Murat Meriç, Hayat Dudaklarda Mey’de Erkin Koray’dan Sezen Aksu’ya, Neşet Ertaş’tan Müslüm Gürses’e çilingir sofralarının demirbaşı haline gelmiş 213 şarkının hikayelerini anlatıyor. Kimi zaman neşeli kimi zaman inceden efkarlı…
Müzeyyen Senar, Gaye Su Akyol’un kaleminden…
Türkiye’de popüler müziğin tarihi deyince akla gelen ilk isim Murat Meriç. Hayat Dudaklarda Mey adlı iki ciltlik kitabı, 15 Ekim’de Anason İşleri Kitapları etiketiyle piyasaya çıktı.
Türkiye’de eğlence kültürünü şekillendiren, özellikle de çilingir sofralarına eşlik eden 213 şarkının hikayelerini anlatan kitap alaturka, pop, rock, arabesk ve halk müziği olmak üzere beş kategoriye ayrılmış. Rakının yanına hemen alaturkayı iliştirmek alışkanlık olsa da, Meriç fasıl şarkılarıyla sınırlı tutmamış seçkisini. Kitapta Müzeyyen Senar’dan Erkin Koray’a, Alpay’dan Ceylan Ertem’e, Selahattin Pınar’dan Duman’a onlarca isim, klasik Türk müziğinden son yılların “üçüncü dalga”sına her dönem ele alınmış.
Her türde özel bir isim mercek altına alınırken, alaturkada Müzeyyen Senar, popta Sezen Aksu, arabeskte için Müslüm Gürses, halk müziğinde Neşet Ertaş, rock için Erkin Koray öne çıkmış. Bir isimse kategorilere sığmamış. Alaturkası da var, popu da, halk müziği, hatta arabeski bile… Böyle olunca ona 10 şarkılık özel bir bölümle ufak bir torpil yapılmış. Kimden mi bahsediyoruz? Tabii Zeki Müren’den…
Klasik şarkıların yanında bir de klasik olmaya aday şarkılar var: Yeni nesil rakı sofralarının yeni nesil şarkıları… Gaye Su Akyol’dan Ahmet Kaya’ya, Melike Şahin’den Mabel Matiz’e uzanan seçki, aslında son dönemde türlerin birbirleriyle nasıl içiçe geçtiğini de gösteriyor. Bu bölümdeki parçalar bir yandan arabesk tınılar taşıyor bir yandan rock’a meylediyor. Sonuçta yanyana görmeye pek alışık olmadığımız isimler bile birleşip uyumlu bir bütün oluşturuyor.
Konu müzik olunca yalnızca okumak yetmeyebiliyor, insan meraklanıp bu şarkıları dinlemek de istiyor haliyle. Hayat Dudaklarda Mey, bunun için teknolojinin nimetlerinden yararlanarak okura oyuncaklı bir çözüm bulmuş. Her şarkıdan önce küçük bir karekodla karşılaşıyorsunuz ve hikayesini okurken bir yandan da “Spotify” uygulaması üzerinden şarkıyı dinleyebiliyorsunuz. Ayrıca kitabın en başında, konusu geçen bütün şarkıların toplandığı 13 saatlik bir dinleme listesine ulaşabileceğiniz başka bir karekod daha var.
Kitabın öne çıkan özelliklerinden bir diğeri de illüstrasyonları… Ali Çetinkaya’dan Mehmet Erdener’e, Turgut Yüksel’den Başak Karafaki’ye 13 çizer, kitaba özel 51 çizime imza atmış. Kitabın içinden çıkan çıkartmalar ve kapak tasarımı ise Arel Siviş’e ait. Hayat Dudaklarda Mey, Meriç’in Pop Dedik ve 100 Şarkıda Memleket Tarihi’nden sonraki üçüncü kitabı. Satın almak için Anason İşleri Kitapları’nın web sitesine (www.anasonisleri.com) başvurabilirsiniz.
Cicero, babasını öldürmekle suçlanan Sextus’un müdafiliğini üstlenir. Davayı incelediğinde öldürülen babasının sonradan gayrinizami olarak KHK listesine eklendiğini ve altı milyon sestercelik malına mülküne de dikatatör Sulla’nın yakınlarından Chrysogonus’un sadece iki bin sesterce vererek çöktüğünü görür. Altı milyon sesterce nere, iki bin sesterce nere? Gümüş üzerinden hesaplarsak enflasyon olmasa bile (ki iki bin yılda olmuştur), biri 3 milyon dolar, diğeri 1000 dolar. Artık siz hesap edin.
İnsanevladı, biliyorsunuz birbirini Hâbil ve Kâbil’den beri öldürüyor ve Hâbil ve Kâbil’den beri işlediği cinayetlerin üzerini kapatmaya çalışıyor. Aklımda kaldığı kadarıyla Kâbil, Hâbil’i kıskançlıktan öldürmüş; ondan sonra da cinayetini örtbas etmek için “bekçisi miyim?” gibi klişe bir bahaneye sığınmış. Tabii bu bahanelere sığınan ilk şahıs kendisi olduğundan, bunun için klişe demek pek mümkün değil. Ne var ki bu yalanları kimse yutmamış ve etraflıca bir araştırma sonucu Kâbil’in cinayeti işlediği ortaya çıkınca (ki yani o bağlamda, neyi kimden gizliyorsun arkadaş? Son derece çocukça) kendisi sürgün ve ebedi hayat cezası verilen ilk kişi olmuş.
Bizim bildiğimiz en erken cinayet ise bir fosilin bize gösterdiği kadarıyla, yanılmıyorsam 430 bin yıl önce, yani homo sapiens’in ortaya çıkışından bile çok daha önce, sert bir obje aracılığıyla işlenmiş. Burada bırakın katilin kim olduğunu, maktul kadın mı erkek mi onu bile henüz tespit edemediğimize göre, “gerçeklerin ergeç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır” şeklindeki seküler bedduamızın elinin yetişmediği bir cinayetten bahsediyoruz anlayacağınız.
Tabii çözülemeyen cinayetlerle dolu tarihte, çözülen cinayetlerin hikayeleri, “katil kim?” sorusuna da cevap verdikleri için daha keyifle okunuyor. Bunlardan biri de Sextus Roscius cinayeti.
Eğer aklımda yanlış kalmadıysa Sulla zamanında yani işte MÖ 1. yüzyıl başlarında, Roma’daki muhafazakar partinin başında olan Sulla, bir dizi mücadelenin ardından 100 yılı aşkın süredir kullanılmayan diktatörlük unvanını geri getirir ve kendisini diktatör ilan eder. Sulla diktatörlüğü, rakiplerini sindirmek ve sıfırdan yepyeni bir anayasa yapmak için bir araç olarak kullanır. Yaptığı şeylerden biri de siyasi rakiplerini yoketmek için çıkardığı yasal haklardan mahrum etme kararnameleridir. Kanun hükmünde olup olmadıklarını bilmiyorum ama cayır cayır uygulandıklarına göre kanun hükmünde olduklarını varsayabiliriz. Sulla arka arkaya çıkardığı KHK’larda önce seksen, sonra doksan falan derken toplamda binlerce insanın ismini yayımlar. Ama, şimdi ben çoğu kez olduğu gibi Plutark’ın yalancısıyım; esasen ismi KHK listelerine alınanların önemli bir kısmı, malına mülküne çökmek için listelere alınmıştır.
İşte tam da bu sırada varlıklı bir soylu olan Sextus Roscius gizemli bir cinayete kurban gider. Cinayetin hemen ardından kendisiyle aynı adı taşıyan oğlu cinayetle suçlanır. Savcının iddiasına göre oğlu, servetine konmak amacıyla babasını öldürmüştür. Zaten ortalık karışıkken -aklımda kaldığı kadarıyla kayıtlarda o zamana kadar henüz bir dava almamış görünen- genç hukukçu Cicero, babasını öldürmekle suçlanan Sextus’un müdafiliğini üstlenir. Davayı incelediğinde öldürülen Sextus Roscius’un öldürüldükten hemen sonra gayrinizami olarak KHK listesine eklendiğini ve açıkartırmaya çıkan altı milyon sesterce’lik malına mülküne de başka kimse teklif vermeye cesaret edemediği için Sulla’nın yakınlarından Chrysogonus’un sadece iki bin sesterce vererek çöktüğünü görür. Altı milyon sesterce nere, iki bin sesterce nere? Gümüş üzerinden hesaplarsak enflasyon olmasa bile (ki iki bin yılda olmuştur,) biri 3 milyon Dolar, diğeri 1000 Dolar. Artık siz hesap edin. Ayrıca cinayetle suçlanan Sextus aleyhine şahitlik yapan kuzeninin de bu anlaşmadan güzel voli vurduğu ortaya çıkınca, Cicero “Bir saniye abi” der, “bu adam öldürülmüş; öldürüldükten sonra ismi KHK listesine gizlice alınmış, böylece şu iki kişi herifin malına çökmüş, bundan âlâ cinayet sebebi mi olur? Aha bunlar öldürmüş işte”.
Tabii o zamanlar Roma Cumhuriyeti’inde bu komployu kuranları kafası çalışmadığı için “yok abi, o listede olmasa öbüründe olurdu; hem zaten öldürülmedi, atladı intihar etti, sonra beyle beyle sürünerek ha buradan buraya kadar geldi” falan diyemez. Cicero bu ilk savunmasıyla kendini ıspat eder, büyük üne kavuşur. Babasını öldürmekle suçlanan oğul Sextus kurtulur. Ha babasının malını mülkünü de kurtarabilir mi orasını bilmiyorum. Ama böylelikle Sulla’nın en yakın adamlarından birine -artık ben diyeyim gençlik kolları başkanı siz deyin Güney Roma İl Teşkilatı Genel Sekreteri- meydan okuyan Cicero, “çalışmalarda bulunmak üzere” yurtdışına çıkar. Bizim dedikoducu Plutark’a bakarsanız Sulla’dan korkusuna ki, haksız da sayılmaz bence.
Son dönem Osmanlı basınının keskin kalemlerinden Mahmud Sâdık, 1930’daki ölümüne kadar onlarca gazete ve dergide yazdı, çalıştı. Yazdığı yüzlerce yazı, makale, köşe yazısı henüz derlenmemiş, eserleri topluca yayımlanmamıştır.
Mahmud Sâdık 1864’te İstanbul’da doğdu. Öğrenimini Mekteb-i Sultanî’de (Galatasaray Lisesi), Mekteb-i Mülkiye’nin idadi kısmında yaptı. Ziraat öğrenimi için devlet tarafından Almanya’ya gönderildi. Berlin’de 1 yıl kaldıktan sonra hastalanarak İstanbul’a döndü. 7 Ağustos 1885’te Mülkiye’nin yüksek kısmını bitirdi. Aynı yıl Bâb-ı Âli Terceme odası hulefalığına tayin oldu. Şubat 1886’da memuriyetten ayrılarak Mülkiye’nin birinci sınıfından beri heves ettiği gazeteciliğe başlayan Mahmud Sâdık’ın ilk yazısı bir öğrenci olarak Mir’at-ı Âlem (Dünyanın Aynası) isimli dergide çıktı. 1886’dan ömrünün sonuna kadar Saadet, Târik, Tercüman-ı Hakikat, Sabah, Servet-i Fünun, Şurâ-yı Ümmet, Yeni Gazete, Demiryolları, Uyanış-Servet-i Fünun gibi gazete ve dergilerde çalışan, yazan veya sorumlu müdürlük yapan Mahmud Sâdık, çeşitli okullarda da öğretmenliklerde bulundu, dersler verdi. Bazı yazılarında “Osman Galip”, “Galip Kadri”, “Çatlak Zurna” ve “Mırnav” takma adlarını kullandı. “Şeyhül Muharririn” unvanı verilen ve en saygın gazetecilerden biri olan Mahmut Sadık, özellikle gençlerin bilinçlenmesi için büyük çaba harcadı.
1930 başında hastalandı. Atatürk, Mahmud Sadık’ın hastalığıyla çok yakından ilgilendi, sık sık hatırını sordu, tedavisi için emirler verdi. 28 Temmuz 1930’da, İstanbul-Kızıltoprak’taki evinde hayata gözlerini yumdu.
Çerkes kökenli, basın tarihimizin en önemli simalarından biri olan Mahmud Sâdık hakkında şimdiye kadar kapsamlı bir çalışma yayınlanmadı. Yazdığı yüzlerce yazı, makale, köşe yazısı henüz derlenmemiş, eserleri topluca yayımlanmamıştır. 1912’de yılında kendi yazılarından seçmeler olarak tanımlanacak Takvimden Yapraklar şık bir kapak tasarımıyla İstanbul’da basılır. Aynı yıl içinde bir de Tekamül isimli bir romanı çıkar. 2017 yılında yeni harflerle yayımlanan bu eserin kapağına, hazırlayanlar tarafından “Darwin’in ırkların tekâmülü nazariyasının romanı” şeklinde bir açıklama konmuştur.
Mahmud Sâdık Bey’in gazeteci Ali Kemal ile de hem yazı arkadaşlığı hem de özel bir dostluğu sözkonusudur. Arşivimde bulunan, Mahmud Sâdık Bey’e yollanmış Rusya çıkışlı kartpostal, aynı gazetede çalışmış iki gazetecinin ne derece samimi olduklarının göstermektedir.
Rusya’dan gelen kartpostal Gazeteci Ali Kemal’in Mahmud Sâdık Bey’e gönderdiği 24 Eylül 1910 tarihli kartpostalın arka yüzü (Önyüzde Ayvazovski’nin bir tablosu bulunmaktadır): “Dersaadet’te Sabah Gazetesinde Mahmud Sâdık Beyefendi’ye… Azizim, O sizin eski fırkaya suret-i katiyede veda’ ettim. Burasının havasından mı yoksa sarı saçlarla, melek gözlerinden mi bilmem? İnsan ne kadar ihtiyar olsa derhal Faust gibi gençleşecek. Bilmem nasıl ayrılacağım? İhtiramâtımı takdim ederim. Ali Kemal”
İnsanın rakiplerinden çok kendisiyle yarıştığı 42 kilometre 195 metrelik en zorlu spor sınavı… 2500 yıl önceki bir muhabereden doğan mit, son yıllarda elde edilen akıl almaz derecelerle besleniyor; ayakkabı teknolojisinin de yardımıyla metreleri uçarak geçen, kilometreleri adım adım yutan atletlerin nereye varacağı merak ediliyor.
100 metredeki 10 saniye duvarı, 1 mildeki 4 dakika bariyeri… Bugün bakıldığında kolaylıkla aşılan zamanlar, bir zamanlar hayaldi. 100 metrede yıllarca zorlanan 10 saniye duvarı 1968’de aşılıyor, Jim Hines kapıyı aralıyordu. Jamaikalı Usain Bolt’un 2009’da kırdığı 9.58’lik dünya rekoru bir tarafa, bugüne dek 143 sporcu 100 metreyi 10 saniyenin altında koşmuş durumda. Geçen yıl ölen İngiliz Roger Bannister, sonradan tıp okuyacağı Oxford’da, 6 Mayıs 1954’te, 1 mili 4 dakika altında koştuğunda tarihe geçiyordu. 1999’da Faslı Hicham El Guerrouj’un aynı mesafede elde ettiği 3 dakika 43 saniyelik dünya rekoru, insanın nereden nereye geldiğini özetliyor.
Tarihteki ilk maraton Luc-Olivier Merson’un 1869 tarihli tablosu, Maraton Savaşı’nda Atinalıların kazandığı zaferin haberini yetiştirmek uğruna yorgunluktan bitap düşmüş genç bir atleti gösteriyor.
İşte birçoklarının rüyasını süsleyen maratondaki 2 saat duvarı artık tarih oldu. Dünya rekoru olmasa da, özel koşullarda aşılsa da, entelektüel sermayeyle yeryüzünün en iyisinin buluşması, 12 Ekim 2019’da Viyana’da tarihe geçti. Tam ne olduğunu idrak etmeye başlıyorduk ki ertesi gün kadınlarda dünya rekoru kırılıyor; akıllara malum soru geliyordu: İnsanın sınırı nedir?
Kipchoge Viyana’da maratonu iki saatin altında koşan ilk insan oluyor… Bu derece tarihin en iyi derecesi ama kapalı bir yarışta geldiğinden dünya rekoru olarak kabul edilmiyor.
Efsaneden gerçeğe…
Yaygın inanışa göre MÖ 490’da yapılan Maraton Muharebesi’nden sonra Atina’ya koşup “zafer bizim” diye haykırarak son nefesini verdiği söylenen Pheidippidens böylece onurlandırılmış; 1879’da Robert Browning’in yazdığı şiirle de ölümsüzleşmişti. Oysa Yunan-Pers Savaşları’nın ana kaynağı Heredot’a göre böyle bir olay yoktu. Aslen Sparta’ya destek istemek için Atina’ya yollanan Philippides ismindeki ulak, yaklaşık 240 kilometre yol kat edip geri dönmüştü. Üstelik bunu koşarak yapmıştı. Yine Heredot’a göre Maraton Muhaberesi’nden sonra Pers kuvvetlerinin Atina’ya çıkarma yapmasını önlemek için muzaffer Atina-Platea ordusu, yorgun argın yaklaşık 40 kilometre yürümüştü. Zamanla iki olay karışıyor, “zafer bizim” oluyordu.
Modern Olimpiyat serüveninin peşine düşen Baron Pierre de Coubertin ve şürekası, kamuoyunun ilgisini çekecek ve antik çağların ihtişamını canlandıracak bir şey arıyorlardı. Fransız filolog Michel Bréal, yakın arkadaşı Coubertin’i ikna edince, kazanmanın değil bitirmenin önemli olduğu bu destansı koşu resmen doğmuştu. Kısa sürede tüm dünyada tanınan mit, popüler kültüre giriyordu. Başta uzunluğu değişse de 1908 Londra Yaz Oyunları’nda, Windsor Sarayı ile Olimpiyat Stadyumu arasındaki 42 kilometre 195 metrelik mesafe, artık müseccel marka!
Modern anlamdaki ilk Olimpiyat 1896’da Atina’daydı. Maraton’dan Atina’ya yaklaşık 40 kilometre süren yarışa 17 sporcu katılmış, son çeyrekte atak yapan Spyridon Louis stadyuma girdiğinde halk çılgına dönmüştü. Yunanistan atletizmde zaferle tanışırken, Marusili çoban tarihe geçmişti. Derecesi 2 saat 58 dakika 50 saniyeydi.
O günden bu yana hızlanan sporcular, giderek iki saate yaklaşıyordu. Uluslararası Atletizm Federasyonu (IAAF) her parkurun kendisine has özellikleri olduğunun altını çiziyor, elde edilen dereceleri uzun süre dünya rekoru olarak kabul etmiyordu. 1 Ocak 2004’te bu görüş değişiyor, maratonda da belli koşulların karşılanması halinde dünya rekorları kırılmaya başlanıyordu. Deniz seviyesine yakın, olabildiğince düz parkurlarda, iyi hava koşullarında Olimpiyat Oyunları’nın mottosundaki citius (daha hızlı) kovalanıyordu.
Kuru zemin, yaklaşık 10 derecelik bir sıcaklık, az eğim… Özellikle Eylül ayının sonunda Almanya’nın başkentindeki koşulların atletler için en ideali olduğu vurgulanıyor. IAAF’in kabul ettiği en iyi 10 dereceden 7’sinin Berlin Maratonu’nda elde edilmesi dikkati çekici olsa gerek. Girdiği 13 yarışın 12’sini kazanan, Olimpiyat’ta altına koşan, 2018’deki Berlin Maratonu’nda 2 saat 1 dakika 39 saniyeyle dünya rekoru kıran Eliud Kipchoge, birçokları tarafından tarihin en iyi maratoncusu olarak kabul ediliyor. İşte onunla dünyanın en zengin insanlarından Jim Ratcliffe’ın ortaklığı, bir duvarın daha yıkılmasına yolaçtı.
Modern zamanların ilk olimpiyatı 1896’da Atina’da yapılan olimpiyatlarda Spyros Louis, nam-ı diğer Spyridon Louis, modern zamanların ilk maraton şampiyonu olarak taçlanıyor ve Yunanistan’da ulusal kahraman oluyordu.
Bir düşün peşinde…
Değişik spor yatırımlarıyla dikkat çeken petrokimya devi Ineos’un patronu Ratcliffe kararlıydı: Maratonda 2 saatin altına inilecekti! Daha önce Bannister’ın 1 milde 4 dakika barajını yıkışının 63. yıldönümünde Monza’daki Formula 1 pistinde 2 saatin altına inmeye çalışan Kipchoge, seyircilerin alınmadığı denemede 25 saniye yavaş kalmıştı. Acaba 2.5 sene sonra bu sefer rüya gerçek olacak mıydı?
İngiliz sanayici aslında kendi ülkesini istese de, Londra’nın havası bu yarış için uygun değildi. Şirketin meteoroloji mühendisleri Avrupa’daki başkentleri inceliyor, Viyana seçiliyordu. Tüm verilere göre 12 Ekim en ideal tarihti. İzleyici sayısını artırmak için aranan Cumartesi bulunmuştu. Bilim böyle buyuruyordu!
Viyana’da seçilen parkurun yüzde 90’ı dümdüzdü. Zaman kaybı böylece en aza indirilebilirdi. Kipchoge için özel ayakkabı üreten Nike’ın da desteğiyle taşlar iyice yerine oturuyordu. Her şey düşünülüyor; hava direncinin azaltılması için sürekli değişen tavşan atletler V düzeninde koşuyordu. Hesaplara göre bu dizilişin kusursuz uygulanması, 2 dakikaya yakın bir zaman kazandıracaktı. Ayrıca Avusturya, tarihin en iyi maratoncusunun idmanlarını yaptığı Kenya’nın Kaptagat kasabasıyla aynı zaman diliminde bulunuyordu. Hiçbir ayrıntı gözden kaçırılmıyordu.
12 Ekim 2019’da Viyana saatiyle sabah 08.15’te başlayan koşu amacına ulaşıyor; 35 yaşındaki Kipchoge 1 saat 59 dakika 40 saniyeyle adını altın harflerle kitaplara yazdırıyordu. 2 saat barajı böylece yıkılmıştı!
Yarışın kapalı olması, tavşan atletlerin sürekli değişmesi ve deneme sırasında bisikletlerle ekstra sıvı takviyesi yapılması nedeniyle bu derece IAAF tarafından dünya rekoru olarak kabul edilmedi. Ancak kimilerinin bir atletizm olayından çok bilimsel deney olarak gördüğü bu meydan okuma, şimdiden Guinness Rekorlar Kitabı’nda yerini almış durumda.
Bu yıl Berlin’de Etiyopyalı Kenenisa Bekele’nin dünya rekorunun 2 saniye altında kalması, tarihin en iyi beş zamanının da son 15 ayda elde edilmiş olması, bu büyülü disipline ilgiyi artıyor. “Süper ayakkabılar”ın da yardımıyla yakın bir gelecekte 2 saat barajının IAAF standartlarına uygun olarak da zorlanması bekleniyor. Belki bu kuşak maratoncular olmasa da bir sonraki jenerasyon duvarı yıkacak gibi duruyor.
Kraliyet kutlaması 2019’a kadar 16 yıl boyunca kadınlar dünya rekorunu elinde tutan İngiliz atlet Paula Radcliffe, 2015 Londra Maratonu’nda emekliliğini Prens Harry, engelli koşu rekortmeni John Disley, çocukları Isla ve Raphael ile kutladı.
Uçan kadınlar
Kadınlarda da tablo erkeklerden farksız değil. Tarihin en iyi 15 derecesinden 11’inin 2017’den bu yana koşulması, sporseverleri heyecanlandırıyor. Brigid Kosgei’nin 13 Ekim 2019’da Paula Radcliffe’in 16 yıllık dünya rekorunu 81 saniyeyle tarihe gömmesi rüya gibiydi. Zamanında birinciliklere ambargo koyan ve o günlerde görülmeyen derecelere imza atan İngiliz atletin, yarıştan sonra kendisini geride bırakan halefini kucaklaması, o günün şüphesiz en güzel anlarından biriydi.
Kosgei finişi geçerken
1994’te doğan dünya rekortmeni Kenyalı atletin gelişimi gözlerden kaçmıyor. 2017 Chicago Maratonu’nda ikinci olan sporcu, ertesi sene aynı yarışı tarihin en iyi 6. derecesiyle kazanmıştı. Bu yıl Londra’da zafere ulaştığında, bunu başaran en genç kadındı. Dünyanın en büyük yarı maraton yarışı olan Great North Run’ı 1 saat 4 dakika 28’le bitiren uzun mesafe koşucusu, bu mesafede elde edilen en iyi zamana imza atmıştı. Parkurun koşulları nedeniyle dünya rekoru olarak kabul edilmeyen derece akıllara durgunluk veriyor; çok daha fazlasını müjdeliyordu.
Çok sevdiği Chicago Maratonu’na yine favori olarak gelen sporcu adeta uçuyordu. En iyi zamanını 4 dakika geliştiren atlet, 2 saat 14 dakika 4 saniyeyle dünya rekorunu kırmıştı. Tıpkı Kipchoge gibi o da Nike’ın özel ayakkabısıyla yarışmıştı.
Sadece o mu? Aynı zamanda vatandaşı olan yaşıtı Ruth Chepngetich ile Etiyopyalı Worknesh Degefa da gümbür gümbür geliyor. Bu rekabette her yıl üstüne koyan Kosgei’nin 42 kilometre 195 metrelik bu destansı mesafede ne kadar ileri gidebileceği merak ediliyor; sanki o da teknolojinin gölgesinde insanın sınırlarını zorlamaya devam edecek gibi duruyor.
INEOS’UN SPOR YATIRIMLARI
Milyarder kardeşlerin tutkusu
21 milyar sterlini geçen servetiyle Birleşik Krallık’ın en zengini olan Jim Ratcliffe, 1952’de doğdu. 1998’de kurduğu petrokimya şirketi Ineos sayesinde, yatırımcı ve sanayiciye dönüşen iş insanı, tam bir spor tutkunu. Maratondaki 1 saat 59 dakika meydan okuması dışında, Ineos futbol, bisiklet ve yelkene de yatırım yapıyor.
Futboldaki faaliyetlerini milyarderin kardeşi Bob Ratcliffe yönetiyor. 2017’de İsviçre’nin mütevazı ekiplerinden Lausanne Sport’u alan sermaye grubu, 2019’da da Nice’i bünyesine kattı. 22 Ağustos 2019’da Fransız Rekabet Kurumu tarafından onay verilen işlem için Ineos, Chien Lee’ye 100 milyon Euro ödedi. Gözünü anavatanlarına diken aile, Premier Lig’de takım arıyor. Adeta bir hanedan kuran sanayicinin, Manchester United taraftarı olduğunu hatırlatmalı…
Milyarder iş insanı Ratcliffe ile Kipchoge beraber…
2010’da kurulan ve Britanyalı sporcular Bradley Wiggins, Chris Froome ve Geraint Thomas’la Fransa Bisiklet Turu’nu tahakkümü altına alan Sky takımı, 1 Mayıs’tan bu yana Ineos adıyla yarışıyor. Avustralyalı medya patronu Rupert Murdoch’un sahibi olduğu telekomünikasyon şirketi Sky’ın elinde tuttuğu takımın hisselerini satın alan şirket, bu sene Egan Bernal’le mutlu sona ulaştı. 22 yaşındaki Kolombiyalı, 110 yıllık mazisi olan dünyanın en köklü bisiklet organizasyonun en genç şampiyonu olmayı başardı.
2018’de Olimpiyat tarihinin en başarılı yelkencilerinden Ben Anslie’yle biraraya gelen Ratcliffe, Ineos Team UK’yi kurdu. 2021’de yapılacak branşın şahikası olan Amerika Kupası’nı hedefleyen milyarder, bu proje için 110 milyon sterlini gözden çıkarmış durumda. Bakalım ikili istediklerini alabilecek mi?
ATLETLERİ KANATLANDIRAN TEKNOLOJİ
Nike ve ayakkabı mucizesi”
2017’de Nike’ın sponsorluğunda, İtalya’daki Formula1 pisti Monza’da yapılan yarışta 2 saate yaklaşan Kipchoge’nin giydiği “Vaporfly % 4” modeli çok tartışılmıştı. Spor endüstrisine şekil veren devlerden birinin ayakkabılarının her adımda yüzde 4 enerji tasarrufu sağladığı iddiası başta pazarlama stratejisi olarak görülse de, sonradan laboratuvar ortamında ıspatlanmıştı. Elit maratonculara 60 ila 90 saniye kazandıran süper ayakkabılar, atletleri adeta kanatlandırıyor.
Birileri bunların herkes tarafından satın alınabileceği için uygun olduğunu savunurken, başkaları Kipchoge için özel yapılan Vaporfly modelinin özelliklerinin açıklanmamasının etik olmadığını ifade ediyor. Atletler bir bir kendi rekorlarını geliştiriyor. Birkaç yıldan bu yana elde edilen dereceler, sporcuların bu özel ayakkabılardan ziyadesiyle faydalandığını gösteriyor. Kipchoge ile Kosgei’nin Nike’ın özel tabanlı modelleriyle elde ettiği zamanlar, kimileri tarafından teknolojik doping olarak görüledursun, IAAF’in bu konuda bir düzenlemeye gidip gitmeyeceği merak ediliyor.
MARATON’DA TÜRKİYE REKORLARI
Kenyalı ve Etiyopyalı millîler
Türkiye rekoru 2 saat 5 dakika 27 saniyeyle Kaan Kigen Özbilen’e ait. Viyana’da Ineos’un 2 saate meydan okuduğu yarışta koşan tavşan atletlerden biri olan millî sporcu, bu derecesini 2019’da Rotterdam’da elde etmişti. Kenya’da Mike Kipruto Kigen adıyla 1986’da dünyaya gelen uzun mesafe koşucusu, 2015’ten bu yana Türkiye adına yarışıyor. 2016’da Avrupa Atletizm Şampiyonası takviminde ilk kez yer alan yarı maratonda gümüş madalya alan sporcu, Rio Olimpiyat Oyunları’nda da ülkemizi temsil etmiş ve Kipchoge’nin altına ulaştığı yarışı 17. sırada bitirmişti.
2015’te 2 saat 24 dakika 44 saniyeye imza atan Sultan Haydar, kadınlarda Türkiye rekorunu elinde bulunduruyor. 1985’te Etiyopya’da Chaltu Girma Meshesha ismiyle doğan sporcu, 2008’de Türk vatandaşlığına geçmişti. 2012 Avrasya Maratonu’nda üçüncülüğü de bulunan atlet, en iyi zamanına Dubai’de imza atmıştı.
Maratonda Türkiye rekortmeni Kaan Kigen Özbilen, 2016’da ülkemizi Rio’da düzenlenen son Olimpiyat’ta teslim etmişti.
Kadınlarda Türkiye rekortmeni Sultan Haydar, pist yarışlarında da ülkemizi temsil etmişti.
19. yüzyılda çöküş sürecine giren tekkeler 1925’te kapatıldı. 1940’lardan itibaren farklı bölgelerde ortaya çıkan cemaatler adlarını duyurmaya başladı. İslâmî literatürde başka anlamda kullanılan “cemaat” kavramının ilk defa tarikat benzeri hareketlere isim oluşu 1950 hatta 1960 sonrasındadır.
Cumhuriyet’in ilanının ardından 1925’te yürürlüğe giren kanun uyarınca Türkiye genelinde faaliyet gösteren bütün tekkelerin kapatılması kararı da alınmıştı. Zaten tekkelerin çoğu aslî çizgisinden sapmış, hizmet göremez haldeydi. Tekke yapıları ise harap ve sahipsizdi. İstanbul, Bursa, Konya ve Edirne’de ise, merkezlerde bulunan tekkelerin çoğu kapanma kararının alındığı tarihlerde henüz faaldi. Bu tekkelere de tebligatlar yapıldı ve tekke binalarının anahtarlarının ilgili kurum müdürlüklerine teslim edilmesi bildirildi.
Ne var ki zaman içinde tekkelerin kapatılmasından doğan boşluk doldurulamadı. Diğer yandan gözden uzak yerlerde kanunun izin vermediği bazı faaliyetler gizliden gizliye yürütülmeye başlamıştı. Bu dönemde bazı eski şeyh aileleri haftalık usûl gününün yerine, yine haftanın belirli bir gününde sohbet yapmayı sürdürmüşlerdir. 1930’ların ve 1940’ların İstanbul’unda ünlü din adamlarından Samatya’daki Etyemez Cami’nin imamhatibi Şemseddin Efendi (Yeşil) ve Fatih, Hırka-i Şerif mahallesindeki konağında misafirlerini irşâd ile meşgul olan Kenan Efendi (Kenan Rifaî, Büyükaksoy) haftada bir ve özellikle Ramazan ayı boyunca yaptıkları bu tasavvufi sohbetlerle isimlerini kısa sürede bütün şehirde duyurmuşlardı. Boşluktan yararlanarak ortaya çıkan değişik dinî gruplarsa özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da gizli faaliyet göstermeye başladılar.
1946 seçimlerinden sonra “cemaat” deyimi duyulmaya başladığı gibi gayriresmi yaklaşımlarla da devletle uzlaşma çözümleri aranır oldu. Bu yeni süreçte ilk başarıyı Mevlevîler elde etti ve bir tarikattan çok sembolik bir kültür topluluğu haline gelmeyi önemsedi. Demokrat Parti yöneticileri ile ters düşse de mücadelesinden vazgeçmeyen Said Nursî, risaleleriyle devletle pasif mücadeleye girerken çalışmalarını yeraltında yürüten ve Süleyman Hilmi Tunahan’ın önderliğinde şekillenen Süleymancılık akımı ise cumhuriyet döneminde Kur’an-ı Kerim’in unutturulduğu endişesiyle yıllarca hafız yetiştirerek İslâmi bilimlerin yayılmasına çalışmıştı. 1970’lerde hayli güçlenen Süleymancılar sonraki yıllarda güç kaybetti.
Tam da tekkelerin ıslah edilmesi düşünülüyorken 1925’te kapatılmaları büyük bir şokun yaşanmasına ve boşluğun doğmasına sebep olmuştu. Bu boşluk özellikle merkezden uzak kentlerde şekillenen cemaatler eliyle dolduruldu. İslâmî literatürde farklı anlamlarda kullanılan “cemaat” kavramı ilk defa tarikat benzeri bir hareketi isimlendiriyordu. 1920’lerin sonunda şekillenmeye başlayan ve 1946-1950 yıllarından sonra ortaya çıkan bu “nev-zuhur” oluşum, gerek uygulamaları ve gerekse yapısı açısından tarikatlerden farklıydı.
Osmanlı devlet yapısı içinde tekkelerin kontrolünü sağlayan kurumlar vardı. Oysa cumhuriyet Türkiyesi’nde yapılanan cemaatler resmen tanınmadıkları ve bir kuruma bağlı olmadıkları için kontrolsüz kalmıştı. Tekkeler, yüzyıllar içinde tarihî bir fonksiyon üstlenmiş, eğitim kurumlarının yaygınlaşmadığı bir dönemde halkın edep-erkân öğrenmesine yardımcı olmuş, ardından doğal ömrünü tamamlayarak diğer kurumlar gibi tarih sahnesinden çekilmişti.
Galata mevlevîhânesi Mevlevîlik, Anadolu’nun gelmiş en eski tarikatlarından… Kısa sürede yayılmış ve önemli merkezlerde mevlevîhâneler açılmıştı. 1491’de İstanbul’da kurulan Galata Mevlevîhânesi de bunlardan biriydi.
Cumhuriyet Türkiyesi’nde ortaya çıkan cemaatler ise çok daha esnek, müdavimlerin kolaylıkla devam edebilecekleri, anlayışlı dinî yapılanmalardı. Tekkelerde görülen zikirlerin ve ağır evradların yani ödevlerin yerini belirli periyodlarla tekrarlanan sohbetler almıştı.
İslâmî literatürde başka anlamda kullanılan “cemaat” kavramının ilk defa tarikat benzeri hareketlere isim oluşu 1950 hatta 1960 sonrasındadır. Yaklaşımı ve uygulamalarıyla da tarikatlardan farklı olagelmiştir.
400 yıllık gelenek İstanbul’un en eski tekkelerinden olan Tophane’deki Kâdirî Âsitânesi’nin tarihi 400 yıla yaklaşıyor.
Osmanlı Devleti’nin tekke ve tarikatları tanımasına karşılık Cumhuriyet Türkiyesi’nde yapılanan cemaatler resmen tanınmadıkları için ortaya çıkışlarından itibaren kontroldışı yapılanmalar olageldi ve her cemaat belki bundan da yararlanarak çok daha esnek, müdavimlerin kolaylıkla devam edebilecekleri bir örgütlenme yolu seçtiler. Tekkelerde görülen zikirlerin ve ağır ritüellerin yerine de tesbihat ve sohbeti benimsediler. Tekkeler vakıf gelirleri ile ayakta dururken cemaatler ekonomik faaliyetlere de yönelerek şirketler kurdular, medya aracılığıyla seslerini duyurmaya başladılar. Zenginlerden alınan bağışlar, toplanan zekat paraları, kurban derileri, açılan okullardan elde edilen gelirler gibi kaynaklar edindiler… Halbuki tekkelerde böyle bir yapılanma tarihin hiçbir döneminde sözkonusu değildi. Kaynaklar tarikat bünyesinde sıkı ve samimi bir dostluğun sürdürelebildiğini kaydediyorken, günümüz cemaatleri içine kapalı, dışardan kimseyi kabul etmeyen ve birbirine mesafeli dinî topluluklar olarak çıkıyor karşımıza.
1974’teki Kıbrıs Barış Harekatı’nda bizzat görev alan gazilerden bir grupla, aynı muharebe arazisi üzerinde 5 gün boyunca bir etüd-gezi gerçekleştirildi. 45 yıl önce yaşanan hadiselerin kahramanı ve tanığı olan gaziler, yaşadıklarını tüm detayları ve heyecanı ile dile getirdi. Bugün yaşları 70 – 80 civarında olan kahraman gazilerin tanıklığıyla Kıbrıs savaşının kritik dönemeçleri.
İnsan her gün kahramanlarla karşılaşmaz. Olağanüstü zamanlarda hadiselerin içinde bulunan, olaylara tanık olan hatta yön veren kişiler, sonradan çoğunlukla “görünmez” olmayı tercih eder. Bu “sıradan kahramanlar” savaşlarda veya kimi özel durumlarda öylesine sıradışı maceralar yaşamış ve öylesine trajik durumları görmüşlerdir ki; eğer sağ kalmış ve “normal” hayata dönmüşlerse bunlardan genellikle bahsetmezler. Zira bilirler ki esas kahramanlar şehit olmuştur, hayatını kaybetmiştir ve onlar bu tarihin suskun tanıkları, toprağa düşenlerin can dostlarıdır.
Bu duygu ve düşüncelerle, 10-14 Kasım 2019 tarihleri arasında, yakın geçmişimizin etkileri bugüne uzanan önemli bir dönemini tekrar mercek altına aldık. Kıbrıs Barış Harekatı’nın hayattaki gazileri ve araştırmacılardan oluşan bir grupla, 45 yıl önceki bu savaşın muharebe alanlarını ziyaret ettik. Ada’nın eşşiz ve engin coğrafyası içinde bilinmeyen, çoğunlukla ıssız yerlerde, kimi zaman kıyılarda kimi zaman dağ yollarında dolaştık. Bugün yaşları 70 – 80 civarında olan kahraman gaziler, gençliklerinde yaşadıkları bu önemli hadiseleri bizzat muharebelerin yaşandığı coğrafya üzerinde anlattılar. Dinledik, öğrendik, muharebeleri onlarla birlikle, onların gözünden anlamaya çalıştık.
Boğaz boğaza… Gazi Abdülkadir Kurt, Keskin Sırt’ın eteklerinde 20-21 Temmuz 1974 gecesi Türk ve Rum komandoların boğaz boğaza savaştığı arazide.
Gerçek kahramanlarla
Bu gezi, programı, organizasyonu ve katılımcıların özelliği nedeniyle Kıbrıs Barış Harekatı alanlarına yapılan bu çaptaki ilk geziydi. Proje, Kıbrıs’ta yaşayan muharebe alanları araştırmacısı, turizmci Yiğit Şatana ve Kıbrıs yakın tarihi uzmanı Hasan Taş’ın ortak çabasıyla gerçekleşti. Hasan Bey muharip gazilere ulaştı ve davet etti. Bu girişime Kıbrıs Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı ve Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı da destek verdi. Bu sayede, kimisinin isimlerini kitaplardan okuduğumuz, kimisinin ise daha önce ismini duymadığımız gerçek kahramanlar ile gerçek mekanlarda beş gün geçirme şansına sahip olduk. Gezimiz Girne batısındaki Özgürlük Millî Parkı’ndan başladı. Burada Ortaçağ’dan bugüne Kıbrıs tarihi ve 1974’e giden yoldaki ilk çatışmalar ve katliamlar anlatıldı. Adada dağınık bir şekilde yaşayan sivil Türk nüfusun EOKA örgütü tarafından uğradığı katliamlar, buna karşı kurulan Türk Mukavemet Teşkilatı ile Türkiye tarafından alınan önlemler konusunda brifing verildi. 20 Temmuz 1974’te Ada’nın kıyısına ilk çıkan birlik olan Amfibi Deniz Piyade Alayı’nın subayları Yıldır Yoro ve Mustafa Yılmaz, Pladini plajında ve ötesinde 45 sene önce üsteğmen rütbesiyle katıldıkları muharebeleri anlattılar. Daha sonra Karaoğlanoğlu Şehitliği ziyaret edildi ve Mustafa Başel o dönemde komutanı olduğu Bolu Komando Tugayı’na bağlı bölüğü ile katıldığı Lapta Karava muharebeleri hakkında bilgi verdi.
Ertesi sabah Girne’nin sırtını yasladığı Beşparmak Dağları’na çıktık. Girne ile Lefkoşa arasındaki Boğaz bölgesi, Türk ordusu adaya çıkarma, atma ve indirme yaptığında Türk mücahitlerin elindeydi. Buraya hakim Atak mevziine sızan Rum komandoları, burada telsiz sistemi kuran Muhabere Astsubay Bayram Gümüş’ü, askerleri ve mücahitleri ile birlikte şehit etmişlerdi. Babası Bayram Gümüş’ü kaybettiğinde henüz bebek olan oğlu aramızdaydı ve komutanlardan hep birlikte bu hüzünlü direniş öyküsünü dinledik.
Beşparmak Dağları’nda Harekata üsteğmen rütbesiyle Hava İndirme Tugayı 3. Paraşüt Taburu 3. Bölük Komutanı olarak katılan Emekli Albay Orhan Ceylan, 23 Temmuz 1974 günü Bellapais-Dikmen yolu üzerinde 181. Rum Topçu Taburu’nun 29 araçlık konvoyunu imha ettikleri çatışamayı (Yanık Konvoy hadisesi) anlatıyor.
Zaman yolculuğu
Bu bölgeye hakim Doğruyol Tepesi’ni alma görevi Bolu Komando Tugayı’nın 1. taburuna verilmişti. Bu taburun cesur bölük komutanı Üsteğmen Haluk Üstügen çok kanlı muharebeler sonucu tepeyi ele geçirmişti. Yaşadıklarını yıllar sonra kitabında yazdı. Üstügen’in anlatımıyla tepelere tırmanırken o anları âdeta tekrar yaşadık.
Beşparmak Dağları’nın sırtlarında yaptığımız yürüyüş sırasında, coğrafya ve manzara olağanüstüydü. Mücahitlerin inşa ettikleri mevziler, kulübeler ve duvarlar hâlâ yerli yerinde duruyordu. Güneyimiz Lefkoşa ve uçsuz bucaksız bir ova, kuzeyimizde ise ışıl ışıl Akdeniz!
Biz tepelere tırmanırken, 45 sene öncesinin Komando Yarbayı Cemal Eruç yanımızdan koşarcasına geçti. Dönemin tabur komutanı yarbayımız, neredeyse yarım asır önce çok zorlu çarpışmaların yaşadığı Keskinsırt’a hepimizden önce varmak istiyordu sanki. Biz bu zaman yolculuğunu yaparken yanımızdaki gaziler gözümüzün önünde gençleşiyor, insan bedeninin ve ruhunun zor kaldıracağı mekanlara o günkü gibi cesaretle koşuyorlardı…
87 yaşındaki kahraman
Savaşın önde gelen kahramanlarından biri de, harekata yarbay rütbesiyle katılan 1. Komando Tabutu Komutanı Cemal Eruç. 87 yaşındaki Eruç, hâlâ dinç.
2 Ağustos 1974 tarihinde iki tank ve beş ZPT’den oluşan görev kuvvetli dağ yolunu kullanarak Vasilya (Karşıyaka) istikametinde harekete geçmişti. Oldukça dar bu yolun Kornos mevkiinde öndeki M-47 tankı mayına çarparak hareketsiz kalmıştı.
1964’te Rum kuşatmasına maruz kalan Erenköy, bugün adanın batısında, Rum kesimi tarafından çevrelenmiş bir Türk askerî bölgesi. Sivillere kapalı bu bölgeye BM Barış Gücü eşliğinde ulaşılabiliyor.
Rauf Denktaş, Lefkoşa’da bulunan anıt mezarı başında kızlarıyla birlikte anıldı.
Ağır bedeller
Dağın batısına doğru ilerlediğimizde manzara iyice vahşileşti, yol daraldı. Selvili Tepe’de takım komutanı Gazi Asteğmen Ünal Toker, bize savaşın korkunçluğunu hatırlattı: Kurak yaz günü iyice dayanılmaz olan susuzluk, ortaya çıkan hastalıklar ve kurşun yarasıyla parçalanan bedenler… Kıbrıs Barış Harekatı zorlu-çetin muharebeler savaşıydı. Bugün kendi topraklarında özgür ve huzur içinde yaşayan Kıbrıs Türk halkı ile Türk milleti ağır bir bedel ödemişti bunun için: Asker, mücahit ve sivil 1.500 şehit. Rum/Yunan tarafının kayıpları da ağır oldu: Onlar da asker ve EOKA milisi 2.500’den fazla ölü ve binlerce yaralı verdiler. Günün sonu eşsiz bir buluşmaya tanık oldu: Daracık dağ yolunda mayına basan ve dağın kenarında kalakalan Türk tankının nişancısı Onbaşı Gürler Erdağı ve şoförü Er Abdülkadir Kurt, 45 sene sonra ateş yağmuru altında terketmek zorunda kaldıkları tanklarıyla buluştular. Biz sessizce izlerken yavaş adımlarla dağın yamacına uzanmış tanklarının yanına gittiler ve ona sevgiyle dokundular. “Kıbrıs bir bina gibiydi” dedi Gazi Kurt; “Türk askeri pencereden girdi Kıbrıs’a!”
Cengiz Topel anısına 8 Ağustos 1964 tarihindeki hava harekatında şehit düşen Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel Anıtı. Harekat sırasında kullandığı F-100 Super Sabre av bombardıman uçağının bir örneği, o günkü boyası ve numarasıyla Lefke’de bulunan anıta 8 Ağustos 2019 tarihinde konuldu.
Yaşlanmayan şehitler
Sabahın ışıkları Boğaz Şehitliği’nin özenle yapılmış beyaz mermerleri üzerinde yansıyor. Gazilerimiz adada bıraktıkları arkadaşlarının mezarlarını arıyor. Kimi selam duruyor, kimi sessizce fatiha okuyor. Zamanın durduğu başka bir mekan. Beyaz mermerlerin altında yatanlar hiç yaşlanmadılar. Kolordu Harekat Karargahı Müzesi’ne gidiyoruz. Burası bu kısa ama şiddetli savaşın Türk idare merkezi. Bir evin mahzeni, savaştan kaldığı haliyle düzenlenmiş. Duvarda haritalar, fotoğraflar… 1970’lerin kahramanlarını görüyorum her bir siyah-beyaz karede. Dar, büyük yakalı gömlekler, bol paça pantolonlar. Elde 2. Dünya Savaşı’ndan kalma Enfield tüfekler, mücahitler gülümsüyor. Çocukluğumun abileri…
Katliamın izleri M-47 tankının nişancısı Gazi Gürler Erdağı, Türk sivillerin katledildiği köylerde açılmış olan müzede, Sandallar, Muratağa ve Atlılar katliamlarına ilişkin fotoğrafları inceliyor.
‘Yanık Konvoy’
Üsteğmen Orhan Ceylan Kayseri Hava İndirme Tugayı’nda bölük komutanıydı. Paraşütüyle indiği Kıbrıs, hayatının geri kalanında hep onunla oldu. Beşparmak Dağları’nın doğusunda Boğaz’dan itibaren attığı her adımında çatışmaya girdi. Bozdağ’ı, Deliktepe’yi taarruzla ele geçirdi. Rum komandolarıyla boğaz boğaza harp etti. Defalarca ölümden döndü. Koca bir topçu taburunu bölüğüyle imha etti, 50’den fazla esir aldı. Tarihe “Yanık Konvoy” olarak geçen hadisenin merkezindeki bu komutanın öyküleri, en uçarı senaryo yazarının bile hayal edemeyeceği anları ve olayları içeriyor. Bize bunları yaşandığı mekanlarda anlatıyor. Ölümle defalarca yüzleşen komutanımız, bu muharebelerde ölen Yunanlı yarbayın yıllar sonra kendisini bulan kızını nasıl teselli ettiğini de anlatıyor bizlere.
Erenköy sancakları
Gün doğmadan tekrar yollara düşüyoruz. Bir zamanlar Rum kesimi içinde kalmış bir Türk bölgesi olan Erenköy, 1974’teki büyük olayların bir provasının 1964’te yaşandığı yer. Türklerin elindeki tek kıyı olan bu küçük köy, “Kıbrıs İstiklal Harbi’nin İnebolu’su”… Türkiye’den küçük takalarla, balıkçı tekneleriyle gelen silah ve malzemeler buradan kıyıya çıkarılıp adadaki Türk direniş “sancaklarına” dağıtılıyordu. 1964’ün meşum bir Ağustos günü EOKA şefi Albay Grivas komutasında saldırdı Rumlar. Tankla, topla desteklenmiş 2 bin Rum askerine karşı 700 civarında Türk mücahit direndi. Bunların çoğu, Türkiye’nin üniversitelerinde okuyan Kıbrıslı Türk öğrencilerdi. Yaz tatillerinde ülkelerine dönüyor ve insanlarını korumak için görev yapıyorlardı. Bu eğitimli gençler görevlerini mükemmel şekilde yerine getirdiler. Tam herşey bitmek üzereyken semada Türk uçakları belirdi. Uçakların bombardımanı, direnen gençlerin ve bir mağaraya sığınmış ailelerin hayatını kurtardı. Erenköy bugün de Rum kesimi içinde yer alan ancak KKTC’ye ait ve BM Barış Gücü eşliğinde ulaşabildiğimiz bir bölge. Sivil halk yaşamıyor. Türk askeri dağla deniz arasındaki bu ıssız yerde kutsal hatıraları koruyor. Yüzbaşı Cengiz Topel, işte o gün Kıbrıslı gençleri kurtaran Türk uçaklarından birinin pilotuydu. Uçağı düştü, Topel atladı, sağ-salim yere indi ama Rumlar tarafından esir edildi. Sonrası ise tarihe bir kara leke olarak geçti. İşkence ile öldürüldü, vücudu parçalandı. Bugün aziz hatırası, adına yapılan etkileyici bir anıtta yaşıyor Lefke’de. Gün batarken, bu büyük mücadelenin b lideri Rauf Denktaş’ı da Lefkoşa’daki mezarının başında anıyoruz. Kızları da bize katılıyor. Bu cesur, güçlü, nazik, mütevazı ve sevimli insanla aynı çağda yaşamış olmaktan mutluluk duyuyorum.
Hüzün ve acı
Anıları, insanları, olayları sadece öğrenmekle kalmayıp yerinde hissettiğimiz bu eşsiz gezinin son günü doğuya dönüyoruz yüzümüzü. 1974’te kadınların ve çocukların sırf Türk oldukları için korkunç bir şekilde katledildiği Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerine gidiyoruz önce. Toplu mezarların yanındaki korkunç fotoğraflara bakıyoruz. “Bir insan bir çocuğa bunu nasıl yapabilir?” diye soruyoruz birbirimize. Bunu yapan bir insan nasıl yetişir? Savaşın bile bir namusu, onuru vardır. Müzeye çevrilmiş küçük köy okulunun 1974’ten beri boş sıralarında, 45 sene öncesinin ilkokul defterleri duruyor hâlâ. Üzerindeki elyazısını okuyorum: “Arkadaşların ile iyi geçin”. Ailesini bu katliamlarda kaybetmiş yaşlı bir amca bize hadiseleri anlatıyor, boğazımız düğümleniyor. Hüzün, acı, yıllarla büyüyen bir boşluk… Gazilerimiz gözleri yaşlı, çocukların fotoğraflarına bakıyorlar: “Bu yüzden savaştık”.
Direniş ve taarruzMağusa direnişinin komutanı Emekli Albay Oğuz Kalelioğlu, Kara kapısı önünde 27 gün süren kuşatmayı, direnişi ve 28. Tümen birliklerinin Mağusa’ya kavuşmasını, Emekli Deniz Piyade Albay Yıldır Yoro ise Deniz Piyade Alayı 1. Taburu ile çıktığı Pladini Plajı’na (Yavuz Çıkarma) hakim bir tepeden amfibi taarruzu anlatıyor…
Mağusa direnişi
Mağusa Kalesi’nin muhteşem surlarını 500 sene önce inşa edip güçlendiren Venedikliler, 1571’de o surları 11 ay süren bir muharebede ele geçirebilen Türklerin, 400 sene sonra Ortaçağ’ı andıran bir harpte kuşatılacağını ve hayatta kalmak için aynı surların içinde savaşacaklarını hayal edebilirler miydi?
Üsteğmen Oğuz Kalelioğlu, Mağusa’daki 200 mücahitin komutanıydı. Savunmakla sorumlu olduğu kalenin içine 10 bine yakın sivil sığınmıştı. 20 Temmuz 1974’te Türk ordusunun Girne’ye çıktığını duyunca önce sevindiler ama sevinçleri kısa sürdü. Türk ordusundan önce Türklerin sığındığı Mağusa Kalesi’ni ele geçirmek için RMMO ve EOKA, tanklarla ve toplarla muazzam bir saldırıya geçti. Bir avuç mücahit ve halk elde kalan son silah ve mermilerle kendilerini savundul. Kan ve gözyaşına, feci bir açlık ve yaz sıcağının kurutan susuzluğu ekleniyordu. 27 gün direndiler. Kale tam düşmek üzereyken Türk tankları Ortaçağ surlarının önünde göründü. Kurtulmuşlardı. İlk çatışmanın başladığı Akkule’nin önünde bize o günleri tekrar yaşar gibi bir heyecanla anlattı Oğuz Kalelioğlu. Şehrin girişine Tankut Öktem’in yaptığı heykelde bir sureti nakşedilmiş bu komutan, bize tam yanına düşen ve patlamayan havan mermisini anlattı. Üzerindeki yazıdan Türkiye yapımı olduğunu görmüştü. Belli ki NATO sayesinde Yunan/Rum ordusunun envanterine girmişti o mühimmat. Seneler sonra o merminin yapıldığı fabrikaya gittiğinde gülerek “Sizin mermiler de Allah’tan patlamıyor” demişti.
Gezimizin sonuna geldik. Komutanlarımıza ve gazilerimize veda ederken, 5 gündür içinde dolaştığımız o zaman tünelinden çıkıyoruz. Laciverte çalan günbatımına bir palmiye ağacının arkasından baktığımız o güzelim Akdeniz kıyısında, biraz öteyi görebilmek için gözlerimizi kıstık: Gördük ki, pek bir şey değişmemiş biz yokken. Yine çevremiz savaş, yine şiddet, yine çatışma… Sadece biz daha yaşlıyız.
Beşparmak Dağları’nda Doğruyol Kayası önündeki grup, Cemal Eruç’u dinliyor.
‘Millî Duruş’ Lafla Olmaz
Kıbrıs turizmi eğlenceden ibaret olmamalı
Burada harekat öncesi özgürlük uğruna verilen millî mücadelenin, Kıbrıslı Türklere karşı girişilen soykırım hareketlerinin, harekat esnasında yaşanmış olan kahramanlık ve fedakarlıkların mutlaka anlatılması, hatta bizzat gösterilmesi gerekmektedir. Millî bir duruş ancak böylesi çalışmalarla sağlanabilir; lafla ve propagandayla değil.
YİĞİT ŞATANA
10-14 Kasım tarihleri arasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde “Kıbrıs Barış Harekatı ve Muharebe Alanları” turumuzu gerçekleştirdik. Bilindiği gibi 1974’de iki safhada gerçekleşen Kıbrıs Barış Harekatı üzerine, gerek askerî gerekse siyasi tarihimizde detaylı ve bilimsel çalışmalar neredeyse yok seviyesindedir.
Üzerinden yaklaşık yarım asır geçmiş olmasına rağmen Kıbrıs Barış Harekatı’nın karanlıkta kalmış bir çok noktası, bilinmeyen pek çok kahramanı vardır. Maalesef çok ciddi bir bilgi kirliliği de mevcuttur. İşte tam bu noktada karanlığı aydınlatmak, gelecek nesillere doğru bilgilerin aktarımını sağlamak amacıyla yürüttüğümüz çalışmaları, Kıbrıs Şehitlerini Anma Platformu Başkanı Hasan Taş Bey’in araştırmaları ile birleştirmeye karar verdik.
Bu kutsal amaçla şekillenen programımızı, sıradan bir turistik seyahatin ötesinde bir noktaya taşınması konusunda hemfikirdik ve böylelikle “Son Tanıklar Göçmeden” isimli projeye doğdu. Harekata bizzat katılmış tüm unsurlardan kahraman komutanlarımız, son tanıklar olarak bizleri onurlandırdı. O günleri tekrar yaşarcasına anılarını, başarılarını ve hatta hatalarını yerinde anlattılar. Bu sayede hem kahraman gazi komutanlarımızı onurlandırabildik hem de birçok kimseye kısmet olmayacak şekilde tarihi en doğru şekilde kayıt altına alma fırsatı yakaladık. Kıbrıs’ta çok başarılı icra edilmiş bir harekât olsa da başta muhabere ve ikmal eksiklikleri gibi birçok eksiğimizde bulunmaktaydı. Bu eksikliklerin de -üzülerek söylüyorum- sonuçları ağır olmuştur. İşte bu sebeple gelecek nesillere doğru aktarım yapmak ve ders çıkarmak aynı hataların tekrarlanmamasını sağlamak yolunda şarttır.
Burada harekat öncesi özgürlük uğruna verilen millî mücadelenin, Kıbrıslı Türklere karşı girişilen soykırım hareketlerinin, harekat esnasında yaşanmış olan kahramanlık ve fedakarlıkların mutlaka anlatılması, hatta bizzat gösterilmesi gerekmektedir. Millî bir duruş ancak böylesi çalışmalarla sağlanabilir; lafla ve propagandayla değil.
Bir turizmci olarak Kıbrıs turizminin sadece kumar, eğlence ve deniz tatilinden ibaret sanılması sebebiyle yaşadığım üzüntünün tarifi benim açımdan mümkün değildir. Dolayısıyla bu oldukça üzücü duruma sadece üzülmek yerine bir hareket başlatmak gerektiği inancındaydık. Hasan Bey’in desteğiyle bu projenin ilk etabını yaparak meşaleyi yaktığımıza inanıyor, bu haklı davanın anlatılması için de elimden geleni yapacağımı bir kere daha belirtmek istiyorum.
Bu projede ilk günden beri bizi destekleyen Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı ile Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı’na ve bizi sonsuz kaynakla destekleyen, kâr amacı gütmeksizin bu projeyi gerçekleştirmemizi sağlayan Puzzle Turizm Yatırımları’na teşekkürlerimi sunmayı borç biliyorum.
Cumhuriyetle birlikte oluşturan Diyanet kurumu, son yıllarda farklı kesimlerin farklı eleştirilerine konu oluyor. Bir taraftan “Diyanet kapatılsın”a kadar varan sesler yükselirken diğer taraftan kurumun 2020 için öngörülen bütçesi de (11.5 milyar TL) birçok Bakanlıktan dahi daha yüksek bir seviyeye ulaşıyor. Son Osmanlı döneminden bu yana din ve devlet işlerinin “ayrılamaması” hikayesi.
Türkiye uzun bir süre, 1920’lerde 2000’lere, “laiklik” adı altında bir tür sekülarizm yaşadı. Laiklik yoktu, zira bir Diyanet İşleri Başkanlığı vardı. Laiklik yoktu, zira devlet dine karışıyordu. Ama yaşadığımız yüzyıl başına kadar gördüğümüz iktidarlar da din meseleleriyle pek uğraşmadılar. Dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığı da Sünnîlerin gündelik işlerini sessiz sedasız görmekten başka pek etliye-sütlüye karışmazdı. Arada bir iktidarlar, özellikle cuntalar kendisinden bir şeyler isterdi, o da yapardı. Fiilî bir sekülarizm yaşıyorduk.
Bu ortamda siyasal partiler de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığını pek sorgulamadılar. Herkes iktidar olduğunda kendisinin kullanacağı, kullanabileceği bir kurum olarak görürdü Diyanet’i. “Ortanın solu” bile Diyanet’in kaldırılmasını talep etmezdi. İktidardayken kendisinin birtakım istekleri olabileceğini, muhalefetteyken de muhafazakâr Müslümanların denetlenebilmesini sağlayacağını düşünürdü.
Frakla sarık bir arada
Ankara’da Mustafa Kemal Paşa tarafından düzenlenen bir davete katılan Ahmet Hamdi Akseki, elinde bastonu, başında sarığı ve frağıyla… Akseki önce ilk Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi’nin yardımcılığını,1947’den itibaren ise kurumun başkanlığını üstlenecekti. Arkada Diyanet İşleri’nde görevli hanımları görüyoruz.
Yakın zamanda iş değişti. Diyanet’in çok daha etkin olması üzerine muhalefetin Diyanet’in kaldırılmasını istediğini duyar olduk. Bunun, ilk bakışta mantıklı gibi görünen bir istek olduğu söylenebilir; ama yalnızca ilk bakışta. Yanlış anlaşılmalara karşı, burada Diyanet’in varolmasından ya da olmamasından yana bir tavrımız olmadığını vurgulamak isteriz. Zira, Diyanet’in olması kadar olmaması da sorun yaratabilir. Dolayısıyla, işin her iki çözümünün de iyi bir hukuksal temele oturtulması gerekir.
Diyanet’in varlığı laik olmadığımızı gösterdiği gibi, belli bir iktidarla birlikte anti-laik bazı noktalara kaymamıza da neden olabilir. Öte yandan, cemaatlerin ve tarikatların gayet etkin olduğu bir ortamda, Diyanet’in mütedeyyin Sünnîler arasında bile rahatsızlık yaratma potansiyeli olduğu gözardı edilemez. Bazı cemaatlerin ve tarikatların, hatta bazı İlâhiyat Fakültelerinin aralarındaki ilişkilerde nasıl kanlı-bıçaklı olduklarını hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla, eskiden partilerin iktidarla birlikte ele geçirme hayalleri kurduğu Diyanet’in tarikatlar ve cemaatlerin ele geçirmeye çalıştığı bir kurum olma tehlikesi taşıdığını da unutmamak gerekir.
Diyanet’in olmaması durumunda da devasa boyutlarda bir karmaşa yaşama ihtimali var. Zira bir dizi fiiliyatın laiklikle anti-laiklik arasında nerede durduğunu belirleyecek olan kurum, o durumda adalet mekanizması olacaktır ki, son zamanlarda bu mekanizmanın ne kadar zayıf olduğuna ilişkin birçok örnek gördük. Eğer adalet mekanizmamız farklı iktidarlarla, hatta aynı iktidar altında ama farklı yerlerde farklı içtihatlar çıkaracaksa, din de giderek hem daha da siyasallaşır hem de parçalanır.
Ancak sorun, yalnızca birtakım fiillerin ya da sözlerin laiklikle bağdaşıp bağdaşmadığını belirlemekle bitmiyor. Örneğin “kilise” diye bir kurumun bulunmadığı İslâm dininde, Müslümanların büyük çoğunluk oluşturduğu bir ülkede, camilerin bakımını devletin dışında kim yapacak? İmamların ve daha birçok din görevlisinin maaşlarını devletin dışında kim verecek? Haydi birini bulduk diyelim; örneğin il idaresi ya da belediye… Bunlar gereksindikleri parayı nereden bulacak? İş, kolayca görülebileceği gibi, sonuçta mükellefin verdiği vergiye gelip dayanmaktadır. Bu nedenle, iyice düşünüp taşınıp, özgün bir “Türk laikliği” geliştirmeden, sırf Fransız modeli üzerinden düşünerek Diyanet’ten vazgeçmenin pek akıl kârı olmadığı kanısındayız.
Oryantalist ressamın gözüyle zikir Tekkeler, yüzyıllarca seyyahların ziyaret ettikleri gizemli mekanlardı. Pek çok ressam bu mekanları tuvaline taşımıştı. II. Abdülhamid’in saray ressamı Fausto Zonaro da İstanbul’daki bazı tekkeleri ziyaret edip gözlemlemiş ve resmetmişti.
Nasrettin Hoca’nın “Eski ayları ne yaparlar?” sorusuna verdiği bir yanıt var ya hani: “Kırpıp kırpıp yıldız yaparlar” diye. Ozan Sağdıç ise bu ayki yazısında tam tersini yapıyor, ayrı ayrı yıldızları toparlayıp bir “ay” ortaya çıkarıyor. Bir fotoğraf ustasının objektifinden, 60’lı 70’li yılların Türkiye’sinden gündelik hayat görüntüleri ve hikayeleri.
Yaşasın balkonsuz evler!
Kimbilir balkondan, pencereden düşen nice çocuk haberi okumuş, duymuşuzdur. Küçük çocuklar için potansiyel bir tehlikedir bu olgu. İşte oldukça eski bir tarihte Ankara’da çekilmiş bu fotoğraf, tek başına balkona bırakılmış böyle bir yavruyu göstermekte. Belli ki annesi evin içinde kendi işiyle meşgul. Oysa küçük çocukların henüz ermeyen akılları, sahip oldukları merak dürtüsüyle genellikle muzır işler peşindedir. Sezai Karakoç’un meşhur “Balkon” şiirindeki dizeler geliyor aklımıza “… Koşa koşa gidiyorum/ Alnından öpmeye gidiyorum/ Evleri balkonsuz yapan mimarları…”
Ankara
Kamyon sırtında rampalı yıllarda
Çukurova’nın pamuk tarımı herkesçe bilinir. Ürünü ekme, zaman zaman çapalama ve hasat zamanı usulünce toplama işçi emeği gerektirir. İşte bu işlerin ırgatları Urfa, Diyarbakır gibi illerimizin kırsalından ‘elci’ denilen aracılar tarafından sağlanır. O gariban kişiler bölgeye ailecek gelirler; yatak yorganlarıyla, çoluk çocuklarıyla. Elbette açık kamyon sırtlarında. 1970’li yıllarda Güneydoğu’ya yaptığımız bir iş gezisinde bunlardan pek çoğuna rastlamıştık. Eğribüğrü, inişli çıkışlı, rampalı yollarda yapılan bu yolculuklar gözümüze bir hayli tehlikeli görünmüştü. Osmaniye civarında çekilen bu fotoğraf…
Osmaniye
‘Gavur İzmir’in yaşayan geçmişi
Gavur İzmir diye bir söz vardır. Bu, İzmir’in tümü için söylenmiş bir söz değildir. Kurtuluştan önce kozmopolit bir manzara arzeden şehrin Müslüman mahallelerinden bariz bir biçimde ayrılan ve gayrımüslimlerin yaşadığı bir kesimine İzmir halkının verdiği bir bölgenin adıdır. Bir kısmı 1922’deki büyük yangın sırasında yanıp yokolmuş ve yerine sonradan Kültürpark yapılmış. Alsancak civarında kalan bir kısım ise yangından sağlam olarak kurtulabilmiştir. Oradaki güzel evlerden günümüzde gelen, yaşatılan örnekler pek çok. Çoktan beri kullanılmadığı anlaşılan ve satılığa çıkarılmış evin sahipleri “Bu evin yıkılma tehlikesi var. Aman dikkatli olun, sizin de bizim de başımız belaya çatmasın” kaygısını taşıyan ilanlar asmışlar. Buna karşın yüreği geniş bir İzmirli (ki genellikle öyledirler) gıcır gıcır yepyeni arabasını inadına getirip o evin cephesine ve uyarı levhalarının önüne parketmiş.
İzmir-Alsancak
Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete
Anadolu’da dolaşırken bir eşeğe ayni anda dört, hatta beş köylü çocuğun binmiş olduğuna rastlamıştım. Atik davranıp fotoğraflarını çektiğim de olmuştur. Modern zamanlarda at, eşek yerine kullanılan bisiklet ve motosikletlere de aynı muamelenin yapıldığına tanık olmuşuzdur. Özellikle kimi motosiklet sahiplerinin araçlarını “aile boyu” kullanmakta oldukları defalarca rastgeldiğimiz hadiselerden. Hani damdan düşenin halini damdan düşen bilirmiş; benim de çocukluğumda böyle kötü bir deneyimim var. Kayseri istasyonunda biraz nefes almak üzere trenden indiğim bir anda önünde ikisini yerleştirdiği, ikisi de arkasında olmak üzere dört çocuklu bir motosikletli gülüş ahenk önümden geçti. Bir başka fotoğrafta, adamın önünde bir, ardında diğer oğlu. Onların arkasında adamın eşi, kucağında bir bebek, arkasında da bir kız çocuğu. Kızcağızın oturacak yeri bile yok sanki. Bir motosiklette altı nüfus. Bizim bir de bagaj yolculuklarımız var. Aile arabamızın içine sığmadığı hallerde fazlası bagaja! Artık ne kadar sağlıklı ve güvenli olursa… Çayırhan Termik santralı civarında çekilmiş bu fotoğraftaki çocuk bagajın kapağını aralamakla kalmamış, bütünüyle kaldırmış. Etrafını seyrede seyrede sefasını sürerek yolculuk yapıyor.
Kayseri
Dikenli çocukluk
1960’larda İstanbul’un içinde turlarken, Cerrahpaşa taraflarında bir çocuk parkına rastlamıştım. Park dikenli tellerle çevrelenmişti. Esir kampı gibi, toplama kampı gibi bir hâl. Böyle bir önlem niçin alınır? Parktaki çocukları dışardakilerden korumak için mi, yoksa çocuklar parktan kaçmasın diye mi? Her halükârda saçma bir durum. Ayrıca sakınmasızca koşup oynayan çocuklar için büyük tehlike.
İstanbul-Cerrahpaşa
Göğe diker damperi, kim takar şaheseri
Sivas-Divriği’deki 13. yüzyıl yapısı tarihî Ulucami ve aynı çatı altındaki Darüşşifa binası 35 yıl kadar önce UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınmıştı. Türkiye’de bu listeye alınan ilk eserdi. Mücevher değerinde bir mimari şaheseri. Özellikle biri camiye biri şifahaneye ait iki taçkapısı, taş işçiliği bakımından dünyada eşi menendi bulunmaz değerde ve geçen zamana iyi dayanmış durumda. Yaklaşık 40 yıl önce çekilen bir kare. Bir damperli kamyon şoförü, gölgelik bulduğu en görkemli ana kapının boşluğuna iyice yanaşmış, damperini kaldırmış, aracının bakımını ve pistonların yağ değişimini yapıyor.
2. Mahmud tarafından 1830’da mühendishane hocalığına tayin edilen Yahudi asıllı İshak Efendi, Türkiye’nin geleneksel medrese eğitiminden modern bilime geçişinin köşe taşı olur. Gerek yazdığı ve çevirdiği kitaplar gerekse eğitim-öğretim yöntemleriyle büyük bir dönüşümün mimarı olan Başhoca İshak Efendi, Mason olduğu yolundaki iddialar sonucu görevinden ve İstanbul’dan uzaklaştırılacak, İskenderiye’de vefat edecektir.
Osmanlı toplumunun Batı dünyasına açık ve bağlantılı olan zümresi, Avrupa’nın ilerlemeye, hatta Osmanlı dünyasını oldukça geride bırakmaya başladığını farkettikleri zamanlardan itibaren modernleşmeye karar verdi. Karar alma ve uygulama süreçlerinde çok sert itirazlarla karşılaşılmasına ve modernleşme hamlelerine sıklıkla sekte vurulmasına rağmen, atılan adımların iyi sonuçlar ortaya koyması yenilik taraftarlarını yüreklendirdi.
Her ne kadar devlet “Seyfiye, İlmiye, Kalemiye” kadrolarının ortaklaşa yönetiminde olsa da Osmanlı dünyasının temeli her zaman ordu olmuştur. Osmanlı hayatını yönlendiren klasik medrese kurumu, ilerleyen dünyanın diplomasi, fen ve teknoloji alanlarındaki gelişmesi karşısında kendini, orduyu ve bürokrasiyi yenileyememişti. Ortaya çıkan bu boşluk, Avrupalı, bilhassa Fransız asker ve biliminsanları tarafından doldurulmuştu. 3. Ahmed devrinde başlayan ıslahat çalışmalarında Osmanlı topraklarına gelen ecnebiler önemli roller oynadılar. Eski adını bilemediğimiz Macar İbrahim Müteferrika ile Humbaracı Ahmed Paşa (Claude Alexandre, Comte de Bonneval) bir anlamda Batılılara yol açtı.
1. Mahmud devrinde (1730-1754) İslâm dinine ve Osmanlı uyruğuna geçmeden Osmanlı topraklarında görev almasına izin verilmeyen ecnebi uzmanların yararı anlaşıldıkça, 3. Mustafa’nın saltanatından itibaren (1754-1774) bunların kendi kimlik ve uyruklarıyla da görev almalarına izin verildi. Bu dönemlerde donanmada ve ordunun topçu, humbaracı sınıflarında önemli gelişmeler kaydedildi. Medrese düzeninin kendini geliştiremeyeceği ve Avrupa’da olduğu gibi akademik bilim kurumlarının Osmanlı dünyasında da bir an önce faaliyete geçmesinden başka çare olmadığı iyice anlaşıldı.
Denize sıfır okul Tersane kızak ve tesislerinin yer aldığı Haliç’te Mühendishane’nin bulunduğu kıyı kesimi.
3. Mustafa zamanında Osmanlı ordusunun modernizasyonu çalışmalarını yürüten Baron de Tott’un 1772’de kurduğu Topçu Mektebi ilk adımdır. Yürütülen çalışmaları beğenen Kaptan-ı Derya Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın 1775’de Baron de Tott’dan Tersane’de kurulmasını istediği Hendesehane ile de Türkiye’de modern bilimin temeli atıldı. Okulda görevlendirilen Fransız Çavuş Kermovan ile İskoç Campbel Mustafa Ağa’nın Baron de Tott’un nezareti altında sürdürdükleri eğitimle atılan temel, çok meşakkatli olsa da gelişerek büyüdü. 3. Selim’in Nizam-ı Cedîd ıslahatları sırasında çok önem verilen mühendishane yeni baştan düzenlendi. Askerî ihtiyaçlar için kurulan Kara ve Deniz Mühendishaneleri, zamanla sivil mühendislik okulu Hendese-i Mülkiye ile gelişimini sürdürerek günümüzün köklü üniversitesi İstanbul Teknik Üniversitesi haline geldi.
Yabancı asker ve uzmanların mühendislik eğitimine olan katkıları vazgeçilemez olsa da, 2. Mahmud’un reformist kişiliği Osmanlılarda mühendislik ve tıp eğitiminin yaygınlaşıp gelişmesi için yerli hocaların yetiştirilmesini daha çok önemsiyordu. Öğrenci yetiştirilmesini, hocaların liyakatlilerin arasından seçilmesini ısrarla tekrarladığı hatt-ı hümayunları vardır. Bu ısrarlar ve organize çalışmalar sonucu hatırısayılır bir öğretici kadrosu yetiştirilmiş, Mühendishane’nin müfredatındaki yabancı dil eğitiminin yanısıra, Avrupa’nın en önemli mühendislik ders kitapları kısa sürede tercüme edilerek öğrencilere sunulmuştur. Mühendishane’nin yöneticisi olup “başhoca” unvanını alan Abdurrahman Efendi ve Hüseyin Rıfkı Tamanî Efendi de eğitici olabilecek yetenekli öğrenciler üzerinde önemle durmuşlardır. Bunlardan İshak Efendi de daha sonra “başhoca” unvanını alarak Mühendishane’nin yöneticisi olacak ve çalışmalarıyla Türkiye’de modern bilimlerin yerleşmesinde en büyük katkı sahiplerinden biri olarak anılacaktır.
“Ressam Ahmet Ziya’nın, Hoca İshak’ı eserlerini hazırlarken tiryakisi olduğu çubuk ile tasvir ettiği tablosu. Aslı Kandilli Rasathanesi’ndedir.(İTÜ ve Mühendislik Tarihimiz kitabından)
Hoca İshak Efendi hakkında çok sayıda çalışma vardır. Ekmeleddin İhsanoğlu tarafından yazılan biyografisi (Başhoca İshak Efendi) ile Kemal Beydilli’nin Mühendishane, Burak Barutçu, Aras Neftçi, Mustafa Kaçar ve arkadaşlarının İTÜ ve Mühendislik Tarihimiz adlı eserlerinde arşiv belgeleri ve literatürdeki eserler kritik edilerek hayatı ve çalışmaları ortaya konulmuştur.
Günümüzde Yunanistan’da kalan Yanya şehrinin Narda kasabasında 18. yüzyılın son çeyreğinde doğan Hoca İshak Efendi aslen Yahudi bir aileye mensuptur. Fuat Köprülü ve Bursalı Mehmed Tahir’in onun Yahudi kökten geldiğine itiraz edip Türk olduğunu iddia etmeleri mesnetsiz bulunup kabul görmemiştir. 1831-1832’deki İstanbul gezisini Sketches of Turkey in 1831 and 1832 (1831-1832 Türkiye’sinden Görünümler, ODTÜ Yayınları-2009) adıyla kitaplaştırıp 1833’te New York’ta yayımlayan James Ellsworth de Kay, bizzat mühendishaneyi ziyaretinde konuştuğu Hoca İshak’ın Musevi asıllı olduğunu söyler. Kardeşi Esad Efendi ile birlikte çok genç yaşta ihtida etmiş olmalılar ki ikisi de İstanbul’a gelip eğitim görmüşler ve Esad Efendi Rumeli Ordusu Defterdarlığı’na kadar yükselirken Hoca İshak da bilimde yolunu çizmiştir.
Reddedilen tasarım
Başhoca İshak Efendi, kendisine verilmesi düşünülen nişanı kendi tasarlamıştı. Ancak Mason simgesi sayılan pergel, problem yaratacaktı.
İshak, 1806-1815 arası Mühendishane’de öğrencidir. Zekasıyla hocası Tamanî’nin dikkatini çeker ve henüz öğrenciyken hocasının isteği üzerine Medine’deki kutsal yapıların onarımı için görevlendirilir. O sıralarda unvanı mühendistir. Hocası 1817’de vefat edince İshak’ın onun yerine geçmesi tavsiyesine kulak tıkayan 2. Mahmud bir başka mühendisi görevlendirir. İshak yine yardımcı olarak kalır. 2. Mahmud’un İshak hakkında gözü kapalı karar alamadığını, epeyce tereddütlü olduğunu Ekmeleddin İhsanoğlu isabetle tespit etmiştir. Hissedilen tereddüdün arka planında öncelikle İshak’la yıldızı barışmayan Reisülküttap Pertev Efendi ve Mühendishane çevresindeki rakiplerinin 2. Mahmud′u açgözlülük ve irtikâp isnadıyla yönlendirmeleri göze çarpar ama bu ithamın somut delillerine bugün için sahip değiliz.
İshak Efendi, Medine’deki görevini tamamlayıp İstanbul’a döndükten sonra 1823-24’te mühendishanenin son sınıfında şakirtliğine devam eder. Bu sırada Divan-ı Hümayun tercümanlığına getirilse de hakkındaki tereddütler giderilemediğinden devlet sırrı içeren belgelerin tercümesinden uzak tutulur. Bir anlamda İstanbul’dan da uzaklaştırılmak için bazı istihkâmların teknik hususlarda denetlenmesi bahanesiyle Balkanlar’a gönderilir. 1830’da görevinden dönüşünde, Serasker Hüsrev Paşa, 2. Mahmud’un şüphelerini izale edecek bir hami olarak ortaya çıkar. Padişaha yazdığı uzun bir rapor ile disiplinsiz ve liyakatsiz olarak nitelendirdiği Mühendishane hocası Seyyid Ali Bey’in yerine İshak Efendi’nin hocalığa tayinini önerir.
İTÜ Kütüphanesi Nadir Eserler No. 1102’de bulunan Etienne Bézout’nun Cours de Mathématiques adlı eserin giriş kapağındaki Hoca İshak’a atfedilen nişan eskizleri.
Bu raporu dikkate alan 2. Mahmud tarafından 1830’da tayin edildiği mühendishane hocalığı, onunla birlikte tüm Türkiye’nin kaderini etkilemiştir. Mükemmel Arapça, Farsça yanında Fransızca, İbranice, Yunanca, Latinceyi de çok iyi bilmesiyle o zamana kadar mühendishanede eksikliği giderilemeyen Fransızca ders kitaplarının tercümelerini kısa sürede tamamlar. Mecmua-i Ulûm-ı Riyaziye adlı dört ciltlik eserinin Mühendishane Matbaası’nda basımı tamamlanan her cildi Takvim-i Vekayi ile duyurulur. 2. Mahmud tarafından övgüyle karşılanan bu eserler, Hoca İshak’a çil çil altınların bahşedilmesine sebep olur. Teşvik ve takdirle önü açılan Hoca İshak, 1826-1834 arasında birbiri ardına çevirdiği toplam 13 ciltlik 10 ayrı bilimsel kitap ile Türkiye’nin geleneksel medrese eğitiminden modern bilime geçişinin köşe taşı olur.
Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin kendinden önce başladığı bilimsel terimlere Türkçe karşılıklar bulma çabasına ayak uyduran Hoca İshak, o sıralarda Batı’da yeni keşfedilmiş kimyasal ürünlere Türkçe karşılıklar türetme faaliyetlerine girişir. Türetilen kelimeler Arapça olmakla birlikte Arapçada bilimsel karşılığı bulunmayan özgün terimlerdir. Mühendishane öğrencilerinin geleneksel şekilde yerde oturarak eğitim görme şeklinin dışında, sandalye ve masalar ile donatılıp kara tahtanın kullanıldığı sınıflar oluşturulur.
Mühendishaneydi askerlik şubesi oldu Mühendishane-i Berr-i Hümâyun’un (Kara Mühendishanesi) 1845’te yenilenen Halıcıoğlu’ndaki binası… Günümüzde bu bina Halıcıoğlu Askerlik Şubesi olarak kullanılıyor.
Hoca İshak Efendi bu hizmetlerine rağmen rakiplerinin acımasızca ithamlarından etkilenen 2. Mahmud tarafından “başhocalık” unvanı üzerinde bırakılsa da mühendishanenin başından alınarak Medine’de kutsal yapıların onarımıyla görevlendirilir. Medine’den dönüşte 1836’da İskenderiye’de vefat ederek oraya gömülür. Mezarının nerede olduğu belli değildir. Yıllarca okuduğu, okuttuğu, günümüzde Halıcıoğlu Askerlik Şubesi olarak kullanılan Hasköy’deki mühendishane binası civarında anısına dikilen mezartaşı da kaybolmuştur.
Osmanlılar klasik dönemlerinde madalya, nişan vermezler; hilat ve kürk ile ödüllendirirlerdi. Sonraları tuğ, sorguç ve çelenk denilen mücevherli hediyeler verilir oldu. 2. Mahmud’un reformlarıyla eski adetler terkedilerek nişan ve madalya uygulaması başladı. İşte bu sıralarda diğer memurlara verildiği gibi Hoca İshak’a da İftihar Madalyası verilmesi için, hâmîsi Serasker Hüsrev Paşa tarafından 2. Mahmud’a tarihsiz bir tezkire gönderilir. İlginçtir; verilmesi istenilen nişanın tasarımı bizzat Hoca İshak tarafından yapılmıştır. İTÜ ve Mühendislik Tarihimiz kitabında Burak Barutçu’nun tespitine göre İshak Efendi’nin çevirdiği ve günümüzde İTÜ Kütüphanesi Nadir Eserler No. 1102’de bulunan Etienne Bézout’nun Cours de Mathématiques adlı eserin giriş kapağına da bu şeklin eskizleri çizilidir. Belki de madalya ve nişanlarda standart bir şeklin henüz oluşturulmadığı zaman diliminde, kişinin tercihine yönelik nişan verilebiliyordu. Gerçi Hüsrev Paşa istenilen nişanın gösterişli ve özentili olduğunu belirtse de Darphane’de üretilmesinin mümkün olduğunu söylemiştir. Sadrazam da seraskerin yazısına itiraz etmeden padişaha sunarken aynı çekinceyi belirtmiştir.
Belgeyi okuyan ve şekli inceleyen 2. Mahmud’un İshak Hoca’ya dair tereddütü yeniden depreşir. Belgenin üzerine kendi eliyle yazdığı hatt-ı hümayunda “Hoca İshak’a mühendishanedeki gayretlerinden dolayı nişan verilmesi uygundur ama tüm gayretiyle çalışıyor mu yoksa yaptıkları bir gösterişten mi ibarettir” demekten geri kalmaz. Kesinlikle nişanı beğenmemiştir ve çizimdeki yerine Hoca İshak’ın rütbesine uygun bir başkasının yaptırılmasını emreder.
Dün mühendishane, bugün askerlik şube Mühendishane-i Berr-i Hümâyun’un (Kara Mühendishanesi) 1845’te yenilenen Halıcıoğlu’ndaki binası… Günümüzde bu bina Halıcıoğlu Askerlik Şubesi olarak kullanılıyor.
2. Mahmud’un İshak Hoca’ya dair şüphelerinin kaynağını ve somut gerekçelerini bilemiyoruz. Belgelerden yansıdığı kadarıyla açgözlü, tamahkâr ve mürtekip suçlamaları rivayetlerden ibaret ve ispatlı olmamalı ki, bu ithamlara rağmen başlangıçta kendisini mühendishane başhocalığına tayin etmekten çekinmemiştir. Verilmesi istenilen nişanın resmini görünce acaba aklına neler gelmiştir? Bir mühendis sembolü olmak hasebiyle nişanda resmedilen yerküreyi kapsayan pergelin sıradanlığı tartışılamaz. Ancak bu figürün aynı şekliyle yaklaşık 300 yıldır Masonların sembolü olarak kullanıldığını düşünürsek; 2. Mahmud’un tereddütlerinin arka planında Hoca İshak’ın Yahudi kökenleri ve böyle bir sembolü kendine nişan olarak seçmesinin yattığı akla gelebilir.
2. Mahmud’un ve devrindeki ricalin Masonluk hakkında epeyce olumsuz kanaatlere sahip olduğunu biliyoruz. 3. Selim devrinin vakanüvisi Mütercim Asım Efendi’nin bizzat 2. Mahmud’a takdim ettiği Tarih’inde Nizam-ı Cedîd ricalinin Fransız hayranlığı, Masonluğu ve “politika düşkünlükleri” nefret diliyle aktarılmıştır. 2. Mahmud da akla, bilime ve mühendishane çalışmalarına önem verdiği sırada, haklarında “mezhebi geniş, laubali” söylentileri çıkarılan ama bir yandan da Mason oldukları kulaklara fısıldanan Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyyesi mensuplarını sürgüne gönderebiliyordu.
1. Abdülhamid devrinden itibaren devlette kadrolaştıkları bilinen ve Masonluğun revaç bulmasına hizmet ettiği iddia edilen Sadrazam Halil Hamid Paşa’nın idamının arkasından yazılan şiirde de mason olduğu vurgulanmıştır. Masonların 3. Selim ve Nizam-ı Cedîd devrinde de gayet örgütlü bir şekilde mansıpları ele geçirdikleri sivil mektuplara da yansımıştır. Böyle bir ortamda 2. Mahmud’un imal ettirilmesi istenilen nişandaki sembollerden mi tedirgin olduğunu, yoksa gerçekten gösterişli bulduğu için mi nişanın imaline izin vermediğini şimdilik bilemiyoruz.
PERGEL VETO YEDİ
2. Mahmud: Bu gösterilen nişan resmi uymaz!
Başhoca İshak Efendi’ye verilmesi düşünülen nişan, daha doğrusu nişanın tasarımı, devletin en üst kademesinde problem yaratır. Kendisine verilecek nişanın tasarımını bizzat yapan Hoca İshak, burada Masonluğun simgesi sayılan pergel figürünü de kullanır. Padişah 2. Mahmud kesinlikle bu tasarımı beğenmez ve bir başkasının yaptırılmasını emreder.
Mühendishâne-i Âmire hâcesi İshak Efendi bendeleri Mühendishâne-i Âmire şâkirdânının fünûn-ı hendesede kesb-i mahâret eylemeleri husûsuna ikdâm ve gayret etmekde idüğine ve mühendisîn kulları asâkir-i muntazama-i hazret-i şâhâneden ma‘dûd olup eltâfü şâmileti′l-etrâf-ı cenâb-ı şehen-şâhî cümle hakkında mebzûl u şâyân ve bendegân-ı sadâkat-nişânın her biri birer sûretle mesrûr ve handân buyurula geldiğine binâ’en kendüsine dahi bir aded nişân-ı mefharet-unvân ihsânıyla şâdmân buyurulduğu sûretde hıdmet-i âcizânesinde bir kat daha tezâyüd-i şevkıni mûcib olacağından bahisle takdîm eylediği bir kıt‘a arzuhâliyle tersîm etmiş olduğu nişân-ı zîşânın resmi takdîm-i savb-ı âlîleri kılınmış olmağla vâkı‘â efendi-i mûmâileyh bendeleri erbâb-ı hüner ve ma‘rifetden olarak sâ‘ir bendegân-ı sadâkat-kârân haklarında icrâ buyurulduğu misillü mûmâileyh kullarına dahi bir aded Nişân-ı İftihâr′ın inâyet ve ihsân buyurulması münâsib olacağından ve resm-i mezkûr biraz tekellüflüce görünür ise de matbu‘ olarak i‘mâli mümkünâtdan bulunduğundan nezd-i âlîlerinde dahi tensîb buyurulur ise hâk-i pâ-yi mekârim-peymâ-yi hazret-i mülûkâneden istîzân buyurularak ol bâbda müsâ‘ade-i seniyye-i cenâb-ı şâhâne erzân buyurulduğu halde Darbhâne-i Âmire’den i‘mâl ve i‘tâsı içün fermân-ı âlîlerinin ısdârı bâbında emr u fermân hazret-i men lehü’l-emrindir.
[Sadrazamın yazısı]
Serasker paşa kullarının tezkiresidir. İş‘âr eylediği arzuhal ve resim ile beraber manzûr-ı hümâyûn-ı şâhâneleri buyurulmak içün arz u takdîm kılındı. Vâkı‘â efendi-i mûmâileyh kullarının ehliyet ve umûr-ı me‘mûresinde derkâr olan hüsn-i ikdâm ve gayreti ve kendüsinin dahi dâ’ire-i nizâm-ı celîlden ma‘dûd bulunması cihetiyle sâ’ir bendegân-ı sıdk-nişânları haklarında şâyân ve icrâ buyurulduğu misillü efendi-i mûmâileyh kullarına dahi medâr-ı şevk ve imtiyâz olmak üzere bir kıt‘a Nişân-ı İftihâr ihsân buyurulması münâsib görünmüş ve resm-i mezkûr fi′l-hakîka biraz tekellüflüce ise de iş‘âr-ı seraskerî vechile matbû‘ olarak i‘mâli mümkünâtdan bulunmuş olmağla bu sûretde rehîn-i müsâ‘ade-i inâyet-âde-i şehen-şâhîleri buyurulur ise Darbhâne-i Âmire′lerinde münâsibi vechile bir kıt‘a nişân-ı zîşân bi′l-i‘mâl i‘tâ etdirilerek muhât-ı ilm-i kâ’inât-şümûl-i şehriyârîleri buyuruldukda emr u fermân hazret-i veliyyü’l-emr efendimizindir.
[Sultan 2. Mahmud′un elyazısı]
Serasker paşanın işbu tezkiresiyle iş‘âr etmiş olduğu arzuhal ve resim manzûr ve ma‘lûm-ı hümâyûnum olmuşdur. Mûmâileyh İshak Efendi vâkı‘â Mühendishâne gibi bir maslahat-ı mukteziyyede bulunmuş olduğundan mûmâileyhe dahi Nişân-ı İftihâr’ın i‘tâsı münâsib olur. Ancak kendüsi dahi muktezâ-yı me’mûriyyeti üzere bu hendese maddesine vüs‘ı mertebe sa‘y u gayret ideyor mu yohsa şöylece gevşekçe davranarak bir gösterişden ibâret dimek mi oluyor? Bu gösterilen nişân resmi uymaz. Mûmâileyhin raddesine göre bir resmi yapdırılup ana göre Darbhâne-i Âmire′mde bi’l-i‘mâl i‘tâ olunsun.
Türkiye’de son birkaç yıldır bir beka/ bekâ ve erkân/erkan ayıbı aldı başını gidiyor. Pek çok kişi, büyük büyük âdemler, bekâ, erkân derken yaptıklarını fark etseler bile düzeltemiyorlar.
Bir yerdeki âkil ola duçâr-ı hakaret Erbâb-ı cehalet bulur envâ’-ı saade
(Bir yerde akıllılar hakarete uğruyorsa, Orada bilgisizlikle geçinenler her mutluluğa ulaşır) – Anonim
Kişiyi doğru bildiği ama yanlış kullandığı sözcüklerden vazgeçirtmek kolay değildir. Yine de bu dergide yapılan örneklemelerle belki bir fayda sağlanabilir. Türkiye’de resmî dil, büyük çoğunluğun da anadili Türkçedir. Dünya dilleri arasında da Türkçe lehçelerle konuşan, yazan uluslar vardır. Türkçenin bütün lehçe ve ağızlarında ortak özelliklerden biri ve başlıcası fonetik imladır. Yani Türkçe “sesli” öğrenilir. Yazımda ise olabildiğince söylenişteki sesleri doğru seslendirmeye olanak sağlayacak harfler kullanılır. Bu da bir eğitim işidir ve evde aile bireylerinden ama asıl okulda öğretmenden fonetik eğitimiyle kazanılır.
Türkiye’de son birkaç yıldır bir beka/ bekâ ve erkân/erkan ayıbı aldı başını gidiyor. Pek çok kişi, büyük büyük âdemler, bekâ, erkân derken yaptıklarını farketseler bile düzeltemiyorlar. Onlara, “yakın bir okula gidip söyleyiş ve yazılış temrinleri katılın” demek de haddimiz değildir. Ancak bu zât-ı muhteremler, bu doğal hataları tekrarlarken ana dillerinin Türkçe olduğunu da vurgulamış olmaktalar. Zira anadil Türkçede ses uyumları vardır. Komşu dillerden alınmış sözcüklerin bu kurala uymayanları, müzik dersindeki solfej çalışması gibi bir eğitimi gerektirir. Ancak bu yöntemle çocuk kız arkadaşı Nigâr’a Nigar, önündeki kâğıda kağıt, Kâzım’a Kazım demekten kurtulur. Bu yanlışa, 1941 basımı imlâ kılavuzunun yerini alan 1965 Yeni İmlâ Kılavuzu’nda, (^) işaretine gerektiren sözcüklerde yer verilmemesinin neden olduğunu da hatırlatalım.
Yanlış söylendikleri için göze değil kulağa batan yaygın galatlardan örnekler verelim:
. Beka kelimesinde (k) kalın okunur veya söylenir. Arapça “süregiden, devamlılık” demektir. Bekâ diye bir sözcük yoktur. Zorlanırsa “bâki” olur, ağlamak demektir.
. Muhatap, “konuşulan, kendisine bir şey söylenen”dir. Muhattap diye Türkçeye yerleşmiş bir sözcük yoktur; “muhattat” vardır; çizgili, çizilmiş anlamındadır.
. Asgari/askerî: Askerlikle ilgili; oysa “asgar” küçük, “asgarî” en küçük demektir.
. Selahattin, Arapça iyilik, iyileşme, doğruluk, esenlik, barış anlamlarındaki salâh’tan “-ed-din” eki alarak “dinde barış gözeten” anlamında erkek adıdır. Oysa bu uydurma sözcük, “Sultan”ın çoğulu “selâtin” yerine kullanılan bir galattır.
. Tarîkat, ilk hecesi “ta”nın kısa, 2. hecesi “rî” nin bir vuruş uzun okunması gereken bildiğimiz “yol” anlamındaki “tarik”den türetilmiş, bir şeyhin, mürşidin yolundan gitme, öğretilerine uyma demektir. Eğer ilk hecesi uzun yani “tâ” okunur ve söylenirse terketmek anlamına gelir. Tasavvufta yol anlamında tarîk de, bırakma anlamında târik de (örneğin “târik-i dünya”) yaşama isteklerinden uzaklaşıp Tanrı’ya yönelen kişi demektir.
. Yaygın biçimde hatta mesleği hesap-kitap olanlar bile “sayı”, “para” ve “miktar” yerine “rakam/rakkam” demeye başladı ki yanlıştır. Rakamlar 0123456789’dan ibarettir. Bunlarla gösterilenlerse rakam değil sayıdır.
Bu vesileyle Salih Saim Unar’ı (1950’de 85 yaşında imiş), bu eski kalem efendisini rahmetle analım. Yaşlılığında bile, kitaplarda, dergi ve gazete yazılarında gördüğü yanlışlıkları doğrularını da yazarak düzeltirmiş. 85. yaş jübilesi için dostlarının 1954’te bastırdığı“Salih Saim”in Yazı Hatıraları ve Hayatı” broşüründeki düzeltmelerinden iki örnek verelim:
“17 gemileri iki gemimizden kaçıyordu”: “17 gemi iki gemimizden kaçıyordu” olacak. Çünkü Türkçede asli sayı sıfatlarından sonra gelen kelimeler cem (çoğul) edilmez. “Felâkât-i millîye”: Felâket Arapça değildir. Arapça çoğul eki “-ât” almaz!