Etiket: Sayı:66

  • Futbolun Evliya Çelebi’si Rudi Gutendorf

    Futbolun Evliya Çelebi’si Rudi Gutendorf

    1930’ların sonunda kariyerine futbolcu olarak başlayan Rudi Gutendorf, teknik direktör ve bir futbol misyoneri olarak 6 kıtada, 32 ülkede, 55 takım çalıştırarak ulaşılması neredeyse imkansız bir dünya rekoruna imza attı. Oyun anlayışı kimi zaman eleştirilse de, gezgin ruhu, renkli kişiliği ve diplomatik becerileriyle futbolun en popüler spor dalı haline gelmesinde önemli rol oynadı. Almanya’nın futbol elçisi Rudi Gutendorf’un sıradışı portresi…

    Futbolu tarif eden klişelerin başında “milyarları peşinden sürükleyen oyun” ifadesi gelir. Bu büyük sevdayı yeryüzünün dörtbir köşesine yayanlardan biri de, hayatlarında belki de hiç top görmemiş çocukları yetiştiren, bugün ismi unutulmuş bir teknik direktördür. Onun futbol dünyasına katkısı, belki de yeşil sahaların birçok “filozof”undan çok daha fazladır. 6 kıta, 32 ülke, 55 takım… Özgeçmişinde bu çarpıcı rakamlar bulunan Rudi Gutendorf (1926-2019), artık sadece Guinness Rekorlar Kitabı’nda yaşıyor.

    Yorulmak bilmezdi

    Efsane hoca 90 yaşındayken verdiği bir röportaj esnasında.

    Gutendorf, Almanya’nın Koblenz kentinde doğmuş, futbola âşık babasının da teşvikiyle daha ufacıkken meşin yuvarlağın peşine düşmüştü. Sokakta oynarken farkedilmiş, 10 yaşında mahalle takımına alınmıştı. 1939’da TuS Neuendorf altyapısına geçen delikanlıyı, kardeşi Werner de takip edecek, ilerleyen yıllarda bugünün devi, o günlerin küçük takımı Bayern München’in kalesine geçecekti.

    1942’nin sonlarında ilk kez büyükler düzeyinde sağ açık olarak sahne alan Rudi, ertesi yıl babasını kaybetmişti. 2. Dünya Savaşı, milyonları olduğu gibi Gutendorf ailesini de vuruyordu. 1944’te askere alınan Rudi şanslıydı; esir düşmüş, harpten sağ çıkabilmişti. Yaşama futbolla tutunuyor, 1948’de Almanya Şampiyonası’nda yarı final gören takımın bir parçası oluyordu.

    1951’de vereme yakalanan oyuncunun kariyeri bir manada bitmişti. Bir yol ayrımındaydı. Tedavi olduktan sonra ne yapacağına karar vermek zorundaydı. Bu arada millî takımın hocası Sepp Herberger tarafından eğitiliyor, 1953’te teknik direktörlük lisansını alıyor, bunu başaran en genç hoca oluyordu. Savaştan sonra Koblenz’de karın tokluğuna minik amatör takımları çalıştıran Gutendorf artık resmen kulübeye geçebilecekti.

    Doktor tavsiyesiyle gittiği İsviçre, Rudi’nin kaderini değiştirecekti. Davos’taki bir sanatoryumda uzun bir süre kaldıktan sonra iş aramaya başlayan çiçeği burnunda teknik direktör, 2. lig ekiplerinden Blue Stars Zürich’te göreve başlamıştı. Oyuncu-menajer olarak sözleşmeye imza atmış, takımını kümede tutmayı başarmıştı.

    Bir sonraki durağı FC Luzern’de yine oyuncu-menajer olarak yıllarca çalışan Gutendorf, mavi-beyazlıları 1. lige çıkarmış, kupada da şampiyonluğa taşımıştı. Ayrıca, kendisini oyuncu olarak sahaya sürdüğü 27 maçta 6 da gol atmıştı! Her şey iyi giderken, genç bir kadınla ilişkisi nedeniyle mahkemelik olacak; bunun üzerine çalışma izni yenilenmeyecekti.

    İsviçre’den sonra Tunus’a gidecekti Rudi. Yolculuk öncesi buluştuğu Başbakan Konrad Adenauer, onun kaderini çizecekti. Sözkonusu olan sadece sportif başarılar değildi. Almanya’nın tanıtımını yapacak, futbol elçisi olacaktı. Devlet Başkanı Habib Burgiba’nın tuttuğu Monastir’i 1 sezon çalıştırdıktan sonra, 1963’te ülkesine dönmüştü.

    Gutendorf, gençlik yıllarında bir maçta saha kenarında.

    O zamanların Meidericher’i, günümüzün MSV Duisburg’unu yeni kurulan Bundesliga’da ikinciliğe taşıyor, oynattığı defansif 4-4-2 taktiği Almanya’da moda oluyordu. Aynı mahallenin çocuklarıyla imkansızı başarmış, küme düşmesi beklenen takımı uçurmuştu.

    İki yıl sonra ABD’de St. Louis Stars’ın başına geçen hoca, böylece yeni bir kıtaya ayak basacaktı. Bermuda’da da kısa süre görev yaptıktan sonra sıradaki durak yine Almanya’ydı. Schalke’deki ilk sezonunda ligde yedinci olmuşlar, kupada final oynamışlardı. Rakip Bayern Münich, Gerd Müller’in iki golüyle ligden sonra kupayı da kazanmıştı. Ertesi sezon Kupa Galipleri Kupası’nda yarı final gören Gutendorf’un talebeleri, Manchester City’ye teslim olmuştu.

    1971’de bu defa Güney Amerika’ya açılan futbol misyoneri, Peru’da Sporting Cristal’in başına geçmişti. Antrenmanları oyuncular tarafından çok ağır bulunuyor, metotları eleştiriliyordu. Oynadıkları ilk beş maçı kazanınca, kıtanın değişik ülkelerinden ona teklif yağmaya başlayacaktı. O Şili’yi Dünya Kupası’na götürmeye çalışırken, eski öğrencilerinin Peru şampiyonu olması manidardı.

    Futbol elçisi Peru’da Ünlü antrenörün 1972- 73’teki durağı Peru’ydu. Başında bulunduğu Sporting Cristal takımıyla.

    Salvador Allende’nin ‘takım arkadaşı’

    Kısa sürede Devlet Başkanı Salvador Allende ile yakınlaşan teknik direktörün keyfi yerindeydi. Resmî törenlere bile katılıyordu. Hatta bir keresinde Şili güzellik kraliçesini taçlandırmak bile ona düşmüştü. Ülkenin en yetenekli futbolcusu Carlos Caszely ve arkadaşları, Alman hocayı pek sevmişti.

    Darbe öncesinde Şili’nin başında Başkan Allende’nin yakın dostu olan Gutendorf, Pinochet darbesinden hemen sonra millî takım hocalığını bırakarak ülkeyi apar topar terk etmişti. Şili ulusal takımının oyuncularıyla bir idmanda (1972).

    11 Eylül 1973’te Şili’de iklim değişecek, Augusto Pinochet kanlı bir darbeyle iktidara el koyacaktı. Allende öldürüldükten sonra statlar, spor salonları adeta açıkhava cezaevine dönmüş, binlerce insan işkence görürken, ülkenin büyük  ozanı Victor Jara gibi birçokları katledilmişti.

    Yıllar sonra verdiği röportajlarda Gutendorf, Alman büyükelçisiyle birlikte Santiago’dan havalanan son Lufthansa uçağına binerek hayatını kurtardığını söyleyecekti. Futbol adamı, devrik devlet başkanıyla olan yakınlığının hayatına mâlolabileceğini söylemişti. Oysa futbol gezgininin millî takımla sözleşmesi altı ay kadar evvel feshedilmişti. Oynattığı defansif futbol, Dünya Kupası için yetersiz görülüyordu. Kimilerine göre de sosyalist yönetime rağmen koyu Katolik bir ülke olan Şili’de ilk eşi Ute’den ayrılıp başka bir kadınla yaşadığı ilişki bardağı taşırmıştı. Tevatüre göre Gutendorf’un şut idmanları için yaptırdığı duvarda bile insanlar kurşuna dizilmiş, ancak çalışmalarına onun halefi Luis Alamos ile devam eden Şili, play-off neticesinde Dünya Kupası’na vize alacaktı. Evsahibi Federal Almanya’yla aynı gruba düşen Şili, şampiyonanın açılış maçında rakibine tek golle boyun eğmişti. Doğan Babacan’ın yönettiği ve Caszely’ye turnuva tarihinin ilk kırmızı kartını gösterdiği maçtan sonra Gutendorf, eski talebelerini ve idarecileri Berlin’de ziyaret etmişti.

    Rudi Gutendorf bir süre daha Almanya’da görev yaptı ve Bolivya, Venezüela gibi vasat sayılabilecek futbol ülkelerinde; Trinidad ve Tobago, Grenada, Antigua, Bostwana gibi futbola iyice uzak diyarlarda çalıştı; futbolun dünya sathına yayılmasında önemli rol oynadı.

    1977’de yeniden Almanya’ya, o günlerin güçlü takımlarından Hamburg’a dönecekti. Birkaç ay evvel Anderlecht’i devirerek Kupa Galipleri Kupası’nı kaldıran kulüp, Liverpool’la Şampiyon Kulüpler’de zafere ulaşan Kevin Keegan’ı renklerine bağlamıştı. Beklentiler büyüktü. Fakat evdeki hesap çarşıya uymayacak, Gutendorf bu defa işin altından kalkamayacaktı. Defalarca söylediği gibi takımın Alman futbolcuları İngiliz golcüyü kabul edememiş, takımı içerden sabote etmişti. Yılgın bir şekilde ülkesinden bir defa daha uzaklaşacak; bu kez Avustralya ayak basacaktı. Bundan sonrası ise âdeta modern zaman seyyahının güncesi gibiydi: Filipinler, Fiji, Nepal, Tonga, Tanzanya, Japonya, Gana, Çin, İran, Zimbabve, Mauritius, Ruanda, Samoa…

    Dünya turuna Almanya molası Gutendorf, 1977-78’de Hamburg’u çalıştırmıştı. Peter Krohn’un çektiği fotoğrafta hoca (en sağdaki), talebeleri Ivan Buljan (soldan ikinci) ve İngiliz yıldız Kevin Keegan (soldan üçüncü) ile birlikte, 1977.

    Japonya’da şampiyonluğa ulaşan ilk yabancı teknik direktör oydu; İran’daki en büyük sıkıntısı inançsız oluşuydu. Deneyimli hoca, Ganalı büyük santrfor Anthony Yeboah’ın da kaderini değiştirmişti. Hoca, sıtma olan delikanlıdaki yeteneği görmüş, tedavi için Almanya’ya gitmesini özellikle tavsiye etmişti. Sağlığına kavuşan futbolcu, Saarbrücken’le profesyonel sözleşme imzalamış; Bundesliga’da oynayan en başarılı Afrikalı golcü olmuştu.

    İçsavaş yarasına futbol merhemi

    1982’de Tanzanya’dayken bir gün telefon çalmıştı. Arayan Alman Ulusal Olimpiyat Komitesi’ndeki bir arkadaşıydı. Kamerun Futbol Federasyonu’nun onu 1982 Dünya Kupası’nda millî takımın başında görmek istediğini söylüyordu. “Seve seve kabul ederim” dedi ve o dönemde Tanzanya’dan sağlıklı telefon bağlantısı sağlanamadığı için telgraf çekerek kararını bildirdi. Gutendorf birkaç gün sonra çok şaşıracaktı: Kamerun başka bir hocayla anlaşmıştı! Öfkeden çılgına dönen hoca, durumu anlamak için tanıdıklarını devreye soktu. Hükümetteki bir arkadaşı sayesinde olay açıklığa kavuşmuştu. Tanzanya’daki memur, ödediği 84 doları cebine atmış, telgrafı da yollamamıştı. Kariyerinin sonlarında, 1999’da Almanya devleti tarafından Ruanda’ya yollandı. Eşofmanlı diplomatın işi oldukça zordu. Yüzbinlerin katledildiği soykırımın yaralarını sarmaya çalışan ülkede, iki kabileyi biraraya getirmesi bekleniyordu. O günleri şöyle anlatmıştı: “Öyle bir nefret vardı ki, inanamazsınız. Bu iki kabileyi futbol oynamaları için, dahası iyi futbol oynamaları için biraraya getirmeyi başardım. Her antrenmandan sonra bir kamp ateşi yakardık. Takımın yarısı Hutu, yarısı Tutsi idi. Onlara intikamın bir yere varmadığını, birbirlerini affetmeleri gerektiğini açıkladım”.

    Ertesi yıl kıtanın en güçlü ülkelerinden Fildişi ile 2-2 berabere kaldıklarında başarmıştı; birbirlerini öldürenler artık sarmaş dolaştı! Yerinde Duramayan Rudi, son kez Samoa’da görev yaptığında 77’sindeydi. Gezgin futbol adamı emeklilik nedir bilmiyordu. Almanların kült yayın organı 11 Freunde’ye köşe yazıyor, 86’sında verdiği bir röportajda hâlâ çalışmak istediğinin altını çiziyordu.

    76 yaşındayken anılarını yayımladı Gutendorf, ilginç serüvenlerle dolu kariyerini anlattığı otobiyografik kitabı Mit dem Fußball um die Welt (Futbolla Dünyanın Etrafında) ile poz veriyor, 2002.

    Antarktika dışında tüm kıtalarda takım çalıştıran bir hoca, futbola adanmış upuzun bir ömür… Evet, bu dünyadan bir Rudi Gutendorf geçti. Yeşil sahaların gezgini, modern zamanların top peşindeki Evliya Çelebi’si, eşofmanlı diplomatı… Bir daha böylesi gelir mi? Zor, çok zor.

    Yeşil sahaların rekortmen gezgini Yıllar sonra bir basın toplantısında dünya haritası üzerinde çalıştığı yerleri işaret ediyor. Sarıya boyalı alanlar, ünlü teknik direktörün görev yaptığı ülkeler.

    DÜNYA REKORU

    Gutendorf’un kariyer durakları

    1. SV Rengsdorf                                 
    2. Rot-Weiß Koblenz
    3. VfB Lützel
    4. SV Braubach
    5. TuS NeuendorfA
    6. 1955 FC Blue Stars Zürich (İsviçre)
    7. 1955–1960 FC Luzern (İsviçre)
    8. 1961 US Monastir (Tunus)
    9. 1962–1963 TSV Marl-Hüls
    10. 1963–1964 Meidericher SV
    11. 1965–1966 VfB Stuttgart
    12. 1966–1968 St. Louis Stars (Amerika)
    13. 1968 Bermuda Millî Takımı
    14. 1968–1970 Schalke
    15. 1970–1971  Kickers Offenbach
    16. 1972 Sporting Cristal (Peru)
    17. 1973 Şili Millî Takımı
    18. 1974 TSV 1860 München
    19. 1974 Salon futbolu millî takımı
    20. 1974 Bolivya Millî Takımı
    21. 1974 Bolivar (Bolivya)
    22. 1974 Venezüela
    23. 1975 Real Valladolid (İspanya)
    24. 1975-1976 Fortuna Köln
    25. 1976 Trinidad ve Tobago Millî Takımı
    26. 1976 Grenada Millî Takımı
    27. 1976 Antigua Millî Takımı
    28. 1976 Bostwana Millî Takımı
    29. 1976–1977 Tennis Borussia Berlin
    30. 1977  Hamburg
    31. 1978–1980: Avustralya Millî Takımı
    32. 1980 Filipinler
    33. 1980 Nouméa (Yeni Kaledonya)
    34. 1981 Fiji
    35. 1981 Nepal Millî Takımı
    36. 1981 Tonga Millî Takımı
    37. Tanzanya Millî Takımı
    38. 1981–1982 Yanga Daressalam(Tanzanya)
    39. 1982 Arusha (Tanzanya)
    40. 1982–1984 Yomiuri Nippon (Japonya)
    41. 1984 Hertha Berlin
    42. 1984 São Tomé und Príncipe
    43. 1985 Gana Millî Takımı
    44. 1985 Nepal Millî Takımı
    45. 1986 Nepal
    46. 1987 Fiji
    47. 1987  Fiji Millî Takımı
    48. 1988 Çin
    49. 1988 İran Olimpik Millî Takımı
    50. 1991–1992: Çin Olimpik Millî takımı
    51. 1994–1995: Zimbabwe Millî Takımı
    52. 1997: Mauritius Millî Takımı
    53. 1998 TuS Koblenz (sportif direktör)
    54. 1999–2000 Ruanda Millî Takımı
    55. 2003 Samoa Millî Takımı
  • Bir Sovyet diplomatın Türkiye günlükleri

    Bir Sovyet diplomatın Türkiye günlükleri

    Gabriel Gorodetsky’nin derlediği, Stalin ile Churchill Arasında: SSCB Londra Büyükelçisi Mayski’nin Günlükleri, 2. Dünya Savaşı yıllarında İngiltere’yle Sovyetler Birliği arasındaki değişen ilişkide Türkiye’nin konumuna dair yeni ipuçları sunuyor. Büyükelçi Mayski’nin detaylı günlükleri…

    Sovyetler Birliği’nin Londra Büyükelçisi olarak 1932-1943 arasında görev yapan İvan Mihayloviç Mayski, Stalin döneminin üst düzey yöneticileri arasında günlük tutmayı göze almış az sayıda kişiden biri. Zira Stalin, çevresindekilerin olayları kağıda dökmesini istemiyor, Kremlin’de yapılan toplantılarda not tutulmasına dahi izin vermiyordu. Günlükler, Mayski’nin 1953’ün Şubat ayında, Stalin’in ölümünden üç hafta önce İngiltere namına casusluk yaptığı iddiasıyla tutuklanmasından sonra “ele geçirildi”. Beraberinde muazzam bir arşiv de vardı. Mayski 1955’te serbest bırakılacak, aklanacak ve 1975’e kadar yaşayacaktı.

    STALİN İLE CHURCHILL ARASINDA: SSCB LONDRA BÜYÜKELÇİSİ MAYSKİ’NİN GÜNLÜKLERİ (1932-1943), GABRIEL GORODETSKY, ÇEVİREN: DENİZ BERKTAY, TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI, 888 S. 85 TL.

    Kitabın yazarı Gabriel Gorodetsky’nin bu arşivle karşılaşması ise bundan 40 yıl sonra 1993’te Rus arşivlerinde yaptığı bir araştırma sırasında tesadüfen gerçekleşmiş. Profesör Gorodetsky, Mayski’nin Londra Büyükelçiliği dönemindeki gözlemlerini, faaliyetlerini ve diyaloglarını içeren üç ciltlik günlüklerini, dönemin tarihsel arka planına dair notlarıyla birlikte İngilizceye kazandırmak için tam 12 yıl çalışmış. Türkçe baskının giriş bölümünde günlüklerin önemini şöyle anlatıyor: “Mayski’nin günlükleri, (…) İngiltere’yle Sovyetler Birliği arasındaki değişen ilişkide Türkiye’nin konumuna yeni bir ışık tutmaktadır. Stalin’in Ribbentrop-Molotov Paktı sırasında Türkiye’ye yönelik emelleri, Almanya’nın Rusya’ya saldırmasının ardından İngiltere’nin Türkiye’yi İngiliz-Sovyet İttifakı’na çekme çabaları ve Churchill’in Türkiye’yi yeniden Balkanlar’da lider ülke olarak görmeye başlayıp 1942’den itibaren Türkiye’nin savaşa katılmasını sağlamaya çalışması, özellikle dikkate değer”.

    Gorodetsky geçen ay kitabının tanıtımı için geldiği İstanbul’da, günlüklerde Rusya ve İngiltere’nin Türkiye’yle ilgili pozisyonlarına ve Ankara’daki politika yapım süreçlerine dair henüz tarihçiler tarafından değerlendirilmemiş pek çok malzeme bulunduğunu anlattı. Gorodetsky, günlüklerin bugünün politikacılarında eksik olan kapsamlı bir tarih anlayışını oluşturmaya yardımcı olacağını düşünüyor: “Kitabı okuduğunuzda, Türk-Rus ilişkilerinin Sovyet dönemindeki yeni ideolojiye rağmen Çarlık döneminden o güne, nasıl bir devamlılık arzettiğini görüyorsunuz. İlişkileri belirleyen ideolojiden ziyade jeopolitik unsurlar oluyor; çünkü onlar değişmiyor. Bugünü anlamak için mutlaka daha kapsamlı bir tarih okuması gerekli, ama bugünün politikacılarında böyle bir yeteneği göremiyoruz”.

    1943 başında Yenice buluşması Günlüğe 1 Ocak 1943 tarihinde kaydedilen notta, İnönü ve Churchill’in Adana yakınındaki Yenice tren istasyonundaki buluşması anlatılıyor. El sıkışan liderlerin ortasındaki Başbakan Şükrü Saracoğlu.
  • Meyhaneleri, yangınları ve evliyalarıyla: Cibali

    Meyhaneleri, yangınları ve evliyalarıyla: Cibali

    Günümüzde Unkapanı’ndan Ayvansaray’a uzanan Haliç’in güney kıyılarına topluca Balat deyip geçiyoruz ama, bu bölgede, neredeyse her semtte onlarca yapı ve insan-tarih hikayesi var. İşte, az bilinen yönleriyle Cibali’den detay kesitler.

    Eski İstanbul’un meyhaneleriyle, yangınlarıyla, evliyalarıyla ve külhanbeyleriyle meşhur bir semti Cibali. Hepsinin aynı semtte birarada varolması bir tezat oluşturuyor gibi görünse de, ortaya çıkan resmin parçaları hiçbir uyumsuzluk oluşturmadan biraraya gelmiş. Çok eski bir Bizans mahallesinin üzerine kurulmuş bir Osmanlı mahallesi olmasından da kaynaklanıyor bu sıradışı uyum. Fetihten 18. yüzyıla kadar ağırlıklı olarak Rumlar ve Yahudilerin mesken edindiği semte 18. yüzyıldan itibaren Müslüman halk da taşınmaya başlamış. Tekne yapımında kullanılan zift gibi yanıcı maddeler burada depolandığı için şehirdeki pek çok yangın buradan başlarmış. Bir ahşap evden diğerine sıçrayan alevler, bir çırpıda Yenikapı’ya kadar ulaşırmış.

    Cibali’ye ismini veren, meşhur Cibalikapı. Bu kapıya da ismini veren bir evliya. Bursa Subaşısı Cebeci Ali Bey, söylene söylene Cebe Ali’ye, o da zaman içinde Cibali’ye dönüşmüş. Tarihsel karakteri hakkında çok çeşitli rivayetler dolaşan Cebeci Ali Bey, aslında ordunun cephanecisi. Menâkıb-ı Mahmud Paşa-yı Velî’de geçen bu rivayetlerden biri, onun 1453 İstanbul kuşatması sırasında bir Bizans zindanında tutuklu olduğunu anlatıyor. Cebeci Ali Bey 28 Mayıs gecesi, İstanbul’un düşüşünden bir gün önce Hakk’ın rahmetine kavuşmuş.

    AZ BİLİNEN TARİHİN PEŞİNDE

    Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz’la her ay İstanbul’un az bilinen tarihinin peşine düşüyoruz. Epeyce aşina olduğumuz, her gün önünden geçip gittiğimiz yapıların detaylarda gizlenen yönlerini ortaya çıkarmayı hedefliyoruz. Sadece okumak yetmez diyorsanız, sizler de derginizi eline alın ve keşfe çıkın.

    1 – CİBALİKAPI

    Sur kapısı: İstanbul’un uykusuz nöbetçisi

    Bizans’tan Osmanlı dönemine kadar yüzyıllar boyunca İstanbul’un etrafı kentin güvenliğini sağlayan surlarla çevriliydi. Şehre girmek isteyenler, sabah namazında açılan, akşam namazında kapanarak başına nöbetçiler dikilen sur kapılarını kullanırlardı. Vaktiyle kente giriş-çıkışların yapıldığı 60’ın üzerinde kapıdan pek azı günümüze ulaştı. Cibalikapı da bunlardan biri…

    Osmanlı dönemi kapılarının her birinde olduğu gibi Cibalikapı’da da manevi koruma için bir evliyanın türbesi, maddi koruma için bir karakolhane, yoldan geçen ya da dışarıda kalanların su ve ibadet etme ihtiyaçları için de bir çeşme ve mescid var.

    Kentin mesai saatleri

    Osmanlı döneminde yeniçeriler sur kapılarını sabah namazıyla açar, akşam namazıyla kapatırlardı. Kapılar kapandıktan sonra dışarıda kalanlar için sabaha kadar açık kahvehaneler vardı.


    Şehrin manevi kalkanı: Cebeci Ali Bey

    Karakolda ayna değil, evliya var

    Cibali’ye ismini veren Cebeci Ali Bey’le ilgili daha çok bilinen bir başka hikaye, İstanbul kuşatması sırasında Cebeci Ali Bey’in yanındaki asker ve dervişlerle birlikte cübbesini suya serip ilahiler eşliğinde yürüyerek karşıya geçtiğini anlatıyor. Sırrı ifşa olan evliya, bugün ismiyle anılan Cibalikapı’yı yıkarak şehre giriyor, fakat ele geçirdiği bölgede şehit oluyor. Şehit edildiği yere de gömülüyor. İşin ilginç tarafı, bu hikayenin dönemin insanları tarafından hiç de garip karşılanmaması… Bugün türbesi, Cibali Karakolhanesi diye bilinen binanın içinde.

    İstanbul’un fethi sırasında, bugün ismiyle anılan Cibalikapı’dan şehre giren Cebeci Ali Bey’le ilgili pek çok rivayet var. En çok bilineni ise, Haliç’in üzerinden yürüyerek geçmesi. İşin ilginci, dönemin insanları için bu rivayet, Fatih Sultan Mehmet’in gemileri karadan yürütmesi kadar büyük bir haber değeri taşımıyor.


    16. yüzyıldan kalma: Sivrikoz Çeşmesi

    Surların kamyonlarla imtihanı

    Seferikoz Çeşmesi olarak da bilinen bu çeşme, 1564’te yapılmış. İsminde geçen “Koz” kelimesi, ceviz anlamına geliyor. Arkasındaki soğan kubbeli Sivrikoz Camii’ne birleşik görünen çeşme, 16. yüzyıldan beri her devirde tamir edilerek günümüze ulaşmış. Zemin seviyesi yükseldikçe toprağa gömülmüş ve şeklini kaybetmiş. Başına gelen asıl talihsizlik ise freni patlayan bir kamyonun hışmına uğraması olmuş. Bu kazanın ardından Büyükşehir Belediyesi 2000’lerin başında çeşmeyi restore ettirmeye karar vermiş, fakat öyle bir restorasyon ki, orijinal halinden yalnızca dört taş kalmış! Cibalikapı’nın kamyonlardan çektiği restorasyon sırasında da bitmemiş. Çeşmenin restorasyonu sırasında bu sefer de kapıya çarpan başka bir kamyon, alt kemerin yıkılmasına sebep olmuş ve kapıdaki Abdülmecid tuğrası düşmüş. Kapı restore edilmeyi bekliyor.

    Yepyeni bir tarihî çeşme (soldan sağa) çeşmenin 1938’deki orijinal hali, 90’ların sonundaki yıkılmış hali ve yeniden yapılmış günümüz versiyonu.

    Aslında bir Fransız piyesi: Cibali Karakolu

    Türkiye’nin en çok sahnelenen oyunlarından

    Cibali deyince ilk akla gelenlerden, Cibali Karakolu piyesi aslında Henri Kéroul ve Albert Barre’nin Une Nuit de Noces (Bir Düğün Gecesi) oyunundan uyarlanmış. Yani Cibali Karakolu’yla hiç ilgisi yok. Fakat hikayeleri özümseyip kendilerine mal etmekte çok başarılı olan İstanbullular, bu oyunu Cibali Karakolu ismiyle tercüme edip, uzun yıllar sahnede alkışlamışlar. Hatta oyundan sonra meraklanan bazı kent sakinleri, Cibali Karakolu’nun kapısına dayanmış. Oyundan haberi olmayan polis memurlarının şaşkın bakışları altında binayı gezmek istediklerini söylemiş ve tabii reddedilmişler.

    “Kokot bir madamın maceraları”nı anlatan üç perdelik oyunun bir perdesi karakolda, diğerleri ise madamın evinde geçiyor. 1955’te ilk defa Muammer Karaca ve Refik Kordağ tarafından sahneye konan oyun, aynı yıllarda Tatlı Meri adıyla Rumca olarak da sahneleniyor. İsminin arkasındaki hikaye ise Emniyet Müdürlüğü’nden İstanbul Şehir Tiyatroları’nın başına atanan Orhan Hançerlioğlu’yla ilgili. Şehir Tiyatroları’nın ünlü aktörlerinden Raşid Rıza, kendisiyle amirane biçimde konuşan Hançerlioğlu’na “Bana bak, kendine gel! Burası Cibali Karakolu değil, sen de bizim bekçimiz değilsin” diyor. Bir darb-ı mesele dönüşen bu hikaye, Türkiye’nin en çok sahnelenen oyunlarından biri olan Cibali Karakolu’na ismini veriyor ve Nejat Uygur’dan Zihni Göktay’a pek çok isim tarafından da devam ettiriliyor. 70’li yıllardan beri kullanılmayan karakol, şimdilerde oyunun macerasını anlatan bir müze olarak düzenleniyor.

    Karakol hatırası

    Cibali Karakolu’nu sahneye koyan Muammer Karaca, karakolun önünde polis memurlarıyla…

    2 – TÜTÜN FABRİKASI

    Eski Reji, şimdi Kadir Has Üniversitesi

    1884’te Reji şirketi tarafından inşa edilen Tütün Fabrikası, kendi güvenlik birimi, sosyal tesisleri, sağlık ocağı, çocuk yuvası, yangın teşkilatı ve yemekhaneleriyle koca bir mahalle boyunda bir işletmeymiş… 1925’te millîleştirilene kadar Fransızlar, 1925’ten 1994’e kadar ise Tekel tarafından kullanılmış. Tütün fabrikası döneminde, buraya çalışmaya ve yaşamaya gelen binlerce işçi ve memur sayesinde İstanbul’un en canlı semtlerinden biri olmuş  bu bölge. Fabrikanın kapanmasının ardından ise kısmen bir çöküntü alanına dönmüş; yerleşim dokusu ölmeye başlamış. 1997’de fabrikayı restore ederek buraya yerleşen Kadir Has Üniversitesi’nin, bölgenin otantik dokusunu korumak ve geleneksel yapısını geleceğe taşımak noktasında yapması gereken çok şey var.

    Fabrikada tütün sarar, ‘eşit ücret’ alır gibi

    Kadın işçilere kapılarını açan ilk fabrikalardan olan Cibali Tütün Fabrikası, aynı zamanda ‘eşit işe eşit ücret’ tartışmalarına da sahne olur.

    Tütün Fabrikası deyince akla ilk gelen kadın işçiler oluyor. Şair A. Kadir’in “Parmaklarında ve pazen eteklerinde tütün kokusu” diye anlattığı, Alpay’ın “Fabrikada tütün sarar sanki kendi içer gibi” derken bahsettiği hep bu fabrikada çalışan genç kadınlar. Kokusunun tütüne sinmemesi için kadınların oje ve parfüm sürmeleri, saçlarını uzatmaları yasaklanmış. Ayrıca fabrika, 1893 gibi erken bir tarihte düzenlenen bir grevin başlangıç yeri olarak, sendikacılık tarihinde de önemli bir yere sahip.

    Bir zamanlar deniz kenarı Tütün Fabrikası’nın 1885’te çekilen fotoğrafında, aradaki yol doldurulmadan önce binanın denize ne kadar yakın olduğu görülüyor. Bu dönemde fabrikaya malzemeler deniz yoluyla getiriliyor, fotoğrafta görülen kayıkhanede boşaltılıyordu. Bugün Kadir Has Üniversitesi’ne ait olan binanın önünde, bu kayıkhanenin yola açılan kemeri halen duruyor.

    Mutlaka görün!

    Müzedeki kalıntılar

    Bugün Kadir Has Üniversitesi’ne ait olan binanın içinde Neolitik Çağ’dan Selçuklulara uzanan buluntuların ve Tütün Fabrikası’nın tarihine ait eşya, belge ve makinelerin sergilendiği Rezan Has Müzesi bulunuyor. Üniversite inşa edilirken ortaya çıkan bazı kalıntılar da korunmuş. Güvenlik görevlilerinden izin alarak okul kantininin içindeki mahzen kalıntısını ve Rezan Has Müzesi’nin girişinde yer alan 17. yüzyıl Osmanlı hamamını görmenizi tavsiye ederiz.

    3 – ORHAN KEMAL’İN EVİ

    Fırın Sokak No:20‘de yoksul, yeşil bir bina

    Türk edebiyatının en önemli romancılarından Orhan Kemal’in 1954-1966 arasında yaşadığı evin bulunduğu Cibali Fırın Sokak, bugün yazarın ismini taşıyor. Hatta bir sokak yetmemiş, yanyana üç sokağa birden Orhan Kemal’in ismi verilmiş. Orhan Kemal, Suriye’den Türkiye’ye döndükten sonra Adana’da bir çırçır fabrikasında işçilik yapmış, 1950’de karısı ve üç çocuğuyla birlikte İstanbul’a taşınmış.1953-54 kışında 72. Koğuş’u yazarken de Cibali’deki bu eve taşınmış. Yazarın, Suçlu, Sokakların Çocuğu, Evlerden Biri, Müfettişler Müfettişi romanlarıyla, Elli Kuruş adlı öyküsünün hep bu sokaklardan esinlendiği düşünülüyor. Keşke bu ev restore edilip, yazarın Cihangir’de bulunan müzesi buraya taşınsa… Herhalde bu proje en çok Kadir Has Üniversitesi’ne yakışır.

    Tabelası yenilenmeli

    Evin duvarında bulunan plaket çalındıktan sonra buraya Orhan Kemal’in evi olduğuna dair iptidai bir kağıt yapıştırılmış. Bu yazı daha sağlam ve görünür bir tabelayla değiştirilse ne güzel olur.

    4 – SİRKECİ DEDE TÜRBESİ

    Şehrin en eski camisi ve ilk Türk hutbesi

    Evliya Çelebi, şehrin en eski şerri mahkemesinin, en eski türbesinin ve en eski mescidinin bu mahallede olduğunu söylüyor. Arapların 8. yüzyıl başında yaptırdıkları mescidin de burası olduğunu yazıyor. Bu hikaye doğruysa, şehrin en eski camisi, yaygın olarak bilinenin aksine Galata’daki Arap Camii değil Sirkeci Dede Türbesi. Türbenin bulunduğu bölge de şehrin en eski Müslüman mahallesi. Yine Evliya Çelebi’nin aktardığı bir başka rivayete göre, Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden önce salı gününden cumaya kadar Müslümanların sayılan bu bölgede kalmış. Ayrıca Türkiye’de bir Türk hükümdarı adına (Tuğrul Bey) ilk hutbe de burada okunmuş.

    Türbenin içinde yatan zat ise 17. yüzyılda yaşamış bir Halveti şeyhi olan Yorganî İsmail Efendi. Tekkeyi ilk tesis eden kişi, semtin sirkecibaşısı olduğu için burası Sirkeci Tekkesi olarak biliniyor. Yani semt olan Sirkeci’yle karıştırılmasın.

    Fıkra değil!

    Bir de eğlenceli hikayesi var. Yakın zamanda ekseriyeti Karadenizli olan semt sakinleri, Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan restorasyonda türbenin kubbesinin kurşunla kaplanmasına karşı çıkmış. Bu kurşun plakaların çalınabileceği korkusuyla “Bunlara azıcık elektrik verelim” diye ısrar etmişler. “Olur mu, biri yanlışlıkla dokunur, çarpılır” denilince gelen cevap daha da müthiş: “Tamam, o zaman da evliya çarpti oni deriz”.

    Kazı yapılmalı Şehrin en önemli hatıralarından birinde bugün birkaç mezartaşı ve hazireden başka bir şey kalmamış. En kısa sürede de bir arkeolojik kazı yapılarak yapı ortaya çıkarılmalı.

    5 – AYA NİKOLA KİLİSESİ

    Denizden gelenlerin ilk durağı

    Sahildeki ana cadde üzerinde bulunan bu Rum-Ortodoks kilisesi, Bizans zamanından kalma eski bir kilisenin yerine 1837’de inşa edilmiş. Kilise, denizcilerin ve çocukların koruyucusu Aya Nikola’nın, nam-ı diğer Noel Baba’nın adını taşıyor. Vaktiyle çok kalabalık bir cemaati olan kiliseye gelip gidenlerin sayısı 1960’larda Rumların şehri terketmesiyle oldukça azalmış. Kilisenin içindeki Aya Nikola ikonasının üzerine bağlanan metal adak levhaları ise 60 yıl öncenin insanlarının gönlünden geçen dilekleri yansıtıyor. Bugünlerde kiliseye, daha ziyade İstanbul’da yaşayan Ukraynalılar geliyor.

    Kot farkı

    Kilisenin orijinal girişi, asfalt çalışmalarıyla yükselen zeminin altına gömülmüş. Yeni girişin tabelası Türkçe, eski giriş ise Rumca yazılmış.

    Mutlaka görün!

    Gemi şeklinde avize

    Seferden sağ salim dönen denizcilerin, şükranlarını sunmak için kiliseye hediye ettikleri gemi şeklindeki gözalıcı avize, özellikle görülmeye değer.

    6 – AYAKAPI

    Ayakkabı değil, ‘Aziz Kapı’

    Buraya dolmuşla gelirseniz, “Ayakkabı’da inecek var” diyen semt sakinleri kulağınıza çalınmış olabilir. Ama yanlış yazmadık. Buradaki “Aya”, Aya İrini, Ayasofya, Aya Yorgi’deki gibi “Aziz” anlamında kullanılan Aya; yani “Aziz Kapı”…

    Cumhuriyetin ilanından sonra, Harf Devrimi ve Miladi Takvim’e geçişten önce yapılan bu çeşmenin üzerinde hicri 1341 yılı var.

    Ne demiştik? Her kapının bir karakolu, bir çeşmesi, bir evliyası ve bir de mescidi olur. Şehrin en iyi korunan kapısı olan Ayakapı’da çeşme, türbe, karakolhane ve mescitten oluşan tüm aksam korunmuş. Sadece kahvehanesi bugüne ulaşamamış. O da karakol binasının kafe olmasıyla halledilmiş. Ayakapı’nın özellikle çeşmesi ilgi çekici. İstanbul’da Cumhuriyet dönemi mimarisinin başlangıcı olan bu çeşme, 1925’te henüz yeni harflere geçilmediği dönemde yapılmış. Bu nedenle kitabesi, Arap alfabesiyle yazılmış. Kapının yanında Sekbanbaşı Abdurrahman Ağa’nın türbesi, kapının manevi korumasını sağlıyor. Üstünde mescidi var.

    Müzeye taşınmalı

    Dikkatli bakılırsa, kapının remizlerinde vaktiyle burada şehrin giriş-çıkışlarını kontrol eden yeniçerilerin armaları görülebilir. Bu taşların yerine replikası konularak kendileri bir an önce müzeye alınmalı

    7 – GÜL CAMİİ

    Üç dinin efsaneleri bir arada

    15. yüzyıl sonlarında cami olarak kullanılmaya başlanan Gül Camii’nin, 9. ya da 10. yüzyılda Hagia Theodosia Kilisesi olarak inşa edildiğine dair yerleşmiş bir görüş olsa da yapının duvar teknikleri 11. yüzyılda inşa edildiğini, dolayısıyla buranın Hagia Theodosia Kilisesi olamayacağını gösteriyor. İsmini büyük ihtimalle yaz-kış güllerle dolaşan Gül Baba adlı evliyadan almış. Tarihsel kişiliğini bilmediğimiz bu evliyanın, caminin ayaklarından birinde yattığına inanılıyor. Gül Camii aynı zamanda sinagoglarda bile görülemeyecek kadar çok Mühr-i Süleyman (Dâvûd yıldızı) ile süslenmiş. Bu yıldızlar, çökmelere karşı bir muska olarak yapının kemerlerine işlenmiş. Caminin batı tarafında, 2. Mahmud’un kızı Âdile Sultan tarafından vakfedilen sıbyan mektebini de görebilirsiniz.

    Kiliseden camiye & 1930’larda Ayakapı Gül Camii yakın zamanda bir tamir görmüş ve dış duvarları daha önce sıvalı ve badanalı iken raspa edilerek duvar örgüleri açığa çıkarılmış. Caminin planı kapalı haç şeklinde… (solda). Gül Camii’nin 1930’larda çekilen fotoğrafı, semtin o dönemdeki yapısını da gösteriyor (sağda).

    Mutlaka görün!

    İstanbul’un en güzel kûfi hatlarından

    Gül Camii’nin girişindeki levhalardan birinde İsa’nın havarilerinin Müslüman olduğunu söyleyen bir ayet var. Bir Rum mahallesinin yanında, kiliseden dönme bir camiye asılması hiç de tesadüf gibi görünmeyen bu ayet 19. yüzyıldan beri burada. Ayrıca İstanbul’un en güzel kûfi hatlarından biri de caminin sağındaki küçük apsisin içinde. Burada Kelime-i Tevhid yazılı.

  • 19 Mayıs: Vahdettin’i temize ve karaya çıkarmak

    19 Mayıs: Vahdettin’i temize ve karaya çıkarmak

    Murat Bardakçı’nın son kitabı Bir Devlet Operasyonu: 19 Mayıs’ı okuduktan sonra, yazarın 100. yıl münasebetiyle dalga mı geçtiğini yoksa Sultan Vahdettin ve hempâlarına ilişkin yeni bir kurtarma operasyonuna mı giriştiğini düşündüm. Ancak Bardakçı’yı eleştirdiklerini sananların da siyaset bilimi dağarcıklarında bir bahar temizliği yapmaları gerekiyor.

    BİR DEVLET OPERASYONU: 19 MAYIS, MURAT BARDAKÇI, TURKUVAZ KİTAP, 398 S. 48 TL.

    Murat Bardakçı’nın son kitabı Bir Devlet Operasyonu: 19 Mayıs, hemen söyleyelim, hiç de parlak bir kitap değil. Ele aldığı konuyu bu derginin sayfalarında defalarca irdelediğimiz için, üzerinde durmamız, hele hele bir de yazı yazmamız gerekmezdi doğrusu. Üstelik, Bardakçı’nın kişisel tarihi nedeniyle yıllardır Sultan VI. Mehmet Vahdettin’i temize çıkarmaya çalıştığını yalnız ülkemizde değil, yerkürede de duymayan kalmamıştır sanırım.

    Ayrıca, ilgilenen herkesin bildiğini sandığım gibi Bardakçı, kendisinin tarihçi olarak tanıtılmasına hep itiraz eder ve yaptığının tarih üzerinde yoğunlaşan gazetecilik olduğunu söyler. Ancak, geçen günlerde Cumhuriyet gazetesi, Bardakçı’nın kitabına neredeyse 1 sayfa ayırıp, daha önce konuyla ilgili yayınlar yapmış üç kişinin onun iddialarına verdiği cevapları yayımladı. Bu vesileyle de görüldü ki, Bardakçı’nın Sultan Vahdettin’i ve bir dereceye kadar da Damat Ferit Paşa hükümetini temize çıkarma iddiaları; kendisini eleştirenlerin ister yalnızca Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderilişini ele alıyor olsunlar, isterse Millî Mücadele döneminin tamamını inceliyor olsunlar, köklü bir tarih yazımı revizyonuna varamamalarıyla orantılı olarak, sürüp gidecektir. Dolayısıyla, Bardakçı’nın kitabındaki zaafları şimdilik bir yana bırakıp, muarızlarının kanımca yetersiz kalan iddialarıyla başlamak daha doğru.

    Müze olarak yeniden doğdu 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’i Samsun’a götüren Bandırma vapuru 1925’te hurdaya çıkarılarak parçalanmıştı. Geminin bir replikası 2001’de tamamlanarak müze olarak hizmete açıldı.

    Muarızlar ne diyor?

    Deniliyor ki, Mustafa Kemal Paşa, “Anadolu’da başlayan Türk direnişini önlemek, Türklerin elindeki silahları toplamak” için gönderilmiştir, zira “Saray, başından itibaren Millî Mücadele’yi yok etmek için” çalışıyordur (Sinan Meydan). Dolayısıyla, “Vahdettin de ihanet çizgisine kaymış”tır (Hakkı Uyar). İmdi; her ne kadar bazı direniş örgütlerinin daha 1918 sonbaharında kurulmuş olmaları nedeniyle Millî Mücadele’nin hemen Mondros Bırakışması’ndan sonra başladığını söyleyebiliyorsak da; 1919 ilkbaharında sözkonusu mücadelenin tam anlamıyla “millî” olamadığını, dolayısıyla bir “Türk direnişi”nden ya da “Millî Mücadele’yi yok etme” çabasından söz etmenin zor olduğunu görebilmek gerekir. Nitekim, Anadolu’da direniş yolunda ilk girişimleri yapanların anılarına bakıldığında karşılaşılan en ilginç ortak özelliklerden biri, kendilerine karşı tavır alan birçok hemşehrilerinin olmasıdır. Bunun açıklaması da -gene sözkonusu anılarda ayan beyan görüldüğü gibi- direnişi örgütlemeye çalışanların neredeyse tamamının İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi, karşılarında duranların ise neredeyse tümünün Hürriyet ve İtilâf Fırkası taraftarı olmalarıdır. Ancak, bu durumun bile, Hakkı Uyar’ın dediği gibi, “İttihatçılar Millî Mücadele’yi desteklerken, Hürriyetçiler karşı duruyor … ihanet çizgisine kadar kayıyorlar” biçiminde anlatılması doğru değildir.

    Sultan Vahdettin’in 1917’de yaptığı bir Almanya ziyaretinde çekilen fotoğrafta, Mustafa Kemal de görülüyor. Ziyarete ordu temsilcisi olarak katılan Mustafa Kemal’in Sultan Vahdettin’le birlikte görüldüğü tek fotoğraf bu.

    Millî Mücadele ve İttihat Terakki

    Bir kere İttihatçılar, Millî Mücadele’yi destekleyen değil basbayağı yapanlardır! Mesela Bardakçı’nın kitabında rastladığımız (s. 261-262) ve Doğu Karadeniz’e Ukrayna’dan gelen Rumların yerleştirilmesine karşı direnen Topal Osman Ağa, Teşkilât-ı Mahsûsa üyesidir, yani azılı bir İttihatçıdır. Onun etkinliklerini Mustafa Kemal Paşa’nın durdurmasını isteyen Trabzon Valisi Mehmet Galip Bey de, İttihatçılarca memuriyetten çıkarılmış, daha sonra Damat Ferit Paşa tarafından görevlendirilmiş bir İtilâfçıdır.

    İkinci olarak ise, Hürriyet ve İtilâf mensuplarının yekpare Millî Mücadele karşıtı olduğunu söylemek de abartılı, hattâ yanlıştır. Evet, Refik Halit Karay gibi birçok İtilâfçı Millî Mücadele’ye sonuna kadar karşı durmuş ve 150’lik olmuştur; ama unutulmamalıdır ki Lozan’da İsmet Paşa’nın sağ kolu olan ve TBMM’nde saltanatın kaldırılmasına ilişkin ilk önergelerden birini veren Rıza Nur Bey de Hürriyet ve İtilâf kurucusudur. Özetle söyleyecek olursak, 1919 ilkbaharında olmasa da, ak koyunla kara koyunun artık iyice ayırdedildiği bir dönemde ayakları suya eren birçok İtilâfçı da Millî Mücadele’ye katılmıştır.

    Sadık bir dost Mustafa Kemal’le birlikte Bandırma vapuruna binenler arasında Albay Refet (Bele) Bey de bulunuyordu.

    Mesele, Saray’ın ve Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin millî direniş vasıtasıyla İttihat ve Terakkî’nin yeniden güçlenmesini engelleme meselesidir. İttihatçıların toparlanmasını o günlerde İstanbul’a hakim olan çevrelerin istememesinin arkasında iki önemli neden yatar. En başta, Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in İttihatçıların ülkeye kazandırdıkları en önemli değer olan ulusal egemenliği, yani parlamento üstünlüğünü istememesi; Batı ve Kuzey Avrupa ülkelerindekine benzer bir hükümdar değil, savaştan önceki Alman İmparatoru gibi bir hükümdar olmak istemesi gelir. Üstelik bu söylediğimiz iyimser bir tahmindir; zira Sultan Vahdettin’in 1876-1878’dekine benzer bir meşrutiyet, yani Meclis-i Mebusan’a hiçbir ağırlık tanımayan bir parlamentarizm yanlısı olma ihtimali de mevcuttur. İkinci olarak, Sultan Vahdettin ve çevresindekiler, İttihatçıların cumhuriyet kurmaya kadar gideceklerinden  kuşkulanıyorlar, yeniden iktidara gelmeleri halinde ise cumhuriyet kurmasalar da en azından padişah değişikliğine gideceklerinden korkuyorlardı.

    Dolayısıyla, Damat Ferit Paşa’nın da Hürriyet ve İtilâf kurucularından olduğu ve kayınbiraderi Sultan Vahdettin’in de şehzadeliği sırasında bu parti mahfillerinde sık sık görüldüğü bilgilerini de aklımızda tutarak, Millî Mücadele dönemini ‘1. Dünya Savaşı’nın galibi kötücüllere karşı girişilmiş bir savaşım’a indirgemekten kurtulmamız gerekiyor.

    Devrim 1908’de başladı

    Burada sözkonusu olan bir iç siyasal mücadele vardır ki, adına Türk Devrimi diyoruz; bu bir. İkincisi, bu devrimin de 1908’de başladığını kabul etmemiz gerekiyor. Eğer Mustafa Kemal Paşa’nın parlamenter rejimi, giderek hakimiyet-i milliyeyi korumak adına Hareket Ordusu’na katılan, hattâ bu orduya adını da veren İttihatçı bir subay olduğunu unutursak; 31 Mart Hadisesi’ni tezgâhlayanların da daha sonra Hürriyet ve İtilâf kurucuları olduklarını unutursak; dahası, 31 Mart Hadisesi’nin elebaşılarından İtthad-ı Muhammedî Cemiyeti’ne Şehzade Vahdettin Efendi’nin de para yardımında bulunduğunu unutursak; son olarak da Veliaht Yusuf İzzettin Efendi’nin intiharından sonra İttihatçıların yeni veliaht Vahdettin Efendi’nin tahta giden yolunu kesebilmek için planlar yaptıklarını ve bunun da Vahdettin Efendi’nin kulağına gitmiş olduğunu unutursak; ne Millî Mücadele’yi anlayabiliriz, ne de cumhuriyetin ilânını. Bu bakımdan, “Vahdettin iyi bir adamdı; çocukları, çiçekleri sevdiği gibi Mustafa Kemal Paşa’yı da severdi” dendiğinde tüyleri diken diken olanların, II. Meşrutiyet’i tümüyle gözardı edip Atatürk’ü İttihat ve Terakki’den ayrıştırma çabalarına bir an önce son vermeleri gerekiyor.

    Muhalif” ve “hain

    Bardakçı’nın kitabının neden parlak olmadığını söylüyoruz? Zira Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in neme nem biri olduğuna hiç değinmeden kendisiyle özdeşleşen, onu temize çıkarmaya çalışan bir kitap. Ama Sultan Vahdettin’e hain diyenler de onun karşısındakilerle özdeşleşmiş oluyorlar. Herhangi bir tarafla özdeşleştiğinizde de iyi bir siyasal tarih yazamıyorsunuz tabii. O kadar ki, ne Bardakçı Sultan Vahdettin’in Meclis-i Mebusan’ı 21 Aralık 1918’de neden kapattığını, sonra da 1919 Ekim’inde mecbur olana kadar neden seçim çağrısı yapmadığını açıklıyor, ne de muarızları Bardakçı’yı eleştirirken Sultan Vahdettin’in hakimiyet-i milliyeyi yerleştirmiş olan Anayasa’yı çiğneyen adam olduğunu kullanıyor. Öyle sanıyorum ki bunların arasında hakimiyet-i milliyenin bu ülkeye Millî Mücadele sırasında değil, II. Meşrutiyet’te, 1909’da geldiğini hâlâ bilmeyenler vardır. Hani Sultan Vahdettin’e ulusal egemenliği ayaklar altına aldığı için hain deseler, belki biraz anlar gibi olacağım. Devrimcilerin, devrim sürecinde zayıf oldukları için kurtuluşu dışarıda arayan karşı-devrimcilere hain demelerini de anlarım. Zaten devrimlerin muhalifi olmaz; ancak haini olur. Ama olan bitenlerden 100 yıl sonra hâlâ devrimcilerin söylemini tekrar edenleri anlayamıyorum.

    Biraz da sonrasına bakalım. Bilindiği gibi anayasa hukukçularının etkisi altında kalan yakın dönem tarihçiliğimiz, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’na “1921 Anayasası” der. “Hakimiyet milletindir” sözcüklerinin arasına “kayıtsız ve şartsız” sözcüklerinin sıkıştırılmış olmasına hak etmediği bir anlam yükler. Bazıları daha da ileri giderek yeni ortaya çıkan cümlenin cumhuriyet demek olduğunu savunuyor. Bu, tümüyle yanlış bir tarihçiliktir. O yasa, devlet biçimine ilişkin hiçbir şey söylemez. Zaten hemen sonrasında TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’daki sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’ya gönderdiği bir telgrafta, Osmanlı Anayasası’nın Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’yla çelişmeyen bütün maddelerinin eskisi gibi geçerli olduğunu yazar. Yani Saltanat yadsınmıyordur. Ahmet Tevfik Paşa ise yanıtında, bunun padişahın haklarına aykırı olduğunu iddia eder. Yani Sultan Vahdettin, 1909 Anayasa değişikliklerini kabul etmeye 1921’de bile yanaşmıyordur. Özetleyecek olursak, 17 Aralık 1908’de Meclis-i Mebusan’ın açılmasıyla başlayan meclis üstünlüğüne karşı padişah üstünlüğü çatışması, 1921’de de sürüyordur ve ancak 1 Kasım 1922’de Saltanat’ın kaldırılmasıyla sona erecektir. Dolayısıyla “Millî Mücadele”nin iki anlamı vardır. Bunların biri, milletin dış dünyayla mücadelesidir tabii; ikincisi ise milletin Anayasa’ya göre en üstün güç olan parlamentosunu yeniden açtırma mücadelesi, yani tekrar ulusal iradenin egemenliğini sağlama mücadelesidir. Bu ikinci mücadelenin “yeniden” ve “tekrar” yapılıyor olmasının müsebbibi ise Sultan VI. Mehmet Vahdettin’dir.

    İngilizler mi gönderdi yoksa?

    Gelelim kitabın içeriğine. Kitapta bugüne kadar yayımlanmamış belgeler olduğu doğrudur. Ancak bunlar sayıca çok az. Yani kitabın üçte ikisini kaplayan belgelerin büyük bir çoğunluğu daha önce yayımlanmış olduğu gibi, bunların da önemli bir bölümünü zaten Murat Bardakçı’nın kendisi yayımlamıştı. Yeni belgelerin ise hiçbiri Mustafa Kemal Paşa’nın tayiniyle ilgili değil. Bu durum, kitabın tam 110 belge verilerek gereksiz yere şişirilmiş olduğuna (fiyatının 48 TL olduğunu hatırlatalım!) işaret ediyor; zira kitabı sansasyonel bir gazetecilik örneği yapan başlığına uygun hiçbir yeni belge yok.

    Tayin emri Mustafa Kemal’in Dokuzuncu Ordu Müfettişliği’ne tayin edildiğini gösteren 30 Nisan 1919 tarihli belge, daha önce Murat Bardakçı tarafından yayımlanmıştı.

    Kitap, Bardakçı’nın John Bennett’le olan bir anısıyla başlıyor ki, evlere şenlik. Bennett diyesiymiş ki, Mustafa Kemal Paşa’yı Samsun’a gönderen kendisiymiş ve Bardakçı’ya göre doğru söylemişmiş (s. 11-12). Bennett’in Bardakçı’ya tam olarak ne söylediğini bilemiyoruz tabii. Ancak gerçekten, “Sizin Mustafa Kemal’inizi Samsun’a ben göndermiştim…” dediyse, hem halt etmiş hem de Bardakçı’ya halt ettirmiş oluyor. Zira, Bennett aldığı bir emri uygulayan bir yüzbaşıydı. Ayrıca, Mustafa Kemal Paşa ve yanındakilere İstanbul’dan çıkış vizesi vermek istemediğini ve vizeyi üstlerinden aldığı emir üzerine, istemeye istemeye verdiğini anılarında kendi söyler. Bardakçı’nın Bennett’in anılarını okuduğunu ve sözkonusu vize meselesinde Bennett’in ne kadar yanlış bilgiler verdiğini bildiğini sanırdık. Yanılmışız. Üstelik, Mustafa Kemal Paşa’yı bir İngiliz ya da İngilizler göndermişse Samsun’a, nerede kaldı bizim “devlet operasyonu”muz?

    İstanbul’da son haftalar Bu fotoğrafın çekilmesinden birkaç hafta sonra Samsun’a doğru yola çıkacak olan Mustafa Kemal’in üniformasındaki kordonlar, Sultan Vahdettin’in “fahrî yaveri” olduğunu gösteriyor.

    “Devlet” ve “hükümet”

    Kitabın özgünlüğü de, başlığında da gördüğümüz bu “devlet operasyonu” kavramı. Kitabı okuduktan sonra, Bardakçı’nın 100. yıl münasebetiyle dalgasını mı geçtiğini, Türk okurlarının ciddî bir çoğunluyla alay mı ettiğini, yoksa kırk yıldır süregiden, siyasete ilişkin cehalet, kavram kargaşası ve ne dediğini bilmezlik ortamından yararlanarak Sultan Vahdettin ve hempâlarına ilişkin yeni bir kurtarma operasyonuna mı giriştiğini düşündüm. Nitekim son kırk yılda hem politikacılarımızın hem de sivil toplum adına konuştuklarını iddia eden yarım akıllıların çabalarıyla devlet ve hükümeti – ya da iktidarı – karıştırır oldu bu ülke. Buna paralel olarak ve darbeci askerlerimizin de ısrarlı katkıları refakatinde, aşkın bir de devlet kavramı belirdi. Yani iktidardaki siyasetçilerin iradesi dışında hareket edebilen, kendi başına düşünen ve kararlar alan bir devlet kavramı. Bu da siyasetçilerimizi daha da coşturdu. Politikalarının eleştirisini def edebilmek için “devlet menfaati” der oldular; parti politikalarını “devlet çıkarı” olarak pazarlar oldular. Tabii iyi üniversitelerimizin parlak öğrencilerinin bunu yutmadıklarından ve Bardakçı’nın kitabına göz atmaları durumunda meşreplerine göre gülümseyeceklerinden veya kahkaha atacaklarından kuşkum yok. Zira kitaptaki devlet, Damat Ferit Paşa Hükümeti!

    Tarihten fıkraya!

    Tabii burada Bardakçı’yı eleştirdiklerini sananların da siyaset bilimi dağarcıklarında bir bahar temizliği yapmaları gerekiyor. Örneğin Sinan Meydan, “Atatürk’ü Anadolu’ya devletin (Osmanlı Hükümeti) gönderdiği doğru” buyurmuş. Hakkı Uyar da eklemiş: “ortada bir devlet projesi yok ama devlete ihanet var”. Okurlarımız, iktidarda olsun, muhalefette olsun, bütün siyasal partilerin devleti düze en iyi kendilerinin çıkaracağını, diğerlerinin politikalarının ise devleti batıracağını söylediklerini biliyorlardır sanırım. Ama bu devlet-hükümet işi burada bitmiyor, zira Bardakçı bazı önlemler almış. Meselâ bazı Bakanların Samsun’a gönderilme işinden habersiz olduklarını, bazılarının da öğrendiklerinde, özellikle de Mustafa Kemal Paşa’ya verilen yetkiler konusunda, biraz hık mık edip işi oluruna bıraktıklarını söylemiş. Yani birkaç yıl sonraki gözden geçirilmiş -bu çok gerekli- ve genişletilmiş ikinci baskının kapağında karşımıza bir “daha derin bir devlet operasyonu” da çıkabilir; şimdiden hazırlıklı olalım.

    Son olarak bu operasyona bakalım. Doğrusu, bana biraz Laz fıkrası gibi geldi. Sözü Bardakçı’ya bırakıyorum: “Sultan Vahideddin’in ve devletin Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya gönderme kararlarının ardında iki temel düşünce mevcuttur: Müttefiklerin, Samsun ve havalisinde çıkan karışıklıklara son verme bahanesi ile Mondros Mütarekesi’ne dayanarak Samsun’u ve o bölgedeki daha başka yerleri işgal etmelerini önlemek ve görev mahallinde kendi başına harekete geçerek silâhlı bir mukavemet oluşturacağından emin oldukları Mustafa Kemal’in gittiği bölgede teşkil edeceği gücü yeri geldiğinde kullanmak, özellikle de barış masasına arkalarında bu ve bunun gibi güçlerin varlığını hissettirerek oturmak!”

    Yani, her şey bir yana, İngilizlerin işgaline neden olacak direnişe son verip, İngilizlerin işgaline neden olmayacak bir direniş örgütlenecek! Tabii bu İngilizlerin ancak masa başında uğraşabilecekleri yeni silahlı güç kimlerden oluşur, onu da bir Allah, bir de Temel.

  • Kitap kaybetti lahmacun kazandı!

    Kitap kaybetti lahmacun kazandı!

    1943’te açılan Gen Kitapsarayı, İstiklal Caddesi’nin seçkin mekanlarındandı. Kaliteli edebiyat ve sanat kitapları dolayısıyla aydınların, gazetecilerin, sanatçıların, yazarların uğrak yeriydi. 1963’te ekonomik güçlükler yüzünden kapanan bu kitabevi, Beyoğlu kültürü için sonun başlangıcı oldu.

    Cadde-i Kebir yani İstiklal Caddesi’ndeki kitapçılık tarihinde özel bir yere sahip bir kitabevinden sözedelim. Bu muhteşem kitabevinin adı GEN Kitapsarayı’dır. Daha çok Batılı yayınların, yabancı dilde güncel kitapların alınıp satıldığı Beyoğlu kitapçıları içinde üç ortaklı, büyük sermaye ile kurulmuş, kitap sayısı ve çeşitliliği ile devrinin en büyük kitabevidir GEN. Bu bakımdan ilk adı Saray Kitabevi daha sonraki ise GEN Kitapsarayı’dır.

    1943’te Beyoğlu’nda Taksim’e yakın bir yerde 58-60-62 numaralı mekanda Ziyad Ebüzziya, Vecihi Görk ve Osman Nebioğlu tarafından kurulmuştur. Kitabevini kuran üç ortak, basın-yayın sektöründe çok başarılı olmuş, ünlü kişilerdir. Ziyad Ebüzziya köklü bir gazeteci aileye mensuptur. Osman Nebioğlu, Almanya’da doktora yapmış ve Türkiye’de Nebioğlu Yayınevi’ni kurmuştur. Vecihi Görk ise editörlük mesleğinin öncülerindendir ve uzun yıllar Beyoğlu’nda Haşet (Hachette) Kitabevi’nin yöneticiliğini yapmıştır.

    Kurulduğu günden itibaren Türkiye’ye ithal ettiği kaliteli edebiyat ve sanat kitapları dolayısıyla aydınların, gazetecilerin, sanatçıların, yazarların uğrak yeri olan bu mekan için Çelik Gülersoy, “Taksim’e çıkarken solda, eski Moskova Pastanesi’nin yerinde 1943’te açılan GEN Kitapsarayı ise bugün düşünülemez bir zenginlikti. Dostum Ziyad Ebüzziya’nın, Vecihi Görk ve O. Nebioğlu ile gerçekleştirdiği 7 vitrine sahip bu mucize, 20 yıl yaşadı. 1959 develüasyonunda Dolar 2.70’ten 9 liraya çıkınca, 1963’te battı” diyerek bu güzide girişimin kısa tarihini hayranlık cümleleriyle anlatır.

    1963’te ekonomik darboğaz nedeniyle kapanan Gen Kitapsarayı’nın yerine sandviç- lahmacun satan bir işletmenin açılması aydınlar arasında büyük bir üzüntü yaratmıştır. Gen Kitapsarayı, Türkiye’ye getirdiği güzel eserler dışında “Kitaplar Yarışıyor” “Hususi Baskılarla Modern Fransız Resmi Sergisi” gibi ilk sayılabilecek etkinlikler düzenlemiştir.

    20 yıl yaşayabildi Ziyad Ebüzziya, Vecihi Görk ve Osman Nebioğlu tarafından kurulan GEN Kitapsarayı 1963’te kapanmış, yerine lahmacın satılan bir işletme açılmıştı.

    İstiklal Caddesi’nin yeme/ içme sektörüne teslim oluşunu, buna daha sonra eklenen turizm ekonomisi ile birlikte Beyoğlu’nun diğer güzellikleri gibi kitapçılık sektörünün de yokolmasını GEN’in kapanma tarihinden başlatmamız doğru olacaktır. Daha sonraları açılan ve yine kapanmak zorunda kalan Sander, Literatür Beyoğlu, Robinson Cruseo, Librairie de Pera, Metro Kitabevi, ABC gibi güzel ve önemli kitapevleri bu baskı ve gerçeğin kurbanlarıdır. Bugün kalan üç-beş kitapçı ve sahaf da varolma savaşı vermektedir.

  • Diren yumurta, meydan oku pasta!

    Diren yumurta, meydan oku pasta!

    Şalgam, havuç, yumurta, domates, kremalı pasta… Hepsinin ilk akla gelen ortak özelliği, sofralarımıza yiyecek olarak gelmeleri. Bu gıda maddelerinin birkaç ortak özelliği daha var: Temas ettikleri yerde leke bırakmaları, bozulduklarında berbat kokmaları ve kolay fırlatılmaları. Bu özellikler, onları protestocular için ideal “silahlar” haline getiriyor. “Protest yiyecekler”in hikayesi…

    İnsanları hayvanlardan ayıran önemli bir özellik de hedefe yönelik atış yapıp isabet ettirebilme yeteneğiymiş. Bu meziyet atalarımızın yiyecek bulma şansını arttırmış olmalı. Kollarımız ve leğen kemiğimiz dairesel bir şekilde hareket edecek biçimde; parmaklarımız, bileğimiz de bir şeyleri hedefe isabet ettirecek şekilde evrilmiş. İyi de olmuş.

    Yemek, tarih boyunca sosyal direnişin, sivil başkaldırının bir parçası olarak nasıl kullanılmış diye düşünürken geldim bu noktaya. Bazen bir politikacının kafasında kırılan yumurta ya da şık ceketinin sırtında patlayan domates, havaya atılan bin tane slogandan daha etkili sonuç veriyor. Muhataba genellikle pek zarar vermediği için de görece barışçıl protesto yöntemlerinden sayılıyor yiyecek atmak.

    Önce Roma’nın Afrika valisi sonra imparator olan Vespasianus tarihte kafasına şalgam yiyen ilk yönetici. Sene M.Ö. 63, yer Tunus’ta Hadrumetum kenti. Şehirliler yüksek vergiler, acımasız cezalar ve yiyecek sıkıntısından dolayı çok öfkelenmişler.

    Kafasına şalgam yiyen başka birine kayıtlarda rastlamadım ama daha az can acıtıcı yumurta, domates, havuç, kokmuş lahana, yoğurt, un bombası, kremalı turta ve spagetti protestolarda kullanılan başlıca yiyecek malzemeleri olmuş. Kafe kültürünün yükselişi ile son yıllarda milkshake de yurtdışında protesto malzemesi olarak kullanılmaya başlamış.

    Yiyecekle protesto konusunda milletler arasında da malzeme temelli bir ayrışma var gibi. Örneğin İngilizler ve Avustralyalılar yumurta atma konusunda ihtisas sahibi. “Yumurtalama” diye dilimize çevirebileceğimiz “egging” diye sözcük bile türetmişler. Yumurta kolay bulunan, kolay taşınan ve de yapışkan etkisi ile sevilen bir protesto yiyeceği. Ortaçağ’da boyunduruğa vurulan hükümlüleri halk yumurta atarak cezalandırırmış. Performansı beğenilmeyen sanatçılara da sahnede en çok atılan yiyecek yine yumurta. Birçok ünlü politikacı, yumurta ile hizaya getirilmek istenmiş: Helmut Kohl, Richard Nixon, Bill Clinton, Madeleine Albright, Emmanuel Macron, Arnold Schwarzenegger tanıdığımız isimlerden birkaçı. Hatırlayın; Yeni Zelanda’da bir camide katledilenler için göçmenleri suçlayan Avustralyalı politikacının kafasında yumurta kıran gence medya ve halk “egg boy” (Yumurta Çocuk) diyerek destek çıktı.

    Unutulmaz yumurtalı protesto Yeni Zelanda’da 50 kişinin katledildiği cami saldırılarından sonra, bu sene Mart ayında Müslümanları suçlayan bir basın açıklaması yapan Avustralyalı senatör Fraser Anning’i kafasına yumurta atarak protesto eden 17 yaşındaki Will Connolly, tüm dünyanın hislerine tercüman olmuştu.

    Yumurta yaralayabilir mi peki? Sarsılmaz sanılan egolara verdiği zarar dışında pek mümkün değil. Örneğin 2004’te Ukrayna başkanlık seçimi kampanyası sırasında vurulduğu sanılarak telaşla hastaneye koşturulan aday Viktor Yanukovych’e isabet edenin sadece bir yumurta olduğu anlaşınca politikacı milletin alay konusu olmuştu.

    Komşumuz Yunanistan’da ise eskiden beri protesto için en fazla kullanılan yiyecek maddesi yoğurt. Süzme koyun yoğurdu yapışkanlığı nedeniyle daha çok tercih ediliyormuş. “Yoğurtlama” ya da onların diliyle “yaourtoma” 2012’den bu yana yaşanan ekonomik çöküşle birlikte politikacıları protesto yolu olmuş. 1960’lardan bu yana plastik kaplara giren yoğurtları hem taşıması, hem uzağa fırlatması kolay geliyormuş. Ayrıca feta, ouzo, zeytinyağı gibi Yunan ulusal kimliği ile bağlantılı ürünler olarak da algılanıyormuş.

    “Politik meyve-sebzeler” arasına domatesi de ekleyelim. Özellikle hayvan hakları koruyucusu PETA, 2013 Kasım’ında kürk giyenlere karşı sürekli domatesli saldırılar düzenlemişti. Çürük domates de yumurta gibi atıldığı yerde neredeyse teatral bir etki ile patladığı ve kötü koktuğu için protestolarda pek seviliyor. İspanya’nın Buñol kasabasında öfkeli vatandaşlar meclis üyelerini domates yağmuruna tuttuklarında çok eğlenmiş olmalılar ki o zamandan  bu yana her yıl La Tomatina festivalinde birbirlerine yüzlerce ton domates atarak o günü yadediyorlar.

    İsraf etme protesto et İspanya’nın Buñol kasabasında meclis üyelerini protesto etmek için başlayan çürük domates atma geleneği, La Tomatina festivalinin ilham kaynağı olmuş. Halk her yıl, çöpe gidecek çürük domatesleri eğlenceli bir şekilde değerlendiriyor.

    Protest yiyecek listesine unutmadan kremalı pastaları da ekleyelim. Avrupa’da ve bizde pek rastlanmayan surata kremalı pasta atma fikri “slapstick” denen abartılı komedilerin sevilerek seyredildiği yıllarda karşımıza çıkıyor. Pasta saldırısını ilk kez 1909’da aktör Ben Turpin’in oynadığı bir filmde  izliyoruz. Seyirci bayılmış olmalı ki sonrasında Charlie Chaplin, Laurel- Hardy filmlerinde sürekli pastalı sahneler yer alıyor. Son yıllarda yüzüne pasta yiyen ünlüler arasında Bill Gates, Rupert Murdoch ve Ralph Nader’i sayalım.

    Surata pasta “Nixon’a oy verdim” yazılı bir pankart tutan kadın, suratına pastayı yemiş. 1960’lar Amerikası’nda insanları çok eğlendiren “pastalama” eylemleri, sinemada da komedi unsuru olarak kullanılmıştı.

    Ukrayna’da Rus konsolosluğunun kapısına asılan spagettiler; cips paketlerinin içine çok hava basılmasını protesto için paketlerden sal yapıp üstündeki adamla birlikte yüzdüren Koreli öğrenciler; geçimini akçaağaç şurubu üretimiyle sağlayan köylülerin işini yok edecek bir boru hattına karşı direnmek için “Boru hattı değil, gözleme!” kampanyası yaparak herkese gözleme ikram eden ABD’li çiftçilere kadar bu liste uzar gider.

    Protestolarda yaratıcılık da önemli tabii ama, yaratıcılık yoksa bile hiç değilse ses çıkarıp, leke bıraksın, daha da iyisi kötü koksun, karizmayı çizsin, kendine getirsin! Yiyeceklerle yapılan protestoların en azından bu etkiyi gözettikleri ortada.  

  • Kim ‘dışlayıcı’, kim ‘içerici’?

    Kim ‘dışlayıcı’, kim ‘içerici’?

    Tarihte daha homojen yapıya sahip yerleşik toplumların daha dışlayıcı; farklı kökenli göçebelerden meydan gelen toplumların ise “içerici” olduklarını görürüz. İç Asya’da evlatlık müessesesi, göçler, seferler ve fetihlerle yerleşilen yeni ülkelerin yerli ahalisi ile hısımlık bağları kuran bu topluluklar yerlilere karşı dışlayıcı olmamış, onlara kendi içinde yer vermiştir. Halbuki Avrupalıların deniz aşırı kolonilerdeki tutumu farklı olmuştur.

    Yıllarca önce idi. Sudan’daydım. Sadece Türk-Moğol göçebeleri diye değil, genel olarak göçebeliği ele alan antropolojik teorilerle ilgileniyordum. ABD’de göçebeler nasıl ele alınıyor diye merak ederek birkaç okul kitabına bakmıştım. Tabii Türk ve Moğollardan bahis yoktu. Hazreti Muhammed okuma-yazma bilmeyen bir deve sürücüsü, Çinggis Han da gene okuma- yazma bilmeyen bir savaşçı olarak tanıtılıyordu.

    Göçebelik, Bedevi Araplar çerçevesinde ele alınıyor, onların çok misafirperver oldukları belirtiliyor, ıssız bucaksız çölde insan yüzü görmeyen bu göçebelerin biriyle karşılaşınca çok sevindikleri anlatılıyordu. İnsanların yapacak bir işleri olmayınca “misafirperverlik göstererek” vakit geçirdikleri hiç aklıma gelmemişti. Aslında “misafir” arapça yolcu, “perver” ise Farsça “besleyen, geliştiren” anlamında idi ve bunların arkasına Türkçe –lik ekleyerek, misafirperverlik demiştik.

    Biz genellikle misafirperverliği “insanlık” kavramının bir parçası olarak görürüz. Hatta Dede Korkut’ta evin direği olarak görülen makbul kadın tipini temsil edenin erdemi misafirperverlikle ölçülür: “Yazıdan yabandan bir yolcu gelse, kocası evde olmasa, bu kadın onu yedirir içirir, ağırlar, azizler, gönderir”.

    Buradaki durum tamamen dış dünyaya açık olan bir toplum görüşüdür. Bugün biz kendi misafirperverliğimiz ile çok övünürüz ama, Dede Korkut’taki gibi “yazıdan, yabandan” gelenleri evimize alıp yedirmeyiz. Ancak evimize almasak da Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri vatanımızda misafir ettiğimiz sayısız vatandaşımız durumu belirler. Çevremizde benim kendi ailem gibi bu misafirperverlikten yararlanmış birçok  kişiyi tanırız. Türkiye’de doğup büyüdüğüm için bu durumu doğal karşılardım. 1991’in Ağustos ayı idi. İpek Yolu ile Semerkant’ta bulunuyorduk. Gezimizin Özbekistan’daki başkanı arkeolog Ahmedali Askarov, anneannemin Kırım Tatarlarından olması dolayısıyla beni Kırımlı olarak tanıttı ve Semerkant Kırım cemaatinin başkanı olan bir kadına takdim edildim. Bu hanım petrol (neft) mühendisi imiş. Bana “Biz Kırım’a dönmek istiyoruz (o sıralarda Özbekistan da Kırım da SSCB içinde idi). Siz de dönmeyi düşünüyor musunuz?” diye sormuştu. Ben de “Türkiye’ye gelenler geri dönmeyi pek düşünmezler” demiştim. O hanım ise “Biz vatan diye dönmek istiyoruz. Ben petrol mühendisiyim, ama biliyorsunuz Kırım’da petrol yok” demişti. Her ne kadar etkilensem de Türkiye hakkındaki izlenim ve duygularımda bir  değişiklik olmamıştı.

    Durumu doğal görmeye devam etmiştim.

    Son yıllarda Avrupa ve ABD’de mültecilere karşı gelişen politikalar çerçevesinde, neden kimi toplumların yabancılara karşı kapalı, kimilerinin ise açık olduğu sorusu insanın aklını kurcalıyor. Genellikle göçmenler ve göçmen kültürü üzerine kurulmuş olan ABD’de, Avrupa’da pek görülmeyen bir şekilde yabancılara yer verilirdi. Ancak bugün ABD de duvarları ve göçmen karştı politikalarıyla öne çıkıyor.

    Tarihe baktığımız zaman daha homojen yapıya sahip yerleşik toplumların daha dışlayıcı; farklı kökenli göçebelerden meydan gelen ordulara mensup kişilerin ise daha “içerici” olduklarını görürüz. Bir taraftan İç Asya göçebelerinde mevcut olan evlatlık müessesesi, diğer taraftan göçler, seferler ve fetihlerle yerleşilen yeni ülkelerin yerli ahalisi ile sıhriyet (hısımlık) bağları kuran bu topluluklar; yabancı olarak girdikleri bu ülkelerin yerlilerine karşı dışlayıcı olmamış, onlara kendi içinde yer vermiştir. Halbuki Avrupalıların deniz aşırı kolonilerdeki tutumu farklı olmuştur. Amerika’da durumun değişik olması, Daron Acemoğlu ve James A. Robinson’un Ulusların Düşüşü adlı çok yankı uyandıran kitaplarında “kapsayıcılık ve çoğulculuk” çerçevesinde ele alınmaktadır. Bugünkü İç Asya çalışmalarının önderlerinden Nicola Di Cosmo, İç Asya göçebe imparatorluklarının başarısında etnik, dil hatta din açısından ayırım yapmamanın ve kurumlardaki kapsayıcılığın oynadığı rolün daha iyi incelenmesi gerektiğini belirtmektedir (2015).

    Bizde de bu konuda bilimsel ve kapsamlı çalışmalara başlanması için zaman geç değildir.

  • İntikam, 21 yıl sonra soğuk yenen bir yemektir

    İntikam, 21 yıl sonra soğuk yenen bir yemektir

    1919’daki Amritsar Katliamı, sömürgelerini Fransa’ya kıyasla çok daha hoşgörüyle yönettiğini iddia eden İngiliz imparatorluğunun unutmak istediği bir olaydır. İngiliz askerleri, Pencab vilayetinin Amritsar kentinde bir bahçede sivil Hintli halka ateş açarak 1000’e yakın insanı katlettiler. Dönemin Pencab Valisi Michael O’Dwyer 21 yıl sonra Londra’da, katliamdan kurtulan Udham Singh tarafından öldürülecekti.

    Bu yıl Nisan ayında Hindistan’ın Amritsar kentinde “Caliyanvala Bahçesi Katliamı”nın 100. yılı nedeniye anma törenleri düzenlendi. Ancak bu vesileyle Hintlilerin İngiltere’den bekledikleri resmî özür mesajı yine gelmedi. 1997’de İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth katliam anıtının önüne çelenk koymuş; kocası Prens Philip ise tam orada, anıtın önünde İngiliz askerlerinin 13 Nisan 1919’da sivil halka ateş açarak öldürdüğü insanların sayısı konusunda Hindistan hükümeti yetkilileriyle tartışmaya girerek, eşinin yaptığı jesti sıfıra indirmişti.

    Amritsar Katliamı, aynı zamanda iki insanı 21 yıl arayla karşı karşıya getiren bir intikam hikayesini de içinde barındırıyordu. Bu adamlardan Michael O’Dwyer Katolik bir İrlandalıydı ama İngiliz emperyalizmine yürekten inanıyordu. Oxford Üniversitesi’nin başbakan yetiştirmesiyle ünlü Balliol Koleji’nde okuyarak istediğine kavuşmuş; 1885’te Indian Civil Service (ICS) denilen Hindistan sömürge idaresine memur olarak girmeyi başarmıştı. Bütün hayatı çalışma, disiplin, kurallar ve Britanya bayrağından ibaretti.

    Katliamın resmi Amritsar’da Altın Tapınak yakınındaki Caliyanvala Bahçesi bugün katliamın anıldığı büyük bir anıt alanı. Anıt alanındaki bir duvar resminde katliamın ayrıntılı bir tasviri görülebilir.

    Hikayenin öbür kahramanı Udham Singh ise Hindistan’ın Pencab vilayetinde en aşağı kastın bir üyesi olarak dünyaya gelmişti. Annesini üç, babasını dokuz yaşında kolera salgınlarında kaybetmiş, Amritsar’da bir yetimhanede büyümüştü. Doğuştan asi, tam bir maceracı, biraz deli ve saplantılı ama herkese kendini sevdiren, karizmatik bir adamdı.

    Katliamın resmi O korkunç günle ilgili başka bir resim, kan gölüne dönmüş piknik alanını gösteriyor.

    Michael O’Dwyer, mesleğinde yükselerek 1913’te Pencab valisi oldu. Hindistan Genel Valisi’ne bağlı “vilayat” yöneticileri arasında en katısıydı. 1. Dünya Savaşı başlar başlamaz O’Dwyer kâh toprak vaadinde bulunarak, kâh zora başvurarak sayısız Pencaplıyı İngiliz ordusuna yazdırmayı başardı. Marangozluğa yetenekli olan genç Udham Singh, bu kampanya sonucunda Basra’da Osmanlılara karşı savaşan İngiliz ordusuna amele olarak katılan gençlerden biriydi.

    Udham Singh (1899-1940)

    Michael O’Dwyer, bu savaş sırasında Pencap’ta tam bir sıkıyönetim uyguladı. Onun valiliği döneminde Hindistan’ın Savunması Yasası’nın (Defense of India Act) sert önlemleri sayesinde Pencap’ta 46 kişi idam edildi; oysa aynı sürede Büyük Britanya’nın tamamında sadece 3 kişi asılmıştı. Aynı dönemde Gandhi adında bir Hintli avukat, İngiliz hizmetinde kanlarını akıtarak kendilerini kanıtlamış Hintlilere özyönetim hakkı tanınacağı umuduyla siyasi hayatına başlamıştı. Ancak Hintli askerlere toprak falan dağıtılmadığı gibi, özyönetim vermek bir yana, 1919’da çıkarılan Anarşik ve Devrimci Suçlar Yasası (Rowlatt Yasası) sayesinde baskıcı önlemler daha da genişletildi. 1919’da Hindistan’da bir yandan şiddet yanlısı Gadhar partisi, bir yandan Kongre Partisi içinde Gandhi’nin barışçıl bağımsızlık hareketi parladı. Hindular, Sihler ve Müslümanların bu siyasi hareketlerde yanyana yer alması, sömürge yönetiminin temelini oluşturan böl-yönet politikasını etkisizleştirdi. Londra’ya yollanan raporlarda üç büyük grubun birlikte hareket edilmesinden duyulan dehşet, açıkça ifade ediliyordu.

    Sıkıyönetim ve işkence 1919’un Nisan ayındaki katliamın ardından sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

    Gandhi yanlılarının 1919 Nisan ayında büyük kentlerde düzenlemeye karar verdiği mitingler, arka arkaya çakan sayısız kıvılcıma dönüştü. Gandhi’nin şiddet karşıtı politikasının ne olduğunu tam olarak kavrayamayan İngiliz memurların beceriksizliği, Delhi başta olmak üzere protestocuların öldürülmesiyle sonuçlandı. Hindistan kazanı kaynadıkça kaynadı. Pencab’ın Lahor’dan sonraki ikinci kenti Amritsar’da, biri Hindu hekim diğeri Müslüman avukat olan iki Gandhi yanlısı önderin kaçırılır gibi tutuklanarak vilayet dışına gönderilmesi, insanları sokağa dökerek İngilizlere yönelik şiddet ve yağma hareketlerinin başlamasına neden oldu.

    Sıkıyönetim ve işkence Sorumlu görülenler direklere bağlanarak dövüldü.

    İşte Amritsar Katliamı, bu gergin ortamda gerçekleşti. 13 Nisan 1919’da kentte Vaisakhi bayramının kutlanacağı sırada, Gandhi yanlıları da barışçıl bir miting için el ilanları dağıtmakla meşguldü. Pencab Valisi Michael O’Dwyer bayram ya da miting arasında fark gözetmiyordu; önemli olan kalabalıkların biraraya gelmesini önlemekti. Lahor’daki askerî birliği Amritsar’ı yatıştırmak üzere görevlendirdi. Tuğgeneral  Reginald “Rex” Dyer komutasındaki piyadeler, makineli tüfekleri ve zırhlı araçlarıyla kente girdi; çığırtkanlar toplanma yasağı ilan edildiğini bildiren buyrukları şehrin birkaç yerinde okudu. Ancak halkın pek umurunda olmadı bu. 13 Nisan sabahı Hindular ve Sihler, ünlü Altın Tapınak’ta yapılan bayram töreninden sonra, çoluk-çocuk piknik yapmak ve uçurtma uçurmak üzere yakındaki Caliyanvala Bahçesi’ne (Jallianwala Bagh) gittiler. Bir köşede Gandhi yanlıları platform kurmuş, mitinge hazırlanıyordu. Tıklım tıklım dolu parkta çok az insan bu mitingle ilgilenmekteydi; zira kurumuş kuyusu dışında birkaç ağaçtan başka bir şey bulunmayan, duvarlarla çevrili bu boş arsa halkın bayram günlerinde eğlenmek için geldiği bir yerdi.

    Unutulmayan katliam Amritsar Katliamı, meydana geldiği Caliyanvala Bahçesi’nde canlandırılıyor.

    Her şey sadece 15 dakikada olup bitti: Tuğgeneral Dyer’ın askerlerinin aniden bahçenin kapılarından birinden içeri girmeleri, kalabalığın üzerine ateş açmaları, duvarlara tırmanarak kaçmak isteyenleri sırtlarından vurmaları, en az 1650 mermi harcadıktan sonra aniden ölüleri, yaralıları, bağıranları, ağlayanları, kendilerini kuyuya atanları oracıkta bırakarak dönüp gitmeleri… İngilizlere göre 379 kişi, Hint Kongre partisine göre ise 1000 kişi hayatını kaybetmişti. İçlerinde isimleri saptanabilen 14 çocuk vardı.

    Katliamdan sonra Pencap Valisi Michael O’Dwyer ile Tuğgeneral Rex Dyer’ın Amritsar’daki askerî rejimi yaz aylarına kadar sürdü. Halka uygulanan cezalar arasında, bir İngiliz kadınının saldırıya uğradığı sokağın iki hafta boyunca iki taraftan kapatılması ve orada yaşayanların evlerine karınlarının üzerinde sürünerek gitmeye zorlanması; suçluların sokaklarda direklere bağlanarak dövülmesi; okul çocuklarının toplu halde “Pişmanım, Pişmanım, Pişmanım” diye bağırtılması gibi önlemler bulunuyordu. Bütün İngiliz raporlarında “ders vermek” en çok kullanılan deyimdi.

    100 yıllık kurşun izleri Caliyanvala Bahçesi’nin duvarlarında, katliam sırasında atılan mermilerin izleri bugün de görülebiliyor.

    O Nisan ayında Amritsar’da olanlar herkesin hayatını değiştirdi. Vali O’Dwyer ile Tuğgeneral Dyer, İngiltere’yi ikiye bölen bir kavganın içine düştüler. Michael O’Dwyer yaptıklarını savundu; İngiltere’de karşılaştığı eleştirileri de Hindistan’da görevli birçok İngiliz gibi, Londra’daki seçkinlerin uzak sömürgeyi koruyan bekçilere ihaneti olarak gördü. Erken emekliliğe zorlanan Tuğgeneral Dyer’a gelince… Hayranlarının desteğine rağmen ruhsal bir çöküntü içindeydi. Sonunda Londra’yı terkederek ıssız bir kır evine çekildi.

    Amritsar Katliamı, Udham Singh için bir saplantıya dönüşmüştü. Efsaneye göre o gün geçici iş olarak, bahçede toplananlara su satıyordu ve kurşunlardan zor kurtulmuştu. Bir arkadaşına şöyle demişti: “Bir insan vurulduktan sonra ne kadar susar, biliyor musun? O kadar susarsın, o kadar susarsın ki, dünyanın bütün suyu olsa yetmez”.

    Udham Singh’in sonraki hayatı öyle bir maceraydı ki biyografisini yazan Anita Anand’ın yayımladığı çeşitli ülkelere ait resmî belgeler olmasa, kimse buna inanmazdı. Afrika’da İngiliz imparatorluğunun son tren yatırımı olan Uganda Demiryolları’nda çalıştı; Meksika’da evlendi; Detroit’te Ford otomobil fabrikasının montaj hattında görev aldı; Londra’ya gidip geldi; Hindistan’a döndüğünde yakalanıp beş yıl hapis yattı; Rusya’ya, ABD’ye, yeniden Londra’ya gitti; orada ünlü yönetmen Alexander Korda’nın Hindistan’la ilgili iki filminde rol aldı; Hint devrimci Ghadar partisinin üyesi oldu; FBI’ın ve İngiliz Gizli Servisi’nin dosyalarına girdi; durmadan isim ve kimlik değiştirdi. Hayatında değişmeyen tek motif, Amritsar’ın sözü geçtiğinde öfkeden köpürmesi ve sorumluları cezalandıracağını söylemesiydi.

    Önce su satıcısı sonra aktör Udham Singh’in hayatı, Uganda’dan Rusya’ya, işçilikten oyunculuğa tam bir maceraydı. Singh (ortada), 1937’de Alexander Korda’nın “Elephant Boy” filminde…

    Udham Singh’in bu hedefine ulaşması 21 yıl sürdü. O süre zarfında, “Amritsar Kasabı” Tuğgeneral Reginald Dyer, inme geçirip çoktan ölmüştü. Ancak eski Pencap Valisi Michael O’Dwyer, Hindistan uzmanı olarak konuşmalar yapıyor, kitaplar yazıyordu. 13 Mart 1940’ta yine bu konuşmalardan birindeydi. Londra’daki Caxton Hall’de Afganistan meselesi masaya yatırılmıştı. Eski vali dinleyicilere Pencap’taki isyanı nasıl bastırdığını bir kere daha anlattıktan sonra, bu dersin Afganistan’da da uygulanabileceğini söyledi. Alkışlar arasında biten konuşmanın ardından diğer konuklarla ayakta sohbet ettiği sırada, sabırla onu dinlemiş olan Udham Singh nihayet 21 yıllık hedefiyle karşı karşıya geldi ve onu Smith &Wesson tabancasıyla vurdu!

    İntikamın üstü itinayla örtülür

    Katliam sırasında Pencab valisi olan Michael O’Dwyer’ın öldürülmesi, Daily Herald gazetesinde birinci sayfadan duyurulmuştu. Fakat daha sonra suikastla ilgili belgelere yayın yasağı getirilecekti. Katliamın sorumlusu İngiliz komutan Tuğgeneral Reginald Dyer, 1927’de felç geçirerek ölecekti.

    Michael O’Dwyer’ın öldürülmesi 2. Dünya Savaşı’nın yeni başladığı o günlerde İngiltere için bir felaketti. Nitekim Almanlar fırsatı kaçırmadılar, kendi medyalarında Amritsar Katliamı’nı bir kere daha anlatarak Hintlileri aldıkları intikamdan dolayı kutladılar. Suikastla ilgili belgelere 50 yıllık, hatta bazılarına 100 yıllık yayın yasağı getirilmesi; Udham Singh’in davasının iki günde bitirilip hemen idam edilmesi; mahkemenin basına kapalı tutulması; mahkumun salondan çıkarılırken söylediği son sözlerin gazetecilere aktarılmaması; İngiliz yetkililerinin olayı sıradan bir saldırıya dönüştürmek için ne kadar çaba harcadığını ortaya koyuyordu. Udham deli gibi bağırmıştı oysa: “Siz pis köpekler! Hindistan’a geldiğinizde kendinize entelektüel diyorsunuz, yönetici diyorsunuz; aslında en aşağılık sınıftansınız”. Yargıç tarafından susturulunca: “Hindistan’da ne yaptığınızı bizden duymak istemiyorsunuz. Hayvanlar, hayvanlar, hayvanlar…” diye bağrmıştı. Salondan dışarı sürüklenirken son sözleri kendi dilindeydi: “Inkilab! Inkilab!”.

    Yeniden kahraman

    Unutturulan Amritsar Katliamı, Hindistan’ın bağımsızlığına kavuşmasının ardından yeniden hatırlandı. Kahraman mertebesine yükselen Udam Singh’in heykelleri ise bütün ülkeye yayıldı.

    Udham Singh, 31 Temmuz 1940’ta Pentonville Cezaevi’nde asılarak idam edildi. 2. Dünya Savaşı’nın kargaşası içerisinde Amritsar Katliamı yeniden unutuldu, Udham Singh’in intikamı ise sessizce geçiştirildi. Ancak savaştan sonra bağımsızlığına kavuşan Hindistan’da Udham Singh’i kahraman mertebesine yükselten yeni bir hareket başladı. Nihayet 19 Temmuz 1974’te Udham’ın naaşını Londra’dan getiren uçak Hint topraklarına indiğinde, onu büyük bir kalabalık bekliyordu. Tabut bütün Pencab’ı dolaştıktan sonra külleri yedi ayrı kap içinde Hindular, Müslümanlar ve Sihler için kutsal sayılan çeşitli mekanlara dağıtıldı. Sonuçta Udham Singh, bütün dinlerden Hintlilerin ortak bir düşman karşısında birleştiği bir dönemin insanıydı. 

    Caliyanvala Bahçesi’ndeki anıtın önünde her 13 Nisan’da anma töreni düzenleniyor.

    Udham Singh filmi 2020’de

    Hindistan’da bugün Udham Singh’e “şehid-i azam” denildiğini söylersek, ülke tarihinde işgal ettiği yeri de anlatmış oluruz. Hindistan kurulur kurulmaz her şehre bir heykeli dikildi. Hint sineması sayısız Udham Singh filmi çekti. 2020’de gösterime girmesi beklenen son Udham Singh filminde de, başrolü Asya sinemasının yıldızlarından Vicky Kushal üstlendi.

  • 20. yüzyılın en büyük piyanisti

    20. yüzyılın en büyük piyanisti

    Ozan Sağdıç, uzun gazetecilik kariyeri boyunca klasik müziğin pekçok efsane ismiyle tanışma fırsatı bulmuştu. Söyleşi yaptığı ve fotoğrafladığı müzik insanlarından biri de, 1960’lı yıllarda konser vermek için Ankara’yı ziyaret eden ve “20. yüzyılın en büyük piyanisti” olarak anılan Arthur Rubinstein’dı. Esprili, keyifli ve en eğlenceli yönleriyle bir müzik dehası.

    İtiraf etmeliyim ki gazetecilik mesleğinin en hoşuma giden yanı, dünyaca ünlü kişilerle tanışma olanağıydı. Röportajlarda biraraya geldiğim şöhretleri yakından tanıma ve onları rahatça fotoğraflama imkanı buluyordum. 20. yüzyılın en büyük piyanisti olarak tanıtılan Arthur Rubinstein (1887-1982) ile Ankara’da dolu dolu geçirdiğim üç gün, bu paha biçilmez, başka hiçbir şeyle kıyas kabul etmez kazançlardan biri olsa gerek. Onunla birlikte geçirdiğim zaman diliminde sadece büyük bir piyanistle, bir virtüozla, bir sanat dahisiyle tanışmış olmakla kalmadım aynı zamanda dünyanın belki de en eğlenceli kişilerinden biriyle, adeta bir komedyenle, bir şovmenle neşeli dakikalar geçirme şansına da sahip oldum.

    1960’lı, 70’li yıllarda Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın (CSO) sürekli mekanı olan Devlet Konser Salonu’nda bir yıldız yağmuru vardı. Dünyanın en büyük yıldızları olan besteciler, orkestra şefleri, solistler o daracık salona bir bir düşüyorlardı. Bestecilerden Joaquin Rodrigo, Aaron Copland… Şeflerden Zubin Mehta, Arthur Fiedler, Anatole Fistoulari, Niyazi Takizade…  Viyolonselci İgor Oistrakh, Leonid Kogan, Ruggiero Ricci… Piyanistlerden Sviatoslav Richter, Wilhelm Kempff, Claudio Arrau… Çellistlerden Pierre Fournier, Andre Navarra, Paul Tortelier… Soprano Victoria de Los Angeles ve daha niceleri resm-i geçit yapıyorlardı.

    Dâhi piyanist

    Pek çok müzik otoritesi tarafından 20. yüzyılın en büyük piyanisti kabul edilen Arthur Rubinstein’ın, 1966’da yazarımız Ozan Sağdıç tarafından çekilen portrelerinden biri.

    Birçoğuyla az çok tanışmıştık. Ankaralı müzikseverlere ve Filarmoni Derneği’ne bu olanağı sağlayan, o yıllarda emprezaryoluğa özenmiş olan Ömer Umar ile şeytana külahı ters giydirecek kadar becerikli CSO müdürü Mükerrem Berk’ti.

    İşte o günlerde Ömer Umar’ın sempatik yaklaşımı ile “tavlanan” ve kabul edilebilir bir kaşe karşılığında bir resital için yolu Ankara’ya düşen yıldızlardan biri de Arthur Rubinstein’dı.  Dünya devi sanatçı bu ziyareti sırasında 85 yaşındaydı. Ama piyano başına geçtiğinde yorulmak bilmez bir gencin enerjisine sahipti. Onu havaalanında karşıladık. Eşiyle birlikte gelmişti. Meşhur çifti o zamanların en büyük oteli sayılan Dedeman Oteli’ne yerleştirdik. Yemek zamanı sofraya birlikte oturduk ve ilk sohbetimize başladık.

    Rubinstein’ı kısaca tanıtacak olursak… Yahudi kökenli bir Polonya vatandaşıydı. 1887’de Lòdz kentinde doğmuştu. Kendi anlatımına göre gençliğinde acar bir delikanlıymış. Dört çocuk babası. “Bu kadar yıl yaşadım, hâlâ hayata doyamadım” demişti. Bir piyanist olarak ilk konserini 13 yaşında iken Berlin’de Beethovensaal’da vermiş. Türkiye’ye ilk gelişi 1917’de, İstanbul’daki bir resital dolayısıyla olmuş. O zaman 19 yaşında imiş. Dönemin İstanbul’u hakkında çok canlı anıları ve gözlemleri vardı: “İstanbul benim için bir masal gibiydi. Yaşadığım Varşova’ya İstanbul’dan, Odesa üzerinden helva getirilirdi, Türk helvası… Çocukluk günlerimin en büyük tutkusuydu o. Hâlâ da çok severim. Öyle ki helva uğruna her suçu işleyebilirim. İstanbul’a ayak bastığımda helva cennetine düştüm diye bayram etmiştim”. İstanbul’u doya doya gezmiş. Hatırladığı yerleri isim de vererek doğru şekilde tanımlayabiliyordu.

    Sahneye taşan dinleyiciler Dev sanatçının resitaline koltuk kapasitesinin çok üzerinde talep olmuş, bu nedenle sahneye de sandalyeler konulmuştu. Birçok klasik müzik tutkunu ise resitali ayakta dinlemişti.

    Sonra 1932’deki gelişinden, ilginç olduğu kadar da talihsiz bir olayı gülünç bir şekle sokup nakletmişti: “Pera Palas’ta kalıyordum. Konser çok yakınımızdaki Fransız Tiyatrosu’nda idi. Güzel, kırmızı kadifelerle süslü bir salondu. Ancak yazın ortasında, çok sıcak bir gündü. Salon serinlesin diye sahnenin yüksek sofitasının en üstündeki pencereleri açmışlardı. O pencereler, yandaki dar sokakta bulunan bir apartman katının pencereleri ile aynı hizadaymış. Hafta tatiliydi. Evin sahipleri kocaman bir köpeği evde bırakıp Adalar’a gezmeye gitmişler. Piyano çalmaya başlamamla birlikte köpek de havlamaya başladı. Sanki salonun içinde havlıyordu. Benim alçak sesle çaldığım kısımlarda pek sesi çıkmıyordu. Ama forte çalmam gereken yerlerde yeri göğü inletiyordu. Artık o konserde ben mi ona eşlik ettim, o mu bana pek anlaşılamadı. Konseri yarışırcasına birlikte icra ettik. Alkışları da birlikte aldık. Şuradan anladım ki, ben alkışçıları başımı eğerek selamlarken refakatçim uzun uzun ulumalarla kendi teşekkürlerini sunuyordu”. Bu anıyı naklederken, sanki hadise yeni yaşanmış gibi taze bir heyecanla gülüyordu.

    Fotoğrafa ‘tamam’ resitale devam Muzip kişiliğiyle bilinen Rubinstein, iki eser arasında daha yakından fotoğraf çekebilmek için kalabalıktan istifade ederek kendisine yaklaşan Ozan Sağdıç’a gülümseyen bir yüz ve hoşgörülü bir jestle “artık yeter” diyor.

    Keyifli adamdı. Anlattığına göre, bir keresinde provalarda Şef Pierre Monteux onu çok üzmüş. Rubinstein içinden “Ben sana gösteririm, bunu yanına bırakmam” demiş ve fırsat kollamaya başlamış. Şunu da belirtelim ki Rubinstein aynı zamanda bir otomobil kullanma virtüozu. Cadillac firmasının idolü. Firma model yeniledikçe, kullandığı arabayı ondan alıyor, yenisini veriyor. Bu derece yani! Bir gün beklediği fırsat eline geçiyor. Prova sonrasında maestroya “Sizi gideceğiniz yere ben götüreyim” teklifinde bulunuyor ve arabasına alıyor. Sürate de meraklı. Biraz gaza basınca üstadın koltuğa sımsıkı yapıştığını görüyor. Belli ki hızdan rahatsız. Öyküyü de şöyle noktalıyor: “İçimden ‘şimdi canına okudum işte’ diye geçirdim. Topukladıkça topukladım. Bir yandan da ona dönüp ‘Üstadım ehliyetimi aldığım bu ilk günde sizin gibi çok değerli birine hizmet etmek benim için ne büyük onur’ dedim”.

    Bu arada bizzat kendisinden ünlü Heifetz-Rubinstein-Piatigorsky üçlüsünün nasıl dağıldığının dedikodusunu dinledim. Heifetz paraya fazlasıyla düşkünmüş. “Benim emeğim sizden daha büyük” diye tutturmuş. Öbür ikisini öylesine bir yıldırmış ki “Aman hepsi senin olsun” diyerek beş para almadan ayrılıvermişler.

    Bir başka anısı da Mevlevi müziği ile ilgiliydi. “Ceneviz Kulesi’nin oralardaydı” dedi, “dönen dervişlerin yerini ziyaret ettim”. Kuşkusuz, Galata Kulesi, Galata Mevlevihanesi’ni kastediyordu. Zaten gittiği ülkelerin yerel müziklerine ilgi duyar, bulup dinlermiş. İstanbul kahvehanelerini dolaşıp nargile içerek bir hayli alaturka dinlemiş. En çok Mevlevi musikisini beğenmiş. “Orada işittiğim musiki çok ilginçti. Monoton gibi görünen, ama aslında renkli ve ahenkli olan Mevlevi musikisinde çağdaş müzik için pek çok eleman var. Akıllı bir Türk bestecisi için zengin bir kaynak. Arayan çok şeyler bulabilir. Bu musikiden esinlenerek eser verirse dünya çapında sükse yapabilir” demişti bu konu üzerinde sohbet ederken. 1917’deki ilk ziyaretinden sonra 1926 ile 1936 arasında üç-dört defa daha gelmiş ülkemize. Sonra araya 2. Dünya Savaşı, Doğu-Batı bloklaşması, Soğuk Savaş falan girince geliş-gidişler kesintiye uğramış. Ancak Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve devrimler hakkında bilgisi fevkalâde idi.

    İnönü’yle buluşma

    Rubinstein’ın resitali sırasında sergi salonunun konser salonuna çevrilmesi henüz çok yeniydi, fuayede protokol bölümü yoktu. Önemli kişiler sağlık odasında ağırlanıyordu. Ünlü piyanist, kendisini dinlemeye gelen İsmet İnönü ile işte o odada sıkı bir muhabbete koyulmuştu.

    Dünya çapındaki şöhreti, ABD’ye hicretinden sonra olağanüstü büyümüş. “Dünyanın birçok yerini gezdim. Ama onların hepsi konserler içindi, yani iş gezisiydi. ABD’ye taşındıktan sonra hayatımda ilk kez bir tatil yapma fırsatım oldu. Bir yere gitmem gerekiyordu. İstanbul’u seçtim” demiş, sözünü “Ömrüm boyunca yaptığım tek özel turistik gezim işte bu şehre olmuştur” diyerek bağlamıştı.

    Beethoven, Brahms, Schumann yorumları eşsiz deniliyor. Ancak yaşadığı ülkenin etkisinden olacak, “en iyi Chopin yorumcusuydu” diyenler de var. Bir gazete yazısında Fazıl Say’ın bir beyanına rastlamıştım, Rubinstein’ın bir  sözü varmış çalma tekniği hakkında: “Mozart’ı Chopin gibi çalmalı, Chopin’i de Mozart gibi”. Ondan daha mı iyi bileceğim? Herhalde dediği gibi olmalı.

    Ayrılık vakti

    Rubinstein ve eşi, Ankara ziyaretlerinin sonunda Esenboğa havalimanında uçak saatini bekliyorlar.

    Ayrılık vakti

    Ünlü virtüoz dönüş için havaalanına gitmeden önce, Dedeman Oteli’nin önünde son bir keyif purosu tüttürüyor.

  • Bir ‘Kızıl’ darbeydi davullara vurulan…

    Bir ‘Kızıl’ darbeydi davullara vurulan…

    Efsane İngiliz davulcu Ginger Baker (Peter Edward Baker), delilik ve dahilik kuleleri arasına gerilmiş ipte yürüyen bir canbazdı. 2. Dünya Savaşı sırasında savaş trampetlerine doğdu, Afrika davullarını duydu ve dörtnala giden atlarla birlikte koştu. Türlerle sınırlanamayacak bütün müziklerin davul vuruşlarını bütün zamanlar için değiştirdi.

    Ginger Baker, 6 Ekim 2019’da, 80 yaşında hayatını kaybetti. Bir çok ajans “Dünyanın en iyi davulcusu öldü” diye geçti haberi. Tapınma tanımlamalarına temkinli yaklaşanlar bile, Baker’a “en iyi” denmesinden rahatsızlık duymadı.

    Hayranları için, delilik ve dahilik kuleleri arasına gerilmiş ipte yürüyen bir canbazdı o. Bagetleri eline aldığı ilk günden sonra caz, rock, hard rock, punk, metal ve türlerle sınırlanamayacak bütün müziklerin davul vuruşlarında Ginger Baker adı geçti. Rock davulunun kurucuları Keith Moon (The Who), John “Bonzo” Bonham (Led Zeppelin) ile Ginger Baker’dan oluşuyordu ve bu üçgenin dik açılı köşesinde onun adı vardı.

    1939’da Londra’da dünyaya gelen Peter Edward Baker’a saç rengi dolayısıyla “Ginger” (Kızıl) lakabı takıldı. Ömrü boyunca da, kendisi dahil herkes bu lakabı kullandı.

    15 yaşında bütün kişilik özelliklerini yansıtacağı enstrümanıyla tanıştı. Charlie Parker’ın efsanevi bir kadroyla 1953’te kaydettiği “The Quintet of the Year” albümünü ve efsane davulcu Max Roach’u dinledikten sonra kararını vermişti. Doğal bir yeteneği vardı ama bununla yetinmedi ve 1960’lı yıllarda dönemin önde gelen caz davulcularından olan Phil Seamen’dan ders aldı.

    1963’te Graham Bond Organisation’la özellikle İngiltere çapında şöhret kazandı. Ama onu dünya çapında bir yıldız yapacak buluşma 1966’da gerçekleşti. Gitarda Eric Clapton ve basta Jack Bruce ile kurduğu Cream, kısa süre içinde rock müzik tarihinin en önemli gruplarından biri oldu. Üç büyük müzisyenden ve üç zorlu karakterden oluşan grubun ömrü uzun sürmedi ne yazık ki. Özellikle Baker ve Bruce arasındaki kavgalar, 1968’de Cream’in sonunu getirdi. Grup sadece iki yıllık ömründe rock müziğin dinamiklerini değiştirmeyi başarmıştı. Bunda Ginger Baker’ın büyük payı vardı kuşkusuz.

    Tarihe geçen davul solosu Ginger Baker, Cream’in 1966 tarihli “Toad” parçasını çalarken… Bu performansı, rock müzik tarihindeki ilk davul sololarından.

    Tekniğinin köklerinde caz müziği vardı ve hızdan çok karmaşıklığa, kesintisiz aynı akan ritimden çok sürekli değişime önem veriyordu. Konserlerde 20 dakika süren soloları, melodik, öfkeli ve geveze stili kendisinden sonra gelecek çok sayıda davulcuyu etkisi altına almıştı bile.

    Cream’in dağılmasından sonra Ric Grech, Eric Clapton ve Steve Winwood ile kısa süreli Blind Faith denemesi ve kalabalık Air Force çıkartmasından sonra, Ginger Baker’ın Afrika yılları başladı. Aslında Afrika ritimlerine Phil Seamen’la çalıştığı yıllardan beri ilgisi vardı. Nijeryalı müzisyen ve aktivist Fela Kuti’yle çalışmaya başlamasıyla bu ilgi, yaşamının tamamını kapladı. Üstelik yeni bir tutku daha edinmişti: Atlar. Böylece savaş trampetlerinin ve Afrika davullarının yanına bir de dörtnala koşan atlar eklendi.

    1980 sonrası Ginger Baker için Afrika, İtalya, doğa, atlar, uyuşturucudan temizlenme çabası ve kısa süreli müzik çalışmalarıyla geçti. Bu çalışmalardan en önemlisi, Charlie Haden ve Bill Frisell ile kurduğu Ginger Baker Trio oldu. Grup 1994 ve 1996’da iki albüm yayınladı. 2005’te Cream bir dizi konser için tekrar buluştu. Baker, giderek bozulan sağlığı ve dinmeyen öfkesiyle hayatının son yıllarını Nijerya’daki evinde geçirdi.

    Rock müziğini değiştiren isimlerden biriydi. Ancak tümüyle bu müzikle anılmaktan rahatsız olurdu. Şimdi artık bu dehadan ve delilikten geriye olağanüstü kayıtlar kaldı. Ginger Baker’ın yeteneğini biraz olsun anlayabilmek için büyük caz davulcuları Elvin Jones, Art Blakey, Phil Seamen, Max Roach ve Tony Williams ile gerçekleştirdikleri “davul savaşları”ndan birini dinlemek/izlemek yeterli.