Oyuncak, hayatın bir izdüşümü. Modadan mimariye, savaşlardan uzayın fethine, görmesini bilen gözlerin oyuncaklar üzerinden okuyabileceği koca bir dünya tarihi var. Sunay Akın, 2005’te Göztepe’de ailesinden yadigar köşkte açtığı İstanbul Oyuncak Müzesi’nde tam da bu tarihi anlatıyor. Sonunda çocukların hayal dünyalarını geliştirmekle onları oyalamak arasında yapılan seçimin etkisi de açığa çıkıyor. Çocuk oyunları hemen her zaman yarına dair bir kehaneti içinde barındırıyor.
Hisse senedi değil, hissî senet
Charlie Chaplin’e hediye edilmek üzere ABD’deki Schoenhut Fabrikası’nda yalnızca bir adet üretilen el yapımı Şarlo oyuncağı, beyazperdenin bu naif ve sakar kahramanının 100. yaşgününde İstanbullu oldu. “Kimileri hisse senedi, kimileri hissî senet toplar” diyen Sunay Akın için her daim barıştan, adaletten ve sevgiden yana olan Şarlo’nun bu oyuncağı, yıllar boyu özenle biriktirdiği çocukluk hazinelerinin en kıymetlilerinden…
Müzeci olacak çocuk oyunundan belliSunay Akın’ın müzecilik merakı çocukluk yıllarına uzanıyor. 6 yaşındayken İstanbul’a ilk gelişlerinde trenden iner inmez babasının Arkeoloji Müzesi’ne götürdüğü Akın, Trabzon’a döndüğünde yeni bir oyun keşfetmiş: Müzecilik! Annesinin takılarını sokakta sergileyerek arkadaşlarıyla müzecilik oynayan Akın’ın bu merakı “Tepeden bir müdahale”yle kesintiye uğramış. Daha sonra oyuncak müzesi kurma fikriyle geldiğinde, ailesi “Biz senin hevesinin üzerinde oturamayız” diyerek Göztepe’deki köşklerini ona bırakmış.
37 yıl sonra kavuşulan sünnet hatırası
Yıl 1967. Sünnet töreninden önce, ailesinin Trabzon’da bir fotoğrafçıya götürdüğü 5 yaşındaki Sunay Akın’ın eline bir oyuncak gemi tutuşturulur. Gemiyi fotoğrafçının kendisine verdiği bir sünnet armağanı zanneden Akın’ın oyuncaktan ayrılması hiç de kolay olmaz. Bu fotoğrafın çekildiği tarihten 37 yıl sonra Almanya’da bir antikacıda bulunan Neptune adlı oyuncak gemi, bugün Oyuncak Müzesi’nin manevi değeri en yüksek parçalarından…
Bir tahta atla başladı, dört bin parçaya ulaştı
Oyuncak Müzesi macerası, Sunay Akın’ın Nürnberg’de bir oyuncak müzesi broşürüne rastgelmesiyle başlıyor. Akın’ın planı, şöyle bir kapıdan göz atıp çıkmak. Kendisini kaybedip günün tamamını orada geçirdiğini, Alman görevlinin “Kapatıyoruz” uyarısıyla farkediyor. 1997’de Berlin’de bir antikacıdan aldığı tahta atla ise İstanbul Oyuncak Müzesi’nin temelini atıyor. Oyuncak Müzesi’nin 4 bin parçaya ulaşan koleksiyonunun bu ilk oyuncağı, 1930’da Almanya’da üretilmiş.
Oyuncak Müzesi Sunay Akın’ın şiiri Müzenin kuruluş aşamasında, Sunay Akın’ın içine sinmeyen bir şeyler olduğunu sezen abisi “Tabii, bu müzenin bir mimara değil, bir şaire ihtiyacı var” demiş. Akın’ın hayalinde canlanan metaforları ete kemiğe büründürecek kişi ise Şehir Tiyatroları baş dekoratörü Ayhan Doğan. Uçakların ve vapurların sergilendiği odaya tepeden bakan martılar, itfaiye arabalarının olduğu odanın duvarlarındaki yanıklar, savaş oyuncakları odasında bombardıman altında yıkılmış bir kentin taşlarına takılan ayaklarınız, hep bir şair bakışının sanatla birleşmesinden doğmuş. Oyuncak trenlerin sergilendiği oda ise Adapazarı’ndan açıkartırmayla alınmış eski bir vagondan sökülen parçalardan oluşuyor.
Akülü arabayla 15 kentte devr-i âlem Belçikalı otomobil yarışçısı Camille Jenatsky, 1899’da yaptığı test sürüşünde akülü arabayla saatte 100 kilometre hızın üzerine çıkan ilk insan olur. O yıllarda gazetelerin ön sayfalarını süsleyen rekortmen otomobilin oyuncağını yapmaya karar veren Ernest Paul Lehmann, hem karada hem de suda hareket edebilen bu yeni amfibik oyuncağa “UHU” adını koyar. Üstüne de bir dünya turunda mutlaka görülmesi gereken kentlerin adlarını yazar. O 15 kentten biri de İstanbul’dur! Teneke oyuncakların Rolls Royce’u olarak bilinen Lehmann oyuncaklarının üretildiği fabrika, 1881’de Almanya’nın Brandenburg kentinde kuruldu.
Mona Lisa’nın porselen gülüşü
Teknoloji kadar, güzel sanatlar da çocukların hayallerini besliyor. Dünyanın en ünlü tablolarından Mona Lisa’dan esinlenerek 1954’te Amerikali porselen bebek sanatçısı Fawn Zeller tarafından üretilen bu bebeğin yegane örneği Türkiye’de. Bayan Zeller, bu oyuncağı yaparken kıyafetlerinden yüz ifadesine her detaya büyük özen göstermiş. Hatta 1500’lü yıllarda iççamaşırı olmadığını dikkate alarak, Mona’nın ipek giysilerinin altına dantelli bir jüpon dikmeyi de ihmal etmemiş.
“Susamam”, hip hop’a daha önce kulak vermemiş ve hatta zaman zaman tiksintiyle bakan “elit” kesimin yanısıra, sisteme muhalif duruşu olan insanların da dikkatini çekti. Günlük siyasetin kodlarını, akorlarını, yaklaşımlarını, taraflarını “bozan” sanatçılar ve popüler etkileri…
James Lull, 1987’de yayımlanan Popüler Müzik ve İletişim isimli kitabında, dinleyicilerin popüler müziğe fiziksel, duygusal ve bilişsel olarak katılım sağladıklarından bahseder. Kitabın yazıldığı tarihlerde popüler müziğe paylaşarak katılımdan bahsetmek elbette mümkün olamazdı, zira henüz internet kullanımı yoktu. Günümüzde kitleler el çırpma, tempo tutma, hissetme, romantikleşme ya da belleğe katkıda bulunmadan daha çok ve hatta en evvel müzik parçalarını ve kliplerini elden ele paylaşarak katılım sağlıyorlar. Üstelik müziğin en güçlü kutsaması ve kutlaması da artık konser salonlarında değil, internet ortamlarında, sosyal medya dolaylarında yapılıyor.
Blues, caz, fusion, gospel, ska, funk, soul, hatta rock ve hatta rap ve daha pek çok tür aslında Afrika müziğinin içinden kopmuş, siyahlar tarafından Avrupa müziği ile harmanlanmış Afro-Amerikan müziğini oluşturmuş, isyanın sesini popülerleştirmiş. Mississippi’de, Güney Carolina’da, Memphis’te köle olarak çalıştırılan siyahların isyanlarını motifledikleri şarkıların hiçbirinin bu kadar popüler olup dünyaya hükmedecek türlerin ataları olacağı düşünülemezdi: “Göçmenler ve onların şarkıları Batı’nın uçsuz bucaksız düzlüklerinde yayılırken, müzikleri de Batılı müzik akımlarıyla iç içe geçti” (McGregor, s. 57).
Göçmen kölelerin dilinden dökülen, elinden çıkan şarkılar gittikçe popülerleşen rock, caz, soul, blues, reggae, pop gibi türlerde şarkılara dönüştü ve büyük festivallerin büyük sahnelerine, büyük plak şirketlerinin önce stüdyo sonra da kasalarına kadar taşındı.
Afrika’nın batı sahillerinden zorla getirilip Karayipler’in şeker plantasyonlarında çalıştırılan siyah kölelerin bilinen en asi çetesi Maroonlar’dı. Onların üstü kapalı karşı koyma tekniklerinin başında ise kuşkusuz müzik geliyordu. Örneğin inek boynuzu sesi kölelere silahlanmalarını haber veren bir işleve sahip olmuştu. Afrika ritimlerini hatırlayarak, kaybettikleri özgürlüklerinin anısını canlı tutabildiler. Aynı zamanda Avrupa’nın müzik ve dans biçimlerini kendi ihtiyaçlarına denk düşecek biçimde uyarladılar.
Trinidad’da da durum farklı değildi. Avrupa melodileri ile Afrika ritimleri birleşmiş, İspanyolca sözlerini toprak işçiliği yapan Afrika bağlantılı kölelerin isyanından alan bir tür olarak 1930’larda Kalipso ortaya çıkmıştı.
Toplumsal eleştiri ve muhalefetle beslenen, Afrikalı kölelerin yeni tapınakları olan kiliselerde pişen ve özellikle kendisine has ritmik kalıpları ve söylemiyle dinleyicisinin damarlarına kadar işleyen bir diğer tür ise reggae’ydi. Reggae, kiliseyle Afrika dinsel inanç ve ritüellerinin harmanlandığı bir noktada, yeniden üretilmiş ilahiler olarak karşımıza çıktı:
“Dilimi ve kültürümü geri verin bana/ Dilimi ve kültürümü geri verin bana/ Onları Afrika’dan zorla çıkardılar/ Zavallı babam büyücü bir hekimdi/ Baş belası bir aptal olduğunu söylediler/ Şimdi onu zorla okula gönderiyorlar.” (Count Ossie and Mystic Reveltions of Rastafari)
Köklerine dönme isyanını kilisede kendine özgü ritim ve danslarıyla yapan bir kültürün müziği olan reggae, 21 Mayıs 1981’de ölen ve cenazesine Jamaika’nın başkenti Kington’da neredeyse herkesin katıldığı Bob Marley gibi kendi fenomenlerini ve kendi muhalefetini yaratmıştı.
Reggae fenomeni Bob Marley, popüler kültürün içine sızmış bir muhalefetin müziğini yapıyordu. Temsilcisi olduğu Reggae “Haklarını savun” diye bağırmasına rağmen, plak şirketleri kapısında kuyruk oluyordu.
60’larda The Beatles yaptığı şarkılarla kitleleri peşinden sürükledi, popüler kültürün önemli bir parçası haline geldi. “Let it Be, All You need is Love, Revolution” gibi pek çok şarkısında muhalif tavrını gösteren The Beatles, dünya müzik tarihinde hem müzikal hem de siyasi duruş bağlamında bir dönemin öncü gruplarından oldu.
Bombalara karşı gitar 18 Nisan 1960’da atom bombası karşıtı gençler gitarlarıyla Londra Trafalgar Meydanı’na doğru yürüyor.
Robin Denslow Müzik Bittiği Zaman: Politik Popun Öyküsü (Çev. Deniz Oktay, Alan Yayıncılık, Mayıs 1993) isimli kitabında, rock’n roll’un 2. Dünya Savaşı sonrası yılların depresyonunu üzerinden atan, hareketli, kıpır kıpır ve tam da bu nedenle politik bir müzik olduğunu söyler. 1950’li yılların sonuna doğru özellikle de gençleri gece kulüplerine ve radyo başına kilitleyen, yetmezmiş gibi delicesine dans ettiren bu müzik hakkında dönemin önde gelen yayın organları karalayıcı yayınlar yapmaya başlamıştı bile. ABD’de popüler müziğinin kurucularından olarak anılagelen Pete Seeger aynı zamanda bunu politik güç olarak da kullanmakta oldukça başarılıydı: Örneğin, işgal döneminde Kingston Trio’nun icra ettiği, ‘Where Have Flowers Gone?’ isimli şarkı Beyaz Saray’da dönemin ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’a söylenmişti.
Onunla birlikte anılması gereken isimler elbette ki Woody Guthrie, Bob Dylan ve muhalif kadın şarkıcı hatta ozan olarak Joan Baez’dir. Bunlarala birlikte Grateful Dead, Jefferson Airplane, Lou Reed, Janis Joplin, Rolling Stones, The Byrds, Jimi Hendrix, The Doors; İngiltere’de Pink Floyd, Stevie Wonder; Yunanistan’da Mikis Theodorakis; Jamaika’da Bob Marley ve daha niceleri şarkıları-duruşlarıyla kitleleri peşlerinden sürüklediler.
Eski asker, yeni savaş karşıtı
1969’un efsanevi Woodstock festivalinin ikonlaşmış fotoğraflarından birinde, eski asker Jimi Hendrix ABD’nin ulusal marşı “The Star-Spangled Banner”ı çalıyor. Fakat arkada bomba sesleri ve insan çığlıklarıyla marş, Vietnam Savaşı’nın vahşetini protesto etmeyi amaçlıyordu.
Cinsel kimlik bağlamında kendini kabul ettirmekle kalmayıp kitleleri harekete geçiren ve ikonik kimlik olarak akıllarda ve kulaklarda yer tutan bir diğer isim de David Bowie oldu. Cinsiyeti muğlak görünümlü Iggy Pop ve tabii New York Dolls’u ve Sex Pistols’u tam da bu bağlamda saymak gerekir. Her ne kadar bahaneleri geniş kitlelere ulaşmak olsa da 1976’da EMI ile 40 bin Pound’luk bir plak kontratına imza atan Sex Pistols, aynı yılın Kasım ayında meşhur şarkıları “Anarchy in U.K.”i çıkardı.
Elbette muhalefet müzikleri ne The Beatles’ın “All You Need is Love” şarkısı kadar naif ne de Rage Against The Machine’in “Killing in the name of”u kadar sert. Ancak bunlar plak şirketlerinin, menajerlerin ve prodüktörlerin parmaklarının ucunda ve ağızlarını sulandırmaya devam etti.
Kılıçtan keskin müzik ABD’li muhalif müzisyen Woody Guthrie’nin gitarının üzerinde “Bu alet faşistleri öldürür” yazıyordu.
Popun kralı Michael Jackson ise üstelik “We are The World”, “Heal the World”, “Earth Song”, “They Don’t Care About Us”, “Black or White”, “Little Sussie” gibi onlarca şarkısıyla pek çok muhalif müzisyen ve gruptan daha fazla kişiye ulaştı.
Diğer taraftan kiliseye karşı duruşuyla “Tax The Churches”, akıllı manevraları ve yenilikçi müzikleriyle Frank Zappa, açık saçık ve hatta neredeyse pornografik (“Darling Nikki”) sözleriyle Prince, insan hakları savunucusu olarak Peter Gabriel (“Biko”); Woodstock ve Live Aid konserleri müziğin içinde kitleleri harekete geçirmişti.
Gelelim bu coğrafyaya… Anadolu coğrafyasında müzik ile ayaklanmalar neredeyse birlikte anılıyor. Halk şiiri ve halk şarkılarındaki muhalif sözler oldukça önemli bir yer tutuyor. Şah Hatayi’den Köroğlu’na, Dadaloğlu’ndan Aşık Dertli’ye pek çok ozan sözleriyle insanların dertlerine merhem olmaya çalışmış; muktedirin zulmü her zaman bu şiir ve türkülerin gündeminde olmuş.
Bugün Türkiye’nin tarihinde ve bugününde kitleleri peşinden sürükleyen Ruhi Su, Cem Karaca, Timur Selçuk, Moğollar, Melike Demirağ, Şanar Yurdatapan, Nekropsi, Tülay German, Ahmet Kaya, Grup Yorum, Bulutsuzluk Özlemi, Mor ve Ötesi, Kardeş Türküler, Bajar, Sattas, Zeytin, Peyk, Taner Öngür, Bandista, Fazıl Say, Şiwan Perver, Ais Ezhel; “Susamam”da biraraya gelmiş Kamufle, Tahribat-ı İsyan, Ozbi, Aga B, Şanışer, Fuat ve muhalif şarkılar yapan-yayan sayısız müzisyeni bulunmakta.
Sürgünde biten hayatTürkiye’de pek çok sanatçı Cumhuriyet tarihi boyunca siyasi tercihlerinin faturasını ağır şekillerde ödedi. Sonradan düzmece olduğu anlaşılan bir fotoğraf nedeniyle hapis cezasına çarptırılan Ahmet Kaya, Paris’te doğduğu topraklara hasret öldü.
2003’te yapılan Rock’n Coke festivaline karşı özellikle müzisyenler ve muhalifler tarafından inşa edilen Barışarock’tan da bahsetmeliyiz. Zira onlarca müzisyen kendi sahnelerini oluşturmuş, pek çok toplumsal konuya odaklı müziklerini icra edebilme fırsatını yaratmışlardı.
Geçmişte ve günümüzde hem dünyada hem ükemizde müzisyenler pek çok kez sansüre ve zulme maruz kalmış; halen de kalıyor. Türkiye’de muhalif müzik ise kuşkusuz son dönemde hip hop ile yükselmeye devam ediyor. Aslında anlattıkları kendi hikayeleridir.
Gündem karışık, müzik her daim kurtarıcı.
Daha ayrıntılı bilgi için müzik ve siyaset üzerine
6 Eylül 2019’da Şanışer’in başını çektiği 18 müzisyen, “Susamam” ile Türkiye’deki güncel siyasetin hassas noktalarını seslendirdi. Ardından etkileyici klibiyle birlikte Ezhel’in parçası “Olay” geldi. Tarih boyunca insan topluluklarını harekete geçiren uzlaşmazlığın, muhalefetin ritmi; Rap’le ortaya çıkan tınıların analizi.
Müziğin “gündem” dediğimiz o uçsuz bucaksız heyulayı görünür kılma gücü, şiddeti ifşa kabiliyeti yeni değil. Türkiye’de müzisyenler daha önce de ellerini taşın altına koydu. Pek çok sanatçı cumhuriyet tarihi boyunca siyasi tercihlerinin faturasını ağır şekillerde ödedi.
Günümüzde ise Rap’le vuku bulan, sadece bir tercihin sergilenmesi değil. Türkiye’de yeni olan, tamamen “yeraltı”ndan yükselmiş, icra edilişinden tüketilişine bir bütün olarak sermaye-medya denkleminden bağımsız, amatör bir mecra olan Rap’in korkusuzluğu ve mesajının netliği. Türkçe Rap’in, hatta genel olarak Rap müziğin 80’lerden itibaren gördüğü küresel ilgi patlaması bir rastlantı da değil. Varoşlara sıkışmış, tecrit altındaki siyah mahallelerinde saflaşan öfkenin dile gelmesi ve paylaşılması, yaşamı sürdürülebilir kılmak için neredeyse bir zorunluluk.
Ortaya çıkan sözün özgürlüğü, müzikten, siyasetten, halktan ve en çok da kendimizden beklentilerimizin en düşük olduğu dönemde bir inanç tazelenmesi yaratıyor, kitle siyasetinin sağaltıcı gücünü yeniden düşünmek için bize yol gösteriyor. Müzik, siyaset oluverince hortlayan “sanatı bir şeylere alet etme” suçlamasına ve konu Rap olunca duyduğumuz “bu müzik değil” ithamına cevaben, bizatihi müziği ve müziğin kökensel demokrasisini tartışarak yola çıkalım.
Akordu boz ki uyuşmazlık başlasın
Müzik nedir? Bu yazının haddini aşıp, tanımlamayan ama duyulunca sersemleten bir formül kullanacak olursak, müzik için “sesin sesi seslendirmesi” diyebiliriz. “Zekice” bir totoloji ya da anlamsız bir yankı gibi görünen bu formülü biraz açalım.
André Leroi-Gourhan, insan evriminin nedenselliğine dair en sıradışı denemelerden 1964 tarihli Le Geste et la Parole (Jest ve Söz) adlı eserinde, sesin insan varoluşunun bir uzanımı olarak ortaya çıkışının beyinle el arasındaki geribildirim, yani jest olmadan mümkün olamayacağını söylüyor. Bu anlamda teknik yani jest, dilin maddi önkoşulu olarak karşımıza çıkıyor. Biyolojik olanla teknolojik olanın kesişiminde ise “konuşma” yetisini kazanıyoruz. Bu hafife alınamayacak kazanımın felsefi sonuçları gözardı edilemez. Çünkü sesin protestosu, sadece ses olmasından geliyor. Jestten sese geçiş, aynı zamanda insanın bir içses kazanmasına sebep oluyor ve bilinç ancak kendimizi duyabilmemizle mümkün hale geliyor.
Bebekler doğduklarında insan dillerinde olan ve olmayan tüm sesleri çıkarabiliyorlarken, dili kullanmaya başlamalarından hemen önce kısa bir suskunluk, bir ekolali (duyulan sesleri tekrar etme) evresinden geçiyorlar. Yeniden ses çıkarabildiklerindeyse bu sonsuz ses dünyasını unutarak sadece belli bir ses topluluğunu çıkarabildiklerini görüyoruz. İnsanın dil-gırtlak hattında her doğum sonrası yeni bir indirgeme gerçekleşiyor. Bir dile doğmak, diğer tüm sesleri unutmaktan geçiyor. Müzikte olan ise insan dilinin kökensel anarşisinin hatırlanması yoluyla sesin üzerindeki lisan vesayetini kaldırmak. Müzik, sesin lisanı değil de sesi seslendirmesini mümkün kılıyor. Aynı şair Reşit İmrahor’un “Ne zaman insanlıktan çıkıp sadece müzik olacağız?” derken, müziğin insanlığı, insan dillerini ve bedeni aşan anarşisine işaret etmesi gibi…
İnsanlığın başından beri müzik var. Neandertal insan, kamışı yontarak elde ettiği bir flütü çalıyor, av için kullandığı yayı titretiyor. Bildiğimiz kadarıyla 80 bin yıldır, müzik hem söylenerek hem çalınarak çobanların yalnızlığına, savaşçıların zaferlerine, rahiplerin dualarına eşlik etti. Fakat bunlar, notasyon sistemlerinin yokluğunda ancak farazi olarak geriye kalan arkeolojik kalıntılar üzerinden ulaştığımız çıkarımlar…
Bugün müzik denildiğinde ise gözümüzün önüne bir sol anahtarı geliyorsa, bu, sesin yüzyıllardır yazının hakimiyetine alınması için verilmiş sayısız standardizasyon mücadelesinin sonucu.
Yazının icadından bugüne, özellikle de ulus-devletle beraber sesin özerkliği farklı bir cephe kazandı. Modernitenin belki de en belirleyici özelliği olan kitlelerin okuryazarlaşmasıyla, merkezî eğitim sistemi, harflerin hangi sesi çıkaracaklarını da tayin etmeye başladı. Ses sabiteleri, vurgular ve ses süreleri belirlendi.
Harflerin sesin nasıl çıkacağını dikte ettiği, anlaşılır olmanın ve makbul vatandaşlığın belli bir ses dizgesine uyum sağlamaktan geçtiği modern dönem müziği gürültünün biçimlendirilmesine, Adorno’nun deyimiyle bir “uzlaşma vaadi”ne dönüştü. Bu süreçte bazı müzikler yerel kalırken, Avrupa’nın hegemonik üst-kültürünün beğenisine mazhar olmuş “klasik” müzik, evrenselliği tekeline alarak alt ve üst kültür arasında bir değerler hiyerarşisi oluşturdu. Aksanların, melodilerin ve kelimelerin kıyımı karşısında müziğin gücü bu tektipleşmeye direndikçe, bu yıkımı arşivlediği surette artıyor. Shakespeare bunu belki bütün müzikologlardan daha iyi anlamış. Troilos ile Kressida’da Odysseus’a şunu söyletmiş: “Dereceleri yok et, şu lavtanın akordunu boz ki uyuşmazlık başlasın!”
Fransız filozof Jacques Rancière’in meşhur ifadesiyle iktidar, “duyulurun paylaşımı”nı örgütler. Ona göre siyaset, tam da neyin duyulur olacağına, “duyulur”a dair neler denilebileceğine ve “duyulur” olanı kimin söyleyebileceğine dairdir. İşitildiğinde ne “bu müzik değil” dedirtiyor ne kulağa doğru geliyor ne avam duyuluyor, hangi ses etnik, hangi ses evrensel? Ahmet Kaya’dan Kâzım Koyuncu’ya, Cem Karaca’dan Selda Bağcan’a aşina olduğumuz bu içerilme/dışlanma hareketi estetiğin siyasetinin temel dinamiğidir.
Protest müziği, içeriğinden ve sözlerinden bağımsız olarak bu tanımları tartışmaya açan, işitilir olana dair sınırları afişe eden her türlü ses olarak tanımlayabiliriz. Bu sebepten dolayı ekseriyetle zamansız çıkagelir; ne de olsa verili değildir. Doğrudan iktidarın estetiğini hedef alır. Doğal gelen değerler hiyerarşisini alt-üst eder ki duyulamaz kılınan, harflere sığmadığı için değersizleştirilen hangi sesler kalmışsa işitilebilsin.
Müziğin çoğu zaman bir önsezi şeklinde tecelli edişi, Greil Marcus’un deyişiyle “gizli bir tarih”i görünür kılışı tam da bu sebepten, iktidarın estetik belirleniminin akışını bozmasından, uyuşmazlığındandır. Protest müzik, görünmez, sesi çıkmaz hale gelmiş çelişkileri, şiddeti, başkalıkları nisyandan kurtarır. Her insanda kazılı bulunan dizginlenmiş seslerin ve başkalıkların oluşagelebileceği bir alan açar. Bu sebepten kendisine geç kalmış faniler için önden gider, öncülük ve öncüllük yapar. Caz’dan Rock’a ve bugün Rap’e modern müziğin tarihi, müesses nizamın zaman çizgisine meydan okumaların tarihidir.
Amerikan varoşundan siyasi kehanetler
Rap’in New York’un arka sokaklarında funk ve caz parçalarından arak ritimlerle (“sample”) başladığı az çok bilinen bir hikaye. James Brown’un bateristi Clayton Fillyau’nun “breakbeat”leri DJ’lere yeni bir müziğin altyapısal ilhamını verdi. Gelgelelim tekrar eden ritimler üzerine kafiyeli sözler yazma fikri pek tabii ki yeni değildi. Yeni olan, bu mecranın elektronik altyapısı ve içinden çıktığı toplumsallıktı.
Blok partileriJames Brown’un davulcusu Clayton Fillyau, “break beat” olarak bilinen ritimleriyle blok partilerinde break dans yapan gençlerin “B-boy” hareketinin altyapısını oluşturdu.
1955’te Rosa Parks’ın otobüste siyahlara ayrılan alana geçmeyi reddedişiyle başlayan medeni haklar mücadelesi, köleliğin her bakımdan mülksüzleştirdiği ve resmî olarak alt-insan muamelesi yaptığı siyahların kimliklenme ve sömürgesizleşme talebine sahne oldu. 1968 Nisan’ında Martin Luther King’e yapılan suikast, çoktan başlamış olan “ırk isyanları”nı ülke çapına yaydı. 60’lar boyunca siyah, melez ve göçmen entelektüellerin fikrî üretimleri ve sloganları sokaktaydı. Aynı yıllarda başlayan Black Power (Siyahların Gücü) hareketi de radikal bir eşitlik ve şartsız özgürlük talep ediyordu.
Dünya değişiyor, müzik de… Martin Luther King’in 1968’de öldürülmesinin ardından “Soul” tarzının yas ve Hıristiyan ilahiyatıyla örülmüş melodileri artık siyahların eylemlerinin hızına ve öfkesine yetişemez hale gelmişti.
Ray Charles’dan Aretha Franklin’e “Soul” tarzı artık siyah eylemliliğinin hızına ve öfkesine yetişemiyordu. Dahası, bu yas ve duygu selinin altında yatan Hıristiyan ilahiyatı, yeni hareketlerin siyasal ve estetik dünyasını anlatmakta son derece yetersizdi. Dünya Savaşı sonunda siyah askerler ne ev kredilerinden ne de eğitim desteğinden yararlanabilmişti. Beyaz alt-sınıf büyük oranda orta sınıflaşırken siyahlar daha da fakirleşmişti. Curtis Mayfield’ın “People Get Ready”sinden (1965) Marvin Gaye’nin “Inner City Blues”una (1971) pek çok eser vardı kuşkusuz ama, sözler ve ses hâlâ çok kibar, hâlâ müzakere eden, uzlaşı arayan bir tondaydı.
Hip-Hop’un başlangıcı King’in katlinin izinde devletin siyasal aygıtlarına yaslanamayacak olmanın, kazanılmış haklara hiçbir zaman itimat edilemeyeceğinin farkındalığından doğdu. 80’lerde Eric B. & Rakim, Run-DMC, A Tribe called Quest ve Public Enemy’nin başını çektiği Hip-Hop kültürü, Reagan ve Thatcher’ın tesis ettiği neoliberal muhafazakar dünya düzeninde kitabın ortasından konuşuyordu.
‘Toplum düşmanı’Chuck D (Carlton Ridenhour), Flavor Flav (William Drayton), Professor Griff (Richard Griffin), and DJ Terminator X (Norman Rogers)’dan oluşan Public Enemy, “Yo! Bum Rush The Show” albümleriyle politik rap’in doğuşuna öncülük etti.
Reagan’ın 1981-89 arası başkanlık dönemi boyunca, Medeni Haklar Yasası’nda (1964) siyahların iktisadi ve toplumsal konumlarını iyileştirmeyi amaçlayan yasalar törpülendi, ufalandı ya da etkisizleştirildi. Yasa vardı ama hükmü yoktu, siyahiler vatandaştı ama hakları ölü doğmuştu.
Rap, suç hikayeleri, uyuşturucu içinde hayat, varoşlarda yoksulluk, dünyanın en zengin ülkesinde hiçbir sosyal güvence olmaksızın yaşayan ölüler olarak hayatta kalma savaşı üzerinden, o zamana dek “ağza alınmaz” kabul edilen ne varsa dile getirdi. Bunu yaparken ne yas tuttu, ne de göklerden yardım bekledi.
Hip-Hop’ın icrasının görece ucuzluğu onu pratikte de demokratikleştiriyor, “alaylıların” dahi bu müziğe adım atmasını mümkün kılıyordu. Gündelik hayata bu kadar yakın duran, somuta bu kadar sadık bir müzik ancak yükselebilecekleri daha üst bir anlam düzeyinden yoksun bırakılmış ezilenlerin dilinden dökülebilirdi.
Hip-hop ile cazın aşk çocuğu A Tribe Called Quest, parçalarında kullandıkları caz altyapısıyla hip-hop dinlediklerini düşünen bir nesil gencin kulağını farklı tınılara da alıştırdı. Grup üyeleri 1991’de efsane albümleri The Low End Theory’nin stüdyo kaydında.
Hip-Hop, kapitalizmin kendini yeniden üretebilmesi için ihtiyaç duyduğu toplumun içten yıkılışını anlatır ama bu sadece bir kıyamet hikayesi değildir. Ne olursa olsun hayatta kalmak için gerekli yeni öznelliklere kapı açar. Kapitalizmin 2008 sonrası dünya çapında yaşattığı yıkımın ve toplumsal refah gerilemesinin provası, 1980’lerde siyah gettoda vuku bulmuştur. Hip-Hop’un kehaneti bugün daha da anlamlıysa, bunun nedeni tam da bu müziği yaratan toplumsal çelişkilerin küreselleşmiş olmasıdır.
Duydukların gerçek duygularım hissiz
Almanya’nın göçmen mahallelerinde Türkçe Rap’in doğuşu çok bilinen ama küresel bağlamı ve neticeleri üzerine az kafa yorulmuş bir olgu. Almanya, Soğuk Savaş’ın en gergin yıllarında hip-hop’la tanıştı. İlk Türkçe Rap topluluğu “Islamic Force”un mimarı Boe-B (Bülent İpek, 1970-2000) 1980’lerde 200 binden fazla Amerikan askerinin bulunduğu Almanya’da, Amerikan varlığının en yoğun hissedildiği şehir olan Berlin’de büyümüş bir gurbetçi çocuğuydu. Geçici izinler, geçici evler ve Soğuk Savaş’ın kargaşasında silikleşmiş varlıklarıyla bu nesil, fakirlik, üçüncü sınıf insan muamelesi ve en önemlisi de kendini ifade edecek araçlardan yoksun olmakla tanımlanabilir.
Göçmenlerin adaleti 80’li yılların ortalarında Almanya’da yükselen, “Türken raus / Türkler dışarı” sloganına karşı, Türklerin yoğun olarak yaşadığı Kreuzberg’de bir grup genç, 36 Boys adlı çeteyi kurdu. Amaçları, ailelerini “dazlak” tabir edilen ırkçılardan korumaktı.
Berger ve Mohr’un Yedinci Adam’da (1975) betimledikleri surette Kuzey Avrupa’daki “geçici” işçiler, refah devletleri yükselirken yükü omuzlayıp müreffeh bir yaşam vaadi sunulmayan, sınıf siyasetinin dışında kalmış kırılgan proleterlerdi. 90’ların başında Boe-B’nin mesajı “el mahkum” yaşanılan bir hayatın betimlenmesiydi. Killa Hakan’ın bir şarkısında dediği gibi, yoksulluğa ve ırkçılığa karşı “et bedenden duvarlar” inşa etmiş bu gençlerin kendi varoluşlarından başka bir dayanakları yoktu.
Kreuzberg’den MTV’ye
Asıl ismi Hakan Durmuş olan Killa Hakan, 60’larda Almanya’ya göç eden bir ailenin çocuğu. Alman ırkçılarına karşı kurulan 36 Boys üyesi Killa Hakan, MTV Almanya’da 15 hafta boyunca top 10 listesinde kaldı.
1980 Darbesi sonrası Türkiye’ye dönüşü süresiz olarak ertelemiş ailelerin çocukları için ailelerin ülkesi ve diliyle, kalakaldıkları ülkenin dünyası arasında tutunacakları tek mecra arkadaşlıklarıydı. Islamic Force’un “Mesaj” (1997) albümündeki “Gurbet” parçası “Türkülerimi dağlarda unuttum” diyordu tekrarla. Türkçe Rap bu unutuşa denk düşen bir hatırlama olarak, türkülerin ikame bir hatırası olarak doğar. Alper A’nın 1991 tarihli “Bir Yabancının Hayatı” ilk Türkçe Rap parçası olarak “ezilmenin acısı”nı peşisıra gelenlere miras bırakır.
Unutulan türküler
İlk Türkçe Rap topluluğu “Islamic Force”, “Mesaj” albümünde “Türkülerimi dağlarda unuttum” diyordu. Rap, Almanya’da unutulan Türkiye hatıraları üzerinden doğar.
Türkçe Rap’in başlangıcındaki bu yoksulluk ve sahipsizlik hissi, bu müziğin Türkiye’ye ulaşmasının ardından da etkisini yitirmedi. Aksine Türkiye’de de devletin ve yere göğe sığdırılamayan Türk aile yapısının gölgesinde tüm bu şiddet daha da sert duyulur oldu. Ne de olsa Almanya’da gurbeti bahane edip üst bir perdeden failler aklanabilirdi; ancak kendi ülkenizde kendinizle başbaşa kalırsınız. Rap de bu şoku yaşadı, tanıklık etti ve buradan kendi “siyasal” hattını yarattı. Nurdan Gürbilek’in 80’ler okuması, bu darbeli, işkenceli, askerî vesayet altındaki dönemin 90’lara mirası “Konuşan Türkiye”nin sınırlarını ifşa eder: Neyin nerede konuşulacağı, neyin konuşulanın alanına çekileceği bellidir.
90’lar: Cartel, Ceza, Sagopa
Gelgelelim 90’lar dilin kemiğinin olmayışıyla sınanmıştır. Koalisyonlar ve iktisadi istikrarsızlık, Özal’ın başını çektiği dışa açılım ve Susurluk, Türkçe Rap’in 95’teki patlamasını çevreler. Cartel’in “25 yaşında 100.000’lik araba”nın parasının nerden geldiğini sorması aslında tersinden bir çağrıdır: Konuşan Türkiye’nin neyi konuşmadığını söyleyerek, bunu sözün alanına getirmek ve –naif bir tarzda da olsa– insanları hak aramaya çağırmak.
Kaygan zeminde siyasetTürkiye Cartel’in yarattığı fırtına karşısında bu yeni müziği nasıl yorumlayacağından emin değildi. 1995’te yayımlanan Nokta dergisi, Cartel’in siyasi çizgisini tartışmaya açmış.
1999’da derlenen “Yeraltı Operasyonu”, Cartel’in neşeli ve nikbin dünyasından radikal bir kopuşu başlatır. Bu albümde yer alan Ceza ve Sagopa’nın müşterek ve ayrı ayrı siyasi tavırlarını ele almak bu yazının kapsamını aşar. Türkçe Rap bu iki isme tabii indirgenemez ama, Cartel sonrası hegemonyacı varlıklarını da tasdik etmek gerekiyor. Solo albümlerinde tutturdukları yüksek standartlar ve lirizm ısrarları Türkçe Rap için bugün dahi belirleyicidir. Ne var ki Ceza’nın Rap’i kitlelere ulaştırma ve Sagopa’nın kendini bulma yolundaki cefalı yürüyüşlerinde siyasete ilgi, çoğu zaman savaş karşıtlığı ya da sitem olarak tecelli etmiştir.
Kalbim, rap’im, nefretim
Bilgin Özçalkan, nam-ı diğer Ceza’nın Türkçe rap’i kitlelelere ulaştırma yolundaki etkisi yadsınamaz.
Türkçe Rap’i siyasallaştıran asıl etki Fuat Ergin’den sökün eder. Berlin’de 90’ların başından itibaren uluslararası Hip-Hop’ın içinde bulunan Ergin’in 1999’da “Hassickdir”le başlayan Türkçe Rap kariyeri, söz yazımı pratiklerini dönüştürmüştür. Bugün Ergin’in etkisiyle Rap’e adım atmış pek çok isimde onun doğrudanlığı, liriklerindeki kolajcı, müstehcenden çekinmeyen tavır görülebilir.
Türkçe Rap’in 2005’te Ceza-Sagopa kavgasıyla başlayan ve 2009’da Rapstar felaketiyle biten dönemi, aslına bakılırsa türün müzik endüstrisi ve müesses medyayla uzlaşma çabalarının da sona ermesine yol açar. Basın genel olarak Ceza dışında Rap’ten el çekmiştir. Bu ilgisizlik sayesinde endüstriyel hiyerarşilerden ve otorite sisteminden uzak, görece hür bir müzik ortamı vücuda gelir. HipHopLife websitesinin 2011’de başlayan “karışık kaset” serisi “Organize Oluyoruz 1” ve devamındaki derlemelerde boy gösteren 2005 sonrası müziğe başlamış yeni nesil MC’ler de Türkiye’nin yeni siyasi iklimine cevap olarak ortaya çıkar.
Protest rap’ten melankoliye
Asıl adı Yunus Özyavuz olan Sagopa Kajmer, 2005’te Ceza’yla atışmasıyla gündeme geldi. Her iki ismin de Cartel sonrası Türkçe rap üzerindeki etkisi inkar edilemez.
Türkçe Rap ve Gezi hadiseleri
Türkçe Rap’in yeniden mercek altına girişi Gezi döneminde olmuştur. Saian’ın “Feleğin Çemberine 40 Kurşun” (2010), Allame ft. Hayki’nin “Manifesto”su (2012) gibi pek çok parça, Gezi öncesi/Gezi sonrası gündeme gelen itiraz ve eleştirileri dillendirmişti. Gezi esnasında ve sonrasındaysa Türkçe Rap bambaşka bir dizgeye kavuştu. Bugün bu müziği icra edip Gezi’ye selam durmamış isim yok denecek kadar azdır.
Sözünü sakınmayan rap Türkçe rap camiasının pek çok ismi gibi, Gezi Parkı protestolarına şarkılarıyla destek veren Fuat, Türkçe Rap’i siyasallaştıran isimlerin başında geliyor.
Bugün Rap’in “Susamam” tavrı 2013’ten beri ve öncesinden gelen protest kimliğinin bir neticesi. Rapçilerin TV, radyo ve basından neredeyse tamamen ayrı düşmesinin bir sonucu olan bu yükseliş, çoğu yetişkin için “ani” ve “şaşırtıcı” oldu. Fakat AK Parti iktidarındaki Türkiye’ye doğmuş, Gezi’nin hezimetinde ilk bilinçlenmesini yaşamış çoğu henüz üniversite bitiren yeni bir nesil için Rap, uzun zamandır yol gösterici. 2018’in ilk 11 ayı boyunca Ezhel’i Türkiye Spotify’ında en çok dinlenen sanatçı yapan kitlenin ekseriyeti henüz reşit değil.
“Olay” yaratan klip Ezhel, “Susamam”ın ardından yayınladığı “Olay”la Türkiye’nin ve dünyanın gündelik şiddetini en çıplak haliyle gösterdi.
Darbelerin ve hukukileşerek kamunun iradesini hiçleştiren siyasetlerin gölgesinde, ’82 anayasasının öngördüğü şekilde giderek devletleşen bir ülkenin yaşadığı sürmenajdan çıkma çabası Türkçe Rap. Gündemin aşırı uyarımından, bitmek bilmeyen “son dakika”lardan kafasını kaldıramayan; muhasara altındaki kamusal alanı ve sokakları dolduran hissizleşmiş kalabalıkları özgürlüğe çağırırken bir özgürlük tanımı yapmıyor bu müzik.
Benjamin’in Hölderlin’den ödünç aldığı “ilahi ayıklık”taki gibi seremonilerden ve ezberlerden uzak ve bir ululuğa isnat etmeksizin dünyaya büyülenmeden bakabilmek… Gösteri çağından uyanıp geleceği düşleyebilmek için:
“Duydukların gerçek / Sapına kadar doğru / Duygularım hissiz / Batan güneşe karşı”… (Dipnot, “Duydukların Gerçek” 2019)
Işıkları yakın, çünkü zafer yakın
Memleketin iyiye gittiği söylenemez. Her alanda her anlamda derin yaralar alıyoruz. Rap camiasını hareketlendiren, biraz da bu. Aslında var olan ve tekil hamlelerle etkisini gösteren bu hareketlilik, bir kalkışmaya dönüştü.
MURAT MERİÇ
2019 yılının 5 Eylül gününü 6 Eylül’e bağlayan gece, Türkiye’de rap kalkışmasının başladığı gece olarak tarihe yazıldı. Şanışer önderliğinde bir araya gelen gençler, “Susamam” adlı şarkıya ses verdi, memleket meseleleri hakkında birkaç kelam etti. Aynı gece, Ezhel, “Olay”la ateşi harladı, Sayedar & Önder Şahin, yanlarına Ceza’yı alarak “Komedi v Dram”ı yürürlüğe soktu. Üç şarkı bir anda ortamı hareketlendirdi, gençler 6 Eylül günü, gündemin zirvesine oturdu (…).
Şarkı için manifesto kelimesini kullanmak, ona bu anlamı yüklemek yanlış olmayacak. Hepimizin bildiği şeyleri bütün çıplaklığıyla göstermesi ve buna karşı, bir “duruş”u başlatması, ona bu niteliği kazandırıyor. Aslında her şey, şarkının başlangıcındaki konuşmada gizli: “Günler koşuşturmakla geçip giderken neden var olduğunu unuttun. Neden olduğun sorunlarınsa farkında değilsin. Gülmek, eğlenmek istiyorsun. Hayat zaten çok zor. O yüzden, müzik seni eğlendirsin, gerçeklikten uzaklaştırsın istiyorsun”.
Memleketin iyiye gittiği söylenemez. Her alanda her anlamda derin yaralar alıyoruz. Rap camiasını hareketlendiren, biraz da bu. Aslında var olan ve tekil hamlelerle etkisini gösteren bu hareketlilik, bir kalkışmaya dönüştü. Olan buydu. Son dönemde birbirlerine attıkları diss’lerle gündeme gelen camia, memleket meselelerini diline doladı ve duruma el koydu (…).
Şanışer önderliğinde yan yana gelen isimler, Fuat, Ados Hayki, Server Uraz, Beta, Tahribad-ı İsyan, Sokrat St, Ozbi, Deniz Tekin, Sehabe, Yeis Sensura, Aspova, Defkhan, Aga B, Mirac, Mert Şenel ve Kamufle. Dillerine doladıkları dert bir değil: “Susamam”da doğadan kadın cinayetlerine, trafikten hayvan haklarına uzanıyorlar. Baktığımızda, memleketin içinde bulunduğu durumun fotoğrafını çeken, bütün gerçekleri bize bir bir gösteren, yüzümüze tokat gibi çarpan bir şarkı bu. “Rap ne ki?” diyenlere verilmiş bir güzel cevap. Yaptıkları “Bizimle gel…” çağrısı, bu anlamda çok değerli. Mekanik bir sesle, yeknesak bir ritimle yapılan bu konuşma, son dönemde ortaya çıkan “genç” profilini özetliyor. “Susamam”, biraz da buna yönelik bir başkaldırı (…).
İşaret fişeğini rap yaktı. Çok zamandır beklenen bir olaydı. Bizi mutlu etti, umutlu kıldı. Sloganı, Sayedar’dan alayım: “Işıkları yakın, çünkü zafer yakın!”
(Gazete Duvar’da 7 Eylül 2019’da yayımlanan aynı başlıklı yazıdan kısaltılarak aktarılmıştır)
Queen’in efsanevi solisti Freddie Mercury, biraz da kinayeyle “İnsan olmak bir miktar anestezi gerektiren bir durumdur” derken önemli bir gerçeğe dikkati çekiyordu. Daha doğarken ağlarız, çünkü canımız yanar. Bedenin savunma mekanizması olan ağrı, bedene yapılacak cerrahi bir müdahalede en büyük engele dönüşür. Ağrı denen hayati his, bir süre için yatıştırılmalıdır.
Kloroform solutma cihazı Anestezide eter ve kloroform gazlarının kullanım dozlarını hesaplayan John Snow, kloroform inhalatörünün de mucidiydi.
İnsanlar tarih boyunca ağrıyı dindirmek için çareler aradılar. Bu amaçla afyon, alkol ya da bitkisel karışımların içilmesinden kafaya darbe indirilmesi veya boğazın sıkılması (karotisşah damarı kompresyonu) yoluyla bayıltmaya kadar değişen birçok yöntem denediler. Sözkonusu metodların pek çoğu ağrıyı tam kesemedikleri gibi hayatî tehlikeye de yolaçtı.
Alkolün üzüm, alıç, bal veya pirincin fermantasyonu yoluyla elde edilmesi Neolitik Çağ’dan beri bilinir. En eski sakinleştiricilerden biri olan alkol, Neolitik insanlar tarafından ağrıyı dindirmek için de kullanılmış, bu “sihirli sıvı”ya modern zamanlara kadar aynı amaçla başvurulmuştur. 16. yüzyılda anestezi amacıyla alkol tütsüleri kullanılmış, 18. yüzyılda cerrahlar tarafından alkollü içeceklerin tüketilmesi önerilmiştir. Ama alkol hiçbir zaman etkili ve gerçek bir anestetik olmamıştır.
MÖ 2100 tarihli Sümer kil tabletleri, o zamanlar “hul gil” yani neşe bitkisi olarak adlandırılan afyonla ilgili bilgi veren en eski farmakope (ilaçların kullanımları hakkında bilgiler içeren kitap) olarak kabul edilir. Daha sonra Arabistan’a oradan da Hindistan’a ve 8. yüzyılda Çin’e gittiği bilinen afyon, Orta Çağ’ın sonlarında Avrupa’nın tüm büyük şehirlerinde tıbbi uygulamalarda kullanılmış ve bitkinin analjezik niteliği ona günümüze kadar gelen bir popülerlik sağlamıştır.
Hindistan’da MÖ 600-1200 yılları arasında yaşadığı düşünülen (tam tarihleri bilinmiyor) ve cerrahinin kurucu babalarından kabul edilen Sushruta, cerrahi anestezinin belki de ilk uygulayıcısıdır. Bilinen en eski cerrahi ders kitabı Sushruta Samhita, hastayı sakinleştirmek için Hindu kültürünün kutsal bitkisi hint kenevirinin (cannabis) buharının kullanılmasını önermiştir.
Çinli doktor Hua T’uo (140- 208) içinde afyon olduğuna inanılan bir terkiple cerrahi anestezi uygulayan öncü hekimlerdendir. Kuşaktan kuşağa aktarılan ve tarihî kayıtlara geçen en eski tıbbi yöntemlerden biri olan Çin kökenli akupunktur da antik zamanların en etkili ağrı kesme tekniklerinden biri olmalıdır.
Bir Akdeniz bitkisi olan Mandragora Officinarum’un (Mandrake – Adamotu) kökünden yapılan şurup, antik Yunan ve Roma çağlarında anestezi amaçlı kullanılmıştır. Şurup, şuur kaybı ve halüsinasyonlara sebep olur, hatta bazen ölüme yol açardı. 1200’lerde Salerno Tıp Okulu’nda, cerrah Theodoric of Lucca’nın ameliyat ağrısını dindirmek için kullandığı afyon ve adamotu ile ıslatılmış “soporifik (uyku verici) sünger” Avrupa’daki ilk anestezi uygulaması kabul edilir.
Anestezist uyutuyor cerrahlar çalışıyor Ünlü gerçekçi ressam Thomas Eakins’in 1889’da tamamladığı “The Agnew Clinic” isimli tablosunda, üniversite amfitiyatrosunda deneyimli cerrah Agnew Hayes’in gözetiminde yapılan bir mastektomi ameliyatı canlandırılıyor. Öğrenciler gözlem yaparken, anestezist ve cerrahlar işbaşında.
İspanyol Pizarro 1532’de Peru’yu işgal ettiğinde yerlilerin bir yaprak çiğnediklerini görmüştü. Güney Amerika yerlileri 8 bin seneden beri yetiştirdikleri ve efsaneye göre kurban edilen güzel Kuka’nın mezarından çıkan bu mucizevi bitkiye Koka adını vermişlerdi. Bu bitkiyi tıbbi amaçlarla ve dini ritüelleri sırasında aşkın ruh hallerine girmek için kullanıyorlardı. Cerrahlar koka yapraklarını çiğneyerek tükürüklerini kesi yapacakları yere sürer ve bir nebze lokal anestezi elde ederdi. Ameliyat edilecek hastayı uyutmak için mısırdan elde ettikleri alkollü içecek chichi’yi, lokal bitkilerden datura, espingo ve San Pedro kaktüsünü de kullanırlardı.
Kimyasal olarak alkolün (etanol) sülfürik asitle reaksiyonundan ortaya çıkan eter, ilk defa 13. yüzyılda sentezlendi. Eterin hem ağrı kesici hem de uyku verici özelliklerinin fark edilmesine karşın, 1800’lerin ortalarına kadar hastaların ameliyatın acısıyla başa çıkmak için afyon, alkol ya da dişlerini sıkmak dışında fazla bir seçeneği yoktu. Gerçek anestezi ise 18. yüzyılın sonlarında İngiltere’de ortaya çıkacaktı.
Aydınlanma çağında, karbondioksit (1754), oksijen (1771) ve nitröz oksit (1772) gazları keşfedilince bu gazların etkilerinin sergilendiği –çoğu şarlatanca– gösteriler de başlamıştı.
Adamotunun faydaları Kilikyalı botanikçi ve farmakolog Pedanius Dioscrides’in (40-90) De Materia Medica isimli eserinin Orta Çağ’da Arapçaya çevrilen bir kopyası bugün Oxford Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunuyor. Elyazmasının, anestezi amacıyla kullanılması önerilen adamotuna ilişkin sayfaları.
1798’de Humphry Davy, Bristol’de yaptığı araştırmada nitröz oksit solunduğunda ortaya çıkan iki önemli etkiyi tanımladı: Aşırı abartılı bir mutluluk duygusu yani öfori (bu nedenle kahkaha gazı ismini aldı) ve analjezi. Sonuçta Davy, cerrahi işlemler sırasında nitröz oksit solunmasını önerecekti.
Hikâye kısa sürede Amerika’ya ulaştı. Bir seyyar gösterici olan Gardner Quincy Colton, Connecticut’ta 10 Aralık 1844’de, bir nitröz oksit gösterisi yapıyordu: “Güldürücü ve Neşelendirici Gaz, Müthiş Gösteri”. İzleyiciler arasındaki diş hekimi Horace Wells ise çürük dişleri ağrısız çekebileceği bir formül arıyordu. Gazı içine çeken insanlar gülüyor, kendinden geçiyordu ki onlardan birinin ayağını çarpıp kendini yaraladığını gördü; yanına gitti. Samuel Cooley adındaki adam yaralandığının farkında bile değildi; acı duymamıştı. Diş hekimi bu gazı kullanabileceğini düşünerek ertesi sabah için bir deneme planladı; kendi çürük dişini gaz uygulamasından sonra bir başka meslektaşına çektirdi. Sonra bunu hastalarında da kullandı. Wells, nitröz oksit kullanmayı öğrendikten sonra buluşunu tüm dünyaya duyurmak için Boston’daki Harvard Tıp Okulu’nda bir gösteri planladı. Bir ampütasyon ameliyatında anestezi uygulayacaktı fakat hastanın ameliyatı reddetmesi üzerine diş sorunu olan bir izleyici gönüllü oldu. Ancak Wells diş çekiminin ağrılı olması nedeniyle şarlatanlıkla suçlanacak ve gözler önünden çekilerek üç yıl sonra kendi canına kıyacaktı.
ABD’de ilk anestezi William T. G. Morton ve cerrah John Warren, 16 Ekim 1846’da Massachusetts Hastanesi’nde hasta Glenn Abbott’ı anestezi altında ameliyat ederlerken.
Gösteriye yardım eden Wells’in öğrencisi William Morton daha etkili bir madde gerektiğini düşünüyordu. Aynı zamanda Harvard’da tıp okuyan Morton, kimya hocası Charles Jackson’a fikrini sordu. Jackson, ne tavsiye edeceğini zaten biliyordu. 1840’larda alkollü içeceklerin tüketimine karşı olanların biraraya gelerek oluşturduğu “Temperance movement”ın (Alkol karşıtı hareket) baskısıyla alkolden mahrum kalanlar, aradıkları eğlenceyi eterde buluyorlardı. Eter küçük dozlarda öfori yapıyor, daha büyük dozlarda ise sinirleri hissizleştiriyor, şuur bulanıklığı yaratıyordu. “Eter frolics” denen partiler moda olmuştu.
Jackson’ın eter fikrini Morton önce hayvanlarda denedi; daha sonra hastalarında kullandı ve sonunda Massachusetts General Hospital’da Dr. John Collins Warren’a bir gösteri teklif etti. 16 Ekim 1846’da gösteriden önce hasta Gilbert Abbott’a eter koklattı. Dr. Warren boynundaki tümörü çıkartırken hasta hiç ağrı duymamıştı. Morton, Yunan mitolojisinde acı dolu hatıraları unutturan Lethe nehrine atfen Letheon adını verdiği bu maddeyi sır olarak saklamak ve patentine tek başına sahip olmak istemişti ama başaramadı. İşte bu para ve şöhret kavgası yüzünden Boston Public Garden’da bulunan eter anıtında ne Jackson’ın ne de Morton’ın adı geçer.
Eter içelim, güzelleşelim yüzyılın ortalarında özellikle İngiliz yüksek sosyetesinde öfori ve halüsinasyona yol açan nitröz oksit ile eter gazlarının solunduğu çılgın partiler moda olmuştu. Gülme partilerini canlandıran bir illüstrasyon (solda) ve bu tür partilerden birinin duyurusu (sağda).
Modern anestezinin babası
Eter mucize gibiydi ama cerrahi anestezi için kullanıldığında bulantı, kusma gibi kısıtlayıcı yanetkiler söz konusu oluyordu. Dolayısıyla yeni arayışlar devam ediyordu.
Kloroform 1831’de ABD, Almanya ve Fransa’da birbirlerinin çalışmalarından habersiz olan Samuel Guthrie, Eugène Soubeiran ve Justus von Liebig tarafından eşzamanlı olarak keşfedilmişti. Edinburgh’da yaşayan kadın doğum uzmanı James Y. Simpson, 1847’de doğum sırasında kadınların sancılarını dindirmek için kloroform kullanmaya başladı. Kloroform daha sonra doğumların yanısıra ameliyatlar ve diş tedavilerinde de popüler bir madde haline geldi.
1853’de Prens Leopold’ün ve 1857’de Prenses Beatrice’in doğumlarında Kraliçe Victoria’ya kloroform anestezisi uygulayan Dr. Snow, doğum anestezisinin yaygınlaşmasını sağladı; kraliyetin bu tavrı da anesteziye karşı itirazları susturdu. Anestezide eter ve kloroform dozlarını hesaplayan ve güvenli uygulama yöntemi olarak bir cihaz ile bir maske tasarlayan Dr. John Snow, On the Inhalation of the Vapour of Ether (Eter Buharı Solunmasına Dair) ve On Chloroform and Other Anaesthetics (Kloroform ve Diğer Anestetiklere Dair) adlı eserleriyle zamanın hekimlerini anestezi konusunda aydınlatmış, çalışmalarını kişisel kazanca çevirmek yerine tüm insanlığın hizmetine sunmuştu. Snow, bugün modern anestezinin babası kabul edilir.
Sıkı sıkı tutma metodu yüzyılda anestezi henüz mükemmellikten uzaktı. Ameliyata giren hastaların %80’i ağrı, kanama, enfeksiyon gibi nedenlerden kaybediliyordu. Resimde 19. yüzyılın ortalarında gerçekleştirilen bir ampütasyon ameliyatında, anesteziye rağmen acı çeken bir hasta ve onu tutanlar görülüyor.
Freud, kokain ve lokal anestezi
Kokaine övgü Freud gözlemlediği pek çok faydanın (!) arasında kokainin lokal anestezik etkisine de dikkat çekmişti. Ünlü ruhbilimcinin kokain hakkında yazdığı notları ve mektupları içeren Cocain Papers isimli kitabın 1975 baskısı.
Sigmund Freud, 12 Aralık 1883’te kokainin fizyolojik etkisine dair bir makale okuduğunda morfin bağımlısı bir meslektaşını kokainle iyileştirebileceğini düşünmüştü. Kokaini kendisinde denediğinde depresyonunun gerilediğini, ayrıca dilinde ve diş etlerinde uyuşukluk olduğunu fark etti. Kokain, mukozayı duyarsız yapıyordu.
O zamanki anestezi yöntemleri yüzü kapadığı için yüze ve gözlere yapılan müdahalelerde kullanılması son derece zordu. Bu durumlarda lokal bir anestetik gerekiyordu.
Freud’un tavsiyesi üzerine 1884’te kokainin genel fizyolojik etkilerini incelemeye başlayan göz hekimi Carl Koller, çeşitli deneylerle korneanın ve göz zarının kokainle uyuşturulabileceğini saptadı. Kokainin lokal anestezik olarak başarılı sonuçlar verdiğine ilişkin bildiri, 15 Eylül 1884’teki oftalmoloji kongresinde okundu. Birkaç ay içinde kokain ile periferik anestezi ve 1898’de spinal anestezi tanımlandı. Ama kokainin bağımlılık yaratma gibi önemli bir handikapı vardı ve 20. yüzyılda Lidocaine ve Procaine gibi yeni ilaçlar sayesinde lokal anestezide daha güvenli ilerlemeler sağlandı.
Cerrahi anestezinin gelişimi
Başlangıçta anestezinin cerrahi üzerine az bir etkisi olmuştu çünkü enfeksiyon problemi vardı. Asepsi (cerrahi uygulama yapılacak ortamın mikroorganizmalardan arındırılması) ve antisepsinin (enfeksiyonun önlenmesi için vücut yüzeyinde ve yaralarda bulunan patojen mikroorganizmaların kimyasal maddelerle temizlenmesi) gelişmesi cerrahiyi, cerrahinin gelişmesi ise anesteziyi ileri taşıdı. Sofistike cerrahi için daha donanımlı anestezistler daha iyi ekipman ve daha etkili ilaçlar gerekiyordu.
1894’te tıp öğrencisi E. Amory Codman ve Harvey Cushing solunum hızı ve nabız sayılarını kullanarak ilk anestezi kayıtlarını geliştirdiler.
Çok sayıda savaş yaralanması üzerine çalışılan her iki dünya savaşı sırasında da bu uzmanlık alanı ilerledi. Fakat göğüs boşluğuna ve karın boşluğuna yapılan müdahaleler son derece zordu. Kas gevşemesinin sağlanması için yüksek dozda anestezi verilmesi gerekiyor, bu da ciddi yan etkilere yol açıyordu.
Cerrahi anestezi başlayalı neredeyse 100 yıl olmuş ama etkili bir kas gevşetici bulunamamıştı. Oysa formül Güney Amerika yerlilerindeydi. Zararsız bir bitkiden elde edilen bir alkaloid, bedene zerk edildiğinde zehire dönüşüyordu. Uçları kürara batırılmış bu oklara işgalci İspanyollar “uçan ölüm” demişlerdi. Kâşif Charles Waterton, 1814’te bir yerli kabileden aldığı bu okları İngiltere’ye götürmüş ve Dr. Benjamin Brodie ile birlikte Wouralia adında bir eşek üzerinde denemişti. Doktor, tamamen paralize (felç) olan ve ölü gibi görünen eşeği sonunda hayata döndürmeyi başarmıştı.
Kloroform baygınlığı Edinburgh Üniversitesi profesörü James Young Simpson, 1847’de kloroformun insanlar üzerinde kullanılabileceğini keşfetmişti.
İskoç cerrah Sir William Macewen 1878’de ilk kez oral entübasyon yaparak kloroform anestezisi sağlamıştı. 1895’te Alfred Kirstein ilk direkt laringoskopu geliştirince entübasyon daha tehlikesiz hale geldi.
Modern tıp ilerledikçe, bir hastanın altta yatan problemi tedavi edilirken solunum ve dolaşım sistemi iyi idare edilirse hastanın hayatının kurtarılabileceği daha iyi anlaşıldı. Böylece ameliyathanelerde öğrenilen bu yetiler ağır hastalara da uygulandı ve yoğun bakım ünitelerinin (YBÜ) gelişmesinin yolu açıldı.
1950 itibarıyla bugünkü modern anestezinin tüm bileşenleri biraraya gelmişti. Bugün eter ve kloroform kullanımdan kalkmış olmakla birlikte, nitröz oksit hâlâ kullanılmaktadır. Ama tabii, elektronik monitörlerle, bilgisayarlı anestezi makinalarıyla, tüm yüksek teknoloji ürünü ekipmanla ve elbette çok daha iyi eğitimli anestezistlerle günümüzde modern anestezi çok daha güvenlidir. Dünya üzerinde her yıl 230 milyonun üzerinde cerrahi müdahale genel anestezi altında yapılmaktadır.
İslâm tıbbından Osmanlı dönemine narkoz
İbn-i Sina, El-kânun fi’t-tıbb’da adamotunun uyutucu etkisini dile getirmiştir. Sünnet operasyonlarında ve ameliyatlarda hastanın ağrı hissetmemesi için ağrı kesici ve uyku getirici (analjezik ve hipnotik) olarak afyonu şarap, sarısabır, hindistancevizi veya adamotu ile karıştırıp hastalara içirdiğinden bahseder.
15. yüzyılda Amasya Darüşşifası’nda hekimlik yapan Şerefeddin Sabuncuoğlu, Anadolu Türkçesiyle yazdığı ünlü eseri Cerrâhiyetü’l-hâniye’de kırık-çıkık müdahaleleri ve cerrahi işlemlerde acıya tahammül edemeyenler için narkoz amacıyla adamotu kullandığını anlatır: “Luffahın (adamotu) dış etini koparıp özünü dövüp tatlı badem yağıyla ovasın. Bir gün bir gece dura. Her kime cerrahi müdahale etmek istersen bu devadan aç iken bir dirhem veresin. Biraz vakitten sonra göresin ki hasta yatmıştır, kendini bilmez. Ondan sonra ne türlü tedavi edersen edesin. Bu devadan büyük adama bir dirhem, küçüklere miktarınca veresin. Ben ömrüm boyunca başka murkıdd (anestetik) kullanmadım”.
Majestelerinin sancısız doğumları İngiltere kraliçesi Victoria, çocukları Prens Leopold’ü 1853’te, Prenses Beatrice’i 1857’de dünyaya getirirken kloroform kullanılmasını kabul etmiş, böylece anestezi konusundaki dinî tabuları yerlebir etmişti.
Osmanlı topraklarında kloroform ilk kez, Paris’ten dönen Cemil Topuzlu tarafından 1890’da Haydarpaşa Askeri Hastanesi’nde kullanılmaya başlanmış; Gülhane’de ilk defa eter kullanımı Almanya’dan gelen Dr. Robert Rieder tarafından 1898’de gerçekleştirilmişti.
Sultan 5. Mehmet Reşad, 27 Nisan 1909’da tahta çıktığında uzun zamandır bir mesane hastalığından muzdaripti. 1915’te dayanılmaz ağrıları yüzünden ameliyat kararı alınınca, operasyon için Berlin’den ünlü cerrah Dr. James Israel davet edildi. Yıldız Sarayı’nda “Hususi Daire” de denilen Yeni Köşk’ün Dört Mevsim Salonu’nda 24 Haziran 1915 Perşembe sabahı yapılan ameliyatla padişahın mesanesinden iki büyük taş çıkartıldı. Padişah, Refik Münir Paşa’nın damla damla verdiği eter narkozuyla uyutulmuştu. Çanakkale Savaşı sırasındaki cerrahi girişimlerde en sık kullanılan anestetik madde de kloroformdu. Karın yaralanmaları yüzünden Çanakkale Savaşı’nda çok sayıda Mehmetçik hayatını kaybetmişti. Ameliyat yöntemi, karın bölgesini kasıktan başlayarak dikey olarak açmak ve karın boşluğuna bir drenaj tüpü yerleştirmekti. Daha sonra yan yatar vaziyette tutulan hastaya morfin veriliyordu.
Gerçek anlamda modern anesteziyi ise 1948’de oksijen-nitröz oksit-eter karışımı uygulayabilen anestezi cihazını Cerrahpaşa Hastanesi’nde kuran Dr. Sadi Sun başlatmıştır. İlk endotrakeal entübasyonu da yine doktor Sun, 3 Ağustos 1949’da gerçekleştirmiştir.
Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz’la her ay İstanbul’un az bilinen tarihinin peşine düşüyoruz. Epeyce aşina olduğumuz, her gün önünden geçip gittiğimiz yapıların detaylarda gizlenen yönlerini ortaya çıkarmayı hedefliyoruz. Sadece okumak yetmez diyorsanız, sizler de derginizi eline alın ve keşfe çıkın.
Süleymaniye Külliyesi’ne adım attığınız andan itibaren kendinizi başka bir zamana ışınlanmış gibi hissedersiniz. Kanunî Sultan Süleyman’ın saltanatını ve Osmanlı İmparatorluğu’nun her anlamda “zirve noktasını” temsil eden 550 yıllık bu büyük yapı topluluğu, İstanbul’u simgeleyen en önemli anıt.
Hayri Fehmi Yılmaz gezimiz esnasında “Süleymaniye’yi gezmeyen, İstanbul’u gördüm demesin” diyor. Haklı da… Kentin en görkemli anıtlarından birisi burası. İnşaatına başlandığı 1550’de, Orta Çağ dönemi Belgrad’ından daha büyük bir alana yayılan bir yapıdan söz ediyoruz.
Kanunî Sultan Süleyman hem kendi saltanatının, hem de imparatorluğun ihtişamını tüm dünyaya göstermek için dönemin en büyük mimarını, Mimar Sinan’ı işin başına koymuş ve yedi yıl sürecek inşaat boyunca en ileri teknolojilerin, en modern tekniklerin kullanılmasını istemiş. “Helal arazi” için Fatih’in bölgede bulunan eski sarayının bahçesi seçilmiş. “Helal para” ise Rodos, Malta ve Belgrad seferlerinden Kanunî’nin payına düşen gaza gelirinden sağlanmış. Süleymaniye, döneminde Osmanlı’nın en büyük vakfına sahip külliye. Külliyeye ait işletmelerde o dönemde 700 kişi sabit çalışıyormuş.
Çini, ahşap, nakış, hat… Tüm Osmanlı sanatlarında zirveyi temsil eden bir kurumdan söz ediyoruz. 112 bin elyazmasıyla ülkemizdeki en büyük elyazması kütüphanesi halen burada bulunuyor. Her köşesinde bir hikayeyi gizleyen bu devasa yapıya ait yüzlerce hikaye arasından, az bilinenleri derlemeye çalıştık. #tarih’in az bilinenleriyle başlayıp, Süleymaniye’nin ayrıntılı tarihine hâkim olmak size kalmış. İyi okumalar…
1- ARDIŞIK ÜÇ KAPI
Arka arkaya dizilmiş şaheserler16. yüzyıl’dan kalma bir sokağa açılıyor
SİNAN’DAN İLK VE SON DENEME MİMAR SİNAN DIŞ AVLUDAN SONRA GELEN AVLU KAPISINDA İLK KEZ KULLANDIĞI TASARIMI DAHA SONRA BAŞKA BİR CAMİDE DENEMEDİ.
Külliyenin kuzeybatısında yer alan Bekir Sami Onar Sokağı, 16. yüzyıldan bu yana değişmemiş sokaklarımızdan. Kıble yönünün tam karşısındaki bu sokakta yer alan cümle kapısı, sahip olduğu perspektifle mutlaka görülmesi gereken noktalardan. Sokak yönünden bu kapıya baktığınızda arka arkaya dizilmiş üç kapı daha göreceksiniz. Osmanlı mimarisinin üç önemli kapısı sırasıyla şöyle:
Dış avlu kapısı: Bu kapının üstündeki kubbede yer alan bekçi odaları bugün hâlâ güvenlik görevlileri tarafından kullanılıyor.
Avlu kapısı: Osmanlı mimarisindeki anıtsal yapılardan biri. Benzeri yok. Mimar Sinan, sadece burada böyle bir tekniği denemiş.
Cami kapısı: Caminin cümle kapısı dedikleri noktası. Bu kapıda açılış yapılırken Sultan Süleyman sormuş: “Bu camiyi açmaya layık olan kimdir”? Ulema “Mimarbaşıdır” cevabını verince Kanuni Süleyman, anahtarı Mimar Sinan’a vererek açılışı ona yaptırmış. Bu, mimarın artık zanaatkardan öteye giderek bir sanatçıya dönüşmesini simgelemesi açısından çok önemli bir an. Kendi yaptığı camiyi açması istenen bir mimar, Sinan.
2 – BATI KAPISINDAKİ GÜNEŞ SAATİ
Hafız Abdurrahman’ın çift kadranlı çizimi, camiden iki yüzyıl sonra, 1772’de yapıldı
Caminin batı kapısının kuzey yüzündeki iki pencerenin ortasına baktığınızda boynuz biçiminde iki demir çıkma göreceksiniz. Etrafında ise duvara kazınmış, bugün oldukça silik görünen çeşitli semboller var. Bu, aslında caminin inşasından neredeyse iki yüzyıl sonra, 1772’de Hafız Abdurrahman tarafından yapılmış bir güneş saati. Üstte kalan tam teşekküllü ana kadran, sağ alttaki ise ikindi vakti tayini için yapılan ikinci kadran. Bugün bu kadranlar yamulmuş durumda, çizgiler belirsiz. Oysa yapıya zarar vermeyecek doğal bir boyayla bu çizgiler belirginleştirilse ne hoş olur.
FARK ETMEK ZOR BUGÜN SAATİN ÇİZGİLERİNİ GÖREBİLMEK İÇİN DİKKATLİ BAKMAK GEREKİYOR. OYSA 1772’DEKİ TAM TEŞEKKÜLLÜ HALİNE DÖNDÜRMEK MÜMKÜN.
3 – BAHÇEDE GİZLENEN VAFTİZ TEKNESİ
Osmanlılar, külliyedeki haçtan rahatsız olmamıştı
Caminin batı kapısının hemen dışındaki bahçede yer alan vaftiz teknesi, muhtemelen 5. yüzyıla ait. Erken Hıristiyanlık döneminde sadece çocuklar değil, yeni Hıristiyan olan yetişkinler de vaftiz edildikleri için, büyük teknelere ihtiyaç duyuluyordu. Zira vaftiz esnasında tüm bedenin suya batması gerekiyordu. 7. yüzyıldan sonra bu teknelerin boyu küçülmeye başladı. Osmanlılar muhtemelen bu tekneyi yağ depolamak veya benzeri bir iş için kullanıyorlardı.
Uyarı: Saksı olmaktan çıkmalı ve gizlenmemeli!
Vaftiz teknesinin Süleymaniye Külliyesi’ne nereden ve nasıl geldiğini bilmiyoruz. Fakat bildiğimiz bir şey var ki, bugün saksı olarak kullanılıyor! Üstelik etrafına ekilen uzun bitkilerden anladığımız, kamufle edilmek istendiği. Osmanlı döneminde bir caminin bahçesinde yer almasında hiçbir sakınca görülmeyen haç formu, belli ki bugün gizlenmek istenmiş. Oysa bu teknenin içi boşaltılmalı ve buraya gelen haç şeklindeki bir vaftiz teknesinin yüzyıllardır cami avlusunda sergilenmesi yerli-yabancı ziyaretçilere gururla gösterilmeli.
4 – 550 YILLIK HELALAR
Tarihsel bir ihtiyaç:Dünyanın en eski aktif tuvaletlerinden
Külliyenin kuzey ve güney kanatlarında 1557’de yapımı tamamlanan helalar yer alıyor. İşin ilginci bu helalar bugüne kadar ulaşmış ve halen kullanılıyor. Yani 16. yüzyıldan bir tuvalet görmek ve hatta kullanmak isteyenler Süleymaniye’ye gidebilirler. Ne yazık ki, eskiden olduğu gibi bugün de bu alan sadece erkekler tuvaleti olarak hizmet veriyor. Yanyana pek çok gözden oluşan bu alanda, eskiden, her bir gözde sadece bir hela taşı ve ibrik olması muhtemel. Bugün ise içleri modern bir şekilde yenilenmiş. Dünya üzerindeki en eski tuvaletlerden birisi olduğunu da ekleyelim.
SADECE ERKEKLERE 16. YÜZYILDAN BU TUVALETLERİ BUGÜN SADECE ERKEKLER KULLANABİLİYOR. KADINLAR TUVALETİ DIŞ KISIMDA VE OTANTİK DEĞİL.
5 – AVLUYA YAYILMIŞ PORFİR TAŞLAR
Mısır’daki Porfira Dağı’ndan: İmparatorun mor simgesi
Porfir, Mısır’daki Porfira Dağı’ndan çıkarılan bir mermer türü. Buradaki ocak 5.-6. yüzyıldan sonra kapatılmış ama çıkan taşlar yüzyıllardır dünyanın farklı yerlerini dolaşmaya devam ediyor. Porfir, mor renkte bir mermer. Mor, Roma’da imparatorluk rengi. Bizans imparatorlarının resmî ismi de “porfire genitos”. Yani porfirden doğan. Sahiden de Bizans döneminde imparatorlar porfir kaplı bir odada dünyaya gözlerini açıyor, öldüklerinde de porfirden lahitlerle gömülüyorlardı.
Sinan’ın rüyası “kafir oyunu”nu bozdu!
Süleymaniye’ye batı kapısından girdiğinizde yerde porfirden bir ayaktaşı görürsünüz. Bu ayaktaşı, Fatih Camii’nde imparatorlar için hazırlanan anıtmezardan çıkarılarak buraya getirilmiş. Dikkatle bakarsanız üzerinde siluet halinde bir haç formu görebilirsiniz. Ayrıca cami avlusunda yerlere dikkatlice bakarak yürüyen insanlar da gözünüze çarpmış olabilir. İnsanlara yerlerde haç aratan bu taşa dair Evliya Çelebi’nin aktardığı şehir efsanesi şöyle: Süleymaniye’nin inşası esnasında porfir taşını, Osmanlılara gönderen “kafirler” taşın mihraba yerleştirilmesini tavsiye etmiş. Fakat Mimarbaşı Sinan gece rüyasında taşı görmesinin ardından taşı ortasından kırdırmış. Taş kırıldığında içinden gizli bir haç çıkmış. Sinan da üzerinde bu hacın izini taşıyan taşı, avlu girişine ayaktaşı olarak yerleştirmiş. Buna çok kızan kafirlerin top atışıyla mermeri parçalamaya çalıştıkları, top atışı izinin de hâlâ camideki sütunlardan birinde durduğu da anlatılırmış.
6 – AVLUDAKİ TERS FISKİYELİ HAVUZ
Su yok, dilek için para var
Bu tür revaklı avlular sadece sultan camilerinde bulunuyor. Dolayısıyla bütün İstanbul’da sadece sekiz tane var. Fakat bunlar arasında en ihtişamlısı tartışmasız Süleymaniye’deki. Genellikle bu tür avluların ortasında bir şadırvan ve etrafında abdest muslukları olur ama burada fıskiyeli bir havuz ve etrafında musluklar yok. Üstelik fıskiyeler normalin aksine aşağıdan yukarı değil, yukarıdan aşağıya akıtılmış. İçine yapılan sistemle su çatıya çıkarılmış ve tavandan aşağıya sarkıtılmış. Bugün havuz boş ve fıskiyesi de ne yazık ki çalışmıyor. Keşke çalışsa… Şu anda sadece boş havuza dilek için para atanları görebiliyoruz.
7 – KARAHİSÂRÎ’NİN CÜMLE KAPISI HATLARI
Osmanlı sultanlarının isimleri yazılı
Avludan camiye girilen cümle kapısının üstünde yer alan yazı önemli. Eski Türkçe bilmeseniz bile dikkat ederseniz yazıda tekrarlanan bölümleri fark edebilirsiniz. Bu hatta Kanuni Sultan Süleyman’a kadar gelmiş geçmiş tüm sultanların adları geçiyor. Osman oğlu Orhan, oğlu Murad, oğlu Bayezid şeklinde ilerliyor. Osmanlı dönemindeki tarih bilincini anlayabilmek açısından bu kitabe önemli. Böyle bir bilincin Osmanlılar’da varolmasının nedeni meşruiyet ve güçlerini bu tarihten almaları. On kuşaktır babadan oğula geçen bir iktidar olduklarını ve bunu kimsenin sorgulayamayacağını bu şekilde vurguluyorlar. Caminin hattatı, bazı kaynaklarda Ahmet Karahisârî diye geçse de aslında onun oğlu Hasan Karahisârî. Ahmet Karahisârî’nin gözleri görmez olunca, başladığı işi oğlunun bitirdiği de rivayetler arasında…
TEKRARLANAN DİZİLER ARAPÇA BİLMESENİZ BİLE YAZIYA DİKKATLİ BAKTIĞINIZDA BELLİ BİR DİZİNİN TEKRAR ETTİĞİNİ GÖREBİLİYORSUNUZ.
8 – MİHRABIN 550 YILLIK VİTRAYLARI
Sarhoş İbrahim’in revzenleri: İstanbul’un en eski cam işleri ‘kanatlanıyor’
CEBRAİL’İN KANATLARI MİMAR SİNAN, CAMİ VİTRAYLARINI CEBRAİL’İN HER IŞIKTA RENK DEĞİŞTİREN KANATLARINA BENZETİR.
Caminin içindeki mihrabın çevresinde yer alan dokuz penceredeki özgün revzenler korunmuş. Yaklaşık 550 yaşındaki bu vitraylar, İstanbul’da bir yapıda halen korunan en eski cam işleri. Evliya Çelebi, bu vitrayları Sarhoş İbrahim isimli bir cam sanatçısının yaptığını yazar. İbrahim’in sarhoşluğunun da içkiden değil kurşun çerçevelerle uğraşmaktan geldiği söylenir. Mimar Sinan’ın bizzat kendisi de mihrap çevresindeki bu vitrayları “Cebrail’in her ışıkta renk değiştiren muhteşem kanatlarına” benzetir.
9 – KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN TÜRBESİ
Kutsal Hacer-ül Esved taşı
DAHA ÇOK ZİYARET EDİLSİN DİYE KANUNÎ’NIN TÜRBESİNİN HEMEN GİRİŞİNE 2. SELİM’İN İSTEĞİYLE YERLEŞTİRİLEN HACER-ÜL ESVED TAŞININ (ALTTA) KUTSİYETİ NEDENİYLE ZİYARETLERİ ARTIRMASI AMAÇLANMIŞ.
Kanuni Sultan Süleyman ölmeden önce türbesinin yerinin hazırlanmasını ve bu yerin kendisine gösterilmesini istemiş. Padişaha öldükten sonra gömüleceği yeri göstermenin nezaketsizlik olacağını düşünen ulema, çekinmiş bunu yapmaktan. Fakat Sultan Süleyman ısrar etmiş. Sonunda türbesinin yeri kendisine gösterildiğinde çok duygulanmış ve ağlamış. Oğlu 2. Selim’in yaptırdığı bu türbe, külliyenin inşaatı en son tamamlanan birimi. 2. Selim türbenin daha çok ziyaret edilmesi için o esnada İstanbul’a getirilen Hacerü’l-Esved taşından bir parçayı da türbe girişinin en üst kotundaki pencerenin kilit taşına yerleştirmiş. Bu taşı bugün de görmek mümkün. Benzer bir taş İstanbul’un Kadırga semtindeki Sokullu Mehmet Paşa Camii’nde de bulunuyor.
Tarihî mermerlerin yolculuğu
Ayasofya önünden alındı, türbenin tavanına kondu
TAVANDAKİ LEVHALAR TAVANDA KULLANILAN LEVHALARIN ARKA YÜZÜNDE DİNÎ BIR TOPLANTININ NOTLARI MEVCUT.
Kanuni Sultan Süleyman’ın türbesine dair bir başka detay da giriş kapısının önünde bulunan revakta. Bugün ayakkabı çıkarılan bu bölüme gelince başınızı yukarı kaldırın. Tavanda gördüğünüz mermer levhalar aslında bir zamanlar Ayasofya Camii’nin önünde yer alan bir kitabenin parçaları. Sultan 2. Selim bir Ayasofya ziyaretinde bu kitabeyi merak edip ne olduğunu sorar. Ulema “Hz. Ali’nin tılsımıdır” der, sultan gülümser ve kitabenin okunmasını ister. Uzun Yunanca metin okununca, tahminen 1116’da İstanbul’da gerçekleşen dini bir toplantının notları olduğu ortaya çıkar. Bu unutulmuş hikaye, 1970’lerde türbenin restorasyonu sırasında ahşap saçaklar sökülünce ortaya çıkar. Levhalar yerinden sökülüp burada kullanılmıştır. Bugün Kanuni türbesinde duran bu levhaların yazısız arka yüzlerini görebiliyoruz. Fakat ön yüzlerinin replikaları alındı ve Ayasofya girişine konuldu. Dileyenler orada görebilir.
10 – HAZİREDEKİ ÖZEL MEZARTAŞLARI
Süleymaniye’ye gömülen seçkinler: Cumhurbaşkanı kardeşi, eski Bakan, nakşi şeyhleri…
BAKANLAR KURULU KARARIYLA SÜLEYMANİYE HAZİRESİ’NE SON GÖMÜLEN KİŞİ ESKİ MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN.
Kanuni Süleyman ve Hürrem Sultan aslında Süleymaniye Külliyesi içerisinde, yanyana türbelerinde bir gül bahçesi içerisinde uyumayı düşünmüşlerdi. Fakat öyle olmadı. 18. yüzyılın sonlarından itibaren bu alana cami, vakıf ve devlet görevlileriyle, onların yakınları defnedilmeye başlandı. Aslında bu durum Sultan Süleyman’a ve onun temsil ettiği iktidara yakın olma isteğinden kaynaklanmaktaydı. Bu sürecin sonraki yıllarında Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa kolunun ileri gelenleri de Süleymaniye Haziresi’ne gömülmeye başlandı. Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın annesi ve erkek kardeşi, Nakşi Şeyhleri Mehmet Zahit Kotku ve Esat Coşan’ın yanı sıra yakın tarihte Maliye Bakanlığı yapan Kemal Unakıtan da özel izinler ve Bakanlar Kurulu kararlarıyla buraya gömülen isimler arasında.
11 – SİNAN’IN KÜLLİYEYE KOMŞU TÜRBESİ
Şaheserinin yanıbaşında uyuyan büyük mimar: ‘Geçti bu demde cihandan, pîr-î mimaran sinan’
Mimar Sinan 1588’de öldüğünde külliyenin yanıbaşına defnedildi ve en beğendiği eserinin karşısında uyuma ayrıcalığına kavuştu. Süleymaniye Külliyesi simgesel anlamı büyük bir yapı. Osmanlı İmparatorluğu’nun kudretli hakanının ismini ve dolayısıyla onun temsil ettiği erki temsil ediyor. Dolayısıyla Mimar Sinan için burada bir türbe yapılmasına izin verilmesi özel bir durum. O dönemde bir mimara yapılacak cinsten bir jest değil aslında. Türbesinin oldukça sade bir tasarımı olduğunu görüyoruz. Dışarı bakan pencerenin üzerinde bir kitabe var. Arkadaşı şair Sâî Mustafa Çelebi tarafından kaleme alınan bu kitabe şöyle bitiyor: “Geçti bu demde cihandan, Pirî Mimaran Sinan.”
SİNAN’IN, 2. SELİM’İN ÖZEL İZNİYLE YAPILAN MÜTEVAZI TÜRBESİ.
19. yüzyılda düzenlenen fuarlarda bir araya gelen ülkeler, sanayi, ticaret, tarım ve kültürel ürünlerini tanıtıyor; sanayileşmeye başlayan ülkeler teknoloji ürünleriyle boy gösterirken Osmanlılar da incir, tütün, halı, kilim ve lokumla yarıştaki yerlerini alıyorlardı. Damacıbaşı İbrahim Efendi isimli bir dama ustası da 1893 Chicago Fuarı’nda düzenlenecek müsabakalara katılmak istemiş, ancak 2. Abdülhamid’den izin alamamıştı.
Amerika kıtasının keşfinin 400. yılı anısına 1893’te düzenlenen Chicago Uluslararası Fuarı, o zamana kadar gerçekleşen fuarların en büyüğü olmuştu. O günlerin en son teknoloji ürünlerinin sergilendiği fuarda aynı zamanda çeşitli sergiler, tiyatrolar, paneller, yayınlar ve ödüllerle antropoloji bilimindeki gelişmelere de büyük yer verilmiştir.
50 ülkenin katıldığı fuara, Batı dünyası için egzotik kültürleri, insanları, ürünleriyle cazip gelen Doğu ülkeleri özellikle davet edilmişti. Çin, Japonya, Rusya, İran gibi bağımsız Asya ülkeleri yanında sömürge yönetimi altında olan Hindistan, Cava ile Afrika’da henüz bağımsızlığını kazanmış Dahomey, ayrıca Mısır, Fas, Cezayir ve Tunus da fuara katılmıştı.
Osmanlı Devleti ise resmen davet edilmiş ve katılım kararı sonrası tüm Osmanlı topraklarından seçilip sergilenen yaklaşık 13.000 ürün yanında çeşitli tiyatro oyunları sahnelenmiş ve fuar süresince bir Osmanlı gazetesi çıkarılmıştı. Fuara Osmanlı Komiseri olarak tayin edilen Hakkı Bey, İttihat ve Terakki döneminde sadrazam olacaktır. Fuardaki gazeteyi çıkaran Süleyman el-Bostani ve gazete yazarı Ubeydullah Efendi de İttihat ve Terakki’den milletvekili seçileceklerdir.
Osmanlı Devleti dünyada bu tür çeşitli organizasyonlara katılırken, kendisi de İstanbul’da, yukardaki fuardan 30 yıl önce, 1863’te bir fuar düzenlemişti. İlerleyen yıllarda Osmanlı vatandaşlarının yabancı olmadıkları bu etkinliklere katılma isteklerinin oldukça arttığı görülüyor. Devlet adamları da fuara katılma arzularını dile getirmiştir. Ahmed Cevdet Paşa bizzat yazdığı (müsveddeleri mevcut ama temizlerinin gönderilip gönderilmediği meçhul) iki ayrı arzuhaliyle; kendisinin fahri azalığına kabul edildiği kongrede İslâm’ı doğru bir şekilde tanıtma fırsatını değerlendirmek [BOA.YEE. 79/18], kızı Fatma Aliye’nin de Paris’te Fransızca basılan Les Femmes Musulmanes (İslâm Kadınları) kitabıyla layık görüldüğü ödülü alabilmek için 2. Abdülhamid’den Chicago Fuarı’na katılma izni istemiştir [BOA.YEE. 38/120 ve 123].
Türk Köyü1893 Chicago Fuarı’nın en çok ilgi çeken teknolojik yeniliklerinden, büyüklüğü ile nam salmış elektrikli dönme dolaptan çekilen fotoğrafta Türk Köyü’nün manzarası.
İzin verildiğine dair bir belge bulunamaması, paşa ile kızının fuara katılamamalarını açıklıyor. Osmanlı coğrafyasının her yerinden çok sayıda kişi de fuara katılmak istemesine rağmen çoğuna izin verilmemiştir (bunlardan Üsküdarlı Mucit Edhem Efendi’nin macerasını #tarih 51. sayıda nakletmiştik).
Bu süreçte en ilginç katılım taleplerinden biri de, Sultan Abdülaziz devrinde oldukça gelişme gösteren dama oyunundaki becerisiyle dünyaya meydan okuma iddiasında olan İbrahim Efendi’den gelmiştir. Sultan Abdülaziz güreş sporuna, dama, tavla gibi oyunlara olan tutkusuyla bilinir. Zamanında sarayda “Damacıbaşı” unvanını ihdas etmişti. Mabeyn kâtipliği, Has Ahır kâtipliği gibi görevlerde istihdam ettiği ama işleri sadece padişahla oyun oynamak olan bu kişiler Osmanlı toplumunun en iyi dama oyuncularıydı. En yetenekli olanı ise Edhem Efendi’ydi.
1917’de “9 taşlı dama” oynayanlar.
1914’te Zekâ mecmuasında Bahâ Tevfik o devri şöyle anlatır:
“… Sultan Abdülaziz’in zaman-ı saltanatında memlekete pek çok paralar girmiş ve bu paraların temin ettiği refah ve saadet halkta eğlenceye karşı büyük bir temayül uyandırmıştı. Eğlence iptilası en evvel padişahın sarayında başladı. Gümülcine’den getirilmiş Pomak pehlivanlar bir taraftan iri ve gürbüz vücutlarıyla baharın taze çimenleri üzerinde güreşiyor, azametli ve korkunç boynuzlu koçlar bir tarafta tokuşuyor, Hint horozları kanlı güreşlerle boğuşuyorlardı. Padişah bir taraftan bunları seyrederek maddi bir spor hayatı yaşarken diğer taraftan da damaya merak ediyor, fikri, en ince ihtimaller ve tasavvurlar ile kavuran bu müşkül oyunun inceliklerine vakıf zevatı sarayına davet ediyordu. Bu davet olunan kişiler arasında riyaset mevkiini ihraz eden Damacı Edhem Efendi oldu. Kendisi yaklaşık 1810’da Üsküdar’da doğmuş ve yine orada büyümüştür. Ölünceye kadar Has Ahır kâtiplerinden idi. Geçenlerde vefat eden Maliye Nâzırı Ragıb Bey Edhem Efendi’nin oğludur.
Edhem Efendi damada pek büyük bir kudreti haizdi. Üç bin açmazı vardı ki bunları süratle ve kolaylıkla icra ederdi. Asrın diğer damacıları arasında İbrahim Efendi, Haçik Efendi, Mabeyn Kâtibi Ziya Bey vardı. Bunlar birinci dereceyi işgal ediyorlardı. İkinci derecede kuvveti olan zevattan Seryaver Halil Paşa’nın Kabataş’taki konağında toplanarak bu işle meşgul oluyorlardı. Bunlardan İbrahim Efendi damadaki mahareti sayesinde Edhem Efendi’nin pek ziyade nazar-ı memnuniyetini celb etmiş ve nihayet kızını alarak damadı olmuştu.
Gerek Edhem Efendi ve gerek İbrahim Efendi gayet hür fikirli, zarîf, nüktedân zatlardı. Edhem Efendi 76-77 yaşında vefat etti. Ölümünden iki gün evvel bütün borçlarını ödemişti. Damadı İbrahim Efendi gerek damacılıkta gerekse nüktedanlıkta Edhem Efendi’nin hakkıyla yerini tutmuştur. Çoğunlukla Sultan Aziz ile dama oynardı. Abdülaziz de bu oyunda oldukça kuvvetliydi. Bu emsalsiz damacıların toplanma yeri Selimiye’deki Çiçekçi Kahvesi idi. Seryaver Halil Paşa bile emekli olduktan sonra kalan ömrünü bu kahvehanede geçirmiştir”.
Türk daması Matbaacı Arakil Efendi, 1888’de Faydalı ve Eğlenceli Oyunlar adında iki küçük dama kitabı yayımlamıştı. Türk dama oyunu tarihindeki ilk örneklerinden…
Bahâ Tevfik’in günlük dille anlatımında ayrıntısını belirtmediği bir husus daha var. Memlekete giren “pek çok” paranın kaynağının üretim gelirinden değil yurtdışından alınan borçlar olduğu ve bu paraların temin ettiği refah ve saadetin toplumun geneli şöyle dursun, sınırlı bir azınlığı ilgilendirdiği bilinmelidir. Osmanlı Devleti’nin Kırım Savaşı’nda (1853-56) başlayan borçlanma serüveninin Sultan Abdülaziz devrinde devletin iflasına yol açacak kadar arttığı ortadadır. Cevdet Paşa’nın da dile getirdiği safahat devrinde, halkın eğlenceye temayülünün artması da saraydan vezir konaklarına yayılan israfın aşağı doğru yansıyan gölgesidir.
Sultan Aziz, Ayazağa Köşkü’nde yaptırdığı havuz başında dama oynamaya bayılırdı. O yüzden “Dama Köşkü” de denilen bu binada, yanından ayırmadığı, mabeyn kadrosuna dahil ettiği usta damacılarla sıkı partiler yapardı. Sadece damaya değil tavlaya da büyük tutkusu vardı. Devrin sayılı zenginlerinden Abraham Paşa ile giriştiği tavla partileri en büyük zevklerindendi. Günümüzde Beykoz’da Abraham Paşa Korusu adıyla anılan binlerce dönümlük araziyi, paşanın parça parça bu tavla partilerinde kazandığı rivayeti halk arasında yaşayıp bugünlere gelmiştir.
Sultan 2. Abdülhamid devrinde ise yeni padişah, amcası Abdülaziz’in en yakınındaki damacılardan Mabeyn Kâtibi Ziya Bey’i tanımış, Veliahd Murad’a gelerek Abdülaziz’i her türlü şaklabanlıkla taklit ettiğine şahit olmuştur. Onun namertliği sayesinde kendinden başka kimseye güvenmemesi gerektiğine inanmıştır. Böylelikle amcasının maiyetinde ne kadar görevli varsa hepsi saraydan çıkarılıp emekli edilmişlerdir. İşte Edhem Efendi’nin damadı olan Damacıbaşı İbrahim Efendi de bunların arasındadır ve şimdi Chicago Fuarı’na katılmak için izin istemektedir!
İbrahim Efendi, Ticaret ve Nafia Nezareti’ne yazmış olduğu ve burada tam metnini verdiğimiz arzuhalinde Sultan Abdülaziz’in damacıbaşısı olup emekli maaşıyla geçindiğini belirtir. Dikkat ve incelik isteyen, 16 taşla oynanan, 4-5 binden fazla varyasyonu olan damada şimdiye kadar hiçbir ferde yenilmediğini, yenilmesinin de imkânsız olduğunu iddia eder.
2. Abdülhamid aslında Edhem Efendi’yi tanımaktadır. Japonya kıyılarında batan Ertuğrul gemisinden kurtulan mürettebatı İstanbul’a getiren Japonlarla dama oynamasını bizzat padişah istemiştir. Bunu da hatırlatarak Avrupa ve ABD’nin dama tutkunlarına kendini göstermek, bu sayede mensubu olmakla iftihar ettiği Osmanlıların övünç duyması için Chicago Fuarı’na katılmak arzusundadır. Bu dileğinin yerine getirilmesini doğrudan doğruya padişaha yazmayarak, işlemleri yürüten makam olduğu için öncelikle Ticaret Nezareti’ne müracaat etmiştir. Masraflarının devlet tarafından karşılanarak ABD’ye gönderilmesini talep eden arzuhalinin padişaha takdimini arz eder.
Ticaret ve Nafia Nezareti aracılığıyla bu arzuhal bir hafta sonra Sadaret’e gönderilmişse de, Damacıbaşı İbrahim Efendi istediği izni alamamış, Chicago’ya gidememiştir.
Osmanlı kültüründe satranç
Dinî otoritelerce mekruh veya haram kategorisinde değerlendirilmelerine rağmen, dama, tavla, satranç oyunları Osmanlı kültür havzasında geniş kitlelerin rağbetine mazhar olmuştur. Evliya Çelebi hayal gücüyle Seyahatname’sinde Yavuz’un şehzadeliğinde Şah İsmail ile satranç oynamasına geniş yer verdiği gibi ülkenin her yerinden satranç, dama, tavla oyunlarına dair izlenimlerini de aktarır. Oryantalist ressamlardan Ludwig Deutsch, 1896 tarihli “Satranç Oyunu” tablosuyla Doğu toplumlarının satranç tutkusunu belgelemiştir.
ABD’ye gitmek isteyen İbrahim Efendi
‘Dama oyununda şimdiye kadar bir ferde mağlup olmadım’
25 Ağustos 1892 Damacıbaşı İbrahim Efendi’nin 1893 Chicago Fuarı’na katılmak arzusuyla Ticaret ve Nafia Nezareti’ne gönderdiği dilekçesi.
Ticaret ve Nafia Nezaret-i Celilesine
Ma‘rûz-ı bendeleridir ki
Yakında Şikago’da küşâdı mukarrer olan sergi-i umûmîye bi′l-cümle memâlik ve büldân ahalisi iştirâk ederek orada hıref ve sanâyi‘-i mütenevvi‘ânın netâyic ve semerâtı enzâr-ı enâma vaz‘ olunacağı gibi dürlü oyunlar ve envâ‘ yarışlar icrâ olunacağı derkâr ve bu bâbda tefevvuk edenlerin ve gâlib gelenlerin mensûb oldukları memlekete az ve çok mûcib-i fahr u mübâhât olacağı âşikârdır. Kulları merhûm cennet-mekân Sultan Abdülaziz Han Hazretlerinin damacıbaşısı olup sâye-i merâhim-vâye-i hazret-i hilâfet-penâhîde el-hâletü hâzihi çıraklık ma‘âşıyla bekâm olup on altı taşdan ibaret olduğu halde dört-beş bin oyunu hâvî olan gayet dakîk ve o nispetde muhtâc-ı dikkat olan dama oyununda şimdiye kadar bir ferde mağlûb olmadığım gibi mağlûb olmakda derece-i istihâlede olmasına ve Avrupa ile Amerika′da mezkûr oyun mevkî‘-i i‘tibârda olup vakit be vakit bu bâbda yarışlar tertîb olunarak mükâfâtlar tahsîs olunduğu gazetelerle neşr u i‘lân olunmakda bulunmasına nazaran sâlifü′l-arz sergide dahi dama mahâret-kârânı toplanacağı bedîhî olmağla kulları dahi oraya azîmetle meydân-ı imtihân açmak arzû-yı kavîsinde isem de fikdân-ı iktidâr-ı mâlî mânî‘-i sefer-i hâlî olduğundan melce’ u melâz-ı Osmâniyân olan atebe-i felek-mertebe-i hazret-i cihân-bânîye doğrudan doğruya mürâca‘ata ictisâr edecek idiysem de Memâlik-i Mahrûseti′l-Mesâlik-i Saltanat-ı Seniyye′den mezkûr sergiye vukû‘ bulacak irsâlâtın tertîb ve isrâsı nezâret-i celîlelerine muhavvel olduğundan ve geçende sefîne-i mahsûs ile mersâ-yı Dersaadet′e gelen Japonyalılarla dama oynamaklığım içün irâde-i seniyye şeref-sudûr buyurulmuş olduğuna nazaran şu arzû-yı âcizânemin makbûl-ı nazar-ı ekîd-i eser-i hazret-i mülûkâne olacağı derkâr bulunduğundan yukarıda dahi arz olunduğu üzere dama oyununda kulları içün mağlûbiyet bir emr-i müstahîl olup saye-i şâhânelerinde Avrupa dama mahâret-kârânı indinde bir hâtıra bırakmak ve bu vechile mensûbiyetiyle müftehir ve mübâhî olduğum kavm-i necîb-i Osmâniyân′a âcizâne celb-i senâ etmek üzere resmen sergi-i mezkûre gönderilecek zevât meyânında masârif-i vâkı‘âmın dahi cânib-i mîrîden tesviyesiyle Amerika′ya i‘zâm buyurulmaklığım zımnında işbu arzuhalimin huzûr-ı mekârim-mevfûr-ı hazret-i mülûkâneye arz u takdîmi husûsuna müsâ‘ade-i âsafâneleri bî-diriğ buyurulmak bâbında emr u fermân hazret-i men lehü′l-emrindir.
17. yüzyılda kaleme alınmış elyazması eser (mecmua), Abbasi döneminde Halife Mütevekkil’in saltanatı sırasında (847-861) yaşanan hadiseleri de naklediyor. Arap ve Fars edebiyatından alıntıların bulunduğu yazma eserde kimi büyük doğa olaylarının “doğaüstü” betimlemeleri ise bugünkü medya- sosyal medyadaki yalan haberlerin yanında “sempatik” kalıyor.
Elyazması “mecmualar”, Osmanlı tarih ve edebiyat kültürünün, içerik değerleri zaman geçtikçe artan ayrı bir kaynağıdır. Münşeatların yazı basılı nüshaları varken, resmî/özel yazı, vakfiye, fetihnâme, ilâm, mektup, tebrik, şiir, kitabe, vb… belgeler, notlar içeren elyazması mecmuaların nüshaları veya basılıları görülmemiştir. Buna karşılık, defter veya kitap formatında sayısız örnekler vardır ve her biri içeriğiyle “ünik” (eşsiz-tek) derlemelerdir.
Bu sayıda tanıttığımız hat sanatı açısından da değerli bir belge olan Okçuzade Mecmuası’nda, Kanunî döneminden IV. Mehmed’e kadar, padişahlar, vezirler, Ebussud Efendi ve diğer ulema hakkında önemli bilgiler; daha eski tarihlerden, Arap ve Fars edebiyatından alıntılar, divan şairlerinden şiirler, kitabeler, manzum tarihler vardır.
103. yaprağındaki “Okçu-zâde Efendi Mecmuasıdır” kaydına dayanarak, derleyip yazan kişinin hem Kâtib Çelebi’nin Fezleke’sinde anılan hem de Selânikî Tarihi’nde adı geçen Tevki’/Nişancı Okçuzâde Şah Mehmed Efendi’nin aynı adı almış torunu Okçuzâde Mehmed Beğ olduğu sanılıyor.
Okçuzâde mecmuasının bezemesiz deri cildi ve iç sayfaları.
Hemen her gün, yerle gökle ilgili haberler duyuyor, bunların bilimsel nedenlerini de öğreniyoruz: Buzullar eriyor, göller kuruyor, kasırgalar yerleşim yerlerini yıkıyor (son olarak Bahamalar’ı vuran Dorian kasırgası büyük felakete yol açtı), yumurta iriliğinde dolu yağıyor… Bugün artık dünyanın herhangi bir yerindeki sıradışı doğa olayını veya yakın uzaydaki bir gelişmeyi bütün insanlık kısa sürede duyuyor, öğreniyor. Oysa eskiden ne kadar büyük olsa da bu tür olaylar sınırlı bir alanı etkiler, haberi de bir yerlere kadar ulaşabilirdi. O devirlerde afetlerden zarar görenlere yardım için kadı huzurunda tanıklara yemin ettirilir, hazırlanan tutanak o memleketin egemenlerine ulaştırılırmış. Ancak bu “eski” haberlerde abartı kaçınılmaz, olaylar masal çeşnili esatir (efsane) katılarak daha “inandırıcı” haber ulaştırmak gözetilirmiş (Tabii günümüz Türkiye’sinde neredeyse her gün karşılaştığımız yalan haberlere kıyasla bunların en azından “sempatik” kaldığını da vurgulayalım).
Eski çağ ve yüzyıllarda olağanüstü doğa olayları resimlerle betimlenirdi.
Aşağıda alıntılanan metinde de bir dağ tepesine, kartaldan küçükçe bir ak kuş (kuş görünüşünde bir haber meleği!) kondurularak “Ey insanlar, Tanrıdan sakınınız!” uyarısı yapılmış. Dönemin tarihlerinden buraya alınan ve Mısır, Arabistan, Yemen’de etkili âfetler zincirinin anlatımı kısmen sadeleştirilerek şöyledir:
“Ebü’l Fazl el-Mütevekkil-al-Allah (*) zaman-ı devletinde (döneminde) bazı umûr-ı ‘acibe görülmedik acayiplikler) zuhur edip kütüb-i tevârihde mestur olmuştur (tarihlerde yazılıdır). Cümleden biri bir gece cevv-i semâda (gök boşluğunda) o kadar şihab atıldı ki (yıldızlar kaydı) kevâkib münteşir olup (yıldızlar sanki dağılıp) kıyamet koptu sandılar. Âlem halkına ıstırap düşüp ol gece uykuyu haram edip tazarru ve niyazı sabaha çıkardılar. Biri dahi Diyar-ı Mısır’da Süveydan karyesine (köyüne) hacer (taş) yağdı. Bir tanesini tarttılar. On rıtl çekti (4 kg). Biri dahi Yemen diyarında bir dağ yerinden kopup yürüyüp bir dağın yanına varıp karar eyledi (durdu). Biri dahi kartaldan küçürek bir ak kuş gelip bir dağın üstüne konup kırk kere -yâ ma’şere’n-nâs, ittikullah (Ey insanlar Allah’tan sakınınız) diye çağırdı. Ertesi yine gelip kırk kere yine böyle dedi. Beş yüz nefer şehadeti ile bu haberi yazıp ulakla Bağdat’a halife hizmetine arz ettiler. Bu hadisenin vukuu iki yüz kırk Ramazanında (Miladi Ocak/Şubat 855) olmuş idi. Ondan sonra azim zelzele oldu ve Mekketullah’ta olan kuyunun (kaynakların) suları kurudu. Mütevekkil cânibine ‘arz eylediler. Ayn-ı Arafat’ı (Arafat’taki kaynağı) Mekke’ye akıtmak için yüz bin filori (altın) gönderdi. Sarf edip suyu icrâ ettiler (akıttılar) ve ‘aynın (kaynağın) aslı Zübeyde Hatunundur. Arafat’a geleni ol icra etmiş (akıtmış) idi”. (Elyazması mecmuası yaprak 31/b)
4. Mehmed’i eleştiren anonim metin.
(*) 10. Abbasi Halifesi Mütevekkil (Saltanatı: 847-861). “Karayağız ufak tefek, kısa boylu ve köse idi. Başında kulaklarına kadar inen saç bırakır, traş etmezdi. Mutezile mezhebini yasakladı. Divan görevlerinde Yahudi ve Nasturî uşakların kullanılmasına da son verdi. Hz. Ali ve soyuna kin güdenlerdendi. Hz. Hüseyin’in türbesini ziyareti yasakladı. Şarap içmeye ara vermezdi. Nikâhlı dört karısı, dört bin de odalığı vardı; rivayet doğruysa hepsiyle yatıp kalkardı. Sonunda kendi oğlu ve askerleri içki sofrasında Mütevekkil’i ve veziri Hakan’ı öldürdüler (Bostanzade Yahya, Duru Tarih, İstanbul, Yeni Baskı 2016)
4. Mehmed’in av tutkusundan sözedilmiyor ancak içki ve eğlence düşkünlüğünden (ayş ü işrete, ceng ü çegâneye) bahsediliyor. Yarı manzum yarı mensur gayet sert bir eleştiri.
Can, mal, yol, kent, kasaba, köy güvenliklerinin sağlanamadığı dönemlerde; ozanlar, divan şairleri, camilerde vaizler, kahvehanelerde meddahlar ve ukalalar, dönemin padişahını, vezirleri, valileri, kadıları… kıyasıya hicvederlerdi. 1600’lü yıllarda, taşrada ve İstanbul’da eleştirilerin ayyuka çıktığı evreler vardır. Dengesiz ve kadın düşkünü Sultan İbrahim’le av düşkünü 4. Mehmed’in kıyasıya eleştirildikleri belgelenir. Ancak Okçuzade Mecmuası’ndaki manzumede, 4. Mehmed’in av tutkusundan sözedilmeyerek içki ve eğlence düşkünlüğü (ayş ü işrete, ceng ü çegâneye) eleştiriliyor! Yarı manzum yarı mensur gayet sert bir eleştiri:
Ayş ü işret
Babası Sultan İbrahim’in hareme, kendisinin de ava düşkünlüğü eleştirilen 4. Mehmed’in (solda) ayş ü işrete düşkünlüğünü bu mecmuadaki eleştiriden öğreniyoruz.
“Bu senin evza’-i etvârın cihana oldu şâyi / Cümle a’dalar hücum eyledi tuğyan şöyle bil
Zulm-i bid’atdan tekâlifden re’aya târümâr oldular / Nefret edüb kâfir müselman şöyle bil
Dağılub günden güne al-i memleket oldu harâb / Durmayub şehirlerin olmakda virân şöyle bil
Âr ü namus şişesini taşa çaldın sen şehâ / sende mahv oldu büyük erkân şöyle bil
Ba’is oldun bozmağa bu âl- Osman mülkünü / Lânet eyler sana senden sonra şâhân şöyle bil
Olmadı âsude-hâl kimse zamanında senin / Kırk yıl oldu etmedin bir ‘adl ü ihsan şöyle bil
İzzü devletinde muazzez Divrigi hizanları (*)/ Şimdi anlar devletinde ayân şöyle bil
Mansıbı nâ-ehle verdiğin içün gör noldu hâl / Kalmadı ref’ oldu halkdan ahd ü peyman şöyle bil
Ehl-i ırzın hâline vay bu zamanda senin bi-hebâ / Nâ ‘ırz olanlar makbul-i sultan şöyle bil
Sâhib-i hutbe vü sikke hâdim-i sitt-i şerif / Olasın sen kani gayret gitdi ol şân şöyle bil
Sen müdâm çeng ü çeğane ile işret kılmada / Hazzeder mi ol kârdan ulu Sultan şöyle bil
Âlemü’n-nâs /Gafil olma İftah- ‘ayn etmek imandır şöyle bil
Yani ol mahşerde senden çünki isterler hesab / Sorulur senden yarın bu hakk-ı insaf şöyle bil
Bunların cümle sualin senden ister Zül-Celâl / Bâtıl olur senden ol-dem emr ü ferman şöyle bil
Ol zaman yeksân olur bây ü geda sultan şâh / Herkesin hakkını hak eyler ol Yezdan şöyle bil Etdiğin evza’lara verirsin ol demde cevab / Kurulunca ol zaman sırat-ı mizân şöyle bil. Padişahım muttali’ ol anla hâl-i âlemi / Gafil olma hâli değildir bu meydan şöyle bil.
‘Adl ü dâd etmeğe cehd et ko bu ayş ü işreti / Cennetin bâbını açmaz sana Rıdvan şöyle bil
Zeni dünyaya muhabbet etmeden gel fâriğ ol / Göremezsin cennet içre hûri gılman şöyle bil
Yokdur asla garazım ve hılâfım zerrece / Sözlerim küft-i sahihdir değil bühtan şöyle bil
Sıdkile eyle tefekkür bu kelâmım kûş edüb / Rahmet etmez pek hazer kıl sana Rahman şöyle bil
Günümüz Türkçesiyle:
“Ey padişah senin bu yanlış gidişin dünyaya yayıldı / Bu nedenle düşmanlar hücuma geçti, ayaklanmalar başladı / Zulmünden ve aşırı vergilerden halk dağıldı / Müslüman kâfir herkes senden nefret ediyor / Halkı günden güne dağıldığından ülke de harap olmakta / Kentler de virane olmada / Ey şah sen ar ve namus şişesini yere çaldın / Devletin büyük kadrosunu da mahvettin / Osmanoğulları ülkesinin düzenini bozdun / Senden sonraki padişahlar sana lanet okuyacaklar / Döneminde kimse mutlu değil / Kırk yıldır bir kez adalet sağlamadın / Yüce katında salt Divriği hizaneleri (*) saygın / Şimdi devletinin onlar önde / Görevleri ehline vermediğin için gör neler oldu / Halk arasında doğruluk söze bağlılık / Bu zamanda namusluların vay haline / Namussuzlarsa sultan katında makbul / Oysa adın hutbede, parada, altı kutsal yerin de hizmetindesin / Oysa senden gayret o şan da gitmiş / Durmadan çalgı eğlence ve içerek vakit geçiriyorsun / Bu gidişten o ulu sultan (Tanrı) hazzeder mi / Görmedin mi halk, baban (İbrahim’e) neler yaptılar? / Aymazlık etme, gözünü açmak imandandır / Yani yarın mahşerde senden hesap istenecek / Sorulur senden yarın insaf hakkı / Bunların hepsini sorar senden Zül-celâl / O zaman emir ve fermanının hepsi boşa çıkar / O zaman zengin yoksul, şah ve sultan yerle bir olur / Herkesin hakkını doğru verir Yezdan / Ettiğin işlerin cevabını o dem vereceksin / Kurulacak o zaman Sırat ve Mizan / Padişahım öğren anla âlemin hâlini / Aymaz olma, boş değildir bu meydan / Adalet ve doğruluğa dön, içip eğlenmeyi bırak / Cennetin kapısını açmaz sana Rıdvan / Alçak dünyayı sevmekten gel vazgeç / Göremezsin cennet içinde huri gılman / Asla garazım da zerrece yanlışım da / Sözlerim gerçek sözlerdir, bühtan değildir / Doğrulukla düşün bu sözlerimi dinle / Rahmet etmez pek sakın sana Rahman.
(*) Divriği hizanları (?): Üstü kapalı bir gönderme yapılarak IV. Mehmed (1648-1687) saltanatında başbakıkulu, defterdar, başdefterdar görevlerinde bulunan Şeytan/Melek İbrahim Paşa, Kara Mehmed Paşa, Mustafa Paşa ve diğer Divriğili vezir ve maliyeciler suçlanmış.
Tarih 20-22 Ekim 1919’du. Sivas Kongresi’nce bir tür yürütme kurulu olarak seçilen Heyet-i Temsiliye’deki Mustafa Kemal Paşa, Rauf (Orbay) ve Bekir Sami (Kunduh) Beyler, İstanbul hükümetiyle yaptıkları görüşmelerde Misâk-i Millî’de dile getirilecek ilkeleri netleştirdiler. Amasya Protokolleri Meclis-i Mebusan seçimlerinin yapılabilmesini sağladı; Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin toplumdan kaynaklanan meşruluğuna hukuksal bir boyut kattı.
İstanbul’da 2 Ekim 1919’da kurulan Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin 7 Ekim’de seçim çağrısı yapması, Anadolu’daki Müdafaa-i Hukuk örgütlenmesinin amacına ulaştığını, yani meşruti yönetime dönüldüğünü gösteriyordu gerçi. Ama, İstanbul ile Sivas arasındaki yazışmalar ya da iki tarafın yaptığı resmî açıklamalar genel bir olumluluk ve karşılıklı iyi niyet havası taşımakla birlikte, iki tarafın da hâlâ bir dizi çekincesi ve karşı tarafın yerine getirmesini beklediği istekleri vardı.
Sivas Kongresi’nce bir tür yürütme kurulu olarak seçilmiş olan Heyet-i Temsiliye, Ali Rıza Paşa’yı da Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in adamı olarak görüyordu. Nitekim Ali Rıza Paşa, hükümetindeki başka birçok Bakan gibi, önceki Damat Ferit Paşa Kabinesi’nde görev almıştı. Ayrıca Heyet-i Temsiliye, daha önceki İstanbul hükümetlerinin almış olduğu birçok kararın ve uyguladığı birçok yaptırımın hemen kaldırılmasını istiyordu.
Amasya görüşmelerinin yapıldığı Saraydüzü Kışlası.
İstanbul Hükümeti’nin ise iki temel tedirginlik nedeni vardı. Bunların birincisi, Anadolu’daki meşrutiyetçi hareketin İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin diriliş sürecine dönüşmesi; ikincisi de -büyük oranda birinci nedene bağlı olarak- yakında barış için karşılıklı pazarlığa oturulacak olan İtilâf Devletleri’ne karşı sert bir dil kullanılmaması, özellikle Büyük Britanya ve Fransa’nın hoşlanmayacağı bir şey söylenmemesi ve yapılmamasıydı. Yani İstanbul, hâlâ İtilâf Devletleri’nin suyuna gidilmesini istiyordu ki bu da Sivas’takileri haklı olarak İstanbul Hükümeti’nin Sultan’ın görüşlerini dile getirdiğine inandırıyordu.
Örneğin İstanbul Hükümeti, Heyet-i Temsiliye’nin bir iyi niyet gösterisi olarak 1914’te alınan savaşa girme kararını yeren bir bildiri yayımlamasını istedi (9 Ekim 1919). Başka bir istek de, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin (ARMHC) İttihatçılıkla hiçbir ilişkisi olmadığının açıklanmasıydı. Heyet-i Temsiliye, ertesi günü Mustafa Kemal Paşa’nın imzasıyla verdiği yanıtta, iki konuda da İstanbul Hükümeti’ni tatmin etmeyecek şeyler söyledi. Yanıtta 1. Dünya Savaşı’na girişin kaçınılmaz olduğu ve sonuçları ne kadar kötü olursa olsun, haysiyetsiz bir biçimde pişmanlık gösterecek yerde barışı en olumlu bir biçimde sağlamaya çalışmak gerektiği söyleniyordu. İttihatçılıkla ilişkiler konusunda ise zaten Sivas Kongresi’nde İttihatçılığın diriltilmesine çalışılmayacağına dair yemin edildiği hatırlatılıyor; ek olarak da İstanbul’a “bu isteğin ne anlama geldiği, yani eskiden İttihatçı olup da şimdi olmayan ve ülkesi için canla başla çalışan bazı eski İttihat ve Terakki mensuplarının da mı kötü gözle görülmesi gerektiği” soruluyordu.
Böylece, bu tür yazışmalarla tam bir anlaşmaya varılamayacağı çok çabuk anlaşıldı ve doğrudan görüşmelere gitme kararı alındı. Anadolu’dakilerin güvenliği için bu görüşmelerin Amasya’da yapılması istendi; zira Britanyalılar da o sıralarda Samsun’daki kuvvetlerini geri çekmişlerdi. İstanbul temsilcileri ise önce deniz yoluyla Samsun’a gelecekler, sonra da karadan kolayca Amasya’ya varabileceklerdi. İşte yakın tarihimizde sözü edilen “Amasya Görüşmeleri” ve sonuçta varılan mutabakatı gösteren metinler için kullanılan “Amasya Protokolleri” ortaya böyle çıktı.
Amasya protokolleri
20-22 Ekim 1919 günlerinde Amasya’da yapılan görüşmelerde İstanbul Hükümeti’ni Bahriye Nazırı Salih Paşa, Heyet-i Temsiliye’yi ise Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf (Orbay) ve Bekir Sami (Kunduh) Beyler temsil etti.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni Amasya’da temsil eden üçlü. Rauf Bey, Mustafa Kemal Paşa ve Bekir Sami Bey.
Görüşülen 1. Protokol, çoğunlukla İstanbul Hükümeti’nin istekleriyle ilgiliydi ve çelişik öğeler barındırıyordu. Örneğin İstanbul, seçimlerin baskı altında olmamasını, önemli mevkilerde bulunmuş veya adları bazı suçlara karışmış İttihatçıların seçilmemesini ve genellikle tarafsız adayların seçilmesini istiyordu. Siyasal partilerin katılacağı bir seçimde “tarafsızlık” arayışının ne anlama geldiği bir yana, seçmenlerin baskı altında olmadan birilerinin istemediği adayları da seçme olasılığının bulunduğu pek dikkate alınmamıştı. Yani İstanbul, baskı istemezken ARMHC’nin olası baskılarından dem vuruyor, ama seçmenin de isterse bazı İttihatçıları seçmesine karışılmasını istemiş oluyordu.
Heyet-i Temsiliye’nin bu istekleri -Anadolu’ya hakim olduğunun bilinciyle, yani kimi isterse onu seçtirebileceğini bilerek- sırf İstanbul’dakileri irkiltmemek için kabul ettiğini söyleyebiliriz. Ayrıca Heyet-i Temsiliye’nin aşağıdan alan bir tutum sergilemesinin iki nedeni daha vardı. Bunların birincisi, anlaşma sağlanamaması durumunda, İstanbul’da yeniden Anadolu’ya karşı sertlik yanlısı bir hükümetin iş başına gelme olasılığıydı. İkinci neden ise, belki de Anadolu’nun en önemli isteği olan Meclis-i Mebusan’ın Anadolu’da toplanması isteğini kabul ettirebilmekti.
2. Protokol’de bu konuşuldu ama kesin bir karara varılamadı. Şöyle ki; Salih Paşa bu isteği kişisel olarak kabul ettiğini, ama bu konuda son kararın İstanbul Hükümeti’ne ait olacağını söyledi. Protokolün önemli bir maddesi de İtilâf Devletleri’yle yapılacak pazarlıklarda istenecek olan sınırlara ilişkindi ve Erzurum Kongresi’nden beri istenen, sonuçta da Misâk-i Millî’de dile getirilecek olan ilkeleri kapsıyordu.
Son Osmanlı Meclisi için seçimler sürerken Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye de Ankara’ya taşınacaktı. 27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’da karşılanışı.
Bir diğer önemli nokta ise Heyet-i Temsiliye’nin, Meclis-i Mebusan’ın ülkenin denetimini tümüyle eline alması ve herhangi bir taarruza ilişkin tedirginlik duymamasının kesinleşmesi üzerine ARMHC Genel Kongresi’nin Heyet-i Temsiliye’nin varlığına son verme kararı alacağı sözüydü. Amasya’da Heyet-i Temsiliye adına konuşanların bu şaşırtıcı maddeyi kabul etmiş olmaları, kanımızca İstanbul’un Meclis-i Mebusan’ın Anadolu’da toplanmasını kabul etmeyecekleri varsayımına dayanıyordu. İstekleri nasılsa kabul edilmeyecek, onlar da herhangi bir tecavüze karşı hazırlıklı olabilmek için kendi kendilerini feshetmeyeceklerdi. Nitekim öyle de oldu. İstanbul Hükümeti, Salih Paşa İstanbul’a döner dönmez toplandı ve Meclis’in Anadolu’da toplanmasını reddetti. Bilindiği gibi Heyet-i Temsiliye de varlığını sürdürdü ve İstanbul’un Britanyalılar tarafından 16 Mart 1920’de basılması üzerine Ankara’da yeni bir meclisin toplanmasına önayak oldu.
3. Protokol, daha önce sözü edilen İttihatçılık konusunu derinleştiriyor ve Ermeni katliamlarına katılanlarla ülkenin çıkarlarına aykırı hareket etmiş kimselerin de milletvekili adayı olmamalarını istiyordu. Bunlar dışında, Salih Paşa’nın görüş bildirmiş olmamak için imzalamak istemediği ve imzalanmadığı gibi gizli kalmasına da karar verilen iki protokol daha vardı. Bunların birincisi, Heyet-i Temsiliye’nin Anadolu’daki harekete karşı çıkan bazı derneklerin ve kişilerin cezalandırılması, İstanbul hükümetlerinin işten el çektirdiği bazılarının da görevlerine iadesi talebiydi. İkincisi ise barış görüşmelerine ilişkindi ve Türkiye’yi temsil etmesi istenen uzman kişilerin adlarını içeriyordu.
Bütün bu gördüklerimizden çıkarılacak sonuç, Amasya’da yapılan görüşmelerin uzun vadeli herhangi bir etkisinin olmadığı, ama kısa vadede Meclis-i Mebusan seçimlerinin yapılabilmesini sağladığıdır. Bu sayede ARMHC ve Heyet-i Temsiliyesi toplumdan kaynaklanan meşruluğuna hukuksal bir boyut katmış oldu.
Ancak sözkonusu meşruluğun özellikle Heyet-i Temsiliye’ce iyi yönetilmesinden de sözetmemiz gerekir. Bu noktayı kısaca ARMHC’nin İstanbul’da açılacak bir mecliste temsil edilmeyi kabul etmesi biçiminde özetleyebiliriz. Bu ise gayet nazik bir konuydu zira İstanbul’da milliyetçi bir programla iş görmeye çalışacak bir meclisin varlığının kentin işgal altında olması dolayısıyla pamuk ipliğine bağlı olacağını Anadolu’dakilerin hepsi biliyordu. Bu nedenle hem Anadolu’da görüş birliğinin sağlanması hem de İstanbul karşısında Heyet-i Temsiliye’nin bir denge unsuru olarak varlığını sürdürebilmesi amacıyla, Kasım ayında Sivas’ta toplanıldı. Toplantıya yalnızca Heyet-i Temsiliye üyeleri değil, Anadolu’daki askerî kuvvetlerin komutanları da katıldı.
İstanbul’a gidilmeli mi?
Burada tartışılan konu, İstanbul’a gidip gitmeme konusuydu. Elimizde tutanakları bulunan bu toplantıda birçok Heyet-i Temsiliye üyesi İstanbul’a gitmeme ve meclisi Anadolu’da toplama yönünde görüş bildirdi. Ama sonuçta, hukuka aykırı davranan devrimciler gibi görünmemek ve gösterilmemek için, bütün tehlikelere karşın İstanbul’a gitme kararı alındı ki bu da Heyet-i Temsiliye’nin meşruluğunu perçinlemiş oldu. Bu meşruluk sayesinde de Heyet-i Temsiliye, Meclis-i Mebusan’ın çalışamaz hale gelmesi durumunda başka bir yerde, yeni bir meclis için çağrı yapabilecekti.
Ortaçağ Avrupa’sında trubadur, Anadolu’da halk ozanı veya dengbej adıyla da anılan arkadaşlarımız, şarkılarında bir yandan halkın vergi tahsildarının yüzüne söyleyemediği şeyleri söylerken bir yandan da dünyada ne olup bittiğine dair haberler veriyor. Hükümetin tellalı, yandaş basın misali goygoy yaparken, halk da gerçekleri bu gezgin müzisyenlerden öğreniyor; ekmeğini bölüp bu fakirlerle paylaşıyor. Saray müzisyenlerine karşı Avrupa’da Marcabru’nun, Anadolu’da Dadaloğlu’nun türküleri halk arasında söyleniyor.
Diğer sanat dallarına göre diktatörler en çok müzikten tiksiniyor olabilir. Yazarak bir yere kadar; herkes okuma yazma bilmiyor. Heykel falan zaten o iktidarın desteği olmadan çok zor yürüyor; resim desen hele Ortaçağ’da ekmeğinin derdine düşmüş köylü inanın hiç ilgilenmiyor. Ayıca roman yazmaya heveslenen Mussolini, ressam olacağım diye tutturan Hitler gibi isimlere karşın eline saz alan diktatör de pek olmuyor; hatta aklımda kaldığı kadarıyla diktatörler elinde saz olandan bayağı bir tırsıyor.
Tabii bu demek değil ki tarihte müzik hep bağımsız olmuş, müzisyenler krallara kafa tutmuş. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa çok yakın zamana, 20. yüzyıl başına dek müzik yapmak isteyenin (tıpkı şiir yazmak, heykel yapmak isteyen gibi) bir saraya, bir soyluya, bir kodamana kapılanması gerektiğinden, bugün adını duyduğumuz müzisyenlerin çoğu patronlarını kızdırmadan müzik yapmış isimler.
Tabii o zaman bile, yani bir kodamana kapılanmadan müzik yapmanın açlıkla, güç bela geçinmekle aynı anlama geldiği dönemde bile, “Abi ben ticari müzik yapmak istemiyorum; öyle perukalı adamlara, korseli kadınlara çalamam; belediye konserinde çalıp para indireceğim diye abuk subuk gazetelere riyakarca demeç veremem; benimki bir yaşam tarzı” diyen müzisyenler de var.
“Heavy Metal yalnız bir müzik değil aynı zamanda bir yaşam tarzıdır” geyiğinin bir tür öncüsü olan bu arkadaşların zaten müziklerini bir yaşam tarzına çevirmekten başka da pek şansları yok. Neticede hayatta kalma ekonomisi hâkim. Bugünkü gibi “suçlara” hapis cezası verilse, bütün halk beleş barınma ve güvenlik var diye gönüllü olarak hapishanelere doluşacak. E aynı zamanda “mekanik yeniden çoğaltım” dönemine de daha çok var. Bir kodamana kapılanmamış müzisyenlerin albüm çıkartıp satacak, kırkbeşliklerinin sefasını sürecek bir durumları da yok. Ne yiyip içecek bu garibanlar?
Aklımda kaldığı kadarıyla bunlar da köy köy gezip köylüyü eğlendiriyor ve köylünün verdiğiyle karınlarını doyurmaya çalışıyor. E arkasında sponsor da yok. Bizim bağımsız müzisyen de “konserden kazanıyor” işte. Ortaçağ Avrupa’sında trubador, Anadolu’da halk ozanı veya dengbej adıyla da anılan bu arkadaşlarımız, şarkılarında bir yandan halkın vergi tahsildarının yüzüne söyleyemediği şeyleri söylerken bir yandan da dünyada ne olup bittiğine dair haberler veriyor. Hükümetin tellalı yandaş basın misali goygoy yaparken, halk da gerçekleri bu gezgin müzisyenlerden öğreniyor; ekmeğini bölüp bu fakirlerle paylaşıyor. Yandaş saray müzisyenlerine karşı Avrupa’da Marcabru’nun, Anadolu’da Dadaloğlu’nun türküleri halk arasında söyleniyor.
20. yüzyıl başlarında, teknoloji sayesinde müzisyenler saraya kapılanmak veya köy köy gezip kuru ekmeğe talim etmek ikileminden kurtuluyor. Halk ozanları plak doldurup halka ulaşabiliyor. Woody Guthrie’ler Billie Holiday’ler sponsor falan beklemeden cayır cayır şarkılar yazıyor. Dünyanın dörtbir yanında şarkılarını halk için söyleyen müzisyenler büyüyor.
Bugün muhtemelen “God Bless America” (Tanrı Amerika’yı Korusun) şarkısı ancak 11 Eylül gibi durumlarda akıllara geliyor ama Woody Guthrie abimizin kapitalizme savaş açtığı “This Land Is Your Land” (Bu Ülke Senin Ülken) şarkısını sadece Amerikan halkı değil sabah programında Nuri Sesigüzel bile söylüyor. Kimse Pinochet’e methiye düzen şarkıları hatırlamıyor ama Victor Jara hâlâ her yerde dinleniyor. Belki yüzümüzde bir tebessümle anıyoruz goy goy yapan gamsız şarkıları da, rap dendiğinde aklımıza hâlâ Public Enemy ve Fight the System (Sisteme Karşı Savaş) şarkısı geliyor.
Bazen işte, tek bir şarkı, kimi zaman farkına bile varmadan en tepedekilerin bile huzurunu kaçırıyor. Tür değişiyor, enstrümanlar değişiyor, ritmler değişiyor ama Ortaçağ’da krallardan, derebeylerinden korkmayan müzisyenler bugün de müzik yapmaya devam ediyor. Kimi zaman iktidarı payandalarına kadar titreterek, bazen saz bazen gitar ve bazen de sadece basit bir sample cihazıyla. Ve halkın değil de hükmedenlerin şarkılarını söyleyen ve genelde bestelerini sağdan soldan çalan hokkabazlar vekil yapılsalar bile iplenmiyor. Hey Yo.
“Sympathisanten: Unser Deutscher Herbst” (Sempatizanlar: Bizim Alman Sonbaharımız) yarım yüzyıl önce Almanya’nın gündeminden eksik olmayan “sempatizanlık” olgusu üstüne, birinci dereceden işin içine dahil olmuş, dönemin aydınlarına odaklanan bir yapım. Şiddet eylemcileri, ölümü de göze alıyorlar genellikle. “Sempatizanlar”ın ise öyle sıkıntıları yok; bu da kalleşçe bir duruş duygusu, düşüncesi veriyor haklarında.
Arte’de Felix Moeller’in sarsıcı belgeseli: Rote Armee Fraktion (RAF) “sempatizanlar”ı etrafında dönen bir soruşturma. Program, esgeçtiğim bir belge-filmi önüme çıkardı: Kluge-Fassbinder-Schlöndorff üçlüsünün ve başka sinemacıların ortak yapımı “Deutschland im Herbst” (Alman Güzü, 1978). Herhalde filmin ismi Stig Dagerman’a çakılmış selamdır.
RAF’ın kısa, kanlı, ultradramatik tarihi; uzun, derin konu başlığı. Türkiye’ye de uzanan o silahlı mücadele damarı bütün Avrupa’da söndü; bizde sürüyor.
Moeller’inki (Sympathisanten: Unser Deutscher Herbst), adı üstünde, yarım yüzyıl önce Almanya’nın gündeminden eksik olmayan “sempatizanlık” olgusu üstüne, birinci dereceden işin içine dahil olmuş Margarethe von Trotta-Volker Schlöndorff başta olmak üzere dönemin aydınlarına odaklanan bir yapım.
Net bir tanımı yapılabiliyor mu “sempatizan”ın? Hukuki bir “statü”sü, dolayısıyla sorumluluk çerçevesi sözkonusu mu? Bu sorular, türevleri, dile açık seçik getirilmiyor Türkiye’de. Kürt hareketinin, Gülen örgütünün ya da bambaşka bir toplumsal oluşumun, örneğin Gezi kalkışımının/olaylarının sempatizanı olmak bedel ödemeyi mi gerektirir; öyleyse hangisi, hangi ölçütlerle, hangi ölçüde?
Bir aile, bir dönem Felix Moeller, “Sempatizanlar”la, tanınmış bir yönetmen olan annesi Margarethe von Trotta ve üvey babası yönetmen Volker Schlöndorff üzerinden hem kişisel tarihinin hem de dönemin fotoğrafını çekiyor. Fotoğrafta, Von Trotta ve Schlöndorff, 1979 Hamburg Film Yapımcıları Festivali’nde…
Heinrich Böll de suçlanmış sempatizan olmakla; ölüm tehditleri yapılmış, durumdan yaralanmış. Ne ölçüde sempati duymuştu Baader-Meinhof ikilisine, RAF’a; bir yerden sonra, “infaz”lar azaltmıştı belki de başta duyduğu sempatiyi. Von Trotta-Schlöndorff çiftinin ellerini taşın altına koydukları, uzaktan sempati duymakla yetinmedikleri vurgulandı belgeselde: Linçi göze alarak sokulmuşlar RAF’a, ama ellerine silah da almamışlar. Örgüt üyeliği başka seçim; koyu sempatizanlık ise gözüpeklik istiyor.
Baader-Meinhof’u hapiste ziyaret etmişti Sartre. Fransız entelektüelleri ciddi destek çıkmışlardır. Şu var: Tuzu kuruydular. Türkiye örneğinde de sürgünden gazel okuyan sempatizanlardan çok hoşlanılmamıştır. “Oynak”lardan da.
Mahkemede puro Baader-Meinhof üyeleri (soldan sağa) Horst Soehnlein, Thorwald Proll, Andreas Baader ve Gudrun Ensslin 1968’de Frankfurt’ta yargılanırken…
Bir de benim gibi sessiz, ürkek, pısırık, dolayısıyla yararsız olanlar vardır. Hiç değilse zararları dokunmamıştır diye avunulabilir öyle durumlarda!
Canalıcı konu.
Eşinirken, 50. yaşında Kluge’ye seslenen nefis bir yazısına rastladım Fassbinder’in.
Belli ki rastlantı, bir gece sonra, Senato kanalında Action Directe belgeseli, peşisıra bir oturum.
Jean-Marc Rouillan ve arkadaşları, 30 yıl hapisane faslından sonra meğer geçen yıl salıverilmişler (bu “müebbet” hikayeleri anlaşılır gibi değil -anasını babasını, eşini ve iki çocuğunu taammüden öldüren Rouillan geçen ay ‘şartlı tahliye’ edilebildi- bir manastırda kalacak iki yıl boyunca!). Hapis kaldıkları süre içinde “söz hakkı” verilmemişti onlara. Çıkar çıkmaz 420 sayfalık bir kitapla Action Directe’in 10 yıl boyunca düzenlediği 80 eylem ve cinayetlerini savunan kitabını yayımlamış Rouillan. Libé’nin sitesinden bir yazı okudum: “Pişmanlık yasası”ndan dileseler yararlanıp daha erken özgürlüklerine kavuşabilirlermiş, Kızıl Tugaycılar gibi. Âlâ doğrusu!
Fransa’nın ultra sol’u
Fransa’da 1979-1987 yılları arasında birçok terör saldırısı gerçekleştiren anarşist-komünist grup Action Directe’in kurucusu Jean-Marc Rouillan… Rouillan, 1987’de yakalanmış ve ömür boyu hapse mahkum edilmiş; 2012’de ise şartlı tahliye edilmişti.
General ya da büyük işadamı öldürmek, sistem karşıtlığının köktenci kararları olarak değerlendiriliyor bu insanlar tarafından. “Bedeli ‘bu kadar’ mı olmalı(ydı)” diye aklından geçirenlerin nüfusu kabarıktır herhalde. Referandum yapılsa bugün, hangi ülkelerden geri döner “ölüm cezası”; bilinmez.
Bu tür eylemleri yapmayı üstlenenler, ölümü de göze alıyorlar genellikle. “Sempatizanlar”ın ise öyle sıkıntıları yok; bu da bana kalleşçe bir duruş duygusu, düşüncesi veriyor haklarında. Birilerinin gözüpekliğinin arkasında durmanın da somut bedeli olmalı bence -göze alanlar gelsin o sahaya.
Action Directe’in Ortadoğu panoramasına bulaşması, İran-Molla rejiminin tetikçiliğini üstlendiği yolundaki savlar konuşulurken, konu bir dönem Filistin Halk Kurtuluş Ordusu kamplarında görülen silahlı eğitime dayandı. “Bizimkiler”in bir dökümü yapılmış mıdır, yapılmış olsa gerektir… “Silâhlı mücadele” için Maocu olarak yola koyulan “sempatizanlar”; köylüleri ayaklandırmaya çalışırken bugün azılı anti-komüniste dönüşen ve olmayacak erk yalakalıklarına sapanlar; Rouillan gibi iyi-kötü bedel ödemiş katillerden daha mı az suçludur?