Etiket: Sayı:65

  • Osmanlı Türklerinin saç stili: Ecel perçemi

    Osmanlı Türklerinin saç stili: Ecel perçemi

    Selçuklu dönemine ait pek çok minyatür, Osmanlı dönemi öncesi Türk erkeklerinin çoğunlukla uzun ve örgülü saçları yeğlediklerini gösteriyor. Ancak 15. yüzyıl itibarıyla Osmanlı minyatürleri, belki ağır sarıkların da etkisiyle Türklerin tepede bir perçem bırakıp geri kalanı kazıttıklarını söylüyor.

    Osmanlı minyatürü üslup olarak değilse bile konu olarak gerçekçi bir görüntü dünyası sunar bizlere. Gerçekçi olmayan perspektifsiz tarzıyla birlikte, hayatın içinden durumları çoğu kez olduğu gibi, gerçekçi bir sadakatle resim diline döker. Bu anlamda Osmanlıların kılık ve kıyafetlerine dair tutarlı ve birbirini destekleyen görsel kaynaklar bulmak mümkün görünüyor. Osmanlıların saç kesim tercihleri de böylece aşağı-yukarı ortaya çıkıyor.

    Türklerin konar-göçer-savaşır hayat tarzına sıkı sıkıya bağlı oldukları 15. yüzyıl öncesinde uzun saçları –belki de zorunlu olarak- tercih ettikleri bilinir. Ancak belli ki zamanla, yerleşik yaşamın yaygınlaşması ve sarık giyme kültürünün iyice oturmasıyla, saç-başa da bir düzen vermenin gereği hissedilmiş. O büyük sarıklar altındaki başlar bir “terlik takke/arakiye” giyerek başı rahat ve temiz tutmayı düşünmüş; hatta ileri gidip saçı tamamen kazıtmış ve tepede bir tutam “perçem/ecel perçemi” koyuvermiş.

    Türklerin bu perçemlerden tutularak ruhlarının gökyüzüne çekileceğine inandıklarına dair rivayetin kaynaklarını belirlemek zor. Ancak 16. yüzyılda İstanbul’a gelen Alman seyyah Salomon Schweigger, Sultanlar Kentine Yolculuk adlı kitabında, bu saç stilinin çok sevilmesinin nedenini hamamda gördüğü birkaç Türke sorarak makul bir tarzda açıklıyor: “Savaşçı hasmına yenildiğinde kafasının kesilmesine sıra geldiği zaman, düşmanın eli ekmek yediği ağzına girip kirletmesin, bunun yerine başını bir parça perçeminden tutup atsın”.

    Osmanlı minyatürlerinin pek çoğunda rastlanan bu kesim, kuşkusuz yegane saç stili değil. Saray görevlilerinin yana sarkan uzun zülüfleri, tekinsizlerin dağınık kakülleri ve elbette haremdeki kadınların örgülü, başlıkları dışına taşan serbest saçları sözkonusu. Görkemli serpuşlar altında gizli kalıp, nakkaşın da bizim de görmemize imkan bulunmayan nice tarz, biçim ve üslubun da varolabileceği unutulmamalı.

    [1] berber
    Sokak berberi
    Önceleri “hâlik” denilen esnaf için, 16. yüzyıldan itibaren İtalyancadan alınan berber kelimesi kullanılır. Bu esnafın tek mahareti saç kesmek değildir; sünnetçilik, hacamatçılık ve dişçilik de yapar. Burada müşterisinin tepesinde bir tutam perçem bırakıp gayrısını kazıyan mahir berberle acemi çırağı görülüyor. Minyatür, ismi bilinmeyen bir çarşı ressamına İsveç elçisi Ralamb tarafından 17. yüzyılda sipariş edilmiş (Ralamb Kıyafetnâmesi, Stockholm Ulusal Kütüphane, Ral. 8:0 no. 10).
    [2] şarapdar otomat-cezeri
    Selçuklu stili
    Artuklu sarayının başmühendisi Cezerî, 1205 tarihli eserinde Selçuklu kültürünü otomat tasarımlarına yansıtır. Bu figüründe pek çok Selçuklu kitap ve seramik resmine benzer şekilde uzun ve örme saçlı bir erkeği betimliyor (Kitâb fî ma ‘rifeti’l-hiyel, TSMK, A. 3472).
    [5] kadın saçı
    Kadında uzun saç
    Sokakta ferace ve yaşmaklarla dolaşan kadınlarınki bilinmez ama 18. yüzyılda Levnî’nin ev hâlinde çizdiği kadınların çoğu uzun örgülü saçlara sahipti (Albüm, TSMK, H. 2164).
    [3] Surname-i Hümayun, 1582, fedakarlık gösterisi yapan serhadler, klasik saç stilindeler
    Ecele susamışlar
    1582 Atmeydanı sünnet düğününde Osmanlıların hudut savaşçıları, uğrunda nelere katlanabileceklerini Sultan 3. Murad’a ispat için silahlarını kendi üzerlerinde deniyor. Bu “her biri ecel perçemli eceline susamışlar”, padişahtan bahşiş koparmayı başarıyor ama, birkaçı da kan kaybından hayatını kaybediyor (İntizâmî Surnâmesi, res. Osman, TSMK, H. 1344).
    [4] mars
    Perçemin işlevi
    Schweigger’deki ecel perçeminin kesilen başı tutmaya yaradığına dair tanıklık, bu Falnâme minyatürüyle hayat buluyor. Gök cisimlerinden “felek celladı Mars”ı hayalî bir biçimde resmeden adsız nakkaş, en soldaki ele perçeminden tutulan “Türk tipi” bir baş yerleştirmiş (Kalender Paşa Falnâmesi, TSMK, H. 1703).
    [6] tayyar civan
    Serkeş
    Levnî’nin “Tayyar Civan” notunu düştüğü bu eli hançerli sarhoş, modaya pek de uymuş gibi görünmüyor. 18. yüzyıl düğün minyatürlerinde Levnî, başından börkü uçan bir yeniçeriyi ecel perçemiyle resmettiği hâlde, bu yarı-hayalî figürünün ön tarafta bir miktar kâkülü olduğunu düşünmüş (Albüm, TSMK, H. 2164).
    [7 zülüflüler]
    Zülüflüler
    Osmanlı sarayında görevli baltacılar ve silahtarların iki yanlarından sarkan zülüf denilen örgülü uzun perçemleri vardı. Bunların özel alanlara girip çıkmaları nedeniyle bazen uzun yakalar giyip sağlarına sollarına bakmamaları arzu edilmiş. Belki iki yandan sarkan örgüleri de böyle bir “önüne bak” hatırlatması içindir yahut sadece bir alamet-i farika olarak belirlenmiştir (Nakkaş İbrahim, Surnâme-i Vehbî, TSMK, A. 3594).
  • Dünyayı değiştiren en büyük yağmalar

    Dünyayı değiştiren en büyük yağmalar

    İnsanlık tarihindeki büyük dönüşümler, büyük kaynaklara el konulmasıyla gerçekleşti. Her medeniyetin ve her ilerlemenin temelinde kan ve mal var. Amerika kıtasının talanından Hindistan ve Afrika’nın yağmasına; Latinlerin İstanbul’dan, Naziler’in Yahudiler’den çaldıkları para ve eserlere kadar tarihi biçimleyen en önemli hadiseler…

    Toplumlar günlük çalışmaları karşılığında elde ettikleri ürünlerle yaşar ve zamanla her toplumda bazıları “birikim” yapar. Günün birinde örneğin bozkırdan atlılar çıkagelir; fakir-zengin demeden herşeye el koyar, katletmediklerini de köle yapar veya vergiye bağlar. Kimi zaman da kıyıda beliriveren teknelerden inenler aynı şeyi yapar. Atlıların veya gemicilerin sayısı çok azdır ama, bunların savaş teknikleriyle başa çıkılamaz. Yerliler, gelenlerin ne olduğunu dahi idrak edemeden herşeylerini yitirir ve hayatta kalanlar kendi ülkelerinde köle olur.

    Cortez 520 kişiyle Meksika’yı fethetmiştir (1519). Pizarro 168 asker, 1 top ve 27 atla İnka medeniyetini tarihe gömmüştür (1532). İngilizler, bir kısmı yerlilerden oluşan 3 bin askerle, Fransızların askerî desteğindeki 50 bin kişilik bir orduyu yenip Hindistan’ı ele geçirmiştir (1757). Bunları sağlayan en önemli faktör, zihniyet farkıydı. Yağmaya odaklanmış bir savaşçı zihniyetle başa çıkılamamıştır.

    Davetsiz misafirler Christoph Colomb 1492’de Hispanyola’ya (şimdiki Haiti ve Dominik Cumhuriyeti) geldiğinde orada yaşayan Taino halkı, en kıymetli eşyalarını teslim etmek zorunda kaldı. Arka planda korku içinde kaçışan yerliler görülüyor.

    Tarihteki en büyük örnek ise rakiplerine kıyasla ufacık ama disiplinli bir orduyla Avrasya’yı ele geçiren Çinggis Han ve oğullarıdır. Ne var ki, fatihlerin bir kısmı ellerine geçen kaynağı ticaret ve üretime aktarıp sürekli bir zenginliğe kavuşurken, diğerleri bunu yapamamıştır. Moğollar bozkırın derinliklerindeki yurtlarına çekilip çobanlığa dönerken, bazıları da, örneğin Çin’i fethedenler, bir süre sonra fethettikleri tarafından eritildiler. İspanyollar ise Amerika’dan taşıdıkları altın ve gümüşü tüketime harcayıp bitirirken, bunları ticaretle veya korsanlıkla ellerinden kapıp götüren İngilizler, sanayi devrimi için ilk birikimi yapıyordu. Hindistan’ın yağmasıyla bunu tamamladılar.

    Dünya tarihini değiştiren bu devasa kaynak akımları, aynı zamanda birçok halkın da sonunu getirdi. Avrupalılar, Amerika’nın yerli nüfusunun ezici çoğunluğunu imha ettiler.

    Minik Avrupa kıtasından ilk taşmaları Doğu Akdeniz’de yaptıkları Haçlı Seferleriydi. Ne var ki bu fetihlerden elle tutulacak bir sermaye girişi yapamadıkları gibi, karşılaştıkları devlet kurmuş halkların savaş teknikleri de onlardan aşağı kalır değildi. Kısa sürede yenilgiye uğratılıp kovuldular. Coğrafya keşifleriyle başlayan ikinci büyük taşmalarında ise maden teknolojisine sahip olmayan, çoğu kabile düzeyinde dağınık toplumlarla karşılaşıp onları rahatça yendiler ve muazzam bir yağmaya giriştiler. Bu arada ganimeti paylaşmak için birbirleriyle de savaştılar. Dünya tarihinin en kısa özeti budur.

    İstanbul kapılarında Haçlı istilacılar Bugün Ayvansaray adıyla bildiğimiz eski Blahernai bölgesi önünde Haçlı askerlerini gösteren canlandırma. İllüstrasyon: Ethem Onur Bilgiç

    Bu noktada çok önemli bir konuya da değinmeyi ihmal etmemeliyiz. O da işbirlikçiliktir. Fatihler, yerel nüfuzluların bir kısmıyla ittifak yapmadan bu kadar başarılı olamazlardı. Montezuma’ya rakip reisler Cortez’i desteklerken, İngilizler de işbirlikçileri Bengal tahtına oturtmuş, istedikleri zaman değiştirmişlerdir. İşbirlikçilik, ezelî ve ebedî bir yaradır. Onlar olmadan dünyayı yağmalayamazlardı.

    Şimdi büyük yağmaların en çarpıcı bazı örneklerine bakalım.

    Son katliam

    25 Haziran 1876’daki Little Bighorn Muharebesi’nde yerli kabilelere karşı hiç tahmin etmediği bir yenilgi alan ve hayatını kaybeden General Custer’ın intikamı altı ay sonra çok ağır bir biçimde alındı. Beyazlardan oluşan ordu, Yaralı Diz isimli çayırda Lakotaların sonunu getirdi.

    Latinlerin İstanbul’u fethi

    Minik Avrupa kıtasının fetih ve yağma için ilk taşması Haçlı Seferleri’dir. Başta Kudüs olmak üzere kutsal mekanların ele geçirilmesi ise bunun bahanesinden başka bir şey değildi. Yollarının üzerindeki İstanbul’un zenginlikleri daha 1. Haçlı Seferi’nde (1095-99) akıllarını çeldi ama, devam edip Kudüs’e ulaştılar. “İstanbul’un fethi” yaklaşık yüzyıl sonra 1204’te, 4. Haçlı Seferi’nde gerçekleşti.

    3. Haçlı seferinde (1189-92) Anadolu yollarından geçerken perişan olan ve istedikleri başarıyı elde edemeyen Haçlılar, Venedik’e bir öneri götürdüler. Atlarıyla birlikte 4.500 şövalye, 9.000 yardımcı ve 20.000 piyadeyi dokuz aylık yiyecekle birlikte Filistin’e nakletmek için anlaştılar. Ne var ki Venedik hazırlıklarını tamamladığı zaman bu kadar kişi gemilere binecekleri Lido’ya gelmediği gibi, gereken paranın yarısı bile toplanamamıştı. Uzun tartışmalardan sonra Venedik Doju karşı kıyıdaki Zara’yı alarak borçlarını telafi etmelerİ gerektiğini, yoksa nakliye olmayacağını söyleyince çaresiz bunu yaptılar. Orada Bizans’tan gelen bir mesaj akıllarını çeldi. Tahtı amcası tarafından gasp edilen Alexius, bunu geri aldıkları taktirde büyük vaatlerde bulunuyor ve Mısır’ın fethine yardımcı olmaya söz veriyordu.

    Haçlı filosu 1203 yazında Galata önlerine geldi ve kenti alarak 4. Alexius’u tahta çıkardı. Ne var ki hazine boştu ve Franklar Venediklilere borçlarını ödeyememişlerdi. Ancak Venedikli Enrico Dondolo artık alacağını filan unutmuş, Pisa ve Ceneviz rekabetinde geri kaldığı Bizans’a göz dikmişti. 1204 Ocak ayında Bizans’taki hoşnutsuzluklar tırmandı ve Alexius öldürüldü. 5. Alexius adıyla yerine geçen Murzuphlus, Haçlılarla teması kesip savunmayı güçlendirmeye başladı. Bunun üzerine Franklar ile Venedikliler birleşip saldırıya geçtiler. Çok kanlı bir kuşatmadan sonra şehir düştü ve üç günlük geleneksel yağma başladı. Franklar vahşi bir şekilde tüm eserleri parçalayıp altın ve gümüşü eriterek paylaşırken, Venedikliler ellerine geçen sanat eserlerinin değerini biliyordı. Ülkelerine götürdükleri altın ve gümüş ile diğer yağma mallarının yanısıra, Hipodrom’da (Sultanahmet) bulunan dört at heykeli sekiz asır boyunca St. Marco meydanını süsledi. Venedikliler şehrin sekizde üçünü ve Haliç limanını alıp Karadeniz’e kadar uzanan bir ticaret zinciri kurdular. Pisa ve Ceneviz tüccarlarını Bizans’a ve Karadeniz’e çıkmaktan men ettiler. Venedikliler bu hadiseden sonra Akdeniz’de en büyük güç haline geldi. Cenevizliler ise yükselen güç olan Osmanlılar ile yakın ilişkiler kurarak Venedik ile mücadelede edeceklerdi. 

    Haçlılar İstanbul’da

    Tintoretto’nun (16. yüzyıl) İstanbul istilasını tasvir eden tablosu, Venedik Doç Sarayı’nda sergileniyor.

    Kardinal külahından Osmanlı sarığına

    Haçlılar 1261’de Bizans’tan kovuldu ama bu dönemde Hıristiyan dünyası asla kapanmayacak bir bölünmeye girmiş, Venedik ve Papalık Ortodoks dünyası tarafından asla uzlaşma kabul etmeyen bir nefrete hedef olmuştu. Nitekim 1450’lerde, son kuşatma öncesinde “İstanbul’da kardinal külahı görmektense Osmanlı sarığını tercih ederim” diyenler olacak ve Fatih Sultan Mehmed karşısındaki Bizans’a Avrupa’dan çok az yardım gelecekti. Bunda Bizans Ortodoks kilisesinin Papalık tarafından ısrarla zorlanan birleşme talebini reddetmesinin küçümsenmeyecek bir payı vardır.

    Haçlılar 1204’te İstanbul’u yakıp yıkarken, bu devleti ayakta tutan bürokrasiyi de son derece zayıflatmışlardı. Bizans vergi ve asker topladığı bölgeleri giderek yitirdi; Osmanlılar da bu kuvvet boşluğunu çok iyi kullanarak Rumeli’de büyüdüler. Bizans’ı kuşattıkları sırada bu kenti destekleyen sadece birkaç kale ve ada kalmıştı. Fatih İstanbul’u alırken, aynı zamanda Venedik ile Ege’den başlayıp Kıbrıs ve Adriyatik’te yüzyıllarca devam edecek olan büyük bir mücadelenin başlangıcını yapmıştı.

    Bengal hazinesi ve büyük talan

    İngiliz komutan Robert Clive, Mürşidabad’daki Bengal hazinesini kendi fetih hakkı sayıyordu. Altın, mücevher, fildişi, ipek ve tüm mallar içerisinde istediğini alabilir, istediğini de adına savaştığı Doğu Hindistan şirketine bırakabilirdi. Gümüşün yüzüne bile bakılmıyordu. Bu, dünya tarihinde bir anda yapılan en büyük talandı. Tabii, şirket ve parlamento her zaman ensesinde olacaktı. Kendisine İngiltere’de bir malikane ve parlamentoda bir sandalye verildi. Bunu izleyen dönemde parlamenterlerinin onda biri Hindistan yağması zengini oldu. Clive Malikanesi olan Powis Şatosu’nda Hindistan’daki tüm müzelerden çok daha değerli eşya, altın, yakut, zümrüt vs. olduğu söyleniyor. Yağmalanan mallar arasında bulunan yeşimden bir mataraya 1 milyon sterlinden fazla değer biçildiği kaydedilmiş. Hikayenin başlangıcına dönelim.

    Hindistan’da bir işbirlikçi Bengalli Mir Jafar 1757’de İngiltere Doğu Hindistan Şirketi’nden Robert Clive’la bir anlaşma yaptı. Anlaşmaya göre Plassey Muharebesi’nde Bengal’e liderlik eden Siraj-ud- Daulah’yı teslim edecek; karşılığında da yeni lider kendisi olacaktı. Francis Hayman, 1760.

    1756’da başlayan ve gerçek anlamda ilk dünya savaşı olan Yedi Yıl Savaşları sırasında İngiltere, Fransa ile rekabete girdiği tüm alanlarda başarılı olmuş ve büyük imparatorluğu kurmuştu. Hindistan’da ilk büyük fetih ve yağma Bengal’de gerçekleşti. Albay Robert Clive 1757’nin Mart ayında Chandernagore’deki Fransız yerleşimini ele geçirdikten sonra Bengal sultanına karşı ilerledi. Aynı yılın 27 Haziran’ında yapılan Plessey muharebesinde, 1000  kişilik minik ordusuyla Bengal sultanının Fransız topçusuyla desteklenen 50 bin kişilik ordusunu yendi. Burada Fransız-Bengal ordusunun barutunun yağmurda ıslandığı, İngilizlerin barutlarını kuru tutup top ateşine devam ettiği söylenir ama, teslim oldukları sırada hâlâ İngilizlerden on beş kat daha fazla askerleri bulunuyordu. Burada, Batılılar karşısında birçok kez görülen bir irade kırılması yaşanmıştır. Sultan kaçmış, yakalanmış, hazine de Clive’ın eline geçmişti. Bunları Doğu Hindistan şirketinin merkezine 200 tekneyle taşıdılar.

    Doğu Hindistan Şirketi, Bengal’i o kadar vahşi bir şekilde sömürdü ki, 1765-73 arasındaki büyük Bengal açlığında en az 2 milyon kişi öldü. Şirket geliri düştüğü için topraktan alınan vergileri iki katına çıkararak ölümleri arttırdı. Bu şaşırtıcı değildir. Uzakta yaşayan İngiliz toprak sahipleri büyük İrlanda açlığı (1845-49) sırasında da en ufak bir müsamaha göstermemişler ve milyonlarca kişinin ölmesini İngiltere’den, denizin öte yakasındaki malikanelerinden izlemişlerdi.

    Hindistan hazinelerinin yağması, 18. yüzyılın son çeyreğinde İngiltere’de başlamış olan sanayi devrimi için hem sermaye hem de dev bir pazar sağladı. Hindistan dokuma ihraç eden bir ülke olmaktan çıkıp İngiliz kumaşlarını almaya mecbur tutuldu. Daha büyük ölçekli üretim için koşullar bu sayede oluştu. Sanayi devrimi esas olarak dokuma sektörünün öncülüğünde gelişti. Buhar makineleri iplik ve kumaş tezgahları için geliştirildi, sonra diğer alanlara uygulandı.

    Ayrıca, kömür çıkarmak için madenlerdeki suyun pompalanma ihtiyacı da buhar makinelerinin gelişmesinde talep yarattı. Büyük talep el imalatından fabrika üretimine geçilmesinin itici gücüydü. Batı Avrupa ülkeleri İngiltere’yi çeyrek yüzyıllık bir arayla izledi ve onlar da sömürge-pazar yarışına girdiler ama İngiltere “üzerinde güneş batmayan” imparatorluğu kurmuştu bile. Hindistan da bu imparatorluğun incisiydi

    Napoléon ve tarih yağması

    Fransız İhtilali ve giyotinden sepete düşen onbinlerce kafa, sanki fakir düşmüş bir aileden gelen Korsikalı topçu subayının yükselmesi ve imparator olması içindi. İlk olarak Toulon’da İngilizlere karşı kazandığı başarıyla dikkati çeken bu Napoléon Bonaparte, 1796’da perişan haldeki İtalya ordusunun komutanlığına getirildi. Pejmürde ve aç askerleri Alpler’den aşırarak zengin İtalya ovalarına indirdi ve ardı ardına kazandığı zaferlerle doyurdu. Bir yandan da İtalyan kentlerini yağmalayarak zor durumdaki Direktuar hükümetine para ama daha da önemlisi Paris müzelerine paha biçilmez eserler gönderiyordu. Yanında bulunan “Comission Temporaire des Arts” (Geçici Sanat Komisyonu) sanat eserlerini değerlendirdikten sonra bunların en güzelleri Louvre Müzesi’ne gönderilmek üzere paketleniyor ve kafilelere teslim ediliyordu.

    Atların kaderi Birinci Fransız İmparatorluğu dönemini resmeden bu tabloda, 4. Haçlı Seferleri sırasında İstanbul’dan Venedik’e götürülen bronz atlar, Paris’teki Arc de Triomphe du Carrousel’in üstünde görülüyor. Napoleon, bronz atları 1797 Mayısı’nda San Marco Kilisesi’nden söküp Paris’e getirmişti. Hippolyte Bellangé, 1862.

    Bunların Louvre’u bir dünya müzesi haline getirmekten çok, Napoléon’un müstakbel emelleri için namını duyurma anlamı taşıdığı çokça ifade edilmiştir. Direktuar yıkıldıktan sonra, imparatorluk dönemi öncesinde konsüller onun Mısır’a gönderilmesini istediler. Tabii Mısır’ı fethedip oradan Hindistan’a yürüme hayallerini destekledikleri için değil; ama artık general olan bu ihtiraslı adamı ülkeden uzaklaştırmak amacıyla. Ayrıca bu, İngilizlerle mücadele için o sırada elverişli bir yol olarak görülüyordu.

    Napoléon, her halükarda onu kovalayan Amiral Nelson ile Akdeniz’de köşe kapmaca oynayarak Mısır’a ulaştı. Üzerine at süren Memlûk süvarilerini topa tutarak kolayca yendi ve servetlerini ele geçirdi ama, bu onun için çerez bile sayılmazdı. Yanında getirdiği 167 biliminsanı ile kurduğu “Comission des Sciences et Arts” (Bilim ve Sanat Komisyonu) gerçekten önemli çalışmalar yaptı ama, esas hedefleri Mısır hazinelerini bulup Fransa’ya taşımaktı. Ne var ki Nelson, sonunda Fransız donanmasını Aubokir Körfezi’nde kıstırıp, gemilerini yaktı. Filistin’e yaptığı sefer de felaketle sonuçlanınca, Napoléon ordusunu bırakıp gizlice Fransa’ya döndü. Eğer daha geç kalırsa imparatorluk yolunda avantaj yitireceğini anlamıştı. Mısır’da fazla hazine toplayamamışlardı ama burada bıraktığı ordu teslim olduktan sonra bunların çoğu Londra’da British Museum’a gitti. Kime niyet, kime kısmet.

    Savaş ganimetleri Napoleon, bir yandan İtalyan kentlerini yağmalayarak zor durumdaki Direktuar hükümetine para gönderiyor, bir yandan Paris müzelerine paha biçilmez eserler seçiyordu.

    20. yüzyıl ve Nazilerin soygunları

    Nazi soygunları yakın tarihin en kanlı sayfalarından birisidir. İktidara geldikleri 1933’ten savaşın son günlerine kadar inanılmaz bir vahşet ve utanmazlıkla devam etmiştir. Çok ilginçtir, ilk başlarda Yahudi mallarıyla birlikte bizzat Alman müzeleri de talan edilmiş, Nazilerin “dejenere” buldukları resim ve heykeller haraç-mezat satılmış, bir kısmı da yakılıp yokolmuştur.

    Tüm Avrupa’da devam eden korkunç talanın bilançosunu çıkarmak mümkün değildir. 100.000 civarında çok değerli eser hâlâ kayıptır. Avrupa’dan talan edilen eserlerin saklanması için Almanya’da 1000 kadar şato, mahzen, maden ve depo tahsis edildiğini ve sadece Paris’ten 30 tren katarının bunları taşıdığını söylemek bile yeterince fikir vermez. Rusya’dan çalınan eserlerin eksik listesi bile binlerce sayfa tutmuştur. Alman Ordusu ve SS’lerin bunları toplamak için özel birimleri vardı.

    Madendeki hazine

    General Eisenhower, Omar N. Bradley ve George S. Patton, 1945’te Almanya’da bir tuz madeninde bulunan çalıntı sanat eserlerini inceliyor.

    Almanya ve Avusturya’daki tüm Yahudi malları ve sanat eserleri talan edilirken, ilk yıllarda dışarı gitmeyi başarabilenlerin yanlarına hiçbir değerli eşya almalarına izin verilmemiştir. Bu insanlar bilindiği gibi diğer ülkelerden getirilenlerle birlikte gettolara ve kamplara tıkılarak yarı aç çalıştırılmışlar; çalışamayacak durumda olanlar derhal, diğerleri güçleri tükendikçe gaz odalarında katledilmiştir.

    Bir başka örnek, Avusturya’nın ilhakı anlamına gelen Anchluss’dan sadece birkaç hafta sonra bu ülkedeki tüm Yahudilerin 5 bin markın üzerindeki taşınabilir ve taşınmaz mallarını resmî makamlara kaydettirmesi mecburiyetidir. Bu operasyon yağmayı büyük ölçüde kolaylaştırmış ve kısa sürede değeri milyarlar tutan servetlere el konulmuştur. El konulan tarım ve sanayi ürünleri, hammaddeler, makine-teçhizat, ulaştırma malzemesi vs. ile para, altın ve gümüş Nazilerin savaşı uzatmalarını mümkün kılmış ve dünyanın acılarını artırmıştır.

    Yağmalanan eserlerin bir kısmı ülkelere iade edilmiş ancak çoğu zaman eski sahiplerinin mirasçıları bunları geri almak için on yıllarca hukuk mücadelesi vermek zorunda kalmıştır. Savaştan sora Rusya o kadar çok yıkım ve talana uğramıştı ki, bunların bir kısmını Almanya’dan almaya çalıştı ama kaybının çok az kısmını karşılayabildiği gibi, eline geçeni götürme çabası Doğu Avrupa’da zaten düşük olan itibarını daha da azalttı.

    Amerikan askerleri Nazi’ler tarafından saklanan eserleri günışığına çıkartırken…

    Ünlü ‘koleksiyoner’ Hermann Goering

    Nazilerin ikinci adamı, Nurnberg’de intihar etmeden önce “hiç değilse 12 yıl çok eğlendik” demişti. Yağmaladığı ve kendi zimmetine geçirdiği sanat eserlerinin sayısı onbinlerle ifade ediliyor.

    Nazi iktidarının çirkin yüzleri arasında yağmacılığıyla öne çıkan, Hitler’den sonra ikinci adam olan, Luftwaffe (Hava Kuvvetleri) komutanı Özel Reichmareşali Hermann Goering’tir. Savaştan önce Yahudi mallarının yağmasından kendisine özel bir pay ayırmış; savaş sırasında sayısız sanat hazinesini zimmetine geçirerek bunları Karinhall adını taşıyan malikanesine ve diğer depolarına taşımıştır. Yağmalayacağı eserleri seçmek için Avrupa başkentlerine defalarca gitmiştir. Savaşın sonu yaklaşırken bunları Luftwaffe kamyonlarından oluşan konvoylarla ve özel trenlerle Bavyera ve Avusturya’daki gizli sığınaklara taşımış, bunlardan bir kısmı Müttefikler tarafından ele geçirilerek Münih’e götürülmüştür.

    Doğumgünü hediyesi Adolf Hitler, 1938’de Hermann Goering’e doğumgünü hediyesi olarak Avusturyalı ressam Hans Makart’ın bir tablosunu sunarken… Nazi Almanyası’nın hava kuvvetleri komutanı Goering’in savaş sonunda 4 bin parçalık bir sanat koleksiyonu vardı.

    Goering’e ait katalogların sadece bir tanesinde bile 168 halı, 250 heykel ve 1400’e yakın resim bulunmaktaydı. Bunların toplam sayısı bilinmemekte, ancak onbinlerle ifade edilmektedir. Nurnberg’de intihar etmeden önce “hiç değilse 12 yıl çok eğlendik” diyebilen bu kişinin sapık zihniyeti, Berlin’de bir savunma avukatına söylediği şu sözlerden çok iyi anlaşılır: “Eğer gerçekten yeni bir şey yapmak istiyorsanız iyiliğin size yararı olmaz. Bunlar … tembel, Tanrı’ya inanan, düz kafalılardır… Bana katıksız düzenbazlar gerekir. Kötü ruhlular tehditleri hemen duyar, çünkü işlerin nasıl yapıldığını bilir ve yağmaya hazırdır. Onlara teklifte bulunabilirsiniz, çünkü alırlar. Tereddütleri yoktur. Yoldan çıkarlarsa onları asabilirsiniz. Elimde mutlak güç olduğu sürece bana en rezil, en alçak adamları verin… Kötülüğün olanakları hakkında ne biliyorsunuz? Sadece iyilik üzerine felsefe yapıyorsunuz… Dünya temelde çok farklı bir şeyin üzerinde yürüyor”.

    Kostantiniye’de katliam ve tecavüz

    13 Nisan 1204’te İstanbul’a tamamen hakim olan Haçlılar, tarihin yazdığı en korkunç kıyım ve talanlardan birini gerçekleştirdiler. Katolik Hıristiyanlar, Ortodoks Hıristiyanların şehrini yaktı, insanları öldürdü, 900 yılın barındırdığı sanat eserlerini, dinî hatıraları çaldı; bunları Avrupa’nın dörtbir yanına kaçırdı. Bizanslı tarihçiler “Araplar bile bu deccal habercilerinden daha merhametli hareket ederdi” diyecekti.

    HAYRİ FEHMİ YILMAZ

    (Hayri Fehmi Yılmaz’ın yazısı dergimizin Aralık 2014 sayısında yayımlanmıştı.)

    Sokaklarda korkunç bir kıyım yaşanıyordu. Haçlılar surların bazı kulelerine çıktıktan sonra Haliç surlarının bir kapısını açtılar ve kente girmeyi başardılar. Tanrının koruduğuna inandıkları kentlerine Haçlıların girmesi kent halkında büyük bir dehşet yarattı. (…) Geoffroi de Villehardouin sadece 20 bin kadar savaşçının 400 binden kalabalık bir şehri ele geçirebilmesini buna bağlar. (…)

    İstanbul halkı bir taraftan düşmekte bir yanda da yanmakta olan kentlerini kurtarmaya çalıştı. İmparator ise artık kendisi için endişelenmeye başlamış ve bugün Sultanahmet semtinde Çatladıkapı’da kalıntıları bulunan Bukoleon Sarayı’na çekilmişti. Kısa süre sonra kaçmayı tek çözüm görerek Trakya’ya gitti. Bazıları hemen Konstantinos Laskaris isimli genç bir soyluyu Ayasofya’da imparator ilan ettiler. Bu en yeni imparator da birkaç saat içinde Asya tarafına kaçmayı tercih etti. Halkın bir kısmı ise kente girenlerle savaşmak yerine Haçlıları kente getirdiğine inandıkları eski bir heykeli yıkmaya koyuldular. Bu, bir zamanlar Atina kentinin akropolünü süsleyen Tanrıça Athena’nın İstanbul’a getirilmiş olan heykeliydi.

    Venedik’teki San Marco Kilisesi. Haçlı yağmasında taşınan eserlerin en yoğun bulunduğu yer

    13 Nisan Salı günü şafak söktüğünde Haçlı ordusu tekrar savaşa hazırlandı. Gece boyunca iki imparatorun kentten kaçtığını, direnişin tamamen sona erdiğini bilmiyorlardı. Sabah saray ve imparatorluğu koruyan Varang muhafızlarından bir heyet ve kentten kaçmamış bir grup papaz, Haçlı önderi Bonifacio’yu ziyaret edip kentin kendisinin olduğunu bildirdiler. Batılı kaynaklar Bukoleon Sarayı’na doğru ilerleyen Bonifacio’nun korku içindeki halk tarafından imparator olarak selamlandığını yazar. Yangının devam ettiği kent teslim olmakta geç kalmıştı. Haçlılar önceden kararlaştırdıkları gibi üç gün boyunca yağmaya müsaade ettiler. Bukoleon ve Blahernai sarayları, içindekilerin güvenliği karşılığında Haçlılara teslim edildi. Her iki sarayın inanılmaz zenginlikteki hazineleri yağmalandı.

    Askerler tüm şehre yayılmıştı. Ama kentin Haliç kıyısındaki bazı mahalleleri daracık sokaklar içinde çok katlı binalardan oluşuyordu. Taş ve tuğladan inşa edilen bu yapıların üzerinde ve etrafında ahşap odalar, mekânlar, kulübeler sokaklara taşıyordu. Kente hâkim olduklarında bile askerler buralara girmeyi reddettiler. Villehardouin bu durumu şöyle tanımlar: “Kentin içine girecek kadar yiğit biri çıkmadı. Çünkü oraya girmek çok tehlikeli olabilir, çok büyük ve yüksek saraylardan üzerlerine taşlar atılabilir, daracık sokakların içinde öldürülebilir ya da arkalarından sokaklar ateşe verilip kavrulabilirlerdi”.

    Kilise ve manastırların yağması ise en korkunç olanıydı. Ayasofya’nın altın ve gümüşten yapılma sunak masası parçalanmış, yağmalanan kıymetli malları taşımak için kiliseye sokulan at ve katırların bazıları taşıdıkları yükün altında yıkılıp kalmıştı. Bütün bunların yanında kilisede İstanbul Patriğinin oturduğu tahta bir fahişe çıkarıldı ve uygunsuz şarkılar söylemeye, erotik danslar yapmaya zorlandı. Bunlar, Rumların asla unutmadığı hakaretler olarak tarihe kalacaktı.

    İstanbul’dan Venedik’e götürülen heykeller Bir zamanlar Hipodrom Meydanı’nda (Sultanahmet) bulunan dört bronz at heykeli bugün hâlâ Venedik’te.

    Ayasofya’da anlatılanlara benzer hikayeler diğer kilise ve manastırlarda da yaşandı. Bugünkü Fatih Camii’nin yerinde bulunan Kutsal Havariler Kilisesi’nde bulunan imparator lahitleri açılarak mezarlarda kalan son eşyalar da yağmalanmıştı. Özellikle Ayasofya’yı yaptıran İmparator İustinianus’un lahti açılıp kemiklerine saygısızlık edildi. Kiliselerde ayinlerde kullanılan altın ve gümüşten kutsal eşyalar üzerlerindeki kıymetli taşlar çıkarılıp içki kapları yapıldı, en kutsal ikonalar oyun tahtası ya da masa haline getirildi.

    Kentteki kadınlar için de acı günlerdi. Haçlılar annelere, kız çocuklarına, hatta kadınlar manastırlarındaki rahibelere tecavüz ettiler. Olayın çaresiz ve korkmuş görgü tanıklarından Niketas Koniates kentte yapılan yıkım ve yağmanın çok canlı bir tasvirini verir. Ama modern araştırmacılar onu aşırı duygusal ve abartılı bulurlar. Dünyanın en büyük ve en zengin kentlerinden birine giren savaşçıların savunmasız kalan kente neler yapabileceğini düşünmek yeterlidir.  

    Üçüncü gün yağmanın sona ermesi istendi. Haçlılar ganimetin nasıl paylaşılacağı konusunda anlaşmışlardı. Elde edilenler üç manastırda toplanacaktı. Ardından Franklar ve Venedikliler arasında paylaşılacaktı. Villehardouin, dünya yaratıldığından beri hiçbir şehirde bu kadar çok ganimetin birarada görülmediğini söyler. Tüm bu eşyanın maddi değerini belirlemek neredeyse imkansızdır. Haçlılar savaştan önce elde edilen ganimeti biraraya getirip paylaşacaklarına yemin etmişler, din adamları bu yemine uymayanları korkunç beddualar ile tehdit etmişlerdi. Yine de birçok kişi yağmaladıkları malları sakladı. (…)

    Üç manastırda toplananlar ikiye bölündü. Haçlılar kendilerine düşen pay ile önce Venediklilere borçlarını ödediler. Kalanlarsa tüm askerlere eşit olarak paylaştırıldı.

  • Okyanus ötesinden Anadolu’ya uzanan fırtına dalgaları

    Okyanus ötesinden Anadolu’ya uzanan fırtına dalgaları

    Sunuş

    Tarih yağma ve soygunla yazılmıştır. Her savaşta bir miktar yağma ve talan bulunur ama kimi hadiseler kökten değişimlere yol açmıştır.

    Amerikalılar hâlâ Kuzeyli komutan William Sherman’ın Amerikan İçsavaşı’nın sonuna doğru Atlanta’ya yaptığı büyük akın (1864) sırasındaki yıkım ve yağmayı konuşur. Çinggis Han’ın veya Timur’un yağmaları da tarihteki örnekler arasında öne çıkar. Birkaç bin yıl daha geriye gidersek Mezopotamya şehir devletlerinin kuzeye yaptıkları akınlarda ganimet ve esir topladıklarını görürüz. Şayet, tarihteki en büyük yağma hangisidir sorusuyla karşılaşırsak, yanıtımız tereddüt etmeden “Avrupa’nın yeni dünyayı soyması”dır deriz. Gerçi tüm dünyadan kaynak toplamışlardır ama, devlet seviyesinde örgütlü eski toplumlar en çok iki asır içinde toparlanıp yeniden bağımsız oldular; Amerika kıtalarının kabile düzeyindeki toplumları ise nüfuslarının onda dokuzunu yitirip tüm topraklarını Avrupalılara kaptırdı (Birkaç kabilenin kalıntıları giderek kırpılan rezervlerde erime sürecini yaşıyor). Avrupalı yerleşimciler yeni kıtada bir dizi yeni devlet kurdular ki, bunlardan en önemlisi olan ABD günümüzde dünya hegemonyası için mücadele eden bir numaralı güçtür.

    Tahtından sökülen imparator 1846’da İngiliz ressam John Everett Millais tarafından yapılan bu tablo, İnka İmparatoru Atahualpa’nın Francisco Pizarro tarafından tahtından indirilmesini resmediyor.

    Amerika kıtasının yağması, Avrupa’da feodalizmin yıkılması için koşulları da olgunlaştırdı. 16. yüzyılda Avrupa’ya akan birkaç bin ton altın ve gümüş, geleneksel düzeni sarsan bir enflasyona neden oldu. Para sahipleri ve tüccarlar serveti ele geçirmeye ve dolayısıyla devlet erkinde daha büyük bir pay sahibi olmaya başladılar. Ticari sermaye her türlü imalat ve üretimi teşvik etti; bunların bir kısmı üretken sermaye haline dönüştü.

    Batı Avrupa’da kentler gelişir ve feodalizm sarsılırken, Doğu Avrupa’da tam tersi oldu. Kentler zayıfladı, köylü üzerindeki feodal baskı yoğunlaştı. Osmanlılar ise bu enflasyon karşısında şaşkın kaldı. Üretimini koruyamadı ve hızla bunalıma girdi.

    Bunun yanında doğal afetler, aşırı nüfus artışı, ticaret yollarından gelen gelirin coğrafya keşifleri nedeniyle Batı’nın eline geçmesi gibi nedenler de vardır. Ancak Osmanlıların 16. asırdaki en şaşaalı devrinde içten içe yıkım başlamış, Anadolu’da dirlik ve düzen bozulmuş, eşkıyalık artmış, ovalardaki nüfus dağılmaya, dağlara çekilmeye başlamıştı. 16. yüzyılın son yıllarında Anadolu’nun büyük bölümünde devlet egemenliği fiilen kalmamıştı.

    Okyanus ötesinde başlayan yağma fırtınasının dalgaları, bizim kıyılarımıza çok fena vurmuştu.

  • Irkçılığı sahaya gömen siyah futbolcular

    Irkçılığı sahaya gömen siyah futbolcular

    Günümüz futbolunda yeşil sahalarda pek çok siyah yıldız başarıdan başarıya koşuyor. Ama bu hep böyle değildi. 1970’lere kadar futbolun beşiği İngiltere’de bile yeşil sahalarda beyaz olmayan futbolcular parmakla gösterilirdi. Zaman zaman utanç verici aşağılamalara maruz kalan bu sporcular, ırkçılık engelini yıkarak tarih yazdılar.

    Irkçılık, insanlığın çözemediği en büyük problemlerden. Yeryüzünün birçok noktasında, hayatın her alanında olduğu gibi spor dünyasında sıkça karşılaştığımız bu sorun bir türlü tam manasıyla aşılamadı. Inter’in yeni transferi Romelu Lukaku’ya Cagliari deplasmanında yapılan maymun tezahüratı, futbol sahalarında ne ilk, ne de son.

    Belçikalı forvetin yıllarını geçirdiği İngiltere, bu bağlamda “en iyi” ülkelerden biri olarak görülüyor. Peki futbolun beşiği olan bu ülkede, ilk siyah oyuncunun millî formayı ancak 1978’de giydiğini biliyor muydunuz?

    Premier Lig, milyarları peşinden sürükleyen oyunun birçoklarına göre şahikası ve bugün burada top koşturan birçok siyah yıldız akla geliyor. Son çeyrek asırda, beyaz olmayan futbolcuların sayısı katlanmış durumda. İlk Premier Lig sezonu olan 1992-93’te “ötekiler”in oranı yüzde 16.5 iken, bugün bu oran yüzde 33’ün üzerinde. Futbolda ırkçılığa karşı mücadele yürüten en önemli organizasyonlar arasında yer alan Kick It Out’un (Dışarı Şutla) kurucularından Lord Herman Ouseley, daha yapılması gerekenler olduğunun altını çizse de, yakında bu oranın daha da artacağını söylüyor. Uzun süredir bu organizasyonda çalışan Paul Elliott da, ırkçılık bariyerini yıkanların önemini vurguluyor.

    İlk siyah futbolcu Queen’s Park F. C. formasını giyen Andrew Watson, yeşil sahaların ilk siyah futbolcusu ve idarecisiydi.

    Yeşil sahaların ilk siyah futbolcusu Andrew Watson, İngiliz Guyanası’nda doğdu. Zengin bir İskoç tüccarın, toprakların yerlisi bir kadınla beraberliğinin sonucu olarak 1857’de dünyaya gelmişti. İngiltere’nin en önemli okullarından King’s College’e giden delikanlı, top peşinde koşmaya başlıyordu. Glasgow Üniversitesi’nde matematik ve mühendislik eğitimi alırken futbola başlamıştı. O zamanlar toprakların en büyük takımı Queen’s Park F. C. saflarına dahil olan Watson, İskoçya Kupası’nı kaldırarak tarih yazacaktı. Yeşil sahaların ilk siyah futbolcusu ve idarecisi olan Watson 12 Mart 1881’de millî takım formasını giyecek ve İskoçya için üç defa ter dökecekti.

    Ailesinin kanatları altında rahat bir yaşam sürdüğü için şanslıydı. Kariyeri boyunca ten rengi nedeniyle hiçbir sıkıntıya uğramayan futbolcu, 1902’de Avustralya’da son nefesini vermişti.

    Watson’dan sekiz sene sonra doğan ve tarihe ilk profesyonel siyah futbolcu olarak geçen Arthur Wharton ise Gana’da, yine zengin bir ailenin çocuğu olarak doğdu. 1875’te eğitimi için Britanya’ya gelen Wharton’ın tek tutkusu meşin yuvarlak değildi. Atletizmde 100 yardada ilk dünya rekorunu kırmıştı. Tam bir sporcuydu. Bisiklete binmeyi de çok seviyordu. Ancak futboldaki mevkii kalecilik olacaktı.

    19. yüzyıl sonlarında İngiltere’de en iyi kaleci kabul edilen Arthur Wharton.

    Darlington’da başladığı futbol kariyerine Preston North End’de devam eden kaleci, 1887’de Federasyon Kupası’nda yarı final görmüştü. 1889’da Rotherham kulübüne gelen Wharton, artık resmen profesyonel bir sporcuydu. Zaman zaman inanılmaz sürati nedeniyle kanatlarda da görev yapan gözüpek file bekçisi, zamanın gazetelerine defalarca konu oluyordu. Birçoklarına göre döneminin en iyi kalecisiydi. Fakat asla millî takım için düşünülmemişti. Çünkü siyahtı.

    Önyargılarla, ırkçılıkla tüm kariyeri boyunca savaşan Wharton, futbol kariyeri bittikten sonra tamamen unutulmuş, 1930’da beş parasız bir maden işçisi olarak son nefesini vermişti. Ölümünden yıllar sonra hatırlanan sporcu için kitaplar yazılıyor; İngiltere Futbol Federasyonu, profesyonelliğe adım atışının 125. yıldönümünde heykelini dikiyordu.

    Ancak bir ömür boyunca hafızalardan silinen tek siyah futbolcu o değildi. 1888’de doğan Walter Tull, İngiliz bir kadınla Barbadoslu bir kölenin oğluydu. Melez olmasına rağmen hep siyahtı insanların gözünde. Yedisinde annesini, dokuzunda da babasını kaybeden ufaklık yetimhanede büyümüştü.

    125 yıl sonra hatırlanacaktı İngiliz Futbol Federasyonu tarafından 125 yıl sonra dikilen heykeli.

    Clapton’da futbola başlayan Tull, 1909’da Tottenham’a transfer olmuştu. Ancak kısa sürede rüyası kabusa dönecekti. Aynı yılın Ekim ayında Bristol City deplasmanında maruz kaldığı ırkçılık, futbol tarihine geçiyordu. Yeşil sahalardaki bir ırkçılık olayı ilk defa haberleştirilmişti. Football Star gazetesinin muhabiri yaşananları yazarken, protestocu taraftarlara “holiganlar” demişti. Ada’nın gerçek holiganlarla tanışmasına daha uzun yıllar vardı. Sonradan Huddersfield Town ve Arsenal’i şampiyon yapacak efsane hoca Herbert Chapman, bu melez delikanlının yeteneklerine bakmıştı, ten rengine değil. Tull tekrar sahalarda başarıya koşacak, ancak 1. Dünya Savaşı milyonların olduğu gibi onun da hayatını etkileyecekti.

    Aynı zamanda İngiliz Ordusu’nun ilk siyah subayı Walter Tull…

    Savaşa katılan futbolcunun liderlik yeteneği kısa sürede farkedilmiş, çavuşluğa terfi etmişti. O yıllarda siyahlar subay olamıyordu. Azmi ve askerlik becerisine kayıtsız kalmayan üstleri, buna rağmen onu İskoçya’ya, subay okuluna göndermişti. 1917’de teğmen unvanını alan Tull, böylece İngiliz ordusunun ilk siyah subayı olmuştu. Kanunlarda ne yazarsa yazsın, bileğinin hakkıyla beyazlara komutanlık etmişti. Son nefesini Fransa’da veren teğmenin bedeni asla bulunamadı. Daha da kötüsü 80 yıl boyunca unutuldu. Northampton’ın 1999’da diktiği anıtla yeniden hatırlanan Tull için o tarihten bu yana devamlı kalem oynatılıyor, belgeseller hep onu anlatıyor. Sanki birileri günah çıkarıyor.

    Wembley 1965 Federasyon Kupası’nda final oynayan ilk siyah Güney Afrikalı Albert Johanneson, Wembley’de seremonide.

    1960’larda Ada’daki siyah futbolcuların sayısı artmaya başladı; artık yurtdışından da transferler vardı. O yıllarda Leeds United’a transfer olan Güney Afrikalı Albert Johanneson, dokuz sezon geçirdiği takımının 1964’te birinci kümeye çıkmasında önemli rol oynamış, ertesi yıl Federasyon Kupası finali için Wembley’e ayak bastığında tarih yazmıştı. O gün Liverpool gülmüştü ama, Johanneson dünyanın en köklü organizasyonunda final oynayan ilk siyah futbolcu olmuştu.

    Muz atan ırkçılar 2018’in sonunda oynanan Kuzey Londra derbisinden… Tottenham taraftarı, Arsenalli Pierre-Emerick Aubameyang’a muz atıyor.

    Maçlarda kendisine muz kabuğu atılan futbolcu bunu kafaya takmamış, ırkçılık olarak görmemişti. O zamanların modası maalesef buydu (bugün hâlâ İngiltere’de ve başka yerlerde çimlerde muz kabuklarına rastlanıyor).

    Irkçı tezahürata da yer yer maruz kalan siyah futbolcular dur durak bilmediler. Taraftar da artık kendi oyuncularına sahip çıkıyor, Premier Lig’de 1970’lerin sonunda siyah futbolcuların sayısı 50’ye yaklaşıyordu. Onlardan Viv Anderson, 29 Kasım 1978’de Çekoslovakya’ya karşı Wembley’de tarih yazmış, millî takımdaki ırk bariyeri böylece paramparça olmuştu.

    Justin Fashanu: Siyah ve gay Futbol tarihinin eşcinsel olduğunu açıklayan ilk futbolcusu Justin Fashanu.
    The Sun gazetesindeki haber.

    1956’da Nottingham’da dünyaya gelen diyen sağ bek Anderson, doğduğu kentin takımında kendine yer bulmuştu. Brian Clough’un başa gelişiyle birlikte takımın vazgeçilmezlerinden biri olmuş; Nottingham Forest’in önce birinci kümeye terfi etmesinde, ertesi sene ise ligde şampiyonluğu kazanmasında önemli bir rol oynamıştı. Aynı ekip 1979’da Avrupa’nın zirvesine tırmanıyor, Anderson ve arkadaşları Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kaldırıyordu.

    Anderson çabuktu, ileri çok hızlı çıkıyordu. İkili mücadelelerde sertti, yılmaz bir savaşçıydı. En beklenmedik anlarda sahne alıyor, fileleri havalandırıyordu. Daha sonra Arsenal’e transfer olan oyuncu, millî formayla ilk golünü de İstanbul’da bize atmıştı. 14 Kasım 1984’teki unutulmaz randevunun bilançosu bizim adımıza o kadar ağırdı ki… Üç yıl sonra bu sefer İngiltere’de aynı tarife yaşanıyor, 8-0’lık hezimet tekrarlanıyordu. Bobby Robson’ın talebeleri gözümüzün yaşına bakmamıştı!

    Millî takımda büyük organizasyonlarda genelde yedek kalan Anderson, Dünya Kupalarında da sahne alamamıştı. 1997’de Nottingham Forest tarihinin en iyi 11’ine yüzde 96 gibi inanılmaz bir oyla seçilen yıldız, şüphesiz İngiliz futbolunda çığır açmıştı.

    Meşhur sağ bek, 0-8’lik hezimet İngiltere formasını A Milli Takım düzeyinde ilk giyen siyah futbolcu Viv Anderson… Meşhur sağ bek 14 Kasım 1984’te İnönü’deki 0-8’lik İngiltere mağlubiyetinde de Türk Milli Takım filelerini havalandırmıştı.

    1970’lerin sonunda West Bromwich Albion (WBA), üç siyah oyuncuyu aynı anda oynatarak dikkati çekmişti. Lakaplarını zamanın popüler Amerikalı müzik gruplarından The Three Degrees’den alan yıldızlar, önyargıların parçalanmasında önemli rol oynamıştı. Geçen Mayıs ayında heykelleri dikilen trio’nun hayattaki tek üyesi olan sağ bek Brendon Batson, başta Arsenal’de tutunamamış, Cambridge United’ta parladıktan sonra WBA’ya transfer edilmişti.

    West Bromwich Albion’ın üç siyah yıldızı için dikilen heykel geçen Mayıs ayında açılmış, Three Degrees olarak bilinen trio’nun yaşayan tek üyesi Brendon Batson, kendisinin de bulunduğu heykelin yanında poz vermişti.

    Madrid’in mütevazı ekiplerinden Rayo Vallecano’da oynarken, 1989’da elim bir trafik kazasında ölen Laurie Cunningham, 27 Nisan 1977’de İskoçya karşısında genç millî takım formasını giydiğinde tarih yazmıştı. A Takım düzeyinde olmasa da bir siyah sonunda o şerefe ulaşmıştı. Onun özgeçmişinde ayrıca Real Madrid’de oynayan ilk İngiliz de yazıyor.

    Bu üçlünün en genci Cyrille Regis ise zamanın önemli golcülerinden biriydi. İngiliz Millî Takımı’nda oynayan üçüncü siyah olan forvete bir gün yollanan bir zarf, o günlerin ruhunu yansıtıyordu. İçinden bir kurşun, bir de “Wembley’e ayak basarsan, dizine bunlardan birini yersin” notu çıkmıştı. Aynı zamanda Avrupa şampiyonlukları da bulunan, Olimpiyat Oyunları’nda iki madalya kazanan unutulmaz atlet John Regis’in kuzeni de olan futbolcu, geçen yıl kalp krizinden hayatını kaybettiğinde 59 yaşındaydı.

    West Bromwich’in unutulmaz üçlüsü İngiltere’de önyargıları parçalayan West Bromwich Albion’ın unutulmaz üçlüsü Laurie Cunningham, Cyrille Regis ve Brendon Batson.

    Tacize kulak asmadı

    Arka arkaya çıkan yetenekler arasında ilk süper yıldız şüphesiz John Barnes idi. 1963’te Jamaika’da doğan kanat oyuncusu, kariyerine Watford’da başlamış, Liverpool’da markalaşmıştı. Meşin yuvarlağın en çok yakıştığı futbolculardandı; zarafeti baletlerle kıyaslanırdı. İngiltere formasıyla 19 yaşındayken 1983’te tanışan yıldız, ertesi yıl Maracana’da döktürmüştü. Brezilya’da samba yapan İngilizler 2-0 kazanmış, o da muhteşem bir gole imza atmıştı. Kafile Heathrow’a ayak bastığında, ırkçılar havalimanında saf tutmuştu. Onlara göre skor 1-0’dı; “zenci”nin golü sayılmamalıydı. Yıllar sonra bu hadisenin esprisini yapan futbolcu, diğer golün de ortasını yaptığını hatırlatarak “o zaman skor 0-0 olmalıydı” diyecekti…

    Barnes: Muzu topuklayan adam 1988’deki Mersey derbisinde Everton taraftarı John Barnes’a muz atmış, o ise zarif bir topuk hareketiyle muzu dışarı atmıştı. O anda bile zarafeti akıllara ziyandı.

    Irkçı tacizlere kulak asmayan delikanlı yılmamış, çimlerde dansına devam etmişti. 1987’de Liverpool’a transfer olduğunda, kimi rakip taraftarlar onu “Afrika’ya dönmeye ve ağaçlarda sallanmaya” davet etmişti. Moralini bozmuyor, takımının Noel partisine Ku Klux Klan kostümüyle gelerek dalgasını geçiyordu. Kariyeri boyunca bu saldırılara kulağını tıkayan Barnes, 1988’de Everton’la oynadıkları derbide kendisine atılan muzu bir topuk hareketiyle uzaklaştırmıştı. O anda bile zarafeti akıllara ziyandı. Millî formayı 79 defa giyen efsane, hafızalarımıza kazınan 8-0’lık iki İngiltere faciasında da sahne almış, ikişer defa fileleri havalandırmıştı.

    Pası Barnes’dan alıp noktalayalım. Sahi, bugüne kadar Premier Lig’de kaç siyah teknik direktör gördünüz? O kadar azlar ki…

  • 1930-60 Türkiye’sinde komünist, milliyetçi ve Kemalist kültür kavgaları

    1930-60 Türkiye’sinde komünist, milliyetçi ve Kemalist kültür kavgaları

    Günlük gazeteler ve köşe yazarları üzerinden yürütülen tartışmalar, dönemin ağır topları olan Nâzım Hikmet, Peyami Safa ve Nurullah Ataç’ı karşı karşıya getiriyor; özgürlükler açısından hiç de parlak olmayan bu dönemde, yazarların kültürel birikimi dikkati çekiyordu. O yıllardaki gazetelerin kültür-sanat sayfaları da bugünkülerle kıyaslanmaz şekilde iyi, çok daha ileriydi.

    Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri (1930-1960), Tuncay Birkan, Metis Yayınları, 522 s. 54 TL.

    Son zamanlarda iktidar tarafından “kültürel hegemonyanın bir türlü sağlanmadığı”ndan şikayet edilir oldu. Kültürel hegemonyanın serencamı hakkında çok fazla düşünülmediğinde, bunun siyasal iktidarı elde bulundurmanın doğal sonucu sanılması tabii gözükebilir. Veya kültürel hegemonyayı sağlamak için bütün yazar ve gazetecileri bir türlü fişlemenin yeterli olacağı sanılabilir (1938’de Emniyet Umum Müdürlüğü Dokuzuncu Şube’yi bu iş için kurmuş; şimdilerde devlet aşkıyla denmese de tamamıyla “duygusal” olarak bu işi yapanlar var!).

    Tek parti dönemindeki bu fişleme merakı 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti tarafından deşifre edilmişse de, onlar da aynı yöntemleri uygulamaktan kendilerini alamamışlardır. Bütün bu dönemlerlerde kültürel hegemonya ne tür bir seyir izlemekteydi?

    Tuncay Birkan’ın “siyasi edebiyat tarihinden fragmanlar” da denebilecek kitabı, tür olarak sınıflandırılması zor olsa da (şart da değil), seçtiği dönem itibarıyle piyasadaki muharririn geçim derdinden devraldığı mirasla ilişkisine; devlet baskısıyla kendine seçtiği özgürlük alanı arasındaki gelgitlere; dünya ile yani etkilendiği merkez akımlarla ilişkisine uzanan; kimi zaman ayrıntılara boğulan ancak genel geçer ifadelerden mümkün mertebe sakınan iyi bir çalışma. 

    Bitmemiş bir arkeolojik kazı olarak da niteleyebileceğimiz Dünya ile Devlet Arasında Türk Muhariri (1930-1960) kitabı, çoktandır tozlu arşivlere terkedilmiş yazılar ve eserlerden hareketle genişçe bir dönemin kültürel dökümünü çıkarmaya yönelmiş. Köroğlu, Tasvir-i Efkar, Akşam, Kurun, Son Posta, Açıksöz, İnsan vd. tartışmaların merkezinde. “Edebiyatımız Ne Halde?”, “Muharrir Neden Yetişmiyor?”, “Millî Bir Edebiyat Yaratabilir Miyiz?” gibi  anketler  geçmişle gelecek arasında gelgitler sağlıyor. Değerlendirmeleri tartışmalı, ayrıntıları veya kimi “kuramsallaştırmaları” gereksiz bulanlar da malzemenin tasnifi konusundaki titizlik karşısında buna katlanmak durumunda.

    Yazar bir bilanço çıkartmak niyetinde değil. Önyargılarla dolu güzergahın düzenlenmesi bile tek başına ilginç. Birkan “geçmişte sadece yeknesak bir çoraklık, devasa bir çöl görebilen belli toptancı perspektiflerin hegemonyasını sarsmak” gibisine mütevazı  bir iddiayı başarıyla savunmakta. İktidarlar 1930-60 döneminde gerçekten bir kültürel hegemonyayı sağlamış mıydı? Muharrir taifesi, Nâzım Hikmet’in “Hava Kurşun Gibi Ağır” şiiriyle yansıttığı, özgürlükler açısından hiç de parlak olmayan bu dönemde, “yukarıdan” vaazedilen bir çerçevenin içinde mi dolanmaktaydı? Başta gazete ve dergi sayfalarında ölüme yatırılan yazıların, gerçekten muhabbet ve hassasiyetle yeniden canlandırmasına eşlik eden eserlerin değerlendirilmesi ile edebiyat tarihimiz ile sınırlı kalmayan bir çalışma var önümüzde.

    30’lu yıllarda matbuat alemi aslında ciddi bir maddi kıskaca da alınmış, bankadan istenecek teminat mektubu konusunda Peyami Safa şöyle demişti: “Büyük sermayasi olmayan bir adam –yani Türk mütefekkir ve münevverlerimizin yüzde doksan dokuz üç çeyreği– … bütün sosyal mevzuulardan ve bu arada Türk cemiyetine aid meselelerden de bahsetmemeğe razı olacaktır”. Yine de uygulamada kimi gevşeklikler olmuş ki adı anılmaya değer dergiler de yayımlanabilmiş.

    Elbette her dönemselleştirme gibi “1930-60” da biraz öznel kalmaya mahkum. Genel olarak 1. Cihan Harbi ve Rus Devrimi’nin baskısıyla irrasyonelliğin ve mistisizmin etkili olduğu yıllar… 30’lu yılların pek de içaçıcı olmayan siyasal rejimlerinin damgası her alanda… Edebiyatta farklı meşreplerden muharrirlerin bir “ecnebi müktesebat”ına sahip olmaları dikkati çekiyor. Genellikle “Batıcı aydınlar”a yüklenen ve örneğin Peyami Safa, Yahya Kemal gibi muhafazakar okurun gönlünde taht kuranların; Action Française gibi pek yerli ve millî olmayan, Fransız sağının en sağında hatta faşizan bir eğilimden etkilenmesi de bunun bir göstergesi. Charles Maurras, Maurice Barrès gibi sağcı ve ırkçı yazarların nasıl olup da Türk muhafazakarlığının fikri ebevyni oldukları atlanmamalı.

    Muharrirlerimizi “kökü dışarda” meseleler de meşgul etmiş. Fransa’da 30’lu yıllardaki siyasal akımlar, neredeyse tam olarak buraya da yansımış. İspanya İçsavaşı ise özünde “herkes cumhuriyetçi-kemalist olmasına rağmen”, yazarlarımızı karşıt saflaşmalara sürüklüyor.

    Nâzım Hikmet, Peyami Safa ve Nurullah Ataç, üç avangard olarak temayüz ediyor. Her birinin dönemin önde gelen tartışmalarından haberdar olması, günümüz okuruna ilginç gelebilir. Peyami Safa ortalama bir okurun tanıdığından daha farklı ve öne çıktığı polemiklerin gölgelediği bir kültürel birikime sahip biri olarak beliriyor.

    Üç avangard Nurullah Ataç, Peyami Safa ve Nâzım Hikmet, dönemin edebiyat tartışmalarını kendi açılarından yorumlasalar da, modernist bir yaklaşımda birleşiyorlardı.

    30’lu yıllardaki Tan ve Akşam gazetelerinin kültür-sanat sayfaları, bugünkü gazetelerle kıyaslanmaz şekilde iyi, onlardan çok daha ileri.

    1930-60 döneminin bu dökümü, 60’lı yıllardaki sıçramanın ardındaki birikimi gösteriyor. Ayrıca bugün çok satan olmasa da “uzun satan” bir dizi yazarın bu dönemde ortaya çıktığı unutulmamalı. Sabahattin Ali, Sait Faik, Peyami Safa, Necip Fazıl ile devam edecek bir silsile ilk akla gelen. Ayrıca kültürel hegemonya sözkonusu edildiğinde, bugün belli başlı cenahların nasiplendiği Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl’ın da bu dönemde öne çıktığı hatırlanmalı.

    Birkan bu dönemi seçmesini, Refik Halid’in gazete yazılarıyla ülfetine (sürgün dönüşü sonrası, yazılarını 18 cilt halinde yayına hazırladı) ve daha önemlisi yazarların 50’li yılların sonralarından itibaren devlet perspektifinden bağımsızlıklarını ilan etmelerine bağlamakta. Ayrıca eski Türkçe bilmediğini ve 1930 öncesi cumhuriyet döneminde dişe dokunur bir ürün verilmemiş olduğunu belirtiyor. 1960 sonrası ise bir kopuş değilse de neredeyse bir sıçrama göstererek önceki dönemden ayrılıyor.

    Edebiyatın hal-i pür melali üzerinde farklı cenahlardan (komünist Nâzım Hikmet, milliyetçi Peyami Safa, Kemalist Nurullah Ataç) yeni-eski edebiyat üzerine tartışmalar belki bugün için arkaik gözükebilir; ancak bunların hepsinin eski edebiyatın anlam ve önemi üzerinde neredeyse anlaşık olmaları; bu üçlüye Necip Fazıl da katıldığında her birinin modernist bir yaklaşımda ortaklaştığı tesbiti, 30-60 tercihinin çok da öznel olmadığını göstermekte.

    Putları kıran Nâzım Hikmet Türk edebiyatının eski-yeni kavgasında Nâzım Hikmet’in “Putları Kırıyoruz” kampanyasının özel bir önemi var. Ratıp Tahir Burak’ın karikatüründe, Abdülhak Hamit, Mehmet Emin, Hamdullah Suphi ve Yakup Kadri’yi baltayla alaşağı eden Nâzım Hikmet… (1929, Resimli Ay)

    Yazar ister istemez bugünle bir mukayese yaparken “Bu insanlar edebiyatta, sanatta, bilimde, düşüncede, yanlış veya eksik öncüllerden yola çıkmış olsalar da, birşeyler kurmaya, sözkonusu kuruluş süreci çoğu zaman anti-demokratik, baskıcı, dışlayıcı yöntemler içerse de kurulanı daha insani bir hale getirmeye çalışmış, içlerinde hakikaten memleket sevgisi olan insanlardı” diyerek inceledikleri yazarlarla araya bir mesafe koymaktan ziyade onlara muhabbetle bakmakta.

    Tuncay Birkan iddialarından ziyade serimlemesiyle amacına ulaşmış denebilir. Her ne kadar 60’lı yıllar farklıysa da, bir önceki dönemin yazarları arasında yer alan Sabahattin Ali, Sait Faik gibi yazarlar bugün hâlâ “uzun satan” konumunda. Öte yandan dönemin öne çıkan siyasetiyle de ilgili olan iki yazarı, hâlâ güncel siyasetin simgeleri arasında yer almaktadır: Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl. Bu açıdan Nâzım Hikmet her türlü “Bolşeviksizleştirme” girişimlerine, yani uysallaştırma ve yalnızca “yerli ve millî bir şair” derecesine indirme çabalarına rağmen yalnızca ülkesinde değil dünya ölçeğinde (“Güzel günler göreceğiz çocuklar…”) bir umut aşılarken; Necip Fazıl da örneğin bugünkü iktidarın temel besin kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır.

    Sözü dönemin orta yerinde, 1945’te, Türk münevverinin güzergahını veciz bir biçimde özetleyen Mahmut Yesari’ye bırakalım: “İstibdat terbiyesi gördük; bunu bıraktık, Meşrutiyet usullerini benimsemeğe koyulduk; tam alışırken cumhuriyet doğdu; berikileri attık, ona sarıldık. Her birine uymakta az çok kusurumuz olduysa suçlu sayılmamalıyız ve büsbütün sersemleşmeden benliğimizi koruyabilmemize şükretmeliyiz”.

    Muharrir, edip ve düşünürlerimizin doğum tarihlerinin karşısına aynı tarihte doğmuş dünyadaki benzerlerini koyup bir mukayese yapmak ise pek tercih etmek istemeyeceğimiz bir şey olurdu herhalde.

  • 1914’te ilk kez düşünüldü, 1953’te yapımına başlandı

    1914’te ilk kez düşünüldü, 1953’te yapımına başlandı

    İstanbul Belediye Başkanlığı binası Cemil Topuzlu döneminde (1914) tasarlanmış, hatta bunun için uluslararası bir yarışma açılmıştı. Ancak bugün Saraçhane’de bulunan bina 1960’ta bitirildi.

    İstanbul Belediye Başkanı (Şehremini) Cemil Topuzlu Paşa, anılarında şöyle yazar: “En büyük emelim İstanbul’da modern bir Belediye Sarayı inşa ettirmekti. Şehremanetinin o sıralardaki cılız yardımiyle bunu yaptırmak mümkün değildi. Yalnız mevcut ahşap ve kiralık Belediye şubeleri yerine Kadıköy ve Fatih’te muntazam kargir binalar yaptırdım. Adalar, Beyazıt, Boğaziçi Daireleri için de münasip binalar satın aldım. Belediye Sarayı için münasip miktar para tedariki ile uğraşıyordum” (İstibdat-Meşrutiyet-Cumhuriyet Devirlerinde 80 Yıllık Hatıralarım, 1951, s. 131).

    1914’te Topuzlu Paşa’nın şehreminliği sırasında, Sultan Ahmed-i Evvel Cami-i Şerifi ve Ayasofya Meydanı arasında inşa edilecek “Emanet ebniyesi” yani belediye sarayı yapımı için uluslararası bir yarışma açılır. Şartnamede binanın yapımı için “180 bin lirayı Osmani’den fazla olmaması” kaydı vardır. Binanın İstanbul’da bulunan Osmanlı mimarisinin en seçkin eserlerine uygun olması, kullanılacak malzemenin yerli üretimden karşılanması ve yarışmaya katılacak projelerin en geç 14 Temmuz 1914 tarihine kadar İstanbul Şehremaneti’ne teslim olunması istenmektedir.

    Uluslararası yarışma 1914’te İstanbul Belediyesi binasının yapımı için açılan uluslararası yarışmanın Türkçe-Fransızca şartname kitapçığı (Ahmed İhsan ve Şürekâsı Matbaacılık Osmanlı Şirketi, 5 sayfa Türkçe + 5 sayfa Fransızca).

    Cemil Topuzlu Paşa’nın hamlelerinden biri olan bu projenin birkaç ay sonra başkanlıktan istifasıyla ileriye gidemediği kuvvetle muhtemeldir.

    Bugün İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın bulunduğu Saraçhane’deki binanın yapımından hemen sonra basılan, 6 katlanan sayfadan oluşan broşürde ise şöyle denmektedir:

    “İstanbul Belediye Sarayı, tarihî Şehzade Camii, Bozdoğan Kemeri ve Ankaravî Mehmet Efendi Medresesi’nin bulunduğu heyet içindedir.Çevresindeki tarihî yapılarla tam bir kontrast teşkil eden bina, bu yapıların karakterini daha iyi anlamaya yardım ederken, günün mimari anlayışını da yansıtır. Binanın projesi Yüksek Mimar Nevzat Erol’un eseridir.Tesisatıyla birlikte 21 milyon küsur Türk lirasına mal olan binanın inşaatına 1953 yılının Aralık ayında başlanmış ve şehrimizde yapılan NATO’nun Bakanlar seviyesindeki konseyi münasebetile 2 Mayıs 1960 tarihinde hizmete açılmıştır. Biri küçük biri büyük birbirine bağlı iki blok halinde olup büyük blok 11 kattan ibarettir”.

    Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, geçen yıllarda deprem güçlendirmesi yapılan binanın büyük blokunun İstanbullu kitapseverlere hizmet edecek bir genel kütüphaneye dönüştürüleceğini müjdelemişti.

    1960’ta hizmete açılan İstanbul Belediyesi binasını tanıtan broşürün kapağı.
  • Yurdundan koparılan çift başlı ejderin dramı

    Yurdundan koparılan çift başlı ejderin dramı

    1969’da Cizre Ulucamii’nin kapısı üzerinden çalınan ejder figürlü tarihî kapı tokmağı, 1990’dan bu yana Danimarka’nın başkentindeki David Samling Müzesi’nde bulunuyor. Caminin Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde sergilenen muazzam anıtsal kapısı üzerindeki diğer kapı tokmağı ise kardeşiyle kavuşmayı bekliyor.

    Danimarka-Kopenhag’daki David Samling Müzesi, şehrin kalbinde, Rosenberg Şatosu’nun bulunduğu bölgede yer alıyor. Bu müzenin en belirgin özelliği, İskandinavya ve Kuzey Avrupa’nın en geniş İslâm eserleri koleksiyonunu barındırması.

    Tam adı “C. L. Davids Fond og Samling” olan müze, 12 Aralık 1945’te bir enstitü olarak kurulmuş. Kurucusu Cristian Ludwig David 1960’ta öldüğünde bıraktığı koleksiyon, birçok güzel sanat objesinin yanısıra asıl ilgisini yönelttiği İslâm eserlerinden oluşuyordu ve bunun merkezinde de seramik eserler vardı. Bugün müzede sadece seramik değil, hat, tekstil, cam, metal ve ahşap eserleri içeren muazzam bir İslâm eserleri koleksiyonu var. Osmanlı ve Türk kültüründen de muhteşem parçalar içeren bu koleksiyonda İznik ve Kütahya seramikleri, çatma kumaşları, el dokuması halılar ve metal işleri özellikle dikkati çekiyor. Koleksiyonun en özel parçası ise Cizre Ulucamii’nden çalınan tarihî kapı tokmağı!

    Evinden uzakta Kopenhag’daki David Samling Müzesi, Cizre Ulucamii’nden çalınan tarihî kapı tokmağına şimdilik evsahipliği yapıyor.

    Cizre Ulucamii’nin ilk yapısı hakkında kesin bilgimiz olmamakla beraber, 7. yüzyılda kiliseden camiye çevrildiği düşünülüyor. 12. yüzyılda yeniden inşa edilmiş. Caminin İstanbul Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde sergilenen muazzam anıtsal kapısı ise 13. yüzyıla tarihleniyor.
    Cizre Ulucamii’nin ana giriş kapısı, kanatları ahşap üzerine bakır malzemeden geometrik süslemelerle bezeli ve tunç plakalarla kaplı pirinç çubuk ve levhalarla süslü. Kapı kanadının her iki tarafında, alt alta sıralanmış ve merkezinde 12 kollu yıldızın yer aldığı üç madalyon yer almakta. Aralarda ise kanatlar kapanınca tamamlanan iki tüm ve iki yarım madalyon var. 12 kollu girift yıldız ağlarının boşlukları rumi ve palmet motifli plakalarla bezeli. Motiflerin kırmızı ve mavi renkler kullanılarak belirginleştirildiği kalan izlerden anlaşılmakta. İki dış kenardaki yarım ve çeyrek madalyonlar ise geometrik düzenin sonsuz sürüp gittiği izlenimini veriyor.

    Kapının üzerinde yer alan tunç kapı tokmakları dökümden; üzerleri kazma tekniğiyle süslü. Aslen kapının her iki kanadında yer alan tokmaklarda, kulakları sivri, gözleri badem şekilli ejderler, yüzleri kanatlarına doğru dönük pozisyonda. Yılan pullu desenli gövdeleri olan ejderler, kuyruklarından birbirine bağlı ve kuyruk uçlarında kartal başları var. Tokmakların, su ve mekanik parçalar ile çalışan makineler-robotların mucidi ünlü ortaçağ bilgini El Cezeri’nin eseri olduğu düşünülüyor. 

    Renk farkı İstanbul Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde sergilenen anıtsal kapı ve üzerindeki ejder figürlü kapı tokmağı yakın zamanda restorasyondan geçtiği için altın rengi. Danimarka’daki eşi ise 800 yıllık dokusunu koruyor.

    1969’da tokmaklardan biri çalınmış, bunun üzerine cami kapısı önce Mardin Müzesi’ne oradan da 1976’da Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’ne taşınmıştı. Bugün sol kanattaki tokmak kapı üzerindeki yerinde, sağ kanattaki ise 1990’dan bu yana David Samling Müzesi’nde bulunuyor.

    Kopenhag’da bulunan tokmağın kapıya sabitlendiği aslan başı betimli düğüm parçası, tokmak yerinden sökülmeye çalışılırken kırılmış ve kapının üzerinde kalmış. TBMM Kültür Varlıklarını Araştırma Komisyonu Başkanlığı tarafından David Samling müzesinde bulunan bu parçanın iadesi ile ilgili talep ve işlemler halen sürüyor. Yolunuz düşer de Kopenhag’a giderseniz, ikizinden ayrı düşmüş çift başlı ejder tokmağını görün derim. Bu güzelim kapının eksik tokmağına çok yakın gelecekte kavuşmasını da tüm kalbimle dilerim.

  • Ser-seri katiller ‘akıl avcısı’ polisler

    Ser-seri katiller ‘akıl avcısı’ polisler

    1970’ler ABD’sinde seri katilleri yakalamak için kurulan FBI birimi ve gerçek hikayelerden uyarlanmış müthiş bir TV dizisi. Büyük ustaların, büyük oyuncuların performansıyla, suçlu psikolojisinin tarihine etkileyici bir bakış.

    Yazar: Joe Penhall
    Yapımcılar: David Fincher, Charlize Theron
    Yönetmenler: David Fincher, Carl Franklin, Andrew Douglas, Asif Kapadia, Tobias Lindholm, Andrew Dominik
    Başroller: Jonathan Groff, Holt McCallany, Anna Torv

    Amerika Birleşik Devletleri. 1970’ler. Tam bir hayalkırıklığıyla sonuçlanan Vietnam savaşının toplumsal travması, 60’larda başlayan hippi akımı, ırk, cinsiyet, cinsel yönelim konularında özgürlükçü taleplerle sokağa dökülen insanların dile getirdiği insan hakları hareketleri ve tabii disko. Amerikan toplumunun geleneksel değerlerle yeni neslin özgürlükçü talepleri arasında bocaladığı bir dönem. Aynı zamanda adı henüz konulmamış yeni bir suçlu türünün, David Berkowitz, Ed Kemper gibi net bir motivasyonları olmaksızın birden fazla cinayet işleyen katillerin saçtıkları dehşetle iyice görünür olduğu bir dönem.

    Netflix’in 2017’de ilk sezonu yayımlandığından beri (2. sezon bu yıl yayımlandı) çok ilgi çeken dizisi “Mindhunter”, FBI’da bu katilleri inceleyen bir psikoloji ve kriminal profil çıkarma bölümünün kurulmasının ilk dönemlerini mercek altına alan bir dizi. Dizi, büyük ustaların elinden çıkma. Yazarı İngiliz Joe Penhall, aslında tanınmış bir oyun yazarı. “Mindhunter”ı 1995’te basılan John E. Douglas ve Mark Olshaker imzalı gerçek suç türündeki kitap Mindhunter: Inside FBI’s Elite Serial Crime Unit’ten uyarlamış. Dizinin yapımcısı ise, “Seven”, “Zodiac” “Gone Girl” gibi çok başarılı gerilim filmlerinin yönetmeni David Fincher (Charlize Theron da dizinin yapımcılarından). Kasvetli, bulanık, az ışıklı, monokrom görsel tarzıyla tanıdığımız Fincher, “Mindhunter”ın toplam yedi bölümünü yönetmiş ama ona özgü bu görsel tarz dizinin tümüne hakim.

    “Mindhunter”ın ana karakterleri birbirine zıt iki dedektif partner: Genç, yakışıklı, hırslı Holden Ford (Jonathan Groff ) ile orta yaşlı, ağırbaşlı Bill Tench (Holt McCallany). Bu ikili “yol okulu” diye adlandırdıkları bir proje başlatıp ABD’yi baştan başa dolaşıyor ve ülkenin çeşitli eyaletlerindeki irili ufaklı polis departmanlarına davranış bilimi teknikleri öğretmeye başlıyor. Holden’ın suçluların motivasyonları ve psikolojileriyle ilgili merakı, ikilinin kuşkucu bölüm şefini çok büyük suçlardan hapis yatan hükümlülerle konuşarak, bir suçlu profili çıkarıp data oluşturan gizli bir bölüm kurmaya ikna etmesine evriliyor. Amaç, bu suçluların beyinlerinin nasıl çalıştığını öğrenerek bu bilgileri gelecekte işlenecek cinayetlerin önlenmesinde ve katillerin daha çabuk yakalanmasında kullanmak.

    Seri katillerin iç dünyası FBI ajanı Holden Ford ve Bill Tench, yaptıkları yüzyüze mülakatlarda, seri katillerin zihninde neler olup bittiğini sorguluyor.

    Ekibe suç üzerine uzmanlaşmış psikoloji profesörü, çekici ve zeki Wendy Carr da (Anna Torv’un müthiş performansıyla) katılıyor ve dizi asıl bundan sonra ivme kazanıyor. İlk görüşülen suçlu (bütün görüşülenler arasında en etkileyici olanı), annesi dahil 10 kadını öldürüp annesinin kestiği kafasına tecavüz eden iri yarı, ürkütücü, aynı zamanda da zeki ve manipülatif Ed Kemper (Cameron Britton’un olağandışı denilebilecek oyunculuğuyla…). Ülkenin çeşitli hapishanelerinde görüşülen birden çok cinayet işlemiş katilleri canlandıran bütün oyuncuların gerçek katillerle müthiş bir benzerliği olması çok etkileyici.

    Lineer bir zamanda birbirini takip eden suçlularla görüşmeler, yol bölümleri, ekibin toplantıları, kendi içlerinde ve FBI’la, bürokrasi ve gerikafalılıkla çatışmalar ve ana karakterlerin özel hayatlarına tanık olduğumuz bir sekanslar dizisi “Mindhunter”.

    Wendy Carr rolündeki Anna Torv ve Bill Tench rolündeki Holt McCallany performanslarıyla öne çıkıyor.

    Bir suç dizisi olarak en önemli özelliği, çok korkunç cinayetlerle uğraşmasına rağmen hiçbir şekilde şiddet pornografisine kaymaması. İşlenen cinayetlere sadece orta ya da uzaktan çekilmiş ve çok az ekran zamanı ayrılmış olay yeri fotoğraflarından tanık oluyoruz. Diziyi “Law and Order” veya “CSI” gibi tipik polis-dedektif dizilerinden ayıran ise her bölümde başlayıp biten bir formüle dayanmaması, karakter ve olay gelişimleriyle daha ziyade uzun bir film hissi vermesi.

    “Mindhunter” cinayetler ve katillerden çok bir adli metodolojinin, daha sonra “Profiler” gibi dizilerde detayıyla göreceğimiz ve neredeyse her suç dizisinde karşılaştığımız suçlu profili oluşturma programının doğuşu ve gelişimine dair bir dizi. Bu anlamda görsel-anlatısal olarak bir belgesel tadı vermesi ve bazen bürokrasi ve prosedürlere çok takılarak tekrara düşüp sıkıcılaşması normal. “Seri katil” terimini de bu ekibin ortaya çıkardığını vurgulayalım. En azından Karındeşen Jack’ten beri varolan bu suçlu tipinin ancak 1970’lerin sonunda tanımlanıp isimlendirilmesini, suç biliminin ne kadar geriden geldiğini ve bu birim kurulana kadar insan psikolojisinin ne denli gözardı edildiğini şaşkınlıkla izliyoruz.

    Dizinin üzerinde düşündürdüğü bir başka önemli nokta, “seri katil” olarak nitelendirilen ve “sosyopat” kişilik bozukluğu olduğu düşünülen bu katillerin, organize ya da düzensiz olsunlar, öldürmek için net bir motivasyonlarının olmaması. Hepsinin annesiyle kötü bir ilişkisi ve mutsuz bir çocukluk geçmişi var ama dizi “katil mi doğulur sonradan mı olunur?” sorusuna bir cevap vermiyor.

    Dâhi sosyopat 145 olarak ölçülen IQ puanı sayesinde kendisini gizleyebilen Edmund Kemper, ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı. Bugün 70 yaşındaki Kemper’i, Cameron Britton’ın muhteşem oyunculuğuyla izliyoruz.

    “Mindhunter”ın katillerle görüşmeler dışındaki en çekici kısımları, ana karakterlerin özel hayatlarına odaklandığı kısımlar. Bütün bu yan hikayeler hem karakter gelişimini destekliyor hem de düz, mesafeli, soğuk, prosedür ve bürokrasiye odaklandığı için bazen tekdüzeleşen diziye renk ve manevra alanı sağlıyor. Seri katiller neden hep Amerika’dan çıkıyor? Yoksa filmler ve popüler kültür sayesinde bizim algımız mı bu yönde? Bununla ilgili yapılan bir araştırmaya göre dünyada en çok seri katile ABD’de rastlandığı doğru. Araştırmayı yapan Radford Üniversitesi’nde adli psikoloji profesörü Dr. Mike Aamodt bunun sebebinin ABD’de polis yöntemlerinin daha gelişmiş olmasına ve kayıtların açık olmasına bağlıyor. Yani ABD’de daha çok seri katil yok, sadece daha kolay ve çabuk yakalanıyorlar. Tabii bunda “Mindhunter”ın kuruluş ve gelişimini anlattığı FBI suçlu profil biriminin önemli etkisi var.

    Peki seri katillerde günümüzde bir azalma mı var? 60’larla 80’ler arası neden çok fazlaydılar? Aamodt’un bununla ilgili teorisi de o yıllarda yeni yapılan otoyolların artması ve çok daha fazla otostop çeken insanın olması; ayrıca çocukların ve gençlerin daha çok dışarıda olması, okula, dükkana yürüyerek gitmesi.

    Günümüzde daha korunaklı bir dünyada yaşıyoruz ve çığır açan DNA teknolojisi sayesinde cinayetleri çözmek ve birbirlerine bağlamak çok daha kolay. Tabii yine de tam olarak bilemeyiz; zira dizinin üstü örtülü bir şekilde önerdiği gibi, yakalanmak istemeyen bir seri katili kimse yakalayamaz.

  • Osmanlı-Türk mutfağı ve kaybolan lezzetlerimiz

    Osmanlı-Türk mutfağı ve kaybolan lezzetlerimiz

    Geleneksel mutfağımız Orta Asya’dan çıkıp yol üzerindeki lezzetleri de dağarcığına katarak genişlemiş; Bizans, Balkan ve Arap mutfaklarının tarifleriyle, yanyana yaşadığı Hıristiyan nüfusun mutfak geleneklerini birleştiren ortak bir kültür oluşturmuş. Bu muazzam mutfak kültürü 20. yüzyıl başlarında savaşlara, yoksulluğa yenik düşmüş. Bugün de fıstıksız dolma, bademsiz ve manda kaymaksız tatlılar, lüfersiz sonbaharlarla dolu günlere doğru ilerliyoruz.

    Çok severek yenen bir yemek ya da tadına doyulmayan bir meyve nasıl olur da hafızalardan silinir, zamanın tozuna karışıp yok olur? Mutfağımız, unutulan lezzetlerle dolu. Yazılı kaynakların azlığı, yerel mutfak geleneklerinin kayda geçirilmemiş hatta bir kültürel değer olarak dahi görülmemiş olması ne büyük kayıp! Sürekli göç alan, göç veren bir coğrafyada üstüste biriken yüzyılların zenginliğinden geriye çok az lezzet kalmış.

    Osmanlı-Türk mutfağı Orta Asya’dan çıkıp yol üzerindeki lezzetleri de dağarcığına katarak imparatorluk sınırlarına dek ulaşır. İmparatorluk genişlerken Bizans, Balkan ve Arap mutfaklarının tariflerini cebe atar; yanyana yaşadığı Hıristiyan nüfusun mutfak gelenekleri ile ortak bir kültür oluşturur. Türkler Anadolu’ya doğru geçtikleri yerlerin mutfaklarına da armağanlar bırakmıştır: Börek, mantı, şehriye, kıyma, tutmaç, yufka, katık (kurutulmuş yoğurt), boza…

    15. yüzyıldan Batı etkisine girdiği 19. yüzyılın ikinci yarısına dek dinamik ve yeniliklere açık bir füzyon mutfağı olarak Avrupa’da birçok ülkeyi etkilemiştir Osmanlılar. Ele geçirdiği ülkeleri ve komşularını, yeni tarım ürünleri ile tanıştırmıştır. Patlıcan, lokum, sorbeye dönüşen buzlu şerbetler, suda eriyen sert şerbet şekerleri, kayısı, kavun ve karpuz, nugat yani bizim koz helvamız, kahve, pastırma, enginar dolması, sütlaç, salep, çiğ tükettiğimiz salatalar, dolmalar, kuru incir ve üzümler hep Osmanlıların mutfak kültürüne armağanlarıdır. Boşuna “Osmanlı Devleti yıkılmış olsa da Osmanlı Mutfak İmparatorluğu devam ediyor” denmiyor tarih çevrelerinde.

    Osmanlı pazarları Deve kervanları ve yelkenli takalarla taşımacılık yapılan dönemde taze sebze ve meyve her pazarda bulunmuyordu. Dayanıklı gıda ürünlerini ise uzak bölgelerde görmek mümkündü. Kayseri’nin pastırması Ankara’da, Ege’nin zeytinyağı Orta Anadolu’da karşınıza çıkabiliyordu.

    20. yüzyılın başlarında savaş ve değişim rüzgarları eserken mutfak birikimimiz de yele karışmış, yoksulluk yaygınlaşmış, imparatorluğun en güçlü olduğu dönemde uzmanlık alanlarına göre ayrılmış aşçılarla birlikte ustadan çırağa geçen bilgi birikimi büyük oranda kaybolmuş. Keklik böreği, bıldırcın turşusu, geyik pastırması, leblebi unu ile ızgara edilen tavuk kebabını, üzüm ve nane turşularını, amber ve misk katılan şerbet, helva ve macunları hatırlayanlar sadece yemek tarihçileri artık.

    Osmanlı mutfağı, yiyecekleri mevsiminde ve “anâsır-ı erbaa” anlayışı ile tıbbi yararlarına önem vererek kullanan bir mutfaktı. Malzemeleri yavaş pişirip közleyerek lezzeti artıran; soslar yerine ana malzemeyi vurgulayan; sebzeleri çiğ, fermante olarak ve sulu yemeklerde etle birlikte veya kendi başına çok bol tüketen; meyvelerle et yemeklerini şenlendiren; ekşi lezzetlerden korkmayan; bitkisel ve hayvani yağları birlikte kullanan bir mutfaktı.

    Meyveli yemekler domates öncesinin zengin lezzetlerine işaret eder çoğunlukla. Bugün birkaç yerel çeşit dışında meyve yemekleri unutulmuştur.

    Bizim mutfak eti de çok sever ama modern damaklarımızın tercih ettiği dana yerine koyun-kuzu eti ve tavuk kullanılırdı. Amerika’nın keşfinden sonra mısır, hindi, taze kırmızı ve yeşil biber, domates, yer elması, ayçiçeği, balkabağı, patates, sakız kabağı ve fasulye de mutfağımıza girmiştir. 18. yüzyılda “Frenk patlıcanı” denilen domatesin mutfağa girişi yavaş olmakla birlikte, zaman içinde lezzetlerde tekdüzeliğe varan büyük bir dönüşüme sebebiyet vermiştir. Vaktiyle rezene ve bol taze soğan ile yapılan tas kebabını, bugün domates salçasız düşünebilen var mı?

    1500’lere kadar olan erken dönemlerde Asya’dan misk, amber, karanfil, demirhindi, tarçın, zencefil, Hindistan cevizi, besbase, muskat, darülfülfül, helile gibi türlü baharat geliyordu. Bugün tarçın ve hindistan cevizi dışında diğerlerinin yemeklerde kullanım alanları unutulup gitmiştir. Çarpıcı görüntü versin diye beyaz çini tabaklarda üzerine şekerle kavrulmuş badem konularak sunulan safranlı pilav veya renkli diğer pilav çeşitleri de unutulmuştur. İran mutfağında hâlâ kullanılan “zireşk”i tanıyana bile bugün zor rastlanır.

    Türkçe kurut Farsça keş

    17. yüzyılda İstanbul’da bir kurut satıcısı. İlk defa 11. yüzyılda kayda geçen bu yiyecek (Farsça keş), kaynatıldıktan sonra şekil verilip güneşte kurutulan tuzlu yoğurttan yapılıyordu.

    Bu dönemde gözde olan av etlerinin arasındaki serçe ve güvercin ile bir tür yaban eşeği olan kulan, tavşan ve geyik etleri bugün bilinmemektedir. 15. yüzyılda dolmalar, soğan, elma, dalak ve işkembe ile sınırlı iken sonraları her şeyle doldurulmuş ve bu ilk dönemin dolmaları unutulup gitmiş. 16. yüzyılda yapılan dolma içleri de bugün yaptığımız dolmalardan çok farklı idi. Örneğin kuzu dolmasının içine soğan, kıyma ve pirince ek olarak badem, hurma, kayısı, nardenk, karanfil, tarçın ve karabiber konurdu. Yemeklerde sirke, turunç, limon, nar ekşisi, yoğurt gibi ekşilik veren tatlar çok kullanılırdı. Eti bal, sirke ve meyve ile birlikte pişirmek bugün unutulmuş bir uygulamadır. Et yemeklerinde sirkenin kullanımı, Batı mutfağındaki şarap kullanımının muadili gibi düşünülebilir.

    Bu dönemlerde yapılan tatlılara göz attığımızda ise birçok helva türünü, memuniye, zülbiye, halkaçini gibi tatlıları, çiçekli, meyveli macunları, paludeleri (pelte), perverdeleri, murabbaları ve mülebbes yani şekerle kaplanmış çeşitli yemişleri, cüvariş denen ve çeşitli tatlandırıcılar içeren suda çözünen sert şekerleri (loğusa şekeri haricinde) ve çeşit çeşit şerbetleri çoktan unuttuğumuz ortaya çıkar. Ne büyük bir kayıp! Tür çeşitliliği açısından bakarsak günümüz tezgahlarının yoksulluğu yürek acıtıcı. Bir tek Ula’da 60, Kilis’te 40 çeşit üzüm, Bursa’da 40, Malatya’da 80 çeşit armut olduğunu unutalım da içimiz yanmasın.

    Sünnet ziyafeti

    3. Ahmed’in dört şehzadesinin 1720’deki sünnet düğününü gösteren Surname-i Vehbi adlı elyazmasından bir minyatür. 15 gün 15 gece süren bu düğün için imparatorluğun her köşesinde malzeme tedarik edilmişti.

    Bugün mutfağımız kültürleri birleştiren, yeniliklere açık olma ve sentez yeteneğini yitirmiş, birçok malzemesini kaybetmiş, unutmuş ve tekdüzeliğe doğru evrilmiştir. Fıstıksız dolma, bademsiz ve manda kaymaksız tatlılar, lüfersiz sonbaharlar ve soğansız yemekler… Övünecek bir-iki şeyimiz kalsaydı bari geçmişimizden başka.

    Not: Dahasını merak edenler için, yazıyı yazarken yararlandığım kaynaklar, Priscilla Mary Işın’ın ve Arif Bilgin’in yılların araştırmalarına dayanan kitaplarıdır. Çok zengin bilgi kaynağı olan bu eserlerde ayrıntılı bilgiye ulaşabilirsiniz (Priscilla Mary Işın, Avcılıktan Gurmeliğe – Yemeğin Kültürel Tarihi, 2018, Yapı Kredi Yayınları ve Arif Bilgin, Osmanlı Saray Mutfağı (1453-1650), 2004, Kitabevi Yayınları)

  • Kız Kulesi’sinde ‘korunan’ kadın

    Kız Kulesi’sinde ‘korunan’ kadın

    Bugün geniş bir coğrafyada görülen “Kız Kulesi” motifi, hep kızları-kadınları koruma kaygısı çerçevesinde ve daha çok “oturak” yani yerleşik toplumlarda görülür. Aslında kadınlar ve kızlar, vahşi-zehirli hayvanlardan değil, diğer erkeklerden korunmaktadır. Göçebe halkların (Türk-Moğol) destanlarında ise kadınlara güç verilmiştir; onlar zayıf- naif-korunması gereken varlıklar olarak görülmezler.

    Bizim için efsane ve destanın farkı, birinin gerçeküstü kişileri ve onlara bağlı olayları, diğerinin ise gerçekten olmuş olayları duygusal algılanış biçimleri içinde yansıtmasıdır. Kazak ve Kırgızlar arasında dolaşan W. Radloff, bu düşünceyi “destani şiirlerde tabiatüstü olaylar, korkunç bir masal dünyası tasvir edilmez, tersine ozan kendi duygularını, hayatını ve topluluğunun üyesi olan her ferdin eğilim ve hayallerini terennüm eder” diye ifade etmiştir. 

    Erken devir efsane ve destanlarına kadın tarihi açısından, kadın-erkek rollerinin toplumda algılanma biçimleri açısından bakınca, orada gerçeküstü ve gerçek ayrımının çok anlamlı olmadığı görülür. Öncelikle “İslâmiyet öncesinde kadının özgür olduğu düşüncesi” irdelenmek zorundadır; sanırım bu görüş kadınların at üstünde ve hareket halinde olmalarından kaynaklanır.

    Öte yandan kadın-erkek eşitliği meselesi, Orhun yazıtlarında İlteriş Kağan ile eşi İl Bilge Hatun’un beraberce anılması veya Muhammed Harzemşah’ın annesi Terken Hatun’un siyasette etkin olması gibi bireysel hadiseleri genelleştirmemiz ile ilgilidir. Bahaeddin Ögel’in Türk Mitolojisi kitabının 2. cildinde, sayıları 30’u bulan destan motifleri içinde kadının yer almadığını görürüz.

    Aslında “yaygın olarak bilinen destanlarda kadınlar görülmez” diyemeyiz; ancak onlar özel bir konumda ele alınırlar: Kadın ya korunur ya da anne-eş konumundadır; adları yoktur. Koruma meselesi de ilginçtir; kimi zaman korunan kızlar taştan bir kalede, kulede korunarak saklanır ama sonunda bütün gayret boşa çıkar. Yabancı bir varlık gelir ve kızı öldürür. Bu yabancı, genellikle çeşitli yerlerde saklanmış yılan şeklindedir ve iyi bildiğimiz “Kız Kulesi” motifini oluşturur. Bugün Tarım Havzası’ndaki Kuça şehri yakınlarındaki Mingöy (Bin Ev) harabelerinden İstanbul’a kadar geniş bir coğrafyada görülen “Kız Kulesi” motifi, hep kızları-kadınları koruma duygusu ve kaygısı çerçevesinde ve daha çok “oturak” yani yerleşik toplumlarda görülür.  

    Koruma içgüdüsü yalnız destanlarda değil tarihî kaynaklarda da vardır. Ancak yılan motifinden de anlaşıldığı gibi, korumanın olduğu yerde tehlike de bulunmaktadır. Aslında kadın ve kız vahşi-zehirli hayvanlardan değil, diğer erkeklerden korunmaktadır. Bu bakışaçısı da kızları-kadınları güçsüz gören bir anlayıştan kaynaklanır.

    Göçebe halklar ise devamlı hareket halinde oldukları için, bu türlü kaleler-kulelerin onların kültüründe pek yeri yoktur. Ayrıca çok sert doğa koşulları içinde yaşayan göçebeler, korumaya-korunmaya nereden başlayacaklardır? Çevreleri zaten çeşit çeşit tehlike ile doludur. Onun için onların destanlarında bu güç şartlarla başa çıkabilecek nitelikte güçlü kadınlar görülür. Göçebe halkların (Türk-Moğol) destanlarında kadınlara güç verilmiştir; onlar zayıf-naif-korunması gereken varlıklar olarak görülmezler.

    Bugün İstanbul’da İDO gemilerinin birinin adı olan “Erke”, doğu Türkçelerinde “güç” anlamındadır. “Erkelenme-şımarma”, “erkem-şımarttığım” anlamındadır. Bizde daha çok çocuk ve kadınlar için uygun görülen şımarık kelimesi; haddini aşan, olması gerekenden daha güçlü davranan anlamındaki beğenilmeyen bir davranış biçimi için kullanılır. Kadınların, kızların utangaç, pasif, itaatkar ve dolayısıyla korunması gereken varlıklar konumunda olmaları beğenilir. Halbuki kızlar-kadınlar, ancak kendilerini “erke” sahibi ve kendi kararlarını verecek güçte insanlar olarak yetiştiren anne-babalar ile onları kabul eden ve saygı duyan bir toplumun erkekleri arasında yer alabildikleri zaman bu korunma durumundan çıkarlar.

    Bazen “erkek egemen” veya erkeğe değer veren toplum anlayışının Moğollardan geldiği görüşü ileri sürülürse de mesele o coğrafyada değil, bu coğrafyadadır.