Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Sempozyumu, bu yıl Anadolu’da Bizans dönemini mercek altına yatırıyor. Sempozyum kapsamında açılacak olan ve hayatını Anadolu’daki kültürel varlıkları incelemeye adamış araştırmacı Marcell Restle’nin zengin arşivinden oluşan sergiyi de unutmamak gerek.
ETKİNLİK: “BİZANS ANADOLUSU: MEKÂN VE TOPLULUKLAR”, 24-26 HAZİRAN, ANAMED (Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi), BEYOĞLU.
Koç Üniversitesi, 24-26 Haziran tarihleri arasında, Anadolu’ya neredeyse bin yıl boyunca hükmetmiş olan Bizans İmparatorluğu’nun geride bıraktığı çevresel ve mekânsal miras üzerine bir sempozyuma ev sahipliği yapacak. Üç yılda bir gerçekleştirilen ve bu yıl 5. defa düzenlenecek Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Sempozyumu, konu olarak “Bizans Anadolu’su: Mekân ve Topluluklar” başlığını seçti. Bu konu başlığı altında ise üç ayrı tema tartışılacak: “Yerleşme ve Çevre”, “Mekân Kavramları” ve “Etkileşim, Ağlar ve Hareketlilik”. Sempozyum Koç Üniversitesi’nin Beyoğlu’nda bulunan ANAMED (Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi) binasında gerçekleşecek.
Geç Antik Çağ ve Bizans Araştırmaları Merkezi (GABAM) tarafından düzenlenen sempozyumda uluslararası alanda önde gelen Bizans araştırmacıları biraraya gelecek. Yaklaşık 40 konuşmacının yer alacağı sempozyumun açılışını, ABD’de Princeton Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Bizans tarihi dersleri veren John Haldon yapacak. Bunun yanısıra geç dönem Bizans sanatı üzerine çalışan Ivana Jevtic, Anadolu medeniyetlerinin arkeolojik miraslarında uzmanlaşan Owen Doonan ve erken dönem Bizans zamanında antik metinlerin taşıdığı sosyal işlev üzerine eser üreten Arkadiy Avdokhin gibi isimler de sempozyumda konuşma yapacaklar.
Tartışmalar esnasında yeni saha çalışmalarının bulgularına, gelişen materyal zenginliğin sunduğu yeni yorumlara da yer verilecek. Böylece Bizans Anadolusu ile ilgili olarak gelecek araştırmalara referans olabilecek bilimsel bir birikimin oluşturulabilmesi hedefleniyor.
Bizans kimliği Anadolu’nun kentsel ve kırsal peyzajına nasıl yansıdı? Su ve toprak yönetiminden mimari tercihlere dek, Bizans’ın kendi çevresine etkisi ne oldu? Bizans, Anadolu’nun doğal, kırsal ve kentsel yapısını görsel sanatlarda ve edebiyatta nasıl işledi? Bizans egemenliği altında Anadolu’daki topluluklar birbirleriyle nasıl etkileşime geçti? Bu toplulukların hangileri yerinden edildi? Sempozyumun sunduğu tartışma temaları, bütün bu sorulara cevap arayacak.
Sempozyum kapsamında düzenlenecek olan “Arşivin Belleği: Marcell Restle’in Anadolu Araştırmaları” sergisinden de unutmadan bahsedelim. Sergi, Anadolu’daki Geç Antik Çağ, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait kültürel varlıkları yaşamı boyunca inceleyen Hollandalı Bizantolog Marcell Restle’in (1932-2016) zengin arşivini gözler önüne seriyor. 25 Haziran 2019 tarihinde kapılarını açacak olan sergi, 1 Aralık 2019’a kadar ziyaret edilebilecek.
Bir Anadolu gravürü Flaman gravürcü Jodocus Hondius’un (1563-1612), Hollandalı coğrafyacı Gerardus Mercator’un Atlas’ına dayanarak ince el yazısıyla bakır levha üzerine çizdiği Küçük Asya (Anadolu) haritası, 1633.
1912 seçimleri, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gerçekleştirdiği hile ve baskılar yüzünden tarihimize “Sopalı Seçimler” olarak yazıldı. İkinci büyük kara leke ise 1946 genel seçimlerinde CHP’nin “resmen hile” yapmasıyla yaşandı. 1957’deki seçimlere ise Demokrat Parti’nin ağır siyasi baskıları ve “son anda gelen oylar” damga vurmuştu.
Türkiye tarihindeki ilk seçim yolsuzluğu, “Sopalı Seçim” adı verilen ve 1912’de gerçekleşen seçimlerde gerçekleşmiştir.
O dönem iktidardaki İttihat ve Terakki Cemiyet’ne (İTC) muhalefet edenlerin hepsi biraraya gelerek 21 Kasım 1911’de Hürriye ve İtilaf Fırkası’nı (HİF) kurmuşlardı. Yeni parti yalnızca üç hafta sonra İstanbul’da yapılan araseçimi kazanınca İttihatçıların etekleri tutuştu. Ertesi yıl seçim yılıydı ve yeni partinin yeterince örgütlenebilmesi durumunda seçimleri kazanma olasılığı vardı. Bu olasılığı bertaraf etmenin tek yolu ise erken seçim yapmaktı. İTC, Sultan V. Mehmet Reşat’ın Meclis-i Mebusan’ı feshetmesini hileli bir yoldan sağladı, Nisan 1912’de yapılan seçimleri de ezici bir üstünlükle kazandı. Yeni Meclis-i Mebusan’da İTC mensubu olmayan sadece altı milletvekili vardı.
“Sopalı seçim” adı verilen 1912 seçimleri, daha sonra olanları açıklamak bakımından, çok önemli bir dönüm noktasıdır. İttihatçılar, bu seçimler sırasında muhalif milletvekili adaylarının dövülmesi gibi bir dizi şiddet olayı da dahil olmak üzere, türlü saldırganlıklar ve hileler yaptılar. Bu nedenle muhalefet, seçimlerin ve tabii Meclis-i Mebusan’ın meşruluğunu sorgular oldu. Öte yandan, birçok seçim çevresinde alınan sonuçlar da, seçmen kitlesinin büyük bir çoğunluğunun İTC yanlısı olduğunu ortaya koymuştu. Yani, dönemin politika atmosferini gayet iyi özetlemiş olan “Şehbenderzâde Filibeli” Ahmet Hilmi Bey’in de dediği gibi, kanunsuz yollara başvurmuş olmasalar da seçimleri İttihatçılar kazanacaktı. Bu tespit ise İttihatçılara, yaptıkları tüm uygunsuzluklara karşın seçmenlerin gözünde itibarlı olduklarını gösteriyor, dolayısıyla da herhangi bir meşruluk sorunları olmadığı fikrini aşılıyordu… Meclis-i Mebusan’ı kaybeden, seçmenlerin de kendilerini desteklemediğini gören muhalefet, seçim hilelerini de bahane ederek, kanundışı çareler aramaya başlayacaktı.
Cumhuriyet dönemi
Siyasi tarihimizin temelde Cumhuriyet Halk Partisi’yle (CHP) Demokrat Parti (DP) arasındaki rekabetle özetleyebileceğimiz 15 yıllık döneminde iki erken seçim yapılmıştır. Bunlar, dönemin ilk ve son seçimleri olan 1946 ve 1957 seçimleridir. İki seçimin de hem hazırlanışları hem yapılışları hem de doğurdukları sonuçlar açısından siyasi tarihimizde oynadıkları rolleri ne kadar vurgulasak azdır.
1924’teki Belediye seçimlerine dair Akbaba dergisinde çıkan karikatür: “Kuklanın kuklasının kuklası”
1947 sonbaharı yerine 21 Temmuz 1946’da yapılan erken seçim, iki açıdan çok önemlidir. Zira bu seçime, genel oy hakkının kanunlaştırıldığı 3 Nisan 1923’ten sonra ilk kez olmak üzere birden çok parti katılıyordu. Bilindiği gibi 1946 seçimi, belli bir yaşın üzerindeki seçmenler açısından bakıldığında, ilk çokpartili seçim değildi. II. Meşrutiyet’te (1908, 1912 ve 1914) ve Millî Mücadele döneminde de (1919) çokpartili seçimler yapılmıştı. Ama o seçimlerde genel oy hakkı yoktu. Cumhuriyet dönemine ise genel oy hakkıyla girilmiş olmasına karşın ne Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ne de Serbest Cumhuriyet Fırkası bir genel seçimde yarışacak kadar yaşayabilmişti.
Ayrıca 1946 seçimleri, siyasi tarihimizin ilk tek dereceli seçimi, yani milletvekillerinin doğrudan doğruya yurttaşların oylarıyla seçildiği ilk genel seçimimizdi. Tek dereceli seçim ilkesi daha 1877’de, ilk seçim kanunumuz yapılırken gündeme gelmiş ve Meclis-i Mebusan’ın hazırladığı taslakta yer almıştı. Ama bu taslak 1908’in Ağustos başlarında kanunlaşırken sözkonusu ilke kaldırılmış, “müntehib-i sani” yani ikinci seçmen diye bir karakter yaratılmıştı. Seçmenler bu müntehib-i sanileri seçecek, onlar da milletvekillerini seçecekti. Gerçi bu sistem zaman zaman çok eleştirilmiş ve tek dereceli seçim isteği bazı parti programlarında bile görülmüştü ama tek dereceli seçim ilkesini Türkiye ancak 5 Haziran 1946’da benimseyebildi.
1946 seçimlerinin bir erken seçim olmasına gelince… Belki de ilk söylenmesi gereken şey, erken seçim beklentilerinin ya da söylentilerinin neredeyse DP’nin kurulmasının hemen sonrasında ortaya çıkmış olduğudur. Bu tür beklentilerin genellikle iktidar çevrelerinden sızdırılan bilgiler biçiminde karşımıza çıkması, akla ister istemez “baskın seçim” fikrini getirir. Nitekim Ocak ayı başında kurulmuş olan DP, erken seçim kararının kanunlaştığı 10 Haziran 1946’da yurt çapında örgütlenebilmiş olmaktan çok uzaktı. Demokratlar, sonuç olarak Meclis’teki toplam 465 sandalye için ancak 346 aday gösterebilecekti. Üstelik seçim yalnızca birbuçuk ay sonrasına, 21 Temmuz’a tarihlenmişti; yani doğru dürüst propaganda yapacak zaman da yoktu.
Ancak görünen o ki, DP yöneticileri daha Nisan-Mayıs aylarında erkene alınacağı belli olmuş olan seçimlere katılma taraflısıydılar. Bir kere iktidar, durmadan kendilerini seçime davet ediyor, yani belediye seçimlerinde yaptıkları boykotu tekrar etmemelerini istiyor ve bunu yaparken de genel seçimin boykot edilmesi halinde istenmedik birtakım yollara gidilebileceğini ima ediyordu. Yani partileri hâlâ kapatılabilirdi. Öte yandan, Serbest Cumhuriyet Fırkası gibi “uydurma bir muhalefet” olduklarına ilişkin kuşkular da henüz tümüyle kaybolmamıştı. Hem bu kuşkuları bertaraf etmek hem de o güne kadar iyi kötü yaratılmış olan muhalefet ivmesini yitirmemek için seçime gitme kararı alındı. 15 Haziran’da yapılan ve adına “Ufak Kongre” denilecek olan toplantıda, Demokratlar seçime girmeye, Meclis’te antidemokratik yasaların lağvedilmesine çalışmaya, Meclis dışında da iktidarı halka şikâyet etmeye, bunlar mümkün olmazsa da “sine-i millete dönmeye” oybirliğiyle karar verdiler.
1946 seçimleri: 2. büyük kara leke
Ancak bütün bu anlattıklarımızdan sonra, 1946 seçimlerini “baskın seçim” olarak nitelemek gene de yanlış olur. Bir kere CHP yöneticilerinin, değil o yıllarda 1950’de bile seçimi kaybedeceklerine ilişkin herhangi bir tedirginliği yoktu. Belki, bunlardan bazılarının çok sonraları söyledikleri gibi, “uyuyorlardı”. Ülkenin nabzını tutmakta çok zayıf kalmışlardı. Ama hâlâ Millî Mücadele’nin saygınlığına, 2. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalabilmiş olma başarısına ve İsmet İnönü’nün biraz da bu ikisinden kaynaklandığına inandıkları karizmasına aşırı güveniyorlardı. Bu bakımdan genel seçimlerin neredeyse birbuçuk yıl erkene alınmasının nedenini iç politikada değil dış politikada, daha doğrusu dışarıya gösterilmek istenen vitrinde aramamız gerekir. Nitekim erken seçime ilişkin ilk ciddi işaretler, USS Missouri’nin İstanbul’a geldiği 5 Nisan 1946 tarihinden sonra görülür.
1946 seçimlerinde oy sandıklarının üzerinde ve etrafında CHP bayrakları.
İsmet Paşa’nın acelesi, kendisinden çok şey beklediği Batı dünyasına bir an önce çok partili bir Meclis gösterme arzusundan kaynaklanıyordu. Gerçi 1946 ilkbaharında da TBMM çok partiliydi; çünkü mensupları arasında CHP’nden ayrılıp DP’ye girmiş milletvekilleri vardı. Ama bu yetmezdi. Türkiye’nin Batı dünyasındaki imajını köklü bir biçimde değiştirecek olan, çok partinin katıldığı bir seçim sonucunda oluşmuş bir çok partili Meclis’ti. O yüzden İnönü, DP’nin seçimleri boykot etme olasılığından samimiyetle korkmuş ve o yüzden erken seçime gidiş aşamasında yaptığı konuşmalarda yer yer tehdit unsurunu da kullanmıştı.
İsmet İnönü 1946 seçimlerinde. Mazbatalar değiştirilmiş, “uzak köylerden ancak gelebilen sonuçlar” açıklamasıyla, Demokrat Parti’nin milletvekili sayısı azaltılmıştı.
Proje başarılı olmasına oldu ve “Truman Doktrini” adı altında anılan 1 milyon dolarlık ilk ABD yardımı 1947 Mart’ında elde edildi. Ama 1946 seçimleri, parlamento tarihimize 1912’deki “Sopalı Seçimler”den sonraki ilk büyük kara leke olarak geçti. DP’nin Meclis’te çoğunluğu elde etmesine hiç imkân olmamasına karşın, yine de büyük çapta hile yapılmıştı. Mazbatalar değiştirilmiş, “uzak köylerden ancak gelebilen sonuçlar” açıklamasıyla, birçok yerde Demokratların milletvekili sayısı azaltılmıştı.
Elimizdeki tanıklıklar, bu hilelerin İsmet İnönü’nün bilgisi dışında yapıldığını gösteriyor. Çoğu durumda da hilelerin, tek parti yönetimi alışkanlıklarının bir sonucu olarak, işgüzar devlet yetkililerinin refleksi biçiminde yapıldığına kesin gözüyle bakabiliriz. Ancak, İstanbul gibi birkaç yerde sonuçların CHP yetkililerinin doğrudan doğruya müdahaleleriyle oluştuğunu da biliyoruz. Hem Ahmet Emin Yalman’ın anıları hem de Nihat Erim’in Günlükler’i, Vali Lütfi Kırdar’ın İstanbul seçim sonuçlarını yukarıdan gelen bir emir doğrultusunda değiştirdiğini açıkça gösteriyor. Sonuç olarak Kâzım Karabekir, Refet Bele, Hüseyin Cahit Yalçın ve Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi önemli isimler, ancak seçimi sandıkta kazanmış olan bazı Demokratların adlarının silinmesi sonucunda milletvekili olabilmişti.
1957 Seçimi ve DP’nin problemleri
Metin Toker’in anılarına bakacak olursak, İsmet İnönü, 1958 Mayıs’ında yapılması gereken seçimlerin erkene alınacağını daha 1957 Şubat ya da Mart’ında sezmişti. Nitekim CHP, seçim hazırlıklarına seçimlerin erkene alınacağına ilişkin herhangi bir resmî açıklama yapılmadan önce, Nisan ayında başladı. Resmî açıklama ise 25 Mayıs’ta Başbakan Adnan Menderes tarafından yapıldı; seçimler 27 Ekim’de yapılacaktı. Ancak, bu garip durumu ilk aşamada İsmet Paşa’nın olağanüstü bir öngörüsü, ikinci aşamada da CHP’nin DP’yi erken bir seçime zorlaması biçiminde yorumlamak yanlış olur. İnönü’nün sezgisi, iktidardaki DP’nin ciddi bir kriz içinde olduğunu ve kendisini bir anlamda yenilemek isteyeceğini gözlemlemiş olmasından ibarettir.
Bilindiği gibi DP’nin 1955’te yasalaştırdığı Basın Kanunu, o yılın Ekim-Kasım aylarında parti içinde bir deprem yaratmış, partiden ihraç ve istifalara yol açmıştı. DP’den ayrılanlar 19 Kasım’da Hürriyet Partisi’ni kurmuş, ay sonunda da Menderes, Meclis’ten güvenoyu istemek zorunda kalmıştı. Menderes, DP’nin ezici bir çoğunlukta olduğu Meclis’ten güvenoyunu almış, ama sorunları bitmemişti. Partiden ihraç ve istifalar sürmekle kalmadı, yeni katılımlar sayesinde Hürriyet Partisi’nin Meclis’teki sandalye sayısı CHP’ninkini geçti. Bu istifa ve ihraç süreci 1957’de de sürüyordu.
Öte yandan, hem parti içindeki çalkantılar hem de basında çıkan türlü yolsuzluk haberleri, sık sık Bakanlar Kurulunda değişiklikler yapılmasına neden oluyordu. Bütün bu gelişmeler sonucunda iktidar partisinin üst yönetiminde bazı il örgütlerine karşı güvensizlik de belirmişti.
Bu açıdan bakıldığında 1957 seçimlerinin “baskın seçim” olarak nitelenmesi zordur. Erken seçimin DP’nin kabuk değiştirmesi, parti örgütünün Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Adnan Menderes tarafından zapturapt altına alınma çabası olarak değerlendirilmesi akla daha yatkın gözüküyor. Nitekim bu iki kurucu üye, kimin nereden milletvekili seçileceğine neredeyse tek başlarına karar verecek, ama Kasım 1956’daki belediye seçimlerinde düşmüş olan oyların, yeniden yükseltelim derken daha da düşmesine neden olacaktı.
Adnan Menderes 1957 seçimlerinde oy kullanıyor. Hükümet gazetelere karşı davalar açmış, seçimden önce kapatmıştı.
Elimizdeki istatistik veriler, DP’nin 1954’te büyük farkla kazandığı bazı illeri 1957’de kaybetmesinin tek nedenini DP seçmeninin sandığa gitmemiş olması biçiminde gösteriyor. Aday yoklaması yapılmaması ya da il örgütlerinin aday tercihlerine kulak asılmaması ters tepecek, Menderes’in meşhur “odunu aday göstersem seçtiririm” sözleri tümüyle yenilgiye uğrayacaktı. Bazı dedikodulara bakacak olursak, son anda bir iki aday değişikliği yapılmasaymış, Demokratlar Menderes’in kalesi Aydın’ı bile yitirebilirmiş.
Ülkenin 1957’deki iktisadi durumuna baktığımızda, erken seçimler için “acil seçim” deyimini kullanabiliriz. Ankara’da süt alabilmek için kuyruğa girilen, kahvenin ancak karaborsada bulunabildiği, ABD’den et satın alındığı bir dönemdi 1956-1957 yılları. Millî gelirde ciddi bir düşüş yaşanmış ve 1954’ten 1957’ye fiyat artışları yıllık ortalama % 13’ü bulmuştu. Bu rakam, tüketicinin o yıllara kadar barış zamanlarında tanık olduğu en büyük rakamdı. İktidarın bir nebze rahatlık sağlayacak bir dış borç bulma ümidi de o dönemde hiç yoktu. Gerçi ABD seçimlerden sonra musluğu gene açacaktı ama, erken seçime gidildiği sıralarda ne bu bekleniyordu ne de 1958’in daha iyi bir yıl olacağı. Dolayısıyla bir an önce seçime giderek dört yıl daha kazanmak, sonrasına da sonra bakmaktan başka bir çare yoktu.
Bütün bu söylediklerimize rağmen 27 Ekim 1957’de yapılan erken seçimlere “baskın seçim” gözüyle bakılabilir. Ama “baskın” niteliği, gördüğümüz gibi seçim kararında değil, iktidarın seçime giderken yarattığı siyasi koşullardadır. Örneğin DP’nin muhalefeti destekleyen basına karşı daha 1955’te başlatmış olduğu sindirme eylemleri, 1957’de şiddetlendi. Çeşitli gazetelere karşı davalar açıldı, bazı gazeteler kapatıldı. Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP) Genel Başkanı Osman Bölükbaşı’nın milletvekili dokunulmazlığı kaldırıldı. Bölükbaşı daha sonra yargılanarak hapse atıldı ve seçimleri hapiste geçirdi. Kırşehir’den yeniden milletvekili seçildikten bir ay sonra tahliye edilecekti. Ancak muhalefete asıl darbe, seçimlerden birbuçuk ay önce çıkarılan yeni seçim kanunuyla vuruldu.
Gaziantep ve 3. büyük kara leke
1957’nin yaz aylarında CHP, CMP ve Hürriyet Partisi önde gelenleri birçok kez biraraya gelerek seçim ittifakı hazırlıklarına girişmiş ve Eylül başlarında anlaşmaya varmışlardı. Her seçim bölgesinde en güçlü olan parti seçime katılacak ve o partinin listesine diğer partilerden belli oranlarda aday girecekti. İttifak, bağımsızları da kapsıyordu. Ancak DP, 11 Eylül’de çıkarılan yeni seçim kanunuyla söz konusu ittifakı imkânsızlaştırdı. Yeni kanun, her partinin örgütü bulunan her yerde seçime katılmasını zorunlu hale getiriyordu. Ayrıca aday olmak isteyen devlet memurlarına seçimden en az altı ay önce istifa koşulu konmuş, böylece üniversite ve yargı kökenli birçok kişinin önü kesilmişti.
Siyasi partilere radyo yasaklanmıştı. Bu tabii DP için de geçerliydi ama, hükümet radyoyu kullanabilecekti. Aynı biçimde, partilerin seçim kampanyaları seçimden üç gün önce sona erecek, fakat hükümet her türlü etkinliği yapabilecekti.
Muhalefet bütün bu kısıtlamalara rağmen toplam oyda DP’yi geçti. DP ilk defa % 50’nin altında kalmış, ama oyların % 47.7’sini alarak, çoğunluk sistemi gereği Meclis’teki 610 sandalyenin 424’ünü elde etmişti. Ancak seçimler sırasında yaşananlar, parlamento tarihimize “Sopalı Seçimler” den sonraki ikinci büyük kara lekeyi sürmüş oldu. Birçok yerde gene “uzak köylerden ancak gelebilen oylar” sonucu tayin etmişti. Bunlar arasında en garibi Gaziantep’te yaşandı. Seçim sonuçlarına göre Gaziantep’i 700 oy farkla CHP kazanmıştı. DP’nin sözcüsü olan Zafer gazetesi bile ertesi günü Gaziantep’i CHP’nin kazandığını yazdı. Ama “geç saatlerde yetişen 1.000 kadar oy” durumu tersine çevirmiş ve DP Gaziantep’de kazanmıştı.
1919 SEÇİMLERİ
Son Osmanlı Meclisi’ne baskı altında seçim
1919 sonbaharındaki iki gelişme, Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin düşmesine neden olmuştur. Bunların biri, İstanbul Hükümeti’yle Elazığ Valisi Ali Galip Bey arasındaki, Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey’in ölü ya da diri olarak ele geçirilmesine ilişkin yazışmanın bütün ülkeye duyurulması, diğeri de Mustafa Kemal Paşa’nın girişimiyle Anadolu’yla İstanbul arasındaki haberleşmenin kesilmesidir. Bunun üzerine Ali Rıza Paşa 2 Ekim’de sadrazam olmuş, 7 Ekim’de ise uzun bir süredir beklenen seçim çağrısı yapılmıştı.
11 Aralık 1919
Harbiye Nezareti’nden Dahiliye Nezareti’ne; Nusaybin’deki seçimlere silahlı kuvvetlerin müdahale ettiğine ilişkin bir ihbarın Harbiye Nezareti’ne de geldiğini söyleyen Harbiye Nâzırı imzalı telgraf.
8 Ocak 1920
Bolu Mutasarrıflığı’ndan Dahiliye Nezareti’ne, Düzce Kazası’nda seçimlerin kanuna aykırı biçimde yapıldığına ilişkin Abdülvahab imzalı şikâyet hakkında Bolu Mutasarrıfı imzalı telgraf.
Bu kararı izleyen haftalarda yapılan milletvekili seçimleri neredeyse her tarafta Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin baskıları altında geçti. Birçok seçim bölgesinde istenmeyen adayların seçilmesi engellendi, seçilen bazı adayların mazbataları düzenlenmedi ve yerlerine başkalarının adlarına mazbatalar düzenlendi. İçişleri Bakanlığı’na birçok itiraz dilekçesi geldi ve bu durum basına da yansıdı. Seçimlerde yolsuzluk yapıldığı gerekçesiyle Hürriyet ve İtilâf Partisi seçimleri boykot ettiğini açıkladı.
1930 SEÇİMLERİ
Devlet emriyle Serbest Fırka’nın kaybettirilmesi!
Serbest Fırka 12 Ağustos 1930’da kurulduktan kısa bir süre sonra ülkede belediye seçimleri yapılmış, parti yöneticileri halktan gördükleri desteğin verdiği cesaretle seçimlere katılma kararı almıştı. Yeni partinin özellikle büyük kentlerde ve ticari merkezlerde çok sayıda taraftarı olması, Cumhuriyet Halk Fırkası yöneticilerini tedirgin etmişti. Bunun üzerine İçişleri Bakanlığı’ndan valiliklere gönderilen manidar bir talimatla seçimlerde büyük çapta hile yapıldı. Serbest Fırka, olağan koşullarda kazanması beklenen birçok yerde seçimleri kaybetti. Seçimler sırasında Gazi Mustafa Kemal’le birlikte sonuçları irdeleyen Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar adlı anı kitabında şunları yazıyor:
“Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın da katıldığı belediye seçimleri, çok gürültülü, bazı yerlerde kavga dövüşlü bir şekilde devam etmekte, buna paralel olarak, muhalefetin şikâyetleri de günden güne artmaktaydı. Her yerde hükümet kuvvetlerinin intihaplara müdahalesinden, muhalefete baskı yapıldığından, yolsuzluklardan, kanunlara aykırı hareketlerden bahsediliyordu… Serbest Fırkacıların şikâyet ve iddiaları bütün bütün boş değildi; Atatürk bunun farkındaydı. Nitekim bir gün kendisine hemen hepsi Cumhuriyet Halk Fırkası’nın lehinde olarak gelen seçim haberlerini arz ettiğim sırada bana, ‘Hangi fırka kazanıyor?’ diye sormuş; ‘Tabii bizim fırka Paşam’ cevabını vermiştim de gülmüş; ‘Hayır efendim; hiç de öyle değil! Hangi fırkanın kazandığını ben sana söyleyeyim; kazanan idare fırkasıdır çocuk! Yani jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler. Bunu bilesin’ buyurmuştu”.
7 KASIM 1982
Anayasa oylaması ve ‘şeffaf zarflar’
12 Eylül 1980 darbesinden iki yıl sonra yapılan Anayasaya referandumunda, yüzde 91.37 oranında kabul, yani evet oyu çıkmıştı. Kenan Evren, 29 Ağustos’da Afyon’da halka hitaben yaptığı konuşmada, “dış güçlerle işbirliği yapanların ‘Hayır’ kampanyası açtığını” belirtiyordu. 25 Ekim’deki Rize konuşmasında ise “Bunlar Ermeni ASALA örgütüyle işbirliği yapanlar, komünist radyolardan talimat alanlardır” diyecekti. 7 Kasım günü geldiğinde seçmenleri bir sürpriz bekliyordu: Ordunun belirlediği şeffaf oy zarflarının dışından mavi pusulalar seçilebiliyordu. Bu uygulama, birçok kişinin “ret” oyu vermekten korkmasına yolaçmıştı.
Ahmet Kuyaş’ın Ocak 2013 ve Haziran 2018 sayılarında dergimizde çıkan yazılarından derlenmiştir.
Temsilî rejimlerdeki seçimlerin dünyada yaklaşık 300 yıllık, Türkiye’de ise yaklaşık 150 yıllık bir geçmişi var. Bu seçimlerdeki usulsüzlük, şaibe, hile veya manipülasyonun tarihi de en az bu kadar eski. Günümüz Türkiye’sinde yaşanan seçim tartışmalarından, demokrasi tarihinde öne çıkan hadiselere…
SUNUŞ
Siyasi iktidarların gölgesinde
2 Kasım 1876’da vilâyetlere gönderilen seçim talimatnamesiyle başlayan temsilî rejim tarihimizin adalet ve hukuk açılarından pek övünülecek bir bilançosu yok. Gerçi seçim süreçlerine ilişkin usulsüzlükler konusunda Türkiye dünyada yalnız değil; ama sözkonusu usulsüzlüklerin toplamı, dolayısıyla da sıklıkları gözönüne alındığında Türkiye’nin bu konudaki sicilinin pek de parlak olmadığı su götürmez bir gerçek.
Bunun nedeni, kanımızca, devlet aygıtının yeterince tarafsız olamaması, hükümetlerin elinde rehine kalmasıdır. Ancak, devletin iktidarlar karşısında özerkliğini koruyabilmesini bir tek devlet memurlarından beklemenin pek sağlıklı olmadığını eklemek ve bunun gerçekleşebilmesi için güçlü bir kamuoyuna da ihtiyacımız olduğunu söylemek gerekir. Bu ise, gerçek anlamda bir ulus-devlet olmamıza bağlı.
Bugünlerde ulus-devlet olma yolunda attığımız ilk adımların ancak 100. yılını kutlamaktayız. Yani henüz çok genç bir devlet ve ulus olduğumuzu kabul etmemiz ve dere-tepe ne kadar yol gittiğimizi iyi irdeleyebilmemiz, dolayısıyla da yakın tarihimizi iyi bilmemiz gerekiyor. İzleyen sayfalarda Türkiye’nin ve dünyanın bu yakın tarihinden bir kesiti, iktidarların devleti seçim süreçlerinde nasıl kullandığını ve seçim sonuçlarını etkilediğini göreceksiniz.
Başrolünde Namık Kemal’in bulunduğu Hürriyet gazetesinin Haziran 1868’den Haziran 1870’e kadar yayımlanan 100 sayısı eksiksiz olarak yeniden basıldı. Alp Eren Topal’ın derleyip yazıçevirisini yaptığı bu koleksiyon, hem Türk gazeteciliği hem de siyasi tarihimiz için kıymetli bir kaynak oluşturuyor.
SÜRGÜNDE MUHALEFET – NAMIK KEMAL’İN HÜRRİYET GAZETESİ SETİ (Namık Kemal, Ziya Paşa), Haz. : Alp Eren Topal, VakıfBank Kültür Yayınları, 680 sayfa, 254.63 TL. (İnternet: 178.24 TL.)
Osmanlı dünyasının son dönem zirvelerinden Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın 1868’den itibaren birlikte çıkardıkları Hürriyet gazetesi, Londra ve Cenevre’de yayımlanmıştı. Mustafa Fazıl Paşa ise Sultan Abdülaziz’e bir mektubunda “Padişahların sarayına en güç giren şey doğruluktur” diyen dönemin muhalif kanaat önderiydi ve Hürriyet de iki yıllık süreçte muhalif basının en sert örneği olacaktı…
Gazeteyi yaratan, Tanzimat’ın özgürlük ortamı ve Namık Kemal’in özel kişiliğiydi. Birkaç hayatı birden 48 yıllık kısa ömrüne sığdıran Namık Kemal’e daha yakından bakmak için, kendisinin kapsamlı bir biyografisini yazan Mithat Cemal Kuntay’a kulak verelim:
“Namık Kemal’in hayatı kalabalıktır. Onun kırk sekiz yılına birçok adam girdi çıktı: Taçlı, kalpaklı, şapkalı, sarıklı, fesli… O, sarayda şehzadeyle oturdu, zindanda katille yattı; İstanbul’a sığmaz muharrir oldu, redingota sığan memur oldu, ‘zindandayken sözüm Sultan Aziz kadar geçerdi’ diyecek derecede nüfuzlu kalebent oldu… Avrupa’da saatini satmayı hatırlayacak kadar parasız kaldı; İstanbul’da gazetesinden ayda üç yüz altın alacak kadar paralı oldu, velhasıl, onun kısa hayatına çok şey ve çok kimse sığdı” diyor.
Namık Kemal’in babası Meclis-i Mâliye âzası, esham müdürü, II. Abdülhamid’in müneccimbaşısı Mustafa Âsım Bey; annesi Tekirdağ mutasarrıfı Koniçeli Abdüllatif Paşa’nın kızı Fatma Zehra Hanım’dır. Büyükbabası 3. Selim’in başmâbeyincisi Şemseddin Bey, onun babası III. Ahmed’in damadı kaptanıderyâ, şair Râtib Ahmed Paşa olup, vezîriâzam şehid Topal Osman Paşa’nın oğludur. Tarihçi Ömer Faruk Akün’ün (öl. 2016) aktardığı bilgileri göre, büyükbabası Şemseddin Bey’in, 3. Ahmed’in küçük kızı Ayşe Sultan’dan doğmuş olması ihtimali vardır ve böylelikle Namık Kemal’in ailesi Osmanlı hânedanı ile de akraba olmaktadır.
Namık Kemal’in doğumundan bir yıl önce, 3 Kasım 1839’da Gülhane Hatt-ı Hümayunu’yla başlayan Tanzimat dönemi, ayanların gücünü kırmak, Yeniçeri ocağını ortadan kaldırmak, zorunlu askerliğe geçiş, ulemanın özerkliğini sınırlamak gibi tedbirler ve artan vergilerle Osmanlı idaresinin merkezîleştiği bir dönemdi. Bu kapsamlı restorasyona ekonomik sıkıntılar da eşlik edince, süreç merkezîleşmekten fazlasına dönüştü. Tanzimat, bürokrasinin yeniden yapılanması, Avrupa ile diplomatik senkronizasyon, maliyenin ıslahı, yeni maddi kaynaklar yaratılması, altyapının ve yolların geliştirilmesi, teknoloji ithali, zorunlu askerliğin bir düzene oturtulması ve eğitimin yaygınlaştırılması yönündeki çabalar demekti. Bunlar haliyle toplum hayatında da hızlı ve kökli değişimler anlamına geliyordu.
Hürriyet-İlk ve son nüsha Hürriyet gazetesinin Londra’da matbu olarak basılan ilk sayısının ve Cenevre’de neşredilip elle yazılan son (100.) sayısının kapak sayfaları.
1856’da ilan edilen Islahat Fermanı, Batılılaşma yönünde önemli bir adımdı; fakat Müslümanlarla gayrimüslimleri hukuken ve siyaseten eşit kılması hoşnutsuzluk yaratmıştı. 1859’da Osmanlı Devleti ilk kez Avrupa’dan borç almaya başladı. Maaşların ödenemediği bir ortam vardı, savaş mağlubiyetleri ve ordu isyanları yaşanıyordu.
27 yaşındaki Namık Kemal, Tasvir-i Efkâr’da Girit sorununu irdeleyen ve buradaki idaresizliği vurgulayan “Şark Meselesi” başlıklı makalesini yayımlamış, ardından Osmanlı yönetimi basına karşı baskısını arttırmıştı. 15 Mart 1867’de ünlü sansür yasası Kararname-i Âli yayımlandı. Genç gazeteci artık tehlikeli bir kişiydi. Bu çalkantılı atmosfer 30 Ağustos 1867’de Yeni Osmanlıları biraraya getirdi.
İki yıl sonra Namık Kemal ve Ziya Paşa Hürriyet’i çıkarmaya başladılar. 28 Haziran 1868’de Londra’da Rupert Street 4 numarada ilk nüshasını bastıkları Hürriyet, Yeni Osmanlılar’ın sesi oldu. Artık Avrupa’da, İstanbul’da ve şarkın farklı köşelerinde yankılanmaya başlamıştı. Yeni Osmanlılar 10 yılı aşan muhalefetlerinde 10 farklı gazete çıkardılar; fakat hiçbiri Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın Hürriyet’i kadar uzun soluklu olamadı. Hürriyet, Haziran 1868-1870 arasında Londra ve Cenevre’de haftalık olarak toplam 100 sayı basılmıştı. Maliye, eğitim, askeriye, diplomasi gibi anabaşlıklara ayrılan gazete önce dört, ardından sekiz, sonra tekrar dört sayfa olarak çıktı. Bir “haber kağıdı”ndan ziyade siyasi bir bülten olarak hazırlanan Hürriyet’te, her hafta hem Osmanlı devlet ve toplumunun meseleleri masaya yatırıldı hem de bunlara çözüm üretecek siyasi programlar inşa edilmeye çalışıldı.
Hürriyet’teki bazı konu ve makalelerin mazi ile bugün arasında bizleri kararsız bırakacak haldeki benzerliği dikkati çekiyor. 150 yıl sonra yeniden okurla buluşturulan bu nüshalar hem koleksiyonerler hem meraklılar hem de dünden bugüne tarihimizi öğrenmek isteyen her yaştan amatörler için nadide bir eser niteliğinde.
Vatan şairi ve Ziya Paşa Namık Kemal (1840-1888), şiir, makale, öykü, tiyatro gibi alanlarda çok sayıda eser bıraktı. “Hürriyet Kasidesi” ve “Vatan yahut Silistre” adlı piyesiyle “Vatan şairi” olarak anıldı (solda). Namık Kemal ve Şinasi ile birlikte Tanzimat edebiyatının üç büyük öncüsünden biri kabul edilen Ziya Paşa (sağda).
1758’de soylu bir ailenin çocuğu olarak doğdu ama, engelli olduğu için ailesi tarafından soyluluk ünvanına layık görülmedi. Kim bilebilirdi ki devran dönecek, devrim olacak ve bu hüviyet hem yaşamını sürdürmesine hem de ebeveynlerini giyotinden kurtarmasına yarayacak… Fransız soylu mutfağı kültürünü, “Yeni Fransa”nın görgüsüz yeni efendilerine anlatan bir gurmenin öyküsü.
Başkası olsa belki doğuştan deforme elleri nedeni ile tüm çocukluğu boyunca insan içine çıkarılmaz ve sonraki yıllarda hayata küsebilirdi. Hatta doğum sertifikasına soyluluk belirten “de” yazılmadığı için, soylu ailesinin tek evladı olduğu halde Fransız kanunlarına göre piç sayılmasını dert edebilirdi. Kim bilebilirdi ki devran dönecek, devrim olacak ve o hüviyet hem yaşamını sürdürmesine hem de ebeveynlerini giyotinden kurtarmasına yarayacak.
Yeme içme tarihinin bu gerçekten sıradışı kişiliğini önce upuzun ismi ile analım: Alexandre-Balthazar-Laurent Grimod de la Reynière.
Evrenin mizah gücüne hayran olmamak elde mi? Bırakın hayata küsmeyi tam tersine dışa dönük bu “bon vivant”, İsviçreli bir saat ustasının yaptığı mekanik takma elleri ile yaşama dört elle sarılmış. Renkli ve sürprizlere doymayan kişiliği ile dünyanın ilk restoran eleştirmeni olmuş ve birbirinden ilginç yemek davetleri ile ilgiyi üzerine çekmiş.
Grimod de la Reynière La Reynière, ilk gençlik yıllarından itibaren katıldığı, düzenlediği davetler ve daha sonra çıkardığı yayınlarla gurmeliği bir mesleğe dönüştürmüştü.
Alabildiğine dalgalı, iniş çıkışlı bir yaşam öyküsü onunkisi. Anne-babası doğuştan deforme ellerinden utanıp vaftizini ücra bir kilisede yapmışlar. Daha sonra bebekken bir domuz ağılına düştüğünü ve domuzlar ellerini çiğnediği için sakat kaldığı masalını uydurmuşlar. Daha genç yaşlarında evde Paris’in ileri gelenlerine ilginç yemekli davetler vermeye başlamış. “Cenaze Yemeği” konseptli ve tabutlu ilk davet insanlara öyle ilginç gelmiş ki davet edilmeyenler tekrarını istemiş. 1786’ya kadar bu ilginç konseptli akşam yemeklerine ailesine ait Champs-Elysées’deki lüks malikanede devam etmiş. Ta ki bir gece babası aniden seyahatten dönüp de Alexandre’ı arkadaşları için donattığı ziyafet sofralarının başında bulduğu güne dek. Babası yemek davetine kızmamış da kendi giysilerini giyen, masanın başına oturtulmuş bir domuz görünce küplere binmiş. Alexandre’ın cep harçlığını kesmiş, aklını başına toplaması için onu bir manastıra göndermiş.
1789’da devrim Paris’i salladığında ailesi ile arasını bularak Lorraine, Alsace, Provence, Languedoc ve İsviçre’de dolaşıp değişik malzeme ve yerel yemekleri tanımış. Lyon ve Béziers’de yerlerinden olmuş soyluların masalarında gastronomi eğitimine devam etmiş. 1794’te babası ölünce Paris’e geri dönmüş. Devrim ertesi sahne değişmiş tabii… Doğum sertifikası piç olduğunu söylediği için, yeni yönetimi fakir olduğuna ikna edebilmiş. Hatta ailesinin o kocaman malikanesinde kalmasına izin verilmiş ve kendisine bir ödenek bile verilmiş! Ancak yine de çok parasız olduğundan, annesi, sevgilisi ve tek çocuğuyla ucuz bir otele yerleşmiş ve malikanenin odalarını kiralamaya başlamış. Bu arada kesesi elverdiğince Paris’in gece hayatına dahil olmuş, tiyatro eleştirileri yazmış. Yeni zengin burjuva sınıfının görgüsüzlüklerini görünce yayıncısını bu insanların iyi bir rehbere ihtiyacı olduğuna ikna etmiş ve 25 gün sonra ilk kitabı yayına hazır olmuş.
Gurmelerin yıllığı
La Reynière, eleştirmenlik kariyerine 9 yıl boyunca yayımlanan Almanach des Gourmands (Tatbilirlerin Yıllığı) ismini verdiği rehber ile başlamıştı.
La Reynière, eleştirmenlik kariyerine Almanach des Gourmands (Tatbilirlerin Yıllığı) ismini verdiği bu rehber ile adım atmış. Dokuz yıl boyunca yayımlanan bu yıllığın ilki 1803’te çıkmış. “Tadımcılar Jürisi” adını verdiği bir seçkinler grubu kurmuş. Her Salı akşam 7’den geceyarısına kadar Rocher de Cancale restoranında yemekleri değerlendirmek üzere toplanmışlar. Değerlendirmeler gizli yapılır, katılımcıya eksiklerini gidermesi için bir şans daha verilirmiş. Konuşmalar mutlaka kayıt altına alınır, farklı damak tadlarına ve zevke göre görüşler toplanır ve ortak bir karara varıldığında da yıllıkta yer verilirmiş. Karar olumsuz ise yemeğin sahibini çağırarak açıklamayı bizzat kendisi yaparmış.
La Reynière’in gastronomi yazınına katkısı bu yıllıkla sınırlı kalmamış. 1806’dan 1808’e dek aylık yemek kültürü dergisi Journal des Gourmands et des Belles (Tatbilirlerin ve Güzellerin Dergisi) ile devam etmiş. 1808’de Manuel des amphitryons (Amphitryon’ların Elkitabı) adlı çalışmasını yayımlanmış. Bu yayımlar kendi devri için çok farklı bir çizgi ortaya koymuş. Dergide restoran rehberi, mevsimlere göre malzemelerin besin değerlerini gösteren bir takvim ve Paris’te her türden yiyecek tedarikçisi ile ilgili bilgiler yer almış. Aynı zamanda devrim sonrası ortaya çıkan, görgüsü ve bilgisi eksik yeni zenginlerin yararlanabileceği sofra adabı, yiyecekler ve sunumları ile ilgili çeşitli bilgiler, tarifler ve önerilere de yer vermiş. “Ancien régime”in (Eski Fransa!) gözden düşmüş soyluları için bir nevi nostalji değeri olsa da, devrim öncesi soylu mutfaklarının yarattığı bilgi birikiminin kaybolmaması için bu yayımların önemli katkısı olmuş.
La Reynière’in sahneden çekilişi de tiyatrovari bir biçimde olmuş. 1812’de hasta olduğu dedikoduları ile 1 ay ortada görünmemiş ve bir süre sonra da karısı öldüğünü duyurmuş. Cenaze yemeği için otelde toplanan gastronomi ve sahne sanatçıları 1783’teki yemeğin benzeri şekilde ortada bir tabut ile karşılanmışlar. Yemek sırasında La Reynière dirilerek ortaya çıkmış. Bu hadiseden sonra da kendini emekliye ayırmış; Paris’i terketmiş ve bir daha yemek konusunda hiçbir şey yazmamış. 1837’de gerçekten ölmüş.
Etin diseksiyonu La Reynière’in 1808’de çıkan Manuel des Amphitryons başlıklı eserinden etin diseksiyonu üzerine inceleme örnekleri.
Bizim ders kitaplarında genellikle “istilacı” olarak nitelenen Moğollarla ilgili, Batı’da Pax Mongolica yani “Moğol Barışı” ifadesi de kullanılır. Çinggis Han ve evladı doğudan batıya gümrük kapılarını ortadan kaldırmış ve tüccarlar bu “Moğol Barışı” sayesinde, hepimizin bildiği çocuk oyunu “Aç kapıyı bezirganbaşı, kapı hakkı ne alırsın, ne alırsın?”da sözedilen vergilerden kurtulmuşlardı.
Moğol barışı anlamına gelen pax Mongolica deyimi “Roma barışı” ifadesine atfen tarihçiler tarafından kullanılagelmiştir.
Anadolu tarihi açısından bakınca Moğol istilası, yakıp yıkma, Kösedağ Savaşı çerçevesinde okul kitaplarına yerleşmiş görüşlerin nasıl olup da barışı temsil edebileceği, bizim için pek anlaşılır olmadığı gibi, yadırganacak bir ifadedir. Hatta bugün herkesin başvuru kaynaklarından biri olan internete bakınca “Pax Mongolica ya da Moğol barışı” deyiminin Batılı bilimciler tarafından kullanıldığını öğreniriz. Ayrıca bu terim açıklanırken ihtiyatla davranıldığı görülmekte ve Batılı biliminsanlarının Çinggis Han ve evladının yaptıkları seferlerle elde edilen topraklardaki “istikrarı” tanımlamak için bu terimi kullandığı vurgulanmaktadır. Kısacası Batılılar bir tarihî gerçeklik olan Moğol barışı, bizim anlayışımıza göre bir “iddia”dan ileri gitmemektedir. Zira burada anlayışımıza ters düşen ve belli bir yerde imzalanmış bir anlaşma daha doğrusu olgudan ziyade yorum farkı ile karşı karşıyayız.
Öte yandan “Moğol barışı” terimiyle işaret edilen istikrar, bilindiği gibi günümüzde de yatırımcılar için büyük bir önem taşımaktadır. Çinggis Han ve evladı döneminde de yatırımlar hâkim sülale üyelerinin ve devlet ricalinin tüccar sermayesini arttırması şeklinde oluyordu. Hanedan üyeleriyle böyle yakın ilişkiler içinde olan tüccarlar “ortak” diye biliniyordu.
Ortak tüccarlarının faaliyetleri hakkındaki haberler, Kubilay Han ve evladının Çin’deki hakimiyetinin son bulmasıyla (1368) duyulmaz olur. Bugün İpek Yolu diye bilinen güzergah boyunca yol alarak Han şehri Hanbalık’a kadar giden Marco Polo da bu tüccarları tanımıştı. Bu Han şehri Marco Polo’nun telaffuzu ile zamanla Khanadu olarak bilinmiş ve İngiliz şairi Cooleridge’in şiirlerine de Xanadu şekliyle girmiştir. Bugün Xanadu, Bodrum’da “her şey dahil bir otel” adı olarak yakınımıza gelmiştir. Varlıklarından yüzyıllarca sonrasına ışık tutan bu yollar ve tüccarlar o dönemde ayrıcalıkları ile dikkati çekiyorlardı; vergiden muaf oldukları gibi, devlet görevlisi gibi posta teşkilatından ida stedikleri gibi yararlanıyorlardı. Çinggis Han’ın torunu Möngke Han zamanında ortak tüccarlarının bu ayrıcalıklarına sınırlama getirildi; onlar artık serbest tüccar değil de “devlet tüccarı” olarak Endonezya ve Java seferlerine çıkıyorlardı.
Bu tüccarlar bu ayrıcalıkları nasıl sağlamışlardı? Bilindiği gibi Çinggis Han’ın ortaya çıktığı Moğolistan’ın doğu kısımları ticaret yolları kavşağında değildi. Çinggis Han başlangıçta o bölgelere gelen Müslüman tüccarların birkaçı ile çok erken dönemlerde ilişki kurmuştu (#tarih, sayı: 58). Asırlardan beri Çin ticaretinde söz sahibi olmaya çalışan Müslüman tüccarlar, Çinggis Han’ın kendilerine karşı olumlu tavrını iyi değerlendirdiler. 1218’de Harzemşah’a gönderilen kervanda 400’den fazla tüccar bulunuyordu. Bunların arasında Orta Asyalı Müslüman tüccarlar önemli bir yer tutuyordu. Tarihteki diğer Orta Asya devletleri gibi tüccarlara karşı olumlu ve açık bir politika izleyen Çinggis Han ve evladı da, kendi adlarının tüccarlar arasında olumlu bir şekilde yayılması için tüccarlara rayiç fiyatın üzerinde ödeme yapıyordu. Kendilerine yakın tüccar sayısı arttıkça, onlara yeni kurulan ordu içinde yer vererek; eski ve yeni açılan güzergah üzerinde kısa mesafe ticareti ile beslenerek; uzun mesafe ticaretine zemin hazırlayarak ilişkileri pekiştiriyorlardı.
Bilindiği gibi kervan ticaretinde en önemli mesele, dışarıdan gelecek hücumlara, haydutlara karşı yapılan korunmanın sağlanması idi. Bu tedbirler de doğal olarak malların değerini arttırıyordu. Tüccarlar açısından önemli olan iki hususu daha vardı: Bunlardan biri ulaşım giderleri ve bunu sağlamak için alınan tedbirler; diğeri ise kervan yolu boyunca Deli Dumrul gibi dizilmiş irili ufaklı devletler, beylikler, şehir hâkimleri ve kabilelere ödenmesi gereken vergi, yani “bac” idi. Hepimizin bildiği çocuk oyunu “Aç kapıyı bezirganbaşı, kapı hakkı ne alırsın, ne alırsın?” işte tam olarak bu türlü “kapı hakları”ndan bunalan tüccarların içinde bulunduğu durumu yansıtır. Çinggis Han yaptığı seferlerle, doğudan batıya gümrük kapılarını ortadan kaldırdı ve tüccarlar bu “Moğol barışı” sayesinde rahat nefes almış oldular.
Polisiye roman yazarı ve Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi hocası Celil Oker, bilgisini ve deneyimini sakınmadan paylaşan, alçakgönüllü ve iyilik peşinde koşan gerçek bir aydındı. ‘Sanatta yeteneğin payının az, öğrenmenin ve çalışmanınsa çok olduğunu’ savundu ve sürekli üretti. İlk hedefin ‘diğer insanlara yararı olacak bir şeyler yapmak olduğuna inandı’.
Celil Remzi Oker, Kayseri’de doğdu. Talas Amerikan Ortaokulu’nda, Tarsus Amerikan Koleji’nde okudu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1979’da mezun oldu. Ansiklopedi metin yazarlığı, çevirmenlik ve gazetecilikten sonra reklam yazarlığı yaptı. 1998’de İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Reklamcılık Programı’nda öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Aynı kurumda Yaratıcı Yazarlık Teknikleri atölyeleri yürüttü, Marka Okulu yüksek lisans programında Hikaye Anlatımı dersleri verdi.
Yazarlık serüveni, üniversite yıllarında tiyatro oyunu metinleri, üniversitenin hemen sonrasında da Yarın dergisinde yayımlanan hikâyeleri ile başladı. 1999’daki Çıplak Ceset adlı ilk romanı, Kaktüs Kahvesi Polisiye Roman Yarışması’nda birincilik ödülü aldı. Bu romanı sırasıyla Kramponlu Ceset (1999), Bin Lotluk Ceset (2000), Rol Çalan Ceset (2001), Son Ceset (2004), Bir Şapka Bir Tabanca (2005), Yenik ve Yalnız (2010), Dünya Kitap Altın Sayfa Yılın Polisiye Kitabı Ödülü’nü alan Ateş Etme İstanbul (2013) ve Sen Ölürsün Ben Yaşarım (2015) izledi. Beyaz Eldiven Sarı Zarf (2011) adlı bir hikaye kitabı da bulunan Celil Oker, 2018’de Genç Yazarlar İçin Hikâye Anlatıcılığı Kılavuzu’nu yazdı.Oker ayrıca, Beşpeşe (2004)adlı çok yazarlı romanın yazarları arasında yer aldı. Polisiye kültürü dergisi 221B için kısa hikayeler yazdı. Kitapları Almanya, Yunanistan, İspanya ve Hollanda’da yayınlandı.
Yarın’da yayımlanan bazı hikayelerinde okurla tanıştırdığı (ancak o dönemde özel dedektif olarak kurgulamadığı) Remzi Ünal’ı, romanlarında Türk polisiye edebiyatının en özgün “yerli malı” dedektif kahramanlarından biri haline getirdi. Kendisini “Şu Hava Kuvvetleri’nden müstafi, THY’den kovulma, kendisine saygısı olan hiçbir ‘frequent flyer’ın adını bile duymadığı sekizinci sınıf charter şirketlerinde bile tutunamayan, şu sıralar sayenizde MS Flight Simulator’un Cessna’sını her çakışında inatla bir daha yükselen eski pilot, exkaptan, nevzuhur özel detektif Remzi Ünal” (Ateş Etme İstanbul, s. 453) diye tarif eden bu dedektifin maceralarında gerilimi ve edebi ustalığı buluşturdu.
Yazmanın ve yazarlığın kişiye bahşedilmiş ulvi bir mertebe olduğu fikrine sürekli karşı çıkarak, çalışkanlığı, emeği ve üretkenliği vurguladı. Çok okuyan, bilgisini ve deneyimini sakınmadan paylaşan, alçakgönüllü ve iyilik peşinde koşan gerçek bir aydındı. Sevtap Oker’in eşi, Ali ve Can Oker’in babasıydı.
Uluslararası bir yazarOker’in kitapları Almanya, Hollanda, Yunanistan ve İspanya’da da okuyucuyla buluşmuştu.
Semih Fırıncığlu / Tiyatro Yönetmeni-Müzisyen
Hem kendisine hem ciddi insanların hâline güldü…
“Celil Oker’le tanışıp arkadaş olduğumuzda 16 yaşındaydım. O, kapanmakta olan Talas Amerikan Ortaokulu’ndan bizim Tarsus Amerikan Koleji’ne transfer olmuştu. Bugün lise arkadaşlarımızdan kime Celil Oker dense, sanırım aklına şunlar gelir: Futbol takımının (gözlüklü) kalecisi olduğu, yaşamın günlük rutinlerini yerine getirmekteki üşengeçliği, hepimizden daha çok kitap okuduğu ve hiç kimseyle kavgalaşmayan, iyi ve mantıklı bir insan oluşu. Gün gelip ilk polisiye romanını yazdığını öğrendiğimde bunu yapmak istediğini bana ta o yaşlardayken söylediğini anımsamıştım. Celil’le okul, sınıf ve yatakhane arkadaşlığımız üniversitede de devam etti. Boğaziçi Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okuduk. Okula başlar başlamaz o tiyatro ve yazmaya, ben müzik ve tiyatroya öylesine merak sardık ki, derslere girmeye vakit bulamaz olduk; ikinci sınıfın sonunda not ortalaması düşüklüğünden ikimiz de neredeyse okulun edebiyat bölümünden atılıyorduk. O yıllarda Celil’le çok gülerdik: Kendi nereye varacağını hiç bilemediğimiz halimize, kendinden kuşkusu olmayan ciddi insanların haline ve genel anlamda insanlık hallerine bakıp bakıp gülerdik. 1974’te onun yazıp yönettiği, benim müzik ve dekorunu üstlendiğim ‘Meydan’ adlı metinli ortaoyunu denemesi yapmıştık. Sanatta yeteneğin payının az, öğrenmenin ve çalışmanınsa çok olduğunu ömrü boyunca savundu ve sürekli üretti. İnsanın birinci hedefinin diğer insanlara yararı olacak bir şeyler yapmak olduğuna inanırdı. Bu açıdan, üniversitede ders vermek onun başına gelen en iyi şeylerden biri oldu. Benim 2017’de İstanbul’da sahnelediğim oyunun izleyicili provasını izledikten sonra salondakilere dönüp ‘bu oyunu gördükten sonra buradan daha iyi bir insan olarak çıkmamak bence imkansız’ demesi, işim konusunda duyduğum en anlamlı övgü olabilir”.
Eser Levi / Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Loş bir ışık, soğumuş kahve ve sevgili öğrenciler…
“1998 güzünden bize veda ettiği güne kadar İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Reklam Yazarlığı, İleri Reklam Yazarlığı, Reklam Tarihi, Reklam Kampanyaları, Mitolojik-Modern Öyküler, Hikaye Anlatımı dersleri verdi.
Neredeyse bütün öğrencilerin ‘en sevdiğiniz hoca kim?’ sorusuna tereddüt etmeksizin ismini verdiği bir hoca oldu. Onu ofisinde hiçbir zaman yalnız görmek mümkün olmazdı; odadaki ikinci sandalye muhakkak dolu olurdu. Sandalyeyi kimi zaman çalışma arkadaşları, kimi zaman öğrencileri, kimi zaman bir okuru, onun mesleki ya da hayata ilişkin deneyimlerinden faydalanmak niyetiyle doldururdu. Biri bir hikaye yazar, onun deyimiyle ‘malı’ getirir, görüşünü alır; biri annesine kızar, sevgilisiyle küser, hocasıyla takışır ona dert yanmaya giderdi. Herkese her gün bıkmadan sorduğu soru ‘her şey yolunda mı?’ olurdu, çünkü her zaman her şeyin yolunda olmasını isterdi. İnsanı bu soruyu sorarak umutla doldurur, sonra da ‘yürü git’ diyerek cesaret verirdi. Aynı şekilde o da tüm çalışma arkadaşlarının kapısını çalar, hatırını sorardı. Öğrenciler ajans odasında çalışırken odaya girip ‘n’oluyo burda’ diye sorar, üretim süreçlerine yardım ederdi. Odasında her zaman loş bir ışık, bilgisayardan yükselen blues, soğumuş kahve, yazılmayı bekleyen yazılar ve bilgisayarının duvar kağıdında eşi Sevtap Hanım’ın ona kocaman gözlerle bakan fotoğrafı olurdu. En çok bitap düştüğü günlerde bile ders kaçırırsa içine dert olur, ‘çocuklar bekler beni’ derdi. Bize veda etmeden bir gece önce bile ‘bilgisayarımı açın, falanca dosyadan filanca ilanı yarın çocuklara gösterin’ diyordu.
Öğrencilerinin emeğine çok kıymet verirdi. O kadar tevazu sahibiydi ki, romanlarıyla ilgili beğeninizi dile getirdiğinizde ‘sen onu boşver, neresini beğenmedin onu söyle’ derdi. Dünyanın en içten, sevimli ve eşsiz kahkahasına sahipti”.
Hint-Avrupalılara Aryan etnik kökeni temelinde bir arkeolojik kimlik bulma çabaları Çatalhöyük’ün keşfiyle 1990’lardan itibaren yoğunlaştı. “Yüksek Batı kültürü”, mutlaka tarihin derinliklerindeki bir diğer “yüksek kültür”den kaynaklanmış olmalıydı! Göbeklitepe o tarihlerde biliniyor olsaydı, çok büyük olasılıkla bu teorinin merkezi olarak seçilecek, burası “Hint Avrupalıların tapınağı ve dini dünyaya armağan ettiği bir merkez” olarak tanıtılacaktı.
Son yıllarda kültür-sanat haberlerinin önemli bir kısmını, “dünya tarihini değiştirdiği” iddia edilen arkeolojik keşifler oluşturuyor. Bu örnekleme ile ilgili bir haber 24 Nisan 2019 tarihinde Hürriyet gazetesinde yayımlandı. “Avrupa Kültürü Çatalhöyük’ten” başlıklı haber, çeşitli web sayfalarında “Avrupalılar Konyalı mı?” manşetleriyle de yer aldı.
Sözkonusu haberde, Polonya’da Çatalhöyük Neolitik Dönem sakinlerinin DNA’ları üzerinde yapılan bir çalışmadan bahsediliyordu. Çalışma sonucuna göre Çatalhöyük insanları ile Avrupalılar arasında yakınlıklar saptanmış. Konuya arkeolojik yorum yapan Prof. Mehmet Özdoğan ise durumun şaşırtıcı olmadığını, ulaşılan sonuçları arkeolojik olarak zaten bildiklerini ifade etmiş.
Çatalhöyük Neolitik dönem sakinleri ile Avrupa halklarının DNA yakınlığı hakkındaki Hürriyet gazetesi haberi
Görünüşte Anadolu insanının gurunu okşayan, yüksek Avrupa kültürünün kökeni olarak Türkiye topraklarını işaret eden sözkonusu haberin gerçekte ne anlama geldiğini tartışmak gerekiyor.
Hadisenin arkeolojik geçmişinde, Hint-Avrupalıların “unutulmuş-kayıp anayurt”larını bulma çabası bulunmaktadır. Tek bir dil ailesine mensup Hint-Avrupalılar (İndo-Ari), Britanya’dan Hindistan’a kadar çok geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır. Bu büyük dil ailesinin erken tarihini araştırma ve anayurdunu bulma çabaları neredeyse 300 yıldır kesintisiz bir şekilde devam etmesine karşın, “Hint-Avrupa” teriminin tarihi çok eski değildir. Bazı Avrupalıların efsanelere inanıp Tevrat’tan önceki kutsal kitaplar olan Avesta ve Rig Veda üzerinde yaptıkları çalışmalar, Aryan etnisitesi temelinde Hint-Avrupa anayurdu teorisinin başlaması ve şekillenmesi ile sonuçlanmıştır. Aryanlar, Hint-Avrupalılar içinde en geniş grubu oluşturur. Aryan kelimesine de ilk olarak MÖ 521’de Akhaimenid (Pers) Kralı I. Darius’un kaleme aldırdığı Batı İran’daki Behistun Yazıtı’nda rastlanır. Kelime, Zerdüşt dini kutsal kitabı Avesta ile Hindistan Aryanları’nın dinî metinlerinden oluşan Rig Veda’da bulunmaktadır. Avesta’da geçtiği şekli ile “Airyanem Vaejah”, yani “Aryanlar’ın Ülkesi” anlamına gelmektedir.
Aryan kelimesi günümüzde maalesef ırkçı bir kuşatmanın bilimsel terimi olarak kullanılmakta. 20. yüzyılda Almanlarla başlayan bu ırkçı kuşatma, anti-semitizm ile kendini göstermişti. Avrupa kıtası, Güney Rusya stepleri, Anadolu, İran, Batı Orta Asya (Horasan, Maveraünnehir), Pakistan, Afganistan, Tacikistan ve Hindistan’ı Aryanların tarihsel toprakları olarak gören ve sözkonusu coğrafyada binlerce yıldır yaşayan diğer halkların atalarını arkeolojik ve etnoarkeolojik açıdan yok sayan bu ırkçı kuşatma, anayurt çalışmalarında 1990’lardan itibaren Anadolu’yu kendisine bir hedef olarak belirlemiş bulunmaktadır.
Marija Gimbutas ile başlayan Hint-Avrupalılara arkeolojik kimlik bulma çabaları, Colin Renfrew ile İç Anadolu’ya yönlendirilmiştir. Polonya’da kısa bir süre önce yapılan ve Hürriyet gazetesi’nde haberleştirilen DNA çalışmaları ise Anadolu’nun Hint-Avrupalılar’ın anayurdu olduğu kurgusuna bilimsel altyapı hazırlama aşamasındaki bir basamak gibi görünmektedir. Buna karşın Hint-Avrupalılar ile Aryanlar hakkında Britanya’dan Mezopotamya’ya, Karadeniz’in kuzeyinden İndus Vadisi’ne değin çok geniş topraklarda yapılan araştırmalar “istenilen” sonuçları vermemiş, kesin ve ispatlayıcı arkeolojik kanıtlara bugüne kadar ulaşılamamıştır.
1950’lerde Marija Gimbutas tarafından kurgulanan “Kurgan teorisi”, Hint-Avrupalıların kökenlerinin Karadeniz’in kuzeyindeki steplerden Hazar Denizi’ne kadar uzanan geniş coğrafyada bulunduğu temeline oturuyordu. Arkeolojik kimlik olarak ise göçebelerin yığma mezarları olan kurganlar kullanılmıştı. Bugün kendilerini yüksek ve üst kültürün temsilcileri olarak gören Batılılar, M. Gimbutas’ın “Kurgan Teorisi”ne hiçbir zaman sıcak bakmadılar. Zira kurganlar bir “alt kültür” ögesiydi. Zaten kurganların Hint-Avrupalılarla ilgisini gösterecek hiçbir bulguya ulaşılmamıştı. Kurgan teorisinin çıkış noktası ise Rig Veda’da geçen bir cümleydi: “Ölülerinizi bu tepelere gömün”. Bu tepeler kurgan olarak düşünülmüştü ve tüm kurganlar Hint-Avrupalılara ait olmalıydı.
“Yüksek Batı kültürü”nün göçebe çadırının siluetinden başka bir şey olmayan kurgandan çıkmış olabileceği ihtimali, özellikle Aryan ırkçısı Avrupalıları çok rahatsız etmişti. “Yüksek bir kültür” mutlaka tarihin derinliklerindeki bir diğer “yüksek kültür”den kaynaklanmış olmalıydı. Bu nedenle gözler 1990’lardan itibaren arkeolojik anlamda el değmemiş bir bölge olan Anadolu’ya çevrilmeye başlandı. Göbeklitepe’nin henüz bilinmediği o yıllarda, Çatalhöyük yüksek kültürlü bir Neolitik yerleşme olarak dikkati çekiyordu. Bu fırsat kaçmayacaktı. Özellikle İngiliz arkeolog ve biliminsanlarının öncülük ettiği çalışmalarla, Proto Hint-Avrupalıların anayurdunun Çatalhöyük olduğu dile getirilmeye başlandı.
Çatalhöyük’ün önemi
Batılı tezler İngiliz arkeolog Colin Renfrew’in Archaeology and Language: The Puzzle of Indo-European Origins adlı kitabı Hint Avrupalıların kökenini Çatalhöyük’e bağlayan varsayımları savunmaktaydı.
Çatalhöyük sakinleri savaşarak değil, sessiz ve sakin bir şekilde tarımın yayılmasına koşut olarak Avrupa’ya yayıldılar. Burası, Neolitik Dönem insanlık tarihinin önemli bir aşamasını karakterize eden bir yerleşim tarzı, toplum anlayışı ve eşitlik ideallerine dayanan kentsel planlamasıyla yalnızca Anadolu’nun değil Önasya’nın da en önemli yerleşmelerinden biri. Çatalhöyük, bugün itibari ile Anadolu’da en fazla sayıda tapınağın olduğu yerleşme durumunda. Bunların mimari yapılarından ziyade bezeme unsurları çok etkileyici. Tapınaklar av sahneleri ile dinsel törenleri canlandıran duvar resimleriyle özenli bir şekilde süslenmiş. Çatalhöyük kadar büyük ve daha da eski Neolitik yerleşmeler Anadolu ve Önasya’nın diğer bölgelerinde saptanmış olsa da, burada açığa çıkarılmış duvar resimlerinin benzerlerine hiçbir yerde rastlanılmadı. Çatalhöyük ayrıca, en erken tarımın uygulandığı, “einkorn” ve “emmer” buğdayları ile arpa, burçak, mercimek ve bezelyenin yetiştirildiği, köpek ile koyunun evcilleştirildiği, kilden kap yapmanın icat edildiği tek Anadolu Erken Öntarih yerleşmesi.
İşte tüm bu özellikleri ile Çatalhöyük, Hint-Avrupa anayurdu için mükemmel bir kimlik oluşturuyordu. Böylece hem Çatalhöyük gibi özgün ve gelişkin bir Anadolu yerleşmesi kimliklendirilmiş oluyor hem de tarım faaliyeti Hint-Avrupalıların dünyaya bir armağanı durumuna geliyordu!
Günümüzde ise Göbeklitepe, pekçok yönü ile Çatalhöyük’ten daha popüler bir hale getirilmiştir. Oysaki Çatalhöyük’ten 4 bin yıl önce kurulmuş olan Göbeklitepe ile Çatalhöyük’ü karşılaştırmak bilimsel bir yaklaşım değildir. Colin Renfrew’in Çatalhöyük merkezli Hint-Avrupa anayurdu teorisinin kurgulandığı dönemde Göbeklitepe biliniyor olsaydı, çok büyük olasılıkla bu teorinin merkezi olarak Göbeklitepe seçilecekti. Tarımın olmadığı Göbeklitepe, bu defa Hint-Avrupalıların “tapınağı ve dini dünyaya armağan ettiği bir merkez” olarak tanıtılacaktı.
Hint-Avrupalıların ve Aryanların Anadolu ile olan bağlantıları Erken Tunç Çağı’nın başlarında, MÖ 3000’lerde başlamıştır. Göçlerle Anadolu’ya gelmiş olduğu düşünülen önemli Hint-Avrupa halklarının başında Batı Aryan grubundaki Hititler, Luwiler, Palalar ve Lidler ile Doğu Aryan Mitanniler geliyordu. Hattiler, Hurriler ve Kaşkalar ise Anadolu’daydı. Buna karşın arkeologlar ve tarihçiler Anadolu merkezli göç trafiğini halen tartışmaktadır. Sözkonusu göçlerle ilgili ciddi bir arkeolojik kimlik sorunu bulunmaktadır. Özellikle Assur Ticaret Kolonileri Çağı’ndaki (MÖ 2000-1700) çiviyazılı belgelerde Hint-Avrupalı isimlere rastlanması, Anadolu’nun Aryan Öntarihinin yaşandığı coğrafya olduğuna işaret etmektedir. Bu bağlamda Proto-Hititçe, Proto-Luwice, Proto-Palaca ve Proto-Lidçe’nin Anadolu topraklarında geliştiği ve bunların da bilinen en eski Hint-Avrupa dillerinin kanıtları olduğu söylenebilir.
Bununla birlikte Hint-Avrupa ve Aryan tarihsel ırkçılığının altında dil konusunda önemli bir rahatsızlık bulunmaktadır. Sümer dili ve yazısı (MÖ 3200) Kafkasya ve Batı Asiatik halklara, Akadça dili ve yazısı (MÖ 2500) Samilere, eski Mısır dili ve yazısı (MÖ 3100) ise kuzey Afrika yerel insanlarına atıf yaparken, tarihsel derinlik sağlarken; yüksek kültürlü Avrupa kültürünün yazı ve dil açısından izlenebilen ilk belgelerinin Hititler’den (MÖ 1700) geliyor olması Aryan ırkçılığı yapan Batılılar için kültürel anlamda ciddi bir aşağılık duygusu oluşturmaktadır.
Göbekitepe: En eski dinsel merkez
Çatalhöyük’ten onlarca yıl sonra keşfedilen Göbeklitepe, dünyanın bilinen en eski dinsel merkezi. Hint-Avrupa tarih ve arkeoloji araştırmalarının Göbeklitepe’yi de kuşatması an meselesi.
Beşiktaş kazıları ve değişen Öntarih
Hint-Avrupalıların Anadolu göçleri ile ilgili arkeolojik kimlik sorunlarına çözüm olabilecek bulgular İstanbul’dan gelmektedir. Kabataş-Mahmutbey Metrosu Beşiktaş Meydanı girişinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında devam etmekte olan arkeolojik kazılarda açığa çıkarılan çok sayıdaki mezar yapısı ile 70 civarındaki gömü; Türkiye, Avrasya ve Önasya Öntarihi’nin yeniden yazılması gerektiğine işaret etmeye başlamıştır. Dönem olarak Tunç Çağı’nın başlarına (MÖ 3000’ler) tarihlenen Beşiktaş gömülerinin kaba moloz taşlarla oluşturulmuş kromlekli (çevre duvarlı) mezar yapıları olduğu gözlenmektedir.
Kurganların prototipi olan kromlek mezarlar aynı zamanda kremasyon (ölü yakma) töreni için mekan görevi yapmıştır. Cesetler yakıldıktan sonra bazen urne denilen iri kapların içine yerleştirilmiştir. Anadolu ve Avrasya coğrafyası bütününde kremasyon geleneğinin Hint-Avrupalı toplumlar tarafından uygulanmış olduğu görülmektedir. MÖ 1700’lü yıllarda Hattuşa’yı (Çorum, Boğazköy) siyasi yönetim merkezi yaparak Anadolu’nun ilk merkeziyetçi devletini kuran Hitit toplumunun kremasyon geleneğini özellikle kral ve soylu cenazelerinde uygulamış olduğu saptanmıştır. Bu durum, kremasyon geleneğinin sıradan bir cenaze uygulamasını olmadığına, Hint-Avrupalı elitler için büyük önem taşıdığına işaret etmektedir.
Beşiktaş kromlek mezarları, Hitit toplumunun kökeni temelindeki sözkonusu bu tartışmaları sonuçlandıracak arkeolojik bulgular sunmaya başlamıştır. Avrupa-Asya geçişinin en uygun noktasında konumlanmış olan Beşiktaş mezarları, çok büyük olasılıkla göçebe ya da yarı-göçebe bir topluma ait olmalıdır. Ayrıca ölü yakma işlemlerinin mezar sınırları içinde gerçekleştirilmiş olması, Beşiktaş sakinlerinin kremasyon için özel bir mekanı yani bir yapısı bulunmadığını göstermektedir. Eğer bu mezarlar bir göç hareketinin arkeolojik kimlikleri ise, sözkonusu göçün kısa bir süreçte gerçekleşmediğini söyleyebiliriz. Bu bağlamda, tüm bireylerin yakılmış olduğu Beşiktaş Erken Tunç Çağı toplumunun ve mezarlarının Anadolu’ya MÖ 3000’lerde gerçekleşmiş Hint-Avrupa göçlerinin ilk arkeolojik kimliğini oluşturmaktadır.
Beşiktaş kazıları Prof.Dr. Şevket Dönmez, İstanbul Arkeoloji Müzeleri uzmanlarıyla Beşiktaş’ta açığa çıkarılan kromlekli mezarları inceliyor. Ön planda kremasyon (yakma gömü) işleminden geriye kalmış insan kemikleri dikkati çekiyor.
YANLIŞ: Muayede salonunda imza merasimleri yapılırdı.
DOĞRU: Muayede salonu bayramlaşmalar içindi.
İZAH Danışmanlar “muayede” ve “muahede” farkını bilmiyor
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bilindiği gibi geçen ayın 25’i akşamı, sanatçı ve sporcularla Dolmabahçe Sarayı’nda biraraya geldi.
Erdoğan’ın konuşmasının sonunda dile getirdiği bir husus, sonrasında kimsenin dikkatini çekmedi. Cumhurbaşkanı tam olarak şöyle demişti:
“Bildiğiniz gibi burası Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede Salonu. Bu salonda inşasından bu yana sadece uluslararası toplantıların imza merasimleri, imza törenleri yapılmıştır. Her zaman toplanılan her zaman buralarda törenlerin yapıldığı bir salon değil; onun için adı muayede salonu ve bizler de bu salonu, doğrusu, böyle müstesna günlerde, bu tür uluslararası toplantılar vesilesiyle biraraya gelmiş ve burada toplanmışızdır…”.
Son cümledeki basit Türkçe hatası, konuşma dilinde olabilecek, kabul edilebilir bir hata. Ancak önceki cümledeki “…bu salonda inşasından bu yana sadece uluslararası toplantıların imza merasimleri, imza törenleri yapılmıştır. Her zaman toplanılan her zaman buralarda törenlerin yapıldığı bir salon değil; onun için adı muayede salonu” cümlesi oldukça hatalı.
Bu salonda hiçbir uluslararası toplantı veya imza merasimi yapılmadı. Zira bu salon, sadece saraydaki bayramlaşmalar için planlanmış ‘Büyük Salon’dur. Bayram günleri bu salonun ortasına taht kurulur; padişah devlet ricalinin, ulemanın, cemaat reislerinin ve ve saray halkının bayram tebriklerini kabul ederdi.
Cumhurbaşkanını, daha doğrusu danışmanlarını/metin yazarlarını yanıltan ise, belki de kelimenin “yanlış bilinmesi”dir. “Muayede”, içindeki “iyd” yani “bayram” kökünden geliyor. Muayede salonu adı da buranın bayramlaşma mekanı olduğunu açıklamakta. “Muahede” ise içindeki “ahid” yani “antlaşma”dan geliyor.
‘Büyük Salon’da büyük buluşma Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın sanatçı/ sporcularla buluşması, Dolmabahçe Sarayı’nın ‘Muayede Salonu’nda gerçekleşti.
Halepli Kubatoğlu Süleyman, tam 219 sene önce yine bir Haziran ayında, Mısır’daki Fransız kuvvetlerinin komutanı Jean-Babtiste Kléber’i bıçaklayarak öldürmüştü. Yakalanan Süleyman, korkunç işkencelerle katledildi ve bedeni sergilendi. Bu hadiseden sonra yazılanlar, hem geriye hem bugüne doğru uzanan “Haşhaşi efsaneleri”ni oluşturdu. Süleyman’ın, Fransızların iddia ettiği gibi bir Osmanlı ajanı olup olmadığı netlik kazanmadı. Belgeler konuşuyor…
1789 yılında 3. Selim’in Osmanlı tahtına geçmesinden az sonra gerçekleşen Fransız Devrimi, Kanuni ile başlayan Osmanlı-Fransız dostluğuna zarar vermemişti. Buna rağmen Fransızlar 14. Lois zamanından beri, İngilizlerin dünya ticareti ve sömürgecilik sahasındaki liderliğini engellemek adına, Mısır’ı ele geçirmeyi planlıyorlardı.
Devrimin güçlü generali Napoléon, İmparatorluk geçmişinden gelen bu yayılmacı politikayı kuvveden fiile çıkardı. 19 Mayıs 1798’de, rivayetlerin çeşitliliğine göre elli savaş gemisi, üç yüz ila beş yüz parça nakliye gemisinden ibaret Fransız donanması, on bin denizci, otuz beş bin piyade ve süvari ile Tulon deniz üssünden yola çıktı. Doğu Ordusu olarak adlandırılan ordu 1 Temmuz’da Mısır kıyılarına ulaştı. Kölemenleri bozguna uğratarak adım adım Mısır’ı işgal ettiler. Başlangıçta Mısır’ın yerlileriyle iyi geçinmeye çalıştılar. Napoléon, İslamiyet ve Hz. Muhammed övgüsüyle halkın karşısına çıktı. Kurdukları matbaada basıp dağıttıkları yüzlerce bildiri ile aslında Osmanlı Devleti’nin dostu olduklarını, Mısırlıları ezen, İstanbul’daki padişaha itaat etmeyen Kölemen beyleriyle hesaplaşmaya geldiklerini ilan ettiler.
Mısır’ın istilası Napoléon Bonaparte Fransa’nın ticari çıkarlarını genişletmek ve İngiltere’nin gücünü kırmak için 1798’de Mısır’a yelken açtı. “Bonaparte Sfenksin Önünde”, Jean-Léon Gérôme, 1868.
Fransızların başlangıçta Kölemen beylerine karşı olan sözleri halk üzerinde etkili olduysa da ordunun şiddetli para sıkıntısı çekmesiyle ahali üzerine tevzi ettikleri ağır vergilerden ve yağmalardan bunalan halk, bilhassa Ezher Medresesi ulemasının önderliğinde birkaç kez ayaklandı. İşgal esnasında adım adım gerçekleştirmeyi tasarladıkları silah, mühimmat fabrikalarını, baruthane ve dökümhaneleri işletmeye açamadılar. Sadece Fransa’dan getirdikleri askere maaş olarak dört milyon Frank borçlanmalarına rağmen halktan dört milyon Frank vergi tahsil edebildiler. Nil’in taşmasının gecikmesiyle üründe kıtlık olduğu, savaş dolayısıyla ticaret hacmi de daraldığı için Mısır halkından daha fazla gelir elde etmenin imkânı yoktu. Toplam borçları on bir milyon Frank’a yaklaşmıştı (BOA. HAT.144/6041). Üstelik kolayca üstesinden geldikleri Kölemen askerlerinin yerine savaş tecrübesi olan Anadolu ve Rumeli askeriyle, Osmanlıyla ittifaka giren İngiliz ve Rus kuvvetleri de cephelere yerleşmeye başlamıştı. Osmanlılar kayıplarını kolaylıkla takviye ettikleri halde Fransızlar yerini dolduramadıkları güzide askerlerini kaybetmekle kalıyordu. Savaşa dayanabilecek sadece on bin kadar askerleri kalmıştı. Parasızlık, hastalık, susuzluk, takviye alamamak gibi sıkıntılarla karşı karşıya kaldıkları bir sırada Napoléon iki veya üç ufak gemi ile Mısır’dan firar edip Eylül 1799’da Fransa’ya döndü. Yerine bıraktığı General Kléber ile işgalin yeni bir dönemi başladı.
Mısır’da Kléber devri
Jean-Babtiste Kléber 1753’te, o zamanlar Fransa’ya ait Strasbourg’da doğmuştu. Çocukluğunda inşaat ustası olan babasının sanatını öğrendi. Askerî okula gidip kraliyet ordusuna katıldıysa da buradan ayrılıp mimarlığa başladı (O dönemde inşa ettiği binaların birkaçı günümüzde de ayaktadır). Fransız Devrimi’nde devrimciler safında gönüllü olarak savaştı. Askerî eğitim gördüğü için devrim sonrası kraliyet taraftarlarıyla olan mücadelede birliklere komuta etti. Kraliyet yanlılarına karşı acımasız yöntemlerle mücadele etmesiyle öne çıktı. 1796’da istifa ettiyse de Napoléon’un Mısır Seferi’ne katılmak üzere yeniden orduya iltihak etti. Bu kararda, babası ve kendisinin meslekleri gereği Mason olmasının etkisinden sözedilir. Masonluğun Mısır piramitlerini inşa edenlerden kaynaklandığı rivayetlerini doğrularcasına, Mısır’daki ilk Mason locası olan İsis Locası’nı kurdu.
Kléber, Mısır seferinin kötüye gitmesiyle Napoléon’un Fransa’ya firar ettiğini ve yerine kendisini vekil bıraktığını üç gün sonra öğrendi. Duruma sitem etse de vatanseverlik duygusuyla buna katlandığı, Direktuvar Meclisi’ne yazdığı ama Osmanlı istihbaratının ele geçirdiği mektuplarından anlaşılıyor (BOA.HAT.144/6041). Kléber en zor zamanda ordunun iaşe ve ikmal işlerini yoluna koydu. Askerler kendisinden memnundu. Napoléon’un aksine Mısır halkını hoş tutmaya çalışmadığı gibi düşmanca eylemlere girişti. Ezher Medresesi’ni kapattı. Ezher ulemasına uyguladığı baskılarla onların büyük nefretini kazandı.
Kléber Mısır’daki vaziyeti ümitsiz gördüğünden bir an önce ülkeyi tahliye etmenin çaresini arıyordu. 24 Ocak 1800’de Osmanlılarla imzaladıkları El-Ariş Sözleşmesi’yle Mısır’ın tahliyesinin ilk adımı atıldı. Öncelikle işgal ettikleri yerlerin bir kısmını, üç ay içinde de ülkeyi tamamen terk edeceklerdi. Ne var ki İngilizler anlaşmayı kabul etmeyip Fransızların tutuklanarak hapsedilmelerini ve İngiltere’ye gönderilmelerini isteyince Kléber direndi ve savaş yeniden başladı. Elindeki az sayıda kuvvetle, Sadrazam Yusuf Ziya Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunu Heliopolis’te bozguna uğrattı. Terkettiği yerleri yeniden işgal ederek durumunu sağlamlaştırdı. Bu sırada bir suikast sonucu öldürüldü ve Mısır’da dengeler tamamen değişti.
Generalin katli Bonaparte zamanla durumun ümitsiz olduğunu görünce 1799’da Mısır’dan firar etti. Giderken idareyi general Jean-Baptiste Kléber’e bıraktı. Kléber ise bir suikaste kurban gidecekti. “Kléber Suikasti”, Antoine-Jean Gros, 1820, Strasbourg Tarih Müzesi.
Kléber’in öldürülmesi
14 Haziran 1800, Kléber’in Mısır Başkadısı tayin ettiği Ahmed Arîşî’nin mahkemeye tören alayıyla gönderildiği gündü. Dikkatlerin burada toplandığı sırada, Kléber de Kahire’de ikamet ettiği Özbekiyye meydanındaki Elfî Bey Konağı’nın yenileme çalışmalarını, refakatindeki ordu mimarı Protain ile inceliyordu.
Onlar bahçede dolaşırken arzuhal sunmak isteğiyle yanlarına yaklaşan Türk kıyafetli biri aniden Kleber’i göğsünden dört defa bıçakladı. Müdahale eden Mimar Protain elindeki sopayla suikastçinin başına birkaç kere vurduysa da o da yaralanmaktan kurtulamadı. Kléber kısa sürede can verdi. Katil savuşup ortadan kayboldu. Şaşkınlık geçince takibe başlayan askerler, suikastçının yakındaki bir bahçede gizlendiğini gören Mısırlı yaşlı bir kadının ihbarıyla üstü başı kan içindeki saldırganı yakaladılar. Olayda kullanılan kanlı hançeri de toprağa gömülmüş halde buldular.
Canice infaz edildi Fransız komutan General Kléber’i katleden Kubatoğlu Süleyman ağır işkencelerle öldürüldü.
Suikastçı, Kléber’in yerine getirilen General Abdullah Jacques Menou’nun (Yerli bir kadınla evlenip Abdullah adını alan bu general Mısır’a geldikten sonra Müslüman olmuştu. Cevdet Paşa din değiştirmesinin sahte olduğunu söyler) emriyle oluşturulan askerî heyet tarafından sorgulandığında adının Süleyman, doğum yerinin Halep, yaşının 24 ve mesleğinin de Arapça kâtipliği olduğunu söyledi. Cami-i Ezher’de üç yıl ilim tahsil etmiş, Mekke ve Medine’de üç yıl yaşamıştı. General Menou ilk iş olarak Halepli Süleyman’ı yargılamaya ve suç ortaklarını ortaya çıkarmaya çalıştı.
Önce eli bileğine kadar yakıldı; sonra kazığa oturtularak cesedi günlerce teşhir edildi.
Süleyman’ın sorgusu ve işkenceler
Süleyman’ın ilk sorgusundan itibaren Sadrazam Yusuf Ziya Paşa veya Halep’teki Yeniçeri Ağası Yasin Ağa tarafından görevlendirilip görevlendirilmediği, Ezher hocalarıyla, öğrencileriyle bağlantısının olup olmadığı öğrenilmeye çalışıldı. Paris’teki barış müzakerelerinde de en önemli konu irtibatların araştırılması olmuştur. Fransa Dışişleri Bakanı Talleyran’ın suikastçının Osmanlı Devleti tarafından görevlendirildiği iddialarına, Osmanlı Sefiri Seyyid Ali Efendi “Devlet-i Aliyye’nin böyle bir âdeti yoktur” diyerek itiraz etmiştir.
Süleyman ilk anda kastedilen kişilerle bir bağının olduğunu inkâr etse de, işkence altındaki sorgusunda Mısır’dan ricat edip Şam’a yerleşen Osmanlı ordusundaki Yeniçeri ağasının talimatıyla Gazze’ye geldiğini, orada bir süre kaldıktan sonra Ezher müderrislerinden Seyyid Mehmed Kudsî, Seyyid Ahmed Vâlî, Şeyh Abdullah Gazzî ile Şeyh Abdülkadir Gazzî adlı dört zata suikast niyetini söylediğini itiraf etti. Gerçi onlar kendisini vazgeçirmek için nasihat etmişlerdir ama, o dinlemeyip tasarladığını icra etmekten çekinmemiştir. Bu itiraf üzerine Ezher müderrisleri, firar eden Şeyh Abdülkadir Gazzî hariç hemen tutuklandılar. Sorgularında Süleyman’ın kendilerine dair söylediklerini inkâr ettilerse de, sonraki günlerde yüzleşme esnasında onu tanıdıklarını kabul ettiler.
Süleyman’ın suikast sırasında kullandığı hançer bugün Fransa’daki Carcassonne Güzel Sanatlar Müzesi’nde sergileniyor.
Süleyman’ın, sorgucuların ısrarla bağlantı kurmaya çalıştıkları Ezher Şeyhi Şerkavî ile bağlantısını inkâr ederken onun Şafiî ve kendinin Hanefî mezhebinden olduğunu, işbirliği yapamayacağını söylemesi ilginçtir. Kahire’de bir okulun idarecisi olan ve Halepli Süleyman’a hat dersleri veren 80 yaşlarındaki Hattat Bursalı Mustafa Efendi de sorgulanır ama Kléber cinayetinden haberi olduğuna dair delil bulunamadığından serbest kalır.
General Menou başkanlığında dokuz kişiden oluşturulan mahkemeden, yargılama sonunda çıkan kararlar korkunçtur. Halepli Kubatoğlu Süleyman’ın, bıçak kullandığı elinin bileğine kadar yakılmasına, kazığa oturtulup öldürüldükten sonra etlerini kuşlar yiyip bitirene kadar cesedinin kulede sergilenmesine, Ezher şeyhlerinin suikast planından haberleri olduğu halde Fransızları haberdar etmemesi suçundan başları kesilerek idamlarına karar verilir. Mahkeme aynı zamanda yargılama kararının ve belgelerinin 500 nüsha basılması ve Mısır’ın farklı illerinde bu amaç için belirlenmiş yerlere asılması için Türkçe ve Arapçaya çevrilmesini de hükme bağlar.
Ve infaz günü…
Ezher Medresesi’nin üç şeyhi başları kesilmek suretiyle idam edilir. Cesetleri ailelere teslim edilmeden yakılacakları yere götürülür. Süleyman’a izletilen bu idamlardan sonra, kaynamış katran dökülerek elinin kemikleriyle birlikte yanıp erimesi karşısında en ufak bir acı belirtisi göstermeden dayanması, olaya şahit olanları çok şaşırtmıştır. Daha da şaşırdıkları husus, bileğinden koluna doğru katranın sızmasıyla “cezasının sadece elinin yakılması, bileğinin bundan muaf olduğunu” haykırmasıdır. Eli yakıldıktan sonra cerrahi müdahaleyle anüsü açılarak kazığa oturtulmuş ve orada da en ufak bir acı belirtisi göstermeden dört saat sonunda can vermiştir. Cesedi rivayetlere göre 1 ay ile 5 ay arasında kuşların etleri kemiklerinden sıyırmasına kadar yüksek bir yere bırakılmıştır. Kafatası ile iskeleti daha sonra Doğu Ordusu doktoru Larrey tarafından alınmış ve sergilenmek- incelenmek üzere Paris’te Doğa Tarihi Müzesi’ne konulmuştur. Kléber’in cenazesi ise Fransa’ya getirildiğinde Napoléon’un emriyle geçici olarak gömüldüğü yerde 18 yıl kaldıktan sonra doğum yeri Strasbourg’a nakledilmiş ve adıyla anılan meydandaki anıt-mezara gömülmüştür.
Fransız ve Osmanlı kaynakları suikast olayını ana hatların benzerliğiyle aktarırlar. İstila zamanlarını yaşayan Mısırlı Abdurrahman Caberti’nin Tarih’i, Hekimbaşı Behçet Molla tarafından Tarih-i Mısır adıyla Nisan 1810’da Türkçeye çevrilmiştir. Mısır Seferi’nde Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’nın yanında bulunan Darendeli İzzet Hasan Efendi tarafından Ziyaname adlı eser yazılmıştır. Bunlar Kléber’in katledilmesinden bahseden ilk çalışmalardır. Cevdet Paşa Tarihi’ndeki anlatım daha derli toplu ve yorumludur. En kapsamlı kaynak ise “Correspondance officielle de l’armée d’Egypte” adlı Fransız ordusunun resmî bültenidir ki General Menou zamanında Mısır’daki tüm ordu yazışmalarını içerdiği gibi Halepli Süleyman’ın davasına ait tutanaklara da yer vermektedir.
Görüp inceleyebildiğimiz kaynaklarda Süleyman’ın babası hakkında Osmanlı Arşivi’nde bulduğumuz belgelere yansıyan bilgiler yoktur. Cevdet Paşa’nın geleneksel sözlü rivayetlerden derlediği bilgilere göre Süleyman Ağa, Halep şehrinde Müstedâm Bey mahallesinde sakin Osman Ağa adlı zatın oğlu imiş ve bunların ecdâdı Kilis kazasına tâbi Cum nahiyesindeki Kökân köyünde Kubad Bey hanedanına mensuplarmış. Büyükbabaları Halep’e gelip o vaktin nüfuzlularından Çelebi Efendi’ye hizmet etmişler. Kilis’in Cum nahiyesi ve Kökân köyü, günümüzde Suriye tarafında bugünkü Afrin bölgesinde kalmaktadır. Süleyman’ın babası Osmanlı Arşivi belgelerinde (bizzat kendi imzasına göre) Ömeriye Camii İmamı Hafız Mehmed Emin olarak geçer. Kudüs’te de Ömeriye Camii bulunmakla beraber yaşadığı yer olan Halep’teki Ömeriye Camii’nin imamı olmalıdır. Fransız tutanaklarında ismi aynıdır ama mesleğinin tereyağı tüccarı olduğu belirtilir. Cevdet Paşa, Süleyman’ın baba adını Osman olarak verir ki belgelere göre yanlıştır. Kardeşi Hüseyin ve babası Mehmed Emin’in ayrı ayrı arzuhallerinde annesinin hayatta olduğu kayıtlıdır. Oğlunun ölümünden iki yıl sonra yazılıp babası Mehmed Emin’in imzasını taşıyan ilk arzuhalde, Hacı Süleyman’ın cihad niyeti ve Allah rızası için istilacı Fransızların reisi “Kelbûn”u (Kléber yerine Arapça’da “köpekler” anlamına gelen “Kelbûn”denilmesi, işgale uğramış halkın o sıralarda yakıştırdığı isim olabilir) öldürdükten sonra canice şehit edildiği anlatılır. Kendilerine geçinecek bir miktarda yardım yapılması talebi üzerine, Halep Muhassıllığı gelirlerinden günde 15 akçe yevmiye tahsis edilir.
Bu belgeden iki yıl sonra Süleyman’ın kardeşi Hüseyin tarafından yazılan ikinci arzuhalden, Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’nın Kahire’ye geldiğinde Süleyman’ı sordurup akrabalarını araştırdığı, cesedinden geriye kalanları bir yere gömdürüp itibar gösterdiğini anlıyoruz. Sadrazam dönüşte Halep’e geldiğinde, Molla Emin’i huzuruna davet edip ihsanlarda bulunacağı sırada Halep Valisi İbrahim Paşa’nın mani olup “dünyalığı güzeldir, bir şeye ihtiyacı yoktur” demesi üzerine babasına on akçe ihsanda bulunulmuştur. Babasının arzuhalindeki 8 Mayıs 1802 tarihi, Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’nın Mısır dönüşünde orduyla birlikte Halep’te kaldığı 28 Nisan-13 Mayıs 1802 arasına tesadüf etmektedir. Buna göre babası arzuhalini Halep’te bizzat sadrazamın huzurunda vermiş olmalıdır.
Hüseyin’in anlattıklarının, tahsis edilen akçenin 15 yerine 10 akçe olması haricinde doğru olduğu anlaşılıyor. Belki de sadrazamın buyruldusuna rağmen defterdarlıkta bir şeyler değişti ve ödeme 10 akçeyle sınırlandırıldı. Böylelikle iki yıl sonra Hüseyin, bu paranın yetmediğini, aslında ailesini Süleyman’ın geçindirdiğini, anne ve babasına bakmaya kudretinin olmadığını ifade ettikten sonra kendine de 10 akçe tevcih edilmiştir.
Kilis ve Halep gibi Türkmen nüfusun en yoğun bulunduğu bölgenin bir ferdi olan Kubatoğlu Süleyman’ın menşei Osmanlı kaynaklarında belirtilmemiştir. Çeşitli Fransız kaynakları onun Türk, Kürt veya Arap olduğunu söylerler ama ittifak edememişlerdir. Türk kıyafeti taşımasına, Kléber’in ölümünden sonra General Menou tarafından Ezher Medresesi’ndeki Türklerin kovulmasına, sülale adının Kubatoğlu olmasına bakılırsa Türk olması ihtimali büyüktür.
Suikast sonrası Mısır
General Kléber
Fransızlar Kléber’in ölümünden sonra Mısır’da olağanüstü güvenlik önlemleri aldılar. Üst düzey subaylar neredeyse evlerinden dışarıya çıkamadı. Askerleri ise katliam ve yağmalara daha fazla yüz buldular. Kléber’in katlinin önemli bir sonucu da Haçlı Seferleri sırasında Hasan Sabbah’ın suikastçı Haşhaşi müritlerine Batı dillerinde verilen ad olan Assassin tabirinin araştırılmasının önünün açılmasıdır. Düşmanlarını Kléber’in katlinde olduğu gibi hançerle katleden Haşhaşilere yönelik ilgi, olay anında bizzat Mısır’da bulunan Sylvestre de Sacy gibi önemli bir oryantalistten başlayarak, Hammer’den Bernard Lewis’e kadar önde gelen oryantalistlerin eser vermelerine sebep olmuştur.
Süleyman’ın ölümüne ve ölümünden sonraki durumlarına dair babası ve kardeşinin kendilerine bir gelir temini maksadıyla Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’ya yazdıkları arzuhalleri bugüne kadar yayımlanmamıştır. İlk kez yayımladığımız bu belgelere göre Kubatoğlu Süleyman eylemini bilinçli bir şekilde gerçekleştirmiştir. Hakkında böylelikle malumat sahibi olduğumuz Kubatoğlu Süleyman Ağa, Osmanlı topraklarını işgale kalkan emperyalizme bıçak çeken ilk şehittir.
Kléber’in ardından General Kléber’in öldürülmesinden sonra Strasbourg’da heykeli yapılmış, naaşı da burada toprağa verilmişti.
Fransızca-Arapça hüküm (ferman) Kléber’in öldürülmesinden sonra Mısır’da Fransız baskısı iyice artmış, yeni komutan Jacques Menou tüm kente asılan Arapça ve Fransızca afişlerde Müslüman halka gözdağı vermişti: “Muzaffer başkomutan ve âkil yönetici, General Abdullah Jak Mönu’dan Allah’ın ebediyete kadar Fransız Cumhuriyeti’ne bahşettiği Mısır’ın bütün livalarındaki köy şeyhlerinin hepsine hükümdür ki, bundan böyle şeyhlik sıfatını taşıyabilmek ve köylerinde yöneticilik yapabilmek için bütün şeyhlerin ellerinde gereken işlemlere göre tanzim edilmiş bir ferman bulunması mecburidir”.
8 Mayıs 1802:
Baba Mehmed Emin, Kléber yerine ‘kelbûn’ (köpekler) dedi
[Kubatoğlu Süleyman’ın babası Hafız Mehmed Emin’in Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’ya arzuhali. BOA.A.RSK 3909/73]
Oğlunun ölümünden iki yıl sonra sadrazama bir dilekçe yazan Halepli Kubatoğlu Süleyman’ın babası Mehmed Emin, Fransız komutan için “kefere-i dalâlin re’îsi Kelbûn (köpekler) demişti. Babaya günde 15 akçe yevmiye tahsis edildi.
Devletlü inayetlü kâffe-i enâma [merhametlü] —– ma‘denü′l-cûd ve′l-kerem efendim Sultanım dâme mâdâme′l-âlem hazretleri sağ olsun
Arzuhâl-i kulları[dır ki] bundan akdem Mısr-ı Kâhire′ye Francelü keferesi müstevlî iken oğlum El-Hâc Süleyman Efendi kulları [—] aliyye talebiyle niyyet-i cihâd ve taleb-i rızâ-i Rabbi′l-Alemîn ki “İnnallâhe′şterâ mine′l-mü’minîne emvâlehüm ve enfüsehüm bi-enne-lehümü’l-cenneh” [Arzuhalde “emvâlehüm ve enfüsehüm” sırasıyla hatalı yazılan Tevbe Suresi 111. ayetin doğrusu “enfüsehüm ve emvâlehüm” şeklinde olup “Şüphesiz Allah müminlerden canlarını ve mallarını kendilerine vereceği cennet karşılığı satın almıştır.” anlamındadır.] âyet-i şerîfinin mezâyâsına ittibâ‘en fîsebilillâh ticâret-i uhreviyye içün bey‘ ve Mısır′da müctemî‘ olan kefere-i dalâlin re’îsi Kelbûn’u ve rufekâsını katl eyledikden sonra kendüyi ol tâ’ife-i dalâl envâ‘-ı ta‘zîb ile şehîd eyledikleri veliyyü′n-ni‘am efendimin sâmi‘a-i devletleri olmağla bu kulları ve vâlidesi âteş-firâk-ı veled ile mahrûk ve câr-ı[?] mihnet-i gâm ile âzürde olup ancak efendimizin enzâr-ı rahîmânelerine eşedd-i ihtiyâc ile muhtâc olduğumuzdan nâşî lutfen ve rahmen bu kullarını inâyet-i müşîrâneleri ile işmâl buyurulmak niyâziyle işbu arzuhâle cesâret olundu. Bâkî lutf u ihsân hazret-i men-lehü′l-emrindir.
Bende
Hâfız Mehmed Emîn
İmâm-ı Câmi‘i Ömerî
Radiyallahu Te‘ala anhü
6 Ağustos 1804
Süleyman’ın kardeşi: ‘Perişan haldeyim… Bir yevmiye ya da maaş’
[Kubatoğlu Süleyman’ın kardeşi Hüseyin’in Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’ya arzuhali. BOA.C.HR.41/2015]
Halepli Kubatoğlu Süleyman’ın kardeşi Hüseyin de babasından iki yıl sonra sadrazama bir arzuhal yazmıştı. Ana-babasına bakmaya kudretinin olmadığını ifade eden Hüseyin’e de günde 10 akçe verilmesi emredilmişti.
Devletlü, inayetlü ve amme-i zuafaya sıyanet ve merhametlü efendim sultanım hazretleri devlet ü iclal-i ebediyle sağ olsun.
Arzuhal-i kullarıdır ki; Mısır hengâmında Haleb-i Şehbâ sakinlerinden karındaşım el-Hâc Süleyman kulları Fransız adüvvî-i bed-kârın başbuğlarını katl eyledikde Fransız keferesi karındaşım kullarını şehîd olup imrâr-ı vakt devletlü inâyetlü efendimiz Mısr-ı Kâhire’ye teşrîflerinde müteveffâ karındaşım kullarının hal-i keyfiyetini manzûr-ı inâyetleri buyuruldukda bir mahalle defn ve itibar-ı lutfiyyetleri buyurulup akrabasından hayatda kimi vardır deyü tecessüs emr u fermân buyuruldukda Haleb-i Şehbâ’ya teşrîf ve pederim Molla Emin kulunuzu Devlet-i hâk-i pâye getirdüp nazar-ı devletleri buyuruldukda hadden mütecaviz kerem ihsânınız inâyet buyurılacak iken İbrahim Paşa pederimin hakkında cihet-i dünyeviyyesi güzel olup bir şeye ihtiyacı yokdur deyü cevab eylediklerinde pederim kullarına on akçe ihsân inayetleri buyurulmağla ancak pederimi ve validemi ve bâ-husûs bu kulunuzu idare eden müteveffa kulları iken bi-emrillahi teâlâ kaderullaha bir dürlü çare bulunmayıp gayyûr sahib-i adalet gazi vezir-i alişan olup bu fakr u halim ile validemi ve pederimi idareye kudretim olmayıp evvelen Cenâb-ı Allah sâniyen devletlü inâyetlü merhametlü efendimiz hazretlerine perişan halimi ifade edip yevmiye yahud bir maaş kerem inayet buyurulmak itasıyla yüzüm hâke sürüp arzuhale cesaret olundu. Merahim-i aliyyelerinden mercudur ki manzur-ı devletleri buyuruldukda fakir ve han köşelerinde sefil sergerdân bir pareye muhtaç kulunuzu mesrûr handân buyurulmak babında emr u fermân devletlü inayetlü merhametlü efendim sultanım hazretlerinindir.