başka depresyonda ve bipolar bozuklukta da görülebilen bir durumdur). 

    Alman psikiyatrist Emil Kraepelin’in defans paranoyası adını verdiği klinik tablo, daha sonra şizofreni tanısının temelini oluşturacaktı.

    İsviçreli Eugen Bleuler ise şizofreninin dört temel belirtisi olduğunu ileri sürüyordu: Otizm, ambivalans, anormal duygulanım ve düşünce akışının bozulması.

    1896’da Alman psikiyatrist Emile Kraepelin, demans paranoyasını da eklediği bu klinik tabloların büyük olasılıkla beyindeki organik bir bozukluğun farklı tezahürleri olduğunu ileri sürdü. Beynin anatomik yapısı ve bu yapıda meydana gelen patolojik süreçlere dair bugün de devam edegelen bir ilginin doğmasına yol açan bu izah sayesinde, bugün şizofreni olarak bildiğimiz hastalığın diğer ruhsal bozukluklardan ayrı olarak kavramsal tanımı ilk kez yapılmıştı. Kraepelin, daha sonra şizofreni olarak tanımlanacak olan dementia praecox ile manik-depresif psikoz arasındaki ayrımı da ortaya koydu. 

    20. yüzyıl tedavileri

    İsviçreli psikiyatrist Eugen Bleuler, 1911’de yayımladığı Dementia Praecox ve Şizofrenler Grubu adlı kitabında, hastalığın klinik tezahürlerine eşlik eden zihinsel bozuklukları irdeledi. Bu hastalığın zihinsel yıkımla sonlanmasının şart olmadığına dikkati çekerek, dementia praecox yerine eski Yunancada bölünme anlamına gelen “schisme” kelimesi ile zihin anlamına gelen “phrenia” kelimesinden türetilen “şizofreni” teriminin kullanılmasını önerdi. 

    Bleuler, şizofreninin dört temel belirtisi olduğunu ileri sürüyordu: Otizm, ambivalans, anormal duygulanım ve düşünce akışının bozulması. Bunlar Anglosakson literatüründe “şizofreninin 4A belirtisi” olarak klasikleşecekti (Autism/Ambivalence/Affect/Association). Bu dört temel belirtinin dışında, ikincil semptomlar arasında halüsinasyon ve hezeyanlar da vardı.

    Korku hastanesi Hikayeleri, korku filmlerine konu olan Bethlem Kraliyet Hastanesi (nam-ı diğer Bediam) William Hogarth tarafından 1763’te çizilen bir dizi resme de ilham vermiş. Arkada hastaları izlemeyi eğlenceli bulan bir grup zengin kadın da var.

    Akıl hastanesindeki hastaların bir kısmı aynı zamanda epilepsiden muzdaripti. Bu hastalar nöbet geçirdikten sonra, psikiyatrik sorunlarında bariz bir düzelme gözleniyordu. Bu durumun bir tedavi yöntemi olabileceğini düşünen Portekizli psikiyatrist Ladislas Meduna suni yolla epilepsi nöbeti oluşturmanın yollarını araştırmaya başladı ve 1934’te Metrazol adlı ilacı keşfetti. Gerçekten de hastalarda nöbetin ardından bariz bir iyileşme ortaya çıkıyordu. Ancak konvülsif tedavi (nöbet tedavisi) olarak anılmaya başlanan bu yeni yöntemin bazı yan etkileri vardı; nöbetin hemen öncesinde hastada şiddetli korku ve panik duygusu oluşuyor, nöbet esnasında da şiddetli kasılmalar sonucunda kemik kırıkları oluşabiliyordu. Bu istenmeyen etkiler doğal olarak yeni arayışlara yolaçtı.

    Köpeklerin kafalarına elektrik vermek suretiyle deneyler yapan İtalyan hekim Ugo Cerletti, rivayete göre bir gün et alırken domuzlara elektrik verildiğini, sonra da hayvanların adeta komaya girdiğini görmüştü. İtalyan doktorun amacı nöbetten önce anestezi sağlamaktı. Elektro-Konvülsif Terapi (EKT) ya da kısaca elektro-şok tedavisi işte böyle bir tesadüf sonucu doğdu. 1938’de Cerletti ve psikiyatrist arkadaşı Lucio Bini, EKT cihazını geliştirdi. İlk hastaları halüsinasyonları olan bir şizofrendi ve uygulamadan sonra hasta bariz bir iyileşme göstermişti. 

    1940’lardan itibaren EKT bütün psikiyatri kliniklerine girdi. Fakat yasal sorunlar ve hasta protestoları bu yöntemin uygulanmasını sınırladı. Buna ek olarak, şizofreni tedavisinde EKT’nin anlamlı pozitif klinik etkisini gösteren kanıtlar yetersizdi. Bütün bunlara rağmen ve keşfinden 80 yıl sonra bile ilaç tedavisine dirençli ağır depresyonlarda, kimi bipolar bozukluk ve özellikle katatonik tipteki şizofreni vakalarında en etkili hatta yegane tedavi seçeneği hâlâ EKT’dir ve etki mekanizması halen tam olarak bilinmemektedir.  

    Azı karar, çoğu zarar Elektroşok ya da EKT bugün de kimi psikiyatrik hastalıkların tedavisinde kullanılıyor.

    Şizofreni ilaçları

    Bir hastalık olarak tanımlandıktan sonra uzun yıllar boyunca etkili bir şizofreni tedavisi bulunamamıştı. EKT özellikle katatoni ve akut psikotik atak gibi bazı tiplerde etkiliydi. 1950’lerden önce, anlamlı bir etkisi olmadığı gibi ciddi yan etkileri de bulunan prefrontal lobotomi, barbitüratla uyku tedavisi, insülin koması gibi yöntemlere başvuruluyordu.  

    İnsülin komasında yüksek dozda insülin verilerek kan şekerinin düşürülmesi (hipoglisemi) sonucunda nöbet ve bilinç kaybı ortaya çıkıyordu. Bu şekilde bir dizi insülin şokunun hastaların psikotik belirtilerini azaltabileceği öne sürülürken, ciddi bir kalp krizi ve felç riski doğuyordu. Bir psikocerrahi yöntem olan prefrontal lobotomi sinir yollarının kesildiği bir işlemdi; böylece ajitasyon ve dürtüsel davranış azalıyor, ancak bilişsel bozulma ortaya çıkıyordu. 

    Modern psikofarmakoloji bir rastlantı eseri başladı: 1949’de Fransız cerrah Henry-Marie Laborit, bazı ameliyatlarda ortaya çıkan ve çok ciddi bir komplikasyon olan “dolaşım şoku” için tedavi arıyor ve “promethazine” adında yeni bir ilacı test ediyordu. Bu araştırma esnasında ilacın ikincil özelliklerinin uyuşukluk, acının azalması ve öfori duyguları olduğunu keşfeden Laborit, bu etkilere dair gözlemlerini yayımladı. 

    Fransız ilaç şirketi Rhone-Poulenc’in laboratuarlarında Promethazine’in formülü değiştirildi ve sonuçta Aralık 1951’de ilk etkili antipsikotik ilaç, Klorpromazine ortaya çıktı. 1952’de iki Fransız psikiyatrist Jean Delay ve Paul Deniker, Paris Sainte-Anne Hastanesi’nde klinik araştırma yaptılar; ilacın daha önce yaygın olarak kullanılan sakinleştiricilerden tamamen farklı bir etkisinin olduğunu gördüler. 38 hastanın bulguları gerilemiş, ajitasyonları ve halüsinasyonları azalmıştı. Bu sonuç çok anlamlıydı; hastalar artık evlerinde de bakılabilecekti. 

    Kasım 1952’de reçetelere yazılmaya başlanan ve günümüzde halen kullanılan Klorpromazine, hezeyanlar ve halüsinasyonlar gibi şizofreni semptomlarını hafifletebilen antipsikotik ilaçların ilkidir. İlaç tedavisi alan hastaların tedavi edilmemiş hastalara kıyasla hastanede daha az kaldıkları, daha az akut atak geçirdikleri ve yaşam beklentilerinin uzadığı gösterildi. Semptomları kontrol etmede iyi olsalar da Klorpromazine ve Haloperidol gibi ilk nesil antipsikotikler problemsiz değildi. Bunların, Parkinson hastalarınınkini andıran kol ve bacak titremelerine yol açma gibi yan etkileri vardı. 1980’lerde tanıtılan ve öncekilerden daha az yan etkiye sahip yeni nesil antipsikotikler daha etkili olacaklardı. 

    Hastaneler boşalıyor

    Yeni antipsikotik ilaçların gelişmesiyle birlikte, ABD’de 1950’lerden başlayarak klinik bakımın hastanelerden eve doğru kaydırılması hareketi başladı. Modern bilimsel gelişmeler, hastaların hastane dışında yaşamalarını sağlayabiliyordu. Ayrıca hastanede bakımın yüksek maliyetine bağlı finansal baskılar vardı. Hasta ve hasta yakınları da daha insancıl ve daha az kısıtlayıcı ortamları talep ediyordu.

    Kronik ve tedaviye dirençli hastalar için kısa süreli genel psikiyatri birimleri, günlük tedavi programları, sosyal ve mesleki rehabilitasyon hizmetleri gibi çeşitli hizmetler geliştirildi. 

    1971’de sağlık sisteminde radikal bir reforma giden İtalya’da, ruh sağlığına ayrılan bütçenin % 94’ü toplum odaklı merkezlerin kurulmasına ve sosyal hizmetlere ayrılmış; büyük akıl hastanelerinin kapatılması ve hastaların toplum içinde tedavi edilmesi planlanmıştı. Örneğin 1200 hastası olan Trieste Akıl Hastanesi 1974’te kilitli kapılarını açmış, hastaların diledikleri zaman çıkmalarına izin verilmişti. Geçmişte görevliler dışında hastaneden dışarı çıkabilen tek canlı, çamaşırhanedeki kirli çamaşırları taşıyan attı. Hastane yıkıldıktan sonra girişine özgürlük ve toplumla bütünleşmenin sembolü olarak 2.5 metre yüksekliğinde ahşaptan mavi bir at yapıldı. 

    Bugün şizofreni tedavisinin temelini ilaçlar oluşturur. Tedavi genellikle bir danışman psikiyatrist ve bir ekip tarafından sağlanır. Destekleyici psikoterapi, farmako-terapiye yardımcı olarak kabul edilir. Bilişsel davranışçı terapi, sosyal beceri eğitimi desteklenmiş, istihdam ve aile müdahalesi programları geliştirilmiştir. Şizofreni hastalarında tek başına ilaçların yetersiz olduğu kabul edilmekte ve uzun vadede daha iyi sonuçlar elde edebilmek için psiko-farmakolojik tedavi ile kombine psiko-sosyal yaklaşım benimsenmektedir. 

    Modern tedaviler sonucunda, şizofreni ile yaşayan çoğu insan için klinik sonuçlar geçmiş zamanlara göre çok daha tatmin edicidir elbette. Günümüzde şizofreni atağı yaşayanların yaklaşık % 25’i tamamen iyileşmekte, % 25’i ilaç tedavisiyle büyük oranda düzelmekte, % 25’lik bir kısmı iyileşme kaydetmekle birlikte önemli kalıntı semptomları göstermektedir. Şizofreni hastalarının % 15’i yaşamlarının geri kalanında sürekli bakıma ihtiyaç duyarken, % 10’u ise maalesef hayatlarına son vermektedir.

    TÜRKİYE COĞRAFYASINDA ŞİZOFRENİ

    Müzikle tedaviden teşhire tımarhaneden bîmarhaneye

    “Dünya bir tımarhanedür ve halayık anın içinde delüler gibidür (Teskiret-ül Evliya-1341)”

    Akıl hastası bir ‘meczûb’tu; yani Allah katına “cezbedilmiş” hasta kabul edilirdi. Bunlara “mecnun”, “şeydâ”, “dîvâne” denilebilir fakat deli demekten kaçınılırdı. Osmanlı dünyasındaki tedavi yöntemleri 1873’te Toptaşı Dârüşşifası’nın kuruluşuyla bilimsel bir kimlik kazanmaya başladı.

    Selçuklular döneminde 1204’te Kayseri’de açılan ve 1890’a kadar hizmet veren Gevher Nesibe Hatun Şifâhânesi’nde, akıl hastalarının kaldığı 18 odalık bölümde, odacıkların içindeki su ve müzik sesi eşliğinde telkinler yapılarak hastalar tedavi edilirdi. Osmanlı Devleti, diğer hastalıklar gibi akıl hastalıklarına özel dârüşşifâ kurma geleneğini Selçuklulardan aldı. Böyle hastaların kabul ve tedavi edildiği dârüşşifalara, bîmarhane dendi. 15. yüzyıl sonlarında 2. Bayezid’in Edirne Dârüşşifâsı, 16. asır başlarında Hürrem Haseki-Sultan’ın Mimar Sinan’a yaptırdığı Haseki Dârüşşifâsı, bimarhane bölümleriyle ün yapmışlardı. 

    Akıl hastası bir ‘meczûb’tu; yani Allah katına “cezbedilmiş” hasta kabul edilirdi. Bunlara “mecnûn”, “şeydâ”, “dîvâne” denilebilir fakat deli demekten kaçınılırdı. Osmanlı döneminde “ateh-i kable’l-mîâd” (vadesinden önce bunama) diye tanımlanan şizofrenide; ilaç, istirahat, özel gıdalar ve musiki tedavi araçlarından bazılarıydı.

    Toptaşı Bimarhanesi Hasta anlamındaki Farsça “mimar” kelimesinden gelen bimarhane, daha sonra yalnızca akıl hastaneleri için kullanılmaya başlanmış. Fotoğraf, 1873-1927 arasında faaliyet gösteren Toptaşı Bimarhanesi’nden…

    Evliya Çelebi (Seyahatnâme 3. cilt s. 468-70) Edirne’de Sultan 2. Bayezid’in 1488’de mimar Hayreddin’e inşa ettirdiği külliyenin dârüşşifa bölümünde müzikle tedavi uygulandığını yazar. 1640’ta burayı ziyaret eden Evliya Çelebi, ruh hastalarının burada müzikle nasıl tedavi edildiklerini anlatır: Dârüşşifanın hekimbaşı, hastalarına çeşitli makamlarda müzikler dinletmekte, kalp atışlarındaki değişime bakarak uygun melodiyi belirlemektedir. Çelebi’ye göre zihni açma ve hafıza ve güçlendirmede İsfahan; aşırı hareketli, heyecanlı hastaları sakinleştirmede Rehâvî; karamsar, durgun ve neşesiz hastalara da Kuçî makamı iyi gelmektedir!

    16. yüzyılda inşa edilen ve Osmanlı döneminin en büyük hastanesi olan Süleymaniye, 1870’li yıllarda ihmal edilmişti. Hastalar atlarla aynı ortamda tutulmuş, hatta Avrupa’da da görüldüğü gibi meraklı halka birer sirk hayvanı gibi izlettirilmişti. Tımarhane terimi, ruh hastalarının atların tımar edildiği yerlerde barındırılmalarından gelmektedir. 

    Osmanlı Devleti’nde modern psikiyatrinin ortaya çıkışı Tanzimat Dönemi’ndedir. 1857’de Sultan Abdülmecid döneminde Süleymaniye Dârüşşifası’na doktor olarak atanan İtalyan hekim Dr. Luigi Mongeri (1815-1882) hastanede köklü değişiklikler yapmış, Avrupa’daki olduğu gibi “deliler”i zincirden kurtarmıştır. 1860’da hastanenin başhekimi olan Mongeri, Sultan Abdülaziz döneminde, 1873’te Toptaşı Dârüşşifası’nın başına getirilir (1873).

    Müzik ve tedavi Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde psikiyatrik hastalıkların müzikle tedavi edildiği görülürken, bu yöntem daha sonra terkedildi. 20. yüzyıl başlarında Toptaşı Bimarhanesi’nde gramofon eşliğinde oynayan hastaların fotoğrafının ise mizansen olduğu anlaşılıyor.

    Osmanlı Devleti’nde modern psikiyatrinin kurucusu olan Dr. Mongeri, ruh sağlığı alanında ilk yasal metni (Bîmarhaneler Nizamnâmesi) hazırlamıştır. 15 Mart 1876 tarihinde yürürlüğe giren bu nizamnâme, ruhsat, idari işleyiş işlemlerini; hasta giriş-çıkış-kayıt prosedürlerini ve tedavi süreçlerini düzenleyen 22 maddeden oluşur.

    Hastaların iyi şartlar altında tedavi edilebilmesi için çalışan Dr. Luigi Mongeri’ye Osmanlı İmparatorluğu nişanı verilmiş; İtalya Krallığı da kendisini San Maurizio ve Lazzaro Şövalye Nişanı vererek ödüllendirmiştir.

    1873’te yılında Süleymaniye Dârüşşifası’nda kalabalık ve elverişsiz koşullar nedeniyle salgınlar çıkınca, bîmarhane Üsküdar’daki Atik Valide Külliyesi’ne nakledilerek Toptaşı Bîmarhanesi kuruldu. Zamanla hasta yoğunluğu üzerine burası da yetersiz hale gelince, Başhekim Mazhar Osman (1884-1951) Bakırköy’deki Reşadiye Kışlası’nın bulunduğu araziyi hükümetten talep etti. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün onayıyla 1924’te başlayan taşınma süreci 15 Haziran 1927’de tamamlandı. Toptaşı Bîmarhanesi yeni binasında İstanbul Emraz-ı Akliye ve Asabiye Hastanesi adıyla hizmet vermeye devam etti. 

  • El etek öpmek âdeti 19. yüzyıla kadar sürdü

    El etek öpmek âdeti 19. yüzyıla kadar sürdü

    Türk-Osmanlı kültüründe yaşça, ilimce ya da yetki bakımından büyüklere gösterilen saygının ifadesi: el ve etek öpme, önünü ilikleme ve hatta ayağa kapanmadır. Kimilerine göre kibir ve dalkavukluktan ötürü küçük birer secde sayılmış, bazen de âdetlerin bir gereği olarak görülmüş, son dönemlerde ise iyice eleştirilmiş ve kaybolmuştur. 

    El etek öpmek deyimi, sözlükte “yaltaklanmak” ve “bir işi yaptırmak için çokça yalvarmak” anlamına geliyor. El etek tutmak ise “bir büyüğe bağlanma, dervişlik yoluna girme”, diğer bir deyişle bir başka kişiliğin üstünlüğünü tercih etme. El ve etek, eski hiyerarşik Türk toplumunun ve yöneticiliğinin değişmez sembolleriydi; saygı ve bağlılık bunların öpülmesiyle gösterilirdi.

    Osmanlıların takip ettikleri inanç sistemi, ana-babanın ya da dindarlığına, ilmine, yaşına hürmeten başkalarının elini öpmeyi caiz buluyordu. Tirmizî’ye göre el ve baş öpmek Peygamber’e gösterilen tazimlerdendi. Malikî yorumlayıcılar ana-baba ve din büyükleri dışındakilerin elini öpmeyi “küçük secde” saydılar; eli öpülenin kibrine, öpenin dünyevi beklentilerine dikkati çektiler. Yöneticilerin önünde yer öpmek ve secde etmek, putperest ibadetlerine benzetildiğinden harama yakın mekruh (sakıncalı) derecesindeydi. 

    Devlet büyüklerinin el ve eteğini öpmek “örf ü âdât”tandı. Fatih Sultan Mehmed, kanunnamesinde bayram ve merasim günleri elini kimlerin öpüp kimlerin öpemeyeceğini belirlemişti: “Hocama, şeyhülislama, vüzera ve kazaskerlere kendim kalkarım; çavuşlar, alay beyleri, altmış akçalı kadılar, yirmi akçalı müderrisler… elimi öperler”. Kanunnamede yer alan bu bilgilere ilaveten minyatürlerde solakların etek öptüklerini ve bunun biçimini görürüz. Âşıkpaşazâde, Trabzon fethine giden Fatih’in, elini öpmek isteyen Candaroğlu İsmail Bey’e “Siz bizim büyük kardeşimizsiniz, reva mıdır ki elimi öpesiniz” dediğini yazar. Aynı kaynakta Memlûk sultanının huzuruna çıkan Fatih’in elçisi diz çöküp mektup sunduğu hâlde “yer öp” talebine karşı çıkmış ve “size sultanımın selamını getirdim, yer öpmeye gelmedim” demiştir.

    19. yüzyılda işler değişir: Namık Kemal yüzyılın ikinci yarısında Hürriyet gazetesinde “Kimin eteğini öptünüz de ağzınız lezzet buldu” diye başlayan sert bir eleştiri yazar. Kâzım Karabekir Paşa hatıralarında, mektepli subayların etek ve saçak öpme âdetlerinden duydukları rahatsızlığı dile getirir. Gel zaman git zaman, el etek öpme ritüelinin kendisi kaybolur; gelgelelim nakkaşın nakşında, dalkavuğun ruhunda izi baki kalır.

    Önünü iliklemek…

    1720 Okmeydanı şenliklerinde Sadrazam Nevşehirli Damad İbrahim Paşa, emekli vezir Hacı Mehmed Paşa’nın tazimini kabul ediyor. Eski vezir her ne kadar yaşı sebebiyle el etek öpmemiş ve sadrazam ona olan saygısından ötürü oturduğu yerden ayağa kalkmış ise de tavrında bir el etek öpme hâli var: Yaşlı gövdesi hafifçe öne eğik, elleri günlük giyimlerinin bir parçası olan kaftanının önünü kapatıyor. Hacı’nın bu hâline bakılırsa saygı/tazim gereği önünü iliklemek düğmeli ceketlerle ortaya çıkan bir refleks değil, belki daha eski (Vehbî Surnâmesi, res. Levnî, TSMK, A. 3593).

    Etek öptüren vezir 1566 Sigetvar seferinde Kanunî’nin yarım bıraktığı işi Veziriazam Sokollu Mehmed Paşa tamamlıyor; aldığı kelleleri sunan gazileri kabul ederken eteğini öptürüyor. Feridun Ahmed’in kaleme aldığı, Osman’ın resimlediği Nüzhetü’l-ahbâr’daki bu sahne Sokollu’nun öne çıkarıldığı parlak anlardan biri. Bu betime göre o, eteği öpülmeye layık büyük bir idareci görünümünde (TSMK, H. 1339).
    Tanzimin derecesi Hünernâme’nin 1584’te yazılan bu ilk cildinde pek çok padişahın etek öptürme sahnelerini görürüz. Burada da Yavuz Sultan Selim, canını korumakla görevli bir solak yeniçeri askerine eteğini öptürüyor. Diz çöküp başını yere iyice yaklaştıran askerin pozisyonu tam bir “küçük secde” hâli. Bir önceki minyatürde veziriazamın eteği daha dize yakın bir yerden öpülürken, burada padişahın eteğinin ayağına yakın bir yerden öpülmesi, hiyerarşi gözetir bir dikkate işaret sayılabilir (Hünernâme I, Seyyid Lokman, res. Osman. TSMK, H. 1523).
    Hoca’nın eli Divan şairlerini anlatan Âşık Çelebi’nin Meşâirü’ş-şuarâ’sında Mahvî mahlaslı yaşlı şair, bilinmeyen bir nakkaş tarafından öğrencilerine elini öptürürken betimlenmiş. Metin, figürün duygu durumundan bizi haberdar etmiyorsa da, görünen o ki hoca hâlinden memnun ve büyük öğrencisinin okşayıcı takdimiyle gururlu (Millet Ktp., Ali Emîrî, Tarih, 772).
    Tevazu Babür Şah, Taşkent yakınlarında Ahmed Şah’la buluşur ve Ahmed, Babür’ün ayaklarına kapanmak istese de Babür buna izin vermez (Babürnâme, 16. Yüzyıl, Paris Guimet Müzesi).
  • Diktatörü, patronu, polisi hepsi gitmeli, hepsi!

    Diktatörü, patronu, polisi hepsi gitmeli, hepsi!

    Lübnan’dan Şili’ye, Hong Kong’dan İran’a dünyanın dört bir yanında eşzamanlı sokak hareketleri yükselişte… Toplu ulaşıma zam ya da whatsApp’a vergi gibi küçük kıvılcımlarla başlayan hareketlerin radikalleşmesinin kökeninde toplumsal eşitsizlikler, yoksulluk ve yaşam koşullarının tahammül sınırlarını zorlaması gibi nedenler var. Ülke ülke yakın tarih ve gündem analizi.

    Arap Baharı, Occupy, M 15, Gezi adlarını alan dalganın anlam ve önemi üzerine tartışmalar henüz tükenmemişken, dünyanın dörtbir yanında muhalefet hareketleri farklı taleplerle bir defa daha eşzamanlı sokağa döküldü. 

    Kapanmayan şemsiyeleriyle Hong Kong, dünyanın yeni devi Çin’in teşhir edildiği bir gösteriler manzumesiyle daha önceki dalgada rastlanmayan bir boyut ekledi haritaya. 30 yıl önce Tiananmen Meydanı’nda kanla bastırılan özgürlük talebi yeniden boy göstermiş gibi… Arap Baharı’nı kazasız belasız atlatan Cezayir, 22 Şubat’tan bu yana sokakta. Boyu-posu küçük olsa da milletler ve mezheplerdeki çeşitlilik açısından dünyanın sayılı ülkeleri arasında olan Lübnan’da bütün bu bölünmüşlüğü aşan sokak hareketi, hükümeti istifaya zorlayabiliyor. İran’da nüfusun 60 milyonu yoksulluk sınırındayken hükümetin bölgede nüfuz sahibi olabilmek adına devlet bütçesinde yarıklar açmasına yönelik tepkiler, İslâm Cumhuriyeti’nin meşruiyetini sorgulamaya vardı. Ülke ya da toplum statüsü tartışılan Irak’ta ise 100’ü aşkın göstericinin hayatını kaybetmesinin ardından bile sokak hareketi devam ediyor. 

    1 milyon Hong Konglu Çin’e karşı ayakta Hong Kong’daki gösteriler, Haziran ayında suç işlediklerinden şüphelenilen kişilerin Çin’e iadesine imkan veren tartışmalı yasa tasarısı nedeniyle başladı. “İki sistem, tek devlet” ilkesiyle yönetilen yarı özerk Hong Kong’da yaşayan 1 milyon kişi bu yasa tasarısını protesto için sokağa döküldü.

    Latin Amerika’ya gelince… Ekvador’da dağdan inen yerliler kenti işgal ediyor. Şili’de nice ölümlerden sonra bile sokak çatışmaları dinmiyor; hükümet geri çekilmesine rağmen talepler sürüyor. Bolivya’da ABD’nin desteği ile genelkurmay nezaretinde bir darbe gerçekleşti. Seçim anketlerinde açık ara önde iken uydurma gerekçelerle hapse atılıp seçime girme imkanı elinden alınan eski başkan Lula’nın hapisten çıkması ise Brezilya’da yeni hareketliliklere yol açabilir. 

    Bir önceki protestolardan farklı olarak Güney’de, yani yoksul ülkelerde uygulanan politikalar sorgulanıyor; sandık için verilen sözlerin akıbeti sokakta soruluyor. Güney’de talepler içinde yoksulluğa çözüm, Hong Kong ve Katalonya gibi yerlerde ise demokrasi öne çıkıyor. Başlangıçta toplu ulaşıma, akaryakıta zam ya da whatsApp’a vergi gibi çok basit nedenlerle tetiklenen hareketlerin aniden radikalleşmesinin kökeninde toplumsal eşitsizlikler, yoksulluk, yaşam koşullarının tahammül sınırlarını zorlaması var. 2010-11 Arap devrimleri, 2011’deki Şili öğrenci hareketi, 2014’te Hong Kong’da başlayan şemsiye hareketi, 2018’de Nikaragua ve İran’daki gösterilerden sonra yeni bir dalga mı bu?

    Haiti’de otomatik silah su tabancasına karşı Haiti’de Şubat ayında başlayan gösterilerde talep: Devlet Başkanı Moise’nin istifası, zamların geri çekilmesi ve yolsuzlukların cezasız kalmaması. 9 kişinin hayatını kaybettiği protestolarda, otomatik silahlı askerlerin karşısında su tabancalı siviller de vardı.

    Ulusal bağlamlarda tetikleyici neden özgül olmakla birlikte, kısa zamanda her bir hareket iktidarın ve yolsuzluğun reddine doğru daha geniş bir eleştiriye vardı. Ekvador ve Haiti gibi ülkelerde yerel seçkinlerin ve uluslararası finans kurumlarının hızla gösterilerin hedefi haline gelmesi buna işaret ediyor. Göstericilerin moral gücü alabildiğine yüksek. Zamlara ya da kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesine karşı barışçıl taleplerle yürütülen bir mücadele karşısında bir isyanı bastırırcasına sert tedbirlere başvurulması, mevcut yönetimlerin meşruiyetinin sorgulanmasına da yol açıyor. 

    Henüz elimizde bu gösterilere kimlerin katıldığıyla ilgili sosyolojik araştırmalar bulunmasa da fotoğraflardan kentli gençlerin yüksek katılım gösterdiği rahatlıkla seçiliyor. Bir önceki dalgada öne çıkan kadınlar, bu sefer daha da belirgin bir şekilde görünür hale geldi. Bu da eylem tarzlarının yenilenmesine katkıda bulunuyor. Sudan gibi bir ülkede kadınların devrimin sesi olması tek başına yeterince önemli. Yine bir önceki dalgadaki gibi bu gösterilerin de siyasal partilerle bağlantılı olmaması, taleplerin sistematize edilmesi, bir program olarak sunulması açısından zorluklar getirse de, alabildiğine yatay hareketlenmelere olanak vermekte.

    Siyasal İslâm’dan geriye ne kaldı?

    30 yıldır iktidarda olan soykırımcı başkan Ömer el Beşir’in devrildiği Sudan’dan başlayan ve Arap Baharı’nın ikinci dalgası olarak da adlandırılan hareketliliğin öncekinden önemli bir farkı, Müslüman Kardeşler başta olmak üzere çeşitli İslâmi hareketlerin “muhalefet” olarak inandırıcılığını yitirmesi. 2013’te iktidara gelen diktatör Sisi’ye karşı 20 Eylül’de Kahire’de başlayıp diğer kentlere yayılan gösterileri sert bir şekilde bastıran rejim kısa zamanda 3 bin kişiyi tutukladı. Mısır başkanı Mursi’nin idam edilmesinin ardından göreve gelen darbeci Sisi’nin protesto edildiği gösterilerde, Mursi döneminin de geniş kitlelerce hayırla yâd edilmemesinin bir sonucu olarak bu idamın gündemden düşmesi dikkati çekiciydi. Bu dönemde devletin silah alımını aksatmazken, paranın değerinin yüzde 50 düşmüş olması; zaruri ihtiyaç maddelerine devlet katkısının kaldırılması ve Uluslararası Para Fonu’ndan 2016’da alınan kredi için kemerlerin iyice sıkılması protestoların ana mevzularındandı.

    Tunus’da 13 Ekim’deki ikinci turda, siyasal İslâm’ın da dahil olduğu muhalefetin karşısında, bağımsız aday Kays Said’in yüzde 70 oyla başkan seçilmesinde kayırmacılık ve yolsuzluğa karşı söylemleri etkili oldu. 2011’de Müslüman Kardeşler, tarihinde ilk kez iktidarda yürütme gücüne sahip oldu ve o zamana kadarki adalet ve özgürlük vaatlerini gerçekleştirmek bir yana halkın gündelik sorunlarını bile iyileştiremedi. Libya, Suriye ve Yemen’de Sünni, Irak’ta Şii yönetimler halkın tepki duyduğu uygulamalara imza attı. 

    Hareketlerin özgül çıkış noktalarıyla birlikte ortak noktalarını da görebilmek için İran, Lübnan, Cezayir, Irak, Şili, Ekvador ve Bolivya’yı mercek altına aldık.

    İRAN

    Merg Ber-Kârger, Dürûd Ber-Sitemger – İşçiye Ölüm, Yaşasın Diktatör

    15 Kasım gecesi petrole yüzde 300 zam yapılmasıyla İran’nın 21 kentinde başlayan gösteriler, kısa sürede İslâm Cumhuriyeti’nin meşruiyetini de sorgulayan siyasal bir yöneliş kazandı. Rejimin cevabı ise protestocuları hakiki kurşun kullanarak şiddetle bastırmak oldu. Zaten devletin denetimi altındaki internet anında kesilerek ülkenin dünyayla ilişkisi koparıldı ve böylece sosyal medya üzerinden paylaşılacak görüntülerle, baskının boyutlarının dünyaya duyurulmasının önüne geçildi. Basınçlı su, gaz ve hakiki mermi sonucu ölenlerin sayısı hakkında kesin bir bilgi olmasa da 100-300 arasında değişen rakamlar veriliyor. Gösterilerin ilk gününde rejimin aktardığı rakama göre 1000 kişi tutuklandı. Uluslararası Af Örgütü başta barışçıl bir şekilde süren gösterilerde çıkan taş atma, bazı bankalara zarar verme ve yangın gibi olayların güvenlik güçlerinin baskısına tepki olarak gerçekleştiğini söylüyor. Rejim ise başta ABD olmak üzere dış güçleri olaylardan sorumlu tutuyor.

    İran Riyali geçen yılki değerinin üçte ikisini kaybetti. Son iki yılın enflasyon oranları yüzde 31 ve yüzde 37; Uluslararası Para Fonu’na göre geçen yıl millî gelirde yüzde 4.8 düşüş yaşanırken, bu yıl bu oran yüzde 9.5’e ulaşacak. Hâl böyleyken rejimin yoksullara yardım etme bahanesiyle benzine zam yapması halkı ayaklandırdı. Özellikle son yıllarda Amerikan yaptırımlarının yanısıra rejimin de “ideolojik” saplantısıyla Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen başta olmak üzere bölgede nüfuz sahibi olmak için yürütülen çalışmalar, devlet bütçesinde derin yarıklar açmış durumda. Irak’ta göstericiler “İran dışarı” derken İran’daki kimi göstericiler de “Gazze hayır, Lübnan hayır” demekte. Jeopolitik güç gösterilerinin getirdiği yükün yanısıra son yıllarda orta sınıfı neredeyse yokeden, yönetici kastın ise semirmesine yol açan politikaların sonucu olarak yoksullar umutsuz. Demokrasinin olmadığı ülkede sandıktan da beklenti olmadığı için genç nüfus kendini ancak sokakta ifade edebiliyor. 

    İran dünyadan koptu birbirine bağlandı 15 Kasım günü başlayan eylemlerin ardından
    İran hükümeti ülkenin internet bağlantısını kesti. Yaklaşık beş gün süren protestoları öncekilerden ayıran, geleneksel olarak hükümete yakın sayılan şehirlerde yaşayanların da sokağa çıkmasıydı (üstte). Eylemlerde özellikle bankalar ateşe verildi (altta).

    İran, doğalgaz ve petrol gelirlerinde dünyada ilk dört ülke içinde yer alırken bu zenginliğin bölgesel nüfuz uğruna harcanması, ekonomik resesyona ise “ideolojik” yanıtlar verilmesi bir sonuç üretmiyor. Yaptırımlar nedeniyle devlet gelirlerinin neredeyse yarısını oluşturan petrol ihracatında, 2.2 milyondan 600 bin varile varan dramatik bir düşüş yaşandı. Yüzde 75’i 40 yaş altında olan 83 milyonluk İran halkı, artan işsizlik ve pahalılık karşısında umutsuz. Bu nüfusun 60 milyonu, yoksulluk sınırında! Ruhani’nin olayların arkasında ABD ve İsrail’in bulunduğu iddiası karşısında sokaktaki insan vatandaşlık haklarını savunmak zorunda hissediyor. 

    Beş günlük protestoların ardından İran’da şimdilik sükunet sağlanmış gibi görünüyor. Ne var ki bedeli ağır oldu. 

    LÜBNAN

    Küllün Ya’nı Küllün – Hepsi Yani Hepsi!

    Lübnan, Fransız ve İngiliz emperyalistlerinin bölgeyi paylaşma döneminde Arap milliyetçiliği ile Lübnan Hıristiyan milliyetçiliği arasında çıkan uzlaşmazlıklardan İsrail işgaline, tarihi boyunca siyasal krizlere, iç ve bölgesel savaşlara sahne olmuş bir ülke. Cumhurbaşkanından başbakanına her mevkinin ülkedeki 18 cemaatten birine hasredildiği siyasal sistem bir parçalı bohça manzarası sunuyor. 

    Göstericilerden birinin deyişiyle “Lübnan’da tek bir cemaat var, o da ezilenlerin cemaati” diye açıklanabilecek son gösteriler ise ülke tarihindeki bütün bölünmüşlüklerin üstüne çıkmış gibi görünüyor. Cemaat yöneticileri durumdan istifade ederken herhangi bir mezhepsel veya etnik çözümün imkansız olması, siyasal sistemi bloke etmiş halde. Siyasilerin hepsini karşısına alan hareket, Gilbert Achcar’ın Arap Baharı’yla ilgili kitabına da adını veren ünlü slogan “Halk istiyor”a (Halk rejimin değişmesini istiyor) yeniden güncellik kazandırmış durumda. 

    Hizbullah ve Emel gibi sosyal görevler de üstlenen din temelli gruplar, geçen dönemde siyasal sisteme entegre olup sokaktaki bağımsız ve güdümsüz hareketten rahatsız olmaya başladı. Libya, Bahreyn, Mısır ve Suriye deneyimlerinden dersler çıkarmış gibi görünen sokak, “tapınak tacirleri ve savaş beylerinin” ittifakı üzerine kurulu siyasal sistemi kökünden sarsmakta. Trablus ve Beyrut sokaklarında “devrim” sözcüğü kitlesel olarak organize yolsuzluğa karşı en çok kullanılan sloganlardan biri olarak öne çıkıyor. Talepler kimi zaman ulusal sınırların dışına da taşıyor. Örneğin Lübnanlı komünist bir militan olan ve 35 yıldır Fransız zindanlarında yatan Georges Abdallah’ın serbest bırakılması, Filistin davası gibi konular da gösterilerde yerini alıyor. Polis ve ordu, olağan görevlerinin dışında aşırı bir sertlik göstermedi.

    WhatsApp’tan patladı Lübnan’ı salladı Hükümet, ekonomik kriz karşısında vergi zamlarına 6 dolarlık WhatsApp vergisini de ekleyince Lübnan, son 10 yılın en büyük eylemlerine sahne oldu (üstte). Başbakan Hariri’yi istifaya zorlayan Lübnanlılar, şişme bir havuzdan bayrak sallamak gibi ilginç protestolara da imza attılar (altta).

    Sokak gösterilerinin yükselişi, toplumsal ve ekonomik taleplerle jeopolitik kaygılar arasındaki dengeyi iyice bozdu. Örneğin Hizbullah lideri Nasrallah, karışıklıkların Suudi Arabistan, ABD ve İsrail üçlüsüne yaramaması için gösterilere cepheden karşı çıkamazken, bir yandan da taraftarlarına gösterilere katılmamalarını tavsiye etti. Brezilya ve Güney Afrika ile birlikte eşitsizliğin en yüksek olduğu ülkelerden Lübnan’da en zengin yüzde 2’nin geliri en yoksul yüzde 60’ınkiyle eşit. Saydamlık konusunda ise Lübnan, 180 ülke arasında 138. sırada.

    20 Ekim’de başlayan olaylardan dört gün sonra Başbakan zamları geri almakla kalmadı, bir takım iyileştirme vaatlerinde de bulundu. Ne de olsa erken bir seçime giderek halk hareketinin baskısından kurtulmak istiyordu. Ancak manevra alanı kalmamıştı. Suudi Arabistan’ın müttefiki Hariri, babasını öldürdüğünü iddia ettiği İran yanlısı Hizbullah’ın ağırlıkta olduğu bir hükümet kurmak zorunda kalmıştı. Zaten istikrarsız bir zeminde kıvranıyordu. 

    Lübnan, Cezayir ile birlikte 2011’deki Arap Baharı’nı es geçmiş sayılır. Ancak şimdi bu bahara yeni bir soluk üfleniyor.  

    CEZAYİR

    Yetnehav Gâ’ – Hepsi Gitmeli

    1 Kasım’da Cezayir’in kurtuluşunun 65. yılı kutlanırken, 22 Şubat’tan bu yana sokakları dolduran insanlar Cezayir tarihinde ilk kez ulusal kurtuluşlarına bir içerik kazandırmaya çalışıyorlardı. Herkes bir ağızdan “Halk bağımsızlık istiyor” diye slogan atıyor, Cezayir devriminin altı mimarının çehrelerinin basılı olduğu pankartlar taşıyorlardı. 

    Cezayir’de kanlı 90’lı yıllarda Ulusal Kurtuluş Cephesi kalıntılarıyla İslâmi Selamet Cephesi arasındaki savaşın ve sivil katliamlarının bıraktığı acı izler, her iki cephenin de meşruiyet kaybetmesine neden oldu. Cuma gösterilerinde İslâmi renk kaybolmuş gibi görünüyor. Ancak güvenlik güçleri 70’li yıllardaki gibi evleri bastı, insanları ailelerinin ve avukatlarının bilmediği yerlere götürdü. Rejimin başındaki General Ahmed Gaid Salah, hareketi doğrudan bastırmak yerine, pek ortalıkta gözükmeden seçici bir baskı uyguladı. Cumhuriyetin kurucusu kabul edilen ordu ile göstericiler arasında müzakerelerin sürmesi, sokağın herhangi bir kurumsal kimliğe sahip olmamasına rağmen ne kadar güçlü ve meşru olduğunu da gösteriyor. Öte yandan geçen ilkbaharda beşinci kez aday olan Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika, protestolar karşısında adaylığını geri çekti. Şimdi 12 Aralık’ta seçim yapılması için bastırıyor. 

    Devlet içinde devlet olan ordunun toplumdaki her türlü ağırlığına karşı çıkılırken sosyo-ekonomik reform talebi giderek radikalleşiyor. 1962’den beri yürürlükte olan askerî siyasal sistem, halkla karşı karşıya kalmış durumda. El Vatan gibi günlük gazetelerde göstericilerin en radikal görüşleri bile rahatlıkla yer bulabiliyor. Rejimin seçimi bastırmasına karşı olan sokak önce “Kurucu Meclis” istiyor.

    Cezayir’de 10 binler sokakta

    Cezayir’de Şubat’tan beri süren Cuma gösterilerinde İslâmi renk kaybolmuş gibi görünüyor. Cezayirliler, kronikleşen yolsuzluk ve işsizliğin simgesi olarak gördükleri Buteflika’nın 20 yıllık iktidarının artık bitmesi gerektiğini düşünüyor.

    IRAK

    Eş-şa’b Yürîdü Iskâte’n-Nizam – Halk Rejimin Düşmesini İstiyor

    Irak Kürdistan’ı ve Sünni bölgelerde sükunet var. Bağdat ve güneyde ise İslâmileştirme sürecine ve siyasal/toplumsal hayatın mezheplere göre düzenlenmesine karşı eşit yurttaşlık hakları için gösteriler sürüyor.  Ünlü slogan, “Halk rejimin düşmesini istiyor” Irak’ı da sarmış durumda. İşsizlik, yoksulluk, keyfe keder kamu hizmetleri karşısında sosyal adalet talebi öne çıkıyor. Mezhepsel, dinsel ve etnik temsil düzeyinde, her yöneticinin kendi grubunun çıkarlarını koruyup geniş kitlelerin gündelik sorunlarına bigane kalması eleştiri topluyor. Talepler içinde en önemlisi, tıpkı Lübnan’daki gibi rejimin bu cemaat yapılanmalarına karşı yurttaşlık temelinde yeniden inşa edilmesi. Uzaktan bakanlar için Şii bölgelerinde İran’ın nüfuzuna karşı gösterilerde açıkça “İran dışarı” sloganı atılması şaşırtıcı olabilir. ABD’nin 2003 Irak işgalinden bu yana Şii hareketini desteklemesi ve milisleri sayesinde, İran burada azımsanmayacak bir nüfuza sahip oldu.

    Ekim’in başında 100 olan ölü sayısı 250’ye varırken, yaralı sayısı 10 bine ulaştı. Bir yandan da merkezî hükümet 100 bin konut inşaı, işsiz gençlere konut yardımı gibi önlemler alacağını vaadediyor. Ancak artık özellikle gençler rejimden umudunu kesmiş durumda. Arap dünyasında devletlerin reforma yanaşmamaları, kentlerde yaşayan işsiz genç kitlesinin statükoya karşı hoşnutsuzluğunu eyleme dökmesine yol açıyor. Sokağa çıkanlar yurttaş olarak ciddiye alınmayı ve saygı görmeyi bekliyor. En temel hakların hiçe sayıldığı otoriter rejime “Yeter” derken, önceki dalgalardan farklı olarak eşitlik talebini de yükseltiyorlar.

    Iraklı öğrenciler, Divaniye’deki hükümet karşıtı gösteriler sırasında güvenlik güçleriyle “selfie” çekerken…

    ŞİLİ

    Que Se Vayan Todos – Hepsi Gitmeli

    Latin Amerika’nın en zengin ülkesi Şili, fiyatların Avrupa ayarında, maaşların ise kendi bölgesinin ilerisinde ama Avrupa’nın çok gerisinde olması nedeniyle her an patlamaya hazır. 13 Ekim’de, her gün 3 milyon kişinin kullandığı metro ücretlerine yapılan zam üzerine liseliler sokağa döküldü. Ardından 17 Ekim’de Metro Çalışanları Sendikası açıkça öğrencileri desteklediğini belirtti. 18 Ekim’de sosyal ağlar aracılığıyla yapılan çağrının arkasından geniş halk kitleleri sokağa döküldü. Polis ve ordunun koruduğu metro istasyonlarının 78’i yakıldı, süpermarketler yağmalandı. Durum kontrolden çıkmıştı.

    2017’de emeklilik için 1 milyon insanın katıldığı ve sendikaların desteklediği, “No+AFP” gibi eski protestolardan kalma pankartlar, lise öğrencilerinin tetiklediği hareket sırasında her sokak başında yeniden boy gösterdi. Bu hareket özel emeklilik fonu yöneticilerinin yolsuzluklarına karşı başlatılmıştı. Kimsenin cezalandırılmaması üzerine 21 Ekim’de genel grev ilan edildi. 8 Mart’ta 350 bin kişinin katıldığı bir gösteriyle Şili tarihinin ilk feminist grevini örgütleyen Feminist Koordinasyon da grev çağrısında bulundu. 

    25 Ekim’de ülke, tarihinin en büyük gösterilerine tanık oldu. 1.2 milyon insan başkanlık sarayına giden yolu ve meydanı doldurmuştu. Allende’nin portreleri ve askerî diktatörlüğün 1973’te öldürdüğü ünlü müzisyen Victor Jara’nın şarkıları her yerdeydi. Sokaklar korkunun ne olduğunu bilmeyen yeni bir kuşak tarafından işgal edilmişti. Santiago’nun mahallelerindeki “caceroleos” (tencere-tava konseri) ve büyük meydanların işgal edilmesi güvenlik güçlerini çaresiz bırakacaktı. Devlet sarayında (Moneda) toplanan hükümetin ilan ettiği olağanüstü hal askeri öne çıkarınca göstericilerin meşruiyeti daha da arttı. 30 yıllık dönemin en büyük sosyal ayaklanması, 20 Ekim’de başkanın sokaktakilerle savaşta olduğunu söylemesine yol açtı. Yolsuzlukların iyice itibarsızlaştırdığı yönetimin savaş ilanı, Şili toplumunun yapısal eşitsizliğine bir yanıt olmayacağı gibi ulaşım, sağlık, elektrik gibi kamu hizmetlerinin pahalılaşmasını da durduracak gibi değildi. Halkın kredi borçlarını ödemesinin imkansızlaşması ve toplumsal hakların eğretileşmesi, Şili gibi zengin bir ülkenin bile ikiye bölündüğünü göstermekte. 

    Şili tarihinin en büyük isyanı Şili’de metro ücretlerine yapılan zamdan patlak veren protestolar, ülke tarihinin en büyük isyanına dönüştü. 25 Ekim’de 1 milyonun üzerinde insan başkanlık sarayına giden yolu ve meydanı doldurdu (üstte). Latin Amerika’nın en demokratik ülkeleri arasında sayılan Şili’de, güvenlik güçleri şiddetin dozunu artırdıkça, göstericiler de kendilerini
    savunmak için lavaboyu kalkan yapmak gibi yaratıcı çözümlere başvuruyor (altta).

    Nüfusun yüzde 1’lik kısmının ülke zenginliğinin üçte birini elinde tuttuğu Şili’de ilk bakışta durum hiç de kötü gözükmeyebilir. 30 yıldır kesintisiz bir büyüme var; enflasyon düşük. Arjantin’de yoksulluk yüzde 35 iken burada yüzde 8. Öte yandan 14 milyon yetişkinin 11 milyonu borçlu. İnsanlar bu ekonomik büyümenin aslan payını kimlerin aldığını sorguluyor. 

    Olaylarla başa çıkamayacağını anlayan başkan, “Mesajı aldık: Neşeli ve barışçıl Şilililer daha adil ve daha dayanışmacı bir Şili istiyorlar” diyerek emekli maaşlarına yüzde 20 zam gibi bir dizi vaatte bulunmasına rağmen hareket durmadı. Sözde hakiki mermi kullanılmamasına rağmen doğrudan göstericilerin üzerine açılan ateşle ölenlerin sayısı 20’yi, gözlerini kaybedenlerin sayısı 250’yi aştı. 

    Sistemi kökten sorgulayanlar daha temelden önlemler alınmasını istiyor. İktidardakilerin gitmesi bile yeterli görülmüyor; nisbi temsille oluşturulacak gerçek bir Kurucu Meclis ile yurttaşların (yüzde 50+1 değil) üçte iki çoğunluğu ile yeni bir Anayasa yapılması talep eidliyor. 2.8 milyar dolarlık servetiyle Başkan Pinera’nın halk desteğinin yüzde 15’lerde olması, rejimin meşruiyetinin ne kadar tartışmalı olduğunu açıkça gösteriyor. 2017’deki başkanlık seçimine de katılım yarı yarıya olmuş ve Pinera seçimi ancak seçmenin dörtte birinin oyunu alarak kazanmıştı. 

    EKVADOR

    Ni Moreno No Correa – Ne Moreno Ne Correa

    İspanyolların Amerika’yı işgal etmesinden 527 yıl sonra ülkenin dört bir yanında barikatlar kuruldu, anayollar kesildi, on binlerce insan sokakları doldururken birçok vilayet binasının yanısıra parlamento binası da geçici olarak işgal edildi. Bir önceki reformcu başkan Rafael Correa’nın izinden gittiğini söyleyerek iktidara geçen Lenín Moreno, seçilmesinin sabahına kalmadan redd-i mirasta bulunup neoliberal politikaları yürürlüğe sokmuştu. Böylece yoksulluğun azaldığı (2007-2016 arasındaki Correa döneminde yoksulluk oranı yüzde 37’den yüzde 23’e düştü), borçların yeniden yapılandırıldığı, Julian Assange’a sığınma hakkı tanındığı bir dönemden sonra “yurttaşlık devrimi”nin kazanımlarının tersine çevrilmeye çalışıldığı yeni bir döneme geçildi. 

    Kredi vermek için IMF’nin şart koştuğu kemer sıkma politikalarına sıra gelince sendikalar, kadınlar, öğrenciler ve ülkenin toplumsal ve siyasal hayatında özel bir yeri olan yerliler, 3-12 Ekim arasında başkent Quito’yu fethettiler. Halk gıda, giyim, ilaç gibi ihtiyaçlar için kent dışından gelenlerle dayanışmada bulunuyor, kamyonlarla kente inen yerliler ve köylüler Arbolito Parkı’na ve üniversiteye yerleşiyordu.

    Sendikalarla yerliler elele Ekvador’da protestocular, IMF’nin kemer sıkma politikalarına son verilmesi için otoyollara barikatlar kurdu, parlamentoyu bastı, polisle çatıştı (üstte). Zamlardan en çok etkilenecek grup olacaklarını söyleyen yerli gruplar da yıllar sonra ilk defa sokağa çıktılar (altta).

    Ordu ve polis şiddetinin artması yeterli gelmeyince hükümet olağanüstü hal ilan etti. Ekvador Yerli Milletler Konfederasyonu da (CONAIE) misilleme yaparak kendi bulunduğu topraklarda olağanüstü hal ilan etti! Kendi izinleri olmadan topraklarına girecek olan polis ve askerlerin tutuklanacağını ilan ettiler. Gerçekten de 50 üniformalı, günlerce And Dağları’ndaki Chimborazo’da tutuldu. 

    Hükümet, Ekvador tarihinin en şiddetli önlemleriyle hareketi bastırmaya çalışıyordu. Barışçıl ancak kitlesel gösterilerde yaşanan çatışmalarda 8 kişi öldü, 1300 kişi yaralandı ve 1200 kişi tutuklandı. Buna rağmen geri çekilmeyen hareket karşısında hükümet 14 Ekim’de diyalog arayışına girdi ve nihayetinde ayaklanmaya neden olan kararnameyi geri çekti. Ekim ayaklanması 12 yıldan sonra yerli hareketinin yeniden sahneye çıktığını gösterdi. 

    BOLİVYA

    Resistencia, Resistancia – Direniş, Direniş

    Nüfusunun üçte biri yerlilerden oluşan Bolivya’da ilk kez bir yerli başkanın seçilmesi için 21. yüzyılı beklemek gerekti. Siyaset erbabı olmayan, sendikacılıktan gelen Evo Morales toplumsal hareketlerin desteğini alarak 14 yıldır başkanlık koltuğunda oturuyordu. Ancak anayasa artık yeniden seçilmesine izin vermiyordu. 2016’da yapılan bir referandumu da kaybetmesine rağmen idari yollarla bunu aşıp yeniden aday olduğunda toplumda genel bir hoşnutsuzluk oluştu. Halbuki Haiti’den sonra kıtanın en yoksul ülkesi olan Bolivya, bu 14 yılda ekonomik ve toplumsal olarak önemli gelişme kaydetmişti. Ortalıkta bir ekonomik sıkıntı yoktu.

    Bolivya’nın seçim sistemine göre bir aday, rakibiyle arasındaki farkı yüzde 10’a çıkardığında ikinci tura gerek kalmıyor. 20 Ekim’de yapılan seçimlerde Evo Morales 7 puan önde giderken, sayımda bir duraklama yaşandı. Birkaç gün sonra aradaki farkın 10.5 puan, yani tam da Morales’in ihtiyaç duyduğu kadar olduğu ilan edilince geçen 14 yılda mevkilerini ve nüfuzlarını kaybeden geleneksel kentli ve beyaz muhalefet, yani eski seçkinler, başkent La Paz ve Santa Cruz’da büyük gösterilere girişti. Evo Morales’in atamış olduğu genelkurmay başkanı istifa ettiğinde, muhalefet zaten Morales’in evini basıp yakmıştı bile. Morales, Meksika’ya sığınmak durumunda kaldı. Ancak 14 yıllık dönemde makroekonomik gelişmelerden nasiplenen Evo Morales taraftarları da sokağa dökülünce bu kez açılan ateşle insanlar ölmeye başladı.

    Tersine hareket: Bolivya Yerlilerin nüfusun önemli bir bölümünü oluşturduğu Bolivya’nın ilk yerli başkanı Morales, ağırlıklı olarak ülkenin nüfuzunu kaybeden beyaz, kentli seçkinleri tarafından protesto ediliyor (üstte). Evi, seçimlerde yolsuzluk yaptığı iddiasıyla yakıldı ve Morales, Meksika’ya sığındı.
  • Osmanlı Devleti’ni sarsan 3 ay: Yazıldı fermanlar/ ‘hal’edildi’ sultanlar/ katledildi Bakanlar

    Osmanlı Devleti’ni sarsan 3 ay: Yazıldı fermanlar/ ‘hal’edildi’ sultanlar/ katledildi Bakanlar

    Mehmed Hamdi Efendi’nin “İnşa’-i Dağarcık” adını verdiği günlüğü (mecmua), payitahtta yaşanan en krizli döneme (30 Mayıs-31 Ağustos 1876) ışık tutan ayrıntılı bilgiler içeriyor. Gerileme dönemindeki Osmanlı Devleti dışarıda büyük problemler yaşarken, önce Sultan Abdülaziz sonra Sultan 5. Murat “delirdikleri” gerekçesiyle tahttan indirilmiş; bunu da onların bizzat göreve getirdikleri nazır, komutan ve şeyhülislamlar gerçekleştirmişti! Çerkes Hasan namında bir subay-kabadayı ise Bakanlar Kurulu’nu basarak birçok paşa ve görevliyi öldürmüştü.

    Manşette bir idam

    Çerkes Hasan vakasını kapağına taşıyan Le Journal İllustré, öldürülen Hüseyin Avni Paşa (solda), Raşid Paşa (sağda) ve Çerkes Hasan’ın (ortada) portrelerine yer vermiş. Ayrıca Çerkes Hasan’ın idamını da tasvir etmiş.

    Mecmua sahibi özenle ciltlettiği defterini, Bâbıâli ‘rika’sıyla anılar, resmî-özel yazı örnekleri,  Rus Harbi belgeleri, notlar, hesaplar, derlemeler, manzumeler güfteler, müzik notaları, marşlar, ilaç tertipleri…  ile doldurmuş. Bu derli toplu, iyi korunmuş elyazması, bize yüzelli yıl önceki dünyamızdan haber ve bilgiler ulaştıran bir kaynak değerinde. 

    İşlek yazısıyla bu mecmuayı derleyip toplayan (tedvin eden) Mehmed Hamdi hakkında bilgi bulamadık. Sultan Abdülaziz ve 2. Abdülhamid dönemlerinde kalem denen sekreterliklerde metinler kuran, yöneticilere yakın bir kalem şefi olmalı. Elyazması mecmuasının ilk yaprağında “İnşa-ı Dağarcık” (örnek seçkiler dağarcığı)adı, sayfanın altına da imzası okunuyor.

    Mecmuanın içeriği, türlere ve konulara göre düzenlenmemiş. Örneğin, sadrazama yazılan bir bayram tebrikinin altına recüliyeti (erkeklik gücünü)artırıcı, bademli-fındıklı-fıstıklı bir “tertip” yazmakta sakınca görmemiş Mehmed Hamdi. “İstanbul’da Yedikule dahilinde kâin, mutasarrıfı olduğu Ayasofya-ı kübra vakfına merbut (bağlı)dükkan”a ait beratın Rumi 1290’da (1874) yenilendiğini ise mecmuanın 2. yaprağında açıklamış. Bu kayda bakarak köklü bir İstanbullu imiş diyebiliriz. 

    Büyük hakaret

    30 Mayıs 1876’da tahttan indirilen Abdülaziz, Çırağan Sarayı’na götürülmeden önce iki gün kaldığı Topkapı Sarayı’nda, kendisini “efendi” kıyafetine sokan iki mabeyincinin arasında…

    İzleyen yapraklarda, mektup ve belge örnekleri yani “inşa”lar var. Bu özgün metinlerden Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerini işaret eden, örneğin “Seraskerden Sadaret-i ‘uzmâya 12 Eylül 87 (25 Eylül 1871)tarihli tezkire veya Koca Mustafa Paşa Camii şerifinin “Ğunude-i refref-i zemin olan” yani çayır-çimen altında ölüm uykusuna çekilen Sünbül Sinan soyundan imamın yerine bir aday önermesi; kendisinin Bağdat vilayetine atanmasına aracılık eden kişiye yazdığı teşekkürname de saygın bir kişi olduğuna kanıt. Başka yapraklarda, Ramazan, bayram, sene-i cedide (yeni yıl) tebrikleri de var. 

    Buraya onun “İnşa-i Dağarcık”ından, 1876’daki taht değişikliklerine dair alıntıladığı iki hal’ fetvası ile “Çerkes Hasan Vak’ası” anlatısını aldık. 

    Tek kişilik ordu

    Çerkes Hasan tek başına bir vezir konağını basarak toplantı halindeki kabineden iki paşayı, ayrıca bir subayla iki ağayı öldürmüştü.

    Hal’ ve cülus oyunları, fetva darbeleri

    Tanzimat’ın saraya yakın genç vezirlerinden Mahmud Celaleddin Paşa (öl. 1899) Mir’at-ı Hakikat adlı anılarında, “Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi için yazılan fetvadaki gerekçe, şuurunun bozuk olmasıydı” der. Yerine geçen yeğeni 5. Murad’ın üç aylık saltanattan düşürülmesindeki fetvada da gerekçe cünunluk (delilik-cinnet) olduğundan, “Tanrı birine kuyu kazanı aynı kuyuya düşürür” hikmetini anımsatır. Paşa, bu fetva oyunlarının arkasındaki ihtirası da Midhat Paşa’nın yorumuyla saltanat naipliği (diktatörlük) taslayan Serasker Hüseyin Avni Paşa’ya yükler: “Onu da Çerkes Hasan öldürdü” der. 

    Mehmed Hamdi, “İnşa-i Dağarcık”ta anılan fetvalara yer vermiş. 1876’nın Mayıs-Haziran ve Ağustos aylarında yaşanan iki hal’ (tahttan indirme), iki cülus ve Çerkes Hasan suikastına tanıklık ettiği veya yakından izlediği, yazdıklarından anlaşılıyor. Hal’lerin ilkinde Sultan Abdülaziz, ikincisinde yeğeni ve ardılı 5. Murad “deli” denilerek tahttan indirilmiş, 2. Abdülhamid’in bahtı gülmüştü. Bir başka deyişle 1876’nın üç ayında Osmanlı hanedanı deli denen iki padişahın hal’i, ayrıca birinin gizemli ölümü ve iki de cülus yaşadı. Bunları gerçekleştiren “hal ve akd erkânı” veya “erkân-ı erbaa” (dört yetkin) denen kadro da, Sadrazam Mütercim Rüşdî, Şurayı Devlet Reisi Midhat, Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi olmuştur. İşin ilginç tarafı, bu fetva darbelerine karşın bu kişileri nazırlık, komutanlık, şeyhülislamlık makamlarında tutanlar da, yine bu kişilerin deli ilan ettikleri aynı padişahlar ve “vehimli” dedikleri 2. Abdülhamid olmuştur. Sürecin ilk günlerinde devrik Abdülaziz’in gizemli ölümüne koşut, Çerkes Hasan suikastında da Rüşdî ve Midhat Paşalar kurtulurken, dörtlünün güçlüsü Hüseyin Avni Paşa öldürülmüştü. 

    1876’nın 30 Mayıs-31 Ağustos arasında bu tragedya dizisi yaşanırken, Meşrutiyet’i ilan edelim-etmeyelim tartışmaları, uluslararası baskılar, talebe-i ulum kıyamı, Sırbistan ve Karadağ isyanları, eli kulağında 93 Harbi (1877-78 Savaşı), seferberlik telaşı ve daha nice başka sorun Osmanlı dünyasını buhrana boğmuştu. Bu ortamda tahtan indirmelerin sağlık raporlarına gerek duyulmaksızın şeyhülislâmın iki satırlık “delilik” fetvası ile yapılması aymazlıktı. Usul gereği fetvalarda kişilerin özel adları yazılmamış, Abdülaziz ve 5. Murad “herhangi kişi” anlamında “zeyd” denilerek aşağılanmıştı! Sonraki 2. Meşrutiyet döneminde de şeyhülislamdan fetva alındıktan sonra Meclis-i Millî’deki oylamayla 2. Abdülhamid tahttan indirilecektir (1909).

    Çerkes Hasan Vakası

    Çerkes Hasan’ı suikaste yönelten nedenler: Bağdat’a sürülmesi, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilip dört gün sonra ölmesi-öldürülmesi, bundan bir hafta sonra Abdülaziz’in eşlerinden ve aynı zamanda Hasan’ın kızkardeşi Neş’erek’in de ölmesi olmuştur. Bu olanlardan -başta Hüseyin Avni- adı geçen paşaları sorumlu tutan Çerkes Hasan, öldürülmeyi göze alarak bu katliamı gerçekleştirecektir. Suikaste kadar olayların sırası şöyledir: 30 Mayıs’ta Abdülaziz tahttan indirilir; 4 Haziran’da intihar eder veya öldürülür; 12 Haziran’da hasta Neş’erek Kadınefendi gördüğü hakaretlerin de etkisiyle vefat eder; 15 Haziran akşamı Çerkes Hasan, Mithad Paşa’nın konağını basarak cinayetleri gerçekleştirir. 

    “İnşâ’-ı Dağarcık”ınyazarı Mehmed Hamdi, 15/16 Haziran gecesi, Beyazıt’ta Midhat Paşa Konağı’ndaki Meclis-i Vükelâ toplantısını basan Çerkes Hasan’ın katliamının olasılıkla bir göz tanığıdır. Olayı her ne kadar 3. şahıs cümleleri kurarak yazmış olsa da, değindiği ayrıntılar “gözlemciydi” dedirtmektedir. Özellikle “Ben, arkamdan gelip tuttuğu için…” cümlesi de Mehmed Hamdi’nin hadiseler sırasında bizzat orada bulunduğunu gösterir. Kendisi o facianın içindedir ve Meclis-i Vükelâ’nın veya nazırlardan birinin memurlardandır. 

    Öldürülen paşalar

    Dönemin diktatör esintili seraskeri (Savaş Bakanı) Hüseyin Avni Paşa askerî kıyafetleriyle görülüyor.

    Sadrazam Mütercim Rüşdi Paşa sivil kıyafetleriyle fotoğraflanmış.

    Osmanlı tarihinde bir benzeri olmayan, tek kişinin gerçekleştirdiği bu cinayetin buradaki anlatımı, kaynaklara farklı bilgiler katacaktır:

    “4 Haziran 92 (15/16 Haziran 1876-Perşembe) gece vuku bulan vak’a-i fec’iyenin tafsilâtıdır:

    Asakir- Şahane kolağalarından (önyüzbaşı) Çerkes Hasan nam câni tebdil-i saltanat-ı seniyeden akdem (taht değişikliğinden önce) Yusuf İzzeddin Efendi’nin yâver-i harb hizmetinde istihdam olunmağla tebdil-i saltanat vukuunda (saltanat değişince) bittabi Çerkes Hasan dahi hizmetten infisal etmesi hasebiyle (açıkta kaldığından) Bağdat canibine memur olur ve mahall-i memuriyetine  gitmekten imtinâ eylemesi cihetiyle bâ-emr-i Seraskerîce (Savaş Bakanlığınca) habse ilka olunur (tutuklanır). Mah-ı Haziranın 2. günü merkum mahall-i memuriyetine gideceğini ifade eylemesi üzerine sebebiyle tahliye kılınır. 

    Katil konağa gelir

    Hasan, Perşembe günü Galata canibine geçip altı adet rövelver ile bir hayli fişenk ve bir adet kama dahi mübaya ve iştira edip (satın alır) yevm-i mezkûrun akşamı doğru Serasker Hüseyin Avni Paşa hazretlerinin Üsküdar’da Paşa Limanında kâin sahilhanelerine gidip müşarileyhi (adı geçeni)  sual eder. ‘a’vanı (uşaklar) dahi müşarileyh burada olmayub bu gece Midhat Paşanın konağında meclis var, oradadırlar cevabı verildikde merkum câni Hasan oradan bir kayığa süvar olup gece saat dört raddelerinde maiyetinde iki şahıs ile beraber Şurayı Devlet reisi übbehetlü Devletlü (eski sadrazam) Midhat Paşa hazretlerinin devlethanelerine (konağına) gelip yanında bulunan avaneleri içeriye duhul etmeyip (girmeyip) câni Hasan yalnızca konağa dahil olur. Ve yukarı sofaya çıkıp Midhat Paşa hazretlerinin a’vanından Yusuf Ağayı bulur. 

    Bir yalan uydurur

    Seraskeri görmek istediğini ve işin gayet ehemmiyetli olduğunu ve Tahir Paşa tarafından bir telgraf getirdiğini söyledikte Yusuf Ağa dahi merkum Hasan’a içeri girmek mümkün olmadığını söyleyerek bir oda gösterip meclis tatili zamanına kadar orada oturmasını teklif etmiş ise de merkum Hasan hayır oturmaktan yorgunluk gelmiştir deyip sofada gezinmeğe başlar ve ara sıra meclis odasının cam kapı(sın)dan eğilip içeriye baktığını Yusuf Ağa görünce bu veçhile olan harekât-ı bî-edebânesini (saygısız davranışını) gayet çirkin gördüğünden tekrar odaya girip oturmasını teklif etmiş ise de câni-yi merkum yine gezinmekte devam ettiğini görünce bari serasker paşanın ağası paşaya malumat verip onun üzerine sizi içeriye götürsün diyerek merkum Yusuf Ağa, serasker Paşanın ağasına haber vermek üzere aşağı inmesiyle beraber merkum (Hasan) ber-takrip (aracıkta) orada bulunan Sâlim Ağanın gözünü boyayarak camlı kapıyı açıp Salim Ağa der-akap (hemen) arkasından yetişmek üzere arkasından serigdirmiş (seğirtmiş) ise de zaten meclis hava almak üzere kapı açık bulunduğu için alel-fütur (çekinmeden) içeri girdikte…

    Çerkes Hasan’ın Mithat Paşa köşküne giderek burada Sadrazam’ın başkanlığında toplantı halindeki Bakanlar Kurulu’nu basmasını anlatan 18 Haziran 1876 ve 20 Haziran 1876 tarihli İstikbal gazetesinde çıkan haberler.

    Bakanlar Kurulu’nu basmasını anlatan 18 Haziran 1876 ve 20 Haziran 1876 tarihli İstikbal gazetesinde çıkan haberler.

    Çerkes Hasan’ın Midhat Paşa köşkünde Bakanlar Kurulunu basarak Serasker Hüseyin Avni Paşa ile Hariciye Nazırı Raşid Paşa’yı öldürmesi ve Bahriye Nazırı Ahmed Paşa’yı yaralaması hadisesi, İstikbal gazetesinde ayrıntılı olarak verilmişti. Baskın olayının gerçekleştiği Beyazid’deki Midhat Paşa köşkünde hadisenin vuku bulduğu odanın bulunduğu kat planı verilmiş, bu katta bulunan odalar ile toplantı odasında mevcut olan kişilerin yerlerini işaretleyerek, tabir-i caizse bir olay yeri fotoğrafı çıkarılmıştır.

    Avni Paşa’yı vurur

    …üç adım atar atmaz -Davranma serasker diyerek elindeki rövelveri ateş etmesiyle hemen Hüseyin Avni Paşayı vurur ve Midhat Paşa ve onu müteakiben amedci (dışişleri sekreteri) ve müsteşar ve mektubî-i sadrıpenâhî (sadrazam yazıcısı) beyefendiler, bir baskın zannıyla iki taraflı kapılardan çıkıp merdivenden aşağıya inerler ve Midhat Paşa dahi harem dairesine gidip silah tedarik eder. O esnada Kaptan Paşa merkuma hücum edip arkasından yakalar. Merkum dahi elindeki kama ile müşarileyhi (Kayserili Ahmed Paşayı) birkaç yerinden yaralar. Bu esnada Hüseyin Avni Paşa dahi çarpılarak sofaya çıkar. Cani-i merkum hain, Kaptan paşayı yaralayıp elinden kurtulur. Serasker Paşanın arkasından sergirdip sofada tekrar ateş eder. Ol vakit müşarileyh yere düşer ve cani-i merkum elindeki kamasıyla rast geldiği yerine sebt ederek vurur, öldürür.

    Raşid Paşa’yı vurur

    O esnada Midhat Paşa Hazretleri, elinde iki süngülü tüfenk ile daire-i haremden gelir. Salona çıkacağı vakit, ağası paşa-yı müşarileyhi taşra çıkartır ve sadrıazamı ve Halet Paşa ve Rıza ve Şerif Hüseyin ve Kaptan Paşalar, meclis odasının yanındaki küçük odaya kaçıp kapıyı seddederler (kapatırlar) ve Cevdet Paşa dahi merdivenden aşağı inip kaçar. Bu aralık cebehane almak için Yusuf Ağa câmeşuy (çamaşır) odasına girmek üzere salona çıkacağı hengâmda (sırada) merkum hain ise Hüseyin Avni Paşanın yanında olduğundan ağa-yı mumaileyhi (adıgeçen ağayı) görür görmez hemen elindeki tabancayı üzerine doğrultur. Ağa-yı mumaileyh kapıyı çekip kaçar. Hain-i merkum tekrar meclis odasına duhul eder (girer). Yalnız sandalye üzerinde taş gibi olmuş olduğu halde oturmakta olan Hariciye Nazırı Raşid Paşayı görmesi üzerine ona dahi bir ateş edip telef eder.

    Ahmet Ağa ölür

    Badehu (sonra) meclis odasının yanındaki küçük odanın kapısını kapalı gördüğünden sairlerinin orada olduğunu anlamasıyla gelip kapıya dayanır ve ben, arkamdan gelip tuttuğu için -Kaptan Paşayı öldüreceğim, size ziyanım yoktur diyerek kapının açılmasına ıkdam (?) ederse kapı açılır mı? O aralık merkum salona çıkar. Merdivenden baş gösterene hemen ateş eder bir kimse yukarıya çıkamaz. Badehu Midhat Paşanın ağası arkasından gelip elindeki bıçak ile kafasına iki defa vurup cerh ederse de (yaralarsa) başındaki fes ziyade cerhine mani olduğundan ve Ahmed Ağa arkasından dahi bıçaklamış ise de merkum Hasan elindeki rövelver ile ateş edip mumaileyh Ahmed Ağanın gözüne isabet eylemesiyle müte’essiren vefat eder. Binaenaleyh o aralık merkum yine bir zaman merdiven başını zabt etmesi üzerine Asakir-i Şahane (askerler) yetişir. 

    Son durak Beyazıt Çerkes Hasan olaydan iki gün sonra Beyazıt Meydanı’ndaki dut ağacına asıldı. Hadiseyi tasvir eden çizim, Le Monde Illustré’de kullanılmış

    Askere de ateş eder

    Halbuki hain, yine mahall-i mezkûrda (orada) olduğundan askere dahi ateş eder. Yüzbaşı askere kumanda etmesiyle Asker-i Şahâne merdivenden yukarıya hücum eder. Merkumun ateş etmesi hasebiyle bir nefer şehit eyler bir nefer mecruh olur. Merkum oradan meclis odasına kaçar kapıyı seddeder (kapatır) ve kapının aralığından salona, askerin üzerine  ateş etmeğe başlar ve meclis odasında dahi avizeleri söndürüp ve aralık buldukça perdelere dahi ateş etmekte bir yangın zuhur ettirecek de kendisi halâs olacak! Kapıyı aralayup dışarıya ateş etmekde yüzbaşı dahi içeriye ateş etmekte. Bu minval üzerine haylice uğraşdıkdan sonra mumaileyh yüzbaşı asakir ile beraber kapıya dayanıp içeriye duhul ederler ve süngü ile birkaç yerinden yaralarlar ve merkumu süngü içine alıp salona çıkarırlar. 

    Şükri Bey de ölür

    O aralık sadrıazam (Rüşdi Paşa) hazretlerinin yâver-i harb-i bahriye (deniz savaş yaveri) kolağalarından Şükri Bey dahi salona gelip merkumun böyle büyüklere bulunan hainliği cinayet ve habasetine cüret (?) etmesi cihetiyle belindeki kılıcı çekip merkuma vurmak istedikte hainin ise vurulmuş elinden tabancası alınmış olduğundan hemen-dem merkuma ateş etmesiyle mumaileyh Şükri Beyi dahi vurup telef eder. Merkumu oradan Bab-ı Seraskerîye (Harbiye Nezaretine) götürüp oradan dahi nizâmen silk-i askeriyeden tard olunup (askerlikten çıkartılıp) Bab-ı Zabtiyeye (Polis müdürlüğüne) gönderirler. Cuma ertesi günü alessabah Sultan Bayezid Meydanındaki dut ağacına salb eder (asar), ertesi Pazar günü akşam ezanına kadar durup oradan kaldırılıp bir mahalle tıkarlar. Hain-i din ve millet sonu azizim. 

    İnşa’-i Dağarcık ve Çerkes Hasan vakasının anlatıldığı sayfaları…

    ‘İMAMLIĞI DÜŞER Mİ? ALLAHÜ ALEM OLUR’

    Abdülaziz ve 5. Murat’ı tahttan indiren fetvalar

    Mehmed Hamdi’nin “İnşa’i Dağarcık”a aynen yazdığı, 30 Mayıs 1876 tarihli Sultan Abdülaziz’in hal’ fetvası:

    “Hakan-ı esbak (eski hakan) Sultan Abdülaziz’in hakkında verilen fetva-yı şerifenin suret-i celilesidir: Emirü’l- mü’minîn (halife) olan Zeyd, muhtelü’ş-şu’ur (delirmiş) ve umûr-ı siyasiyeden bi-behre (yönetim işlerinden uzak) olub emvâl-i mîrîyeyi (kamu varlıklarını)  mülk ve milletin takat ve tahammül edemeyeceği mertebe (düzeyde) masarıf-ı hututat-ı nefsâniyesine sarf (sınırsız kişisel isteklerine harcamış) ve umûr-ı diniye ve dünyeviyeyi ihlâl ve teşviş (din ve dünya işlerini karıştırmış) ve mülk ve milleti tahrib edüb bekası (varlığı) mülk ve millet hakkında muzır (zararlı) olsa hal’i (indirilmesi) lâzım olur mu? El-cevab olur. Ketebe’l-fakir (yazan) Hasan Hayrullah afi anhû (Tanrı bağışlasın) 18 Mayıs 292” (30 Mayıs 1876). 

     “Dağarcık”ın aynı sayfasında 31 Ağustos 1876 tarihli aynı şeyhülislamın yazdığı 5. Murad’ın tahtan indirilmesini bildiren fetva: 

    “Hakan-ı Sabık Sultan Murad Hân-ı Hamis (5.) Hazretlerinin mübtelâ oldukları illet-i ma’lûmeden nâşi (bilinen hastalığından) taht-ı saltanat ve Hilâfetden (tahttan ve halifelikten)  şer’an münhâl’ olduklarına (boşta sayıldıkları) taraf-ı şer’i-şerîfden verilen fetvâ-i şeri inşa-i Dağarcık’a fenin suret-i celilesidir (yüce içeriğidir): İmâmü’l-Müslimîn (halife) cünun-ı mutbık ile mecnun (iyileşmez deli) olmağla imâmetden maksud fevt olsa (halifelikten amaç yokolsa) uhdesinden ‘akd-ı imâmet münhâl  olur mu? (imamlığı düşer mi?) El-cevab beyân buyrula. Allahü alem olur. Ketebe’l-fakir (yazan) Hasan Hayrullah afi anhû (Tanrı bağışlasın) 11Şa’ban 293 (31 Ağustos 1876).

  • Kürtlere yeni din, yeni köken arayışı

    Kürtlere yeni din, yeni köken arayışı

    2000’li yıllardan itibaren kimi Kürt aydın ve politikacıların, atalarının Zerdüşt dinine mensup oldukları iddiaları ile hızlanan faaliyetler, günümüzde yoğun din değiştirme eylemlerine dönüşmüş durumda. Arkeolojik kanıtlar ve bilimsel araştırmalarla ilgisi olmayan bu yeni yöneliş, bölge yönetiminin resmî olarak Zerdüşt dinini tanımasıyla hız kazandı. MÖ 6. yüzyıldan günümüze bölgedeki inanç tarihinin analizi…

    Zerdüşt dini bugün dünyada yaklaşık 200 bin mensubu bulunan dünyanın en eski tek tanrılı dinlerinden biridir. Güney Azerbaycan ya da Horasan’da ortaya çıktığı ve Anadolu topraklarına MÖ 6. yüzyılın başlarından itibaren Med Krallığı’nın batıya yayılımı ile girdiği düşünülüyor. Zerdüşt dininin kurucusu Zerdüşt’ün (Zarathushtra) nerede ve ne zaman doğduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, MÖ 628-551 yılları arasında 77 yıl yaşadığı geleneksel bir görüştür. 

    Hayatı hakkında çok az bilgi bulunan Zerdüşt isminin, eski Pers dilinde “Altın Develer ile / Sarı Deve Sahibi / Deve Sahibi / Deveci” gibi anlamlara geldiği düşünülmektedir. Zerdüşt 20’li yaşlarında İran’dan ayrılmış ve 10 yıl boyunca gerçeği bulmak için dolaşmıştır. Bu süreç, Ahura Mazda’nın varlığını hissetmesi ve vahyin gelmeye başlaması ile sonuçlanmıştır.

    Tepki çeken Zerdüşt heykeli Kuzey Suriye’nin Afrin kentinde Zerdüşt dizi propagandası yapmak amacıyla dikilen Zerdüşt heykeli, bölge halkının tepkisini çekmişti.

    Zerdüşt’ün yaymaya başladığı dinde iyiliğin sahibi ve temsilcisi Ahura Mazda, kötülüğün sahibi ise Anghra Mainyu (Ahriman / Ehrimen) idi. Özellikle Sasani Dönemi’nde (224-641) belirmeye başlayan “ikilik” (düalizm) sisteminin erken dönemlerde varolup olmadığı noktasında ciddi şüpheler vardır. Arkeolojik bulgular MÖ 6. yüzyılda başlayan erken Zerdüşt dini sürecinde “ikilik”ten ziyade arkaik bir monoteizmin (birleme/tevhid) ön planda olduğu bir inanç sistemine işaret etmektedir. 

    Antik Dönem’de yaşamış (MÖ 628-551) olan ve bugüne dek herhangi bir tasviri bulunmayan Zerdüşt’le ilgili tüm betimlemeler yenidir. Bu kompozisyonda kutsal ateşin yandığı ateşdanın sol tarafında yaşlı Zerdüşt, sağ tarafında ise genç Zerdüşt resmedilmiş. Figürlerin başları üzerinde dinin tanrısı Ahura Mazda’nın sembolü Fravahar yer alıyor.

    Ruhunda monoteizm var

    Medlerin işgale başladığı MÖ 6. yüzyıl başlarına değin Anadolu’da kesintisiz bir biçimde farklı inanç sistemleri çerçevesinde güçlü bir paganizm yaşanmıştır. Medlerle birlikte ise ruhunda monoteizm olan erken Zerdüşt dininin özellikle Kızılırmak Havzası ve doğusundaki coğrafyada etkili olmaya başladığı anlaşılmaktadır. Heykelin ve sunağın olmadığı, bunların yerini ateşin aldığı, belki ateşin bir “kıble” olarak kullanıldığı bu yeni dinin arkeolojik bulguları Kuzey-Orta Anadolu’da ortaya çıkmaya başlamıştır.

    Erken Zerdüşt dininin başlangıç dönemlerini oluşturan MÖ 6. ve 5. yüzyılın ilk yarısında, adını bile bilmediğimiz, buna karşın bugünkü isminden dolayı Avesta olarak isimlendirebileceğimiz Zerdüşt’ten miras kalmış kutsal sözlerin kitaplaşma sürecine dair somut bir bulgu bugüne değin saptanamamıştır. Bilinen ya da daha doğru bir söylemle tahmin edilense, Zerdüşt’ün aktardığı kutsal sözlerin Medli Moglar (Maguslar, Magi) tarafından ezberlenip, halka sözsel olarak sunulmuş olduğudur. Misyonları Zerdüşt dininin yaşatılması olan Mogların, Medlerle birlikte Anadolu’ya ilk defa MÖ 590’larda misyoner olarak girmiş ve sonrasında belki de hiç geri dönmemiş oldukları düşünülebilir. Tek tanrı, peygamber, vahiy sisteminin Önasya’daki ilk örneği olan erken Zerdüşt dini, özellikle Akhaimenid Dönemi’nde (MÖ 550-330) Anadolu’ya yayılırken Mogların tek ruhban sınıf olduğu anlaşılmaktadır.

    Genç ve yaşlı Zerdüşt yanyana Antik Dönem’de yaşamış (MÖ 628-551) olan ve bugüne dek herhangi bir tasviri bulunmayan Zerdüşt’le ilgili tüm betimlemeler yenidir. Bu kompozisyonda kutsal ateşin yandığı ateşdanın sol tarafında yaşlı Zerdüşt, sağ tarafında ise genç Zerdüşt resmedilmiş. Figürlerin başları üzerinde dinin tanrısı Ahura Mazda’nın sembolü Faravahar yer alıyor.

    Kürtlerin tarihi nerede başlıyor?

    Kürtler, Zerdüşt dininin yayıldığı ve yaşandığı Önasya coğrafyası halklarındandır. Kökenleri konusunda belirsizlik bulunmakla birlikte Kürt adı ile Kürdistan coğrafi teriminin 11. yüzyıldan erkene gitmediği bilinmektedir. Başka bir deyişle Kürt adını antik çağlarda izleyemiyoruz. Kürtlerin tarih boyunca dillerini yazıya geçirmemiş yani kendilerini öz kaynakları ile anlatmamış olmaları, kökenleri, siyasi tarihleri ve dinleri konusunda yaşanan tartışmaların en büyük nedenidir. Bu tartışmalar çerçevesinde milliyetçi duygularla beslenen Kürt tarihi, MÖ 3500’lerde Sümerlerle başlatılmış; Akkad, Assur, Babil, Elam, Guti, Lulubi, Kassit, Hurri, Subartu, Hatti, Luvi, Hitit, Geç Hitit, Mitanni, Urartu, Frig, Kimmer, İskit, Med ve Parth kültürleri sahiplenilerek 3-4. yüzyıllara değin getirilmiştir. 

    Birbirlerinden farklı coğrafyalarda yaşamış, değişik kökenlere ve etnik yapılanmaya sahip devlet, krallık ve kültürleri kendi ataları olarak gören araştırmacıların hiçbir filolojik, tarihsel ve arkeolojik kanıta sahip olmayan bu kimliklendirme çalışmaları, tarih ve arkeoloji bilimlerini kirletmekten öteye gitmemiştir. Kürdoloji uzmanlarının Kürt tarihini son 30 yıldır özellikle Urartular, Medler, Kardukhlar ve Parthlar noktasında çalışma gayreti içinde oldukları gözlenmektedir. Bunlar içinde Hurri kökenli Urartuların bugünkü Kafkas halkları ile bağlantıları bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Partların ise Orta Asya kökenli oldukları bilinmektedir. MÖ 400’lü yıllarda Ksenophon’un Onbinlerin Dönüşü (Anabasis) adlı eserinde anlattığı Kardukhların Kürtlerle arkeolojik ve kültürel bağlantıları bugüne değin saptanamamıştır.

    İran topraklarının köklü uluslarından biri olan Medler, Herodotos gibi tarihsel olayları, şahsiyetleri ve coğrafya ögelerini aktarmış bir gözlemci ve kaydedicinin önemli ölçüde dikkatini çekmiştir. Herodotos’un Med kralları temelindeki aktarımlarının Assur kaynaklarınca da doğrulanması, tarihçinin Anadolu ve yakın çevresi hakkındaki bilgilerinin güvenilirliğini teyit etmektedir. Medlerin askerî, siyasi ve dinsel önemlerinin tarih yazımındaki ağırlıklarına karşın, anavatanları olan Kuzeybatı İran da dahil olmak üzere Doğu ve Orta Anadolu’da tatmin edici ölçüde arkeolojik izleri saptanamamıştır. 

    Kutsal ateşle açılan ibadethane 2016’da Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde kurulan Ateşgede’nin açılış töreninde yakılan kutsal ateş.

    Medlerle ilgili en önemli bulgular yalnızca Pers sanatında gözlenmektedir. Persepolis Apadana Sarayı kabartmalarında Perslerden farklı olduklarını yansıtan saç, sakal ve kıyafetleri ile betimlenmiş olan Medlerin hangi gerekçelerle Kürtlerle ilişkilendirildiği konusu izaha muhtaç bir husustur. Başka bir deyişle, kendilerine ait yazıları olmayan, tarihlerini ve kültürlerini kendi kaynakları ile anlatamamış, arkeolojik olarak kimliklendirmesi yapılmamış Medlerin, ancak 11. yüzyıldan itibaren tarihsel temelde izleyebildiğimiz Kürtlerle olan akrabalık bağlantısı, bilimsel temelleri olmayan ve ciddiye alınmayacak bir söylemdir.

    Kürtlerin çok büyük çoğunluğu günümüzde İslâm dinine mensuptur. Türkmenler ve Oğuzlar 11. yüzyılda Anadolu’ya geldiklerinde Müslüman Kürtlerle karşılaştılar. Kürtlerin İslâm dinine girişi 7. yüzyılda başlayan ve devam eden Arap akınları sürecinde yüzyıllar boyunca gerçekleşmiş olmalıdır. Kürtlerin yaşadığı Doğu Anadolu ve Kuzey Mezopotamya coğrafyası İslâmiyet öncesinde paganizm, Zerdüşt dini, Yahudilik ve Hıristiyanlığın yayılım alanları içinde bulunuyordu. Göbeklitepe döneminden (MÖ 10.000) başlayan süreçte bölge halkları sözkonusu dinlerin mensubu olmuşlar; bunlarla ilgili kutsal alanlar, tapınaklar inşa etmişler; heykeller şekillendirmişler; ritüel ve pratiklerle ilgili eşyalar kullanmışlardır.

    Süleymaniye Ateşgedesi’nin girişi.

    Din değiştirme eylemleri

    Son yıllarda Ortadoğu’da Kürtlerin dinsel durumları ile ilgili oldukça ilginç gelişmeler yaşanmaktadır. 2000’li yılların başında bazı Kürt aydın ve politikacıların, atalarının Zerdüşt dinine mensup oldukları temelindeki söylemleri ile hızlanan faaliyetler, günümüzde yoğun din değiştirme eylemlerine dönüşmüş bulunmaktadır. 2012’de İsveç’in başkenti Stockholm’de ilk Kürt Zerdüşt Tapınağı’nın açılmasıyla mimari bir kimlik kazanan dinsel dönüşüm, 2016’da Kuzey Irak’ın önemli kentlerinden Süleymaniye’de bölge yönetimi desteğiyle kurulan bir ateşgede ile devam ettirilmiştir. Aynı yıl, Irak Kürdistan Özerk Yönetimi hükümeti 100 bin vatandaşın yakın zamanda Zerdüşt dinini kabul ettiğini beyan etmiş ve 12 yeni ateşgede inşa etmek için bağış talep etmiştir. Bu arada Zerdüşt dinini tanıtmak için birçok kentte seminerler düzenlenmiş ve Zerdüşt nüfusu artırılmaya çalışılmıştır. Özellikle genç nüfusu hedefleyen bu süreç, bölge yönetiminin resmî olarak Zerdüşt dinini tanımasıyla hız kazanmıştır.

    Ateşgede ibadet Süleymaniye Ateşgedesi’nin mobedi yani dinî görevlisi, yerel halkla birlikte (en üstte). Süleymaniye Ateşgedesi’nde dua seremonisi (üstte).

    Zerdüşt dini ile Kürtler birarada değerlendirildiğinde, mekan ve zaman temelinde önemli sorunlar bulunduğu görülmektedir. Zerdüşt dini bilindiği kadarıyla 2600 yıl önce, yani MÖ 6. yüzyılda ortaya çıkmıştır. En erken arkeolojik bulguları Orta Anadolu ile Orta Asya’da MÖ 5. yüzyıla tarihlenirken, günümüz Zerdüşt dininin kutsal kitabı ve yazılı kaynakları ancak Geç Sasani yani Erken İslâm Dönemi’ne (7. yüzyıl) değin izlenebilmektedir. Bu uzun tarihsel süreçte Medler, Akhaimenidler, Parthlar ve Sasaniler gibi İranlı halkların yanısıra Kızılırmak Havzası Geç Demir Çağı (MÖ 6-4. yüzyıllar) Anadolu toplumları, arkaik Ermeniler ile bazı Orta Asyalı toplulukların bu dine mensup olduklarına işaret eden kutsal alanlar, ateşgedeler, ateşgahlar, kutsal eşyalar, ölü gömme gelenekleri ile ilgili buluntular, sikkeler ve tarihsel kayıtlar mevcuttur. Söz konusu arkeolojik bulgular ve yazılı belgeler Kürtler için bahsedilen Zerdüşt dini sürecinin yerel tarihçilerin anlattığı gibi olmadığını göstermektedir. 

    Bugüne değin Doğu Anadolu ile Kuzey Irak coğrafyasında yapılan arkeolojik kazılarda Kürtlerle ilişkilendirilebilecek herhangi bir arkeolojik bulguyla karşılaşılmadığı gibi, Herodotos (MÖ 5. yüzyıl) ile başlayan tarihsel kayıt sürecinde Kürtlerin Zerdüşt dini mensubiyeti, tapınımları ya da ateşgedeleri ile ilgili bir bilgiye de rastlanmamıştır. Ayrıca Kürt tarihinde Zerdüşt dinine mensup bir şahıs da bilinmemektedir. Yerel tarihçiler tarafından ısrarla gündemde tutulan, Zerdüşt’ün bir Kürt peygamberi olduğu hususunda yapılan değerlendirmeler tümüyle gerçek dışıdır. Ulaşılabilen en erken bulgular Sasani Dönemi’ni gösterse de geleneksel kayıtlar Zerdüşt’ün Geç Demir Çağı’nda yaşamış olabileceğini göstermektedir. Ayrıca Zerdüşt’ün doğduğu ve yaşadığı toprakların neresi olduğu tam olarak bilinmemektedir.

    Fravaharlı bayrak Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi, Zerdüşt dinini tanıtmak için özellikle çocuklara yönelik etkinlikler yapıyor.

    İslâmiyet öncesine giden Yezidilik

    Bugün Kürtler arasında İslâmiyet dışındaki en önemli ve yaygın din Yezidiliktir. Bölgede 600 bin mensubu bulunan bu dinin kökleri İslâmiyet öncesine uzanmaktadır. Yezidi dininin Kürtler dışında mensubu yoktur. Bu ilginç durum kendilerine İslâmiyet dışında tarihsel köken arayan araştırmacılar tarafından hiçbir zaman dikkate alınmamıştır. Yezidiler ise Zerdüşt dini ile ilgili etkileşimleri bugüne kadar daima reddetmişlerdir. 2013’te Kuzey Suriye bölge halkına propaganda yapmak amacıyla Afrin’e bir Zerdüşt heykeli dikilmiş, ancak bölgenin Yezidi lideri sözkonusu heykelin Yezidi dinini temsil etmediğini ve dinleri ile bir bağlantısı bulunmadığını açıklamıştır.

    Ahura Mazda’nın sembolü olan Fravarlı bayrak, Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin Zerdüşt dinine bakış açısını da yansıtıyor.

    Önasya arkeolojik, tarihsel ve dinsel gerçeklerle dolu büyük bir coğrafyadır. Arkeoloji bir öğrenme sürecidir ve en önemli özelliği tarih bilimine gerçeklik katmasıdır. Önasya’nın Göbeklitepe’den başlayan din ve inanç sistemleri içinde kimlerin hangi dinlere inandığı, hangi toplumların nerelerde tapınaklar yaptığı ve bunları hangi heykellerle donattığı arkeolojik kazıların sunduğu bulgular ışığında bilinmektedir. 

    Sonuç olarak Kürtlerin İslâmiyet öncesi tarihsel süreçleri, bugünkü belgeler ve arkeolojik bulgular açısından bir “Karanlık Çağ” niteliğindedir. Bu bakımdan Kürtlerin Zerdüşt diniyle olan bağlantıları hususunda bilimsel verilerden yoksun durumdayız. Eğer Kürtler İslâmiyet öncesinde Zerdüşt dinine mensup iseler, tarihsel ateşgedeleri var mıydı? Varsa bunlar nerelerdeydi? Ne zaman inşa edilmişler ya da yokedilmişlerdi? Arkeolojik kalıntıları bugüne değin ortaya çıkmayan ateşgedelerden bahseden kronikler var mıdır? Bu ve benzeri soruların yanıtları henüz verilememiştir. Buna karşın Önasya coğrafyasındaki kazılar, arkeolojik bulgular ve tarihsel kaynaklar, Kürtlerin Zerdüşt dini ile ilgili bahsedilen geçmişlerine ait herhangi bir bulgu sunmamıştır.