Yakın tarihte, yani 1. Dünya Savaşı’ndan bu yana dahil olduğumuz düzenli-düzensiz savaşlar üzerine Türkiye’de binlerce kitap-makale yazılmıştır. Yüzbinlerce nutuk atılmış, tören düzenlenmiş, haber yapılmıştır. Peki bunlardan yüzde kaçı bu önemli hadiselere katılan askerlerin tanıklığına, anılarına, bilgilerine yer vermiştir? Yüzde falan değil, ancak binde biri!
Önce şunu baştan (tekrar) söyleyelim: Türk devleti de Türk milleti de vefasızdır.
Olsun. Zaten bu askerler bu savaşlara, bu mücadelelere böyle bir hatırlanma, anılma beklentisiyle girmemiştir. Arkadaki çoluk-çocuk yaşasın, toprak düşmana geçmesin, görevimizi yapalım; kısaca “vatan sağolsun” demişlerdir. Bu yüksek ruh hâlini takdir eden, onların anılarını yaşatan ve yeni nesillere aktarabilen ilk elden kaynaklar, eserler, kayıtlar, fotoğraflar, çalışmalar utanç verici seviyede azdır, nadirdir. Basit bir örnek: Çanakkale Harbi’ne katılan gazilerin tanıklığına yer veren kitap sayısı 1’dir! (Yaşayan Çanakkaleli Muharipler – Cahit Önder).
İstiklal Savaşı’nda, Kore’de, Kıbrıs’ta savaşan ve Güneydoğu’daki gayrinizami harbe iştirak eden gazilerin tanıklığına dayalı çalışmalar iki elin parmaklarını geçmez. Onların görüşlerini, düşüncelerini, duygularını, savaştan sağ çıktıktan sonraki hayatlarını bilmeyiz; bunlarla ilgilenmeyiz.
“Ölen ölür kalan sağlar bizimdir” lafı bile, içinde bulunduğumuz bu rezil-kepaze durumu tarif etmekten uzaktır. Zira ölen öldüğüyle kalmış, unutulmuş, genel laflarla anonimleştirilmiştir. Hani bazı kendini bilmezler “şehit edebiyatı” diyorlar ya, aslında o dahi yoktur; saçma sapan dizilere-filmlere malzeme edilen, üzerinde asgari düzeyde bile çalışılmamış berbat ve zehirli ürünler vardır.
“Kalan sağlar” da bizim değildir. Şehitler düşman kurşunuyla düşmüş, gaziler kendi vatanının insanları tarafından yaşarken unutulmuş, yani bir anlamda öldürülmüştür.
Asker, görev insanıdır. Her dönemde siyasi otoritenin siyasi tercihleri tabii olacaktır. Ancak ister zaferle ister hezimetle sonuçlansın, bu sıcak çatışmalara giren insanları unutmamak, belgelemek ve şereflendirmek milletin boynunun borcudur.
Çanakkale’de tarihlerinin en ağır yenilgilerinden birine uğrayan İngilizler, Avustralyalılar, Fransızlar; bu yenilgiyi bir “anma zaferi” haline getirebilmişlerdir. Biz ise örneğin tam 69 yıl önce Kuzey Kore topraklarında kalan 175 şehidimizin kemiklerinin iadesi için 69 yıldır herhangi bir girişimde bulunmamış durumdayız.
Bu sayımızda, Kıbrıs Harekatı’nda görev yapan kahraman askerlerimizden bir grubun 45 sene sonra yine aynı arazideki incelemelerine tanıklık ettik. Yazarımız Serhan Güngör ile bu girişimi organize eden Yiğit Şatana ve Hasan Taş’ı tebrik ediyoruz; ülkemizde de “anma kültürü”nün gerçek anlamda tesis edilmesi yolunda önemli bir adım.
Şehitler ve gaziler, eğer unutulursa ölür. Ve onlar ölürse, devamlılık ve devlet ve millet ve gelecek yoktur.
“Tiyatromuzda oyuncu var, iyi oyuncu var, büyük oyuncu var, bir de Yıldız Kenter var”. Öğrencisi büyükusta Genco Erkal, bu unutulmaz sanatçıyı anlatıyor.
Ailesinden gizli konservatuvar sınavlarına girme sine; Rockefeller bursuyla ABD’de ve İngiltere’de yeni oyunculuk tekniklerini öğrenmesine; bu tekniklerle binlerce öğrenci yetiştirmesine; 85 yaşına kadar yüzlerce karakteri ete-kemiğe büründürmesine ve Türkiye’de neredeyse çılgınlık olsa da bir özel tiyatroyu neredeyse 60 yıl ayakta tutmasına neden olan aşktan başka bir şey olamaz. Yıldız Kenter’i, yıllarca aynı sahneyi paylaştığı Genco Erkal’ın cenazesinde yaptığı konuşma ve bize aktardığı mesajıyla hatırlıyoruz:
“Tiyatromuzda oyuncu var, iyi oyuncu var, büyük oyuncu var, bir de Yıldız Kenter var. Gelmiş geçmiş tüm oyuncularımızdan apayrı bir yeri olduğuna inanıyorum. Antik Yunan tragedyasından çılgın bir İngiliz komedisine kadar her türde başarılı, Danimarka kraliçesinden Egeli köylü kadına her kalıba aynı kolaylıkla girebilen başka bir oyuncu düşünemiyorum. Sahnede onu bir kez izleyen, ışığını, enerjisini asla unutmaz, onun tiryakisi olur.
Kim derdi ki lise yıllarımda vurulduğum oyuncuyla, üç yıl sonra “Çöl Faresi”nde karşı karşıya oynayacağım; o benim ustam, hocam, kahramanım olacak; aramızda ömür boyu süren bir dostluk gelişecek. Birlikte çalışmaya başlayınca sahnedeki Yıldız Kenter büyüsünü içeriden çözmeye başladım. O başarının nasıl bir emek ürünü olduğunu gözlemledim. Böyle bir çalışma azmi az görülmüştür. Elinden kitap ya da oyun teksti düşmezdi. Sürekli oynamakta olduğu ya da prova ettiği oyunu vapurda, uçakta, otobüste mırıl mırıl tekrarlar, değişik yorumlar dener ya da daha sonra sahneye koyacağı oyun metinleri araştırırdı. Bir dakika boş durduğunu görmedim. Ne büyük disiplin, işine, izleyicisine ne büyük saygı, özveri…
Yönetmenliğine gelince, ne kadar başarılı bir hoca olduğunu görürdünüz. Uğraşır, didinir, bazen tatlı bazen sert, acımasız, oyuncusunun içindeki cevheri bulur çıkarır, ona doğru yolu gösterir. Üç yıl yanında çalıştım, konservatuvar eğitimine bedel bir deneyim edindim, sonunda onun yönetmeni de oldum. Bu kıratta bir oyuncuyla çalışmak ne büyük keyif!
Sayısız ödül
91 yaşında hayata veda eden Yıldız Kenter, birçok ulusal ve uluslararası ödül sahibiydi.
İzleyicileri ona aşkla bağlandı, çünkü onları hep derinden etkiledi. Sayısız oyuncu yetiştirdi. Kardeşi Müşfik Kenter ve eşi Şükran Güngör’le birlikte Kenter Tiyatrosu salonunu yoktan varettiler. 60 yıla yakın bir süre fırtınalı denizlerde Kent Oyuncuları’nın kaptanı oldu. Ülkemizde bir özel tiyatroyu bunca yıl ayakta tutmanın ne demek olduğunu iyi biliyorum. Onca emek, onca büyük başarı… Sonunda yorgun düştü.
Son zamanlarda tek derdi şu an içinde bulunduğumuz tiyatro salonuydu. Eğlenceli geçen tatlı sohbetlerimizde söz Kenter Tiyatrosu’na gelince durgunlaşır, yüzü kararır, sıra “Ne olacak bu salonun hali?” sorusuna gelirdi. Onun huzur içinde uyumasını istiyorsak bu sorunun çözümüne katkıda bulunmalıyız. Kim el verecek bilinmez. Belediye mi, Kültür Bakanlığı mı, özel bir kuruluş mu? Kim sahiplenirse sahiplensin, onun mirası olan bu tarihî salon ona yakışan şekilde düzenlenmeli; yaşayan bir müze olan Kenter Tiyatrosu, İstanbul’un kültür yaşamındaki yerini korumalıdır.
Özlediğim Kenter Tiyatrosu şöyle: Girişte afişler, fotoğraflar… Her gece başka bir oyunun sergilendiği dinamik bir salon. Oyunlarda ağırlıklı olarak Yıldız Kenter’in öğrencisi olan ünlü isimler. İçeri giriyoruz; fuayede Kent Oyuncuları’nın eski oyunlarından fotoğraflar, afişler, kostümler ve aksesuarlar. Bir köşedeki ekranda geçmiş oyunların filmleri dönüyor. Kulisteki Yıldız ve Müşfik Kenter’in soyunma odaları müze biçiminde düzenlenmiş. Anılar, belgeler, ödüller, peruklar, giysiler… Bütün bina tümüyle bir müze-tiyatroya dönüşmüş, ziyaretçi kabul ediyor. Unutulmaz Yıldız Kenter’in evi yaşıyor…”.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin sekiz yıldır tadilatta olan yedi sergisalonu Eylül ayında yeniden ziyaretçilere açıldı. Müzenin en nadideeserlerinden İskender Lahdi’ne de evsahipliği yapan Sidon KralNekropolü salonu yepyeni bir müze deneyimi sunuyor.
Türkiye’nin müze olarak tasarlanan ve kullanılan ilk binası İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin yedi salonu, sekiz yıllık kapsamlı bir güçlendirme, restorasyon ve teşhir çalışmasının ardından yeniden ziyaretçilere açıldı. Bu alanlarda dünyanın en önemli arkeolojik keşiflerinden sayılan ve Sidon (Sayda) Kral Nekropolü kazılarında ortaya çıkarılan İskender, Ağlayan Kadınlar, Tabnit, Satrap ve Likya lahitleri de bulunuyor.
1887’de günyüzüne çıkarılan Sidon Kralı Tabnit’e ait mumya, o zamandan bu yana ilk defa ait olduğu lahdin içinde sergilenmeye başlandı.
Müzenin yenilenen bölümlerinde en çok ilgi gören eserlerden biri, şüphesiz Yunan sanatının eşsiz bir örneği olan İskender Lahdi… 1891’de Osman Hamdi Bey’in bugünkü Lübnan topraklarında bulunan Sayda antik kentinde yaptığı kazılarda ortaya çıkan İskender Lahdi, MÖ 325-311 yıllarına tarihleniyor. Lahitte, Yunan ve Persler arasındaki savaş ve av sahneleri tasvir ediliyor.
25 ton ağırlığındaki lahit, dünyanın en büyük lahdi olmasının yanında, yontulan figürlerindeki ustalık ve elbiselerin kırmalarına kadar tasvir edilmiş şaşırtıcı detaylarıyla da müzedeki en kıymetli eser sayılıyor. Blok mermer üzerine bu derece ince ayrıntılı bir çalışmanın nasıl yapılabildiği halen açıklanabilmiş değil. Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Alman Arkeoloji Vakfı tarafından 1980’lerde başlatılan 25 yıllık bir çalışmanın sonunda lahdin orijinal renklerde bir rekonstrüksiyonu oluşturuldu ve dünyanın çeşitli yerlerinde sergilendi. Üç ana birimden oluşan müze kompleksinin diğer iki yapısının da 2020 yılı içerisinde açılması öngörülüyor.
Kıymetlimiz… Osman Hamdi Bey’in bugünkü Lübnan’ın Sayda kentinde ortaya çıkardığı İskender Lahdi, sadece İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin değil büyük ihtimalle dünyanın en kıymetli arkeolojik eseri…
Leipzig şehri, birbirinden yaklaşık 100 yıl arayla yaşamış iki büyük müzik insanının izlerini bugüne taşıyor. Bach ve Mendelssohn’un hem müzik hem özel hayatlarına dair orijinal eşyaları ve düzenlemeleriyle oluşturulan müzeler, bize zamanın ruhunu da hissettiriyor.
Geçenlerde yolum Almanya’nın Leipzig şehrine düşmüştü. Leipzig doğu-batı ve kuzey-güney yönündeki ticaret yollarının kavşağında bir şehir. Ortaçağlarda çok canlı olan ve özellikle kürk ve mücevher üzerine yoğunlaşan Leipzig ticareti, modern zamanlara doğru siyasi durumların gölgesinde inişli çıkışlı olmuş. Şehrin ruhunu, ticaret ve üretimin getirdiği bolluk ve zenginlik zamanında yaşamış olan iki müzisyen, Johann Sebastian Bach (1685-1750) ve Felix Mendelssohn (1809-1847) belirler. Ömrünün son 25 yılını Leipzig’de geçirmiş olan J. S. Bach, 16 yüzyılın ortasından beri bilinen bir müzisyen aileden gelmekte idi. Leipzig’de, özellikle 1523’de Martin Luther’ın vaaz vermiş olması ile bilinen Thomas Kilisesi’ne (13. yüzyıl) müzik direktörü olarak atanmıştı. Bugün mezarı da bu kilisede bulunmaktadır. Kilisenin önündeki meydanın iki tarafında Bach’ın kendisinin ve kendisini desteklemiş olan yakın bir dostunun oturmuş olduğu iki ev bulunuyor. Bunların biri, müze ve arşivin yanısıra sanatçının yaşadığı dönemi yansıtan resim ve gravürleri barındırıyor. Böylece Bach’ın Leipzig’e gelmeden önce yaşadığı şehirleri de resimli panolarla tanımış oluyoruz. Çok ince bir müzecilik anlayışı ile hazırlanmış olan müzede, onun zamanından kalma org ve başka müzik aletleri de dikkati çekiyor. Ayrı bir bölmede, tablet üzerinden eser seçerek kulaklıkla Bach müziğinden parçalar da dinleyebilirsiniz. Bu özel odada onun orkestradaki 30-40 müzik aletini nasıl bir baş işaretiyle veya ayağını yere vurarak veyahut işaret ve orta parmağını kullanarak idare ettiğini anlatan bir tabela vardır (O zamanlar henüz baton yok). Bu meydanın etrafında Thomas Müzik Okulu da var. Bugün bile meşhur olan 1212’den kalma çocuk korosu da bu çevrede yetişmiş. Korodaki çocukların nasıl sıkı bir disipline tabi tutulduklarını gösteren belgeler de arşivin parçası. Şehre can ve ruh veren diğer kişi, Bach’dan yaklaşık bir yüzyıl sonra yaşamış olan Felix Mendelssohn. Aslen Yahudi bir aileden gelen babası, oğlunun çevresine uyum sağlaması için Protestan terbiyesi ile yetişmesini sağlamış. Buna rağmen onun müziğinin de Nazilerin hışmına uğradığını öğreniyoruz.
Mendelssohn müzesi, Bach’tan farklı olarak ona insan olarak yakınlaşmamızı sağlayan daha farklı bir müzecilik anlayışı ile hazırlanmış. Oturduğu ve sonra vefat ettiği evdeki duvarda hayat hikayesi verilirken, bestelediği eserlerin arasına çocuklarının da isimleri konmuş. Hani çocukların isimleri özgeçmişlerde pek bulunmaz ya; burada onlar da “eser”den sayılmış. Ayrıca kız kardeşi Fanny de bir musikişinas olarak yetişmiş ve her ikisi birlikte çalmışlar. Bir odada Fanny’nin elbiselerini ve onun hakkında bir animasyon filmini görmek mümkün. Ziyaretçiler için müzenin doruk noktası, orkestra odası. Mendelssohn, baton kullanan ilk orkestra şefi. Bu hadisenin şerefine orkestra odasında çeşitli müzik aletlerini temsil eden hoparlörler dizilmiş ve ziyaretçi isterse eline batonu alıp orkestrayı idare edebiliyor. Müze sadece görmek ve bilgilenmek için değil aynı zamanda zamanın ruhunu hissetmek için de düzenlenmiş. Bazı şehirler vardır; onları ziyaret ettiğinizde o şehrin tarihindeki bazı insanların ruhlarının oraya sinmiş olduğunu hissedersiniz. İşte Leipzig bunlardan biri. Bizde, Türkiye’de ise şehirlere daha çok Ankara’daki Hacı Bayram gibi evliyalar ruh verir. Konya’da ise durum farklıdır, orada Mevlâna’yı hissederiz. İnsan Ariflerin Menkıbeleri’ni okurken Konya sokaklarında Mevlâna ile beraber dolaşıyormuş hissine kapılır. Aslında şehirlere ruhunu vermiş başka şairlerimiz veya bestecilerimiz yok mudur? Muhakkak ki var. Ancak bizde evliyaların konumu farklıdır. Zira kimin evliya olacağına halk karar verir. Onun için Anadolu şehirlerinde, özellikle Osmanlı döneminde, belirli kişilerin yetenekleri yerine halkın tercihlerini görürüz.
Batman’a bağlı 12 bin yıllık arkeolojik alan çok yakında tamamen sular altında kalacak. Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Santralı’nın ömrü ise sadece 50 yıl olacak. Bölge sakinleri “Bu mesele siyasi görüşlere kurban edildi, politik kavgaların ortamı oldu. Tarihî önemi geride bırakıldı. Kökümüzden kopardılar bizi işte. Bundan sonra nereye eksen, kuruyup gideceğiz” diyor.
Medeniyetin beşiği olarak bilinen “Verimli Hilal” veya “Yukarı Mezopotamya”nın stratejik kalesi Hasankeyf’e veda ediyoruz. Yaklaşık 12 bin yıllık bir tarihe sahip olan, birçok medeniyete, kimliğe, dine, dile, inanışa, kültüre evsahipliği yapan bölge, çok yakında tamamen sular altında kalacak.
1954’de dönemin DSİ (Devlet Su İşleri) müdürü olan Süleyman Demirel tarafından tasarlanan, son 10 yıldır uluslararası medyada pek çok defa yer bulmasına ve bölgenin kurtarılması için çeşitli kampanyalar yapılmasına rağmen iptal edilmeyen “Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Santralı” projesi bugün artık hayata geçiyor.
Dicle nehri üzerinde 136 km boyunca uzanan baraj, sadece 3 bin kişinin yaşadığı Hasankeyf’i değil Siirt, Diyarbakır, Mardin ve Şırnak illerine bağlı çok sayıda köyü ve yerleşim yerini de sular altında bırakacak. Hasankeyf Koordinasyonu’na göre, bölgede tescilli toplam 289 arkeolojik sit alanı ve 199 köy etkilenecek.
Geçen 1 yıl içinde Hasankeyf’e bu sürece dair haberler yapmak üzere birkaç kez gitme şansım oldu. Her seferinde sökülen taşlar, yerinden taşınan eserler, dinamitlerle patlatılan ya da doldurulan binlerce yıllık mağaraları ile Hasankeyf’in yavaş yavaş yokoluşuna şahit oldum.
Bin metrelik duvar Hasankeyf Kalesi’nin baraj suyundan zarar görmemesi amacıyla, çevresine 60 metre yüksekliğinde ve bin metre uzunluğunda bir duvar örülüyor. Projeye göre baraj suyu yükseldikten sonra kaleye teknelerle gidilecek.
Son ziyaretimde, Hasankeyf’in en bilinen lokantalarından biri olan Yolgeçen Han’ın sahibi Bülent Başaran ile buluşuyoruz. Gidenler bilir, Bülent Bey’in mekanında Dicle nehri üzerine uzanan bir çardak vardır (daha doğrusu vardı). Hasankeyf halkının anne bildiği, bereket bellediği Dicle aşağıda sakince akarken, elleriyle pişirdiği meşhur “hilve” kahvesini ikram ediyor bu çardakta. Karşıda Raman dağının arkasında batan güneşin son ışıkları suya vuruyor, uzaktan hafriyat kamyonlarının sesi geliyor.
Bülent Bey, gözlerini akan sudan ayırmadan konuşmaya başlıyor: “30 yıldır, ertesi gün yine bu manzaraya bakacağımı bilerek kapattım dükkanımı. Şimdi ise her gece vedalaşıyorum, ışıkları söndürürken. Doğduğum eve, ilk tırmandığım ağaca, çocukluğuma, gençliğime, hatırladığım her şeye yani toptan geçmişime veda ediyorum. Beni ben yapan bunlardı; Hasankeyf’e de anlam veren bu sokaklar, bu taşlardı”.
Barajın dolması ile Yolgeçen Hanı da yaklaşık 80 metre yükselecek suyun altında kalacak. Tepedeki Hasankeyf Kalesi etrafına bir liman yapılacak ve ileride turistler buraya teknelerle getirilecek. Kalenin etrafına suyun etkilerinden koruması için yüksekliği 60 metre olan bir set örülmüş, bazı mağaralar ise tamamen doldurulmuş.
Hazırlanan projede hem kale etrafı hem de Hasankeyf’in tamamı bambaşka bir yer olarak tasarlanmış. Şehrin 3 bin nüfuslu halkı için, şehrin şimdi bulunduğu yerin tam karşısına, Raman dağı eteklerine 710 konutluk “Yeni Hasankeyf” inşa edilmiş. Sahip olduğu tarihî eserlerin özel tekniklerle taşınarak yerleştirildiği bir de arkeo-park hazırlanmış.
Zeynel Bey Türbesi, Artuklu Hamamı, Kızlar (Eyyubi) Camisi, Orta Kapı, İmam Abdullah Zaviyesi, Sultan Süleyman Camisi’nin minaresi, kubbeleri ve çeşmesi, Koç Cami’nin alçılı eyvanları, mihrap üstü yüzlerce yıl boyunca bulundukları alandan çok uzaktalar artık. Adeta Lego parçaları gibi dağıtılıp, bambaşka bir yerde yeniden birleştirildiler. Son kalan El Rızk Camii’ni taşıyacak araçlara yol açılması için bu zamana kadar yüzlerce esnafa geçim kaynağı olan onlarca dükkanın bulunduğu çarşı da kepçelerle altüst edildi. Böylece Hasankeyf’i geçmişe bağlayan son bağlar da koparıldı.
610 yıl önce Dicle Nehri kıyısında yapılan El Rızık Camii’nin minaresinin taşları tek tek işaretlenip sökülerek taşındı.
Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Santralı inşaatı 8.5 milyar TL’ye liraya maloldu. Yeni yerleşke ve eserlerin taşınmasını da kapsayan toplam maliyet ise 12.5 milyar TL. Yapılan hesaplara göre barajın ömrünün 50 yıl olacağı öngörülüyor. Yani yarım asır fayda sağlayacak bir proje için binlerce yıllık tarih yokediliyor.
Bülent Başaran’a göre tarihî eserler taşınarak sular altında kalmaktan kurtarıldı ama şimdi yeni yerlerinde ucube gibi duruyorlar: “Oysa bütün bunların hepsi yaşadığım yerin, her gün geçtiğim sokağın hemen önündeydiler. Ben onlarla büyüdüm. Şimdi bakıyorum, hiçbiri bulunduğu yere ait gibi durmuyor. Mesela Zeynel Bey Türbesi’nin etrafındaki külliyenin kopyasını yapmışlar ama şimdiden dökülmeye başladı. Değil 500 yüzyıl, 1 yıl bile dayanmadı”.
Biz konuşurken masaya uğrayan Çetin Yıldırımer de sohbete katılıyor kısa bir süreliğine: “Hasankeyf, UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne alınabilmesi için gerekli 10 kriterden 9’una sahip olmasına rağmen Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın başvurmamasından ötürü kaderine mahkum ediliyor. Burası dünyanın ortak mirasıdır aslında” diyor. Son 10 yıldır buraya gelen turistlere Hasankeyf kitapları satıyor Çetin, ayrıca rehberlik yapıyor. Burada doğmuş büyümüş, Dicle’nin sularında geçmiş çocukluğu. Üzgün ve öfkeli: “Hasankeyf’e yapmak istedikleri yere bakın! Buradan taşıdıkları eserleri sağa sola serptiler. Disneyland gibi bir yer oldu orası. Tarihi yok, anlamı yok. Yüzlerce yıllık çınarları kökünden söküp başka yere diksen yeniden, tutar mı? Bizimki de o hesap. Elveda Hasankeyf, elveda geçmişim. Bu kadar!”
Yeni Hasankeyf şimdilik köksüz, ruhsuz bir inşaat sahası. Sokaklarında hâlâ molozlar duruyor. Elektrik kesintileri devam ediyor, su ise henüz düzenli akmıyor. Dikilen yüzlerce ağaç susuzluktan kurumuş; evlerin içinde kullanılan malzemelerin çoğu ise kalitesiz olduğu için çürümüş.
Bütün bunlar bir yana, herkes için esas sıkıntı geçim meselesi. Bugüne kadar şehirdeki çoğunluğun geçim kaynağı turizm olmuş. Şimdi ise yeniden para kazanabilmeleri için en az 5-10 yıl beklemeleri gerekiyor. Yeni şehrin bu haline Hasankeyf halkı bile alışamamışken, turist gelip ne yapacak? Sadece turizm değil, hayvancılık ve bahçecilik de yeni durumdan etkilenecek. Hayvancılık yapılacak alanlar daralacak. Bölgeye has nar, üzüm, incir gibi birçok meyvenin yetiştirildiği Hasankeyf’in doğusundaki Salahiye Bahçeleri de sular altında kalacak. Gençlerin çoğu buradan gitmek istiyor; Hasankeyf artık onlar için bir gelecek vaat etmiyor.
Bülent Başaran “Başka türlü davranabilsek, Hasankeyf’i belki de kurtarabilirdik” diyor. “Bu mesele daha çok siyasi görüşlere kurban edildi, politik kavgaların ortamı oldu. Tarihî önemi geride bırakıldı. Başka sloganlar atıldı, halk bundan çekindi geride durdu, sahip çıkamadı. En azında benim hissiyatım bu. Artık olan oldu, geçmişimizi aldılar, kökümüzden kopardılar bizi işte. Bundan sonra nereye eksen, kuruyup gideceğiz”.
O sırada son müşteriler de hesabı istiyor. Bülent Bey bana veda ederek, Yolgeçen Hanı’nda keseceği son hesaplardan birini hazırlamak üzere kasaya geçiyor. Vakit ilerliyor, artık gitme zamanı. Mekanın ışıkları sönüyor. Önce Yolgeçen Hanı sonra Hasankeyf koyu bir karanlığa gömülüyor.
Meksika’dan dünyaya yayıldığı düşünülen Mısır, çoktanrılı dönemlerin kutsal besini sayılmış. Bugün tek bir mısır türünden 1 milyar ton üretiliyor. GDO’lu mısırın çoğu hayvan yemi, kalanı da yakıt oluyor. Yiyecek olarak tüketilen kısım ise üretilenin ancak %10’u.
Mısır unu ile nar gibi kızarmış hamsi tava mı istersiniz, yoksa heyecanlı bir film seyrederken kucağınızda bir kova mısır patlağı mı? Çatalın ucundan ağzınıza kadar uzayan mis gibi bir kuymağa banacağınız sapsarı bir dilim ekmek de güzel olur doğrusu… Gün mısırı, fırın mısırı, çorbalık yarma diye yöresel çeşitlerimiz ile mutlu mesut yaşar giderken, son yıllarda bebek olanıydı, tanelenmiş konservesi-cipsi- taco’suydu derken yepyeni lezzetlerle tanıştı damağımız.
İzninizle, bir tek taneye karşılık yüzlerce veren, cömert bitki mısırı alalım sahneye. Yeni dünyayı ayakta tutan minik bir Atlas gibidir o tek tane. 16. yüzyılda eski dünyaya da tanıtır kendisini. Otsu, bodur ve saçaklı bir bitki olan teosinte’nin 9.000 yıl önce insan eliyle başlayan evrimi, şimdilerde içimize epey şüphe düşüren genetik müdahalelerle devam ediyor. Yüz yıl önce Amerikalı bir çiftçi dönümde 125 kilo mısır alırken, bugün genetik çalışmalar sayesinde 1.250 kilo mısır elde edebiliyor. ABD’deki ekilebilir toprakların % 30’unda mısır yetiştiriliyor ve bunun % 92’si genetik olarak değiştirilmiş mısır.
Altın taneler Prof. Dr. Otto Wilhelm Thomé’nin Flora von Deutchland (Almanya’nın Bitki Örtüsü) kitabından 1885 tarihli bir mısır çizimi…
Dünya üretimi ise 1 milyar tonu aşıyor. Mısır, buğdaydan sonra en çok üretilen ikinci ürün. O kadar fazla üretiliyor ki fazlası ile ne yapılabilir diye yürütülen araştırmalar matbaa mürekkebinden yakıta, mısır şurubundan yağına, nişastasına birçok ürün ile sonuçlanmış. En çok da hayvan yemi ve biyoyakıt etanol olarak kullanılıyor. Hiç hesaplanmamış bir hazin sonuç ise ABD’nin devlet destekli mısır üretimi ile rekabet edemeyip işsiz ve aç kalan 1.5 milyon Meksikalı çiftçinin durumu. Sınırı ölmeden geçebilirlerse ABD’ye iş aramaya gidiyorlardı. Şimdilerde o da zor. Oysa çok değil, 500 yıl önce mısırı insanlığa armağan eden toprağın çocuklarıydı onlar.
Baştan başlayalım mısırın öyküsünü anlatmaya. Genetikçiler Meksika kökenli olduğu tezini ileri sürüyor. Arkeolojik buluntularla da destekleniyor bu sav. Orta Amerika’dan kuzeye ve daha sonraları güneye doğru iki ayrı koldan yayılan mısır, 9.000 yıl önce insan eliyle, yüzyıllar süren sabırlı bir gözlem ve bilinçli seçimler sayesinde bildiğimiz haline gelmiş. Kolomb 1492’de Amerika’ya ayak bastığında, mısır kıtanın tamamına yayılmış ve yerli halkın temel gıda kalemlerinin en önemlisi durumdaydı. Kuzeyden güneye her yerde eşlenik tarımın (seracılık) en verimli örneği olarak fasulye ve balkabağı ile birlikte yetiştiriliyordu. Gövdesi tırmanan fasulyelere destek oluyor, dibinde yetiştirilen balkabaklarının yaygın yaprakları ile de toprak üstü haşerelerden korunuyordu.
Besleyen ana Amerikan yerli kabilelerinde her zaman kadınlar tarafından ekilen mısır, “yaşam veren ana”, “bizi besleyen ana” gibi isimlerle anılıyor ve altından kıymetli kabul ediliyordu.
Kıtanın neresinde olur ise olsun mısırın yetiştirilme ve tüketim yöntemleri ile yerlilerin bu “altından değerli” ürünü yüceltme şekilleri, ekim ve hasat ritüelleri büyük benzerlik göstermekteydi. Navajolara göre “İlk Ana” insanlara mısırı veren Tanrıça idi. Diğer yerli topluluklarında da adı “Anamız”, “Yaşam Veren Ana” veya “Bizi Besleyen Ana” diye anılır.
1939’da ABD’nin Iowa eyaletinde bir çiftçi, mısırları kabuklarından ayırmak üzere ambarını boşaltıyor.
Erkekler mısırın ekileceği alanları 1 yıl önce ağaçlardan arındırır. Ekim ve hasat işi ise kadınlarla çocukları bekler. Mısırların toplanma zamanı büyük kutlamaların da zamanıdır. Aztek kadınları saçlarını çözer, pançolarını çıkartıp üstleri çıplak, tarlalarda dans ederek Tanrı Cenetōtl’a teşekkür eder. Sonra her biri topladığı beş adet mısırı bebek gibi kundaklayıp sırtlarında taşıyarak büyük ve neşeli bir resm-i geçide katılır. Bu beş mısır koçanı, bir sonraki yıla dek evlerinin girişinde Ana Tanrıça Chicomecōātl’a saygı göstermek için asılı durur. Kuzeyde de güneyde de mısır kadının işidir. Yeni gelenlerle bile bu iş bölümü değişmemiştir. Zira mısır hasadı zorlu değildir. Fırtına, savaş gibi zorlayıcı bir etmen yok ise uzun zamana yayılabilir. İstediğin zaman toplayabilir, işlerden arta kalan zamanda işleyebilirsin.
Mısırın Amerika kıtasının yerli halkları tarafından bu denli saygı görmesinin nedeni, epey güneyde kinoa ve amarant dışında küçük tahılları hiç tanımayan bu halkların fasulye ve kabak ile birlikte en önemli temel gıda kalemlerinden biri olmasıdır. Çeşitli çalışmalar 17. yüzyılda yerlilerin gündelik kalori gereksinimlerinin % 65’inin mısır kaynaklı olduğunu gösteriyor. Oysa 1900’lü yılların ortasına dek Avrupalı nüfusun beslenmesinde tahıl kaynaklı besinlerin payı % 23 ki bunun içinde mısırın payı çok az. 1600’lerde gelen ilk Avrupalı yerleşimciler, başka tahıllara alışkın olduklarından başlangıçta mısır ekme konusunda direnç göstermişler. Alışkanlıklarından kopup bakışlarını yeni çevrelerine yöneltemedikleri için olsa gerek, her köşesi yerli halklara bolluk bereket sunan topraklarda açlıktan kırılmışlar. Sonunda aşağıladıkları, yemeklerinden yerlerse onlar gibi olacaklarından çok korktukları yerli halkın yardımları ile ayakta kalabilmişler. Sonrasında mısır tarımını ve ürünü nasıl kullanacaklarını yerli halktan öğrenip, bitleri kanlanınca onlara etmediklerini bırakmamışlar. 1700’lerin ilk yemek kitaplarında yerleşimcilerin mısır yemeklerini yerlilerin verdiği isimler ile pişirmeye devam ettiği görülür.
Genel kanı, mısırın Kolomb eliyle İspanya’ya ve oradan eski dünyaya yayıldığı yönünde. Ancak mısıra verilen isimlerdeki karmaşayla ilgili yapılan çalışmalar, çeşitli seyyah günlükleri ve yazışmalar, mısırın daha önceki bir tarihte Avrupa’ya girdiğini işaret ediyor. Bir diğer teori de mısırın 1000’li yıllarda Asya tarafına çoktan geçmiş olabileceği ile ilgili kanıtlar sunuyor. Hangisi doğru, mısır bilir.
Almanlar mısıra “Turkish Corn” demişler, İtalyanlar “Grano Turco”. Biz “Mısır darısı/ buğdayı” demişiz ama Mısırlılar “Suriye darısı” demişler. Portekizliler ise Mağrıbi kaynağına işaret eden Arapça kökenli bir sözcük ile “maçaroca” ya da “Guyana mısırı” demişler. Mısır Avrupa’ya girerken epey toz duman etmiş ortalığı ki kafalar bayağı karışmış kökenine dair. Duvar fresklerinden, resimlerden biliyoruz ki mısır 1500’lerde İtalya’da çoktan yaygınlaşmış ve “polenta” adıyla sofraya kurulmuş bile. Hatta yoksul halk kesimi tarafından çok tüketildiği için niacin yani B3 vitamini eksikliğine bağlı öldürücü pellagra hastalığına da yol açmış. Halbuki Amerikan yerlileri, mısırı kireçli alkalin suda bekleterek yemeyi çoktan biliyorlardı. Kolomb’a söylemeyi unutmuşlar herhalde.
Amerika yerlileri kırmızıdan laciverte rengarenk değişik tür mısırların her birine ayrı anlamlar ve kullanım alanları yakıştırarak, üretimlerini tek çeşitle sınırlamamışlar. Açlık ve bolluk döngüsünün terbiyesi ile tek ürüne bağımlı olmanın yaratacağı tehlikeleri düşünmüşler. Bugün tek bir mısır türünden 1 milyar ton üretiyoruz. GDO’lu mısırın çoğu hayvan yemi, kalanı da yakıt oluyor. Yiyecek olarak tüketilen kısım üretilenin % 10’unu geçmiyor.
Mısırın cömertliğini yanlış kullandığımız, onun doğal sınırlarını yokettiğimiz ve neşeli çeşitliliğine yakışır şekilde davranmadığımız için olsa gerek, mısırın koruyucu tanrıları tarafından çoluk-çocuk obezite ve çeşitli hastalıklar ile cezalandırılıyoruz. Belki de işsiz, aşsız bırakılıp prangaya vurulan, yokedilen ilk evlatlarının gecikmiş intikamıdır diyeceğim ama, sağlıksız ve ucuz besinler yine en çok yoksulları vuruyor.
Eski Roma’da en alt sınıfa mensup olan veya vatandaş olmayanlara uygulanan idam türleri içinde insanların en çok sevdiği “hayvanlara mahkum edilmek” yani damnatio ad bestias cezasıydı. Romalıların circus adını verdiği, bugünkü stadyumlara benzer arenada, seyircilerin kahkaha ve alkışları arasında mahkumlar uzak diyarlardan getirilmiş aslanlar, leoparlar, filler, timsahlar, atmacalar tarafından parçalanırdı. Seyirciler de bu sırada “en son kim canlı kalacak” diye bahis oynardı.
Çok yakın zamanlara kadar pek çok ülkede idam cezaları halkın gözü önünde uygulanır; böylece herkes cezanın sorumluluğunu üstlenir, devlet de gücünü göstermiş olurdu. Tarihte her toplumun kendine göre tercih ettiği bir şiddet biçimi vardır. Romalılar ise bu hukuki şiddeti deyim yerindeyse tam bir sanat mertebesine çıkarmış, cezayla gösteriyi birleştirerek seyirlik bir oyuna çevirmişlerdi: Arena! (Çok yıllar sonra, 20. yüzyılın sonlarında Fransız filozof Jean Baudrillard 1789 Devrimi’nden bahsederken “Devrimi yapan gösteridir” diyecek; o ünlü giyotin törenlerinden, kitlesel hezeyandan hareketle “gösteri toplumu” terimini tarihselleştirecek ve güncelleyecekti).
Mozaiklerde vahşet Tunus’taki El Cem Arkeoloji Müzesi’ndeki mozaikte leopar tarafından parçalanarak idam cezasına çarptırılan bir mahkum (üstte). Roma mozaiğinde boğaya kurban edilen bir suçlu.
Devre arasında…
Romalıların “circus” adını verdiği, bugünkülere benzer stadyumlarından birinde devre arasında şöyle bir sahne düşünün: Büyük arenaya yerleştirilmiş tahterevallilerin üzerinde düzinelerce çıplak, elleri arkadan bağlı mahkum oturuyor. Onlar orada şaşkın şaşkın bakışırken, on binlerce Romalı da büyük gösterinin başlamasını sabırsızlıkla bekliyor. O sırada kapılar açılıyor, arenaya aç aslanlar, ayılar, leoparlar fırlıyor. Dehşete kapılmış mahkumlardan biri ayağıyla yere vurarak tahterevallinin üzerinde kendini yukarı doğru fırlatırken, diğeri keskin dişlere ve pençelere teslim oluyor. O yerde sürüklenirken yukarı fırlamış olan mahkum da aynı diş, pençe ve hayvan kürkünden yapılma ormanın içine düşüyor. Seyirciler, gülüyor, alkışlıyor, bağırıyor, kim en sona kalacak, kim en büyük aslana yem olacak diye bahis oynuyor.
Bu devre arasında ölenlerin hepsi, “hayvanlar tarafından ölüme mahkumiyet” (damnatio ad bestias) cezası almış suçlulardı (Elbette buradaki suçlu sıfatını, o dönemin hukukuna göre kullanıyoruz). Damnatio ad bestias, çarmıha germe ve diri diri yakma cezalarıyla birlikte, Roma vatandaşı olmayanlara veya en alt sınıf mensuplarına uygulanan bir ceza türüydü. Özellikle bu idam şekli bütün Roma vatandaşlarının gözü önünde arenada bir gösteriye dönüştürülerek uygulanırdı.
Aslanlara yem oldular Jean Leon Gerôme’un 1905 tarihli tablosunda arenada idam cezasına çarptırılan Hıristiyanlar…
Yıldız gladyatörler
Eski Roma dediğimizde genellikle gözümüzün önüne bir arenada dövüşen gladyatörler gelir. Roma oyunlarını da günümüz olimpiyatlarına, futbol kupalarına, derbi maçlarına vb. benzetiriz. Ancak seyirlik modern sporların oy toplama ve siyasi propaganda gibi ikincil amaçları olsa bile, hiçbirinin idam cezası gibi üçüncü bir amacı yoktur. Oysa Roma oyunları bu amaçların her birine hizmet ediyordu.
En az 20 değişik türü saptanan gladyatörlerin günümüzün yıldız sporcularına benzeyen tarafları vardı; en ünlüleri çok para kazandırdığından ölmelerine kolay kolay izin verilmezdi. Ancak bir de çok sözü edilmeyen mahkum gladyatörler vardı. Bazı suçlular “gladyatör okuluna mahkûm” (damnatio in ludum gladiatorum) oldukları için bu işi yapmaya başlamıştı; bunların arenada ölümden kurtulma ihtimalleri de çok azdı. Romalılar özellikle Cumhuriyet döneminin sonunda (MÖ 1. yüzyıl) ve imparatorluk döneminin ilk yüzyıllarında, hayvanlarla idam cezasına çok düşkündüler. Zaten Roma oyunlarının da en şaşaalı olduğu döneme denk geliyordu bu zaman dilimi.
Julius Caesar’ın MÖ 46’da verdiği oyunlar ünlüydü. Suetonius’a göre: “Her türlü eğlence düzenledi: Bir gladyatör dövüşü, araba yarışları, atletik yarışmalar, askerî danslar, atçılık yarışmaları, bir Truva oyunu… Beş gün arka arkaya Circus Maximus’ta vahşi hayvanlarla dövüşler sergilendi; bunların sonuncusu her biri 500 piyadeden ve 30 süvariden oluşan iki ordu arasındaki savaştı… Bir deniz savaşını canlandırmak için bir havuz kazıldı ve gemiler birbiriyle yarıştı… İnsanlar seyretmek için öyle bir üşüştüler ki aralarında iki senatörün de bulunduğu pek çok kişi öldü”.
Kanlı tiyatro İmparator Titus’un 80 yılında Roma’da gösterişli oyunlarla açtığı Colosseum, sayısız insan kıyımına sahne olacaktı.
‘Gösteri sanatçıları’
Bu oyunlarda, gösteri uğruna “savaşan” askerlerin hepsinin Caesar’ın Galya savaşlarında tutsak aldığı Galyalı esirler olduğunu ekleyelim. Deniz savaşı gösterisinde ölmeyip sulara düşenleri de timsahlar yiyordu. Bu hadiseden 126 yıl sonra MS 80’de İmparator Titus, bugün Colosseum olarak bildiğimiz Flavium Amfitiyatrosu’nu yaptırdığında açılış daha da gösterişliydi. Cassius Dio’ya göre: “9 bin evcil ve vahşi hayvan can verdi… İnsanlar teke tek veya gruplar halinde hem piyade hem deniz savaşlarında birbirleriyle mücadele etti. İlk gün bir vahşi hayvan avı yapıldı… Üçüncü gün 3 bin kişinin katıldığı bir deniz savaşı sahneye kondu…”
İmparator Traianus, bunu da aşmak istediği için olsa gerek, MS 107’de 11 bin hayvanın öldürüldüğü ve 10 bin gladyatörün çarpıştığı 23 gün süren oyunlar düzenledi. Bu defa ölen insanlar, Traianus’un Daçya seferinde ele geçirdiği esirlerdi. Savaş esirleri, firari askerler, kaçan köleler veya cinayet, kundaklama gibi ağır cezaları işleyen alt sınıftan insanlar (bunlara humiliores deniyordu) kendilerini hayvanlara yem olmak üzere arenada buluyorlardı. Bilindiği gibi Roma oyunları, politikacıların başlıca propaganda araçlarından biriydi; mahkumlar âdeta birer gösteri sanatçısına çevirmişti.
Arenada ‘amiralbattı’Julius Caesar, Naumachia adı verilen deniz savaşı oyunları için, Campus Martius üzerinde suni bir göl yaptırmış ve burada Mısır’la Fenike gemileri arasındaki savaş canlandırılmıştı. Tablo, Ulpiano Checa tarafından 1894’te yapılmış.
Editör deyip geçme
Roma’da oyunları düzenleyen sahne yönetmenlerine editor (günümüzün editör kelimesinin kökeni) denirdi. İşte bu “editörler”, her defasında daha farklı, daha beklenmedik ve daha gözalıcı sahneler kurmak durumundaydılar. Başlıca ilham kaynakları da mitolojiden alınma hikayelerdi. Mesela arenanın ortasında Prometheus gibi bir kayaya bağlanmış, bir atmaca tarafından etleri koparılan bir mahkum, böyle bir “editörün yaratıcılığı”na kurban gitmişti. MÖ 30’da Selurus adlı Sicilyalı bir eşkıya Roma’da arenanın ortasında kendi adasındaki Etna Dağı’na benzeyen bir modelin üzerine oturtulmuş, oradan vahşi hayvanlarla dolu bir kafese atılmıştı.
Bestiarii (hayvan bakıcıları veya hayvanla dövüşenler anlamında), genellikle ölüme mahkum edilmiş suçlular veya savaş esiri konumundaki gladyatörlerdi. Çoğunun, dövüştükleri hayvanları yenmek gibi bir şansları yoktu. Bazıları kaderlerinin ne olacağını anlayınca kendilerini öldürmeyi tercih ediyordu. Seneca’nın (1. yüzyıl) aktardığı bir olayda, bir Germen savaş esiri bir vahşi hayvan gösterisine katılmaktansa, tuvalette kullanılan bir süngeri yutarak kendini boğmuştu. Seneca onun için “Ne cesur adam!” diye yazmıştı, “hiç kuşku yok ki kendi kaderini kendi seçmeyi hakediyordu! Kim bilir (yakalanmadan önce) nasıl bir cüretle sallıyordu kılıcını!” Bir başka mahkum, arenaya çıkarıldığı arabada kafasını eğip tekerleklerin arasına sokarak boynunu kırmış, yaban domuzlarının elinde daha korkunç bir ölümden kurtulmuştu. Symmachus (4. yüzyıl) ise arenaya çıkarılmadan önceki gece birbirini boğan 29 Sakson esirden söz ediyordu.
Azizlerin kanı Hıristiyan Roma – Bizans mozaik ve resimleri hayvanlara atılan aziz görüntüleriyle dolu. 110 yılında Roma’da vahşi hayvanlarca öldürülen Antakyalı Ignatius da bunlardan…
Bir istisna: Carpophorus
Çok ender olarak bestiarii’lerden biri karşılaştığı vahşi hayvanları öldürerek kaderini değiştirebiliyordu. Bunların en ünlüsü Seneca’nın Herakles’e benzeterek övdüğü Carpophorus’tu. Ölüme mahkum edilmiş, ancak arenada çılgına dönmüş bir ayıyla karşılaştığında onu yanan bir saz demedi fırlatarak kaçırmıştı. Böylece hayatını kurtardığı gibi, en ünlü hayvan bakıcısı oldu. Aslanları, filleri, leoparları, kurtları araştırdı; her birini silaha başvurmadan öldürmenin yolunu öğrendi.
Hıristiyanlığın ortaya çıkıp yaygınlaşarak Roma devleti tarafından bir tehdit olarak algılanmasıyla birlikte, damnatio ad bestias başka bir kötü ün daha kazandı. Halkın arenada “Christianos ad leones!” (Hıristiyanlar aslanlara!) diye bağırdığını anlatan, hayvan pençeleriyle ölen ilk azizlerle ilgili yarı efsane yarı gerçek öyküleri aktaran Tertullianus gibi Romalı Hıristiyan yazarların etkisiyle, bu cezanın sanki sadece Hıristiyanlara uygulandığı izlenimi doğdu. Ancak tarihçilerin de belirttiği gibi, hayvan elinde ölmek Roma idam cezalarının en eski ve en yaygınlarından biriydi. Arenanın kumları üzerinde bir fille, bir aslanla, bir leopar sürüsüyle karşı karşıya kalan insanın dehşet verici görüntüsünde tuhaf bir büyü olsa gerek ki, bugün amfitiyatro sıralarına değilse bile sinema koltuklarına kurulup aynı vahşeti izleyebiliyoruz.
Tek kurban Hıristiyanlar değilHalkın arenada Chistianos ad leones yani “Hıristiyanlar aslanlara” diye bağırdığını anlatan Tertullianus gibi yazarların etkisiyle bu cezanın sadece Hıristiyanlara verildiği düşünülür; ancak daha önce de uygulanıyordu.
Hayvanlara Atılamayacak Kadar Kıymetli
Maximus! Maximus!
Arenada geçen, Roma’nın tepeden bakan, şiddete dayalı egemenliğini eleştiren filmler arasında en ünlüleri şunlardır: Quo Vadis (1951), Ben-Hur (1959), Spartacus (1960), Gladyatör (2000), Spartacus dizisi (2010-2013).
Bunlardan Quo Vadis, Nobel ödüllü Polonyalı yazar Henryk Sienkiewicz’in 1896’da yazdığı romana dayanıyordu. Roman Hıristiyanların damnatio ad bestias’a kurban gidişini İmparator Nero gibi yanlış (çok erken) bir zamana atfediyordu. Gladyatör filminin kahramanı Maximus’un (Russell Crowe) bir sahnede hayvanlarla savaşması da bazı tarihçilerce eleştirildi; çünkü Maximus hayvanlara atılacak sıradan bir mahkum değil, çok para kazandıracak ünlü bir gladyatör adayıydı.
Fazla kıymetli Gladyatör (2000) filminde Maximus’un (Russell Crowe) arenada vahşi hayvanlarla çarpışması tarihçiler tarafından eleştirildi. Maximus, bu iş için fazla önemli bir savaşçıydı.
Anadolu’da, Osmanlı döneminden önce başlayan tarikatların siyasallaşması olgusu modern zamanlara kadar devam etti, ediyor. Tarikat mensubiyeti ve devlet memurluğu ilişkileri her devirde rekabete, çekişmelere, kavgalara sahne oldu.
Tasavvuf adını verdiğimiz İslâm mistisizmi, bir yanda Sünnî İslâm şeriatının 8. yüzyılda ortaya çıkması, diğer yanda da siyasal yaşamın zorladığı bir dizi seçeneğin gerçek imana zarar verme olasılıklarına bir tepki biçiminde doğmuştur. Nitekim şeriat, biçimciliği ya da zahirî davranışı ön plana çıkarıyor, siyasal yaşam ise gerçek müminlerin ahlaken kabul edemeyecekleri birçok edim ve eylemi sineye çekmeyi gerektirebiliyordu. Böylece birçok Müslüman gerçek imanı ve Tanrı sevgisini kendi içlerinde aramaya, giderek zühde, yani dünya işlerinden olabildiğince uzak kalmaya yöneldi.
Hakikatin peşinde tutulan bu bireysel yollar (tarikler), 11.-13. yüzyılların istilaları, savaşları, siyasal karışıklık ve istikrarsızlıkları ortamında toplumsal bir olgu haline geldi. Bahsettiğimiz bu karışıklık dönemine özgü toplumsallaşma ise beraberinde ister istemez siyasallaşmayı da getirdi. Bazı tarikatlar isyancılığa, bazıları ise kendi devletlerini kurmaya yöneldi. Birçoğu ise süregiden bu karışıklıklar içinde görece küçük topluluklarını korumaya, onlara barışçıl bir düzen ahlakını aşılamaya yöneldiler. Bu dönemin sonlarında Anadolu, Türkleşme ve İslâmlaşma süreçlerini geniş çapta tamamlamış, istila, savaş ve karışıklıklardan nasibine düşeni almış; İlhanlılar döneminde artık barışa kavuşmuştu.
Ancak toplumsal istikrarın sağlanması, tarikatların siyasallaşması olgusunun sonu olmadı. Toplum katında saygınlıkları olan bu kurumlar, siyasal önderler tarafından kullanılmaya çalışıldı ve kullanıldı. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, başarılı bir siyasetçi olduğu anlaşılan Osman Gazîinin Şeyh Ede Balı’yla yakınlaşması ve sonuçta kızıyla evlenmesidir. Başlangıcında bu tür bir siyaset-tarikat işbirliği olan Osmanlı Devleti’nin tarihi aynı minvalde sürmüştür. Hattâ bu yüzden bazı yorumcular -biraz abartılı bir biçimde olsa da- tarikatların modernlik öncesi Osmanlı Devleti’nde siyasal partilerinkine benzer işlevleri olduğunu öne sürebilmiştir. Nitekim taşrada vali olan şehzadeler tahta çıktıklarında hocalarını, lalalarını ve itimat ettikleri diğer kişileri önemli mevkilere getirirlerdi. Bunlar arasında çoğu zaman tarikat mensupları, hattâ şeyhleri bulunduğundan, devlet memurluklarında da değişiklikler olur, birçok görev o tarikat ehline verilirdi. Bu da tarikatlar arasında rekabete ve çekişmelere neden olurdu.
Bektaşi şeyhi Nafi Baba Yeniçeri ocağı kaldırıldığında Bektaşî tekkeleri yıktırılmış, çoğu Bektaşî Nakşîbendîliğine geçmişti. Nafi Baba Tekkesi’ne ismini veren Bektaşi şeyhi.
Bilinen en önemli rekabetlerden biri de, padişahların tahta çıktıklarında Eyüp’te yapılan törende yeni padişaha kılıcını Mevlevîlerin mi, yoksa Nakşibendîlerin mi kuşatacağına ilişkin olanıdır. Tabii camilerin ve medreselerin de hangi tarikatça ele geçirilip geçirilemeyeceği de “iç siyaset” açısından önemli bir meseleydi. Cumhuriyet döneminde tekke ve zaviyelerin kapatılması, bazı yorumcularca bir laiklik önlemi ya da tarikatların varlığına son verme çabası biçiminde, yanlış değerlendirilmiştir. Rejimin bu yolla yapmak istediği, tıpkı 12 Eylül rejiminin dernekleri kapatmakla gerçekleştirmeye çalıştığı şey, yani toplantı özgürlüğünü kısıtlamaktı. Yoksa tarikatları yasaklamak ya da bitirmek gibi olmayacak bir duaya amin deme çabası değildi. Ancak bu önlem, “tarikat” sözcüğünün kullanılmasına da bir dereceye kadar ket vurmuştur. 27 Mayıs darbesi sonrasında özellikle Tîcaniyye tarikatı ve Said-i Nursî’nin takipçileri üzerinde yoğunlaşan kovuşturmalar, “tarikat” sözcüğünün yerine, aslında yeni birer tarikat olan Nurcular veya Süleymancılar gibi birçok oluşumun “cemaat” sözcüğünü benimsemesi sonucunu doğurmuştur.
1917-1925 SÜRECİ
İstiklal Harbi ve tekkelerin önemi
1925’e kadar TBMM’de tekkelerin ve tarikatların aleyhinde bir tavır yoktur. Hatta 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığı kurulurken, cami ve mescidlerle beraber tekke ve zaviyelerin yönetimi de bu kuruma devredilmişti. Ne var ki ertesi yıl çıkan kanunla tekkeler tarihe intikal etti.
MUSTAFA KARA
…Şeyhulislamlığa bağlı olarak kurulan “Meclis-i Meşayih” kurumuna 1917’de yeni bir şekil vermek de tekkelerin ıslahı projesinde yeterli olmadı. Bütün bu menfi durumlara rağmen 1919’da başlayan İstiklal Harbi’nin en önemli stratejik mekanlarından biri de tekkeler olmuştur. Bunun en açık ve objektif belgesi, Mustafa Kemal’in söz konusu hareketi başlattığı günlerde Anadolu’daki meşhur tekke şeyhlerine yazdığı mektuplardır. Nutuk’un belgelere ayrılan üçüncü cildinde yer alan bu mektupların tek cümleyle özeti şudur: “Siz olmadan olmaz!” 1925’e kadar TBMM’de tekkelerin ve tarikatların aleyhinde bir tavır yoktur. Hatta 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığı kurulurken, cami ve mescidlerle beraber tekke ve zaviyelerin yönetimi de bu kuruma devredilmişti. Ne var ki ertesi yıl çıkan kanunla tekkeler tarihe intikal etti.
MECLİS-İ MEŞAYİH VE DENETİM
Osmanlı döneminde de cumhuriyette de aynı devlet refleksi
Günümüzde resmen kanundışı olmalarına rağmen rahatça faaliyet gösterebilen tarikatlara izin verilse bile devletin denetimini gerektiren Meclis-i Meşayih benzeri bir kurumu benimseyebilecekleri çok şüphelidir.
SİNAN ÇULUK
…Osmanlı iktisadi düzeninde büyük yeri olan vakıf sistemi, tarikatların ekonomik özgürlüğündeki en önemli unsurdu. Padişahlar, valide sultanlar, sadrazamlar, devlet adamları ve halk tabakasından isteyen herkes, bağlısı oldukları tarikatlara zengin gelir kaynakları vakfetmişlerdir. Bu gelirler her ne kadar devlet denetiminde harcanmak zorunda olsa da, çok çeşitli yolsuzluklar yapılabilmekteydi. Bu gelirler tarikatların gücünü arttıran, etkisini çoğaltan bir nitelikte olduklarından, Bektaşi tarikatının yasaklandığı 1826’dan sonra vakıflarına el konulmuş veya başka bir tarikata devredilmiştir.
Zikir ve kontrol Tekkelerde icrâ edilen “halka-i zikr”. Osmanlı döneminde bu usullerin şeriata aykırı olduğuna dair fetvâlar yazılmış, özellikle Kadirîler, Cerrahîler ve Ruhaîler kontrol altında tutulmuşlardı.
1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılması ile tüm tarikatların mal varlıklarına Vakıflar Müdürlüğü tarafından el konulmuştur. Yani Osmanlı veya Cumhuriyet ayrımı olmadan, devlet refleksinin aynı doğrultuda çalışması sözkonusudur. Böylelikle devlet sistemine rakip unsurların ekonomik gücü kısıtlanmak istenilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti ile benzer Batılılaşma sürecinden geçen İran’da, bizdeki tasavvuf zümresi karşılığı bulunan “mollalar”, vakıflarına ve şia akidesine göre aldıkları “humus vergisi”ne dokunulamadığı için, güçlerinden ve etkilerinden hiçbir şey kaybetmeden İslâm Devrimi’ni gerçekleştirebilmişlerdir. Osmanlı devrinde böylesi bir kontrol dışı gelişme asla mümkün olamazdı. 3. Selim devrinden itibaren vakıfların kullanımı, hesapların denetlenmesi, hatta şeyhlerin tayinlerinin kontrol altında bulunması açısından yapılan düzenlemeler, Tanzimat sonrasında Meclis-i Meşayih adı verilen kurum ile sonuçlanmıştır. Meclis-i Meşayih, merkeziyetçi bir devlet örgütünün tarikatları dahi denetim dışı bırakmak istemeyişinin en somut kurumudur.
Günümüzde bazı Neo-Osmanlıcılar tarafından tarikatlar üzerindeki yasakların kaldırılıp faaliyetlerine serbestlik talebi yanında Meclis-i Meşayih’in kurulması da gündeme getirilmektedir. Günümüzde resmen kanundışı olmalarına rağmen rahatça faaliyet gösterebilen tarikatlara izin verilse bile devletin denetimini gerektiren Meclis-i Meşayih benzeri bir kurumu benimseyebilecekleri çok şüphelidir.
DİYANET VE HUKUKİ DÜZENLEMELER
1924
Din ve devlet işlerini birbirinden ayıran 429 sayılı Kanun ile başvekâlete bağlı Diyanet İşleri Reisliği ve Evkaf Umum Müdürlüğü kuruldu. Bu kanunla, İslâm dininin hukuk kuralları dışında kalan inanç ve ibadetlerle ilgili hükümlerinin yürütülmesi ve ibadet yerlerinin idaresi Diyanet İşleri Başkanlığı’na, vakıfların yönetimi ise Evkaf Umum Müdürlüğü’ne verildi. Diyanet İşleri Başkanı, cumhurbaşkanı tarafından tayin edilmeye başlandı.
1925
677 sayılı Kanun gereğince tekke ve zaviyelerin kapatılması sonucu, bu yerlerin yönetimi ve buralarda görevli şeyhler ve diğer hizmetlerle ilgili yetkiler ortadan kalktı.
1931
1827 Sayılı Kanun ile cami ve mescitlerin idaresi ve imam, hatip, müezzin, kayyım ve diğer hizmetlilerin tayin, nakil, emeklilik ve azillerine dair bütün yetkiler Vakıflar Umum Müdürlüğü’ne devredildi. Başkanlık, bu genel müdürlükle koordineli olarak sadece cami hizmetlerinin dinî yönünü takiple yetkili kılındı.
1941
4055 Sayılı Kanun ile “Arapça ezan ve kamet okuyanlar, üç aya kadar hafif hapis veya on liradan iki yüz liraya kadar hafif para cezasıyla cezalandırılırlar” hükmü kabul edildi. Bu kanun, 17 Haziran 1950 tarihine kadar yürürlükte kaldı.
1949
Cumhuriyet Halk Partisi hükümeti, İmam-Hatip kurslarını ve Ankara Üniversitesi’ne bağlı İlâhiyat Fakültesi’ni açtı.
1950
Genel seçimlere birkaç gün kala çıkarılan 5634 Sayılı Kanun ile Hayrat Hademesi ve Yayın müdürlükleri gibi bazı yeni birimler kuruldu ve bütün vaizler maaşlı kadroya geçirildi. Ayrıca 1931’de Vakıflar Umum Müdürlüğü’ne devredilmiş olan camiler ve cami görevlileriyle ilgili yetkiler Başkanlığa iade edilerek köy ve kasabalarda kadrosuz olarak imamlık yapma işi de başkanlık ve müftülüklerin iznine bağlandı.
1965
633 Sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile, daha önceki 13 kanunda dağınık halde bulunan hükümler tek metinde toplandı. Başkanlığın kadroları yeniden tespit edilerek merkez teşkilatına 203, taşra teşkilatına 19 bin 490 olmak üzere toplam 19 bin 693 kadro tahsis edildi; başkanlığın bu tarihteki kadro sayısı 31 bin 976’ya ulaştı.
1977
2088 Sayılı kanunla, yeterli sayıda İmam-Hatip Lisesi mezunu bulunmadığı için vekaleten göreve alınan yaklaşık 12 bin ilkokul mezunu kadrolu hale geçirildi. Bu kanunla, 633 sayılı kanunun öngördüğü nitelik prensibi zedelendi.
1979
Hac Dairesi kuruldu ve Bakanlar Kurulu kararı ile bu tarihten sonra hac seferlerinin düzenlenmesi Diyanet İşleri Başkanlığı’na verildi. Ancak 1989’dan itibaren bazı seyahat acentelerine de belli bir oranda hacı götürme yetkisi tanındı.
1982
1982 Anayasası, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mevcut konumunu muhafaza etti; özel kanunla gösterilen görevleri “laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek” yerine getireceğini belirtti.
1993
Ankara’da toplanan 1. Din Şûrası’nda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın statüsü konusu geniş şekilde tartışıldı. Gerekli kanuni düzenlemeler yapılarak bu kuruluşun Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığı, Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu Genel Müdürlüğü gibi devlet bünyesi içinde özerk bir yapıya kavuşturulması ve Diyanet İşleri Başkanı’nın seçimle belirlenmesi görüşü benimsendi.
Dosyamızdaki yazılardan bir kısmı #tarih’in Eylül 2016 tarihli 28. sayısından ve NTV Tarih’in Mayıs 2011 tarihli 28. sayısından düzenlenerek alıntılanmıştır.
Çöpe atılmış bir piyanoyla kendi kendine çalmayı öğrenecek kadar azimli, koca bir orkestradan çıkan tek yanlış notayı duyacak kadar yetenekli ve hayaline ulaşmak için işten kovulmayı göze alacak kadar cesur… Hollandalı Brico’nun dünyanın ilk kadın orkestra şefi olmaya uzanan yolculuğunu anlatan “The Conductor” (Bir Kadın Zaferi) vizyonda.
Amerika, 1926… Hollanda göçmeni işçi bir ailenin 24 yaşındaki evlatlık kızı Antonia Brico, bir konser salonunda yer göstericiliği yapmakta ve bir gün orkestra şefi olma hayalleri kurmakta. Babasının çöpte bulduğu piyanoyu çalmayı kendi kendine öğrenecek kadar azimli; bir sokak orkestrasının konserinde trombonlardan çıkan tek bir yanlış notayı duyacak kadar yetenekli; kendisini geliştirmek için konser sırasında elinde notalarla çalıştığı salonun ortasına bir sandalye çekip oturacak ve bu yüzden işten kovulacak kadar da gözükara… Fakat Brico’yu hayaline ulaşmaktan alıkoyan çok önemli bir engeli var: O bir kadın ve 1920’lerde kadın bir orkestra şefi görülmüş şey değil!
Hollandalı yönetmen Maria Peters’in, dünyanın ilk kadın orkestra şefi Antonia Brico’nun gerçek yaşam öyküsüne dayanarak çektiği “The Conductor” (Bir Kadın Zaferi) 15 Kasım’da vizyona girdi. Film, kadın olmanın sadece evlenip çocuk yapmak ve evi çekip çevirmek anlamına geldiği bir zamanda, daha fazlasını istemenin bedelini konu ediyor. Antonia yer göstericilik işinden kovulduktan sonra bir kabarede piyanist olarak iş buluyor ve gerçek hayatta da transseksüel bir oyuncu olan Scott Turner Schofield’in canlandırdığı kabare orkestrasının basçısı Robin tek gerçek destekçisi oluyor. Ailesi evden kovduğunda ona evini açan, ona inanan tek dostu Robin.
Onu evlat edinen ailesinin koyduğu isimle Willy, gerçek adıyla Antonia, amacına ulaşmak için her yolu deniyor. Önce onu konservatuvara hazırlayacak bir piyano hocası buluyor kendisine. Okulu kazanıyor, fakat hocası ona asılmaya kalkıştığında ellerinin üzerine piyano kapağını kapattığı için atılıyor. Bunun üzerine anavatanı Hollanda’ya gidip meşhur şef Willem Mengelberg’den yardım istiyor fakat yine bir engelle karşılaşıyor. Bu kez soluğu Berlin’de alıyor Antonia ve müzisyen/besteci Karl Muck’u kendisini çalıştırması için ikna edip Berlin Devlet Müzik Akademisi’nin orkestra şefliği bölümüne girmeyi, sonrasında da Berlin Filarmoni’yi yöneten ilk kadın şef olmayı başarıyor. Avrupa’da elde ettiği başarılar Amerika’ya döndüğünde pek de önemsenmiyor ve mesleğine devam edebilmek için tekrar tekrar kendini kanıtlaması gerekiyor. Ta ki zamanın “First Lady”si Eleanor Roosevelt’in dikkatini çekene dek. 1934’te sadece kadın müzisyenlerden kendi orkestrasını kuruyor. 1938’de New York Filarmoni’yi yöneten ilk kadın şef oluyor.
“Bir Kadın Zaferi”nin film olarak birçok eksiği ve fazlası var: Antonia ve Frank arasındaki bir türlü “tamamına eremeyen” aşk hikayesi ve Antonia’nın gerçek annesini araması gibi yan hikayelerin fazla uzaması, filmin çekildiği lokasyonların çok fazla “set” gibi durması gibi… Filmin Amerika kısmının nerelerde geçtiğini anlamak imkansız; örneğin üzerinde Manhattan yazan bir tabela görene kadar New York kısmının New York’ta geçtiği setten anlaşılmıyor. Antonia’yı canlandıran Christanne de Bruijn’in özellikle orkestra yönettiği sahnelerde aşırıya kaçan ve inandırıcılıktan uzaklaşan performansı, âşığı Frank’i canlandıran Benjamin Wainwright’ın baston yutmuş tutukluğu da cabası…
Doğuştan müzisyen Dünyanın ilk kadın orkestra şefi Antonia Brico, “Ya doğuştan müzisyensinizdir ya da değilsinizdir. Bunun cinsiyetle hiçbir ilgisi yok” diyordu. Ancak böyle bir ayrımın olmadığına dünyayı ikna etmesi için büyük bir mücadele vermesi gerekti.
Fakat filmin lokomotifi, gerçek hikayenin kalbi olan, bir kadının tutku duyduğu bir meslek için yılmadan, önüne çıkan bütün engelleri aşması teması özellikle de gerçek bir hikaye olduğu için oldukça ilham verici. Film bu özelliğiyle eksiklerini görmezden gelip sonuna dek merakla kendini izletmeyi başarırken birçok şey de öğretiyor. Örneğin o dönem orkestralarda bırakın kadın şefi, kadın müzisyen bile olmadığını…
20. yüzyılın en iyi 50 şefi listesinde bir kadın bile yok. En iyi 150 şef listesinde ise sadece beş kadın var. 2019 itibarıyla Marin Alsop, Simone Young, Barbara Hannigan gibi isim yapmış kadınların sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor. Bu durumun sebebini ise, filmden bir sahneyle açıklayabiliriz belki. Antonia’nın hocası Muck, bir orkestra yönetimi dersinde kadının fazla yumuşak davrandığını ve erkek orkestra bireylerinin onu pek sallamadığını görüp şöyle diyor: “Daha sert ve otoriter olmalısın, çünkü erkekler bir kadın tarafından yönetilmeyi hiç istemezler”.
Kadınlar tarafından yönetilmek erkeklerin neden bu kadar zoruna gidiyor bilemiyoruz; fakat nedeni ne olursa olsun erkeklerin tavrı, film yönetmeni, orkestra şefi, CEO gibi yönetici pozisyonlarında neden bu kadar az kadın olduğunu açıklıyor. Neyse ki cinsiyet rolleri başta olmak üzere birçok gereksiz önyargının hızla evrildiği bir çağda yaşıyoruz. Gün gelir bu da değişir…
Hafıza-i Beşer Sergisi
Osmanlı elyazmalarında unutulmayacak hikayeler
“Hafıza-i beşer nisyanla malûldür” (İnsan hafızası unutkanlıkla sakatlanmıştır- Muallim Naci) ama, insan bu problemini yazıyla telafi etmiş. 19. yüzyılda matbaanın yaygınlaşmasıyla yavaş yavaş etkisini kaybeden, 20. yüzyılda geniş kitleler için bir bilgi, hikâye ya da maneviyat kaynağı olmaktan çıkıp koleksiyonerlerin ilgi alanına giren Osmanlı elyazması kültürü, bir “zaman makinesi” işlevi görüyor. 18 Ekim’de İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde kapılarını açan, “Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikâyeler” sergisi, Osmanlı Sadrazamı Küçük Said Paşa’dan gazeteci Şevket Rado’ya kalan, daha sonra ise enstitü bünyesine geçen elyazması koleksiyonundan bir seçkiyle, ziyaretçilerini çok renkli, çok dilli, çokkültürlü bu dünyaya davet ediyor.
Elyazması kültürü
Tasarımını Cem Kozar’ın yaptığı sergide, metinler haricinde tablolara ve yazmalarda kullanılan araç-gereçlere de yer veriliyor.
Yüzlerce eser arasından seçilen 80’e yakın elyazması içinde, nadir rastlanan nüshalar da var. Atâyi’nin bizzat kaleme aldığı Hadâiku’l-Hakayık eseri, elden ele dolaşan Zübeyde Hanım’ın divanı, Fransa Sefiri Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin kendisinin düzelttiği elyazması ve fizikî özelliklerden insan karakterini anlatan Kıyafetnâme nüshası dikkati çeken eserlerden. Ayrıca “yazan yanlış yazmış” diye esere müdahale eden Kilisli Rıfat’ı; yazmayı koruması için eklenmiş “Ya Kebikeç” duasını ve bunu umursamadan karnını doyurmuş kağıt kurdunu; Arapça başlayıp Hintçe devam eden beyitleri ve Bâki’nin divanına bir okur tarafından eklenen basurun devası bitkiyi bu sergi sayesinde tanıyabilirsiniz.
Mehmet Kentel’in küratörlüğündeki sergi, Beyoğlu Tepebaşı’ndaki İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Galerisi’nde ücretsiz olarak ziyaret edilebilir.
HAFIZA-İ BEŞER: OSMANLI YAZMALARINDAN HİKÂYELER İSTANBUL ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ 18 EKİM 2019 – 25 TEMMUZ 2020
Türk müziğinin en büyük yorumcularından Zeki Müren’in çoğu ilk kez yayınlanan 32 eseri, “Bir Zamanlar” albümüyle piyasaya çıkıyor. 6 Aralık’ta, sanatçının 88. doğumgününde dinleyicilerle buluşacak. Nilüfer Saltık’ın 10 yıllık çalışmasının ürünü olan albüm, Doğan Hızlan tarafından hazırlandı.
Romancı Yılmaz Karakoyunlu, “Her güftede, her bestede çağlardı sesi / Her nağmede gök kubbeyi dağlardı sesi / Emsalini ilham edecek benzeri yok / Âlemleri ahretlere bağlardı sesi” diyordu Zeki Müren için. Onun “çağlayan sesi”yle yorumladığı çoğu ilk kez yayımlanan 32 eseri, Z Müzik etiketiyle “Bir Zamanlar” albümünde toplandı. 6 Aralık 1931’de doğan sanatçının 88. doğumgününe bir armağan niteliği taşıyan ve Nilüfer Saltık’ın 10 yıllık çalışmasının ürünü olan albüm, kültür-sanat gazeteciliğinin duayeni Doğan Hızlan tarafından yayına hazırlandı.
Hızlan, CD ve LP formatlarında yayınlanan ikili albümün sunuş yazısında Zeki Müren’le ilgili kişisel anılarından da bahsediyor. Örneğin Antalya’da aynı motelde kaldıkları bir dönem akşam çaylarını birlikte içerlerken her günbatımında aynı şarkıyı mırıldanırmış: “Bir dost bulamadım gün akşam oldu”.
3 bin eserlik repertuvar Zeki Müren sahneye çıkmadan önce dinleyicilerin farklı müzik zevklerini de hesaba katarak 3 bin eserlik repertuvarından seçim yapıyor ve parçaların sıralamasına özel bir dikkat gösteriyordu.
Zeki Müren’in mirasını bıraktığı Türk Eğitim Vakfı, Mehmetçik Vakfı ve Müzikotek’in izniyle yayımlanan eserleri seçilirken, onun özellikle gazino repertuvarlarını belirlerken gösterdiği ihtimam dikkate alınmış. Sahnedeyken, çeşitli müzik zevklerinden kişilere kendisini dinletebilmek için repertuvarının sıralamasına özel bir dikkat gösteren Müren; genellikle klasik parçalarla başlar, yürük semaîlerle devam eder, Dede Efendi ve Zaharya Efendi’den sonra kronolojik sırayla şarkı türünden seçtiklerini okurmuş. Son olarak yaşayan besteciler ve mutlaka bir türküyle kapanışı yaparmış. Repertuvarında 3 bine yakın parça bulunan Müren’in albüm için seçilen parçalarında da bu yaklaşım devam ettirilmiş.
Cemal Süreya’nın deyimiyle “Son 40 yılın sadece en ilginç değil, aynı zamanda en büyük sanatçısı” Zeki Müren’in mirasını anlamak için kritik önem taşıyan bu seçki, aynı zamanda bir kısmı unutulan, bir kısmı halen popülerliğini koruyan parçalarıyla Türk müziğinin tarihini de yansıtıyor. Albüm LP formatında sadece 1.000 adet numaralı olarak üretildi.