Genco Erkal’la lise yıllarında başlayan tiyatro sevgisinden, toz almaktan dekor kurmaya tiyatronun her aşamasıyla kurduğu sıradışı ilişkiden ve 60 yıl boyunca bir nebze olsun azalmayan sahne tutkusundan konuştuk. Kariyerinin kilit noktalarından seçtiğimiz fotoğraflar, Türk tiyatrosunun en önemli oyuncularıyla birlikte bir dönemin siyasi ve kültürel atmosferiyle ilgili de ipuçları barındırıyor.
60 sene önce oyunculuk maceranız başladığı zaman, bugün geldiğiniz yere dair planlarınız var mıydı? Çok kısıtlı bir çevrenin tiyatroyla ilgilendiği bir dönemde nasıl başladınız, nasıl kendinizi geliştirdiniz? Ben çocukluğumda hissettim bu çağrıyı. Okul öncesinde bile böyle bir yatkınlık vardı içimde. Çok içine kapanık bir insandım. İnsanlarla kendim olarak değil de ancak bir başkasını oynayarak rahat ilişki kurabiliyordum. Tiyatrocu olmamın kökeninde bu var. Sonradan çok değişti tabii. Başlarken beğenilme arzusu, başarılı olmak, birilerinin beni takdir etmesi esastı. Sonradan tiyatronun tarihini, büyük yazarları öğrendim. Zaman içinde giderek yaptığım işi sanat haline getiren incelikler çıktı ortaya. Sonra da politik bilinç geldi. Toplum içinde bir görevim, bir işlevim, bir sorumluluğum olduğunu fark etmemle birlikte hep politik bir tiyatro yapmayı tercih ettim.
Joan Baez Hatırası
Genco Erkal, bugünkü Cemil Topuzlu, eski adıyla Açık Hava Tiyatrosu’nun merdivenlerinde… Ünlü şarkıcı Joan Baez’in 1993’te İstanbul’da vereceği bir konserin provası esnasında çekilen bu fotoğraf, Baez’in Amerikalı asistanı Martha Henderson’un objektifinden.
O dönemde, 50-60 sene öncesinde, tiyatroya kafa yoran insanların dünyayla ilişkileri genel olarak epey sınırlı bir çerçevede kalmış. Sizin formasyonunuzdan gelip de bu yola girmiş insan sayısı çok az. Robert Kolej’de aldığınız eğitimin etkisi ne oldu? Aslında özellikle Galatasaray Lisesi ve Robert Kolej’den çıkmış insanlar vardı. Tercümelerin çok kısıtlı olduğu, hele kuramsal metinlerin hiçbir şekilde çevrilmediği bir dönemde bu okullarda çok iyi yetişmiş, tiyatroyu özgün dilinden okuyabilen insanlar olmuş. Doğrusu, bu iki büyük lisenin içinde biz de ayrık otu gibi, küçük gettolar halinde yaşıyorduk. İki okulda da entelektüel ve sanatsal küçük zümreler oluşmuştu, fakat küçük olmalarına rağmen çok etkiliydi bu gruplar. Edebiyat matineleri düzenler; Cemal Süreya’ları, Attila İlhan’ları davet eder, onlara şiir okuturduk. Dergi çıkarır, yazılar yazar, resimler yapar ve tabii ki oyunlar sahnelerdik. Robert Kolej’de Bülent Ecevit bile sahneye çıkmış. Cevat Çapan, Engin Cezzar, Şirin Devrim, Tunç Yalman, sonradan Göksel Kortay, Nevra Serezli… Galatasaray Lisesi’nde de Atila Alpöge, Ergun Köknar, Çetin İpekkaya, Erol Günaydın, Ege Ernart ilk aklıma gelen isimler.
Nasıl buradan bugünkü halimize geldik? Nerede bir kopukluk yaşandı ki bu gelenek bugüne daha da zenginleşerek ulaşmadı, hatta tam tersi oldu? Her zaman azınlıktı bu insanlar. Bugün de bu işlerle uğraşan, canını sanatına vermeye hazır insanlar var. Ama bugün işler daha zor. Gençler bizim o zaman sahip olduğumuz mecraları bulamıyorlar. Medyanın gücü muazzam. O zaman televizyon yoktu. Tiyatro baştacı edilen, ağırlığı olan tek sanatsal aktiviteydi. Şimdiyse kıyıda köşede kaldı. Ya 50-100 kişilik küçük salonlarda yapılıyor ya da Zorlu Center gibi devasa merkezlerde, büyük televizyon yıldızlarının başını çektiği süper prodüksiyonlar sahneleniyor. Bunların tiyatro olup olmadığı tartışılır tabii.. Ben küçük topluluklardan ümitliyim. Şu anda daha emekleme sürecindeler ve az sayıda seyirciye seslenebiliyorlar. Ama böyle bir avangard Paris’te de New York’ta da var. Yine yurtdışında da, meşhur tiyatro sokaklarında bazıları ambalaj olsa da büyük prodüksiyonlar görüyoruz. Bunlar yıllardır ayakta. Fakat biz ne yazık ki kendi tiyatrolarımızı korumayı başaramadık. Bir kısmı yandı. Halbuki yananların ardından aslına sadık bir şekilde daha iyileri yapılabilirdi.
Ben de bunu soracaktım, siz 60 senedir yanmamayı nasıl başardınız?
Çok seviyorum sanırım. Ne oluyor bilmiyorum. Oyun olmayan günlerde boşluğa düştüğümü hissediyorum. Sanki gerçek hayat sahnedeyken başlıyor, ancak orada yaşadığımı hissediyorum. Bütün öfkelerimle, hayal kırıklıklarımla, hüsranlarımla sahneye çıkıyorum. Ve kendim kadar aynı hisleri Nazım da Brecht de yaşıyor mu, bunu anlamaya ve yansıtmaya çalışıyorum. Tiyatro benim için bir bütün. Dekoruyla da uğraşıyorum, ışığıyla da, toz da alıyorum. Ben bu koca bütünün hem küçük bir parçasıyım hem de aynı zamanda merkeziyim… Emeğimin karşılığını da fazlasıyla aldığımı hissediyorum. Bu nedir diye sorarsanız, alkıştan başka bir şey değil.
Kent Oyuncuları ve Muhsin Ertuğrul Yıldız Kenter, Muhsin Ertuğrul, Müşfik Kenter, Genco Erkal, Şükran Güngör (üst sıra, soldan sağa), Kamuran Yücel, dekor tasarımlarını yapan Ergun Köknar ve ışıklardan sorumlu İbrahim Turgut (alt sıra, soldan sağa) Evdeki Yabancı oyununun genel provasından sonra… Site Tiyatrosu, 1960.
Dostlar Tiyatrosu’nun Kurucu Kadrosu Adı Genco Erkal’la Özdeşleşen Dostlar Tiyatrosu’nun 1969’daki ilk kadrosunda, Şevket Altuğ, Halit Akçatepe, Genco Erkal (üstte, soldan sağa), Arif Erkin, Bilge Şen ve Mehmet Akan (altta, soldan sağa) var. Bunlardan Şevket Altuğ, Arif Erkin, Genco Erkal ve Mehmet Akan tiyatronun kurucu ortaklarındandı.
HA-ME-KA-HA-HA-PE Dostlar Tiyatrosu’nun ilk oyunu Ha-Me-Ka-Ha-Ha-Pe’nin (Haysiyetli Milli Kalkınma ve Hak Hukuk Partisi) prömiyeri, 15 Ekim 1969 akşamı Yapılmıştı. Oyuncular arasında (soldan sağa) Şevket Altuğ, Genco Erkal, Arif Erkin, Halit Akçatepe, Mehmet Akan ve (önde) Bilge Şen Var.
Aslan Asker Şvayk
Aslan Asker Şvayk’ın Arena Tiyatrosu’nda oynanan ilk versiyonunda Genco Erkal, Şvayk rolüyle ilk ödülünü aldı.
Bir Delinin Hatıra Defteri üGenco Erkal’ın dört farklı yorumunda rol aldığı Bir Delinin Hatıra Defteri oyununun 1965’te Ankara Sanat Tiyatrosu’nda sahnelenen ilk versiyonundan bir kare.
Rosenbergler Ölmemeli ve Aziznâme Dostlar Tiyatrosu’nun ilk sezon programında (1969-70) yer alan Rosenbergler Ölmemeli’de (soldan sağa) avukat rolünde Şevket Altuğ, Julius Rosenberg rolünde Genco Erkal, yargıç rolünde Arif Erkin, savcı rolünde Mehmet Akan ve Ethel Rosenberg rolünde Ayla Algan oynuyordu. McCarthy döneminde haksız yere hapse atılan bir karı-kocanın hikayesini anlatan oyunun arka planında yaşanan cadı avını anlatmak için hazırlanan belgesel de ilk defa projeksiyon kullanılarak sahneye yansıtılmış (üstte). 1973’te ilk defa sahneye koyulan Aziznâme’de (soldan sağa) Mehmet Akan, Genco Erkal, Macit Koper Ve Cevza Şıpal oynuyordu. Fotoğraf, Ozan Sağdıç’ın objektifinden (altta).
İkili Oyun Bilgesu Erenus’un yazdığı, Macit Koper’in yönettiği İkili Oyun’da, Genco Erkal ve Meral Çetinkaya birlikte rol almışlardı. Küçük Sahne’de sahnelenen oyunun tarihi 1977. Fotoğrafı çeken ise Ersin Alok.
At Genco Erkal, Ali Özgentürk’ün Yönettiği 1981 yapımı At filminde, oğlu Ferhat’ı (Harun Yeşilyurt) okutmak için köydeki evini ipotek ettirip İstanbul’a gelen Hüseyin rolünde.
Ben Bertolt Brecht
Bertolt Brecht’in şiir, şarkı ve öykülerinden uyarlanan Ben Bertolt Brecht’te Genco Erkal, Zeliha Berksoy ile beraber. 1986-87 sezonunda sahnelenen müzikli kabareyi uyarlayan ve yöneten de Genco Erkal’dı.
Joan Baez’le Nâzım Hikmet için 1992’de Nâzım Hikmet’in 90. doğum yılı etkinliklerinde sahnede sürpriz bir isim vardı. Ünlü şarkıcı Joan Baez, Genco Erkal’la birlikte sahneye çıkmış, Nâzım Hikmet’in şiirlerınden uyarlanan “Yiğidim Aslanım” ve “Hiroşimalı Kız” şarkılarını söylemişti. Baez bu konser için ücret istememiş, masraflarını da kendi cebinden karşılayarak “Bugün benim de doğumgünüm, kendime hediye olarak geldim” demişti.
Galileo Galilei 1983 yapımı, Bertolt Brecht imzalı Galileo Galilei, 80 Darbesi sonrasının baskıcı ortamında “Kahramanlara ihtiyaç duyan ülkelere yazıklar olsun” diye bitiyordu. Oyunda (soldan sağa) Avni Yalçın, Genco Erkal, Güler Ökten, Mehmet Esen ve Ali Sürmeli rol alıyordu.
Can
Can Yücel’in Datça’daki yaşamını anlatan Can adlı oyunda Genco Erkal, hem oyuncu hem yönetmen hem de uyarlayan koltuğundaydı. 1999’da sahnelenen oyunun dekorlarını da Can Yücel’ın kızı Su Yücel tasarlamıştı.
Simyacı Paulo Coelho’nun ünlü romanından uyarlanan Simyacı’da Genco Erkal, Tülay Günal ve Emre Kınay’la birlikte. 1996’da Mehmet Ulusoy tarafından sahneye koyulan oyun, Afife Jale En İyi Dekor Ödülü’nü de kazandı.
Merhaba Genco Erkal’ın 60. Sanat yılı için uyarladığı, yönettiği ve aynı zamanda tek başına rol aldığı Merhaba, Aziz Nesin, Bertolt Brecht, Can Yücel, Nâzım Hikmet ve William Shakespeare alıntılarıyla süslenmiş müzikli bir gösteri. Oyunun müzikleri de Fazıl Say, Kurt Weill, Yiğit Özatalay, Arif Erkin ve Selim Atakan’a ait.
Marx’ın DönüşüHoward Zinn’in kaleme aldığı Marx’ın Dönüşü, Marx’ın günümüze yaptığı kısa bir ziyaretin ardından 19. Yüzyılda getirdiği kapitalizm eleştirisinin halen geçerli olduğunu görmesi üzerineydi… Genco Erkal, bu tek kişilik eğlenceli oyunu 2009’da oynamaya başlamıştı.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 10 Kasım 1938’deki vefatından sonra, 16 Kasım’da Dolmabahçe Sarayı’nın muayede salonuna yerleştirilen katafalka kondu. Saygı geçişlerinin ardından 19 Kasım’da bayrağa sarılı tabutu, Sarayburnu’ndan Yavuz zırhlısına nakledildi. Cenaze kortejinin geçtiği güzergahta, daha önce tarihte görülmemiş bir kalabalık vardı. Halk Eminönü’nde, Yeni Cami’nin kubbelerine tırmanmıştı. Atatürk’ün naaşı önce Zafer torpidobotuna, oradan Yavuz zırhlısına taşınmış; İzmit’ten sonra trenle Ankara’ya götürülerek Etnografya Müzesi’ndeki geçici istirahatgahına yerleştirilmişti.
Kuzey Suriye’deki benzersiz tarihî eserler, daha önce DAEŞ, sonrasında PKK/PYD terör örgütleri tarafından imha edilmiş veya örgütlere gelir sağlamak amacıyla yağmalanarak Batılı ülkelerde pazarlanmıştı.
ŞEVKET DÖNMEZ
Suriye, Öntarih Dönemi’nden (MÖ 10 bin) Osmanlı dönemi sonuna uzanan çok zengin bir kültürel mirasa sahiptir. En uzun sınırı Türkiye ile olan (911 km) Suriye’nin kuzeyi, anıtsal boyutlardaki höyüklerle doludur. Tüm bölge aynı zamanda Önasya’nın en verimli coğrafi parçası olan Bereketli Hilal’in içinde yer alır. Suriye’de içsavaşın başladığı 2011’den DAEŞ’in coğrafyadan silindiği 2017’ye kadar arkeolojik değerler ile kültürel mirasın neredeyse tamamı sözkonusu terör örgütü tarafından acımasızca tahrip edilmiştir. Özellikle kuzey bölgelerdeki eski yerleşimler ve arkeolojik anıtlarda iş makineleriyle kazı yapma ve patlatma gibi her türlü yıkım gerçekleştirilmiştir.
PYD/YPG/PKK terör örgütü de DAEŞ benzeri bir strateji ile höyükler ve antik yerleşimleri hedef almıştır. Buralarda eski eser bulmak için yaptıkları ya da organize ettikleri yağma kazıları ile yerleşmeleri yoketme sınırına getirdikleri izlenmektedir. Bu faaliyetler sonucunda topladıkları arkeolojik eserleri Batı antika piyasasına pazarladıkları da bilinmektedir.
Suriye’nin kuzeybatısındaki coğrafyada yer alan Ain Dara yerleşmesi ile Hilvaniye, Cerablus Tahtani ve Tel Amarna gibi önemli höyükler Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarında koruma altına alınmıştı. Cerablus ile olan sınırımızın sıfır noktasında yer alan ünlü Karkamış’ta kazılar yapan Türk-İtalyan arkeoloji ekibi, Dış Kent’in Cerablus tarafındaki sınırlarını modern haritalama yöntemleriyle belirlemiştir. Bu örnek çalışma, Türkiye’nin bölgedeki arkeolojik değerlere ve kültürel mirasa verdiği öneme işaret etmektedir.
Fırat’ın doğusunda gerçekleştirilmekte olan Barış Pınarı Harekâtı alanında da terör örgütleri tarafından yağmalandığı için yokolma riskiyle karşı karşıya olan çok önemli höyükler bulunmaktadır. En tanınmışları Arslantaş (Hadatu), Tel Ahmar (Til Barsip) ve Tel Halaf’tır (Guzana).
Resul Ayn’ın 3 km batısındaki Tel Halaf, Suriye içsavaşı başlamadan önce bilimsel kazıların yapıldığı bir merkezdi. Son 10 yıldır ise yağma amaçlı kaçak kazılara maruz kaldı.
Ayn el-Arab’ın 9 km güneybatısında yer alan Arslantaş, çok önemli bir Geç Hitit, Arami ve Assur merkezidir. Tel Ahmar’da da Arami ve Assur dönemlerine ait çok önemli arkeolojik değerler açığa çıkartılmıştır. Resul Ayn’ın 3 km batısındaki Tel Halaf , Arami Dönemi anıtsal saray ve tapınakları ile tanınmaktadır.
Terör örgütlerinin maddi kaynak oluşturma amacıyla sürdürdükleri eski eser bulma-satma politikaları, kalıcı arkeolojik değerlerin geri dönüşsüz biçimde tahrip edilmesi ile sonuçlanmıştır. Bölgenin terör unsurlarından tümüyle temizlenmesinden sonra hazırlanacak kültürel miras durum raporu çerçevesinde bir rehabilitasyon süreci başlatılması çok faydalı olacaktır.
Prof. Dr. Şevket Dönmez 47. sayımızda (Nisan 2018) konuyla ilgili detaylı bir yazı kaleme almıştı.
Kuzey Suriye’deki benzersiz tarihî eserler, daha önce DAEŞ, sonrasında PKK/PYD terör örgütleri tarafından imha edilmiş veya örgütlere gelir sağlamak amacıyla yağmalanarak Batılı ülkelerde pazarlanmıştı.
Suriye, Ön tarih Dönemi’n-den (MÖ 10 bin) Osmanlı dönemi sonuna uzanan çok zengin bir kültürel mirasa sahiptir. En uzun sınırı Türkiye ile olan (911 km) Suriye’nin kuzeyi, anıtsal boyutlardaki höyüklerle doludur. Tüm bölge aynı zamanda Önasya’nın en verimli coğrafi parçası olan Bereketli Hilal’in içinde yer alır. Suriye’de iç savaşın başladığı 2011’den DAEŞ’in coğrafyadan silindiği 2017’ye kadar arkeolojik değerler ile kültürel mirasın neredeyse tamamı söz konusu terör örgütü tarafından acımasızca tahrip edilmiştir. Özellikle kuzey bölgelerdeki eski yerleşimler ve arkeolojik anıtlarda iş makineleriyle kazı yapma ve patlatma gibi her türlü yıkım gerçekleştirilmiştir.
PYD/YPG/PKK terör örgütü de DAEŞ benzeri bir strateji ile höyükler ve antik yerleşimleri hedef almıştır. Buralarda eski eser bulmak için yaptıkları ya da organize ettikleri yağma kazıları ile yerleşmeleri yok etme sınırına getirdikleri izlenmektedir. Bu faaliyetler sonucunda topladıkları arkeolojik eserleri Batı antika piyasasına pazarladıkları da bilinmektedir.
Resul Ayn’ın 3 km batısındaki Tel Halaf, Suriye içsavaşı başlamadan önce bilimsel kazıların yapıldığı bir merkezdi. Son 10 yıldır ise yağma amaçlı kaçak kazılara maruz kaldı.
Suriye’nin kuzeybatısındaki coğrafyada yer alan Ain Dara yerleşmesi ile Hilvaniye, Cerablus Tahtani ve Tel Amarna gibi önemli höyükler Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarında koruma altına alınmıştı. Cerablus ile olan sınırımızın sıfır noktasında yer alan ünlü Karkamış’ta kazılar yapan Türk-İtalyan arkeoloji ekibi, Dış Kent’in Cerablus tarafındaki sınırlarını modern haritalama yöntemleriyle belirlemiştir. Bu örnek çalışma, Türkiye’nin bölgedeki arkeolojik değerlere ve kültürel mirasa verdiği öneme işaret etmektedir.
Fırat’ın doğusunda gerçekleştirilmekte olan Barış Pınarı Harekâtı alanında da terör örgütleri tarafından yağmalandığı için yokolma riskiyle karşı karşıya olan çok önemli höyükler bulunmaktadır. En tanınmışları Arslantaş (Hadatu), Tel Ahmar (Til Barsip) ve Tel Halaf’tır (Guzana).
Ayn el-Arab’ın 9 km güneybatısında yer alan Arslantaş, çok önemli bir Geç Hitit, Arami ve Assur merkezidir. Tel Ahmar’da da Arami ve Assur dönemlerine ait çok önemli arkeolojik değerler açığa çıkartılmıştır. Resul Ayn’ın 3 km batısındaki Tel Halaf , Arami Dönemi anıtsal saray ve tapınakları ile tanınmaktadır.
Terör örgütlerinin maddi kaynak oluşturma amacıyla sürdürdükleri eski eser bulma-satma politikaları, kalıcı arkeolojik değerlerin geri dönüşsüz biçimde tahrip edilmesi ile sonuçlanmıştır. Bölgenin terör unsurlarından tümüyle temizlenmesinden sonra hazırlanacak kültürel miras durum raporu çerçevesinde bir rehabilitasyon süreci başlatılması çok faydalı olacaktır.
1785-86’da Sultan 1. Abdülhamid, Erzurum civarında bir kişinin zehirlenerek öldürülmesini ister. Dönemin valisi Battal Hüseyin Paşa’ya İstanbul’dan bir zehir gönderilir. Paşa etkisini ölçmek için onu önce “sıradan bir suçlu” üzerinde dener. Adam ölmez. Zehir eskimiştir. Hüseyin Paşa, durumu İstanbul’a bir mektupla bildirir. Yazışma Sadrazam’ın mektuba eklediği sürpriz derkenar ve 1. Abdülhamid’in elyazısı notuyla daha da ilginç bir hal alır…
Sultan 1. Abdülhamid, babası 3. Ahmed tahttan indirildiğinde beş yaşındaydı. Babası ve kardeşleriyle birlikte kapatıldıkları Şimşirlik’te tam 44 yıl geçirdikten sonra ağabeyi 3. Mustafa’nın ölümüyle 1774’de padişah oldu. 1768’de başlayan ve devleti müthiş bir yıkımın eşiğine getiren Osmanlı-Rus Savaşı’nı 1774’de bitiren Küçük Kaynarca Antlaşmasını kabul etmek zorunda kaldı. Osmanlı Ortodoksları üzerindeki Rus nüfuzunu, Kırım’ın bağımsızlığını tanıyan bu antlaşmadan sonra tüm gücünü Rusları yenerek Kırım’ı geri almaya harcadı.
13 yıl boyunca hayalini kurduğu intikamını almak için 1787’de Rusya’ya savaş ilan ettiğinde, Rusların müttefiki olan Avusturya da savaşa girdi ve Osmanlı kuvvetleri tüm cephelerde bozguna uğradı. 1789’da ölen 1. Abdülhamid’in yerine gelen 3. Selim zamanında, 1792’de Yaş Antlaşması’yla biten savaşın tahribatı 1774’dekinden de büyük oldu.
Devletinin selametini cidden düşünen bir padişahın, yerine göre çok acımasız görülebilecek bir şekilde vezirlerini, devlet adamlarını idama, sürgüne gönderebilmesi şaşırtıcıdır ama, bunlar devrin şartlarında her monarşide görülen sıradan uygulamalardı. 1. Abdülhamid’in, Kırım’ın Osmanlıların elinden çıkıp Rusya toprağı olmasından sorumlu tuttuğu Kırım Hanı Şahin Giray’ın öldürülmesi için emir üstüne emir gönderip ısrarcı olması da bu bağlamdadır. (Kırım’ın ardından döktüğü gözyaşlarını dile getirdiği hatt-ı hümâyûn için bkz. #tarih, sayı: 59) Yine de özünde merhametli, ailesine, çocuklarına şefkatli baba kişiliği ile öne çıkan bir padişahın, kurtulmak istediği birinin zehirle öldürülmesini istemesi insanı oldukça şaşırtıyor. Taksim Atatürk Kitaplığı’nda bulduğumuz bir belge, 1. Abdülhamid’in hiç de aşina olmadığımız bu yönünü ortaya koyması açısından ilginçtir.
Sultan 1. Abdülhamid 1725-1789 (Saltanatı 1773-1789).
18. yüzyılda Samsun, Trabzon, Erzurum civarının etkili ailelerinden Caniklizadeler’den olan Battal Hüseyin Paşa’nın, Erzurum valisi iken İstanbul’daki Sadaret kethüdasına gönderdiği tarihsiz bir kaime, bizlere devletin/padişahın ortadan kaldırmak istediği birinin zehirle öldürülmesine dair bilgiler veriyor. Battal Hüseyin Paşa 2 Temmuz 1785’den Eylül 1786’ya kadar Erzurum valiliği yaptığına göre, belge bu tarihler arasına ait olmalıdır. 25 Ocak 1786’ya kadar Hazinedar Şahin Ali Paşa, ondan sonra Koca Yusuf Paşa sadaret makamındadır. Aynı tarihlerde Ahmed Nazif, Hacı Abdi, Süleyman ve Hayri Efendiler birbiri ardına sadaret kethüdalığı (içişleri bakanlığı) makamında bulunmuşlardır. Elimizdeki belge bu kethüda efendilerden birinin Erzurum Valisi Battal Paşa’ya yazdığı, Erzurum civarında öldürülmesi gereken bir kişi için gönderilen zehirle ilgili mahrem mektubun cevabıdır.
Suikastta kullanılacak zehir İstanbul’dan mühürlü bir zarf içerisinde gönderilmiştir. Mühürlü zarftan, kağıt zarf anlaşılmamalı. Fincan zarfı denilince fincanı çevreleyen kabın akla gelmesi gibi, zehir şişesi de şişeyi çevreleyen mühürlü bir kap içinde gönderilmiştir.
Battal Paşa’nın mektup emrine göre hareket ettiği anlaşılıyor. Emir, padişahın bildiği birinin öldürülmesidir. Kendi aralarında “ma‘lûm-ı şahane olan maslahat” şeklinde zikrediliyor ancak mektupta zehirlenecek kişinin kimliğine dair en ufak bir karine bulunmuyor. Kethüdanın belirttiğine göre gönderilen zehir Topkapı Sarayı Hazine Dairesi’nden çıkarılmıştır. Çok eski bir tarihe ait olduğundan etkisini kaybetme ihtimali mevcuttur. Zehiri İstanbul’da “denenmeden” Erzurum’a gönderdiklerinden, bunun öncelikle ölüm cezasını hak etmiş birine içirilip tecrübe edilmesi isteniliyor! Kethüda iki-üç damla ile denenmesini istemiş. Battal Paşa işi abartarak bir fincana sekiz-on damla kadar damlatıp bir suçluya içirdiklerini ancak asla tesirinin olmadığını, adamın hiç farkına varmayıp içti mi içmedi mi haberinin bile olmadığını söylüyor. Bu durumun sadrazama bildirilmesini, onayı olursa denenmiş ve etkili bir diğer zehrin gönderilmesini talep ediyor!
Osmanlı usulünde aynı kâğıt üzerinde resmî işlemler yürütülüp sonuçlandırıldığı gibi, mektup, kaime gibi hariçten gelen kağıtlar da okunduktan sonra aynı kağıt üzerinde yazışma sürdürülürdü. Battal Hüseyin Paşa’nın kethüdaya gönderdiği mektup da bu âdete uygundur. Bizzat sadrazamın Âmedî Kalem’inde hazırlanan derkenârı ile padişah 1. Abdülhamid’e sunulur. Sadrazam, Battal Paşa’nın yazdığını kısaca özetledikten sonra yeni bir bilgi verir. Kendileri de zehri İstanbul’da bir mücrim üzerinde denemişler ancak asla etkisi olmamış! 1. Abdülhamid bunun üzerine mektup ve derkenarın üzerine kendi eliyle cevabını yazmıştır.
Aslında mektubun en ilginç kısımları buralarıdır. Zira zehrin kaynağı padişahın kalemiyle açıklanıyor. Meğer 1785-86’da Erzurum’a adam öldürmesi için yollanan zehir, Yavuz Sultan Selim’in 1517’de Mısır’ı fethettiği zaman Kansu Gavri’nin hazinesinde bulunarak İstanbul’a getirilen bir zehirmiş! O şişe gibi birkaç tane daha olması gerekiyormuş. O zamandan beri saray hazinesindeyken 1. Abdülhamid’in ağabeyi 3. Mustafa zamanında hazineden alınıp “kapu tarafına” getirilmiş sonra yine hazineye kaldırılmış (bu yıllarda sarayda zehir kullanımı yaygınlaşmış olmalı).
3. Osman zamanında şehzade olan 3. Mustafa’nın ağabeyi Şehzade Mehmed’in ölümü de zehirden olmuştur. Sarayda birçok kapı olmakla birlikte bir tabir olarak Topkapı Sarayı’nda Babüssaade Ağalarının bulunduğu koğuşların, dehlizlerin bulunduğu yere “Kapu tarafı” denildiği olurdu ve burası idam edilecek vezirlerin, paşaların getirildiği yerdi. Belki de 3. Mustafa idamını emrettiği biri için zehri hazineden aldırıp oraya getirtmişti ve işi bitince de iade etti. Tabii 1. Abdülhamid zehrin bozuk olduğunu anlamış ama şüphelerini de gizlemiyor. Zehir mi kimyasal bir madde mi olduğundan pek emin değil. Öldürülmesini istediği kişiden bir an evvel kurtulmak istiyor. Elmas tozundan daha etkili bir zehir olmadığını duymuş; sadrazamın bu konudaki fikrini bildirmesini isteyerek yazısını noktalıyor.
Belgenin asıl bulunması gereken yer olan Osmanlı Arşivi veya Topkapı Sarayı Arşivi’nde değil de Taksim Atatürk Kitaplığı’nda “satın alınan evrak” arasında bulunması, padişahın da elyazısını içeren bu belgenin o zamanlar bir şekilde saray dışına çıkmış olabileceğini gösteriyor. Devam eden yazışmaları da mevcut olmadığından, öldürülmesi istenilen kişinin kimliğini veya daha sonra öldürülüp öldürülemediğini de şimdilik bilmiyoruz.
Eski çağlardan itibaren rakiplerini ortadan kaldırmak isteyen hükümdarların, devlet adamlarının en çok başvurduğu ölüm aracı zehirdi. Ortaçağ’da gelişen kimya teknolojisiyle, ölümden sonra bazı zehirlerin insan vücudundaki etkisinin gözle görülememesi sağlanmıştı. Bundan dolayı cinayete, suikasta niyetlenenler en elverişli araç olarak zehri tercih ediyorlardı. Eğer zehrin etkisiyle kararan, çürüyen bedenler olursa üstünkörü muayeneyle normal ölüm olarak duyuruluyor, kavgaların uzamasının önü alınıyordu. O zamanlar cinayet kurbanlarının zehirle öldürüldüklerinin araştırılıp ispat edilmesi oldukça zordu. Bu şekilde nice zehirli suikastlar tarihe geçmiştir.
Hz. Muhammed’in yiyeceğine de zehir katılmıştı. Fatih Sultan Mehmed’in ordu ile seferde olduğu sırada Gebze’de sonradan Hünkâr Çayırı adı verilecek mevkide vakitsiz ölümünün sebebi hâlâ tartışılıyor. Aşıkpaşazâde’nin kaydına göre zehirlenerek öldürüldüğü bilgisini Babinger’in değerlendirmeleri de desteklemektedir. Venediklilerle yaptığı anlaşma uyarınca Fatih’i zehirlediği iddia edilen hekim Yakup Paşa oracıkta yeniçeriler tarafından katledilmiştir. 1. Ahmed’in sadrazamlarından Lala Mehmed Paşa’nın, ölümünden sonra yerine geçen rakibi Derviş Mehmed Paşa tarafından zehirletilerek öldürüldüğü, bizzat Şeyhülislam Sunullah Efendi tarafından iddia edilmiştir.
Antik dönemlerden beri Avrupa’nın zehir kültürü o kadar gelişmişti ki zehirlenmek korkusu insanları derinden sarsmıştı. Roma İmparatoru Nero’nun, iki Papa çıkaran Borgia ailesinin zehirli suikastları başlı başına birer külliyat oluşturacak düzeydedir. Sonu gelmeyen, zehir yoluyla rakipleri bertaraf etme kültüründen günümüzde de zarar görenler oluyor. Mesela Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yuşçenko adaylığı sırasında dioksin maddesiyle zehirlense de ölmedi ve devlet başkanı seçildi.
Osmanlıların da bu kültürden oldukça hissedar oldukları anlaşılıyor. Yavuz Sultan Selim’in Kansu Gavri’nin hazinesinden şişelerle getirip Topkapı Sarayı hazinesine koyduğu zehirler de kimbilir ne canlara malolmuştur.
İLK KEZ YAYIMLANAN BELGE
1. Abdülhamid: Bu etkili bir zehir midir? Bence en iyisi elmas tozu
Erzurum valiliği ile İstanbul’daki Sadaret ve padişah arasındaki yazışmalar, ortadan kaldırılması istenen kişi için kullanılacak zehirin özelliklerini ve zehirleme tekniklerini içeriyor. Yazılış sırasına göre…
Erzurum Valisi Battal Hüseyin Paşa’nın kâimesi:
Benim mürüvvetkârâ pederim sultanım hazretleri
Bundan akdem kendi kalem-i mürüvvet-rakamınız ile tahrîr ve mektûmen tesyîr olunan kâ’ime-i mürüvvetinizde irsâli işaret olan zehir memhûren vâsıl olup “Hazine-i Hümâyûn’da çokdan kalmışdır belki tesirine fütûr gelmek ihtimali vardır deyu işaret buyurulduğuna mebnî bu tarafda tecrübe olunmadı siz ol tarafda katle sezâ birisine içirüp tecrübe idesiz” deyu tahrîr olunmuş idi. Kâ’ime-i mezkûrelerinde mikdârı iki üç damla olmak üzere kayd u tasrîh buyurulmuş iken bu tarafda bir fincana sekiz on damlaya değin damladup bir mücrime içirildi. Zerre[tün] mâ eser-i te’sîri olmayup içdi mi içmedi mi hiçbir haberi dahi olmadı. Hâsılı zehr-i mezbûrun asla te’sîri kalmamağla münâsip ise keyfiyeti bi-tarîkı′l-ihfâ’ devletlü veliyyü′n-ni‘âm efendimize arz u takdîm birle bundan akdem ifâde olunan mülâhaza-i ma‘lûmeye mebnî muvâfık-ı re’y-i âlîleri olur ise mücerreb ve mü’essir olan âhar zehir ahz u irsâle müsâra‘at buyurmaları me’mûl-i muhlisânemdir.
[Mühür: Abduhu es-Seyyid Battal Hüseyin]
Kırmızıyla (surhla) yazılı sadrazamın derkenarı:
Erzurum Valisi Battal Hüseyin Paşa kullarının kethüdâ bey çâkerlerine gönderdiği kâ’imedir. Mukaddemâ Hazine-i Hümâyûn’larında sem olmak üzere mahfûz olan şişeden bir mikdârı bir tarafa vaz‘ ve memhûren ve mektûmen taraf-ı müşârunileyhe irsâl ve ol tarafda evvel emirde vâcibü′l-katl olan bir mücrime içirüp tecrübe etmek ve ba‘dehu ma‘lûm-ı şâhâneleri olan maslahatda i‘mâl olunmak üzere tahrîr ve tenbîh olunmuş idi. El-hâletü hâzihi müşârunileyh tecrübe etmekle kat‘an te’sîri olmadığını tahrîr eder. Fî nefsi’l-emr bu tarafda dahi mahbûslardan izâleye şâyeste birine içirdildükde zinhâr te’sîr etmediği ma‘lûm-ı hüsrevâneleri buyuruldukda emr u fermân men lehü’l-emr hazretlerinindir.
Üstte sağda ve devamı kenarda 1. Abdülhamid’in elyazısı:
Bu şişe gibi mevcûd-ı hazine birkaç daha olmak gerekdir. Gavri’nin hazinesinden Fatih-i Mısır Sultan Selim Han merhûm getürmüş. Daha mücerreb olup olmadığı mechûl. Birâderim merhûm kapu tarafına aldırmış. Yine getürdüp hazineye vaz‘ eylemiş. Fi′l-vâkî‘ sem midir kimya misillü bir şey midir bilinmez. Belki bozulmuşdur. Elmas tozundan a‘lâ sem olmaz derler. Ne dersiz, yine bildiresin.
Ekim sonu itibarıyla 800 milyon dolar gişe hasılatı elde eden ve Batman yerine düşmanı Joker karakterini başrole taşıyan film büyük beğeni/tepki yarattı. İlk defa Joker’in geçmişine uzanan ve bugünün değerlerini tartışmaya açan süper bir prodüksiyon. Başrolde ise Oscar’a yürüyen bir Joaquin Phoenix var.
Yönetmen: Todd Phillips Senaryo: Todd Phillips, Scott Silver Arthur Fleck (Joker): Joaquin Phoenix Murray Franklin: Robert De Niro Sophie Dumond: Zazie Beetz Penny Fleck: Frances Conroy Thomas Wayne: Brett Cullen Müzik: Hildur Gudnadöttir Sinematografi: Lawrence Sher Montaj: Jeff Groth Prodüksiyon Tasarımı: Mark Friedberg
Gotham şehri, 1981. Temizlik işçileri grevde, sokaklar çöp içinde, haberler dehşet saçan süper sıçanlardan bahsediyor; karanlık, dökülen, depresif şehre kaos hakim. Bu kaosun içinde varlığını sürdürmeye çalışan bir insanla, Arthur Fleck’le aynanın karşısında, gözünde bir damla yaşla gülümsemeye çalışarak palyaço makyajını yaparken tanışıyoruz.
Geçimini sağlamak için mağaza reklamı olarak ya da çocuk hastanelerinde palyaçoluk yapan biri. Aklı tam yerinde olmayan yaşlı annesiyle sefil bir apartman dairesinde yaşıyor. En büyük hayali ünlü bir stand-up komedyeni olmak olmak. Akıl hastanesinde yatmış, yedi ayrı ilaç kullanan, istemsizce gülme gibi bir tür “tourrette sendromu”ndan muzdarip bir zavallı, bir hiçkimse, yalnız bir ucube…
Metropollerin sıradan kaybedenlerinden biri gibi görünen Arthur, başına gelen bir dizi talihsizlik sonucu adım adım daha da kötüleşiyor. Bir grup sokak çocuğu onu dövüp elindeki reklamını yaptığı dükkanın levhasını çalıyor; terapiye gittiği sosyal hizmetler bölümü bütçe kesintilerinden dolayı kapanıyor ve ilaçlarını alamamaya başlıyor; bir palyaço arkadaşının kendini koruması için verdiği silah çocuk hastanesinde yanlışlıkla patlayınca işinden oluyor. Zaten çok parlak olmayan hayatı başına yıkıldıkça zıvanadan çıkmaya başlıyor, azılı bir katile dönüşüyor ve işlediği suçlarla istemeden “occupy” tarzı bir sosyal hareket başlatıyor.
Todd Phillips’in yönettiği, başrolünde Joaquin Phoenix’in oynadığı “Joker” daha Ekim ayında vizyona girmeden ortalığı karıştırmıştı. Önce Venedik Film Festivali’nde “Altın Ayı”yı alması eleştirildi. Bir Hollywood filmi, hem de çizgi roman dünyasından bir karakteri işleyen bir Hollywood filmi nasıl bu prestijli ödüle layık görülebilirdi? Sonra, eleştirmenler ve sosyal medya ikiye ayrıldı: Filme bayılanlar ve filmden nefret edenler; Joker’i anlayan ve ona sempati duyanlarla bu duruşu yanlış ve tehlikeli bulanlar. En son, vizyona girmeden önce ABD’de FBI, ordu ve polis kuvvetleri gösterimlerde çıkabilecek muhtemel olaylara karşı teyakkuz halindeydi. Ne de olsa 2012’de son Batman filmi “The Dark Knight Rises/Kara Şövalye Yükseliyor”un Denver Colorado Aurora sinemasındaki bir gösteriminde bir “yalnız kurt” salona ateş açarak 12 kişiyi öldürmüş ve 70 kişiyi yaralamıştı.
Joacquin Phoenix’in müthiş bir performans sergilediği bu Joker, Batman çizgi romanlarının kötü karakterlerinden biri malum. Ancak bu filmin yönetmeniyle yapımcıları, Batman’in ezeli düşmanı Joker’in doğuş-ortaya çıkış hikayesi ve çizgi romanlar ve diğer filmlerden tamamen bağımsız olduklarının ısrarla belirtiyorlar.
Batman çizgi romanlarında da, filmlerde de Joker karakterinin geçmişine dair neredeyse hiçbir bilgi yoktur. Sadece Tim Burton’un 1989 yapımı Batman’inde onun bu aklını tamamen yitirmiş durumuna yarım yamalak bir açıklama getirilir. Burada Jack Nicholson’un canlandırdığı “Jack Napier”, mafya babası Grissom’un sağ kolu, suç dünyasının “normal” bir üyesidir. Ta ki bir çatışmada Batman tarafından köşe sıkıştırılıp yeşil bir kimyasal atıkla dolu bir tankın içine düşene dek. Kimyasal yüzünü beyazlaştırır, saçlarını yeşil yapar ve ifadesine o hiç eksilmeyen korkunç sırıtışı yerleştirir. Jack, Joker’e dönüşür; patronu Grissom’u öldürüp yerine geçer. Artık sınır tanımayan bir psikopattır.
Batman’in bir süper-kahramana nasıl ve neden dönüştüğünün hikayesini ise çok iyi biliriz, neredeyse her filmde, en azından bir flashback’le tekrar hatırlatılır. Batman Gotham şehrinin en zengin ailelerinden Wayne’lerin oğludur. Küçük bir çocukken anne ve babasıyla şehirde bir gösteri çıkışında saldırıya uğrarlar, anne ve baba ölür, Bruce öksüz kalır ve uşak Alfred tarafından büyütülür. Çocukluğunda yaşadığı bu derin travma onu şehrin kötüleri ve kötülükleriyle savaşmaya iten bir süper-kahramana dönüştürür. Batman, başına gelen çok kötü bir olay sonucu “iyi” olmuştur. Baş düşmanı Joker’in neden bu kadar kötü olduğuna dair ilk düzgün açıklama ise işte bu filmin ayırdedici tarafı.
Bilindiği gibi bu süper-kahraman serisi çok eski… Çizer Bob Kane ve yazar Bill Finger’ın yarattığı Batman karakterine ilk kez 1939 Mayısı’nda, Detective Comics’in 27. sayısında rastlıyoruz. Çok tutulunca 1940’ta kendi çizgiromanının ilk sayısı yayımlanıyor ve Joker, Catwoman (kedi kadın), Bulmacacı, Penguen gibi “düşmanlar” ortaya çıkıyor.
1940’lı yıllardan beri popüler olan çizgiromanın sinemaya tezahürü çabuk gerçekleşti: 1943’te yılında Columbia Film Stüdyosu Lambert Hillyer’in yönettiği 15 bölümlük siyah-beyaz bir seriyi piyasaya sürdü. 2. Dünya Savaşı’na denk gelen bu yıllarda Batman’in savaştığı kişi tabii Japon İmparatorluğu’nun gizli ajanı olan Doktor Daka’ydı. Bu düşük bütçeli yapımda bile “Kara Şövalye” sembolleri maskesi, siyah Cadillac’ı ve peleriniyle tam olarak oluşturulmuştu. Bu seri tutunca 1949’da Batman ve Robin geldi (Robin genç okuyucuyu/izleyiciyi çekmek için Batman’in yanına verilmiş bir tür yardımcı karakter. Sonradan Nightwing isimli başka bir süper kahraman oldu). Batman’in altın çağı denebilecek dönemden alınmış hikayelerden esinlenen bu seride yarasa mağarası ve yarasa arabası ön plana çıkarılıyordu.
Ancak Batman’i bir pop-kültür ikonuna dönüştüren yapım, 1966’da yayınlanmaya başlayan renkli televizyon dizisi “Batman”. Bu dizide Joker’i Cesar Romero canlandırıyordu. Televizyonda yayınlandığı için çok hızlı popülerleşen dizide Batman, Joker, Kedikadın, Penguen gibi kötüleri engellerken sürekli tehlikede olan Gotham şehrini koruyor ve bir yandan da tüm aileler için ahlaki dersler veriyordu.
En komik Jokerler Batman’in 1960’larda yayınlanan dizi versiyonunda Joker’i canlandıran Cesar Romero (üstte) ve 1989’da Tim Burton’ın Joker’ini oynayan Jack Nicholson (altta), daha sonraki versiyonların karanlık taraflarından uzak çok daha eğlenceli, komik ve abartılı karakterlerdi.
Sonra beyazperdeye geri dönüş: Frank Miller’ın 1987 yapımı “Batman: Year One”ı ve Alan Moore’un 1988 yapımı “Batman: The Killing Joke”u.
Kahramanımızın ve dünyasının popüler kültür hafızasında asıl yer etmesi ise Tim Burton’ın yönettiği 1989 yapımı “Batman” filmi. Gotham şehrine karanlık bir kimlik kazandıran bu filmde Batman’i Michael Keaton, Joker’i Jack Nicholson, Batman’in sevgilisi gazeteci Vicky Vale’i ise Kim Basinger canlandırıyordu. Bunun devamı niteliğindeki 1992 yapımı “Batman Returns”de ise yönetmen koltuğunda yine Tim Burton var. Batman hâlâ Michael Keaton, penguen Danny De Vito ve kedi kadın Michelle Pfeiffer. Sonra 1995 yapımı “Batman Forever” ve 1997 yapımı “Batman ve Robin” geliyor. İlkinde Batman Val Kilmer, bulmacacı Jim Carrey; ikincisinde ise Batman George Clooney ve kastta Arnold Schwarzenegger ve Uma Thurman var. Bu iki filmden ilki daha hafif ve çocuklara da uygun; ikincisi ise Batman sinema tarihinin en başarısız yapımı olarak görülüyor.
Hayranları Batman’i karanlık ve derin tercih ediyor. Bu tercih de bizi 2000’lerin Batman’i Christian Bale’in canlandırdığı Christopher Nolan üçlemesine getiriyor: “Batman Begins/Batman Başlıyor (2005)”, “The Dark Knight/Karanlık Şövalye (2008)” ve “The Dark Knight Rises/Karanlık Şövalye Yükseliyor (2012)”. “Batman Begins”in son sahnesinde Joker’in bir sonraki filmde ortaya çıkacağının işareti veriliyor: Bir suçlunun bıraktığı iskambil destesinin jokeri olan kartvizit. Karanlık Şövalye ve Joker karakterinin zirve yaptığı film: Burada Heith Ledger’ın canlandırdığı Joker’in ekran süresi oldukça uzun; karakterine dair daha çok ipucu alıyoruz; hatta Joker en çok burada şimdiki Joker’e benziyor. Heith Ledger’ın filmin montajı sırasında ölmesi ve öldükten sonra En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını alması bu Joker’i efsane statüsüne yükseltiyor.
Karanlık tarafa doğru 2008’de çekilen “Karanlık Şövalye”, Heath Ledger’ın (üstte) efsanevi Joker performansıyla Batman’den rol çalarak, geçtiğimiz ay vizyona giren “Joker” filminin (altta) ipuçlarını veriyordu.
Batman dünyasının beyazperdede bu bitmeyen destanının en önemli Joker karakterleri Tim Burton’ın “Batman”indeki Jack Nicholson ve Christopher Nolan’ın “Kara Şövalyesi”ndeki Heith Ledger. Peki ama kim bu Joker? Neden sonsuz kötü, nasıl bu hale geliyor? Doğuştan mı böyle, toplum ve hayat koşulları mı onu bu hale getirmiş? İşte bu son filmde yönetmen Todd Phillips, Batman’in tam karşısında yer alan bu önemli karakteri öne çıkarıyor ve bu soruların cevabını arıyor.
Todd Phillips’in ve Joaquin Phoenix’in Joker’i bir kaybeden, bir akıl hastası, annesiyle sağlıksız bir ilişkisi olan, hayat tarafından itilip kakılmaktan yıpranmış yalnız bir anti-kahraman. Fakat film onu sadece “toplumun bu hale getirdiğini” önermiyor. Hikayeye göre daha önce Bruce Wayne’in (Batman) babasının yanında çalışmış olan annesi Penny (Frances Coroy), Arthur’un babasının da Thomas Wayne olduğunu iddia ediyor ve adama onları bu sefil durumlarından kurtarması için sürekli mektuplar yazıyor. Kadının akıl hastanesi geçmişinin bulunmasına ve Arthur’un kayıtlarda evlatlık görünmesine rağmen bunun ucu açık bırakılıyor: Batman’le Joker’in üvey kardeş olabileceklerine dair tüyler ürpertici bir detay!
Nihayet başroldeHer Batman filminde gelişen ve derinleşen Joker, nihayet Joaquin Phoenix’in kusursuz oyunculuğuyla başrole taşındı.
Ayrıca Arthur’un çocukken istismara uğradığını da öğreniyoruz. Yani akıl hastası bir anne, çocukluk travması ve sürekli ezilerek yaşanan bir yetişkinlik. Bütün bunlara bir de geleceğin de iyi olmayacağının işareti hayalkırıklıkları ekleniyor: Hoşlanılan yan komşuyla (Sophie /Zazie Beetz) hiç yaşanmayan bir ilişkinin halüsinasyonları, açık mikrofon gecesi sahneye çıkılan bir komedi kulübünde rezil olmak… Bu komedi kulübündeki performansın kasedinin bir şekilde Arthur’un annesiyle sürekli izlediği ve hayranı olduğu, bir gün konuk olarak çıkmayı umduğu talk-show’u sunan Murray Franklin’in (Robert De Niro) eline geçmesi ve alay malzemesi yapılması… Bütün bu felaketler Arthur’la empati kurmamıza yardımcı oluyor ama, film “bunlar kimin başına gelse psikopat bir caniye dönüşürdü” önermesini yapmıyor. En başından beri her şey, Arthur’da doğuştan gelen bir arızanın olduğu ve bunun yaşadıklarıyla tetiklenip dehşete dönüştüğüne işaret ediyor.
Filmin dans sahnelerinin çoğu, orijinal senaryoda olmamasına rağmen, Phoenix’in karaktere yaptığı bir ekleme…
Filmin Joacquin Phoenix’in olağanüstü performansı dışındaki en çekici yönleri sinematografisi (Lawrence Sher) ve prodüksiyon tasarımı (Mark Friedberg). Gotham Şehri’nin New York’u sembolize ettiği bilinen bir gerçek; fakat “Joker”de son yılların en iyi beyazperde New York betimlemesini izliyoruz: Şehrin ekonomik çöküşte olduğu, hatta iflas ettiği, suçun kol gezdiği 70’lerin sonu, 80’lerin başı. Phillips ve Friedberg 80’ler New York’unda büyümüşler ve şehirlerinin o dönemini mümkün olduğunca gerçekçi betimlemeye çalışmışlar. Bir röportajda diğer her şey kadar şehrin de Arthur’un üzerine geldiğini ve Joker’e dönüşmesinde katkısının olduğunu söylüyorlar (Hikayenin tam olarak 1981’de geçtiğini bir sinema afiş ekranındaki “Zorro the Gay Blade” ve “Blow Out” filmlerinin reklamlarından anlıyoruz).
Kimi New Jersey, Newark ve Bronx’ta çekilmiş sahnelere kahverengi, gri, mavi puslu tonlar hakim; binalar dökülüyor, sokaklar pis ve bakımsız, metrolar graffitiyle dolu, çöpten geçilmiyor… Bütün Batman külliyatında Gotham şehrinin başı derttedir ama, şehrin sefaletinin yakın geçmişteki en gerçekçi görselleştirilmesi kesinlikle bu filmde. Arthur zıvanadan çıktıkça kostümlerinin daha da renklenmesi bir başka etkili görsel trük. Yönetmen Todd Phillips çok New York’a has ve ait olan iki Martin Scorsese filminden, “Taxi Driver/Taksi Şoförü” ve “King of Comedy/Komedi Kralı” filmlerinden birebir etkilendiğini çok net belirtiyor. Ayrıca 1973-1981 arası çekilmiş “Raging Bull/Kızgın Boğa”, “Dog Day Afternoon/Köpeklerin Günü”, “Prince of the City/Şehrin Prensi”, “Mean Streets/Arka Sokaklar”, Network gibi filmleri de ilham kaynakları olarak sayıyor ve “aslında film 70’ler sonu 80’ler başı New York’unda geçiyor hissini yaratmak istedik” diyor.
Joker’in başvurduğu bir küçük oyun: “King of Comedy”de talk-show’cu Jerry Lewis’e takık konuğu Robert de Niro canlandırırdı. Joker’de ise Robert de Niro talk-show’cu yerini alırken Joaquin Phoenix de Niro’nun gençken oynadığı bu karaktere benzer bir rol üstleniyor.
İlham kaynağı De Niro Robert De Niro, Joker’de karşımıza talk-show sunucusu Murray Franklin olarak çıkıyor. De Niro’nun oynadığı “Taxi Driver”, “The King of Comedy” gibi filmler, Joker’in senaryosunun ilham kaynakları arasında.
Her ne kadar çizgiroman dünyasından çıksa da, Joker karakteri bu film sayesinde boyut kazanmış, ete kemiğe bürünmüş; saygı duruşunda bulunduğu filmlerdeki sadece iyi ya da sadece kötü olmayan, karmaşık,yani insan olan karakterlere, anti-kahramanlara yaklaşmış. Ve ne kadar hoşumuza gitmese de, acımasız neo-kapitalizmin bireyi yalnızlaştırıp güçsüzleştirdiği, yeni bir şehirli köle sınıfının yaratıldığı günümüz dünyasında yaşayan bizlere yakınlaşmış.
Filmde tuzukuru belediye başkanı adayı ve Batman’in babası Thomas Wayne, Arthur gibileri “palyaçolar” diye aşağılayınca, insanlar palyaço maskeleriyle sokaklara dökülüyor. Pankartlardan birinde “hepimiz palyaçoyuz” yazıyor. “Joker”, çizgiroman dünyasından doğma en politik filmlerden biri bu anlamda. Belki de yarattığı rahatsızlığın ve tartışmaların en önemli sebebi bu. Fiktif bir dünyanın sadece kötü ve bu yüzden tek boyutlu bir karakterini gerçek dünyaya yerleştiriyor; Arthur’un makyaj aynasını hepimizin suratına tutuyor.
Beyazperdede Önemli Jokerler
BATMAN-1966 YÖNETMEN: LESLIE H. MARTINSON JOKER: CESAR ROMERO BATMAN: ADAM WEST
BATMAN-1989 YÖNETMEN: TIM BURTON JOKER: JACK NICHOLSON BATMAN: MICHAEL KEATON
THE DARK KNIGHT-KARA ŞÖVALYE-2008 YÖNETMEN: C. NOLAN JOKER: HEATH LEDGER BATMAN: CHRISTIAN BALE
Çok verimli bir bitkinin kökü olan patates, İspanyol istilacılar tarafından 16. yüzyılın ilk yarısında Peru’da keşfedilip (!) Avrupa’ya getirildi. Sanayi Devrimi sırasında işçi sınıfının karnını doyurduğundan, ona ‘devrimci’ bir rol atfedildi. Patatesin ABD’de 19. yüzyılda cips kisvesine bürünerek adım adım fiyakalı bir tüketim maddesi haline gelme sürecinde ise ‘hırsız baron’ Vanderbilt’ten ünlü mafya babası Al Capone’ye kadar pek çok ilginç tarihi şahsiyet rol oynadı.
Patates (solanum tuberosum) Amerika kıtasına özgü bir sebze. Bu bol nişastalı karbonhidrat bombasını Avrupa’ya getiren ise kıtayı işgal eden İspanyollar. Bazı görüşlere göre MÖ 8. binyıldan, bazılarına göreyse MÖ 5. binyıldan beri Peru’da tarımı yapılan ve Pizzaro tarafından keşfedilip (!) eski kıtaya yollanan patates, burada hemen kabul görmüyor. İlk başta keyfe keder yapılan patates tarımı Belçika ve Fransa’dan sonra İngiltere’ye geçip kuzeye sıçrayarak özellikle yoksul İrlandalılar için bulunmaz nimet haline geliyor. Verimli bir bitki; her ortamda kolayca yetişiyor.
Yiyecek olarak kabulü biraz uzun sürüyor ama girdiği sofradan da kolay çıkmıyor. Ucuz ve besleyici olması, damıtıldığında alkol üretimine başlangıç teşkil edebilmesi onu yoksulların kurtarıcısı yapıveriyor. Bugün içinde yaşadığımız ekonomik ve sosyal sistemin ortaya çıkmasındaki iki önemli bileşenden biri olan Sanayi Devrimi’nde artı değeri üreten işçi sınıfının karnını ekmek, domuz yağı, bira ve bol şekerli çayla beraber ucuz yoldan doyurarak büyük katkı yapıyor. Bundan sebep; Engels, Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni’nde patatese demire eşdeğer bir devrimci tarihsel rol yüklüyor. Bugün patates, buğday, mısır, pirinç ve şeker kamışıyla beraber beşinci önemli tarım ürünü.
Evet, cips de patatesin vatanında, yani Amerika kıtasında ortaya çıkıyor. Ama bildiğimiz cipsin öncesinde, patatesin göçmen gittiği İngiltere’de benzer birkaç deneme de yok değil. 1817’de basılmış bir yemek kitabı, William Kitchiner’ın Aşçının Kehaneti (The Cook’s Oracle) isimli kitabında “dilimlenmiş ya da traşlanmış” patatesin kızartılmasından bahsediliyor. Ne var ki bunlar biraz farklı; limon dilimler gibi yuvarlak dilimlenip domuz yağında kızartılması öngörülüyor. Bu da aslında bugünkü gibi incecik, çıtır çıtır bir doku beklemememiz gerektiğine işaret ediyor.
Evet efendim; her ne kadar bir kısım tarihçi anlatacağım ortaya çıkış öyküsüne itiraz etse de, daha ciddi bir anlatı mevcut değil. Keza günün birinde cipsin daha eski tarihli bir kanıtı ortaya çıksa bile, yaygınlaşmasına sebep olan bu öykü gündelik hayatın kültürel tarihi içindeki konumunu kaybetmeyecek.
İnkaları bitirdi patatesi getirdi 1532 Cajamarca’da binlerce yerliyi kılıçtan geçiren Pizarro, İnka medeniyetini sonlandıracak, patatesi Avrupa’ya getirecekti.
‘Hırsız baron’ tarih sahnesinde
Cornelius Vanderbilt (1794-1877) küçük yaşta bir bir feribotta başlıyor çalışma hayatına. Bir iki yıl sonra, borç-harç kendine küçük bir tekne alıyor, New York’ta suüstü taşımacılık yapmaya başlıyor. Rakibi çok, ama fiyatı kırıp daha çok yolcu bindiriyor, sefer başına kârını yüksek tutuyor. 1812’de 18 yaşındayken ABD ile Birleşik Krallık arasında çıkan Üç Yıl Savaşları sırasında çevrede oluşturulan savunma noktalarına erzak taşıma ihalesini alıyor. Katlana katlana büyüyen işler, ceplere sığmayan paralar falan derken, geliyor 1849 ve California’da yaşanan “Altına Hücum” dalgası.
Amerika batısını keşfediyor ve tabii altın aramaya gidecek binlerce insanı taşıyacak gemiler gerekiyor. Cornelius altın arayıcılarını taşıma işini üstleniyor ama rakiplerinin aksine Panama’dan değil Nikaragua’dan dolaştırıp yolculuğu iki gün kısaltıyor. Bu dönemde o zamanın parasıyla her yıl net 1 milyon dolar kârı cebine koyduğu söyleniyor (o dönemin 1 milyon Doları bugünün parasıyla yaklaşık 35 milyon Dolar!). Ardından bakıyor ki ABD’nin iki ucu arasında nakliye ihtiyacı artmakta; bu defa denizden karaya adım atarak demiryolu yatırımcılığına soyunuyor. Kısa sürede en büyük demiryolu baronlarından biri haline geliyor. Öldüğünde serveti 100 milyon doların üzerinde. O yıllarda bu kadar çok parası olan bir başka âdem mevcut değil ABD’de.
Bütün bu serveti edinirken çalışanlarına karşı yaklaşımı nasıl falan derseniz, orada iş biraz karışık. Servetlerini edinirken herhangi bir etik endişe taşımadan saldırgan ve zaman zaman insanlıkdışı tutumlar izleyen, tekelci, kuraltanımaz ilk kapitalistlere verilen bir isim var ABD’de: “Hırsız Baronlar”. Bu baronların içinde, ismine aşina olabileceğiniz John D. Rockefeller ve Andrew Carnegie ile beraber Cornelius Vanderbilt Bey’e de rastlıyoruz. Vanderbilt özellikle ihalelerde görünüp fiyat kırmamak için diğer müteahhitlerden rüşvet almasıyla giriyor bu listeye. Hatta şunu dahi söyleyebiliriz, “Hırsız Baron” terimi Cornelius Vanderbilt ile doğuyor.
İşte bu Cornelius Vanderbilt Bey 1853’ün sıcak bir yaz gününde Saratoga Springs’te (New York) göl kenarındaki Moon’s Lake House’a gidiyor, kendine bir yemek sipariş ediyor. Ne var ki tabak önüne gelip de çatalı yiyeceğe değdirdiğinde nevri dönüyor. Sinirlenmesinin sebebi de tabaktaki yemeğe eşlik eden patates dilimlerinin fazla kalın kesilmiş olması. Garsonu çağırarak esiyor, gürlüyor. Eh, kimse de Vanderbilt gibi bir müşteriyi kaybetmek istemiyor tabii; hele ki Moons Lake’in sahibi Cary Moon. Hemen bin özür dileniyor ve yeniden patates hazırlanmaya başlanıyor.
Adı cipsle anılan şehir: Saratoga Patates cipsinin doğum yeri olan Saratoga şehrinin ismi zamanla neredeyse “gerçek cips” ile aynı anlamda kullanılmaya başlanmıştı. 1920’de burada kurulan, Williams Patates Cipsi Şirketi’nin fabrikasında çalışan kadın işçiler ve “Saratoga” ibareli cipsler. 1950’ler…
Mutfakta aşçı olarak yarı Amerikan yerlisi, yarı siyah olan Goerge Crum var. Crum, emeğinin geri çevrilmesine çok sinirleniyor. Yeni patatesi abartılı bir incecikte doğruyor, tavadaki kızgın domuz yağının içine atıyor. Maksadı “Ulan Cornelius, al sana göstereyim patatesin incesi ne kadar ince oluyormuş!” diyerek bir nevi protestoda bulunmak. Hatta patatesleri kızgın yağın içinden hemen de çıkartmıyor, inadına dokusunun çıtırdak bir sertliğe gelmesini bekliyor. Sonra da yağını emdirip bir tabağa aktarıyor ve garsonu çağırarak yemek salonuna yolluyor.
Tarihî üçlüCipsin icat edildiği şehir olan Saratoga Springs’in belediye başkanı Caleb Mitchell, cipsin mucidi yarı kızılderili yarı siyahi aşçı George Crum ve muhtemelen, cipsin doğum mekanı olan Moon’s Lake House’un sahibi Cary Moon, 19. yüzyılın ikinci yarısı.
Crum’ın beklentisi “Komodor” lakabıyla bilinen Cornelius Vanderbilt’in “kalın” diye şikâyet ettiği patatesleri bu sefer de çok ince bulması. Böylece de muhteremi ters köşeye yatırıp intikam almış olacak. Fakat o da ne? Vanderbilt çıtır çıtır patateslere bayılıyor! Hatta öyle keyifle yiyor ki, çevre masalardakiler de görüp imreniyor, garsona “o patatesin aynısından” diyerek siparişler vermeye başlıyorlar.
Çıtır patateslerin ünü, restoranın dışına taşıyor; Saratoga bu ilginç atıştırmalıkla bilinmeye başlıyor. Moon, bu atıştırmalığın büyük masrafa girmeden alınabilir bir hale getirilmesinin kârlı bir pazar oluşturabileceğini farkediyor. Bunun üzerine patates cipsi dış alanlarda kağıttan külahlarda satılmaya başlanıyor. İcadın atfedildiği aşçı Crum, ilerleyen yıllarda Moon’s Lake House’dan ayrılıp kendi yerini açıyor ve rivayete göre Vanderbilt gibi milyonerler dahi onun muhteşem cipsinden yiyebilmek için yeni mekanının önüne kuyruğa giriyorlar. En çok kabul gören rivayete göre bu şekilde ortaya çıkıyor patates cipsi. Ancak bugün farkında dahi olmadığımız bir sorunu yaşayarak varoluyor uzunca bir süre.
Huysuzluğu sayesinde…
Çocuk yaşta iş hayatına atılan, hırslı ve acımasız girişimci meşhur “Hırsız Baron” Cornelius Vanderbilt. Patates kızartmasını fazla yumuşak bularak geri göndermeseydi, patates cipsi icat edilmeyecekti.
Patates cipsinin nasıl ve nerede satılacağı çözülemiyor bir türlü. En kolay çözüm ise ya günlük olarak kese kağıdına konularak ya da bisküvi kutularına benzer cam kutularda muhafaza edilerek satılması. Her ikisi de sorunlu. Kâğıda koyduğunuz zaman yağı kesekâğıdına geçiyor ve hem ele yüze bulaşıyor hem de cipsler hemen yumuşuyor. Kutudakilerde de diptekiler üsttekilerin ağırlığına dayanamayıp eziliyor. Bu nedenle uzunca bir süre bugünkü gibi “dayanıklı” bir ürün değil, mümkün olan en kısa sürede tüketilen bir ürün oluyor cips.
Saratoga’nın dışında patatesin bol bulunduğu her yerde pek çok girişimci kiraladığı küçük bir yerde, bazen de evinde bir rende bir de kızartma kazanıyla üretim yaparak Allah ne verdiyse üç-beş cebe indirmenin peşine düşüyor. Bu müteşebbislerden biri de California’da, Monterey Park’da yaşayan Laura Scrudder isimli bir hanımefendi. Laura Hanım, kafayı cipsin muhafazasındaki zorluklara takıyor. Biraz da inatçı ve suyu tersine akıtmayı seven bir tip. Öyle mi yapsam, böyle mi yapsam derken aklına Orta Çağ’dan beri adı bilinen ancak 1876’da doğal mum yerine parafin kullanılmaya başlandıktan sonra ucuzlayıp yaygınlaşan “mumlu kâğıt”lar geliyor. 1926’da cips imalathanesindeki işçilerine iş çıkışlarında metrelerce mumlu kâğıt verip parça başı cüzi bir ödeme yaparak evlerinde kese kağıdı haline getirmelerini istiyor. Mumlu kâğıttan mamul kese kağıtları birikince de içlerine cips doldurarak açık kalan ağız yerini kızgın bir ütüyle birleştirtiyor. Oldu mu size paketlenmiş cips? (Elbette zaman içinde o mumlu kâğıt gidecek, yerine rejenere selülozdan mamul “selofan” torbalar geçecek).
4000 çeşit patates var
Kolay yetiştirilen ve verimli bir bitki olan patatesin 4000 kadar çeşidi mevcut. Bunlardan bazıları cips için daha uygun.
Scrudder’ın bu ilginç uygulaması birden cipsin kaderini değiştiriyor. Her şeyden önce artık üretildiği yerde tüketilme mecburiyeti kalmıyor. Yakınlarda cips üreten birisi yoksa dahi mal bakkala sorunsuz ulaştığı için neredeyse her yerde cipse erişilebiliyor. Sadece bu değil, mumlu paket içindeki cipsler uzunca süre bayatlamadan ve parçalanıp ufalanmadan kalabiliyorlar. Scrudder’ın reklam sloganı da zaten bayatlamadan çıtır çıtır yenebilmesine atıfla “Laura Scrudder’ın Patates Cipsi, Dünyanın En Gürültülü Cipsi!” olarak belirleniyor. Scrudder’i tabii diğer üreticiler hemen taklit ediyorlar.
Laura Hanım’ın cipsi pakete soktuğu yıl, bir başka muhterem, bir bodyguard, Leonard Japp, yediği dayaklardan bıkarak hayatını farklı bir alanda kazanmaya niyetleniyor. Eh, en kolay iş de elbette atıştırmalık bir şeyler satmak.
O yıllar içki yasağının ABD’yi mafya babalarının kucağına doğru savurduğu yıllar. Chicago’da ise Al Capone efsanesi sadece yerel olarak değil ABD genelinde bilinir bir hale gelmeye başlamış durumda. Capone ortak ya da tek sahibi olarak pek çok gizli kulüp (Speakeasy) işletiyor. Bu kulüplerde de kaçak olarak üretilmiş alkolünü sattırıyor. Saratoga’da patates cipsini deneyip beğenen gangster abimiz, Japp’ı sadece galeta değil cips de üretmesi için teşvik ediyor. Eh, Japp de fazla itiraz etmiyor tabii: Hem karşısındaki koskoca Al Capone hem de cips işi kâr marjı yüksek bir iş.
Al Capone’nin cipsçi ortağı
Al Capone ile işbirliği yaparak markasını büyüten ve bitkisel yağda pişmiş cipse geçişi başlatan Leonard Japp, ilerleyen yıllarda Cips Birliği başkanlığına kadar yükselecekti.
Japp cipslerini pişirmek için o güne kadar kullanılan domuz yağı, yani hayvansal yağ değil, bitkisel yağ kullanmaya başlıyor. Bu da sadece cipsin algılanan koku ve aromasını bir miktar hafifletmekle kalmıyor, maliyetini de epey bir ucuzlatıyor. Bitkisel yağda kızartılmış bu ucuz cipsler de Capone’un kulüplerinde alkolün yanında servis edilmeye, alkolün acılığını kendi yağlılıkları ile dengeleyerek içkileri daha fazla tüketilir hale getiriyorlar. Japp’ın cipslerinin satışları Capone’un siparişleriyle beraber patlıyor; içinde pişirildiği bitkisel yağ da bir üretimin standardı haline geliyor.
Biliyorsunuz, biz iki şekilde koku alıyoruz. Burnumuzla dışarıdan (ortonazal) ve damak üzerinden, yani içeriden (retronazal). Her ne kadar biz “tat” desek de yenilen ve içilenleri tanımlayabilmemiz ve haz alabilmemiz ancak bu ikinci koku alma patikası ile mümkün. Yakın zamanlara kadar cipsin damak üzerinden yükselen aroması ise son derece hafif, zar zor algılanıyordu. Bunun sebebi ise başka herhangi bir çeşni unsurunun olaya dahil edilmemesi. “Canım, tuz da mı yok?” demeyin; çünkü evet, gerçekten tuz da yok!
İlk tuzlu çıtır Bir İngiliz markası olan Smiths, cipsin tuzlanmasına öncülük etti. İngilizler bu yiyeceğe ABD’li kuzenler gibi “yonga”, “talaş” anlamına gelen “chips” kelimesi yerine, dokusal özelliğine atıfta bulunarak “crisp”, yani “çıtır” ismini verdiler.
Cipse tuz, 1920’de Londra’da Frank Smith isimli bir muhteremin ürettiği cipsleri kesekağıdına koymadan önce tuzlamasıyla giriyor. Tek çeşni olarak tuzun, yani temel bir tadın kullanımı 1950’ye kadar devam ediyor. Bu da aromatik yapının zayıflığına işaret ediyor; zira patates, aynı pilav ya da ekmek gibi çokça tükettiğimiz gıdalardan. Çok ve büyük lokmalar halinde tükettiğimiz gıdaların ise aromatik profilleri prensip olarak düşük. Onları daha tüketilebilir kılmak için aroması kuvvetli başka gıdaları bu tip malzemeye katık ediyor, ekmeğe peynir, patatese ketçap, pilava tavuk suyu ekliyoruz.
Kalite kontrolde insan faktörüCipsin bulunuşunun üzerinden yaklaşık 170 sene geçmesine rağmen, özellikle kalite kontrolde temel prensipler aynı. 1950’lerde (solda) ve günümüzde cips fabrikalarında kalite kontrolü yapan işçiler.
1954’de cips dünyasında büyük bir kırılma gerçekleşiyor ve cipslerin lezzeti bugünkülere iyice yaklaşıyor. Tayto Crisps markasıyla üretim yapan İrlandalı cipsçi Joe “Patates” Murphy, ustabaşı Seamus Burke ile beraber cipsi aromalandırabilecek bir teknoloji icat ediyor. İlk denemelerin hüsranla sonuçlanmasına rağmen sonunda teknik engeller aşılıyor ve dünyanın ilk aromalı cipsleri, “peynir & soğan” ve “tuz & sirke” piyasaya çıkıyor. Patates uğruna kaderleri değişen ama gene de patatesten vazgeçemeyen İrlandalılar bu icat olayını bir nevi millî gurur vesilesi yapıyorlar. İrlanda’nın pek çok yerinde hâlâ cipse “cips” ya da İngilizlerin dediği gibi “crisp” değil, mucit Murphy’nin markasına atfen “tayto” deniliyor.
İnsanlık tarihi boyunca kokular ile lezzetlerin buluşması hakkında daha ayrıntılı bilgi sahibi olmak için Vedat Ozan’ın Kokular Kitabı IV -Lezzetler’e (Everest Yayınları, 2019) başvurabilirsiniz.
Bugün için endüstriyel üretimde patatesler fabrika deposuna girdikten sonra neredeyse el dahi değmeden sevkiyata hazır hale getiriliyorlar. İş akışında yıkanma, kabuk soyulması ve dilimlenme işlemlerini hava üflemeli kurutma ve kızartma işlemi takip ediyor. Kızartma 1900 derece kızgın yağda yaklaşık üç dakika tutularak ve devamında tuz püskürtülerek tamamlanıyor. Kızartma için ulaşılabilen en ucuz ve dayanıklı yağ, yani kolza bitkisinden elde edilen kanola yağı (CANadian Oil, Low Acid ) kullanılıyor. Bu yağın zaten düşük olan baz lezzeti nasıl olsa tuz ve aroma bir şekilde işin içine dahil edildiğinden iyice önemsizleşiyor. Üretimden çıkan cipsler tartılıp pakete aktarılıyor ve paketin içine hem kırılmayı engellemek için bir hava yastığı görevini görmesi, hem de bayatlamayı mümkün mertebe geciktirmesi nedeniyle azot gazı basılıyor; akabinde paketin ağzı ısıtılarak yapıştırılıyor ve kolileniyor.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Suriye’de gerçekleştirdiği Barış Pınarı Harekatı, 9 Ekim 2019 tarihinden itibaren hem dünya hem Türkiye gündeminde ilk sırada. Bu süreçte kamuoyuna pek yansımayan, sıralamada gerilere atılan bir mesele, bizce hayati, tarihî ve insani açıdan büyük önemi haizdir.
Medya ve sosyal medyada başından beri siyasi-askerî yönleriyle ele alınan operasyonun, tarih-arkeoloji alanındaki etkileri-sonuçları nerdeyse hiç önemsenmiyor. Öyle ya, Türkiye-ABD-Rusya-Suriye gibi majör, terör örgütleri gibi minör aktörler varken; bunlar arasındaki çelişki ve hesaplar konusunda yüksek politikalar sözkonusuyken kim tarihle-marihle uğraşacak? Halbuki kontrol altına bölgede, özellikle Arslantaş (Hadatu), Tel Ahmar (Til Barsip) ve Tel Halaf ’taki (Guzana) arkeolojik değerlerin korunması hayatidir.
Daha düne kadar Batı’dan beslenen IŞİD veya DAEŞ ile PKK veya YPG’nin gerçekleştirdiği tarih katliamlarının insan katliamları kadar yıkıcı ve önemli olduğunu defalarca dile getirdik. Bu terör odaklarının bölgedeki taşınmaz tarih eserlerini tahrip ettikleri, taşınabilir olanları ise yine Batı piyasasına sattıkları öteden beri biliniyor. Konunun hem tarihî miras hem de maddi yönü son derece hayatidir.
Toplumsal hafızanın ancak sosyal doku ve tarih eserleriyle yaşayabileceği ortada. Her türlü ideoloji, inanç, öğreti, politika, tutum, hissiyat, vesaire, ancak bu orijinal yapı ve parçalarla kaimdir. Bunlar olmadan hiçbir kalıcı yapı tesis edilemez. Gelecek kuşaklar sizin “ne kadar büyük bir insan” veya “ne kadar müthiş bir beyin” olmanızla ilgilenmez; ne bıraktığınızla ilgilenir. İleriye bırakılacak değerler de, ancak ve ancak tarihten gelen ve koruyarak geliştirdiğiniz somut değerlerdir. Hani son 15-20 yıldır neredeyse herkesin dilinde pelesenk olan “sürdürülebilir” kelimesi var ya! İşte genellikle ekonomik gelişme anlamında kullanılan bu “sürdürme”nin temel bileşeni tarihtir.
Tarihimizin orijinal izleri her geçen gün azalıyor. Bunlar azaldıkça sembollere, giderek sembollerin sembollerine ihtiyaç duyuyoruz. Veya sıklıkla yapıldığı gibi nostaljiyle, yazıklanmayla idare ediyoruz. Eski Yeşilçam filmlerini, eski İstanbul görüntüleri için seyrediyoruz. “Sen geçmişte kalmışsın kardeşim; kendini güncelle biraz” diyenlerin, çok değil 5-10 sene sonra nerede duracağını, hangi durakta kalacağını merak ediyorum doğrusu.
Suriye’nin kuzeyi şu an için tamam da, İstanbul başta olmak üzere ülkemiz genelinde bütün hızıyla sürmekte olan tarih katliamına karşı ne yapacağız? Ecdadın sadece edebiyatını yaparak (üstelik onu bile kötü yaparak) hayata devam edenlerin ve bu cahilliğin hırsı, paranın sıcaklığıyla ataların mirasına adeta bir DAEŞ-PKK iştahıyla saldıranları kim durduracak? Evet, sormak istiyorum: Kendi içimizdeki teröristi, kendi içimizdeki Joker’i kim durduracak?
Budapeşte’den Zigetvar’a giderken Peç’e uğrayanları, tarihî yapısı ve orijinal minaresiyle Yakovalı Hasan Paşa Camii bekliyor. 2009-2010’da restorasyon gören cami hem müze olarak ziyaret edilebiliyor hem ibadet için kullanılabiliyor.
Macaristan’ın güneybatısında yer alan Peç şehri 2010’da Essen ve İstanbul’la birlikte “Avrupa Kültür Başkenti” unvanını taşıyan üç kentten biriydi. Osmanlı idaresinde geçirdiği yaklaşık 150 yıllık dönemde ordu garnizonu barındıran stratejik noktalardan biri olan Peç şehri, Roma mirası, kilise ve müzeleri, şarap ve seramik kültürüyle öne çıkıyor. Kentin Osmanlı yapı mirası, Macaristan’ın kullanılabilir camilerinden Yakovalı Hasan Paşa Camii’ni de barındırıyor.
16. yüzyılda yapılan Yakovalı Hasan Paşa Camii’nin banisinin, 1630’lu yıllarda Kanije paşası olan İbrahim Paşazade Hacı Hasan Paşa olduğu son yıllardaki çalışmalarla ortaya konmuş. Paşa, anne tara- fından da Sokollu ailesinden geliyor. Evliya Çelebi, caminin eski Türk şehri surlarının dışında olduğundan bahsetmiş. Hemen yanında ise bugün artık varolmayan bir tekke ile mezartaşlarından kimisi günümüze ulaşmış bir Türk mezarlığı bulunmaktaymış.
Sekizgen kasnaklı bir kubbenin örttüğü kare yapının içi kalemişleriyle süslüymüş. Günümüze süslemelerin pek azı kalmış olsa da caminin orijinal minaresi hâlâ yerinde. 1960’lara kadar farklı işlevlerle kullanılan cami, Macar Tarihî Anıtlar Kurulu’nun koruması altına alınınca 1968’de restore edilmiş. Avrupa Kültür Başkenti olma hazırlıkları sırasında 2009-2010’da yine restorasyon gören cami hem müze olarak ziyaret edilebiliyor hem ibadet için kullanılabiliyor.
Süslemeler gitmiş ama...
Yakovalı Hasan Paşa Camii’nin içindeki kalem işlerinin pek azı bugüne kalmış, ama orijinal minaresi hâlâ duruyor.
Yakovalı Hasan Paşa Camii yanında günümüzde kilise olarak kullanılan Gazi Kasım Paşa Camii ile İdris Baba türbe ve çeşmesi de var. Osmanlı izlerini yaşatan Macaristan’ın Peç şehri, Budapeşte’den Zigetvar’a giderken kaçırılmayacak bir durak.
Magazincilerin sevgili olduklarını ileri sürdükleri, kendileri bir süre “sadece arkadaşız” deseler de artık beraber olduklarını sağır sultanın duyduğu Kleopatra, manitasının yardımına koşuyor. Antonius da bu yardımla kalkıp gidiyor, daha önce savaşta Roma’ya çok büyük yardım eden Ermeni krallığını ele geçiriyor. E Ermeni krallığı zaten Roma’nın vassalı!
Geçmişe dair öğrendiğimiz hemen her yeni şeyde bizden yüzlerce, binlerce yıl önce yaşayan insanların nasıl olup da bazı şeyleri akıl ettiğini görerek şaşırdığımız anlar olur. Tabii bu yersiz ve hayli anlamsız bir şekilde kibirli olmamızdan ileri geliyor. Zira bundan beş bin yıl önce yaşamış bir insanın bugün yaşayan herhangi bir insandan daha zeki, daha yaratıcı, daha öngörülü falan beklemiyoruz ama, yani ne bileyim, beş yüzyıl önce yaşamış büyük zihinlerin bizden çok daha parlak olduğunu kabullenmemiz daha kolay oluyor. Örneğin 16. yüzyılda tuza gümrük rejimi uygulayan bir ülkenin memurlarının, gümrük kapılarında tabaklanmış deri için ne kadar tuz kullanıldığını hesap edip o tuzun dahi vergisini almalarına şaşırabiliyoruz.
Mesela vekalet savaşlarını… Ortada fol yok yumurta yokken zafer ilan ederek halkla ilişkiler faaliyeti yürütmenin aslında binlerce yıllık bir tarihi olduğunu öğrendiğimizde bizden binlerce yıl önce yaşamış insanların bunu nasıl akıl edebildiğine şaşabiliriz. MÖ 4. yüzyılda yaşamış bir değirmencinin günümüzde yüzlerce milyonluk ülkeler yöneten aşırı gelişmiş bir takım şabalaktan daha zeki olmasının hiçbir mantıklı açıklaması yoktur. Roma Cumhuriyeti’nin son yıllarına bir göz attığımızda, ortalıkta dönen uluslararası siyasi komploların ve entrikaların günümüzün “Sarı Kafa”sının boyunu fazlasıyla aştığını görebiliriz.
Eğer aklımda yanlış kalmadıysa meşhur Jül Sezar’ın, günümüzde Irak, İran ve Azerbaycan’ı içeren topraklara hükmeden Arşak İmparatorluğu’nu işgal etmek üzere hazırlandığı ileri sürülür. Şimdi ben burada Plutark’ın yalancısıyım ama kimilerine göre Plutark’ı biraz Evliya Çelebi gibi iki okuyup bir inanarak hatmetmek gerekiyor. Yine de yazılanların doğruluğundan bağımsız olarak, vekalet savaşlarının da halkla ilişkilerin de kavram olarak varolduğunu kabullenmemiz gerek. Zaten Arşakların Jül Sezar’a karşı içsavaşta Pompeius’u desteklemesi; Sezar öldürüldükten sonra Markus Antonius’un Arşaklara karşı savaşmış olması; bu savaşın da bir yenişme durumu olmasa da şarkılarla türkülerle kutlanması bunun göstergesi.
Antonius Arşaklara karşı sefere çıkıyor çıkmasına ama aklımda kaldığı kadarıyla bölgedeki Ermeni, Galat ve Kapadokya krallarının da kendisine destek olmasına rağmen ağır bir yenilgiye uğruyor. Aralarında taa Ren nehri kenarından gelen paralı Alman askerlerinin de bulunduğu 10 bin kadar Roma lejyoneri Arşaklar tarafından rehin alınıyor ve bugünkü Türkmenistan’a gönderiliyor. Ren nehri kenarında güzelinden beyaz şarap yapıp takılmak varken “Ortadoğu bataklığı”na savaşmaya gidip kendisini rehine olarak Türkmenistan’da bulan Almanların memleketlerine geri dönebildiklerini sanmıyorum. Tut ki bunları saldılar, o zaman Easy Jet de yok, ben olsam dönmem.
Roma Cumhuriyeti’nin son yıllarına bir göz attığımızda, ortalıkta dönen uluslararası siyasi komploların ve entrikaların günümüzün “Sarı Kafa”sının boyunu fazlasıyla aştığını görebiliriz.
Ancak Antonius ordusunun yarısına yakınını kaybedince savaş bitmiyor. Magazincilerin sevgili olduklarını ileri sürdükleri, kendileri bir süre “sadece arkadaşız” deseler de artık beraber olduklarını sağır sultanın duyduğu Kleopatra, manitasının yardımına koşuyor. Antonius da bu yardımla kalkıp gidiyor, daha önce savaşta Roma’ya çok büyük yardım eden Ermeni krallığını ele geçiriyor. E Ermeni krallığı zaten Roma’nın vassalı! Hiçbir anlamı yok yani bu işin; ama bu sayede halka “zafer kazandık” masalı anlatılıyor da millet İskenderiye sokaklarında zafer kutlaması yapıyor. Halbuki ortada “geçici oyuncak zafer” diyebileceğimiz bir durum bile yok.
Savaş Augustus, Antonius’u yenip ölümüne neden olduktan sonra bile yıllarca devam ediyor. E malum, kavgalar çok çabuk başlıyor ama sonra bitmek de bilmiyor. En sonunda Ermenistan, Roma ve Arşaklar arasında “güvenli bir tampon bölge” olarak kalıyor kalmasına da o saatten sonra sürekli olarak Roma ve Arşaklar arasındaki savaşın pazarlık nesnesi hâline geliyor. Arşaklar ve Romalılar ne zaman savaşacak olsalar, bunu Ermenistan üzerinden yapıyorlar. Ermenistan, atıyorum Romalıların vassalıysa, Arşaklar gidip başka ülkelere destek oluyor ki gidip Ermenistan’ı işgal etsinler; Arşakların vassalıysa Romalılar zaten bir müddet sonra geri alıyor. Ama neticede canı yanan hep Ermeni krallığı oluyor.
Yani vekalet savaşları da, savaşlar üzerinden halkla ilişkiler faaliyeti ve rıza üretimi de nereden baksanız en az iki bin yıldır var. Ha daha önce de vardır da, benim aklımda kalan bu kadar.