Etiket: Sayı:66

  • Yirminci yüzyılın son büyük devlet adamı

    Yirminci yüzyılın son büyük devlet adamı

    20. yüzyılın son 50 senesinde iz bırakan Jacques Chirac akla gelebilecek bütün siyasi görevleri ifa etmiş; 26 yaşında milletvekili, 34 yaşından itibaren defalarca bakan, iki kez cumhurbaşkanı, iki kez başbakan, üç dönem belediye başkanı, iki ayrı partinin kurucusu olmuştu. Muhafazakar dünya görüşüne rağmen sosyal adalet, eşitlik, hümanizm gibi temel değerlere sahip çıkan Chirac, ardında bıraktığı vicdanlı, samimi ve halkçı devlet adamı portresiyle hatırlanacak…

    Fransa’da anketlerde, Charles de Gaulle’den sonra en sevilen cumhurbaşkanı çıkan Jacques Chirac’ın politikadan çekilmesiyle bir dönem kapanmıştı. Vefatıyla o dönem artık tarih oldu.

    Belki de bütün bu başarısının sırrı Charles de Gaulle’ü örnek almasındaydı. Generalin geleneğini sürdürecek RPR’i (Ressemblement Pour la République/ Cumhuriyet İçin Birlik/ Ekim 1976) kurarken halka “Sizleri de Gaulle’un temel değerlerini savunmaya ve bunu Fransız emekçiliğinin özlemleriyle birleştirmeye davet ediyorum” demişti. Nitekim sosyal adalet, eşitlik ve hümanizm gibi değerlere sahip çıkarak “sosyal sağ”ın temsilcisi oldu.

    Chirac ezeli rakibi Mitterrand’dan daha fazla halkçı, daha fazla sosyal devletçi, yabancıları daha içtenlikle kucaklayan, hümanizmi daha fazla gelişmiş biriydi. Yabancılara sayıca daha az vatandaşlık dağıtsa da bunu rakibi gibi oy kaygısıyla hiç yapmamış ve de ayrıca gerçek sığınmacılara kucak açmaya hep özel özen göstermişti. Chirac Türkiye’yi sever, Kurtuluş Savaşı’na hayranlık duyardı. RPR’in Charles de Gaulle ve Atatürk karşılaştırmalı çok sayıda kolokyumuna gitmişimdir.

    AB üyeliği

    Chirac’ın gerçeği -verdiği görüntünün tersine- Avrupa Birliği’ne inanmamasıydı. Ülkesine finansal yarar sağlayacak tüm ihalelerde devletin başkanı değil, CEO’su gibi davranırdı. Bu devletçiliğinin bir parçasıydı. Döneminde ABD’de Reagan ve İngiltere’de Thatcher ile güçlenen ultra liberalizme karşıydı. Fransa’nın sosyal liberalizme odaklanması gerektiğine inanır, söyler ve uygulardı. Devlet yatırımlarıyla desteklenen bir ekonomi anlayışını benimsemişti.

    Türkiye’nin AB üyeliğine destek, Fransa’nın devlet politikasıdır. Bunu uygulamak da ülkesinin sadık askeri Chirac için bir şiar olmuştur. Ayrıca Chirac, şayet AB yaşayacak ve gelişecekse, Türkiye’nin bu birliğin içinde olmasının, Avrupa’nın çıkarları açısından gerekliliğini görebilen politikacılarındandı. Sosyalist Mitterrand devrinde AB ancak Gümrük Birliği’ne evet derken; Avrupa Birliği’ne resmen aday ülke ilan edilmemiz, tam üyelik müzakerelerinin karara bağlanması, müzakere tarihi verilmesi, katılım müzakerelerinin başlaması, tarama sürecinin 35 başlıkta açılması, Konsey’in Türkiye için yeni Katılım Ortaklığı Belgesi’ni kabul etmesi gibi dev adımlar Chirac zamanında ve başı çektiği destek grubu sayesinde oldu. 

    Chirac, Türkiye’nin “uzun ve zorlu” AB yolunda üstüne düşeni fazlasıyla yaptı. Nitekim Türkiye ile ilişkiler, Fransa hanesine ihalelerin kârlı yönetildiği bir dönem olarak geçti.

    Aynı Chirac ne düşündüyse, giderayak kariyeri boyunca izlediği destek politikasıyla taban tabana zıt bir şey yaptı ve Türkiye’nin AB üyeliğini, bütün koşullar tamamlandığı gün, Avrupa halklarının oyuna teslim etti! (Demokraside her zaman bir çıkış yolu bulunduğundan hiçbir karar “geri dönülmez” değildir. Yine de referandum kararının değişmesi için AB Anayasasında reform gerekmektedir).

    ABD ve İsrail’e karşı duruş

    Chirac devrimle kurulan cumhuriyeti savunur, ülkenin bölünmesine mahal verebilecek en ufak bir söze dahi büyük tepki verirdi. Hissiyat böyle olunca AB içinde bazen dayanamayıp mini krizler yaratıyordu. 2006’da Brüksel’de bir Konsey toplantısında, Fransa’da TÜSİAD’ın muadili olan MEDEF’in başkanı Antoine Seillière konuşmasını İngilizce yapınca çıldırmış ve protesto için toplantıyı terketmişti! Bugün Brexit için konuşabilecek olsa zamanında söylediği şu cümleyi anımsatarak başlardı herhalde: “İngiltere’nin Avrupa icin yaptığı tek şey deli dana hastalığıdır”! Çiftçilerine AB’den tarım sübvansiyonu isterken Blair’e “Fransız çiftçisi olmasa, İngiliz halkı aç kalır, elbette yardım edeceksiniz” sözleri de gülümseyerek hatırlanan cümleleri arasındadır.

    Chirac 2003’te bütün dünyayı şaşırtan ABD karşıtı bir tutum alabilmişti Irak işgaline karşı. Birdenbire Ortadoğu’da en sevilen Batılı lider hâline gelmişti. İsrail’e bir ziyaretinde (1996), Kudüs’te Müslüman mahallesini gezmeyi de istemişti. Ramallah’a girdiklerinde Filiitinliler kendisine yaklaşmaya çalıştılar. Filistinlileri durduran İsrailli askerler Chirac’ı çileden çıkardı. “Yine ne sorun var? Artık bıkmaya başladım” diye yanındakilere sıkıldığını belli ettikten sonra hızını alamayıp, ilk kez resmî bir ortamda İngilizce konuşmaya ve bağırmaya başlamıştı koyu Fransız aksanıyla: “What do you want ? Me to go back to my plane and go back to France ? Is that what you want ? Then let them go, let them do ! No, that’s no danger, no problem ! This is not a method, this is a provocation!” Askerler Filistinlilere izin verdi. Netanyahu da özür diledi. Chirac’ın tepkisi, İngilizce orijinal haliyle siyaset tarihine geçti!

    Cezayir’de genç bir teğmen

    1956’da orduya katılan Chirac, o dönem bir Fransız sömürgesi olan Cezayir’de görev yaptı. Chirac, 2003’teçok uzun bir aradan sonra Cezayir’i ziyaret eden ilk Fransız devlet başkanı olacaktı.

    Chirac 2009 yılını “Türkiye Yılı” seçmişti. Ne var ki bu çalışmaların zamanı geldiğinde artık başkan Chirac değil Sarkozy idi. Tescilli Türk düşmanı Sarkozy “Türkiye Yılı”nı “Türkiye Mevsimi”ne çevirerek etkinliklerin süresini kısalttı. Chirac, Sarkozy’den hoşlanmıyordu ve siyasette yükselmesine yardım ettiği için de pişmandı. 2005 yılında beyin kanamasına bağlı felç geçirince, politikadan çekildi. Chirac arenadan çekildiği için 2007’de Sarkozy başkan olabildi. Fakat 2012 geldiğinde beş yıldır kameralar karşısında çıkmayan Chirac, Sarkozy’ye karşı aday olan Sosyalist Parti adayına arka çıkmış, “Oyumu Hollande’a vereceğim” demişti!

    Chirac ve kadınlar

    Chirac, gerçek Parisli, varlıklı, elit, kısmen soylu, muhafazakar “De Coucelle” ailesi ile oldukça zıttı. Eşi Bernadette ile 1956’da evlenen Chirac önce ticareti sonra askerî kariyeri denedi. Siyasi hayatı 1958’de Charles de Gaulle’le 26 yaşındayken başlayan Chirac; yakışıklı, çekici, pozitif, eğlenceli, ağzı laf yapan, kibar bir genç olarak kadınların da ilgisine de mazhar oldu. Cumhurbaşkanı Pompidou’nun danışmanı Marie France Garauld bu fetihlerin ilklerindendi. .

    Fransız politikacılarından evlilik dışı ilişkisi olmayan neredeyse yoktur. Paris’te siyaset ve medya çevrelerinde bunlar bilinir ama, bir modus vivendi anlayışı içerisinde paylaşılmaz. Özel ilişki konusunda basında sansür değil, bir centilmenlik anlaşması vardır (Bu ekolün bir üyesi olarak ben de Chirac’ın bir Türk hanımla yaşadığı ateşli ilişkisinden sözetmeyeceğim. Tıpkı zamanında haber yapmadığım gibi).

    Her şeye rağmen yanyana Zaman zaman ciddi sorunlar yaşansa da, Bernadette ve Jacques Chirac’ın evliliği 63 yıl boyunca devam etti.

    Chirac’ın günlük hayatının parçasıydı flört. Elysée’nin kiracılarının en kazanovası şüphesiz oydu. Hızlı çapkınlar için söylenen “duş dahil 5 dakika” terimi en çok onun için söylendi. Basına yansıyan ilişkileri arasında AFP muhabiri Elisabeth Friederich, Le Figaro’dan Jacqueline Chabridon, Yunanlı işkadını Gianna Daskalaki Angelopoulos, Chantal Goya, Sheila, Nana Mouskouri, Belçika Prensesi Mathilde, Brigitte Bardot, Claudia Cardinale, Marie-France Garaud ve Michele Barzack var.

    Tarih 17 Mayıs 1995, yer Paris Belediye Sarayı. Büyük Kutlama Salonu hınca hınç dolu… Cumhurbaşkanı seçilerek 30 yıllık siyasi hayatının en önemli zaferini kazanan Chirac, ilk konuşmasını orada yapmıştı. O sığ konuşmada tek anlamlı cümle vardı: “Bütün Fransızların başkanı olacağım” demişti ve sözünü tuttu.

    Mitterrand ve Chirac

    Chirac’ı uzun yıllar yüzeysel buldum. Onu Mitterrand’a karşı cesur ve başarılı bulduğum tek sefer, 1988 cumhurbaşkanlığı yarışında naklen yayınlanan düelloda Mitterrand, Chirac’a “Sayın Başbakan..” diye hitap edince Chirac “Başbakanınız olarak değil, eşit iki aday olarak karşı karşıya olduğumuzu size hatırlatırım” diyerek sözünü kesişiydi. Medyatik olma bilgesi Mitterrand, Chirac’ın bu atağına pek afallamıştı.

    Fransa’nın en akıllı kadınlarında biri olan Marie-France Garaud, Chirac için “Diğerleri kitapların içine Playboy koyarlarken, Chirac Playboy’un içine kitap koyar” dediğinde pek şaşırmıştım. Çünkü eski sevgilisi diye boş iltifatlar yapacak biri kesinlikle değildir Garaud.

    Mitterrand herkesle daha mesafeliydi. Döneminde, dünyadaki en aydın cumhurbaşkanıydı Mitterand ise Chirac da en çok dalga geçilen ve en çok sevilendi. Sokakta etrafı hemen sarılır ve o bu izdihamlardan çok zevk aldığından uzun uzun herksin elini sıkardı. Muhafazakar ama en kolay ulaşılabilene karşı, sosyalist ama mesafeli başkan!

    İnsanları ayırmaz hep kibar ve içten davranır ve genelde gülerek konuşurdu. Bu kendisine hizmet verenlere daha da fazla kibar davranma hali, ona derin bir sempati duymamın başlıca nedeniydi. İstekleri, çelişkileri, hırsları, çıkışları ile, kimi zaman sivri zekalı, kimi zaman dalgın, tereddütleri, ısrarları, vazgeçişleri ile gerçek bir Fransız ve olduğu gibi görünen vicdanlı bir insan! Özleyeceğiz. Bakalım Macron, de Gaulle’ün genç temsilcisi olarak, devletçilik ve kazanovalık hariç Chirac’ın izinden gidebilecek mi?

    PARİS-1994

    İBB Başkanı Erdoğan’ın ilk yurtdışı gezisinde…

    Paris, Dünya Metropol Belediyeleri Başkanları Zirvesine (1994) ev sahipliği yapıyordu. Paris’i yöneten Chirac’ın davetlilerinden biri de, İstanbul’un yeni Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan idi. Türkiye masasında Erdoğan, danışmanları, elçilikten bir genç memur ve biz Türk gazeteciler oturuyorduk.

    Yemek henüz başlamamıştı ki yanımızdaki masada Rahibe Emmanuelle’i farkettim. Onun yaptıkları Rahibe Teresa’dan aşağı değildi ama o derece medyatik değildi henüz. Chirac, Rahibe Emmanuelle’i onur konuğu olarak davet etmiş meğerse zirveye. Rahibe, metropolleşen Kahire’nin ana mezarlığında yaşayan evsiz sokak çocukları için yaptıklarıyla dünyaca ünlü olmadan önce, İstanbul’daki Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi’nde öğretmendi. Biz orada karşılaşmaktan şaşkın ve mutlu konuşurken Chirac merakla yanımıza geldi ve iki eski Sion’lu olarak durumu kendisine anlattık. Chirac ortamıza geçerek masadaki şampanyalardan birini alıp Rahibe Emmanuelle’e, birini bana verdi. Birini de kendisi alarak salona döndü. Chirac “Bugün onur konuğum hepinizin tanıdığı dünya iyilik meleği Rahibe Emmanuelle. Kendisi dünyaca tanınmadan önce İstanbul’da bir Fransız okulunda öğretmendi. Ne güzel bir sürprizdir ki bugün burada o okuldan yetişmiş bir Türk gazeteci bulunuyor. Şimdi kadehlerimizi saygın rahibemize ve de çok sevdiğim, dost ve değerli ülke Türkiye’ye kaldıralım” dedi. Kadehlerimizi tokuşturduk. Erdoğan’ın belediye başkanı olarak ilk yurtdışı gezisi, benim de kendisini şahsen gördüğüm ilk toplantı olduğundan, sanırım ikimiz de unutmadık o günü. O gün masada konuştuklarımızı bana yıllar sona kendisi hatırlattı ama, zaten unutmamıştım.

    Genel başkan olarak ilk Paris ziyareti Chirac ve Erdoğan, 27 Kasım 2002’de Paris’te bir görüşme esnasında… Bu görüşme, Erdoğan’ın AK Parti Genel Başkanı sıfatıyla Chirac’ı ilk ziyaretiydi. (Sabah Gazetesi, Arşiv)
  • ‘Since’in icadından beri en tarihî kurum bizimki!

    ‘Since’in icadından beri en tarihî kurum bizimki!

    Türkiye’de, özellikle büyük şehirlerde ve turistik yörelerde “Since ….” ibaresini sıklıkla mağaza ve binaların girişinde görmeye başladık. “1965’ten beri” veya sadece “1965” yazsanız ne olur? Uydurma bir tarihle böbürlenmek için yapılanlar maalesef sadece sivil girişimcilerle sınırlı değil.

    Son yıllarda İstanbul sokak ve caddelerini yeni bir sözcük sardı. Pek seyahat etmediğim için bilemiyorum; ama diğer büyük kentlerimizde de görülüyordur belki. Ayrıca, yabancı turistlerin çokça rağbet ettikleri güneyin önde gelen tatil merkezlerinde de bolca görülüyordur mutlaka. Bu yeni sözcüğün en önemli özelliği de Türkçe değil, İngilizce olması. Artık iyice meşhur ve maruf olan “since”den bahsediyorum.

    Şekerlemecisinden dondurmacısına, giyim-kuşamcısından ev alet-edevatçısına kadar bütün ticarethanelerin tabelalarındaki adların altında ya da üstünde bu “since”i görüyoruz. Hadi diyelim ki “1965’ten beri” yazarsanız biraz uzun olacak; sadece “1965” yazsanız ne olur? Görenlerin ne hayal etme olasılığı var ki, kuruluş ya da açılış tarihinden başka? Ama ben bunları bir yana bırakarak, sözcüğün varlığının arkasındaki anlam ve öneme değinmek istiyorum; zira ardından hep bir tarih geliyor ve bizim konumuz da tarih tabii.

    Geçen yıldan beri Bazı işletmeler, tabelasına gururla “Since 2018” yazarak geçen seneden beri devam eden “köklü bir geleneğin” parçası olduğunu duyuruyor.

    Konuya iyimser bir açıdan yaklaşacak olursak, olumlu bir yanı olduğunu söyleyebiliriz bu “since”in. Ne de olsa bir kurumsallaşma, bir kökleşme çabasının varlığına işaret ediyor. Tabii tek bir nesli aşmayacak bir tarih komik duruyor. En azından bir baba-oğul ya da damat sürekliliğini gösteren bir tarih olmalı ki, gören bu tarihsellik arayışını ciddiye alabilsin. Öte yandan, varlık süresinin kısalığı, komik dursa da belli bir özgüven sergilemesi açısından da olumlu görülebilir! Yani, “Yeniyiz, ama iyiyiz; iddialıyız” havası taşıdığını da söyleyebiliriz. Üstelik, burada bir de namusluluk boyutu var.

    Bunu müşteri çekmek için olmasa da, sırf gereksiz bir aşağılık kompleksinden kaynaklanan, uydurma bir tarihle böbürlenmek için yapanlar olduğunu biliyoruz zaten. İşin ilginç yanı, bu tür davranışların daha çok kamu sektöründe görülüyor olması. Öyle sanıyorum ki kamu sektörümüz bir dereceye kadar 1930’ların Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Kuramı’nın etkisi altında hâlâ. Örnekler çok. Mesela, biz bilirdik ki Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşu Kara Kuvvetlerimizin kuruluş tarihidir. Yanılıyormuşuz. 12 Eylül sonrasında görünürlüğü daha da artan şu korkunç “16 Türk Devleti” anlayışının bir sonucu olsa gerek, yakın bir geçmişte Türk Kara Kuvvetleri’nin kuruluş tarih M.Ö. 209’a çekildi. İstanbul Harbiye’deki Askerî Müze de kuruluş tarihi olarak 1453’ü veriyor! Bilirsiniz; çocuklar bazen büyükleri şapşallaştıran, ezberlerini bozan, çok mantıklı sorular sorarlar. Akl-ı evvel bir bücür çıkıp da, “Madem 1453’te kurulmuş, adında neden Fransızca müze var?” diye sorsa, ana-babası ne yanıt verebilirler, çok merak ediyorum.

    Yakın zamana kadar Kara Kuvvetleri’nin 1963 yılında kurulduğunu sanıyorduk.

    Benzer bir durum yıllar önce askerliğimi yaparken benim de başıma gelmişti. Harbiye Marşı’nı söylerken, “Yüzyıllardır Harbiye bu orduya şan verir” diye çığırıyorduk. Başımızdaki üsteğmene bunun yanlış olduğunu, aslına uygun olarak “Yüz senedir Harbiye bu orduya şan verir” dememiz gerektiğini söylediğimde, bana “Sen müzik öğretmeni misin?” diye sormuştu. “Hayır, tarihçiyim” yanıtını aldığında bir-iki saniye durakladı ve “Git, yerine geç” dedi.

    Beni bu konuda daha da üzen, dedelerimizin böyle takıntıları olmadığını biliyor olmam. Nitekim Harp Okulu’nun 1945’te yayımladığı Harpokulu Tarihçesi 1834-1945 adlı kitabın önsözünde şöyle yazıyor: “Bugün birinci 100 yılını da 11 sene aşmış bulunan bu eski ve emektar kurumun tarihini yazarken türlü ve çeşitli kahramanlıklar yaratan mensuplarının manevî varlıkları karşısında heyecan duymamak kabil değildir. Onların aziz hatıralarını içinde toplamış bu kurumun tam bir tarihini layik olduğu kudretle yazmak çok güçtür. Mümkün olduğu kadar belgelere, hatıralara ve mevcut kayıtlara dayanılarak doğru bir tarih çıkarılmaya çalışılmıştır… Fakat buna rağmen bu eserin tam ve mükemmel olduğunu iddia edemeyiz. Bu suretle ileride daha doğru ve daha üstün bir tarih elde edebilmek için bu ocağın her mensubundan bu kitapta görülen yanlışlıkları ve eksiklikleri bildirmelerini büyük saygıyla dileriz”.

    Ben bu ocağın mensuplarından değilim gerçi; ama büyük dedelerimden birinin onun müdürlüğünü ve ders nazırlığını yapmış olması bana yeterince sorumluluk yükler sanırım.

    Siviller de bu konuda hem askerlerle hem de kendi aralarında yarış halindeler. Örneğin Galatasaray Lisesi’nin 1481’de kurulduğu iddia ediliyor. Nitekim Enderun okulunun uzantısı olarak kabul edebileceğimiz bir okul gerçekten de Galatasaray mahallesinde varmış o zamanlar. Gelin görün ki “sultânî” değildi bu okul. Hele “lise”, hiç değildi.

    566 yıllık üniversite! İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüsü’nün giriş kapısının üzerinde de kuruluş tarihi olarak “1453” yazıyor. Böylece üniversite yaşını İstanbul’un fethine kadar “büyütmüş” oluyor.

    Aynı durum, İstanbul Üniversitesi’nin 1453’te kurulduğunu iddia edenler için de geçerli tabii. Burada karşımıza çıkan ise Fatih Sultan Mehmet’in kurdurduğu medrese. Ortaçağ’da ilk kuruldukları zaman üniversitelerle medreselerin aynı işlevi gördükleri bilgisinin, bu saçmalığa biraz da olsa çanak tuttuğunu söyleyebiliriz gerçi. Ama başka bilgilerimiz de var. Uppsala Üniversitesi ya da Harvard Üniversitesi işe papaz yetiştirerek başlamışlar elbette; hattâ Harvard’ın ilk adı Harvard Seminary; ama zamanla öyle değişmişler, öyle şeyler okutur olmuşlar ki, Sultan II. Abdülhamit de payitahtında birçok medrese varken İstanbul Dârü’l-fünûnu diye bir kurum yaratma ihtiyacını hissetmiş. Ayrıca unutmayalım; sözkonusu “üniversite” olduğuna göre, yukarıda tanıştığımız bücür burada da bize kelimenin kökeni falan sorabilir.

    Gelenek iyi bir şey tabii; köklü olmak da öyle. Ama gelenek yaratmaya çalışmak ya da geleneği Taş Devri’ne kadar götürmeye çabalamak, olmayan kökler icat etmeye girişmek, “Geleneksel fastfood” veya “Yerli Himalaya tuzu” kadar gülünç oluyor. Ayrıca, eski olmanın mutlaka iyi, etkin ve yaratıcı olmak anlamına gelmediğini de biliyoruz. Dolayısıyla, “eski mi, yeni mi?” diye bakacağımıza, “iyi mi, kötü mü?” diye bakarsak daha doğru olur derim.

  • Suudi okullarında işgalci Osmanlılar!

    Suudi okullarında işgalci Osmanlılar!

    Türkiye ile Suudi Arabistan diplomatik ilişkilerinde artan gerilim, Suudi tarih kitaplarına da yansıdı.

    Suudi Arabistan lise müfredatında daha önce “Osmanlı Halifeliği” başlığıyla anlatılan Sosyal Bilgiler konusu, Ağustos ayından itibaren “Osmanlı işgali, işgal sırasında işlenen suçlar ve çöküş” olarak ele alınmaya başlandı. Derslerde anlatılan “işgal suçları” ise Osmanlı İmparatorluğu’nun 1. ve 2. Suudi Devletleri’yle savaşması, Kral Abdülaziz’in rakiplerini desteklemesi, Diriye şehri ve çevresini tahrip etmesi, İmam Abdullah bin Suud’a işkence edilmesi ve sonrasında bin Suud’un İstanbul’da öldürülmesini kapsıyor.

    Suudiler’in bu yaklaşımı, Saddam’ın Türk-Osmanlı karşıtı söylemine benzetiliyor. Lübnan Cumhurbaşkanı’nın “Osmanlıların Lübnan’da devlet terörü uyguladığı” açıklaması da Arap dünyasında Osmanlı Devleti karşıtı söylemlerin artacağının işareti olarak yorumlandı.

    Türbe Savaşı Yeni ders kitaplarında Türbe Savaşı’nın (1813) anlatıldığı bölümde, Osmanlı güçlerine karşı “kahramanca” direnen Suudiler canlandırılmış.

    Atlantis değil, kayıp kıta Adria!

    Avrupa’nın altında yeni bir kıta keşfedildi. Büyük Adria’nın 100 milyon yıl önce yaşanan kıta hareketleri sonucu gömüldüğü düşünülüyor.

    Biliminsanları 240 milyon yıl önce yerkürenin tektonik hareketleriyle Kuzey Afrika’dan ayrılan, 100 milyon yıl kadar önce de Güney Avrupa’nın altına doğru kayan Grönland boyunda bir kıtanın yerini tespit etti. Büyük Adria adı verilen kıtanın yerin üzerinde kalan parçaları olan Avrupa’nın güneyindeki sıradağlar, kıtanın yeri hakkında ipuçları veriyor. Araştırmacılara göre, Türkiye ve Yunanistan’daki sıradağların bir kısmı ile Alpler de bu dağlardan bazıları… Hollanda’daki Utrecht Üniversitesi’nde yapılan 10 yıllık bir araştırmanın sonunda, araştırmacılar, kıtanın şekli ve bulunduğu yerle ilgili kesin bilgilere ulaştı. Projenin başındaki Douwe van Hinsbergen, batık kıtanın üzerinde bugün 30’dan fazla ülke bulunduğunu söylüyor.

    1.65 milyon TL: Marx’ın Kapital’i rekor kırdı

    Londra’da 15 Haziran’da düzenlenen bir açıkartırmada, marksist teorinin en etkili kitaplarından Kapital’in (Das Kapital) ilk cildinin nadir bir imzalı kopyası 218.500 pound’a (1 milyon 650 bin TL) alıcı buldu. Bu meblağ, şimdiye kadar Kapital’in bir kopyasına biçilen en yüksek maddi değer oldu. Üzerindeki imza, kitabın Marx tarafından yakın arkadaşı Johann Eccarius’a hediye edildiğini gösteriyor.

    Terzi ve Komünist Birlik’in Merkez Komite üyesi bir aktivist olan Eccarius, Marx’ın en yakın dostlarından ve en güçlü destekçilerinden biriydi. Kapital’i basımından önce okuyan birkaç insandan biri olan Eccarius, kitabın yayımlandığı yıl, 1. Enternasyonal’in genel sekreteri seçilmişti.

    Açıkartırmayı düzenleyen kitap uzmanlarından Simon Roberts, “Kapitalizmin bu çarpıcı eleştirisinin, bu denli yüksek bir fiyata satılması herhalde Marx’ın yüzünde buruk bir gülümsemeye neden olurdu” yorumunu yaptı. Marx’ın imzalı kitabını kimin aldığı ise açıklanmadı.

    Kapital’in nadir baskısının üzerindeki imza, kitabın ilk cildinin basımından dört gün sonra, 18 Eylül 1867’de hediye edildiğini gösteriyor.
  • İstanbul’dan Viyana’ya bir dostluk kuşatması

    İstanbul’dan Viyana’ya bir dostluk kuşatması

    Hattat olduğu için “Hattî” mahlasını alan Nişancı el-Hac Mustafa Efendi, 18. yüzyıl ortasında Osmanlı padişahı 1. Mahmud tarafından elçilik göreviyle İstanbul’dan Viyana’ya (Nemse-Nemçe) gönderilir. Kalabalık bir heyet ve birbirinden kıymetli hediyelerle Avusturya İmparatorluğu’na giden Hattî Mustafa Efendi, 11 ay süren gidiş-dönüş yolculuğunu, orada yaşadıklarını kaleme alır. Benzersiz bir tanıklık.

    İstanbul veya Edirne payitahtından Doğu’ya, Batı’ya, Hindistan’dan Avrupa başkentlerine, diplomatik ve dostluk mektupları götüren Türk elçilerin sayıları az ama yol çileleri ve sefaret serüvenleri inanılır gibi değildir. Bıraktıkları sefaretnameler de dikkatle yazılmış, diplomatik öyküler, bazıları dramatik hatta trajiktir. Tutuklananlar, idam edilenler, yol kazalarında ölenler de vardır. Oysa çoğu tarih yazıcılarımız, serüvenlere değinmeden, “elçi gönderdik, “elçimiz eli boş döndü”… gibi geçiştirme cümleleri kurarlar.

    Çok erken denebilecek bir tarihte, 1400’lerin başında İspanya kralının mektubunu  Semerkand’a, Timur’a götüren ve dönen Glavijo, o dönemin şartları düşünüldüğünde  şanslı elçilerdendir. Kadis’den Semarkand’a adlı elçilik anıları, bugün de bir seyahatname tadıyla okunur.

    Eski elçilik görevlerinin seyahatleri, yol koşulları, bazen aylarca süren tutuklanmalar, beklemeler, gidiş-dönüş sorunları nedenleriyle aylar, yıllar sürerdi. Osmanlı Devleti’nin 15. yüzyıldaki ilk elçilerinden, Eflak voyvodasının kazığa oturttuğu, sarığını başına çivilettiği şehit diplomatlarımız da var.

    Osmanlı Devleti 13. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başı arasındaki 650 yılda 3 kıtada, komşusu veya denizaşırı devletlerle savaşmış, barışmış, antlaşmış. Tarihler bunları ayrıntılı veriyor. Elçilik ilişkilerine dair belgeler, raporlar, layihalar da bizim ve yabancı arşivlerin önemli birikimleridir. Buna karşılık “sefaretname, sefaret takriri” denen defterler ve anılar ise araştırma, çalışma ve yayın gerektiren önemli kaynaklardır.

    Bir Osmanlı elçisinin Ebubekir Ratib Efendinin) Viyanaya kalabalık ama düzenli maiyetiyle girişi. Koçu denen kapalı arabada Osmanlı Padişahının mektubu vardır.

    Bıraktıkları defter ve raporları araştırarak, eski elçilerimizin ilk kapsamlı listesini yapan Hammer’dir. Bu ve sonraki Türk  araştırmacıların listelerindeki sefaretname, elçilik takriri  veya risalelerin bilinenleri 40 dolayındadır. Faik Reşit Unat’ın, ilk basımdan (1961) ve Unat’ın vefatından sonra Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal’ın tamamlayarak yeniden yayınladığı Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnameleri’inde (1968)42 sefaretname ve takrir tanıtılır. Bunların 24’ünün Türkiye’de tam metin basılmadığı, 18’ininse eski veya yeni harflerle basıldığı belirtilmiştir.

    Az sayıda örnekleri korunabilmiş elyazma sefaretnameler, tarih bilgileri yanında kültür değerleri, kent ve toplum yapıları, yolculuk ve konaklama koşulları, diplomatik-törensel âdetler gibi konularda -diplomat diliyle olsa da- ilginç metinler, kaynaklardır.

    Hattat olduğu için “Hattî” (*) mahlasını alan Nişancı el- Hac Mustafa Efendi’nin (öl. 1760) kütüphanemizdeki elyazması Nemçe (Avusturya) Seyahatnamesi, Viyana’dan dönüşünden (1748) iki yıl sonra sağlığında istinsah edilmiştir. 36 yaprak /72 sayfadır. Metnin hattat kaleminden çıkma rik’a yazısı, bunun Mustafa Efendi’nin kendi nüshası olduğu ihtimalini düşündürüyor. Sefaretname’nin sonunda, farklı bir elyazısı ile kaleme alınmış 5 sayfalık bölüm ise, 1. Abdülhamid’in 1776’da İran’a elçi olarak gönderdiği Sünbülzade Vehbi’nin (öl. 1809) Kaside-i Tannane’sidir (Senfonik Kaside). Belki yegâne manzum sefaretname (**) olan bu kısım, belli ki Sünbülzade Vehbi tarafından aynı orijinal eserin sonuna eklenmiştir.

    271 yıllık mersin ağacı! 1. Mahmud’un elçi Hattî Efendiyle imparatora gönderdiği hediyelerden ‘Mersin ağacı’ günümüze kadar yaşatılmış. Müze havuzundaki saksıda sergilenen bu tarihi bitki kış soğuklarında içeriye alınıyormuş.

    Nemçe Seyahatnamesi,terimler dışında bugün de anlaşılabilir Türkçedir. Divan yazıcılığında,  saray ve Paşakapısı görevlerinde bulunan Hattî söz ustalıkları yapmamış; galiba, Sultan 1. Mahmud, sadrıazam Abdullah Paşa okurlar veya okuturlarsa kolay anlamalarını gözeterek sade dil kullanmıştır.

    Bir elyazma eser türü olarak alıntılar yapacağımız Hattî el-Hac Mustafa Efendi’nin Hicri 1161 (1748) tarihli Nemçe Sefaretnamesi; ortak tarihleri savaşlarla geçmiş Osmanlı-Avusturya devletleri arasında, önce Belgrad Antlaşması’nın (1739) imzalanmasının, sonra Avusturya  Veraset Savaşları’nın (1741-1748) sona ermesiyle Sultan 1. Mahmud ile Kraliçe Maria Tereza ve İmparator Franz arasında kurulan dostluk ve barış ortamının bir belgesidir.

    Sefaretname, nâme-i hümayun denen bu belgelerden 6’sını, Türk elçiler muhtelif tarihlerde “Cenâb-ı şahane” (padişah) tarafından, Nemse’nin (Avusturya) haşmetlu hükümdar ve hükümetlerine sunmuşlardır. Bunların veya diğer elçilerin gidiş-dönüşleri tarih kitaplarında birer cümleyle, birkaç mektupla geçiştirilmiştir. Oysa ki değerli hediyeleri, atlar arabalar ve kalabalık bir maiyetle ve bir güç-görkem sergilemek üzere aylarca sürecek riskli elçilik yolculuğuna çıkmak; her menzilde  karşılayıp konuk edenlere, muhafızlara, saray ve hükümet görevlilerine hediyeler, altın-gümüş paralar dağıtmak; krala, kraliçeye atlar, değerli biniş takımları, silahlar, kürkler, ipekliler, halılar, mücevherli altın-gümüş takılar sunmak; atlar arabalar, yükler, çadırlar, kişisel eşya, yol harcamaları, hazine denecek ağırlıkta bir ödenekle yola koyulmak; elçinin kalabalık maiyeti, yol görevlileri, muhafız yeniçeri veya askerler,  hava-yol-konaklama koşulları, güvenlik sorunları… düşünüldüğünde; 5-6 ay süren gidiş- dönüş çok zahmetli, külfetli, riskliydi.

    İmparator Franz

    1650-1850’ler arasında, Osmanlı padişahı adına elçilik göreviyle başka payitahtlara gidip dönen Türk elçilerinden sefaretname yazanların ilki, 1655’te Avusturya imparatoruna (3. Ferdinand) “nâme-i hümayun” (mektup) götüren Divriğili Kara Mehmed Paşa’dır ve bu misyonunu Beç Sefaretnamesi ile belgelemiştir. Hattî el-Hac Mustafa Efendi ise Viyana’ya giden Osmanlı elçilerinin dördüncüsüdür.

    23 Ocak 1748’de İstanbul’da Kadırga’daki konağından alay göstererek 13 Mayıs’ta Viyana’ya törenle giren Hattî, burada kendisine ayrılan konağa yerleşmiş. Öncesinde konak yerlerinde törenle karşılanıp uğurlanarak her gün ancak üç-dört bazen beş saat yol alınarak, arada birkaç gün mola ile ve karşılayanlara hediyeler verilip teşrifat ve muhafaza işleri çözülerek, Drava nehri kıyısındaki  Ösek’e (Osijek/Osiyek) gelinmiş. Kale komutanının “elçi beni ziyaret etsin” ısrarını, Hattî Efendi “Ben padişah elçisiyim!” diyerek geri çevirmiş! 11 Haziran’da imparator sonra kraliçe tarafından  kabul edilip Sultan Mahmud’un nâmelerini ve hediyeleri sunmuş.

    Kraliçe Maria Tereza

    Viyana’dayken İmparator Franz bir ara kendisinden bir ricada bulunmuş. Hattî Mustafa Efendi bu hadiseyi şöyle naklediyor:

    “Çasar, yine serkâtibi ile ‘Efendinin şair olduğu mahlasından malum olduğundan gayri duymuşumdur da. Eserlerinden bir şeyler isterim’ dediklerinde, ‘nişancılık hizmeti fermanlara tuğra-yı şerif çekmektir’ dedim. Ertesi gün bir tabaka İstanbul kağıdının yarısına altınla tuğra-yı hümayun çekip altına  kendi eserimden ‘Şehinşah-ı cihan Sultan Mahmud’un budur işte / Bütün dünyayı teshir eyleyen tuğra-yı ferman’ yazıp Çasara gönderdim” (Yaprak 21).

    Hattî Mustafa 24 Ekim 1748’de Viyana’dan Tuna nehri yoluyla ayrılarak Rusçuk’ta karaya çıkmış ve 28 Aralık 1748’de İstanbul’a dönmüş. 11 ay süren seyahatten sonra üç gün dinlenmiş ve sonrasında getirdiği nâmeleri Sadrazam Abdullah Paşa’ya teslim etmiş. Sefaretnamesinde gidiş ve dönüş yolculuklarını; Viyana sarayında imparator ve imparatoriçeye (çasara ve çasariçeye) ielttiği nâmeleri, hediyeler sunuşunu; konakladığı saray yavrusu binayı; izlediği operayı, gezdiği rasathaney; imparatoriçenin amcasının sarayını ve harem dairelerini; aynalı odayı; ikram ve ziyafetleri; hanedan mensuplarıyla tanışmalarını; iki devletin dostluğunu güçlendiren sıcak temaslarını; Viyana’ya varışının 155. günü (Ramazan’ın 24’ü) gelişteki merasimin benzerinde düzenlenerek imparator ve imparatoriçe ile vedalaşmasını; devlet ricaliyle yaptığı son görüşmeleri aktarmış. 13 gün de dönüş hazırlıkları yaparak, geldiğinin 169. günü heyetiyle birlikte Viyana’dan ayrılmış. Sefaretnamenin son 15 yaprağı, Viyana’dan İstanbul’a kadar dönüşün anlatısına ayrılmış.

    (*) Hattî el- Hac Mustafa Efendi (öl. 1760). Paşakapısı/Babıâli, Divan-ı Hümayun kalemlerinden yetişmiş, dönemin önemli görevlerinden sayılan kâtipliklerde bulunmuş. Mevkufatî (Başdefterdar yardımcısı), Hacegân (Divan bürosu şefi), Nişancı (Dışişleri Bakanı), Başmuhasebeci olmuş. Kendisi ve Nemse Sefaretnâmesi konusunda Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnâmeleri’nde (s. 92-97) bilgi verilmiştir.

    (**) Kaside-i Tannane 1776 (İran Sefaret Takriri), F. R. Unat’ın, Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnâmeleri’nde, (s. 134-136) tanıtılmıştır.

    İSTANBUL’DAN VİYANA’YA YOLCULUK: SAYFALARDAN ÇEVİRİLER

    Tuna’nın kıyısında saz, alay ve meserret

    “Mah-ı mezburun 18. Perşembe günü Yörük Hasan Paşa-zâde Halil Bey efendiden iki kat hediyeler alınıp (23 Ocak 1748) Pazartesi günü Cündî meydanındaki konağımızdan mükellef alay ile hareketle Kadırga Yedikule Kapısında yola çıkıldı. Hareketimizin elli ikinci günü (12 Mart) Belgrad’a vasıl olduk. Nemseli’nin (Avusturya) Zemun’daki bizi teslim almaya memur kumandanları ile Beç’den (Viyana) maiyetimize memur eyledikleri ikinci tercüman ve serkâtip ve komsar başıları derhal tercümanlarını Belgrad’a göndererek teslim tesellümün ne gün olacağını sordular. Nemseli ve Belgrad tarafından sal inşasına başlandı. Belgrad kalesi Dizdar kapısındaki iskeleden maiyetimizle biz filikaya, karşı tarafta Zemun Burnu’nda da Nemseli kumandanlar şaykaya binerek iki taraftan toplar atılarak Sava nehrinin ortasında demirli sala aynı zamanda yanaşılıp beraberce çıkıldı. Teslim tesellümden sonra cihan padişahının hediyeleri de ihtiram ve tazimle şaykalarına alındı. Tuna’nın kenarında karaya çıkılarak saz, alay ve meserret tertip edildi. Nemçelilerin hazırladıkları altı atlı hinto(v)lara binerek nâme-i hümayun da bizim al çuha kaplı ve müzeyyen koçu arabamızda olarak Zemun kasabasına dahil olundu. Nezarete-hâne dedikleri mükellef ve müzeyyen saraylarına indik. Kahve, şerbet ve şekerleme ikram edildi…”

    BİR ŞATO GEZİSİ

    Her biri bir başka ferah dilküşa (gönül açıcı) odalar

    “Üstuvar-ı Yanık, muvahhidin (Müslüman) konaklığıdır. Bir taraftan Rab, diğer taraftan Tuna’nın bir kolu çevirir. Ladikaların kale gibi mükellef, seyredilecek bir konağı haber verilince elbise değiştirerek temaşa olundu. Divanhânesinin iki canibinde biribiri içinde her biri bir başka ferah ve dilküşa (gönül açıcı) odaları ve mukarnas ve münakkaş sıva tavanları ve döşeme tahtalarının bazısı Frenk-pesend ve bazısı Hatayî vesair çiçekli kumaşlar üzerinde hurdakârî nakışlı ve bazı odalarının dahi mülevven mermerden ve tamakî (?) macun taşlardan döşemeleri gayet musanna (sanatlı) ve acaip bir saray-ı dil-firipti”

    ELÇİLİK HEYETİ VE KORTEJ

    ‘Devlet-i Osmaniye’nin bu dostluğu unutulmaz’

    “Sultan Süleyman Hanın Macar Kıralı ile ceng ü peykâr edip düşmana galip geldiği Mohaç sahrasında yemeklik için mola verildi. Nemse ricali ile Çasar ve Çasariçe (imparator ve imparatoriçe) libas-ı münkerleri (İslâmiyet’e uymayan giysiler) ile gelip -bizi uzaktan- seyrettikleri haber verildi. Yemeklikten hareket olundukta, Nemseli başvekilinin istikbâlimize tayin ettiği iki yüzden fazla sultatlarının (muhafız) arkasına, hedâya-yı hümayun atları ile iki nefer Has ahurlu ve onların ensesinde al çuha puşideli üç adet arabalara yüklü hediye sepetleri ve onun ensesinde müzehhep ve müzeyyen dört beygirli nâme-i hümayun koçusu, onun ensesinde Ahur kethüdası ile Yedekçibaşı ve onun ensesinde Has ahur hazinesinden verilen mülûkâne raht ve bisat (eyer takım ve döşemeleri) ve yedi yedek beygirler ve onun ensesinde Divan Efendisi ile Kapucular kethüdası ve onların gerisinde bu abd-i ahkar (Hattî Efendi, kendisi), iki adet divan dolamalı ve seraser kuşaklı, al baratalı Has ahur eskileri ve yirmiden mütecaviz mülebbes ve mülevven (giyimli kuşamlı) çukadarlar ve veramızda (ötemizde) otuzdan mütecaviz Enderun ağaları ve onların verasında kethüdamız ve cümlenin ensesinde al çuha puşideli ve altı beygirli koçu arabalarımız ve ben (Hattî Efendi), bu veçhile tertip olunup bu heyet-i vâlâ ile Beç (Viyana) kalesinin kenarından geçerek kale varoşunda yükleri boşaltıp hazırladıkları konağımıza nüzul olunmuştur…

    Birkaç gün istirahat ve misafirlikten sonra Nemçe’nin reis-i devletleri olan şahıs konağımıza gelip hoşgeldiniz deyip ve makamımızı tebrik eyledikten sonra ‘o vakte kadar Devlet-i Osmaniyeden böyle padişah muhabbeti ve iltifatı muhtevi (içeren) iki kıta nâme-i hümayun ve iki kat hediyelerle Çasariye Devletine elçi gelmemiştir. Bu dostluk unutulmayacaktır’ dedi. Mektup ve hediye sunuşları için yortuların geçmesi ve panayır için uzak memleketlerden gelecek kesret nüfusun toplanması için mülakatların birkaç gün tehirini iham ve itizar (rica) etti”

    İMPARATORUN HUZURUNDA

    Name-i hümayun ve hediyeler, imparatorun önündeki ipek halının üzerine bırakıldı

    “(Başvekil tarafından kabulden birkaç gün sonra) İptida Çarsar tarafından davet için gönderdikleri altı beygirli Çasariye dedikleri hinto ile baş tercümanları ve süvarilerden mürettep alay ile Saray-ı Kayserîyeye (imparatorluk sarayı) azimet olunup Çasara mahsus binek taşına inip iki tarafta saf-beste olan (sıralanmış) kendi ittibamıza (heyetimize) selam ederek istikbale memur devlet ricali ile kendi aralarında tertip-hane dedikleri odaya çıktık. Hedaya-yı hümayun sepetleri de getirilerek bohçalar ihraç oluncaya dek bir miktar ayakta olundu. Sonra kapıcılar kethüdası makamında olan şahıs gelip: ‘Çasar Efendimiz ayağa kalkmanızı beklemektedirler, buyurun’ diye dâvet eyledikte divan kürkü ve mücevvezemizi  (kavuk) orada giyinip kral, olduğu odanın kapısında (görününce) divan efendimizin elinden nâme-i hümayunu alıp on adamımızla içeriye girip ve üç mahalde name-i hümayunu öpüp  Çasar ayakta durduğu sofanın kenarında müsul (ayakta) olarak padişahın beliğ elkabını (sanlarını) beyan: Yani ‘Mekke-i mükerreme ve Medine-i münevvere ve Kudüs-i Şerif-i mübarekenin ….’ diye (başlayan unvanları) sırayla okuduktan sonra name-i hümayun ve birer iç oğlanının kucağındaki bohçalarla getirilen hediyeler Çasarın önündeki ipek halının üzerine bırakıldı. Çarın işaretiyle bir general Latince teşekkür etti.

    Benim sefaret hizmetim böylece tamamlandı. Konağımıza dönünce bizim aşçılarımızın hazırladıkları yemekler ve şekerlemeler tebrike gelen reis-i devlete ve Çasarın muteber adamlarına ikram, yemekten sonra da resm-i Osmaniyan üzere kahve ve şerbet ve gülâb ve buhur merasimi icra ve her birine birer ağır boyama ve birer pesend-kâri ağır yağlık oya yemeniler ve Çasarın hademelerine hıl’atlar ve dinarlar, saray avlusunda toplanan seyircilere de darphanelerinde kesilen, beşlik benzeri karaş françe (Fransız kuruşu) denen çıkı çıkı sikkeler saçıldı” (Yaprak 14-16).       

    TÜRK ELÇİSİ OPERADA

    Gâh garip ayak oyunları gâh aşk ve muhabbete dair hikâyat-i şur-engiz…

    “(Kaledeki sarayda Çariçenin de huzuruna çıkarak mektup ve hediyeler sunan Hatti Efendi kendisine gösterilen misafirperverliği anlatarak…): Hatta devletlerinde opere ve kamadiye (komedi) demekle maruf birer baziçeleri (oyunları) olup Cuma günlerinden gayri her gün ikindiden sonra erkekler ve kadınları ve ekseriya çasar ve çariçeleri gelip kendilere mahsus maksurelerde (localar) Nemçe’nin nazenin devşirekânı ve sâde-rû taze civananı (devşirme,  güzel yüzlü kızlar ve oğlan köleler) kendilere mahsus libas-ı zerendud gûnagûn (türlü çeşitli renk renk giysiler) ile gâh raks ederek izhar-ı sanayi’-i acibe ve gâh garip ayak oyunları (sanat gösterileri ve danslar) ibraz eyledikleri ve gâh aşk ve muhabbete dair hikâyat-şur-engiz (dram trajedi) oyunlar seyr ve temaşa âdetleri olmakla o mahalde bize de birkaç odalar (loca) tahliye ve tahsis ederek davet eylemişlerdi. Ama tarafımızdan rağbet olmadığından üzüldükleri ifade edlince davetlerine icabet ettik. Odamız çasarın odasına nazırdı. Sahnede icra eyledikleri sanatlarını seyr ü temaşa ederken akşam namazını eda etmek için bir yer talep olundukta bizi bir odaya götürdüler. ‘Bu loca oyun yerine yakındır’ dediler. ‘Namazdan sonra yine seyredersiniz’ diyerek yanımıza mihmandar verdiler. Sonra iskemleler getirtip bizi oturttular. Orada seyir ve temaşa ederken Çasar ve Çasariçe de gelip yerlerine oturdular. Çasar karşıdan işaret edip yanımızdaki başkâtibini çağırarak: ‘Elçi Efendi operamızdan haz ettiler mi’ diye  sual eylemiş”.

  • El Greco’nun gördüğü… Rilke’nin Rodin’e yazdığı

    El Greco’nun gördüğü… Rilke’nin Rodin’e yazdığı

    Prag doğumlu Alman şair ve yazar Rilke, Rodin’in asistanı olarak çalıştığı dönemde kendisinden bir masa rica etmiş, ünlü heykeltraş da bu isteğini ikiletmemişti. Rilke’nin Rodin’e Mektuplar’ındaki kısa bir mektup, bütünüyle tek bir resme ayrılmış: El Greco’nun “Toledo’nun Görünümü” adlı meşhur tablosuna. Biz de bir kere daha bakalım.

    Rainer Maria Rilke’nin (1875-1926) dilimize bir-ikisi çevrilen Rodin’e Mektuplar’ını okurken rastladığım bir ayrıntı, gerekliliği şüpheli bir detektiflik işine soyunmama yolaçtı. Orada bitseydi hiç değilse. Başlayınca duramayanlar için kaybolmak kolayın kolayı; saatlar sürecek bir sekansa dalmış bulundum.

    Rilke, yaşlı ustanın asistanı olarak çalıştığı dönemde, taşındığı Rue de Varenne (Paris) sokağındaki odası için, 12 Eylül 1908 tarihli mektubunda bir masa ricasında bulunuyor. İki gün sonrasında teşekkür mektubu yazıp yolladığına bakılırsa Rodin isteğini ikiletmemiş. Neden bilmem, içimde aniden o masayı tanıma fikri doğup büyüdü. Akla gelmeyecek bir kaynakta, karmaşık kişilikli ve kimlikli Kont Harry Kessler’in Uçuruma Yolculuk başlığı altında yayımlanan günlüklerinde, şairin bugün Rodin Müzesi olarak kullanılan binadaki odasında çekilmiş fotoğraflarına ulaştım. Fotoğraflardan ikisi ‘masa başında’ çekilmişti.

    ‘Masa’ başında ve bahçede Kont Harry Kessler’in Uçuruma Yolculuk başlıklı günlüklerinde, Rilke’nin bugün Rodin Müzesi olarak kullanılan binadaki odasında çekilmiş “masa başı” fotoğrafı var. Ünlü heykeltraş Rodin ve o dönemki asistanı Rilke aynı binanın önünde (sağda).

    Sözkonusu yapıyı, ilginçtir, Rilke üzerinden keşfetmiştir Rodin. O zamana dek asıl karargahı, sonunda bahçesine gömüldüğü, ziyaret ettiğimde uzun bir fotoğraf seansı gerçekleştirdiğim Meudon kâşânesiydi.

    Harry Kessler’in güncesi meğer define adasıymış! Kont, Rodin’le de buluşmuş, söyleşmiş; orada, büstlerini yaptığı zevat hakkında söyledikleri, insanın kendisini kendisine benzetme(me) eğilimi bakımından düşündürücü örnekti -farklı kaynaklarda benzer değerlendirmelere rastladıydım. Rodin, Mme de Noailles’ın burnunun büyük göründüğü itirazıyla poz vermeyi sürdürmediğini aktarıyor sohbetlerinde! Hugo, büstünün ona benzemediğini, Puvis de Chavannes yeterince “güzel” durmadığını dile getirerek mutsuzluklarını ifade etmişler -oysa üçüncü kişiler model ile büstün tıpatıp benzeştikleri konusunda hemfikirlermiş.

    Kont, Maillol ve Hoffmansthal ile Yunanistan gezisine çıkmış. Delfoi’da, Olympos’ta ustaların yorumlarını sıcağı sıcağına defterine geçirmiş, gene fotoğraflar çekmiş. Değerli bir tanıklık bu.

    Apollon tapınağında, Maillol’un sırttan çekilmiş fotoğrafı beni Delfoi’ya sürükledi o an.

    Bir vakitler, “Ekphrasis Antologyası” inşa etme düşüncesine kapılmıştım; öyle tasarıları çökerten, konunun enginliği oluyor; insan bazı canalıcı örneklerin yanından geçmekten, onları iş işten geçtikten sonra keşfetmekten çekiniyor -oysa ne var, zaman içinde geliştirilebilir antologyalar.

    Rilke’nin Rodin’e Mektuplar’ındaki kısa bir mektup, bütünüyle tek bir resme ayrılmış: El Greco’nun o sıralarda (Ekim 1908) Paris’te sergilenen “Toledo’nun Görünümü”ne. Şair heyecana kapılmış; usta gidip görsün, sonra oturup uzun uzadıya üzerinde konuşsunlar istiyor besbelli.

    Toledo- 17. yüzyıl: Çığır açıcı bir bakış Giritli ressam El Greco’nun (1541-1614) “Toledo’nun Görünümü” adlı tablosu, o dönemdeki kentin doğu bölümünü gösteriyor. Ancak kimi yapılar hiç görülmemiş veya yerleri değiştirilmiş! Eser “kent manzarası” bağlamında çığır açıcı çıkış olarak nitelendiriliyor.

    Bugün El Greco’nun MET koleksiyonunda yeralan 121×106 cm. boyutlarındaki, 1596-99 arası gerçekleştirdiği tahmin edilen, yaşarken elden çıkarmadığı tablo (Hemingway’in müzenin en önemli yapıtı saydığı biliniyor), ikizi “Toledo’nun Görünümü ve Planı” (1610) ile birlikte, ‘kent manzarası’ bağlamında çığır açıcı çıkış olarak nitelendiriliyor.

    Beni burada ilgilendiren, iki şairin resme bakarak yazdıkları: Rilke ve Claudel, zıt düşünce ve duygularla ayrılmışlar önünden.

    İlki, renklerini uykusuzluk ile buluşturuyor tablonun; “insan böyle düşler görmeli” diye yazıyor Rodin’e. İkincisi (tam burada, birden, Rodin’le bağlantısı karışıyor Claudel’in, işin içine, kızkardeşi trajik Camille üstünden -ama konuyla ilgisi yok bunun), ‘aşırı gayretkeş’ bulduğu El Greco’yu sevmiyor; renk bahsinde Rilke’nin karşı kutbunda; ya “soğuk palet” tamlamasına başvuruyor ya tersine “zehir saçan yeşil”den dem vuruyor.

    Giritli El Greco, uzun Roma parantezinin ardından İspanya’ya demir atmıştı. O dönem açısından sıradan sayılamayacak güzergah.

    Sayısız kent değiştirerek yaşamıştı Rilke. Diplomatlık mesleği birçok ‘uzak’ kente sürüklemişti Claudel’i. Buna karşın, El Greco’daki “yabancı hemşeri”nin, Cemal Süreya’nın deyişiyle “bir kentin dışarıdan görünüşü”ne odaklanmasının mahiyeti onları kurcalamamış demek.

    El Greco, neden Toledo’yu böyle göstermek istemişti?

    İçine, içeri, alınmadığı duygusunu taşıyor olabilir miydi?

    Belki bundan, fırtına renklerinden bir kâbus atmosferini “zehirli” dokunuşlarla vermeyi seçmişti -kimbilir.

  • Hikayesi kanlı, insana şifalı

    Evet, sülük pek çoğumuza sevimli gelen bir hayvan değil. Doğru, o diğer canlıların kanını emerek geçinen bir parazit. Ancak bu özelliği, beklenenin tam tersine onu insan sağlığı için birçok bakımdan yararlı kılmış. Galen’den İbn-i Sina’ya kadar efsane hekimlerce doğru kullanımı anlatılmış, hastalıkların tedavisi için tavsiye edilmiş. Tarih boyunca yanlış kullanımlar yol kazalarına neden olsa da, bugün artık modern tıbbın ciddiye aldığı birçok tedavinin başrolünde o var.

    Sözcüklerin tarihçesi çoğu zaman onların ardındaki sosyal tarihçenin de aynasıdır. İngilizce “leech” kelimesi de bu dilin erken dönemlerinde kullanıma girmiştir ve iki anlamı vardır: Birisi hekim, diğeri “kan emen kurt”, yani sülük! İngilizce’de 900 yılı civarında boy göstermeye başlayan sözcüğün iki anlamı arasındaki dilbilimsel bağlantı dikkati çekicidir.

    Aslında, sülüğün şifa amacıyla kullanımı, kelimenin Anglo-Sakson diline girişinden yüzyıllar öncesine uzanıyor. Konuya ilişkin ilk yazılı kaynak MÖ 2. yüzyılda İyonya’da yaşamış bir şair ve hekim olan Nikandros (Colophon’lu Nicander) tarafından yazılan bir tıp şiiridir. Sülük ile şifa arasında çok eskilere dayanan yakın işbirliği 19. yüzyıla, hatta günümüze kadar uzanacaktır.

    Kanatma ve sülükleme

    Kanatma (hacamat), kökeni neolitik döneme kadar gittiği sanılan kadim bir terapi yöntemi. Eski zamanların şifacıları çoğu hastalığı uygunsuz biçimde ve fazla miktarda biriken kana bağlardı. Hipokratın hastalık anlayışında da toplardamarlar patolojik sıvıların toplanma yeri olarak konumlandırılmıştı.   

    Toplardamarı delerek ya da şişe veya kupa çekme yöntemiyle kanatma, çağlar boyunca pek çok farklı hastalığa karşı kullanıldı. Antik çağların Yunan, Roma ve Arap kültürlerinde sülük, lokal tedavi gerektiren durumlarda kanatma amacıyla kullanılırdı.

    Resimli sülük faturası

    Victoria dönemine ait sıradışı resimli faturada Londra merkezli Fitch and Nottingham şirketinin işadamı John Green’e 57 adet üstün kaliteli sülük sattığı belirtiliyor.

    Ortaçağ’da sülük tedavisinden bahseden klasik çalışmalar, çoğu defa eski Yunan metinlerinden türetildiği sanılan Arapça yazıların Latince tercümeleriydi. Roma gladyatörlerinin meşhur hekimi Galen, epilepsi, karaciğer hastalığı, melankoli ve plörezi gibi birbirinden farklı pek çok hastalık için “kanatmayı” tavsiye ediyordu. Ünlü hekimin sülük kullandığına dair kanıtlar da mevcuttu.

    330’da Oristasius, sülüklerin bir yaralanmada hematomu (kan toplanması) drene etmek (boşaltmak) için kullanabileceğini kaydetmişti. Sülükleme, hastalıkların bedendeki sıvıların dengesizliğinin eseri olduğuna inanılan zamanlarda; dört sıvının (kan, balgam, sarı safra, kara safra)  dengesini düzenlemek için başvurulan çarelerden biriydi.

    Hekim sülükler 19. yüzyıl Avrupa’sında sülükler öylesine revaçtaydı ki, durum mizah konusu bile edilebiliyordu. Karikatürde, doktor rolündeki üç sülük, hasta rolündeki çekirgeye kanatma tedavisi (hacamat) öneriyor.

    Ortaçağ uygulamaları

    Ortaçağ ’ın flebotomi (toplardamardan kan alma) literatürü iyi tanımlanmıştı; şifacılar hangi toplardamardan ne şekilde kan alınacağına dair birbirlerini bilgilendirirlerdi. En yaygın kul- lanılan, kollardaki damarlardı; bazı özel durumlarda farklı kan alma bölgeleri de vardı.

    Kan akıtma normalde toplardamardan kan akıtılması tarzında olmakla birlikte yeri geldiğinde sülükler de kullanılıyordu. Sülüklerin diğer kan alma yöntemlerine göre bazı avantajları vardı. Daha yavaş, daha acısız kan alınmasını sağladıkları için birçok şifacı bu yöntemi tercih ediyordu. Ayrıca sülük yapıştığı yerden ayrıldıktan sonra da kan kaybı bir müddet sürüyordu. Vücudun kan akıtma ihtiyacı gözlenen, mesela hemoroid gibi bazı bölgelerinde, bıçak yerine sülük tercih ediliyordu.

    Ortaçağ’da İngiltere’de sülük tedavisinden sözeden ilk kitap, Aldhelm of Malmesbury tarafından 7. veya 8. yüzyılda kaleme alındığı düşünülen Enigmata’dır.

    Sülüğün nereye konacağı önemli Ortaçağ’ın flebotomi (toplardamardan kan alma) literatürü iyi tanımlanmıştı. En yaygın kullanılan bölge kollardı. Gravürde, hastasının sırt ve omuzlarına uygulama yapan bir hekim tasvir ediliyor.

    İbn-i Sina (980-1037), sülüklerin şişe çekmeye göre daha derinden kan çektiklerine inanıyordu. El Kanun Fi’t-Tıb (Canon of Medicine)kitabında (1020) sülüklerin kullanılma yöntemleri üzerine sayfalarca yazmıştır.

    Fransız berber-cerrah Ambroise Paré (1510-90) sülükleri hemoroid, diş etleri, dudaklar, burun ve parmaklar gibi şişe çekmenin yapılamayacağı yerlerdeki kanatma için tavsiye ederdi. Sülükler hem hekimlere hem de hastalara doğrudan satılıyordu. Ancak bu tedavinin ürkütücü bir tarafı da vardı: Bu da sülüklerin zaman zaman istenmeyen yerlere kaçması idi. Bu “serseri sülükler”i dışarı çıkarmak için iki yol vardı: Ya yutulan şişmiş bir sülüğün hastaya bol miktarda tuzlu su içilerek dışarı atılmasının sağlanması ya da anüsten içeri kaçan sülük için tuzlu su lavmanı. İbn-i Sina sülüklerin yapıştıkları yerden zorla çıkarılmamaları gerektiğini tenbih ve gerekirse tuz, biber ya da enfiye serpilmesini tavsiye etmiş; bunlar da işe yaramazsa dağlamayı önermiş.

    Besili hastanın beslenme zamanı

    Wellcome koleksiyonunda yer alan 16. yüzyıl resminde şişman bir aristokratın ellerine yapışarak beslenen sülükler. P. Boaistuau, Histoires Prodigieuses (Olağanüstü Hikayeler) Paris, 1567.

    Radikal yöntemler

    Sülük ve diğer yöntemleri kullanarak yapılan kanatma (hacamat) tedavileri 18. yüzyılda özellikle Fransa’da çok yaygındı ve sülükleme 19. yüzyılın başlarında Avrupa’da adeta bir çılgınlığa dönüştü.

    Von Ronsenstein, 1776’da yayımlanan ilk çocuk hastalıkları kitabında diş apsesinden sara nöbetine ve romatizmaya kadar pek çok rahatsızlık için sülük tedavisi öneriyordu. Napoléon Bonaparte’ın doktoru F. J. V. Broussais (1772–1838) Fransa’da sülük tedavisini savunan en etkili isimlerden biriydi. Hekimin bazı radikal tedavi yöntemleri vardı. Bir hastaya tek seferde 10-50 sülük uyguluyor, böylece günlük mesaisi boyunca yüzlerce sülük harcıyordu. Tifoyu, frengiyi, çiçek hastalığını, veremi ya da akıl hastalığını sülük uygulamalarıyla tedavi ettiğini iddia ediyordu.

    Sülük tedavilerine yönelik bu aşırı ilgi sonunda, 19. yüzyılda Fransa’da tıbbi sülük tüketimi muazzam boyutlara ulaştı. Yerel kaynaklar tükenince Fransa büyük miktarda ithalat yapmak zorunda kaldı. En büyük ihracatçılar Osmanlı İmparatorluğu, Britanya, Almanya ve İspanya’ydı.

    1800’lerin sülük çılgınlığı 1827 tarihli resimde boynuna sülükle hacamat (kanatma tedavisi) uygulan bir kadın tasvir ediliyor, Wellcome koleksiyonu.

    Avrupa’da sülüklere olan talep patlaması, bunların sayısının hızla azalmasına sebep oldu ve birçok ülke sülük ihracatını yasakladı. William Wordsworth (1770-1850), 1802’de yazdığı Resolution and Independence adlı şiirinde İngiltere’nin kuzeybatısında sülük toplayıcılığı yapan ihtiyar bir adamla karşılaşmasını ve onun eskiden her yerde bulabildiği sülükleri bulmanın artık çok zor olduğundan yakındığını anlatır. Sülükler bir kez kullanıldıktan sonra en yakın kanalizasyon ya da göle atılırdı. 

    Kan akıtma için tıbbi amaçla kullanılan sülükler özel kavanozlarda saklanırdı ve çoğu kez bu süslü kaplar değişik boyutlarda olurdu. Bugün bu kaplar antika müzayedelerinde satılmaktadır.

    Özel porselen kaplar Eczanelerde satılan sülüklerin içinde tutulduğu porselen kaplar bugün açıkartırmalarda hatırı sayılır fiyatlara müşteri buluyor, 1931.

    19. yüzyılda sülük bulmak daha da zorlaşınca Avustralya, Kuzey Afrika ve İber yarımadasından ithal yoluna gidildi. Alınan bir önlem de özellikle Fransa ve Almanya’da sülük yetiştirme çiftliklerinin kurulmasıydı. 1890’da Almanya’da Hildesheim yakınında bir çiftlikte yılda 3-4 milyon arası sülük üretiliyordu. Bugün de Almanya’da Biebertal gibi yetiştirme çiftlikleri varolmakla birlikte, sülükler çoğunlukla Avrupa’nın güneydoğusundan ve Türkiye’den ithal ediliyor. 

    Dişçilikte kullanımı

    1817’de Thomas Bell, yüzü şişmiş bir oroantral (ağız boşluğu ve sinüs arasında bulunan açıklık) fistül vakasını yüze uyguladığı sülük ile tedavi etti. Chapin A. Harris ise 1839’da bir diş apsesinin drenajı için diş etine sülük aplikasyonu tavsiye etti. Sülükleri diş etine uygulamak zordu ve sırf bunun için uygun tüpler yapılmıştı. Sülükler emdikleri kanı sindirdikten sonra tekrar kullanıyordu. Enfeksiyonu olan birinde kullanıldıklarında ise hastalığı diğerlerine yayma ihtimalleri yüksekti.

    Sülükler diş ağrısı (odontalgia), diş eti iltihabı (periodontitis) ve alveolar abse tedavisinde de kullanılıyordu. Hastanın ağrısı kısa zamanda hafifliyordu. 1854’te C. Spencer Bate üst çenesindeki kesici dişinde çürük olan ve şişmiş olan vakayı diş etine bir sülük uygulayarak tedavi etti; birkaç gün sonraki raporunda şişliğin azaldığını, ağrının geçtiğini ve dişin yerinde daha sağlam durduğunu yazdı. 

    1882’de İsviçre’nin Bern şehrinde sülük ısırmasına bağlanan bir ölüm vakası görüldü. Bir dişçi ağrıdan yakınan hastasına sülük tavsiye etmiş, bir kimyacıdan satın alınan sülük şişmiş diş etlerine uygulanmıştı. İki saat sonra hasta fenalaşmış, yüzü, dudakları ve boynu şişmişti. Ertesi gün doktor çağrıldığında güçlükle nefes alan hasta 24 saat içinde öldü. Postmortem inceleme (otopsi) ölüm sebebini kan zehirlenmesi olarak kaydetti. Toksik maddeleri yedi gündür kimyacının dükkanında olan sülük taşımıştı muhtemelen. 

    Durgun suda kan emici avı Robert Harvell’in The Costume of Yorkshire by George Walker (Londra, 1814) adlı kitabından bir illüstrasyon: Kırsal bölgede sülük toplayan İngiliz kadınlar.

    Durmayan kanamanın aydınlanan gizemi

    Sağlıklı bir sülük 3.5-7 ml. kan emebilir. Sülük yapıştığı yerden ayrıldıktan sonra da ısırdığı yer kanamaya devam eder. Bu olgu bilinmekteydi ama tıp insanları nedeni çözememişlerdi. Gizem nihayet Birmingham’da kimyacı John Berry Haycroft tarafından 1884’te keşfedilen ‘hirudin’ ile açıklığa kavuşturulacaktı. Hirudin doğal bir antikoagülandı (pıhtılaşma engelleyici) ve sülük bunu kana enjekte ederek kılcal kan akımının devamını sağlıyordu. 

    O zamanlar ise az sayıda hekim bu “kanatma” eylemine kuşkuyla bakıyor ve sorguluyordu. Fransız hekim Pierre Charles Alexandre Louis (1787-1872), ilk kez çeşitli tedavilerin sonuçlarının istatistik olarak dökümünü yaptı ve 1836’da kanatma tedavisinin yararından çok zararı olduğunu deklare etti.

    Buna rağmen, sülük tedavilerinin popülaritesi devam edecekti. Samuel D. Gross’un System of Surgery (1859) isimli kitabındakan akıtma tedavileri arasında toplardamar kesisi, şişe çekme ve sülüklemeyi anlattı ve savundu.

    Kan revan içinde

    Tarihi bilinmeyen taşbaskıda vücuduna birçok sülük yapıştırılarak hacamat edilen bir hasta ve tedaviyi uygulayan rahibe. Sülüklerin sayısı ve hastanın kaybettiği kan miktarı dikkati çekici.

    Osmanlı tıbbında sülük tedavisi

    Şemsettin Sami’nin Kamus-ı Türkî’sinin (1900) 749. sayfasında“Hin-i hacette kan emmek için vücuda tutunan maruf hayvan-ı zâhif ki (yılan gibi karnı üstünde sürünen) tatlı suda yaşar…” şeklinde tarif edilen sülükle yapılan tedaviler, Osmanlı İmparatorluğu döneminde özellikle halk tababetinde önemli bir yere sahipti. Osmanlı tıp kitaplarında sülük uygulamaları hem koruyucu hekimlik bahislerinde, “arınmak” bölümünde hem de hastalıkların tedavisi bahislerinde yer aldı. Sülüklerin bedendeki kirli kanın temizlenmesinde faydalı olduğu genel bir kanaatti ve bedende ağrılarla seyreden hastalıklarda hacamat yerine geçerdi.

    Sülük tedavisinin hangi hastalıklarda faydalı olacağı dışında, uygulamanın nasıl yapılacağı da izah edilirdi. Mesela, hemoroid (basur) tedavisinde faydalı olduğu bildirilir ve özellikle makata sülük yapıştırmanın kirli kanı tüm bedenden çekeceği, kan dolaşımını zararlı kirli kandan temizleyeceğine inanılırdı.

    Sülüğün yaygın kullanıldığı bir başka alan da deri hastalıklarıydı; saçsız deride görülen ve kabarcıklarla seyreden deri hastalıklarında ve çıbanlarda sülük kullanıldığı gibi saçlı derinin hastalıklarında da sülük tedavisine başvurulur; saç çıkarmak için verilen formüllerin başlangıcında sülük uygulamak ve sonra ilaçla tedavi etmek tavsiye edilirdi. Ayrıca göz ağrısında, diş ağrısında, diş etleri iltihabı ve diş apselerinde sülük iyi bir tedavi yolu olarak görülüyordu.

    Modern zamanlar

    1983’te Henderson ve arkadaşları skalp avülsiyonu (saçlı derinin kafatasından ayrıldığı geniş çaplı yaralanma) vakasının ameliyat sonrası tedavisinde sülük kullandıklarını yayımladılar.

    1990’larda Rusya’da araştırmacılar sülükler için yeni kullanım alanları buldu. Hipertansiyon, migren, flebit, varis, artrit, hemoroid ve over kistlerinin tedavisinde sülük tedavisi denendi. ABD’de plastik cerrahlar bugün doku ya da uzuv nakli yapıldığında yarada toplanan kanın drenajında sülük kullanıyor. Sülüklerin yaranın içine salgıladıkları antikoagülan yaranın kabuk bağlamasını önlemekte ve böylece içerden dışarı doğru iyileşmeye imkan verebiliyor.

    Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), 2004’te plastik cerrahi ve mikrocerrahide tıbbi amaçlı sülük (H. Medicinalis türü) kullanımını onayladı.

    Günümüzde tıbbi sülükler sadece medikal amaçla kullanılmıyor, nörobiyoloji araştırmalarında da yaygın olarak yer alıyor. Tıbbi sülükler sıradışı büyüklükte sinir hücreleri (nöron) ile bu hücreleri destekleyen glial hücrelere sahipler ve bu iki hücre tipi arasındaki bağlantıları, nöronlararası iletişimi anlamaya yönelik çalışmalar için ideal canlılar. Sinir bağlantıları yaralandığında sinir hücreleri fiziksel ve fonksiyonel olarak hedef hücrelerle yeniden bağlantı kuruyor ve böylece kimyasal/elektriksel sinapslar (bilgi akışı) yeniden sağlanabiliyor. Bu çalışmalar nörokimyasalların diğer canlılarda ve insanlarda davranışları nasıl kontrol ettiğini anlamaya imkan sağlama potansiyeline sahip.

    Tıbbi sülükler günümüzde ameliyat sonrası tıkanıklıkları açmak ve doku transferi ya da ampute olmuş uzvun yerine dikildiği durumlarda cerrahi başarıyı artırmak için de kullanılmakta. Birikmiş kanın sülük tarafından alınması, yara içine kan akımını ve kılcal damarların gelişimini stimüle ediyor. Ancak sülüklerin bağırsaklarında normal simbiyoz olarak bulunan ve salgıladıkları enzimlerle kanı sindirmelerini sağlayan aeromonas hydrophila adında bir bakteri var. Bu mikroorganizma insanlarda enfeksiyona sebep olabiliyor. Sülük tedavisine karar vermeden önce, enfeksiyon riski, beklenen fayda ile mukayese ediliyor.     

    Sülük salyasında bulunan hirudin, bilinen en güçlü doğal antikoagülan. Hirudin, peparin keşfedilene kadar kan pıhtılaşmasını önleyen tek araçtı. İlk olarak 1884’te Haycraft tarafından keşfedimiş fakat ancak 1950’lerde Markwardt tarafından izole edilerek kimyasal tanımlaması yapılmıştı. Bir kan damarının içindeki pıhtının hirudin etkisiyle küçülmesi, geçen yüzyıllarda uygulanan sülük tedavilerinin faydalı olmasının muhtemel sebebidir.

    Yine yakın bir geçmişte, tıbbi sülüklerin ürettiği hirudin kadar önemli başka maddeler de keşfedildi. Bunlar kan damarlarında genişletici etki yaparak sülük beslenirken kan akımını artıran histamin, dokunun geçirgenliğini artıran hyalüronidaz ve ısırığın ardından iltihap önleyici etki yaratan bdellin ve eglin.

    Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı 27.10.2014’te yayımladığı 29158 sayılı Resmî Gazete’de “Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği”yle sülük uygulamasına standart getirdi. Bu yönetmeliğe göre, steril tıbbi sülük kullanılarak yapılan uygulama tedaviyi destekleyici bir şekilde sertifikalı bir tabip tarafından gerçekleştirilmelidir.

    Bugünün sülük aplikasyon tekniği 1000 yıl önce İbn-i Sina’nın titizlikle tarif ettiği yöntemden hiç farklı değil. İbn-i Sina’nın özellikle üstünde durduğu, kullanılacak sülüklerin, uygulanacak alanın ve uygulayacak kişinin ellerinin temizlenmesi ve sülüklerin sadece bir kez kullanımı prensipleri geçerliliklerini aynen koruyor.

    Bilim ve teknolojideki tüm gelişmeler bir yana, sülükler günümüzde de modern tıbbın içinde yer almaya devam ediyor ve gelecekte de hayatımızın bir parçası olmaya devam edecek gibi görünüyor.

    SÜLÜĞÜ TANIYALIM

    Ağırlığının 9 katı kan emebilen canlı

    Halkalı solucanlar olan sülükler (phylum annelida), kan emerek beslenen omurgasız canlılar. Dünya üzerinde 800’ü aşkın sülük türü içinde tıbbi amaçla kullanılan yaklaşık 15 tür var. Ülkemizde doğal habitatlarda bulunan tıbbi sülükler: Hirudo medicinalis, hirudo verbana ve hirudo sulukii.

    Birçok sülük diğer küçük omurgasızlardan besleniyor; diğer hayvanlara ve insanlara geçici olarak yapışıyor. Konak (sülüğün yapıştığı canlı) genellikle bu saldırıya ilgisiz kalıyor, çünkü sülük muhtemelen anestezik bir madde salgılıyor. Sülük ısırdıktan sonra bir diğer kimyasal olan hirudin salgılıyor ve bu da kan pıhtılaşmasını önlüyor. Sülükler kendi vücut ağırlıklarının 9 katına kadar kan emebiliyor. Sülük doyduğunda (genellikle 10-30 dakika), yapıştığı yeri bırakıp düşüyo. Sülüğün ısırdığı yer 24-48 saat boyunca kanayabiliyor; yani akan kan miktarı, sülüğün emdiğinden fazla. Türkiye dünyaya sülük ihraç eden ülkelerin başında geliyor.

    NAPOLEON’UN MISIR SEFERİ

    Şifa değil ölüm de getirmişlerdi

    Napoléon’un ordusu 1799’da Mısır’dan Suriye’ye doğru yola çıktığında, Sina yarımadasını geçerken susayan askerler sülüklü gölden su içtiler. Ağız boşluğu ve solunum yollarına yapışan ve başlangıçta küçük olan sülükler emdikleri kanla şiştiler ve solunum yollarını tıkayarak çok sayıda askerin ani ölümüne sebep oldular. Bazı askerler de sülüklerin sebep olduğu kanamadan kaybedildi. 1. Dünya Savaşı’nda yine Sina yarımadasındaki İngiliz askerleri ve Vietnam savaşında Amerikan birlikleri de aynı felakete maruz kaldı.

  • Tasvir yasağına rağmen sahiciliği resmettiler!

    Tasvir yasağına rağmen sahiciliği resmettiler!

    İslâm dünyasında canlı varlıkların resmini yapmak yasaktı. Ancak Müslümanlar antik Yunan felsefesinin yardımıyla bu yasağı çiğnemeden resim yapmanın bir yolunu buldular: Perspektif gibi resmi gerçekçi kılan unsurlardan kaçınmak, kavrama odaklanmak! Osmanlılar ise üslup olarak gerçekçilikten kaçınsalar da konu seçimleriyle sahiciliği yakaladılar.

    “Ne yukarıda gökte, ne aşağıda yerde, ne de yeraltında suda bulunanın resmini yapma, onlara tapınma ve hizmet etme, zira ben, senin efendin, Tanrın, kıskanç bir Tanrıyım”. İşte Ahdi Atik’te resim yapmak, bu cümleyle (Exodus 20:4) kesin olarak yasaklanıyordu. Bu dinin devamı olduğuna inanan ilk Hıristiyanlar resim yasağını benimsediler. Sonradan dinleri devlet dini hâline gelip eski âdetlerini koruyan pagan kalabalıklar din kardeşlerine dönüşünce, 8. yüzyıldaki birkaç itiş kakıştan sonra, tasvirler (ikonalar) resmen benimsendi.

    İslâm’ın kitabı ise tasvir yasağına dair herhangi bir hüküm içermiyordu. Cahiliye Devri’nin bakiyesi olan ortamda tasvir ve put birbirinden ayırdedilmiyor, biçim verme yeteneğine başlı başına bir “yaratıcılık” atfediliyordu. Nitekim Kur’an’da da “Yaradan” (el-Bârî) kelimesi “ressam/tasvir yapan” (musavvir) kelimeleriyle eşanlamlıydı. Buharî’den aktarılan bir hadis (Libas 89/2), canlı varlıkların resmini yapanların Allah’ı taklide kalkıştığını ve kıyamette azap çekeceklerini söylüyor. Ne var ki böyle bir yasak İslâm’ın ilk yüzyıllarında yürürlükte değil ve ruhu olan canlı varlıkların (bitkiler dışında) resminin yasaklanmasının öyküsü 9. asırdan itibaren başlıyor.

    Mazhar Şevket İpşiroğlu, bu yasağın içyüzünü incelediği İslâm’da Resim Yasağı ve Sonuçları kitabında, bütün bu dinî serüvenle beraber, Doğu-İslâm minyatür sanatının antik Yunan filozoflarına olan borcuna işaret ediyor: Platon’a göre bu dünya bir görüntü dünyasıydı; duyularla algılanan nesneler birer gölgeden ibaretti ve bu gölgeler idea’ların yansımalarıydı. Plotinos bu âlemde tek olanın, tanrısal varlığın dışa yansıyan ışınları olduğu görüşündeydi. Bu fikirler İslâm mistiklerini etkiledi ve tasavvuf düşüncesinde kendine yer buldu.

    17. yüzyıla ait Kalender Paşa Falnâmesi’nde dünya, metinden olayın tam olarak anlaşılamadığı bu mizansenle temsil edilmiş. (TSMK, H. 1703).

    Tanrısal bir görüntü olan dünya fikri, duyular dünyasına kapalı olan tasvirciliğin idealar ve içgörüler dünyasına açılmasını sağlıyor, böylece İslâm inancının temelleri üzerinde tasvir yasağıyla çelişmeyen bir “kavram ressamlığı” doğuyordu. Söz güçleniyor ve onun ürünü olan kitapta tasvir kendine yeni bir alan buluyordu. Bundan böyle İslâm sanatçısı, Hıristiyan karşıtlarının aksine, büsbütün madde dünyasından sıyrılma çabası içinde, bu dünyayı tanrısal bir görüntü olarak vermeye, soyutlamaya, gerçeği gerçek yapan ne varsa -gölge, ışık perspektif- ortadan kaldırmaya çalışacaktı. Ta ki Batı’dan gelen yeni etkilerle perspektifin ve hacim duygusunun minyatüre yüzeysel olarak da olsa girmeye başladığı 18. yüzyıla kadar.

    Yine de tüm bu soyutlamacı eğilim, cennetteki güzelliği arayan bir betimlemecilikle sınırlamadı sanatçıları. Osmanlı çağında surnâme, menâzilnâme ve hünernâme gibi edebî türlerin betimlendiği gerçekçi ve gözlemci bir tasvircilik, henüz klasik çağlarda ortaya çıkmıştı. Sezer Tansuğ, Şenliknâme Düzeni’nde “içi dışı, yolu yordamı belli, somut, dünya gerçeğine ve yaşama sıkıca bağlı bir insan davranışı” ile açıklıyor bu türlerin varlığını: “Nakkaşın günlük olaylara eğilmesiyle belirlenen gerçekçi tavrı, minyatür sanatının salt bir nakış/süsleme olmaktan iyice kurtulup öze yöneldiğini gösteriyor”. Osmanlı minyatüründe çizgiler genellikle oldukça gerçekdışı, seçilen konular ve onları işleme biçimiyse alabildiğine gerçekçiydi. Bu yönüyle de minyatürler tarihçiler için ciddiye alınması gereken görsel belgeler niteliği taşıyor.

    Belge-minyatür Feridun Ahmed Bey, Nüzhetü’l-ahbâr’da Kânunî’nin 1566’daki son seferi Sigetvar’ı biraz da hâmisi Sokollu Mehmed Paşa’yı öne çıkararak anlatır. Olayın şahidi olan kâtibin metnine Nakkaş Osman ve ekibinin minyatürleri eşlik ediyor ve tüm bu çağdaşlar elbirliğiyle devletin resmî tarih yazıcılığını fırça ve kalemle icra ediyor. Osman’ın betimleri; bir Osmanlı kale kuşatmasının genel görünümü, kullanılan silahlar ve askerî giyim kuşam açısından da dikkate değer bir bilgi kaynağı. Buna benzer olarak Hünernâmeler de Osmanlı padişahının başarılarını öne çıkaran resmî ve resimli tarih yazma faaliyetlerinin ürünüdür (TSMK, H. 1339).

    Halep oradaysa…

    Tarihçi ve matematikçi Matrakçı Nasuh’un (öl. 1564) Kânunî’nin 1533-36 İran seferine bizzat katıldıktan sonra sefer güzergâhındaki menzilleri resmettiği Beyân-ı Menâzil, Osmanlı minyatürünün gerçekçi yaklaşımına güzel bir örnek teşkil eder. Nakkaş, Halep şehrini gezmiş daha sonra gözünü yummuş ve aklında kalan hakikati nakşetmiş. Çizgiler ve üslup gerçeklikten uzak belki ama şehir, konakları, camileri ve surlarıyla yerli yerinde. Hem masalsı hem de harita gibi referansını gerçeklikten alan bir kılavuz (İÜ Ktp., TY 5964).

    Levnî’nin perspektifi

    Osmanlı minyatürünün büyük ustası Levnî, 1720 Okmeydanı-Haliç şenliklerini anlattığı çizimlerinde klasik Osmanlı minyatürüyle Batı resmini bir etkileşime sokmuş görünüyor. Klasik nakkaşların aksine, gökyüzünü o anın (gece/gündüz) gerçek ışığıyla boyuyor. Burada sultanın bindiği kalyonun önünde dalgalanan sancağa bir rüzgârın değdiğini hissediyoruz. Zira nakkaş burada nesneye gölge-perspektif katmayı denemiş ve başarmış. Üstat, insan hareketlerine bir canlılık, ruh ve gerçekçilik katıyor ve seleflerine nazaran işi epey ileri taşıyor (Vehbî Surnâmesi, TSMK, A. 3593).

    Nakkaş İbrahim’in perspektifi

    1720 şenliklerini Nevşehirli İbrahim Paşa için çizdiği düşünülen İbrahim ise kim olduğu tam olarak bilinmeyen bir nakkaş. Büyük ihtimalle hocası yahut idolü olan Levnî’yi Batı resmine yaklaşmakta geride bırakmış. Yüzler artık Batılı bir portreyi andırır sahicilikte birbirine benzemez, özgün ifadeli. 18. yüzyıl, hem çizgilerin hem bir sünnet düğününü belgelemek gibi gerçekçi bir amacın birarada görüldüğü yeni bir devir artık (Vehbî Surnâmesi, TSMK, A. 3594).