Osmanlı Türkçesindeki kimi kelimelerin günümüzdeki hatalı kullanımları, artık neredeyse yerleşmiş ve kabul görmüş durumda. Arapça gramer kaidesiyle çokluk hâle gelmiş kelimelere “lar/ler” eki ile ikinci bir çokluk eki eklenmesi en sık görülen yanlışlardan.
Osmanlı Türkçesine Arapçadan geçmiş ve günümüzde kullanılan bazı kelimeler vardır ki onlar artık Türkçeyle hemhal olarak Arapça gramer kaidelerinin haricinde kabul edilir olmuşlardır. En çok kullanılanlar, Arapça gramer kaidesiyle çokluk hâle gelmiş kelimelere “lar/ler” eki ile ikinci kez çokluk hâline getirilenlerdir. Zannedilmesin ki bu durum Osmanlı Türkçesinin terkedildiği Cumhuriyet dönemine ait bir uygulamadır. Bilakis bu kelimeler Osmanlı devrinde çokça kullanılan yanlış söyleniş (galat) örneklerindendir.
Arapça tekil
Arapça çoğul
Türkçe çoğul
Alim
Ulema
Ulemalar
Veli
Evliya
Evliyalar
Şehid
Şüheda
Şühedalar
Veled
Evlad
Evladlar
Varak
Evrak
Evraklar
Türkçeye Arapça ve Farsçadan geçen kelimeler dilimize yerleşip Türkçenin kalıplarına uydurularak bizden biri olmuştur. Edebiyat tarihçisi Nihat Sami Banarlı Türkçe’nin Sırları kitabında bu konuyu anlatırken manara/minare, gul/gül, nerdüban/merdiven, câme-şuy/çamaşır, mide-nüvâz/maydanoz gibi örnekler verir.
Zamanımızda Türkçeye Arapça ve Farsça’dan geçmiş kelimeler kullanılmakla birlikte bazıları gündelik hayatta yanlış telaffuz edilmektedir. Üstelik bu yanlışlıklar hızlı bir şekilde yayılmaktadır.
En fazla dikkati çeken ve kulak tırmalayan yanlış söylenişlere örnek:
“Konuşulan, hitap edilen kişi” anlamındaki “muhâtap” kelimesinin “muhattap” şeklinde yazılışı ve telaffuzu.
“Güvenilir kimse” anlamında “yed-i emin” (emin, güvenilir el), tanınmayacak halde “yeddi emin” olmuş.
“Karşılık olarak” anlamındaki “bilmukabele” yerine “birmukabele” şeklinde anlamsız bir kelimenin kullanılması.
Bir de günümüzde dükkan, işletme, mekan isimlerinde terkip halinde (tamlama) isim yazılması furyası var. Bazıları manasız, iptidai hatta komik olan: “Lezzet-i Dürüm”, Bâb-ı Döner, Ehl-i Ciğer”.
İyiyim! Siz?
Sosyal medya ortamlarında mesajlaşmanın icaplarından olarak kelimelerin kısaltılması herkesin bildiği bir husus.
Slm = selam, sa= selâmün aleyküm, as= aleyküm selâm, tmm = tamam, nbr = ne haber, mrb = merhaba, tbr = tebrikler, vs. Sosyal medyada alışılan bu durum, korkarım gündelik hayatta da yaygınlaşarak, bireyler arasındaki karşılıklı muhabbeti, sohbeti de etkileyecek. Evvelden bir kişiyle karşılaşıldığında sohbete girizgah için hâl-hatır sormak vardı. Birine;
– Nasılsınız, iyi misiniz?
diye sorulduğunda, hitap edilen kişi:
– İyiyim, teşekkür ederim. Siz nasılsınız?
diyerek mukabelede bulunurdu.
Günümüzde bilhassa gençler arasında yukarıdaki diyalogun cevap kısmı şöyle oldu:
– İyiyim! Siz?
Sohbeti daha başlamadan katleden bir cevap. Yani “pardon, siz kimdiniz?” gibi. Neredeyse, “sana ne, yeter artık, bana soru sorma” diyecek!
Yukarda dediği gibi! Günlük gazetelerimiz her gün haberleriyle olmasa da değişik uygulamalarla basın tarihimizde silinmez izler bırakıyor. Bunlardan birinin geçen aylarda 1. sayfadan verdiği haber spotunun son cümlesi, Türk basınının “yaratıcı” yönünü gösteriyor.
Kapitalist ekonominin tarihsel kökenleri üzerine yaptığı çalışmalarla çığır açan Wallerstein, sistem karşıtı siyasal hareketlerin de aktif şekilde içerisinde olmuştu.
Polonya’dan önce Berlin’e daha sonra 1923’te New York’a göç eden bir ailenin çocuğu olan 1930 doğumlu Immanuel Wallerstein, 2. Dünya Savaşı’nın da etkisiyle daha o yıllarda siyasetle ilgilenmeye başladı. 1951’den 1959’a, lisansından doktoraya kadar tüm diplomalarını Columbia Üniversitesi’nden aldı. Bu yıllarda Oxford, Paris 7 Denis Diderot üniversitelerinde de ders gördü.
İlk dönemlerinde kendini “siyaset sosyologu” olarak tanımlarken, ilgi alanı Hint Yarımadası ve Afrika gibi eski kolonyal coğrafyalar ve “postkolonyalizm” idi. 20 yıl boyunca bu konular üzerine ders verip araştırmalar yaptı; bu eski koloni devletlerinin neden “geri kaldığı” üzerine kafa yordu.
Siyaset sosyolojisindeki hakim bakış açısı olan modernizasyon teorisi yerine, “geri kalmışlığın” kökenlerini bulmaya çalıştı. Wallerstein, bugün içinde yaşadığımız düzenin yani küresel kapitalist dünya-ekonomisinin kökenlerini “uzun 16. yüzyıl”da (1450-1640) tespit etti. Batı, feodal sistemin ürettiği krizden çıktıktan sonra coğrafi, sosyal ve demografik avantajlarını kullanarak süreç içerisinde geliştirdiği düzeni neredeyse tüm dünyaya yaymıştı. Tarihsel olarak biricik olan dünya-sisteminde tek bir işbölümü vardı ve bu sistem birleştirici bir politik yapıyla sınırlandırılmamıştı, çokmerkezliydi. Sistemde merkez-yarı çevre-çevre ülkeler de vardı. Andre Gunder Frank, Giovanni Arrighi, Oliver Cox, Samir Amin gibi dünya-sistemi teorisinin en büyük temsilcilerden biri olan Wallerstein, bu düşünürler arasında hayatta kalan son kişiydi. 1998’den beri sürdürdüğü web sitesinde (iwallerstein.com) 1 Temmuz’da yazdığı 500. yazısında bunun artık sonuncu paylaşımı olduğunu belirtti, ardından 31 Ağustos’ta öldü.
‘68’de Columbia Üniversitesi’nde katıldığı protestolardan sonra okuldan atılmış, sistem karşıtı hareketlerin içerisinde olmuştu. Küresel eşitsizliğin kökenleri üzerine çalışmaya devam etti; hayatını bunların ayrıntılarını ifadeye etmeye adadı.
İklim değişikliği, kirlilik kontrolü ve çevresel felaket tehdidi üzerine çalışan Weitzman, bütün çalışmalarını “yarını ne olacağı belirsiz bir dünyanın olasılıkları” üzerine konumlandırdı.
Harvard Üniversitesi ekonomi profesörlerinden Martin Weitzman, hayatını belirsizliklerle dolu, her gün değişen dünyamızın en karmaşık iki sorununa somut yaklaşımlar geliştirmeye adamıştı: 1970’lerde işsizlik ve enflasyon, son 20 yılda ise iklim değişikliği ve çevre konuları. 70’lerde geliştirdiği çalışanlar için performansa dayalı kâr paylaşımı sistemi, The New York Times tarafından “Keynes’den bu yana en iyi fikir” olarak tanımlanmıştı.
2015’te yazdığı İklim Şoku: Daha Sıcak Bir Gezegenin Ekonomik Sonuçları kitabında ise iklim değişikliği gibi olası felaket senaryoları karşısında normal ekonomik prensiplerin uygulanamayacağını yazdı. “Kötümserlik teoremi” adını verdiği hipotezinde, iklim değişikliği gibi dünyamızı toptan etkileyecek büyük bir tehdit karşısında, kendimizi en kötü ihtimale hazırlamamız gerektiğini söyledi. İklim değişikliğinin bir felakete dönüşme ihtimali yüzde 10 bile olsa, alınacak önlemlerin en kötü senaryoya göre planlanması gerektiğini savundu.
27 Ağustos 2019’da hayatına son veren Weitzman’ın fikirleri, felaket ekonomisi, yeşil muhasebe, biyoçeşitlilik ve kirlilikle mücadelede alternatif yöntemlerin mukayesesi gibi konularda çevre siyasetine yön veren kişi ve kurumlar tarafından referans kabul ediliyor.
1250 ila 1517 arasında hüküm süren Memlûkler, Moğol istilasını durdurdular, Haçlı ordularını yokettiler, siyasi tarihe geçtiler. Ancak onlarla ilgili az bilinen, gündelik hayatta yaşanan şiddetin sıradışı karakteriydi. Ortalama her 5 yılda bir hükümdarın değiştiği Memlûk toplumunda, eski yöneticinin evi, ailesi, yakınları yokediliyor, parasına el konuyor ve böylelikle “sokaktaki vatandaşın gazı alınmış”, ekonomik sorunlar ertelenmiş oluyordu.
Ortadoğu’nun cevheri Kahire karnavala hazırlanıyor: Bedestendeki tüccar dükkanını kapatmış, tezgahını toplamış; kandiller yakılmış, herkes meydanda toplanmış. Halkın aklında tek bir şey var: Yağmalamak, katletmek, kapıları zorlamak… Kısacası, birkaç günlüğüne sıkıntılarını unutup “şenlik” yapmak!
1517’de Osmanlılar tarafından ortadan kaldırılana dek, yani 267 yıl boyunca Memlûk Devleti tüm Mısır ve Şam’ın yegane hükümdarı oldu. Moğol istilasını durdurdular; Haçlı ordularını yokettiler; siyasi tarihinin önemli sayfalarına geçtiler… Ancak bu dönemin en ilginç öyküleri, yüksek siyaset ve savaş alanlarından ziyade, tarih sayfalarına fazla yansımayan gündelik hadiseler oldu. Siyasi dengesizlik ve değişken iktidar yapısı dolayısıyla gözden düşen emirlerin sık sık öldürüldüğü veya kalabalıklar tarafından katledildiği bu devirde, tarihte nadir rastlanan ölçüde ve şiddette toplumsal isyanlar yaşandı.
Memlûk emirlerinin arasında yaşanan iktidar mücadeleleri, ortalama her iki yılda bir içsavaşlara yolaçtı. Emirlerin rakiplerine karşı isyana kışkırttığı halk, şiddet ve nefret dolu ritüellerle mağlup kalan emirleri katlediyor, onların varlıklarını yağmalıyordu. Ancak ilginç ve sıradışı olan, Mısır halkının, devamlı bir şekilde meydana gelen bu isyanları adeta bir karnaval olarak yaşamasıydı. Mısırlılar gündelik hayatta artan iktisadi ve toplumsal gerginliklerini, tıpkı bir şenlik veya bayram kutlarmışçasına ama şiddet, kin ve nefretle Kahire ve Şam sokaklarında dile getirdiler. Böylece bugünkü bir tabirle, gerçek bir “şiddet pornosu” ortaya çıktı.
Peki Memlûk toplumunda neden böylesine bir vaziyet oluşmuştu?
Teoride liyakata dayalı bir düzen üzerine kurulmuş olan Memlûk Devleti’nde sultan, emirleri tarafından seçiliyordu. Dolayısıyla sultanın hükmünü, soy bağlantısından ziyade diğer Memlûklerin ve halkın desteği meşrulaştırıyordu. Bunun yanısıra her devlette olduğu gibi siyasi gruplaşmalar ve dolayısıyla bu gruplar arasında bir iktidar mücadelesi de mevcuttu. Ancak devletin askerî bir sınıf tarafından yönetilmesi ve sultanın hükmünün de emirlerin desteğine bağlı olması, bu siyasi mücadelelerin çoğu zaman açık içsavaşa dönmesine yol açıyordu.
Savaş müfredatı Memlûkler savaş eğitimlerinde, ok atma, eskrim, pazu geliştirme, topuz kullanma, at yarışı, top ve çevgan oyunları gibi konularda becerilerini geliştiriyorlar.
Bu çatışmalar sonucu Memlûk devrinin ilk 100 yılında 21 sultan ülkeye hükmetti. Aralarından bazıları 1 seneden az bir zaman tahtta kalabildi. Emirler, içsavaş sırasında kendilerine sadık olan toplumsal kesimleri isyana kışkırtarak amaçlarına erişmek için “sokaktaki vatandaş”ı kullanıyordu. Vakıf kurarak; bağış vererek; cami, hastane, medrese, derviş dergahları ve isimlerini taşıyan külliyeler inşa ederek belli kesimlerin, mahallelerin sadakatini kazanıyorlardı. Memlûk emirlerinin kışkırttığı bu isyanlar, halk tarafından adeta bir şenlik olarak algılanıyor, yaşanıyordu. Bu durum “resmî” bayramlarda, mesela aralarından en önemlisi Nevruz’da da ortaya çıkmaktaydı. Bu günlerde toplumsal düzen ve hiyerarşi bir-iki günlüğüne de olsa devriliyor, halk kendini geleneksel otorite figürlerinin ortadan kalktığı bir şenliğe, cümbüşe kaptırıyordu. Nevruz’da her türlü kötülük yapılabiliyor, günah işlenebiliyor ve yıl boyu biriken sıkıntılar dışa vurulup rahatlanıyordu! Kısıtlı bir zaman diliminde yaşanan bu kaos ve toplumsal kargaşa, ilk akla geldiği gibi iktidarı tehdit etmiyordu. Tersine, daha ciddi isyanların ortaya çıkmasını önlüyor; Memlûk iktidarının işine yarıyor; bu bakımdan normalde yasak-haram olan her türlü cümbüşe izin veriliyordu.
İçsavaşlar da bir bakıma aynı toplumsal ihtiyacı yerine getiriyordu. Bu mücadelelerden galip çıkan emirler, tıpkı bir orduya verilen ganimet sözünü yerine getirircesine düşman emirin vakıflarının, evlerinin, kışlalarının yağmalanmasına izin veriyordu. Tıpkı Nevruz’da olduğu gibi, çeşitli suç ve ölçüsüzlüklere göz yumuluyordu.
1294’teki çatışmada yenilgiye uğrayan bir vezirin kellesi, bir mızrağın ucunda sokak sokak dolaştırılmış; bir grup çapulcu rüşvet vererek kelleyi almış ve top niyetine aralarında oynamışlardı. Bir kaynağa göre ise aralarından biri, kellenin üzerine işeyivermişti. 1338’de yaşanan başka bir hadisede, Kahire’nin ana meydanında toplanmış macuncular, oldukça grotesk ve fantastik bir şekilde bir emirin ve ailesinin tutuklanışını macunlarıyla tasvir etmişlerdi: Kimisinde emir kırbaçlanıyor, kimisinde kız kardeş cellatlar tarafından sürükleniyor, kimisinde ise anne dövülüyordu. Kaynakçaya göre, macuncular o gün oldukça iyi satış yapmışlar, bu olayların ardından sokaklarda haftalarca müzik çalınmış, şiirler okunmuş, türlü türlü etkinlikler düzenlenmişti (Boaz Shoshan, Popular Culture in Medieval Cair,Cambridge University Press, 1993. s. 57). Neticede bu şiddet ve nefret dolu hadiseler, insanlarda bir karnaval duygusu uyandırıyordu.
Genç Memlûklerantrenmanda15 yüzyıldan kalma bir fürüsiyye kılavuzunda, Memlûkler savaş eğitimi alırken resmedilmiş. Binicilik becerisi, cesaret ve fizikî gücün birlikte ele alındığı fürüssiye bilimi, Memlûk eğitiminin temeliydi.
Bununla birlikte halkın tamamen manipüle edildiğini düşünmek doğru değildir. “Sokaktaki insan”ın ayrı bir iradesi olduğu kuşkusuzdur. Memlûk emir ve sultanları kimi zaman sokağı yönlendiremiyor, halk kendi seçtiği emiri destekliyor, sonra da yine aynı emiri linç edebiliyordu. 1308’de tahttaki Sultan an-Nasir Muhammed’in birtakım Memlûk emirinin baskısı altında tahttan çekileceği duyulduğunda, halk sultanı desteklemek için sokağa dökülmüştü. Kahire sokakları “Ya Nasir, ya mansur!” sloganlarıyla yankılanmış; isyankar emirler kalabalığı dağıtmak istediklerinde ise halk onlara “hain” diye sövmüş ve sonrasında askerleri taşlamaya başlamıştı. Buna rağmen an-Nasir kaçmak zorunda kalmış ve yerine tahta 2. Baybars çıkmıştı. Ancak Baybars “halkın gönlü”nü kazanamamış bir hükümdardı. Kahire meyhanelerinde ona hakaret eden şarkılar, fıkralar dönmeye başlamış; yüzlerce garibanın tutuklanıp dilleri kesilmesine rağmen bu direniş devam etmişti. Sultanın ikamet ettiği Kahire hisarının kapısında toplanan halk “Kalk ve Allah’ın emrine teslim ol! Oturduğun yer ancak erkek adama layık! Yerin olmayan o tahttan in!” diye bağırmış; sonunda Baybars tahttan çekilip Kahire’den kaçmak zorunda kalmış, an-Nasir bir daha tahta oturtulmuştu.
Memlûk ülkesinde Nasir’in ölümünden sonra tahta oğlu Sultan Küçük geçmişti. Bu defa da vezir Kavsun isyan etmiş, ancak halk Kahire hisarını “tıpkı bir çekirge sürüsü gibi” işgal etmiş ve Kavsun’un konağına saldırmıştı. Kapıları zorlayıp içeri giren kalabalık yağmaya başlamış, evinde bir şey bırakmadıktan sonra Kavsun’un kurduğu Sûfi dergahını ve diğer hizmetlilerin evlerini de yakıp yıkmıştı. Bu yağmada çalınan mallar satıldığında piyasada o kadar çok altın ortaya çıkmıştı ki, altının değeri oldukça düşmüştü. Sokaklarda “Bu Kavsuncu!” diye ilgisiz ama zengin insanlar linç edilmiş; Kahire valisi de bu şekilde neredeyse katledilmişti. Yine “Kavsuncu” diye saldırılan Hanefi bir kadının sakalı linççiler tarafından yüzülmüş, evi yağmalanmıştı. İş o kadar raydan çıkmış ki, isyanı kışkırtan emir halkı durdurmak için müdahale etmek zorunda kalmıştı. Olaylardan sonra macuncular yine tezgahlarını şehrin kapılarına kurmuşlar, satılan macunlar Kavsun’un nasıl bir deveye çivilenip şehrin kapısına götürüldüğünü tasvir etmişti. Bunları görüp yaşamış olan şair Mimar İbrahim şöyle diyordu:
“Şekerlemelerde Kavsun’un çivilenmiş
gövdesini görüp hayret ettik;
Ama ne tatlıydı çivilenişini
seyretmek ve onu yemek…”
Memlûk toplumunda sıklıkla yaşanan iktisadi sorunlar, halkta ancak bu “şiddet şenlikleri”nde ifadesini bulan sonuçlar yaratıyordu. Özellikle kuraklık dönemlerinde buğdaya gelen zamlardan dolayı kıtlık yaşanıyordu. Bazı emirler ve vergi toplayan memurlar spekülasyon amaçlı buğday istif ederek fiyatların artmasına sebep oluyor; fakat bunlara yönelik şikayetler neredeyse hiçbir zaman hükümet tarafından ciddiye alınmıyordu. Dolayısıyla içsavaş gibi şiddetin meşrulaştığı zamanlarda halk bizzat suçlu bildiği yetkililere saldırıyor, bunların varlıklarını yağmalıyor, bazen de bu kişileri katlediyordu. Yıl boyu biriken gerginliklerini ancak böyle gideren halk, gözden düşen emir ve memurları linç ederek onlarla hesaplaşıyordu. Böylelikle bu şiddet şölenleri aynı zamanda halk-devlet arasındaki iletişimin ve sistemin bir parçası oluyordu. Belki de çok daha radikal dönüşümlere yolaçabilecek gerginlikler bu şekilde gideriliyor; dolayısıyla şiddet aynı zamanda iktidarın da işine yarıyordu. Şiddet adeta bir ritüel hâlini alıyor, gerçek bir iktidar değişimi yerine simgesel bir şekilde, zaten iktidarın ortadan kaldırmak istediği bir takım otorite figürlerini linç eden insanlar tatmin oluyordu.
19. yüzyıl Kahire sokakları
1838’de David Roberts tarafından yapılan tablonun arka planında, Memlûk Sultanı el-Müeyyed Seyfeddin Camii’nin minaresi de görülüyor. Sultanın türbesi, 1415-1421 arasında yaptırılan caminin içinde bulunuyor.
Başta Michel Foucault birçok düşünürün iddia ettiği gibi, bir toplumun şiddet gösterilerine maruz kalması, o toplumun zihniyetinde önemli bir iz bırakır; şiddete yönelik bir eğilim yaratır; şiddeti toplumun “ruhani besin”i eyler. Memlûk devrinde sık sık gerçekleştirilen gösterişli halka açık infazların Mısır halkının üzerinde böyle bir etki yaratması kaçınılmazdı. Kayıtlara göre 1253’te, iktidara yükselişlerinden sadece üç yıl sonra, isyankar bir Bedevî reisinin 2.600 askeri Bilbays-Kahire anayolu kenarında asılmış ve sergilenmiştir. Kuşkusuz ki bu şiddet gösterileri halkın hafızasında önemli izler bırakmıştır.
1380’de İskenderiye emiri İbn-i Erram idam edilmiş, çıplak cesedi aynı Kavsun gibi bir deveye çivilenip Kahire’nin bir ucundan diğerine asılmaya götürülmüştü. Bu hadise insanları o kadar etkilemişti ki, “Allah kimseye İbn-i Erram’ın çektiği çileyi çektirmesin” deyimi halk arasında yayılmıştı.
Memlûkler devrinde şiddetin şenliğe, nefretin ritüele dönüşmesinin en ilginç yanı devamlılığıdır. Hem toplum hem de iktidar için sistemli bir rutin haline gelen bu hadiseler, gündelik hayatın ve toplumsal düzenin “doğal” bir parçası oldular. Hem iktidar için daha tehlikeli olabilecek isyanların ortaya çıkmasını önlediler hem gözden düşmüş devlet adamlarının ortadan kaldırılmasını temin ettiler hem de bir şekilde devletin ve Memlûk iktidarının sürekliliğini garanti altına aldılar.
Şiddet ve nefret Memlûk toplumunda kendine sabit ve istikrarlı bir yer bulmuş, bir tür Doğu usulü “toplumsal mutabakat” sağlamıştı.
Türk sinemasının usta aktörlerinden, yazar, çizer, gazeteci ve entelektüel Süleyman Turan hayatını kaybetti. Başrol oyuncularının yanındaki veya karşısındaki “ikinci adam” rolleriyle tanınan Turan, nadir görülen bir kaliteyi hem işine hem hayatına taşımıştı.
Sinema iş kolunda –sektör de diyorlar ama sektörlüğüne bin şahit bulamayabilirsiniz— “esas adam-esas kadın” diye bir kodlama sıfatı var. Başrol oyuncuları için kullanılır. Erkekse jön, kadınsa jönfiy de deniyor.
Süleyman Turan onlardan biri olarak anılmadı hiç. Süleyman Abi uzun ve başı dik kariyeri boyunca hep ikinci adam olarak anıldı. Ya esas adamın sırtını yasladığı kader arkadaşı ya da nadir de olsa karşısına dikilen uğursuz bir mâni olarak fakat daima severek izledik onu beyazperdede.
Meraklısı bilir, bilmeyenler için özet geçeyim; genel geçer Yeşilçam oyuncusunun çok ötesinde yeteneklere sahip bir ustaydı. Filoloji mezunuydu, temiz ve yüksek İngilizce konuşur, resim yapar, karikatür çizer, senaryo yazardı. Skeçleri vardı anlı şanlı tiyatro işlerinde. Gazetecilik de yapmıştı. Çalışkan bir okur ve haliyle görece yalnız bir adamdı. Onu skandalları, magazin haberleriyle değil hep yaptığı işlerle hatırlarsınız. Çalışmıyorsa, ortalıkta görebileceğiniz biri değildi kısaca.
Bir Antalya Film Festivali’nde aynı otelde misafirdik. Birkaç gün boyunca uzaktan gıptayla izledim onu. Zarif beden diline, temiz şöhretine, fırından yeni çıkmış somun sıcaklığında aktörlüğüne gösterilen coşkun muhabbete şaşılası bir mahcubiyetle karşılık verişine, yabancı sinemacılarla kolayca kurduğu derin iletişime tanık oldum.
Yanına gidip elini sıkmak, kendimi tanıtmak, onu ne çok sevdiğimi söylemek istedim; her seferinde yanına yöresine demir atanlardan ürküp erteledim heyecanımı. Sonra bir sabah, tenha bir erken kahvaltıda burun buruna geliverdik. Koltuğunun altında gazeteleriyle fit bir kahvaltı tabağı hazırlıyordu kendine. Jilet gibiydi. Mis gibi bir koku salıyordu çevresine. Başını kaldırdı, gözü bana değdi. Ben tüm sabah eblehliğimle doğru kelimeleri ararken o, “Mümtaz’cım nasılsın? Çok sevindim bu tesadüfe. Bir zamandır sana seni dikkatle takip ettiğimi, çok severek izlediğimi bildirmek istiyordum, kısmet bu güneymiş” deyiverdi.
Ben “Asıl ben sizi…” diye gevelemek üzereyken devam etti yumuşacık ses tonuyla: “Oyunculuğuna, tiyatro yönetmenliğine diyecek yok doğrusu, fakat esasen yazılarını merakla bekliyorum her hafta”.
O sıra Hürriyet’te haftada bir gün, çoğu zaman kavramsal denemeler yazıyordum. Okunup okunmadığından da, bu işlere yeltenmekle iyi edip etmediğimden de emin değildim.
“Bak bu yazma işi çok mühim Mümtaz’cım. Aramızdan eli kalem tutan birilerinin çıkması kolay olmuyor. Özel bir gençsin. Seninle gurur duyuyoruz. Sakın ucunu bırakma”.
50 yaşına yaklaşıyordum. Ne özel buluyordum kendimi ne de genç. Süleyman Abi’ye bir- iki kısa saygılı cümleyle karşılık vermeye çalıştığımı hatırlıyorum. Sonra elimi sıkıp “Takipteyim genç dostum, İstanbul’da da görüşelim” diye ekleyerek masasına yürüdü.
Bu o güzel abiyle ilk ve son görüşmemizdi.
Sonraki yazılarımı Süleyman Abi’nin de okuduğunu unutmadan yazdım bugüne dek.
Esas değil, esaslı adamdır Süleyman Abi.
Yaşlılık merakın bittiği yerde başlar. Ölüm unutulmayla gerçekleşir. O hiç yaşlanmadı, hatta ölmedi esasen.
Cumhuriyet ilan edildiğinde 13 yaşındaydı Ulviye Tur. Cumhuriyet yeniliklerini, çocuk- genç kız, çağdaş kadın-eş-anne evrelerinde yaşadı. 109 yıllık yaşamı geçen ay sona erdi ama, o hiç unutulmayacak.
Sultan 5. Mehmed Reşad’ın (1909-1918) son saltanat yılında, 7 yaşında okula başladı. Belleğinde biriken yüzyıllık anılarıyla 6 Eylül 2019’da İstanbul’da vefat etti; Merkez Efendi Mezarlığında toprağa verildi. Ulviye Tur Türkiye’nin son 100 yılını çocukluktan ileri yaşlılığa yaşamış, belleği aydınlık bir tanıktı.
Cumhuriyet ilan edildiğinde 13 yaşındaydı. 1927’de 17 yaşında evlendi. Daha cumhuriyet ilan edilmeden önce İstanbul’da, İzmir’de, kimi liman kentlerinde “yeni hayat” başlamış, kaç-göç sorunları doğallık sürecine yönelmişti. O ortamlarda yetişen Ulviye Hanım, Osmanlı Devleti’ni yıkılışa götüren yıllarda ilkokulu bitirdi. Cumhuriyet yeniliklerini, çocuk-genç kız, çağdaş kadın-eş-anne evrelerinde yaşadı. Basını sürekli izledi, toplumsal etkinliklere katıldı. Denize, plaja merhaba diyen ilk kadınlarımızdandı. Baş oyuncusu Cahide Sonku olan “Lüküs Hayat”ı 1934’te ilk sahneye konuluşunda seyreden, o seçkin kadroyu çılgınca alkışlayanlardandı; çünkü o piyeste özgür-yetkin kadın, kılıbık erkek tiplemeleri vardı.
Dün / bugün ve daima Ulviye Tur beş sene önce dergimizde yer bulmuş; kızı Suna Hanım’la beraber 1937 tarihli fotoğraftakiyle aynı pozu vermişlerdi (Fotoğraf: Özgür Güvenç).
Türkiye’de kadınlara özgürlük, ilkin o sahnelerde vurgulandı. Ulviye Tur, Atatürk döneminin ulusçu, devrimci yeniliklerini çağdaş kadın mutluluğuyla izleyenlerdendi. O dönemi ölünceye kadar andı, anlattı; 100 yılı o mutlulukla yaşadı.
6 Eylül Cuma günü İstanbul’da vefat etti. 8 Eylül’de Merkezefendi’de toprağa verildi. Ulviye Tur’la 104 yaşındayken Ceyla Altındiş’in yaptığı “Asırlık Bir Bellek Var Aramızda” başlıklı röportaj, #tarih’in Kasım 2014 tarihli 6. sayısında yayımlandı (https:// vimeo.com/111102835).
Ankara-Beypazarı Halkevi, 80 yıl önce Cumhuriyet Bayramı’nda, İsmet İnönü’nün de katıldığı bir törenle açılmıştı. Beypazarı halkının hazır bulunduğu açılışta ünlü şair Behçet Kemal Çağlar “Tarih örnek kasaba diye adını yazar, böyle ilerledikçe kaynaştıkça Beypazar…” diye başlayan Beypazarı adlı şiirini okumuştu. Beypazarlıların hazırladığı bez pankartta ise Halkevleri’nin işlevini iyi özetleyen bir pankart vardı: “Dedikodu yapma, spor yap”! Halkevlerinde dil ve edebiyat, güzel sanatlar, gösteri, kitaplık ve yayın, müzik, halkbilim, spor, turizm ve gezi gibi alanlarda yetişkinlere yönelik eğitimler düzenleniyordu. Halkevleri de aynı Köy Enstitüleri gibi, kadınlarla erkeklerin birarada bulunmasını hazmedemeyenlerin dedikoduları yüzünden hedef haline getirilecekti.
Bir konunun, bir alanın uzmanı olmakla ilgili kriterler, akademya tarafından belirlenir. Zira akademik kurumlar ve bunların değerleme/değerlendirme sistemleri, tüm dünyadaki ilgili literatürü gerek arşiv bilgileri gerekse halen yürütülen çalışmalarla kıyaslayarak takdir edebilecek yegane yapılardır.
Herhangi bir konuda bir tez veya görüş ileri sürüldüğünde; bir kitap veya çalışma çıktığında; bir sanat yapıtı veya bir edebi eser ortaya konduğunda; yeni buluş-icat olduğu ileri sürülen bir fikir-uygulama gündeme geldiğinde; bunun ne kadar orijinal, yeni, otantik ve dolayısıyla kıymetli sayılacağını da bu kurumlar belirler.
“Literatüre girmek” tabir edilen bu yüksek hâl, anlaşıldığı üzre ancak ciddi bir çalışma, emek, zahmet, mücadele sonucu damıtılan bilgiyle mümkün olabilmektedir. Sonra da başka bir diyardan gelen veya dağdan inen veya gemiyle karaya bindiren bir grup “barbar”, senin bu emek emek, ilmek ilmek ördüğün “bilgi toplumu”nu ezer geçer, yakıp kül eder veya biraz akıllıysa kendine mâlederek hayata devam eder. Tarihin yazdığı gerçek hikayeler arasında en trajik olanlar bunlardır ama, akıllı ve uzun vadeli düşünebilecek zekadaki kimi “barbarlar”; kendi soyunu-sopunu-kanununu ilelebet payidar kılmanın yegane yolunun yazmak, üstelik “kendi yediği naneleri de yazmak” olduğunu bilmişlerdir. Bunun en meşhur örneği tabii Roma İmparatorluğu’dur. İmparatorluğun başındaki “Büyük” sıfatı da aslında ülkenin coğrafi alanından değil, bu düşünsel yükseklikten gelen irtifaya işaret eder.
Ancak kendi işlediği günahları, yaptığı yanlışları; hatta kıydığı canları, yıktığı ocakları da yazıya dökebilen, kayda geçirebilenler gelecek tarih dönemlerinde yaşayabilmiştir. Eski Romalılar salak değildi. Tamamen “pembe”, tamamen olumlu, tamamen “biz çok şahane bir milletiz”lerle dolu kayıtlar hazırlamak herhalde pek zor olmasa gerekti. Ama yapmadılar. Bunu yapmadıkları için de hem geçmişleriyle barışık oldular hem hayatlarına hayat kattılar hem büyük bir özgüven sağladılar hem de gelecek nesiller için bir hesaplaşma imkanı sunacak kanıtlar bıraktılar.
Daha önce de defalarca belirttiğimiz gibi tarih düz ve “ilerlemeci” bir çizgi izlemiyor ve mesela interneti bilmeyen 20. yüzyıl insanı veya ampulü görmemiş 18. yüzyıl köylüsü veya matbaaya yetişememiş erken Osmanlı efendisi bizden daha az bilgili, daha az zeki değildi. Hatta belki de tersine. Günümüz iletişiminin yarattığı süper hızlı haberleşme, dünyayı takip eden ve olayları izleyen ama hiçbir konuda derinlemesine bir bilgisi bulunmayan bilgiçler ortaya çıkardı. İşinin-mesleğinin erbabı, alanının uzmanı, sokağının eski taşı, armudunun tadı, ataların ahlakı pek kalmadı.
Su içtiğimiz eski testiler, hiç değilse tekrar döneceğimiz topraktandı.