Etiket: Sayı:61

  • Fatih Kanunnamesi: Bir varmış bir yokmuş!

    Fatih Kanunnamesi: Bir varmış bir yokmuş!

    Kanunnâme-i Mehmedi veya Kanunnâme-i Osmanî veya Fatih Kanunnamesi, Osmanlı hanedanında tahta geçen padişahın, ülkede dirlik-düzenliği sağlamak için kardeşlerini boğdurtmasını meşru gören bir maddesiyle tanınmıştır. Ama o dönemden kalma orijinal bir eser olmadığı gibi, yazmaları yüzyıllar sonra Viyana Kütüphanesi’nde bulunmuş birinin kopyası 1911’de Türkiye’ye getirilmiştir. Osmanlı hanedanı, onlarca şehzadesine cellat kemendinde can verdiren bu eserin bir nüshasını niye korumamış veya koruyamamıştır?

    ‘Ve her kimesneye ki evlâdımdan saltanat müyesser ola
    Karındaşlarnı nizâm-ı âlem içün katl itmek münâsibdir’

    Kurucu Osman Bey, amcası Dündar’ı okuna hedef seçmiş. I. Murad, oğlu Savcı’nın gözlerine mil çektirip daha sonra boğdurmuş. I. Murad’ı Kosova savaşında, Sırp fedailer (çadırında?) öldürmüşler. Aynı gün aynı çadırda oğlu Yıldırım, kardeşi Yakub’u boğdurmuş. Yıldırım’ın oğulları, biri ötekini öldürterek kardeş katili olmuşlar. Bu on yıllık vuruş-kırışa Fetret Devri deniyor. Sağ kalan Çelebi Mehmed, tahta ve saltanata sahip çıkmış. Oğlu II. Murad, amcası “Düzmece” Mustafa’yı, kardeşi Mustafa’yı boğdurmuş. Diğer üç kardeşini kör ettirip Amasya’ya sürmüş, sonra onları da boğdurmuş! Fatih’e gelesine, beyliğin ilk 150 yıllık hanedan sicilinde bu amca, kardeş, oğul cinayetleri var.

    II. Mehmed’in kardeş katli daha acımasız: 1451’de Edirne’de tahta geçtiğinde, kendisini kutlamaya gelen üvey anası Hatice Halime Hatun’la söyleşirken konutuna gönderdiği has adamı Evrenos’a kadının oğlunu, yani üvey kardeşi Ahmed’i boğdurmuş. Tarihçi Mustafa Âlî’nin Künhü’l-Ahbar’dakideyimiyle “nizâm-ı âlem için masumu ahiret yolcusu ettirmiş”!

    Fâtih’in oğlu II. Bâyezid’e gelince… Kardeşi Cem’i zehirletmiş, sarayda rehin tutulan oğlu Oğuz’u boğdurmuş.

    Yavuz, yetişkin kardeşlerini, onların oğullarını temizleyerek kendi oğlu Süleyman’ı tahtın tek adayı bırakmış.

    Kanunî Süleyman da tahtına göz diktikleri kuruntusuyla iki oğlunu, masum torunlarını, büyük amcası Cem’in oğlu Murad’ı boğdurmuş.

    Kanunî’nin oğlu Mustafa’nın katli

    Şehzade Mustafa’nın öldürülmesi betimi. Çadır perdesi aralığından buyruk veren babası Kanuni Sultan Süleyman.

    1574’te tahta çıkan III. Murad geleneğe (!) uyarak beş kardeşini; 1595’te o ölünce sancaktan gelip tahta oturan oğlu III. Mehmed de saraydaki ilk gecesinde hepsi çocuk 19 kardeşini dilsizlere boğdurmuş. Küçümen şehzadelerin boy boy tabutlarının saraydan çıkarılışını tarihçi Selânikî’den okumalı. III. Mehmed, saltanatının son yılında da “tahtımda gözü var” kuruntusuyla oğlu Mahmud’u boğdurmuş.

    II. Osman’ın akıbeti Kardeşi Şehzade Mehmed’i boğduran Sultan II. Osman’ı da isyancılar Yedikule’ye götürüp boğmuşlardı.

    Hanedanın 15. kuşağında da kardeş katili padişahlar var: I. Ahmed’in yedi oğlundan, sırayla tahta geçen üçünden ikisi: II. Osman, Mehmed’i; IV.Murad, Süleyman’ı, Bâyezid’i, Kasım’ı boğdurmuşlar. İbrahim’i bu kıyımdan Kösem Valide kurtarmış.

    Şehzade Bâyezid’in boğdurulması

    Baba Kanunî Süleyman’ın mektubu üzerine İran şahının buyruğu üzerine Karvin’de boğulan Şehzade Bâyezid.

    Osmanlı hanedanının ilk 340 yılda öldürülen bahtsız şehzadelerinin öyküleri, Mehmed Zeki’nin (Pakalın) Maktul Şehzadeler (İstanbul, 1920) kitabındadır. Yazar, Tezkireci İsmail Beliğ’in (öl.1729) Güldeste-i Riyâz-ı İrfan ve vefiyât-ı Danişverân-ı Nadirân eserine göndermede bulunarak “Nizâm-ı âlem” denen kanunu Yıldırım Bâyezid’in koyduğunu yazar.  

    İlk yayınlar

    Osmanlı hanedanının ilk 340 yılda öldürülen bahtsız şehzadelerinin öyküleri, Mehmed Zeki’nin (Pakalın) Maktul Şehzadeler (İstanbul, 1920) kitabında dile getirilmişti.

    Mevcudiyeti tartışmalı olan Kanunnâme

    Tahta geçenin kardeşlerini nizâm-ı âlem için katlettirmesini buyuran yasayı Fâtih’in veya Kanunî’nin düzenlediği ileri sürülmüştür. Bizans’ın Codex Theodosianus’u gibi, bu da Osmanlı Devleti’nin temel yasasıymış!

    İyi de bu elyazmasının Türkiye ve İstanbul kütüphanelerinde, sarayda ve arşivlerimizde ne nüshası ne kaydı var! Kanunnâme-i Mehmedi’nin nüshaları yüzyıllar sonra Viyana Kütüphanesi’nde bulunmuş. Kanunnâme, bir de aynı kütüphanedeki Saraybosnalı Koca Hüseyin’in (öl. 1644) Bedâ’i-ül-Vekâ’i yapıtında ve bunun Moskova’daki tıpkıbasımının 277-283 yapraklarında yazılıymış.

    Viyana nüshası

    Fatih Kanunnamesi’nin Viyana nüshasının tıpkıbasımı (Prof. Dr. A. Özcan’ın Atam Dedem Kanunu kitabından).

    Osmanlı hanedanı, onlarca şehzadesine cellat kemendinde can verdiren Kanunnâme-i Osmanî’nin bir nüshasını niye korumamış veya koruyamamış? Türkiye’deki ilk yayınlar 1911’de Viyana’dan getirtilen kopyalardan Mehmed Arif Bey’in yayına hazırlamasıyla 1912’de Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuasında tefrika edilmiş. Son kez, Prof. Dr. Abdülkadir Özcan, Viyana’daki nüshadan başka Bedâyi’ül-Vekâyî ‘deki metni de çalışarak “Fatih Sultan Mehmed Atam Dedem Kanunu/ Kanunnâme-i Âl-i Osman” adıyla (2. kez) 2017’de Türk ve Arap harfleriyle yayımlamış bulunuyor (Kronik Kitap, 2017).

    Bu Kanunnâme, tahta geçen Osmanoğlunun, ülkede dirlik-düzenliği sağlamak için kardeşlerini boğdurtmasını meşru gören bir maddesiyle tanınmıştır. Oysa kanunnamenin biri hariç diğer maddeleri, saltanat ve divan işleri, törenler, görevliler, saray  örgütleri, vezirler ve din bilginleri gibi disiplinlerden, padişaha yemek servisine, içoğlanlarına, bağ-bostan işlerine, bostancıbaşına, sefer hazırlıklarına kadar birçok ayrıntıları içerir. Kardeş katli maddesi ise bunlarla uzak-yakın ilgisi bulunmayan iki madde arasındadır:

    Minyatürlerde Şehzade Mustafa

    Şehzade Mustafa’nın ölümü Osmanlı Hanedanını yasa boğmuştu. Muradiye’ye defnedilmek üzere cansız bedenin saraya getirilişini gösteren minyatürler.

    “Ve bir küçük sandûk ile (sefere) cep harçlığı için filori götüreler”;

    “Ve her kimesneye ki evladımdan saltanat müyesser ola karındaşlarını nizâm-ı âlem için katl etmek münasibdir. Ekser-i ulema dahi tecviz etmişlerdir Anunla âmil olalar”;

    “Ve Has Odanın oğlanına yılda dört defa kaftan verilsin, üzerine çatmadan takke ve pabuç verilsin”. 

    Peki bu sıralamaya ne demeli? Sefere götürülecek cep harçlığı ile Hasoda oğlanın kaftanı- takkesi-pabucu arasına şehzade katli maddesini Fatih koydurmuş olabilir mi Kardeş katli maddesi, Kanunnâme’nin içeriğiyle tamamen ilgisizdir. Diğer maddeler arasında da bununla ilinti kurulabilecek taht, saltanat, cülus, biat, isyan… konuları yoktur.

    Kanunnâme daha önce de tartışılmıştı

    1912’de Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası’nda tefrika edilen Kanunnâme-i Mehmedî’yi, “Osmanlı Devleti kapanmadan, uydurma bir metin” savıyla tartışmaya açan hukukçu-gazeteci-tarihçi Celal Nuri (İleri) Bey’dir (öl. 1939). Yazar, 17 Ağustos 1918’de Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası’ndaki yazısında, tarih kitaplarında Kanunnâme’ye yer veren müverrihlere sorular yöneltmiş; kitaplarından alıntılar yapmış. Tarihçilerden aldığı mektup ve cevaplar da Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası’nın 4. cildinde tefrika edilmiş (17 Ağustos – 7 Eylül 1918, Sayı: 81-84, s: 925-978).

    Bu tarihten 1.5 ay öncesinde, o zaman kimsenin “sonuncu” olacağını aklından geçirmediği bir saltanat değişikliği-cülus yaşandığını hatırlatalım: VI. Mehmed Vahideddin tahta çıkmıştı. Celal Nuri Bey, konuyu bu nedenle gündeme getirmiş olabilir. 

    Günümüze kadar geçen bir asırda bu mecmuada yayımlanan tartışmalar da herhalde unutulmuş. Bakabildiğimiz İ. H. Uzunçarşılı’nın Osmanlı Tarihi’nde, İ. H. Danişmend’in  İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi’nde, Ö. Lütfi  Barkan’ın İslâm Ansiklopedisi’ndeki “Kanunnâme” maddesinde,Dr. R. Anhegger-Dr. H. İnalcık’ın Kanunnâme-i Sultân-i Ber Muceb-i Örf-i Osmâni’sinde, A. Mumcu’nun Osmanlı Devletinde Siyaseten Katl’inde… ve son olarak Kanunnâme’yi bilimsel çerçevede  ele alan A. Özcan’ın  Atam Dedem Kanunu/Kanunnâme-i Âl-i Osman’ında, Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası’ndaki eleştiri ve yanıtlara gönderme yok; kaynakçalarda da geçmiyor!  

    İlk yayınlar

    1918’de Kanunnameyi tartışmaya açan Celal Nuri (İleri) Bey.

    Celal Nuri Bey’in 1918’de sorduğu ve unutulan veya önemsenmeyen soru şudur:

    “Kanunnâme-i Mehmedî: Hakkında Abdurrahman Şeref, Mehmed Atâ, Ahmed Refik beylerden istizah (açıklama beklentisi): Kanun veya Kanunnâme-i Mehmedî! Bu vesika nedir? Nerededir, ne vakit, hangi iktidar sahibinin emriyle kaleme alınmıştır? Ne vakit çıkmış, ne zaman kaldırılmış, başka kanunlarla değiştirilmiştir?

    Abdurrahman Şeref Efendi ise  Târih-i Devlet- Osmaniye’de (c.1, s. 198) şöyle diyor: “Rum müverrihlerinden naklen Frenk tarihlerinde bir Kanunnâme-i Mehmedî görülmekte ise de mezkûr kanunnâme, Sultan Süleyman Kanunî saltanatında, tadilat ve türlü ıslahat ile tamamlanarak eskisine itibar kalmadığından mıdır, nedir bizim tarih ve eski kayıtlarımızda görülememiştir! Fakat bazı hükümleri zapt ve rivayet olunmuştur. Bir kanun velev pek ağır maddeleri  ihtiva etsin, meşhur (Drakon) Kanunu gibi yine bir iz bırakır, tarihte bir yeri olurdu. Türk tarihlerinin asla bundan bahsetmemeleri, Rumların naklettikleri bu kanunnâme, apokrif (uydurma) veyahut yakıştırma bir kitap olmalıdır. Örf ile kanunun -diğer tabirlerle mektup ve gayri mektup (yazılı ve yazılı olmayan) kanunların farkı olsa gerektir. Belki bu kanundaki zulümlerin bazısı işlenmişti. Fakat bu gibi zulümlerin olmasıyla bunların bir kanun sayılması arasında fark vardır. Zannederim ki tarihçi Hammer: ‘Ancak İran  istibdadındaki gibi kardeş idamını kanun hâline koymak derecesine çıkamamış olsa da bu vahşilik Osmanlıların siyasi hukukuna katılmış idi” (demektedir)”.

    Celal Nuri Bey, Abdurrahman Şeref’in kitabındaki bu açıklamaya şu eleştiriyi yöneltmiş:

    “Abdurrahman Şeref böyle demesinde haksızdır. Bu kanunun bizce gizli kalması muhtemel değildir. Bunu yalnız Rumların bilip de başkalarının bilmemeleri ise biraz gariptir. Anlaşılan zamanın cesaretli muharrirlerinden biri, o asırda cari olan bazı keyfi muameleleri madde şeklinde yazarak Osmanlıların veya Mehmed-i Sânî’nin kanunu budur demiş. Eğer ‘kanun’ ile ‘muamele’nin farkı olmasa idi, meselâ Rusya ve Hükümât-ı Müttehide’de (ABD) rüşvet mubahtır diyebilirdik ve rüşvet oralarda kanun icabıdır demek hakkımız olurdu. Bahsettiğimiz zamanlarda birçok apokrif eserler uydurulduğu da unutulmasın. Bir mülâhaza daha: Lord Mac Aulay, Makyavel Tarihi’nde diyor ki ‘bu zatın Prens unvanlı eseri Türkçeye tercüme edildikten sonra sultanlar kardeşlerini katilde daha ziyade şiddet gösterdiler’. Acaba bu tercüme iddiası doğru mudur?”

    Yine Celal Nuri Bey, Mehmed Ata’nın Târih-i Atâ eserinden de şu alıntıyı yapmış (özetle):  

    “Fatih Sultan Mehmed Hân, toplayıp derleyerek ulemanın da tasdik ettiği, ordu ve idare için gerekli, kendi tecrübelerinin de icabı olan  bütün kaideleri toplayarak  saltanatın muhtaç olduğu kanunları ihtiva eden ‘Kanun-ı Mehmedî’ nâmıyla bir mecelle telif buyurmuş ise de her ne suretle ise zâyi’ olduğu rivayet olunmuştur. Fatih, Devlet-i ‘aliyyenin usûl ve adaletle  idaresi için Kanun-ı Mehmedî’yi yazdığı gibi devlete hizmetteki muvaffakiyetinin de emsali ve benzeri yoktur. Pek büyük ve cihangir himmeti de büyüktür ama ne çare ki Sultan Orhan Hân hazretlerinin harp fennine; 1. ve 2. Murad’ların devletin idare usullerine dair yazdıkları nizâmnâmeler gibi buna da aslı yokmuşçasına dedikoducular uydurma demişlerdir” (c.1 s.10-11, 67-68)

    Celal Nuri Bey, bu alıntıları vererek tarihçilerden cevaplar beklediğini belirtmiş: “Milletimizin vahşetine delâlet etmek üzere temcit pilavı gibi kotarıp Frenklerin önümüze koydukları bu kanunnâme hakkında muhterem üstatlarımızdan Abdurrahman Şeref, Mehmed Atâ, Ahmed Refik Beyefendilerin mütalaalarını pek ziyade bilmek isterdim. Lûtf-i himmetlerine intizar ile kendilerine arz-ı tazimat ederim” (Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası c. 4, s. 81, 17 Ağustos 1918, sf. 925-927).

    Adı geçenlerden gelen mektuplar da  Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası’nın izleyen sayılarında  yayımlanmıştır.

    Kanunnameler Türkiye kütüphanelerinde pek çok örnekleri görülen muhtelif Osmanlı kanunnameleri arasında bahse konu Kanunname-i Osmani yoktur.

    ABDURRAHMAN ŞEREF’İN CEVABI

    İki Kanunnâme bize Viyana’dan geldi

    Celal Nuri Beyefendiye

    Kanunnâme-i Mehmedî hakkında izahat istiyorsunuz. Bu kanunname ilk mecellemiz olmak hasebiyle merak olunmağa değer:

    Sultan Mehmed Hân-ı Sânî’nin siyasette tanzim ve tedvin ettirdiği kanunname tarih kitaplarında zikr edildiğinden, Târih-i Devlet-i Osmaniye’yi yazarken dolaştığım kütüphanelerde ve tetkik ettiğim kütüphane defterlerinde nüshasına tesadüf etmedim. Cevdet Paşa (öl. 1895) ve Mustafa Nuri Paşa (öl. 1890) merhumlara müracaatımda onlardan da malumat alamamıştım. Eserimin birinci cildinde mezkûr kanunnâmenin Sultan Süleyman Kanunî zamanında, icabına ve zamanın ihtiyacına göre tadilât ve ilavelerle ikmâl edildiğini, eskisine de itibar edilmeyeceğinden madûn (geçersiz) sayıldığını, bizim tarihlerde ve eski kayıtlarımızda görülemediğini kaydetmiştim.

    Osmanlı tarihçilerinden Âlî, Künhü’l-ahbar’da bu kanunnameden ilk bahsedendir ama okuyup okumadığını yazmamıştır.

    Kanunnâmenin ehemmiyeti âşikâr olup 1911’de Tarih-i Osmanî Encümeni(nin)de görüşülmüş; araştırmalar neticesinde Viyana İmparatorluk Kütüphânesinde nüshaları mevcut olduğu anlaşılarak fotoğraflarının gönderilmesi Viyana Sefaretinden istenmişti. Elçilik, kütüphânedeki Sultan Mehmed Hân-ı Sânî’ye ait üç kanunnameden ikisinin fotoğraflarını göndererek üçüncüsünün Doktor Freliç (Friedrich von Kraelitz) tarafından yakında neşredileceğini bildirmişti.

    Fotoğrafları gelen iki kanunname, arkadaşlarımızdan Arif Bey’in himmetiyle tahlil ve tahşiye olunarak Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası’nın 13 numaralı ve 1 Nisan 1328 tarihli nüshasından itibaren tefrika edilmiştir. Küçük ebatlı birincisi aradığımız Kanunnâme-i Mehmedî’dir ki şimdiye kadar İstanbul’da nüshasına tesadüf olunamamıştır. İkincisi ise büyücektir. Süleyman Han Kanunî’ye ait olup kütüphanelerde nüshaları mevcuttur.

    21 Ağustos 1918 (Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası,c. 4, 24 Ağustos 1918, s. 82, s. 943-944)

    AHMED REFİK’İN CEVABI

    Her devirde değişik nüshalar tanzim edildi

    Ahmet Refik (Altınay)

    “Muhterem Celâl Nuri Beyefendiye…

    Kanunnâme-i Mehmedî, Fatih Sultan Mehmed Hânın emriyle Nişancı Mehmed bin Mustafa tarafından toplanmıştır. Kanunnamenin tertibi hakkında Nişancı Mehmed bin Mustafa şu mütalaada bulunuyor:

    ‘İstanbul’un fethinden sonra Fatih Mehmed, ecdadı zamanındaki kanunların yazıldığı defterlerin eksikliği sebebiyle kendi reyiyle tamamlatıp Divan-ı hümâyun’da üç bölüm üzere ve kendi yani padişah dilinden ve anlaşılmaz ibarelerden arındırılmış bir kanunnâme-i âl-i Osmanî’yi Nişancı Mehmed’e yazdırmıştı. Bu çalışmanın Karamanî Mehmed Paşanın  sadrazamlığında (1477-1481) olması icap eder. Çünkü Kanunnâmeyi yazan Leyszâde Mehmed bin Mustafa’nın nişancılığı bu zamandadır.

    Kanunnamenin her devirde nişancılar tarafından değişik nüshaları tanzim olunmuştur. Meselâ IV. Mehmed devrinde Abdurrahman Paşa Kanunnamesi gibi. Bu suretle tanzim edilen kanunnameler için meclisler toplanmazdı. Padişahın, idareye, teşrifata, merasime dair hüküm ve fermanları, müftünün araziye ve timar ve zeamete dair fetvaları kanun kuvvetinde idi. Kanunnameler, bunların bir yere toplanmasıyla oluşurdu.

    Kanunname-i Mehmedî işte bütün bu kanunnamelerden eskidir. Baş tarafında ‘Bu kanunname atam ve dedem kanunudur ve benim dahi kanunumdur. Evlâd-ı kiramım neslen ba’d neslin (kuşaktan kuşğa) bununla âmil olalar’ denildiğine bakılırsa Fatih Sultan Hân tarafından değil, belki ilk koyan Osman Gazi’ydi ve bir defterde toplanmamıştı.

    Kanunname-i Âl-i Osman’ı Fatih Sultan Mehmed Han’ın koyduğu  anlaşıldıktan sonra kardeş katilliği meselesinin ona atfedilmesi doğru değildir. Târih-i Ebu’l-Faruk’daki: ‘Fatih Sultan Mehmed’in devrine, eserlerine, kişiliğine en büyük olumsuzluk veren eseri, yaratılışa aykırı Kanun-ı Osmanî adlı yasasıdır. Böylece, Yıldırım Bâyezid Hânın Kosova meydanında kan deryası içinde (kardeşi Yakub’u) boğdurarak işlediği kin ve vahşeti, II. Sultan Mehmed, devlet kanunu ve usulü yapmıştır’ (c. 2 s. 34) cümleleri, doğru bir inceleme sonucu sayılmamalıdır.

    Osmanlı padişahlarının bu maddeyi kanun şekline koymalarına sebep memleketin parçalanması korkusuydu. Cengiz saltanatı, Selçukîler ve daha birçok hükümdarlıklar kardeş çatışmaları saltanat iddiaları yüzünden dağılmıştı. Saltanat fasılası denen kardeşler mücadelesi de padişahlarca malumdu. On seneden fazla Osmanlı saltanatı yıkılma tehlikesi yaşamıştı. Bu kanunun idamesi bundan dolayı kâfi bir sebepti. Sultan Cem’in kardeşi aleyhine isyanı, Türkleri Avrupa’dan çıkarmayı düşünen Avrupalılar elinde bir alet olarak kullanılması, bu usulün konmasına meşru bir hak veriyordu. Ama her cülusta padişahın kardeşlerini öldürtmesi şart değildi. Bu sebeple kanunun bu maddesine ‘nizam-ı âlem için’ kaydı konulmuştu. Meselâ II. Bâyezid, şehzadelerinin öldürülmelerine taraftar değildi. Eğer bu kanunun icrası mutlak olsa idi, oğlu Yavuz Sultan Selim’e kardeşlerini korumasını tavsiye etmezdi. Halbuki kardeşleri isyan edince Selim, babalarının vasiyeti ‘Kardeşlerin inat ve muhalefet etmedikçe kılıç kınından çıkıp aranıza girmesin’ olmuştu. Lâkin aykırı hareketleri yüzünden cümlesini idam ettirdiğini Solakzâde yazar (s. 351). II. Selim cülus etmeden kardeşlerini öldürmeye kalkıştı. III. Murad ve III. Mehmed daha feci davranarak Murad 5, Mehmed 19 kardeşini o devir tarihçilerinin deyimiyle şehit ettirmişti. Oysa bu maddenin masum şehzadelere tatbiki reva değildi. Bunu yaptıran kanun değil, padişahların şahsi ihtiraslarıydı.

    Kardeş idamı meselesi Sultan I. Ahmed zamanına kadar devam etti. Saltanat daima yetişkin/ saygın oğula geçiyor, büyük evlat veliaht telakki ediliyordu. Hele 19 şehzadenin haksız yere idamı İstanbul’da fena bir tesir uyandırdığından Sultan I. Ahmed bu feci icraata yanaşmayarak kardeşi şehzade Mustafa’yı muhafaza etti. Kardeş idamı maddesini kaldırdı. Şehzadelerin sancağa çıkmalarına da son vererek isyanlarına mani olmayı gözetti. Şehzadelerin sarayda ayrı bir dairede, sakal bırakmamaları şartıyla ikametlerini uygun gördü. Vefatında yerine oğlu Osman değil, ekber evlat kardeşi Sultan Mustafa padişah oldu. Osmanlı padişahlarının “nizâm-ı âlem” için yaptıkları bu feci’ hareketi dönemlerinin ‘ekser uleması’ da saltanat, mülkiyet demek olduğundan caiz görmekteydi…” (Kısmen kısaltılmıştır. 2 Ağustos 1918. Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası, 24 Ağustos 1918 s. 944-947)

    MEHMED ATÂ’NIN CEVABI

    Fatih o kaideyi koydu, 130 yıl sonra iptal oldu

    Mehmed Atâ

    “Celâl Nuri Beyefendiye…

    Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası’ndaki sorunuzu gördüm. Fatih zamanındaki Kanunnâme-i Âl-i Osman’ın herkesin vicdanını isyan ettiren suç veya günah, şu fıkrada görülüyor: ‘Ve her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşlarını nizam-ı âlem için katl etmek münasiptir. Ekser ulema dahi tecviz etmiştir. Onunla âmil olalar’.

    Bu fıkradaki‘ekser ulema dahi tecviz etmişlerdir’ sözü dikkati çeker. Bunlar o sırada İstanbul’da reyine müracaat edilenler demektir. Hoca Saadeddin Efendi’nin Şehzade Yakub Çelebi vakasındaki ifadesinden anlaşıldığına göre bu kötülüğü tecviz eden ulema ‘el-fitne eşed mine’l-katl’ (Karışıklık, öldürmeden daha korkunçtur) diyorlar. Bu bir fetva değildir. İslâm şeriatı, niyete ceza tertip etmediğinden halde ileride fitne çıkmasına sebep olur kuruntusuyla üç dört yaşlarındaki masumların kanının su gibi akıtılmasına da asla izin verilmeyeceği aşikârdır.

    Vicdanlarımızın nefret ettiği bu bid’atın İslâm şeriatı ile de bir münasebeti yoktur. Lâkin Fatih bunu niçin gerekli görmüştür? Bunun tarihî sebepleri araştırılmalıdır. Fatih cihangirlikten ziyade cihandarlık emelinde idi. Yani İskenderler, Cengizler, Timurlar gibi bir çok memleketleri istiladan ziyade feth ettiği mahallerde kalıcı bir devlet  tesis etmek arzusunda idi. İskender’in, Cengiz’in, Timur’un devletleri, vefatlarında, memleketlerinin evlat ve ahfadı arasında paylaşıldığını, Eyyubîye Devleti bu yüzden perişan olduğunu, SelçukluDevletinin 10 oğul arasında taksim edilmesinden dolayı zaafa uğradığını, Osmanlı saltanatında da kendisinden evvelki padişahlar zamanındaki şehzade nizalarını, devletin büyüklük ve birliğinin evlat muhabbeti yüzünden ihlal edebileceğini düşünerek o kaideyi koymuştu.

    Bu bid’at, asırların ilerlemesiyle beşer  vicdanında artan nefrete mukavemet edemezdi. Nihayet Fatih’ten 130 sene sonra Sultan I. Ahmed zamanında iptal olundu.  IV.Murad  yeniden ihyasına çalıştı. Ondan sonra ortadan kalktı.

    Tarih çalışmalarındaki düşüncelerinizin ölçü ve kudretine takdir ve hayret efendim.

    21 zilkaide 1336 (Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası, 7 Eylül 1918, s. 977-978)

  • Büyük imparatorluğun küçük mensupları

    Büyük imparatorluğun küçük mensupları

    Osmanlı-İslâm dünyasında çocuk, Ortaçağ’daki Batılı muadillerinin aksine masum ve günahsız görülüyordu. Dualarının kabul olacağına inanılan çocukların bir tür kutsiyeti vardı ve iyi bir ahlakla yetiştirilmeleri gerekirdi. Oyunları, eğitimleri ve işgücü olarak gizli varlıklarıyla çocuklar, ne yazık ki Osmanlı minyatür sanatçılarının nadiren dikkatini çekebildi.

    Âşık Paşa “Yokdur anda ölüm endişesi / Dün ü gündüz oynamakdur pişesi (işi)” dediği Garibnâme’sinde (14. yüzyıl), çocukluğu bu sözlerle, neredeyse gizli bir özlemle anlatır. Osmanlı dünyasında çocuklara yönelik pek fazla eğlenceli kitap yoktu. Onların yetiştirilmesine dair ahlak kitaplarının en ünlüleriyse, aslında kendi oğullarına hitap eden Nâbî ve Sünbülzâde Vehbî tarafından 18. ve 19. yüzyıllarda yazılmıştır (Hayriyye, Lutfiyye).

    Osmanlı ahlak kitapları genellikle Osmanlı elitine hitap ettikleri için bir hayli seçkinciydi. 16. yüzyılda Kınalızâde, çocukların mektebe verilmesini eleştirir; 17. yüzyılda çocuğun “aşağılık yapıda olanlarla” aynı ortama sokulmasını tenkit eden metinler türer. Aynı asırda Karaçelebizâde, çocukların büyüklerine karşı tam bir itaatle yetiştirilmesini önerecektir. Ona göre çocuk söz verilmeden konuşmamalı ve lafı kısa tutmalıdır. Üstelik çocuğa -köle kullanmayı öğrenmesi için- köle gibi muamele edilmelidir. Hata yaptığında uyarmak, son çare olarak da “makul ölçülerde” dövmek genelde onanan bir terbiye yoludur; ancak dövülen çocuğun yalancı, utanmaz ve küstah olabileceği de kabul edilir. Bu sert yaklaşım, çocuk oyunlarına da kısıtlama getirmiştir.

    Surete karşı çekingen olan Müslüman yaklaşımı sebebiyle, Osmanlı çocuğu büyük ihtimal, bebek ve hayvan oyuncaklarıyla da oynayamıyordu. Bunun yerine, Evliya Çelebi’nin 17. yüzyılda varlığından söz ettiği Eyüp oyuncakçıları, 20. yüzyıla dek şakşak, hacıyatmaz, canbaz, dönme dolap, ipli ok, aynalı beşik, tahta kılıç, kamış tüfek, fırıldak, topaç, araba, testi gibi oyuncaklar üretmişti. Gece yolda yürüyenlerin fenerlerini kapmak gibi muzır oyunlar yanında körebe, esir almaca, topaç çevirme, uzuneşek, pilav pişti, köşe kapmaca gibi masumane oyunlar da vardı. Bazen çocuklar, küfürlü Karagöz oyunlarını bile izleyebiliyordu. Osmanlı dünyasının görsel tarihçileri nakkaşlar, ne yazık ki bu küçük insanları nadiren gördü.

    Ulu orta sünnet

    Osmanlı padişahı, kendini bütün reayanın babası sayar. 1582 ve 1720’de yapılan, görsel açıdan mükemmelen belgelenmiş şehzâde sünnetlerinde, padişahlar yüzlerce yoksul çocuğu giydirip sünnet ettirdi, devasa ağaçları andıran şeker-heykeller çocukların ziyafetine sunuldu. Burada biraz travmatik bir şekilde Sultan III. Murad’ın ve ahalinin huzurunda ayaküstü sünnet edilen reaya çocukları görülüyor (Şehinşahnâme-i Murad-ı Sâlis, TSMK, B. 200).

    Gösterişli şehzâdeler

    Padişah bu toplu sünnet şenliklerini kendi evladı münasebetiyle düzenletirdi ve hiç şaşırtıcı olmayan bir biçimde şehzâdelerin giyim-kuşamları ve sünnet edildikleri ortam, reaya çocuklarınınkinden oldukça farklıydı (Levnî, Vehbî Surnâmesi’nden detay, TSMK, A. 3593)

    Gösterici kız

    1720 şenliklerinde, gösteri ekibinin yamaklarından 8 yaşında bir kız sahneye çıktı ve Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın önünde hünerlerini sergiledi. Bu çocuk, yetişkinlere ait çeşitli iş alanlarında varlık gösteren binlerce çocuk arasından yalnızca bir örnek. Sadrazamın hoşnutsuz bir el hareketi yaptığı bu minyatürde, Levnî bize kız çocuklarının böyle işlerle uğraşmasından hoşnut olunmadığını ima ediyor olabilir. Hakikaten Osmanlı dünyasında kız çocuğunun temel dinî bilgiler ve ev işlerini bilmesi yeterli görülüyor, evlenme çağına gelir gelmez başgöz edilmesi yeğleniyordu (Levnî, Vehbî Surnâmesi).

    Topaçlı çocuk ve yaramaz okurlar

    1582 şenliklerinde halktan bir çocuk oyuncağıyla belgeleniyor, koyunların ağız bölgelerine yapılan karalamalar saraylı birkaç haşarı okuru akla getiriyor. Şehzâdelerin bile dövülebildiği hikâyeler barındıran Osmanlı eğitim anlatısına bakılırsa, bu pahalı kitaba yapılanlar birilerinin canını yakmış olabilir (Osman, İntizâmî Surnâmesi, TSMK, H. 1344).

    Atlıkarınca

    Surnâme’de İntizâmî, yaşlılarıyla birlikte gelen mızrakçıların taşıdığı tahtın içinden atlıkarınca çıktığını söylüyor. Osman, padişahın huzurunda eğlenen gençleri betimliyor (Osman, İntizâmî Surnâmesi).

    Sakal çekiştiren çocuk 1720 sünnet şenliğinin Haliç’teki kayıklı gösterilerinde bir çocuk, muhtemelen babası olan adamın sakalını çekiştirmekte. Nakkaş İbrahim’in betimlediği yüzdeki sükûnet, Hz. Peygamber’den öğrenilmiş bir tür müsamaha hâlini yansıtıyor (İbrahim, Vehbî Surnâmesi’nden detay, TSMK, A. 3594).
  • Asla ama asla yalnız yürümeyeceksin

    Asla ama asla yalnız yürümeyeceksin

    İngiltere’nin en köklü futbol kulüplerinden biri Liverpool. ‘Kırmızılar’ın 1892’nin Haziran ayında başlayan uzun tarihi hem Ada’da hem de Avrupa’da kazanılan sayısız zaferle dolu. Ne yaşanan facialar ne alınan başarısız sonuçlar onları yollarından döndüremedi. Küçük bir şehirden aldıkları büyük destekle geleceğe sarsılmaz bir inançla ilerliyor, asla yalnız yürümüyorlar…

    Liverpool şüphesiz dünyanın en çok sevilen futbol kulüplerinden biri. Kırmızısı, muhteşem tribünü, tüyleri diken diken eden marşı… 29 yıldır liglerinde şampiyon olamasalar da “asla yalnız yürümüyorlar”; her vites yükselttiklerinde yeryüzünün dörtbir köşesindeki futbol meftunlarını “o sene bu sene” diye heyecanlandırıyorlar. Barcelona’ya ilk maçta 3-0 yenildikten sonra evinde dört gol atarak final vizesi alan takım nefes kesiyor; “acaba yine mi?” dedirtiyor.

    Livepool
    Taraftarla kucaklaşma Liverpool-Barcelona maçı sonrası Liverpool takımı, efsane Kop tribünüyle kucaklaşıyor.

    Önceleri siyah-beyaz görüntülerdi bizi onlara bağlayan. “Şanlı mağlubiyetler” aldığımız, “ezilmediğimiz” her maçtan sonra mutlu olduğumuz yıllarda, çok sevmiştik bu İngiliz takımını. Belki devlerin arasında onu ufak görmüştük, belki de kendimizden bir şeyler bulmuştuk. Santrayı, müzik tarihine damgasını vuran Beatles grubunun da doğduğu şehre dair eski Taraftarlar Birliği başkanı Rogan Taylor’ın söyledikleriyle yapmalı: “Liverpool yumuşak değildir. Yahudiler, Lehler, siyahlar gibi haksızlığa uğrayan bir kesimdir. Kim olduğumuzu ve düşmanlarımızın kimler olduğunu biliriz. Liverpool, İngiltere’nin Polonyası’dır”.

    Livepool
    Gol sevinci Liverpool, Barcelona maçında meşin yuvarlağı ağlarla buluşturmuş olmasının sevincini yaşarken.

    Everton’dan Liverpool’a

    Aslında her şey kentin yetiştirdiği işinsanlarından John Houlding’in elini futbola atmasıyla başlamıştı. Stanley Road’a veda edecek olan Everton’a yeni bir stat önerilmişti: Anfield Road.

    Başta her şey süt limandı. Fakat giderek iklim değişiyordu. Üyeler, başkanlık koltuğunda oturan Houlding’in kulübü politik menfaatleri uğruna kullandığına inanıyordu. Yıllık 100 sterlinden 250’ye çıkan kira, mavi-beyazlılara gönül verenlerin canını iyice sıkmıştı. Houlding’e arsasını satan Orrell, yeni tribünden geçecek bir yol yaptırmak istiyordu. Hukuken böyle bir hakkı vardı, zaten sahanın yakınında küçük bir toprağı da kalmıştı.

    İşte kızılca kıyamet de bundan kopmuştu. Başkanın bunu bildiğini anlayan üyeler, iki ayrı malsahibiyle uğraşmak zorunda olduklarını anlamıştı. Ocak 1892’de yapılan olağanüstü genel kurulda toplanan 279 üye, başkanı koltuğundan etmişti. Everton Goodison Park’ı satın alırken, Houlding ve arkadaşları 15 Mart 1892’de Everton F.C. and Athletic Grounds, Ltd. ya da nam-ı diğer Everton Athletic kurmuştu. Aynı kentin aynı adlı iki takımı olamayacağından, tescil ettirilen Everton Athletic ismi Haziran’da değiştirilmiş, Liverpool böylece resmen doğmuştu.

    Fakat bir sorun vardı: Futbolcular Everton’da kaldığından, yeni oyuncular bulmak gerekiyordu. İlk hocaları İrlandalı John McKenna, dere tepe düz gidip İskoçya’dan getirdikleriyle ilk 11’i tamamlıyordu. 1 Eylül 1892’de ilk maçını Rotherham ile yapan takımın çoğunluğunun soyadındaki “Mc” ifadesi dikkat çekiyordu. Ertesi yıl lige kabul edilen kulübün 1901’de ilk şampiyonluğunu kazandığındaki renkleri mavi-beyazdı. 1904’te kırmızı-beyaza geçecekler; ezeli rakipleri Everton’la bir göbek bağını daha keseceklerdi.

    Livepool
    Kuruluş
    Liverpool’un 1892’deki resmî kuruluş belgesi. Everton Athletic Kulübü olarak kurulan ekip ad değiştirir ve resmen Liverpool olur.

    Hanedanın kurucusu: Bill Shankly

    İlk yıllarında başarılı sayılabilecek camia, uzun bir fetret dönemi yaşamıştı. Arada yaşanılan şampiyonluklara rağmen tam da dikiş tutturulamamıştı. 1 Aralık 1959’da teknik direktörlük koltuğuna oturan Bill Shankly kısa sürede tarih yazacaktı.

    Futbolun aynı zamanda büyük düşünürlerinden de biri olan hoca, kulübün efsanevi kırmızı formasını bile tasarlamıştı. Anfield Road’da “ben” terkedilmiş, “biz” doğmuştu. O, Liverpool demekti. Eski maden işçisinin yazdığı abece, zamana ve zamanın ruhuna yenik düşünceye kadar oyunun alfabesi olmuştu. Hiçbir zaman takımı varedenleri de unutmamıştı: “Baskı madenin dibinde çalışmaktır. Baskı işsiz olmaktır. Baskı haftada 50 şiline küme düşmekten kurtulmaya çalışmaktır. Baskı Avrupa Kupası finali, lig şampiyonluğu veya kupa finali değildir. O ödüldür”.

    Livepool
    Efsane isim Liverpool’u Liverpool yapan teknik direktör Bill Shankly 1974 Federasyon Kupası zaferi sonrasında taraftarları selamlıyor.

    İkinci kümede sürünen takımı ayağa kaldıran İskoç çalıştırıcı, Liverpool’u 1964’te şampiyonluğa taşımış, ertesi yıl da Federasyon Kupası’nı kazandırmıştı. Ligde ipi yine en önde göğüsledikleri 1965-66 sezonunda Avrupa’da ilk kez final gördülerse de Dortmund’a boyun eğmişlerdi (Tesadüf bu ya, o gün sevinenlerden Sigfried Held yıllar sonra Galatasaray’ı, ağlayanlardan Gordon Milne de Beşiktaş’ı çalıştıracaktı…)

    Livepool
    Şampiyon Liverpool Liverpool’un 1977’deki ilk Şampiyon Kulüpler Kupası zaferinden. Futbolcular kupayı taraftarlarına gösteriyor.

    Yedi yıl adeta nadasa bırakılan Kırmızılar’da hasat dönemi 1973’te yeniden başlıyordu. Ligdeki şampiyonluğu UEFA Kupası zaferi kovalamıştı. Borussia Mönchengladbach’ı devirmeyi başaran camia Avrupa’da ilk kez taçlanırken, yıldızlaşanlardan biri de Benjamin Toschack idi. Shankly 1974’te görevinden ayrılıyor, bayrağı yardımcısı Bob Paisley alıyordu. Boynuz kulağı geçmiş; kulüp, tarihinin en başarılı günlerini yaşamıştı. Lig şampiyonluklarını, Avrupa’da kazanılan kupalar takip ediyordu. 1976’da Brugge’ü geçerek yine UEFA’da zafere ulaşan Liverpool, ertesi sene Şampiyon Kulüpler’de taçlanmıştı. Mönchengladbach’ı yine devirmeyi başarmışlardı.

    1978’de Brugge’ü yenen kulüp Avrupa’da unvanını korumuştu (Kenny Dalglish zaferi getirirken, asisti yapan Graeme Souness yıllar sonra Galatasaray’a gelecek, Kadıköy’de santraya bayrak diktiği için adı “Ulubatlı”ya çıkacaktı!).

    1981’de Real Madrid’i deviren Liverpool, Şampiyon Kulüpler’de üçüncü defa taçlanırken, Paisley bunu başaran ilk teknik direktör olmuştu. Kulüpte dokuz yıl görev yapan efsane hoca, adeta tek başına müze açacak kadar başarıya imza atmıştı. Onun yönetiminde altı lig, üç Şampiyon Kulüpler, bir UEFA, bir Avrupa Süper Kupası, üç lig şampiyonluğu kazanan Kırmızılar, iki sezonda da ikincilikte kalmıştı.

    Livepool
    Liverpool tarihinin en çok kupa kazanan hocası Bob Paisley kazandığı 3 Şampiyon Kulüpler Kupası’nın mini replikalarıyla (solda). Liverpool tarihinin en büyük iki hocası Shankly ile Paisley yanyana (sağda).

    1984’te Joe Fagan tarafından çalıştırılan ve ligi birinci bitiren takım, Lig Kupası’nı da alıp Şampiyon Kulüpler’de yine finale çıkmıştı. Roma’yı penaltılarla deviren Liverpool yine istediğini almıştı. Fakat her güzel şeyin bir sonu vardı…

    Ertesi yıl yine Kupa 1 finalindeydiler. Rakip Juventus idi. Futbol tarihinin en trajik günlerinden birinde Heysel Stadyumu, 39 kişiye mezar olmuştu. Cansız bedenlerin kokusunun sindiği tatsız tuzsuz maçı, İtalyanlar Michel Platini’nin penaltısıyla kazanmıştı. O gün sadece kupa kaybedilmemişti. Facianın faturası holiganlara kesilince, İngiliz takımları Avrupa Kupaları’ndan beş yıllığına men ediliyor, böylece bir devir kapanıyordu.

    Livepool
    Kop tribünü faciada yitirilen 96 kişiyi asla unutmadı. Hillsborough Faciası’ndan bir kare.

    Heysel’den çok etkilenen Fagan koltuğu Dalglish’e bırakıyor; Anfield, yeni kralına kavuşuyordu. 1990’da 18. şampiyonluk kazanıldığında, kimse onlara yan bakamıyordu. Fakat o yıldan bu yana ligde ipi göğüsleyemediler. 2005’teki unutulmaz Şampiyonlar Ligi zaferi dışında üç Federasyon Kupası, dört Lig Kupası, bir UEFA Kupası, bir de Avrupa Süper Kupası kazandılar.

    2007’de kulübün el değiştirmesiyle yeniden büyük hayallerin peşine düşen Kırmızılar, bugün Jürgen Klopp idaresinde yine şaha kalkmış durumda. Bakalım yeni bir hanedanlık kurabilecekler mi?

    Efsane marşın öyküsü

    Müzik listelerinde 1 numara olmuştu

    Liverpool’la özdeşleşmiş olan “You’ll Never Walk Alone”, şüphesiz futbol tarihinin en meşhur şarkısı. Peki nasıl oldu da sıradan bir müzikal için bestelenen yapıt, adeta yeşil sahaların millî marşına dönüştü?

    Carouseladlı müzikalin (1945) ikinci perdesinde kullanılan eserin bestesi Richard Rodgers, sözleri Oscar Hammerstein’a ait. Bir süre unutulduktan sonra Liverpoollu Gerry and The Pacemakers tarafından 1963’te yeniden icra edilen şarkı, kısa sürede Ada’yı sardı. İngiltere müzik listelerinde 1 numaraya yükselen parça, kısa sürede tribünlerde söylenmeye başlandı. Kırmızılar 1965’te Leeds United’ı Federasyon Kupası finalinde yenerken, Wembley tribünleri bu kült şarkı ile tanışıyordu. Celtic, Twente, Dortmund taraftarlarının da söylediği marş, yarım yüzyılı aşkın süredir tribünleri coşturmaya devam ediyor. Dünya döndükçe de devam edecek!

    “Asla yalnız yürümeyeceksin
    Fırtınada yürürken başını hep dik tut,
    Ve karanlıktan sakın korkma.
    Çünkü sonunda altın rengi bir gökyüzü
    Ve mutluluğun gümüşten şarkısını bulacaksın.
    Hayallerin sarsılsa da, alt üst olsa da,
    Rüzgarda, yürümeye devam et
    Yağmurda, yürümeye devam et.
    Kalbinde umutla, yürümeye devam et
    Ve bil ki, hiçbir zaman yalnız yürümeyeceksin
    Asla ama asla yalnız yürümeyeceksin”.

    Livepool
    Liverpool’un simgeleri Shankly Kapısı, o marşa konu olan ve yazıya da adını veren slogan ve Liverpool arması…

    İstanbul mucizesi

    Avrupa Kupaları tarihinin en müthiş maçı

    Tarih 25 Mayıs 2005. Liverpool’un mucizeye imza attığı İstanbul, o günden bu güne kulüp tarihinde büyük bir öneme sahip. Küllerinden yeniden doğan takım, Milan’ı geçerek şampiyon olmuştu.

    O günden bu yana Kırmızılar ne zaman bir karşılaşmada “geri dönse”, İngiliz futbol literatüründe İstanbul konuşuluyor; o ruhun altı tekrar tekrar çiziliyor. Tıpkı son Barcelona maçında olduğu gibi… İşte 25 Mayıs 2005’te oynanan o Şampiyonlar Ligi finali, birçokları tarafından Avrupa Kupaları tarihinin en müthiş maçı olarak anılıyor.

    O gün Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nun çimlerine yıldızlar topluluğu Milan mutlak favori olarak çıkmıştı. Bir dönemin yenilmez armadası olsa da, o günlerin mütevazı ekibi Liverpool için final bile büyük başarıydı. İtalyan devi ilk yarıyı 3-0 önde kapattığında, birçoklarına göre ikinci yarı formaliteden ibaretti.

    Derken tribünlerde o malum marş başlıyor; gözler doluyordu.

    Kaptan Steven Gerrard ateşi yakmış, Vladimir Smicer farkı 1’e indirmişti. Xabi Alonso’nun golüyle tabela eşitleniyor, karşılaşma uzatmalara gidiyordu. Kalesinde devleşen Jerzy Dudek, marifetlerini penaltılarda da konuşturunca mucize tamamlanmıştı.

    Devler arenasının en unutulmaz randevusu İstanbul’daydı; çimde yaşananlar tek kelimeyle destandı. Şüphesiz maçın 30 binden fazla yıldızı vardı. Onlar inanmış, takım küllerinden yeniden doğmuştu.

    Livepool
    İstanbul’da kaptan Gerrard, Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kaldırırken.
  • Kazancakis, evler ve ‘Türk’ün düşmanı’ olmak

    Kazancakis, evler ve ‘Türk’ün düşmanı’ olmak

    ‘Başını sokacak bir yer’ konusu yazarlar için genelde ağır yaşamsal sorun kaynağı olmuştur. Öte yandan niteliksiz bir yazarın Türk dostu olmasından övünç payı çıkarılamaz herhalde, karşı kefede Lord Byron’u “biz”e kurşun sıktı diye kitaplığımızdan kovamayacağımız gibi. Öte yandan, bir yazarın bir ülkeye, o ülkenin insanlarına sayıp sövmesini de sığ tavır sayıyorum ben.

    Okudum mu, duydum mu, nerede rastladığımı çıkaramıyorum, bir ‘dolaylı cümle’ beni Kazancakis kuyusuna düşürüverdi! ‘Dolaylı’, çünkü cümle Eleni Kazancakis’e ait, yazara değil. İlk iş Nikos Kazantzakis–A Biography Based on his Letters kitabını çekip çıkardım rafından, sayfadan sayfaya yürürken aradığım ayrıntıya ilişkin çok sayıda göndermeye rastladım, ama kuyuya dalınca bambaşka noktaların üstüne de düşüyor ilgi ışığı.

    Nabokov kadar alaycı, Gore Vidal ölçüsünde gaddar değerlendirmeler çıkmaz benden ya, Kazancakis’in ‘yazarlarım’dan biri olduğunu söyleyemem gene de. Giritli kökenlerim çok uzakta, ama Hüseyin Hâki Efendi’nin ya da babası Kandiyeli Mehmet Emin’in Nikos’un babasıyla hemşeri olmaları gıcıklıyor içimi: Kimbilir, belki de aynı kıraathanede görüşüp kaynatıyorlardı!

    Çokdilliliği, çokyerliliği, çokyönlülüğü, verimliliği yabana atılamayacak özellikleri. Buna karşılık, savrulma yeteneği de yüksek: Nietzsche’den Buda’ya, oradan Lenin’e! Coğrafyası da bir savruluşlar beldesi: Girit’ten Atina’ya, Aynaroz’a; Berlin’de, Paris’te, Moskova’da uzun konaklamaları, bir ucu Çin’e öbürü Mâçin’e uzanan seferleri, Antibes’e yerleşmesi… fıkır fıkır bir hayat.

    Zorba’nın yaratıcısı Ünlü Yunan yazar Nikos Kazancakis’in 1946’da kaleme aldığı Zorba The Greek, 1964’te aynı adla film olmuş; Anthony Quinn (sağda) başrolde yıldızlaşmış, Mikis Theodorakis’in film müziği unutulmazlar arasına girmişti.

    Çok ve hızlı çalışmış. Beni ilgilendiren, gelgelelim, yazamadığı opus magnum’u -ona bir başka sefer döneceğim.

    Masama El Greco’ya Mektub’u getirdim. Ölümünden sonra yayımlanan yaşamöyküsünü bitirmiş miydi?

    Sanmıyorum: Kitap oylumuna karşın bu haliyle eksik duygusu uyandırıyor bende. Türün güçlü örneklerinden: Vladimir Nabokov kusura bakmasın, onunkisinden daha düşük düzeyde değil kesinkes.

    Eleni Kazancakis’in kitabı aradıklarımı bulmama yardımcı oldu. İnternetten iki canalıcı kaynağa ulaştım ayrıca: Krakov Üniversitesi yayını, Michal Bzinkowski’nin makalesi: “Akritas–NK’s Little-Known Unrealized Epic Project”iyle, (2017) Sydney Review of Books’da geçen yıl (Mart 2018) çıkmış sıkı bir eleştirel deneme: Vrasidas Karalis’in “NK and the Temptations of Writing”i son derece ufuk açıcı metinler. Bu arada, Girit Tarih Müzesinin (İMK) sitesinde dolgun bir Kazancakis bölümü olduğunu söylemeliyim.

    Assisi’de, tıpkı Nikos, bir süre kalmak isterdim doğrusu. Şu körelmiş ciğerlerimle o merdivenin basamaklarını katetmek.

    Ama asıl: Sikelianos’la Aynaroz’a gitmek: Büyük talih! Ve büyük buluşma -bence (Kusura bakma Vladimir Vladimiroviç!).

    ***

    Thomas Hardy’nin gençlik ürünü How I Built Myself A House (1865) kısa, derli toplu, önemli bir metin. Okurken, yanda bir alan açtı zihnim: “Dünya Edebiyatında ve Sanatında Ev” başlıklı dev bir ansiklopedi kotarmak üzere geniş, uluslararası bir ekip kurmaya kalkışmış buldum kendimi gündüşümde. Uçsuz bucaksız bir kapsama alanı: Locus Solus’üyle, Hayat Kullanma Kılavuzu’yla, Whyte’ın ya da Hopper’ın ev sahneleriyle, Psycho’yla bizimkileri buluşturacak bir corpus.

    Hardy’nin ev yapımı bir genç yaş hamlesine dayanıyor (özel hayatının derin sıkıntılarını düşününce: Ev bir huzur yuvası değildir ille; Bir kâbus merkezi de olabilir aynı uzam). ‘Başını sokacak bir yer’ konusu yazarlar için genelde ağır yaşamsal sorun kaynağı olmuştur.

    Anlamakta güçlük çektiğim, yazarın (kişinin) geç, bazan çok geç yaşta ev yapımına davranması: Hayatını böylece uzatacağına ilişkin bir inancın payı var mıdır bu soy hedef tayinlerinde? Thomas Mann’ın günlüğünde, ölümüne iki yıldan az bir süre kala Zürih yakınlarında almaya karar verdikleri ultima domus’la ilgili paragraflar şaşırtıcı: Varlıklı bir yazar Mann, pekâlâ Lolita zengini Nabokov gibi konforlu bir otelde geçirme yolunu tutabilirdi son demlerini; hayır, o yaşta yeni bir mülkün sorunlarıyla uğraşmayı göze alıyor; aylar süren bir didiniş.

    Öte yandan “beşinci ev”ine yerleştiği için çok mutlu Mann, oysa son perdesinde oyunun -farkında.

    1954, Ocak ayı. Kazancakis, çevirmeni Knôs’e yazdığı mektupta, Antibes’de Eleni’yle yeni satın aldıkları, yarıyarıya yıkıntı haldeki küçük evin onarım çalışmalarından sözederken eklemeden yapamaz:  “10. yüzyılın Müslüman ermişlerinden birine sormuşlar: Neden kendine bir ev inşa etmiyorsun? “Etmiyorum, çünkü” demiş: “Bir falcı 700 yıl yaşayacağımı söyledi, bu kadar kısa bir süre için ev yapmaya değer mi?” Bana da bir falcı 83 yıl yaşayacağımı söylemişti. Ve ben kendime ev yapacak kadar saf ve kibirliyim!”.

    Yazar ve ev Nikos Kazancakis (arkada, ortada) ve Eleni Kazancakis (önde, solda), Egina adasındaki evlerinin önünde, arkadaşlarıyla.

    Kazancakis ‘son ev’ini yaptırdığında 71 yaşındaydı, üç yıl daha yaşamıştır. Ölüm yeri: Hastane odası.

    Nabokov’unki farklı mıydı?

    ‘Son ev’ birden fazla anlamın taşıyıcısı olabilir, kişiden kişiye değişen bir semantik gizilgücü olduğunu söyleyebiliriz. Kimine göre ülküsel huzur-evinin arayışıdır ola ki, yaşlılık çağında. Kimi, bir bakıma tarihinin yaklaştığını gördüğü ya da sezdiği ölümü tehir etmenin adresi olarak görmüş olabilir onu. Çağdaşlarımız, evlerinin kendilerini öteleyerek temsil edebileceklerini tasarlamayı öğrenmiş, vasiyetlerini o yönde kaleme almışlardır -yakınlarının ya da kamunun aynı yönde karar alarak evlerini koruduğu yazar (Sait Faik), sanatçı (Dali), düşünür (Nietzsche) nüfusu azımsanamaz.

    Ev, bu koşullarda yazarın “piramit”i: Masası, yazı aksesuvarları, kitaplığı, okuma koltuğu, yatağı, yemek takımı (Hüseyin Rahmi evi), içi doldurulmuş hayvan yoldaşı (Flaubert’in papağanı), ölüm maskesi ya da el kalıbı, giysileri – uzun, geniş, derin fetiş dünyası.

    Evlerine, hiç değilse bahçelerine gömülme (Aziz Nesin, Seha Meray) isteği bu dünyaya bir işaret olarak hayatını da kazıma isteğine bağlı belki de.

    Yapıt yetmez miydi?

    Kimilerine (Dürrenmatt, Hesse) yetmediğini, yetmeyeceğini, yargılamaksızın anlamak gerek: Müze-Ev’lerine seferi çıkarak.

    Öteden beri, kültürel bağlamda aidiyet vurguları sevimsiz görünür bana, dilimiz alışmış bazılarına, kaçınamıyoruz, kaçınmalıydık. “Kadın sanatçı”, “zenci yazar”, “Nişli Agâh” ya da “Arap Hâşim”, anlamsız olmanın ötesinde fakir ve çirkin nitelemeler. “Türk dostu yazar”, “Türk düşmanı yazar” da ilkel bir kategori. En son, Kazancakis dolayısıyla açılıp edindiğim bir kitabı, Oktay Sönmez’in Kazancakis’e Mektuplar’ını (Varlık, 2011) bu nedenle yarıda bıraktım: Yazar öylesine takmıştı ki Kazancakis’teki “Türk düşmanlığı” motifine, 6-7 Eylül faciasının faturasını bile ona çıkarmaya kalkışıyordu!

    Romantik ve “Türk düşmanı” Romantik akımın ünlü temsilcilerinden İngiliz şair ve yazar Lord Byron (1788- 1824), hem Osmanlı-Türk kültüründen etkilenmiş hem de Yunanistan’ın bağımsızlığı için savaşmıştı. Ölümünden sonra, Yunan millî kıyafetleri ve arkada Acropolis’le (Atina) canlandırılan bir tablosu.

    “Türk’ün dostu” ya da “düşmanı” olması bir yazarı değerlendirmenin ölçüsü olacaksa, bu konuda kayıtsız kalanlar çoğunluktadır, ne yapacağız onları? Niteliksiz bir yazarın Türk dostu olmasından övünç payı çıkarılamaz herhalde, karşı kefede Lord Byron’u “biz”e kurşun sıktı diye kitaplığımızdan kovamayacağımız gibi.

    Öte yandan, bir yazarın bir ülkeye, o ülkenin insanlarına sayıp sövmesini de sığ tavır sayıyorum ben. Gide, Türkiye gezisinde yazdıklarını Polonya ya da Nepal için de yazsaydı küçümserdim açıkçası. Tek içten bulduğum yüklenme konusu, kişinin kendi ülkesi ve insanlarıdır bana kalırsa ve her babayiğidin harcı olmuyor Thomas Bernhard’ın tavrı.

    Hiçbir ülkenin dostu, düşmanı olmak geçmedi aklımdan. Yöneticilerine öfke duyabilirim bazı ülkelerin (ki duyuluyor elbette), ama bütün vatandaşlarına yönelik tektip bir duygu nasıl taşırım? III. Reich yıllarında rejime kökten muhalif Almanlar yok muydu; nasıl “Alman düşmanı” kesilebilir kişi?

    Bütün düşman kesildiklerinin kendisine düşman olduğundan emin bazıları: Öyle işlemiyor ille de çarklar.

  • Kırıldı kolu kanadı, son bulmadı uçuş aşkı

    Kırıldı kolu kanadı, son bulmadı uçuş aşkı

    Osmanlı Devleti tarafından 1912’de Avrupa’ya pilot eğitimi için gönderilen ilk subaylardandı. Balkan Harbi’ne katıldı, Çanakkale ve Bağdat cephelerinde savaştı. Öylesine gözüpekti ki, henüz öğrenciyken Bursa’ya uçak kaçırmış, Beyazıt Meydanı’na tayyare indirmişti. Geçirdiği ikinci büyük kazadan sonra malûlen emekli olan Mehmet Ali Bey, Adana’da kendi imkanlarıyla tayyare imal edecek, Vecihi Hürkuş’la heyecanlı gösteri uçuşları yapacak kadar havacılık tutkunuydu.

    Mehmet Ali Kurçer, 4 Şubat 1889 tarihinde Serez’de hayata gözlerini açar. Baba tarafından Serez Derebeyi Büyük İsmail Bey’in soyundan gelmektedir. Serezli İsmail Râsih Bey, Serez, Kavala ve etrafına hâkim olan ve 30 bin kişilik orduya sahip bir hanedanın kurucusudur. 1808’de Sened-i İttifak’ı imzalayan isimler arasında yer almaktadır.

    Mehmet Ali 15-16 yaşına kadar Serez’de yaşar. Babasını kaybettikten sonra Trabzon’da bulunan amcasının yanına okumak için gelir. Amcası Trabzon Kumandanı Hamdi Paşa’dır. Trabzon Askeri Rüştiyesi’ne devam ederken Hamdi Paşa’nın 1907’de öldürülmesi üzerine şehri terk eder. Üsküp’te bulunan kardeşinin yanına gelir ve yarım kalan askerî eğitimine burada devam eder. Üsküp Askeri Rüştiyesi’nden mezun olduktan sonra Manastır Askeri İdadisi’ne yazılır.

    2. sınıftayken İstanbul’da 31 Mart isyanı (13 Nisan 1909) patlar. İsyanı bastırmak üzere trenle yola çıkan Hareket Ordusu 24 Nisan’da İstanbul’a girer, isyanı bastırır. 2. Abdülhamid tahttan indirilecek ve V. Mehmet Reşad tahta çıkacaktır.

    Mehmet Ali bu hareketli günlerin ardından yeniden Manastır’a dönemez ve üçüncü sınıfı Yedinci Bölük başçavuşu olarak İstanbul’da Harbiye Mektebi’nde okur. 1910’da üçüncülükle mezun olur. Mezun olur olmaz da kendini Arnavutluk’ta bulur. Altı ay boyunca Arnavutluk’un çeşitli yerlerinde isyanı bastırmak için mücadele eder. İsyanın bastırılmasından sonra Mehmet Ali, Selanik’te bulunan Birinci Avcı Taburu İkinci Bölük’te görevlendirilir. Burada bir buçuk sene eşkıya takipleriyle gezer. Balkan Savaşı’nın ayak sesleri duyulmaya başlamıştır.

    Vatansever bir pilot

    Balkan Harbi’nin yanı sıra, 1. Dünya Savaşı’nda Çanakkale ve Bağdat cephelerinde de savaşmış olan pilot Mehmet Ali Kurçer (Müzehher Kurçer arşivi).

    Pilot eğitimi için Avrupa’ya

    Balkan Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti havacılıkta önemli atılımlar yapacaktır. Hem pilot eğitimi hem de uçak temini için girişimler sürmektedir. Topçu teğmen olarak görevdeyken Avrupa’ya pilot eğitimi için gönderilecek üçüncü subay kafilesi arasında Mehmet Ali de vardır. 30 Temmuz 1912 tarihinde İngiltere’de Bristol Hava Okulu’na Mehmet Ali ile birlikte gönderilenler arasında Saffet, Abdullah, Fazıl, Sabri Beyler de bulunmaktadır. İki çarkçı deniz subayı Fethi Bey ve Teğmen Aziz Bey ise makinist yetiştirilmek üzere seçilmiştir. Pilotluğa çok hevesli ve kabiliyetli olan Fethi Bey de sonradan pilotluk öğrenimine geçecektir.

    İngiltere’ye gönderilen subaylar Mehmet Ali Kurçer, Osmanlı Devleti’nin 1912’te pilotluk eğitimi alması için Avrupa’ya gönderdiği ilk subaylardandı. Bristol Uçuş Okulu’nda, 1912 (Müzehher Kurçer arşivi).

    Balkan Savaşı’nın başlaması üzerine pilotlar eğitimlerini tamamlayıp brövelerini alamadan yurda dönmek zorunda kalırlar. Balkan Savaşı’na Türk askerî havacılığı henüz kuruluş aşamasında ve çok hazırlıksız şekilde girmiştir. Eldeki uçakları uzun mesafelere uçuramayacak kadar deneyimsiz pilotlar ve bröve alamadan acele ile İngiltere’den getirtilmiş öğrenci-pilotlarla harekâta katılmak zorunda kalınmıştır.

    Pilot olarak Fesa, Fethi, Salim, Nuri ve Fazıl Beyler; rasıt (gözlemci) olarak da Mehmet Ali, Kemal, Kenan, Tahsin ve Sadık Beyler, Çatalca’dan Edirne’ye kadar Trakya’nın çeşitli yerlerinde başarılı keşif uçuşları yaparak Çatalca muharebesinin kazanılmasında önemli rol oynarlar.

    Sınıf arkadaşlarıyla İngiltere’deki Bristol Uçuş Okulu’nda Türk öğrenciler. Soldan sağa Fazıl Bey, Aziz Bey, Saffet Bey, okul müdürü ve eğitmen Collyns Price Pizey, eğitmen Henri Jullerot, Fethi Bey ve Mehmet Ali Kurçer, 1912 (Müzehher Kurçer arşivi).

    Bursa semalarında ilk uçak

    Balkan Savaşı’nda gözlemci olarak sortiler yapan Mehmet Ali Kurçer, savaşın sonralarına doğru Yeşilköy Tayyare Mektebi’nde pilot eğitimine devam eder. İşte bu eğitimi sırasında, Bursa’ya kaçak iniş yapacaktır.

    11 Ocak 1914 tarihinde Bursalılar gökyüzünde ilk defa bir tayyare görürler. Bir kuş gibi süzülen tayyare Atıcılar’a indiğinde halk büyük bir merakla oraya koşar. Yağmurlu havaya rağmen tayyarenin etrafını sararak meraklı gözlerle incelerler. Tayyare daha sonra belediye binası önüne getirilerek sergilenecektir. Şimdiki Tayyare Kültür Merkezi binasının batısındaki alanda tayyarenin üzerine çıkan tayyareci Mehmet Ali Bey Bursalıların gösterdiği ilginin gururuyla poz verecektir.

    Pilot ve uçağı Mehmet Ali Kurçer, Bleriot XI-2 tipi tayyaresiyle Yeşilköy Hava Meydanı’ndaki hangarda. 18 Aralık 1913 (Yeşilköy Havacılık Müzesi arşivi).

    O tarihte Padişah Sultan Reşat, tahta çıkışının beşinci yılı kutlamaları için Bursa’dadır. Cesur tayyareci Mehmet Ali Bey, Sultan Reşat’ın bir tayyare görmek istediğini bilmektedir. Yeşilköy Hava Okulu’nda uçuş eğitimlerine devam eden Mehmet Ali Bey, okul komutanına ve öğretmeni Fesa Bey’e haber vermeden, “Nafia” adlı REP eğitim tayyaresiyle bir saatlik uçuş sonrasında Bursa’ya ulaşmıştır.

    Mehmet Ali Bey yaklaşık bir hafta Bursa’da kalır ve Bursalılara hava gösterileri yapar. İstanbul’a döndüğünde ise yaptığı izinsiz uçuş nedeniyle üç gün hapis cezasına çarptırılır.

    Bursa’dan döndükten üç ay sonra önemli ve tehlikeli bir iniş daha yapar Mehmet Ali Kurçer. Beyazıt Meydanı’ndaki İstanbul Üniversitesi, o yıllarda Harbiye Nezareti olarak kullanılmaktadır. Dönemin Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın yaveri, Mehmet Ali Bey’in yakın arkadaşıdır. Enver Paşa kurmaylarına birkaç kere “Bayezid Meydanı’na uçak inebilir mi?” diye sormuş ve cevap alamamıştır. Yaver, Yeşilköy Hava Okulu’nu arayarak Mehmet Ali Bey’e haber verir. “Mehmet Ali bu işi başarabilirsen Enver Paşa çok sevinecek. Kimseden olumlu cevap alamadı” der.

    Kurçer tayyarenin tepesinde REP tayyaresi ve üzerinde Mehmet Ali Kurçer. Tayyare, tarihî Bursa belediye binası bahçesinde sergileniyor (Ahmet Ağaoğlu arşivi).

    Üzeri telefon ve telgraf hatları ile ağ gibi örülü ve çok dar olan Beyazıt Meydanı’na inmek çok tehlikelidir. Aynı zamanda elde bulunan tayyarelerin sayısı çok azdır. Mehmet Ali Bey’in kullandığı REP tayyaresi o günlerde ancak eğitim uçağı olarak kullanılmaktadır. Tayyarenin çok az ömrünün kaldığını düşünerek hiç olmazsa bu önemli işi yaptıktan sonra kullanılamaz hale gelsin diye düşünen Mehmet Ali Bey, 14 Nisan 1914 tarihinde uçuşa karar verir. REP tayyaresini elden geçirir, yeteri kadar benzin alarak Yeşiköy’deki hangardan çıkar. Çıkmadan önce de yaveri aratarak inişi gerçekleştireceğini ve meydanın boşaltılmasını ister. Bu konuşmayı duyan okul müdürü Fesa (Evrensev) Bey: “Ne? Harbiye Nezareti önüne inmek üzere tayyare mi gidiyor?’ diye koşarak Mehmet Ali Bey’i durdurmaya çalışır.  Mehmet Ali Bey o anları ve Beyazıt Meydanı’na inişini anılarında şöyle anlatır: “Mehmet Ali, delirdin mi? diye bağırarak bana doğru koşuyordu. Yanıma gelerek beni menedeceğini bildiğim için motora daha fazla gaz vererek ve görmemezlikten gelerek yerden kalktım. Çünkü azmettiğim şeyi mutlaka yapmalıydım”.

    Mehmet Ali Bey inişini başarıyla gerçekleştirdikten sonra Enver Paşa ile karşılaşmasını ise şöyle hikaye eder: “Enver Paşa yanıma gelerek ‘Merhaba arkadaş’ diyerek elimi sıktı ve ‘Buraya nasıl inebildin?’ dedi. Ben de: ‘Paşam, bir Türk tayyarecisi için yapılmayacak hiçbir iş olmayacağını göstermek için indim’ dedim”. Mehmet Ali Kurçer’in bu kısa alana inişi Avrupa gazetelerinde yer bulur. Kendisi ile röportaj yapmak için İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya’dan dokuz gazeteci gelir. Kendisiyle görüşen bu gazeteciler bu kısa meydana iniş hikayesini gazetelerine taşırlar. 

    Beyazıt Meydanı’na uçakla inen Kurçer Mehmet Ali Kurçer Beyazıt Meydanı’nda, 14 Nisan 1914. Kızı Müzehher Kurçer’e verdiği fotoğrafın arkasına 20 Nisan 1953’te yazdığı yazı: “Kızım Müzehher, İstanbul’da Beyazıt Meydanı’na indiğimin resmi. 20.4.953” (Müzehher Kurçer arşivi).

    Almanya’dan getirilen tayyareler

    29 Ekim 1914 tarihinde iki Alman gemisinin Osmanlı ordusu emrine girerek Rusya’nın askerî limanlarını bombalaması sonucu Rusya, Fransa ve İngiltere Osmanlı Devleti’ne savaş ilan eder. Almanların istediği olmuştur. Osmanlı Devleti de savaşa girmiştir.

    Osmanlı Devleti savaşa girdikten sonra Almanya’dan 12 tayyare ve bunları kullanabilecek pilotlar ister. Bununla birlikte Yeşilköy’deki okuldan Ali Rıza, Tahsin, Abdullah, Mehmet Ali Beyler pilotaj eğitimi için 1914’ün aralık ayında Almanya’ya gönderilirler. Pilotaj eğitimi alan pilotlar aynı zamanda Almanya’dan temin edilen uçakları ülkeye getireceklerdir.

    Ancak Almanya’dan temin edilen uçakların Türkiye’ye getirilmeleri kolay olmayacaktır. Tarafsızlığını ilan etmiş olan Bulgaristan üzerinden trenle geçiş yapılabilmesi mümkün değildir. Almanya’da sandıklara konulan uçaklar trenle Romanya-Bulgaristan sınırına yakın Mehadia kasabasının güneydoğusunda Herkulesbad’daki (Baile Herculane) küçük bir askerî alana getirilir. Burada Alman bakım personeli tarafından uçuşa hazırlanan uçaklar, Almanya’da yetiştirilen Türk pilotlara teslim edilerek Bulgaristan üzerinden Edirne’ye getirilir. Alman pilotlar tarafından da aynı yolla Türkiye’ye uçak getirilmiştir.

    18 Şubat 1915 tarihinde brövelerini alan havacılarımız Ali Rıza, Tahsin, Abdullah, Mehmet Ali Beyler tarafından bu şekilde birçok uçak getirilir. Mehmet Ali Kurçer, bahsedilen yolla 2-3 sefer yapacaktır.

    24 Nisan 1915 tarihinde vatana dönen Mehmet Ali Kurçer, Çanakkale 1. Tayyare Bölüğü’nde göreve başlar. Göğsünde Enver Paşa’nın el yazısıyla yazdığı ve savaş boyunca üzerinde taşıyacağı mektup vardır: “Haydi kardeşim, haydi git! Vatan senden hizmet bekliyor. İnşallah salimen dönüşünde yine görüşeceğiz. Gözlerinden öper, sana Allah’tan üstün başarılar dilerim”.

    İtilaf Devletleri’nin kara harekâtına başlamasından bir gün önce yurda dönen Mehmet Ali Kurçer, 23 Mayıs 1915 tarihinde ilk görev uçuşunu yapar. Çanakkale’den kalkarak güney cephesinde bulunan ANZAC mevzileri, Kabatepe ve Boğaz girişi üzerinde keşif uçuşunda bulunur.

    27 Mayıs 1915’te Üsteğmen Mehmet Ali Kurçer, Rasıt Yüzbaşı Hüseyin Sedat Bey ile havalanır. İmroz, Limni, Bozcaada’yı kapsayan dört saatlik keşif uçuşu yaparlar. Bu uçuşla İtilaf donanmasının Mondros Limanı girişine gerilen ağlarla korunduğunu ve askerler için ise yeni kışlalar kurulduğunu tespit etmişlerdir.

    28 Mayıs 1915’te sabah ve öğleden sonra iki ayrı keşif uçuşu yaparlar. Boğaz girişi, Limni, Bozcaada, İmroz civarındaki uçuştan sonra görev sonu raporlarında Mondros limanında İtilaf gemilerinin cins ve sayıları ile limanın ağzına gerili çelik ağın durumu, Limni’ye gelen askerler için yapılan bir tümenlik ordugahın eskisine eklendiğini, binaların konumunu, ayrıntılı olarak belirtirler. Bir gün önce Alman denizaltısı U-2 tarafından batırılan Majestic zırhlısının Seddülbahir yakınlarında ters dönmüş bir şekilde suyun altında yattığını da raporlarına eklerler. Dönüşte düşmanın güney cephesine iki bomba atarak görevlerini tamamlarlar.

    Almanya’dan gelen dost

    Mehmet Ali Kurçer Almanya’dan getirdiği Albatros tipi tayyare ile, Şubat 1915 (Müzehher Kurçer arşivi).

    31 Mayıs 1915’te yaptıkları keşif uçuşunda Mondros Limanındaki büyük savaş gemilerine ilaveten 60 nakliye gemisi ile diğer destek gemilerinin yeni bir çıkarma için hazırlandıklarını tespit ederler.

    İzleyen günlerde birçok görevi başarıyla yerine getiren Mehmet Ali Bey, Çanakkale cephesindeki son uçuşunu 22 Haziran 1915 tarihinde yapar.

    Albatros B-1 tipi uçakla sabah 7.30’da rasıtı Rasıt Hüseyin Hüsnü Bey ile havalanırlar. Yanlarına aldıkları dört bomba ve dört tüfek mermisi ile Seddülbahir üzerindeki düşman topçu mevzilerini bombalayacaklardır. Seddülbahir üzerinde iki bin metre irtifada bulundukları sırada düşman topçu atışıyla karşılaşırlar. Aynı zamanda iki düşman uçağının havalandığını görürler. Fransız Voisin tipi uçakla havalanan İngiliz pilot Yüzbaşı Charles Herbert Collet ve Rasıt Yüzbaşı Rudolph Trower Hogg ile mücadeleden sonra havacılarımız ve uçağımız yara alarak yere iniş yapmak zorunda kalacaktır.

    Sol kolundan ve sol kulağından ağır yaralanmasına sebep olacak bu düşüşten sonra Mehmet Ali Bey ilk müdahalenin ardından İstanbul’da Avusturya Hastanesi’nde iki aylık bir tedavi görür. Ancak aklı cephededir. Doktorlara ısrarla ne zaman cepheye döneceğini sorar: “Sizden ricam, beni çabuk kaldırın ve Çanakkale’ye yollayın”.

    Çanakkale’de… Mehmet Ali Kurçer, Türk ve Alman pilotlar ile Çanakkale cephesinde (Sağdan 5. Mehmet Ali Kurçer).

    Son görev uçuşu

    Tedavinin ardından iki ay istirahatli olarak taburcu edilen Mehmet Ali Bey yeniden cepheye dönecektir. Ama bu seferki yolculuğu Bağdat’a olacaktır. Kasım 1915’te Alman Mareşal Von der Goltz’un isteğiyle Bağdat cephesine gönderilir.

    Bağdat’a vardığında ısrarla bir an önce uçmak istemektedir. Fakat çöl uçuşu farklıdır. İlk haftalarda Alman pilotlarla çöl uçuşunun gerektirdiği şartları öğrenmek üzere uçacaktır.

    Daha sonra da kendisi gelmeden önce burada savaşan pilot arkadaşlarıyla da uçacaktır. Rasıt Yüzbaşı Fettah Bey ile başarılı uçuşlar yapan ve Mehmet Ali Bey’in İngiltere’ye eğitim için beraber gittiği Üsteğmen Fazıl Bey de oradadır. Fazıl Bey’in, İngilizlerden ele geçirilen uçakları kullanılabilir hale getirilmesiyle bu uçaklarla birlikte keşif ve bombalama uçuşları gerçekleştirilmiştir.

    Üsteğmen Mehmet Ali Bey, başarılı uçuşlar nedeni ile bir yıl erken terfi ettirilir. Başkomutanlık vekâletine 23 Kasım 1915 tarihli bir yazı gönderilerek Mehmet Ali Bey’in en eski ve gözüpek pilotlardan biri olduğu, Çanakkale cephesinde 50 saatin üzerinde uçuş yaptığı ve kendisine bir yıl kıdem verilmesi teklif edilir. Bu tekliften sonra Mehmet Ali Bey yüzbaşı rütbesine yükseltilir.

    2 Şubat 1916 tarihi, Mehmet Ali Kurçer’in hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. Almanya’da kullanılamaz raporu verilen Parasol tipi bir uçağın bakımdan sonra ilk denemesini yapmak için seçilir. Görev uçuşu olmadığı için arkaya makinist başçavuş Vecihi (Hürkuş) oturur. Ancak kalkıştan sonra uçak güç kaybederek dik bir şekilde yere çakılır. Vecihi Bey belinden yaralanır, Yüzbaşı Mehmet Ali Kurçer’in ise her iki bacağı kırılır ve sağ gözü kör olur.

    Takma sağ göz

    Mehmet Ali Kurçer’in Almanya’da gördüğü tedaviden sonra çekilen fotoğrafı. Sağ gözünden ameliyat olan Kurçer’e takma göz takılmıştı.

    Vecihi Hürkuş Bir Tayyareci’nin Anıları adlı kitabının ilk bölümü olan “Havacılık Hayatıma Adım Atarken” başlığında bu kazayı ve sonrasında yaşadıklarını anlatır, bölümü şöyle tamamlar: “Kısaca ifadeye çalıştığım bu öldürücü kazadan sonra tayyarecilik hevesim sönmek şöyle dursun, aksine olarak daha kuvvetli bir iman halinde benliğimi sarmıştı”.

    Revirde yapılan ilk müdahaleden sonra, komada bulunan Mehmet Ali Bey hastaneye nakledilir. 30 saat kaldığı komadan kurtulur. Haftalar süren tedavi ve bakımdan sonra sargılar içinde çevresindeki Türk ve Alman subaylarla şakalaşacaktır: “Bu İngiliz silahlarının hiç de gücü yok! Çanakkale’de denediler, öldüremediler. Burada da aynı denemeyi yaptılar, işte yine yaşıyorum!.. Beni öldüremezler. Beni öldürmek kolay değil…”

    İstanbul’a dönen Mehmet Ali Bey’e yeni nişanlar takılacak ve garnizon içinde yapılan törenle, binbaşı rütbesine yükseltilecektir. Daha sonra tedavisinin devamı için Almanya’da dört ay kalacaktır. Burada yapılan başarılı bir ameliyatla takılan protez göz Mareşal Goltz’un armağanı olarak ölümüne kadar yerinde kalacaktır.

    Emekliliğinde de boş durmadı

    Mehmet Ali Bey, malûl olduğu için İstiklal Harbi’ne fiilen işkirak edemez. Ölümünden kısa bir süre önce kaleme aldığı hayat hikayesinde, Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde yaşadıklarını, girip çıktığı memuriyetleri, fotoğrafçılığa başlayışını, hayatını Adana’da açtığı fotoğrafhaneyle kazanışını anlatır. Uçmak Mehmet Ali Kurçer için öyle delicesine bir tutkudur ki Adana’da yaşadığı dönemde kendi imkanlarıyla bir uçak yapmaya başlar. Uçağın iskelet kısmını tamamlar, pervane ve motoru Almanya’dan getirtir. Uçak neredeyse tamamdır. Sadece bezi gerilecek, motor ve pervane takılacaktır. 1934’te yaşanan büyük Adana seli bu girişiminin talihsiz bir şekilde son bulmasına yol açar. Kendi yaptığı uçakla uçamasa da 1916’da Bağdat’ta birlikte uçtukları arkadaşı Vecihi Hürkuş’un Adana ziyaretlerinde onun uçağıyla uçacak, taklalar atarak gösteriler yapacaktır.

    Soyadı kanunuyla kendisine “dayanıklı, sağlam erkek” anlamına gelen “Kurçer” soyadını alan, havacılık tarihimizin gözüpek delikanlısı Tayyareci Mehmet Ali Bey, mütevazı bir ömrün sonunda Toroslar’ın eteğinde, Belemedik’te 8 Mart 196l’de hayatını kaybeder.

    Gazilerin önünde Kurçer, Adana Malûl Gaziler Cemiyeti pankartı önünde bir yürüyüşte.
  • Sahne-i siyasette değişen pek bir şey yok

    Sahne-i siyasette değişen pek bir şey yok

    Gazeteci Mehmet Ubeydullah Efendi hem çok sayıda gazete çıkarmış hem sürgüne yollanmış; sonrasında siyasete atılmış bir gazeteci, yazar ve siyasetçi. 1912 “sopalı seçimleri”nde İttihad ve Terakki’yi desteklemek amacıyla kaleme aldığı “Kime Rey Verelim” adlı risalesinde, bugünkü politikacılardan sıklıkla duymaya alışkın olduğumuz bir yaklaşım sergiliyor.

    Mehmet Ubeydullah Efendi (10 Ocak 1858-11 Ağustos 1937) renkli, ünlü bir gazeteci ve siyaset adamıdır. Hatipoğulları sülalesinden Hoca Şakir Efendi isimli bir zatın oğludur. Hayatının ilk yılları İzmir’de geçen Ubeydullah Efendi medresede eğitim gördü ve diploma aldı. Gazetecilik mesleğine intisab etti. Haver isimli bir gazete çıkardı. Paris’te bulundu. II. Abdülhamid hakkında hakarette bulunduğundan 13 ay hapse mahkum oldu.

    Ubeydullah Efendi, 1908 Aydın Milletvekili

    1893’te İstanbul’a döndü ve yine aynı yıl Chicago Sergisi’ne gitti. ABD ve İngiltere’de yaşadı. Paris, Sofya ve Filibe’den geçerek 1899’da tekrar İstanbul’a döndü. Taif’e sürgün edildi. 1908’de Berlin’e gitti. Aynı yıl Aydın’dan Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na katıldı.

    1909’da el-Arab isimli gazeteyi neşretti. 1910’da medreselerin düzenlenmesi tartışmalarına katılıp Islah-ı Medaris-i Kadime isimli bir eser yayımladı.

    1912’de yapılan seçimlerden önce Kime Rey Verelim isimli adlı risaleyi yayımladı. “Sopalı Seçimler” olarak bilinen 1912 yılı seçimlerinde İçel milletvekili oldu. Çok kısa ömürlü meclisin kendini feshetmesinden sonra tekrar 1914’te İzmir milletvekili olarak üçüncü kez meclise girdi. Malta sürgünleri arasında yeralan Ubeydullah Efendi, iki yıllık bu sürgün hayatından sonra İstanbul’a döndü ve konferanslar verdi.

    1925’te Resimli Gazete’de ABD’deki anılarını yayımladı. Cumhuriyetin ilk yıllarında Beyoğlu nikah memurluğu da yapan Ubeydullah Efendi, 1931 ve 1935’te iki kez TBMM’de Beyazıt milletvekili seçilmiş ve 1937’de ölmüştür. Hiç evlenmeyen Ubeydullah Efendi, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda şair Abdülhak Hamit Tarhan’ın mezarının yanında gömülüdür.

    Ubeydullah Efendi’nin 1912 seçimlerinde İttihad ve Terakki’yi desteklemek amacıyla kaleme aldığı Kime Rey Verelim: İttihat ve Terakki – Hürriyet ve İtilaf, Hangisi İyi? (İstanbul, 1338/1912, Matbaa-i Hayriye ve Şürekâsı) başlıklı kitapçığını, sülalesinin lakabı ile birlikte “Hatip-zâde Ayetullah” şeklinde imzalayan Ubeydullah Efendi, bu kitapçıkta Osmanlı seçmenlerini İttihad ve Terakki’ye oy vermeleri konusunda iknaya çalışır.

    Ubeydullah Efendi‘nin yaşlılık dönemi

    Kitabın ilk sayfalarında Ubeydullah Efendi, bugün 2019’da yılında da duymaya devam ettiğimiz bir söylem ile konuya girmektedir:

    “Ey büyük Türk milletinin temiz ve saf kalpli evlatları! Burada size söylemek, biraz sizinle dertleşmek istiyorum. Çünkü millet, memleket tehlikeli dakikalar geçiriyor. Bir taraftan İtalya, hain, belalı ve alçak bir düşman sevgili vatanımızın güzel bir parçası üzerine Trablus’a saldırdı. Orada Türk ve Arap kahramanlarının misli görülmemiş hücumları karşısında titriyor, eziliyor. Bir şey yapmağa, zırhlılarının top ateşinden dışarı çıkmaya cesaret edemiyor. Bu korkak ve alçak düşmanlar kavga meydanında bir şey yapamayınca zırhlılarına güvenerek kıyılarımızda, istihkâmsız memleketlerimizde, Yemen sahillerine saldırıyor. Orada da bir şey yapamadığı, büsbütün kudurduğu için şimdi de memleketimiz içinde ihtilâl ve fesad ocakları uyandırmaya hazırlanıyor. Osmanlılar arasında ayrılıklar, tefrikalar, kavgalar çıkarmaya uğraşıyor.

    İntihâbât (seçim) zamanları bir millet için en büyük, en zorlu, vakitlerdir. Çünkü külah kapmak isteyenler en çok bu zamanlarda  meydana atılır, uğraşır, temiz yürekli vatan evlatlarını aldatmaya kendi taraflarına çekmeye çalışırlar”.

    Ubeydullah Efendi daha sonra Osmanlılara seçimin önemini ve güvenliğini, akıllıca oy kullanmanın gereklerini izah eder:

    “Sevgili vatandaş! Etrafımızda politika işleriyle uğraşan, intihâbât (seçim) için çalışan bizi kendi taraflarına çekmek, kandırmak isteyenler arasında hamiyetli, namuslu, gerçekten vatanın iyiliğini arzu eden insanlar bulunduğu gibi, yalancı, hilekâr, fenâ adamlar da var. Aldanmamak, bize söylenen sözleri iyice düşünmek, ölçmek, biçmek sonra rey vermek lazımdır. Çünkü yarın meb’us intihâbı için sandığa rey pusulası  atacağımız zaman vatan için pek büyük bir iş görmüş olacağımızı düşünmeliyiz; eğer aldanmaz vatana hidmet edecek faideli adamlar için rey verir isek akıllıca hareket etmiş oluruz. ‘Hakimiyet-i Milliye’ işte bu rey pusulalarını sandığa atarken düşünmek iyi adam seçmek ile faideli olur”.

    Kime Rey Verelim?

    Mehmet Ubeydullah Efendi’nin Kime Rey Verelim adlı risalesinin kapağı.

    Son bölümde, yani kitabın sonuç kısmında ise “günümüz trolleri” gibi bir yol izler. Aslında tarafsızdır ama iktidardan yani İttihad ve Terakki’den yanadır. İktidara oy verilmez ise “vatan parçalanır ve belki de –ma’zallah- mahvolur”:

    “Ben ne İttihâtçılardanım, ne de İtilâfçılardan… Tamamıyla bîtarafım. Bana yol gösteren dinim, imânım, sevgili vatanımın muhabbeti, iki tarafın sözleri, yaptıkları işleridir. İttihâd ve Terakkinin, Hürriyet ve İtilâfın programlarını büyük bir dikkatle pek çok def’alar, okudum. İşlerine baktım. Derin derin düşündüm.  İşte böyle düşünmeye vakti olmayan vatandaşlarıma doğru yolu göstermek için bu kitabı yazıyorum. Şimdi, sevgili vatandaşım beni dikkatle dinle! Biz de muhalifler bile İttihad ve Terakki hükümeti erkânının namus ve hamiyetini, iktidarını, vatanın iyiliğine çalışdığını inkar edemiyor. Bazılarının tecrübesizliklerinden, hatalar eylediğinden bahs eyliyorlar. Böyle olsa bile o tecrübesizler dört seneden beri tecrübeler gördüler. İşte elhamdüllillah işlerimiz yoluna giriyor, iyiliğe doğru gidiyor. Hükûmet kuvvet kazanıyor. Şimdi işler yoluna girmekte olduğu, vatan sükûnete, ittihâda en ziyâde muhtaç bulunduğu bir sırada İttihâd ve Terakki Hükûmeti’ni devirmek için İtilâfçılara rey vermek vatanın felâketine çalışmak olur. Buna hiçbir hamiyetli Osmanlı razı olmaz. Ve olmamalıdır.

    Netice, sevgili vatandaşlarım bu ihtiyârın hiç tarafgirlik etmeyerek ve pek çok düşünerek söylediği sözleri dikkatle dinleyiniz. Vatanınızı severseniz, memleketimizde Müslümanlığın bakî ve âlî olmasını isterseniz İttihâd ve Terakki’ye rey veriniz. Çünkü: Vatanın selâmeti İttihâd ve Terakki’nin kuvvetinde, bütün Müslümanların birleşmesindedir. İttihâd ve Terakki düşerse vatan parçalanır. Ve belki de – ma’zallah – mahvolur”.

    Yukardaki cümlelerden de anlaşılacağı gibi 1912’den günümüze Türkiye’de sahne-i siyasette değişen pek bir şey yoktur.

  • Ceasar’dan Trump’a tarihin en hileli seçimleri

    Ceasar’dan Trump’a tarihin en hileli seçimleri

    Serbest veya kısıtlı; gizli oy açık tasnif olsun veya açık oy gizli tasnif; olsun, parlamento veya başkan seçimi… Tarih boyunca dünyada birçok seçime defalarca kez şaibe ve hile karıştı. Bu bazen bir adayı kazandırmak ve diğerini kaybettirmek için, bazen de seçimleri iptal ettirebilmek için yapıldı. Tartışmaların demokratik çözümü olarak önerilen seçimler, kimi zaman içsavaşları başlatan anti-demokratik süreçlere dönüşebildi. Tarihe damgasını vurmuş en ciddi seçim yolsuzlukları…

    MÖ 60-ROMA ‘Konsüllüğe Julius ve Caesar seçildi’

    Julius Caesar’ı Roma konsülü ilan eden seçimin hileli olduğu, tarihçiler tarafından öne sürülen bir tezdir. MS 69’da doğmuş olan Romalı tarihçi Suetonius, genç konsül adayının seçmenlere dağıttığı rüşvetin tutarı ortaya çıktığında, rakiplerinin nasıl paniğe kapıldığını ve aynı miktarı dağıtmaya çalıştıklarını anlatır. Öyle ki, etik hassasiyeti ile tanınan politikacı Cato dahi, Ceasar’ın muhaliflerine rüşvet dağıtmanın refahı geliştirdiğini söylemek durumunda kalmıştı! Dönemin meşhur lafı (Suetonius) “Konsüllüğe Julius ve Caeser seçildi”dir.

    NİSAN 1792-ABD New York’ta iptal edilen geçerli oylar

    Nisan 1792’de New Yorklular kentlerinin valisini ve vali vekilini seçmek için sandıklara gitti. Adaylar John Jay ve George Clinton’dı. Jay yarışı önde tamamladı ancak New York Yasama Meclisi 1777 Anayasası’na dayanarak Otsego, Tioga ve Clinton ilçelerinin oylarını iptal etti. Böylece George Clinton ufak bir farkla kazanmış oldu.

    7 KASIM 1876-ABD Çöpe atılan oylar karşılıklı suçlamalar

    Cumhuriyetçi Rutherford B. Hayes ile Demokrat Samuel J. Tilden’ın yarıştığı 1876 ABD başkanlık seçimleri, Amerikan tarihinin en şaibeli seçimi olarak anılıyor. İki aday da Florida, Louisiana ve Güney Carolina eyaletlerini kendilerinin kazandığını duyurmuştu. İki taraf da seçimde hile yapıldığını söyledi ve karşı tarafın oy verenleri sindiren politikalara başvurduğunu iddia etti. Tilden oylamadan önde çıksa da Demokratlar’ın seçmenlere baskı uyguladığı suçlamasının yayılmasıyla Cumhuriyetçiler oy çuvallarını alıp çöpe atmaya başladı.

    3 MAYIS 1927-LİBERYA 15 bin seçmen, 252 bin oy var!

    1927 Liberya başkanlık seçimleri “ilginç” bir aritmetik tartışmasını gündeme taşıdı. Üçüncü kez başkan olmak isteyen Charles D. B. King ile muhalif aday Thomas J. Faulkner’ın yarıştığı seçimlerde King oyların %96.43’ünü alarak birinci oldu. King’e atılan oyun sayısı 243 bin iken, Faulkner sadece 9 bin oy almıştı. Ne var ki seçim sırasında Liberya’da resmen kayıtlı seçmen sayısı 15 bindi. Guinnes Rekorlar Kitabı’na “tarihin en yozlaşmış seçimi” olarak geçti.

    31 AĞUSTOS 1947-MACARİSTAN 50 bin hileli oy bile komünistlere yetmedi

    “Mavi oy” seçimleri olarak da anılan 1947 seçimleri, Macaristan’ın 1990’a dek yapacağı tek seçim olacaktı. Seçimden önce Sovyet Bloku’nun baskısıyla seçmenlerin %10’unun (466 bin) seçmenlik hakları, eski faşist partinin destekçileri olduğu gerekçesiyle ellerinden alındı. Buna ek olarak Komünist Parti lehine 50 bin hileli oy sayımlara dahil edildi. Tüm bunlara rağmen Komünist Parti hükümette çoğunluğu sağlayamadı. Sovyet destekli parti kısa sürede yürütme erkini eline geçirdi ve mutlak iktidarını ilan etti.

    30 NİSAN 1961-HAİTİ Komedi bir seçim

    1957’de Haiti başkanı seçilen François Duvalier, dört senenin ardından dünyanın şaşkınlıkla izlediği bir seçim organize etti. Duvalier’nin ilan ettiği seçimler “yaşam boyu başkanlık” yapacak kişiyi seçecekti. Seçimlerde 1.320.748 oy kullanılmıştı ve bunların hepsi Duvalier lehineydi! Çünkü seçime giren başka bir aday olmamıştı. Dahası oy pusulalarının üstünde sadece “Evet” yazıyordu..

    26 ARALIK 1991-CEZAYİR Milletvekili seçimleri ve içsavaşın kıvılcımı

    1991’de yapılan milletvekili seçimleri, ülkenin bağımsızlığını kazanmasından bu yana yapılan ilk çokpartili seçimdi. Ancak ilk turun sonuçlanmasıyla, seçimleri İslâmcı Kurtuluş Cephesi’nin kazanacağı anlaşıldığında, ordu duruma müdahale etti ve seçimleri iptal etti. Seçimlere katılım oranı %59 gibi bir seviyede kalmış olsa da bu karar ülkede öfke uyandırdı ve hükümet güçleriyle İslâmcıların çatıştığı, 2002’ye dek sürecek olan Cezayir İçsavaşı’nı başlatan olay oldu.

    2 HAZİRAN 1996-ÇAD Demokrasiye sancılı ve şaibeli başlangıç

    1996’da Çad, tarihinin ilk seçimlerine gitti. Rakipler mevcut başkan Idriss Déby ile onun karşısındaki muhalif Wadel Abdelkader Kamougué’ydi. Déby oyların % 48.82’sini alarak yine başkan seçildi. Uluslararası gözlemciler hazırladıkları raporlarda seçimde yaygın bir biçimde hile yapıldığını ve kolluk kuvvetlerinin sandıkları takip etmek isteyen muhalifleri sindirdiğini yazdı. Katılımın % 67.5’te kaldığı seçimler şaibeli olmasına rağmen iptal edilmedi.

    1996/2002/2009/2016-EKVATOR GİNESİ Diktatörün oy oranı yüzde 103 çıktı!

    Teodoro Obiang Nguema Mbasogo, demokrasi tarihinin seçimlerden sürekli olarak başarıyla çıkmayı başaran biricik figürü olabilir. 1979’da kanlı bir darbeyle iktidara gelen Mbasogo on yıllardır girdiği seçimlerden birinci çıkıyor. Mbasogo’nun bugüne kadar aldığı en düşük oy oranı % 98. Oy pusulasında başka adayların isimlerinin yazılmasına 1996’da izin verildi. Uluslararası gözlemcilere göre Mbasogo seçimlerde yaygın olarak hile yaptı. 2002 seçimlerinde ise Mbasogo bazı seçim bölgelerinden %103’lük bir oy aldı! Yine raporlara göre 2016’da muhalefetin güçlü olduğu yerlerde seçmenlerin sandıklara gitmesi engellendi.

    7 EYLÜL 2005- MISIR ‘Mübarek’ bir galibiyet

    2005 senesi Mısır tarihinde önemli bir milattı: Ülke tarihinin ilk çok adaylı başkanlık seçimleri yapıldı. Seçimlerde liberal Gad Partisi lideri Eymen Nur % 7.3 oranında oy alırken, Hüsnü Mübarek oyların % 88.6’sını aldı. Nüfusun sadece % 40’ının seçmen kaydının bulunduğu mevcut şartlarda, muhalefet liderleri seçimde hile yapıldığını ileri sürdü. Uluslararası raportörler Mübarek’in hükümet gücünü kullanarak sonuçları kendi lehine değiştirdiğini söyledi. Binlerce kişinin katıldığı bir protesto dalgasını olsa da sonuç değişmedi.

    23 ŞUBAT 2006- UGANDA 20 senenin ardından usulsüz seçimler

    Başkan Yoweri Museveni’nin 1986’da iktidara gelmesinden 20 sene sonra, Uganda ilk kez çokpartili bir seçime tanıklık etti. Seçimlerde Museveni’nin rakibi Demokratik Değişim İçin Forum isimli partinin adayı Kizza Besigye’ydi. Besigye daha bir sene önce Kasım ayında, vatan hainliği ve tecavüz suçlamalarıyla tutuklanmış, bu da suçlamaların uydurma olduğunu düşünen destekçilerinin ülke genelinde bir protesto dalgası başlatmasını tetiklemişti. Museveni seçimlerde % 59’luk bir oran yakaladı; Besigye ise % 37’de kaldı. 6 Nisan 2006’da yetkili mahkeme 3’e karşı 4 oyla Besigye’nin seçimlerin yenilenmesi kararını reddetti. Buna rağmen seçimlerde usulsüzlük tespit edildiğini dile getirdi.

    19 MART 2006- BELARUS Yüzde 85’lik başkan

    Doğu Avrupa’da küçük bir ülke olan Belarus’un 2006 başkanlık seçimlerine şaibe karıştı. Alexander Lukashenko oyların % 84.4’ünü alarak yeniden başkan seçildi ve rakibi Alexander Milinkievič’e büyük bir fark attı. Ancak seçimlere gözlemci olarak dahil olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) “seçimlerin, bir demokratik seçim olabilmesi için gereken AGİT standartlarını tutturamadığını” raporladı.

    27 ARALIK 2007- KENYA Seçim, ölüm ve sonrasında anlaşma

    Kenya cumhurbaşkanını, parlamento üyelerini ve yerel yönetimlerini seçmek üzere 27 Aralık 2007’de sandık başına gitti. Cumhurbaşkanlığı seçimi Mwai Kibaki ile muhalefet lideri Raila Odinga arasında bir yarış oldu. Kibaki oyların % 46’sını kazandığını ilan etti. Raila ise % 44 oy aldı. Buna rağmen, Raila’nın partisi, ulusal mecliste sandalyelerin çoğunluğunu kazandı. Kibaki’nin kazandığı bazı yerellerde, kayıtlara göre sandıklara “%100’den fazla” seçmen katılımı yaşanmıştı. Kibaki, 30 Aralık 2007’de aceleyle yemin etti. Sonuçlar etnik çatışmalara yol açtı. 1300’den fazla insan öldü ve 600 bin kişi yerinden edildi. Raila ve Kibaki daha sonra bir koalisyon hükümeti kuracaklardı.

    8 KASIM 2016- ABD Trump’ın seçilmesinde Rusya müdahalesi şüphesi

    Demokrat Parti’den Hillary Clinton ile Cumhuriyetçi Parti’den Donald Trump’ın yarıştığı 2016 başkanlık seçimine Rusya’nın müdahale ettiğine dair iddialar, özel yetkili savcı Robert Mueller tarafından araştırıldı. 22 ay süren soruşturmayla ilgili rapor ise “hâlâ devam eden soruşturmaların selameti ve  bazı kişilere ait hassas bilgilerle mahremiyetlerinin korunması” amacıyla Adalet Bakanlığı tarafından redakte edildikten sonra kamuoyuyla paylaşıldı. Adalet Bakanlığı’na göre, Trump ve kampanya ekibinin Kremlin’in seçimi etkileme faaliyetleriyle “suç teşkil edecek şekilde” işbirliği yaptığına dair kanıt yok. Ancak uzmanlara göre, siber saldırılar ve sosyal medyanın silah olarak kullanıldığı bu faaliyetlerin asıl hedefi demokrasinin altını oymak ve manipülasyon. Rus askerî dış istihbarat servisinin görevli üyeleri olduğu belirtilen 12 kişi hakkında, sofistike siber saldırılarla Demokrat Parti başkan adayı Hillary Clinton’a zarar vermek üzere kampanya gönüllüleri ve çalışanlarının e-mail adreslerinin ‘hack’lenmesi ve kamuoyunda infial oluşturabilecek e-postaların sızdırılması suçlamasıyla iddianame düzenlenmiş bulunuyor.

  • Kana kan! İntikam değil hayat kurtaran…

    Kana kan! İntikam değil hayat kurtaran…

    Sözlü kültürde, dinî metinlerde ve gündelik hayatta, hakkında binlerce atıf yapılan insan kanı, biliminsanları tarafından ancak 100 yıl kadar önce analiz ve transfer edilebildi. Grupların, özelliklerin ve kan nakli sayesinde tekrar hayat bulan milyonlarca kişinin öyküsü…

    Günümüzde dünyada yaygın olarak başarıyla uygulanan kan nakli yöntemi, nispeten yeni bir uygulama. Hayat kurtaran bu yöntemin, tıbbın rutin bir pratiği haline gelmesinin üzerinden henüz bir asır bile geçmedi.

    Antik ve Orta Çağlarda beden ve zihin sağlığı; kan, balgam, sarı safra ve kara safradan ibaret “dört sıvı dengesi”ne bağlanırdı. “Humoral teori” olarak bilinen bu yaklaşıma göre bütün hastalıklar bu sıvıların arasındaki uyumun (harmoni) bozulmasından kaynaklanırdı. Hekimler bu sıvıların dengesini kurduğuna inanılan çeşitli tedaviler verirdi. Bu düşünce Rönesans’a kadar varlığını sürdürdü. O zamana kadar dört hayati sıvıdan biri olan kan, diğer üç sıvıdan daha az ya da daha çok önemli kabul edilmezdi. Bedenden kan akıtmak, Hipokrat (MÖ 5. yüzyıl) zamanından 19. yüzyıla kadar varlığını sürdüren bir tedavi yöntemi olarak kaldı.

    İlk kan nakli denemeleri

    Tarih sayfalarında yer alan ilk kan nakli teşebbüsü, 15. yüzyılda tarihçi Stefano Infessura tarafından kaydedilmiştir: İnfessura, 1492’de üç erkek çocuğun kanının koma halindeki Papa 8. Innocent’e verildiğini belirtmiştir. Dolaşım sistemi henüz bilinmediğinden, kan papaya bir hekimin gözetimi altında ağız yoluyla verilmiş, sonunda hem Papa hem de aileleri 10’ar düka karşılığında ikna edilen çocukların hepsi ölmüşlerdi!

    17. yüzyıla kadar dolaşım sistemi ve kanın vücutta nasıl hareket ettiği bilinmiyordu. Hayati sıvının karaciğerde imal edildiğine, buradan damarlar yoluyla bütün vücudu dolaştığına ve kalbe aktığına inanılıyordu. Cambridge’den sonra Padua’da tıp okuyan İngiliz hekim William Harvey (1578-1657), 1616’dan beri kalbin nasıl çalıştığını ve kanın bedende nasıl dolaştığını gözlemliyordu. Harvey, Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus (Hayvanlarda Kalp ve Kan Hareketlerine İlişkin Anatomi Çalışmaları) adlı ünlü eserini 1628’de yayımladı. Bu çalışmayla birlikte, kanın kapalı bir sistem içinde vücutta dolaştığı anlaşılmış, kan dolaşımı keşfedilmişti. Kanın bir canlıdan diğerine nakledilebilir olduğu fikri de kısa sürede kabul görecek, hayvanlar üzerinde daha kapsamlı ve incelikli kan nakli denemelerinin yolu açılacaktı.

    1665’te İngiltere’de bir köpekten diğerine ilk başarılı kan nakli gerçekleştirildi. Deney 17 Aralık 1666 tarihli Philosophical Transactions adlı mecmuada yer aldı. Dergide yayımlanan mektupta, bir hekim olan Richard Lower, kimyacı Robert Boyle’e bir köpekten diğer bir köpeğe yaptığı kan naklini, uyguladığı yöntemin detaylarını anlatıyordu. Ayrıca koyundan koyuna ve koyun-köpek arasında yaptığı kan nakil deneylerini de izah ediyordu. 

    Bu deneyler Fransa’da da ilgi uyandırdı. 14. Louis’nin doktoru Jean-Baptiste Denis hayvanlar üzerinde kan nakli denemelerine başlamıştı.

    Keçiden insana Le Journal Illustré’de 1892’de yayımlanan keçiden insana kan nakli çizimi.

    15 Haziran 1667 ise tarihe “insana ilk kan nakli”nin yapıldığı gün olarak geçecekti: Önlenemeyen ajitasyonlardan muzdarip 15 yaşında bir erkek çocuğun kanı, kendisine bakan hekimlerce 20 kez akıtılmıştı. Jean-Baptiste Denis semptomların nedeninin kan eksikliği olduğuna hükmetti ve kan nakline karar verdi. Çocuğun kolundaki toplardamardan 3 ons (90 ml) kan akıtıp, sonra bir kuzunun şah damarını keserek aldığı üç misli kanı çocuğa nakletti. Hasta kendini iyi hissetmişti. İkinci denemeyi 45 yaşında sağlıklı bir adama para karşılığında kabul ettirdi ve 10 ons (300 ml) kan nakletti; adamda herhangi bir değişiklik olmamıştı. Üçüncü denemeyi hasta olan İsveçli bir asilzadede yaptı; 6 ons buzağı kanı nakletti; önce iyi hisseden hastanın durumu daha sonra kötüleşti ve 24 saat sonra hayatını kaybetti. Dördüncü denemeyi 19 Aralık 1667 tarihinde 34 yaşında bir akıl hastası olan Antoine Mauroy üzerinde yaptı ve ona 5-6 ons buzağı kanı verdi; ertesi gün hastanın idrarı siyah renkte çıkıyordu; yüzyıllar sonra bunun sebebinin “hemoliz” adı verilen alyuvar parçalanması olduğu anlaşılacaktı. Hasta iki ay yaşadıktan sonra öldü.

    Koyundan insana

    Matthäus Gottfried Purmann’ın erken dönem bir kan naklini tasvir eden çalışmasında vericinin bir koyun olduğu görülüyor, 18. yüzyıl sonları, 19. yüzyıl başları, Wellcome Koleksiyonu.

    Kan nakline karşı olanların açtığı ve 17 Nisan 1668’de Paris’te görülen davada cinayetle suçlanan Jean-Baptiste Denis suçsuz bulundu ama, Paris Tıp Okulu’nun onayı olmadan hayvandan insana kan nakli yapılması yasaklandı. 10 Ocak 1670 tarihinde Fransız parlementosu kan naklini bütünüyle yasakladı. Bu yasak 19. yüzyılın sonuna kadar devam edecekti. 1678’de İngiliz parlementosu da kan naklini yasaklayacak ve bundan sonraki 150 yıl boyunca bu alanda çok az ilerleme olacaktı.

    İnsandan insana ilk başarılı nakil

    Kan nakli fikri, 19. yüzyılda özellikle kan miktarının takviye edilmesi amacıyla yeniden canlanmaya başladı. İngiltere’de Guy’s and St Thomas Hastanesi’nin kadın-doğum doktoru James Blundell, 1818’de bir doğum sonrası kanamayı tedavi etmek için insandan insana ilk başarılı kan naklini gerçekleştirdi. Ölmek üzere olan hasta geçici de olsa bir iyileşme gösterdi. Verici hastanın kocasıydı ve kolundan alınan 4 ons kan karısına nakledilmişti. Blundell 1825-1830 arasında 10 nakil daha yaptı, bunlardan 5’i başarılı oldu.

    Çalışmalarının sonuçlarını 22 Aralık 1818’de Londra Tıbbi Cerrahi Cemiyeti’ne sundu ve tekniğini giderek geliştirdi. Doktor Blundell kan naklinde kullanılmak üzere çeşitli enstrümanlar da icat etti. 1829’da Lancet dergisinde “transfüzyonla kurtarılan hayat” başlıklı bir makalesinde kan naklinin sadece insandan insana olabileceğini, türler arasında yapılmaması gerektiğini vurgulamıştı. 

    İnsandan insana ilk nakiller Dr. James Blundell’in Lancet dergisinde yayımlanan “Kan Nakli Hakkında Gözlemler” isimli makalesini süsleyen illüstrasyon, 13 Haziran 1829.
    Obstetrics Journal’da 1873’te yayımlanan J.H. Aveling imzalı çizimde kan veren ile alanın pozisyonları.
    Yeni araçlar, yeni yöntemler Guy’s and St Thomas Hastanesi’nin kadın-doğum doktoru olan James Blundell, 19. yüzyılın başında yaptığı kan nakli denemeleri sonucunda işlem için daha uygun olan araçlar ve metotlar geliştirmişti.

    Kan gruplarının keşfi

    1900’de Viyana Üniversitesi Patolojik Anatomi Enstitüsü’nde, o zaman 32 yaşında olan Karl Landsteiner basit bir deney planladı. Kendisi de dahil laboratuvarda çalışan toplam 6 kişiden kan aldı; bu kanların serumlarını ve alyuvarlarını ayırarak herbirini diğeriyle karıştırdı. Bazılarının serumu kimi  alyuvarların kümeleşmesine sebep oluyordu. Neden bireysel farklılıklar mıydı, yoksa bakteriyel enfeksiyon muydu? 1901’de tekrarladığı çalışmada kanları üç gruba ayırdı; A ve B olmak üzere iki antijen, antiA ve antiB olmak üzere iki antikor vardı. Alyuvar hücrelerinde A antijeni, B antijeninin yanısıra ne A ne B antijeni (buna önce grup C dendi; sonra Almanca “ohne” anlamında O dendi) de bulunuyordu. 1902’de De Castello ve Sturli AB grubu alyuvarlarda her iki antijenin de olduğunu buldu; bu grubun serumunda ne antiA ne de antiB antikoru vardı.

    Kan nakli, savaşta çok can kurtardı 1. Dünya Savaşı sırasında Dr. Robinson’un bulduğu pıhtılaşma önleyici ilaç sayesinde alınan kanların uzun süre saklanması mümkün olmuş, Percy Oliver 1920’lerde İngiliz Kızılhaçı’nda ilk kan bağış merkezini kurmuştu. Cephede kan nakledilen bir yaralı asker.

    Kan grupları böylelikle keşfedilip kategorize edilince, geçmişteki başarısızlıkların sebebi de anlaşılmış oldu. Fakat, Landsteiner’in 1901’deki keşfinden sonra, kanı emniyetli bir şekilde saklamayı öğrenmek için onyıllarca beklemek gerekecekti.

    1.Dünya Savaşı sırasında, bir askerî doktor olan Robinson, kanın uzun müddet saklanabilmesi için pıhtılaşma önleyiciyi keşfetti; 27 Mart 1914 tarihinde Belçikalı doktor Albert Hustin kan pıhtılaşmasını önleyici (antikoagülan) olarak sodyum sitrat kullanmak suretiyle ilk kez doğrudan olmayan kan naklini gerçekleştirdi. Antikoagülanların keşfinden önce kan nakilleri vericiden alıcıya doğrudan yapılmak zorundaydı. 1910’larda antikoagülan eklenmesi ve buzdolabında saklanması yoluyla kanın uzun süre korunabileceği anlaşıldı ve bu durum kan bankalarına giden yolun da önünü açmış oldu. 1916 başında ilk defa buzdolabında depolanmış kan kullanılarak nakil yapıldı.

    ABD’de kan bağışı yapan bir ordu mensubu.

    İngiliz ordusunun kan bağışçıları aradığını duyuran bir afiş.

    1920’lere gelindiğinde kan ihtiyacı giderek artmaktaydı. Percy Oliver 1921’de İngiliz Kızılhaçı ile ilk kan bağış servisini, ardından da gönüllü bağış sistemini kurdu. Bernard Fantus Chicago’da 1937’de ilk kan bankasını hizmete sundu.  

    A, B ve 0 gruplarının keşfinden çeyrek yüzyıl sonra bir diğer kan grubu sistemi tanındı. Landsteiner’in asistanlarında Philippe Levine 1939’da bir vaka yayımladı: 0 grubu bir kadına yine 0 grubu olan kocasından kan nakli yapılmış ama başarısız olmuştu. Kadının serumu kocasının alyuvarlarında kümeleşmeye sebep oluyordu. Aynı gruptan olan 104 farklı kan arasında test yapıldı ve 80 tanesinde alyuvar kümeleşmesi oldu. Benzer bulgulara Landsteiner ve Wiener de ulaşmış; deneysel çalışmada tavşan, fare ve Rhesus maymunu kanları üzerinde çalışmışlardı. Bu hayvanlardan elde edilen antikorlar, insanların %85’inde alyuvarların kümeleşmesine sebep oluyordu ve 1940’ta bunlara RH (+) denildi.     

    1941’de ABD’de Kızılhaç, vericilerden kan depolamaya başladı. 1. Dünya Savaşı öncesinde A-B-0 grupları, 2. Dünya Savaşı arifesinde de RH faktörü bilinir olmuş ve böylece kan nakli mümkün hale gelmişti. 20. yüzyılın ikinci yarısında ise banka kanından nakil mümkün oldu ve cerrahi girişimlerden hemofili tedavisine kadar standart tıbbi bir uygulamaya dönüştü.

    Almanya’da Nazi iktidarı sırasında B grubunun Slav ve Yahudilere özgü olduğu, A grubunun ise zeki ırkın kanı olduğuna inanılıyordu. 2. Dünya Savaşında Alman ordusu sadece sertifikalı Aryan vericilerden kan aldı. ABD de kanları ırklara göre ayırdı; siyahlardan gelen bağışlar albümin yapımında kullanıldı. Irka göre kan ayırımı 1960’ların sonuna kadar ABD’de bazı eyaletlerde sürdü; bir siyahtan bir beyaza rızası olmadan kan vermek doktor için suç teşkil ediyordu.  

    Türkiye’de kan nakli

    Türkiye’de kan nakli ile ilgili ilk çalışmalara 1921’de Prof. Dr. Burhanettin Toker başlamıştı. İlk kan nakli İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Hastanesinde 1938’de gerçekleştirildi. 1940-1945 arasında bazı üniversiteler ve hastanelerde küçük kan üniteleri kuruldu. 1952’de Cerrahpaşa Hastanesi’nde ilk kez plazma (kanın hücresel kısmı ayrıldıktan sonraki sıvı kısmı) elde edildi. 1953’te yKızılay Kongresi’nde Genel Başkan Prof. Dr. Reşat Belger’in önerisi ile bir kan yardım teşkilatı kurulması kararlaştırıldı ve ertesi yıl kan nakli konusunda eğitim almaları için İngiltere ve ABD’ye doktorlar gönderildi.

    1957’de Ankara ve İstanbul’da eşzamanlı olarak ilk modern Kızılay Kan Merkezleri açıldı. 1960’ta İzmir Kızılay Kan Merkezi hizmete girdi. 1974’de Türkiye Kızılay Derneği Kan Bağışı Organizasyonu kuruldu; halka kan bağışı konusunda eğitim verilmeye ve gezici kan bağışı kampanyaları düzenlenmeye başlandı.

    Kızılay Kan Merkezi açılışı 1957’de İstanbul ile Ankara’da eşzamanlı olmak üzere Kızılay Kan Merkezleri açıldı. Bir kan yardım teşkilatının kurulmasını 1953’teki Kızılay Kongresi’nde Genel Başkan Prof. Dr. Reşat Belger önermişti.

    Geçen yıllarla birlikte dünyada bulunan yeni yöntemler, keşfedilen yeni araç-gereçler, bulunan yeni testler düzenli olarak Türkiye’ye de gelmeye devam etti. 2007’de Türk Kızılay’ı Orta Anadolu Bölgesel Kan Merkezi, yürüttüğü uluslararası akreditasyon standartlarından dolayı, Joint Commission International Accreditation tarafından dünyada akredite edilen ilk kan merkezi oldu. Bugün, dünyadaki gelişmiş kan bankaları standartlarında, güvenli kan esasına dayalı çalışan Türk Kızılay’ı ülkemizin kan ihtiyacının çoğunu karşılar durumdadır.

    Portre: Karl Landsteiner

    Kan naklini güvenli hale getirdi

    Viyana da doğan Karl Landsteiner 1885’te Viyana Üniversitesi’nde tıp okumaya başlamış; henüz öğrenciyken biyokimya araştırmalarına ilgi duymuştu. 1891’de mezun olduktan ve beş yıl Münih’te çeşitli laboratuvarlarda çalıştıktan sonra 1896’da Viyana’da Hijyen Enstitüsü’nde ardından Patolojik Anatomi bölümünde asistan oldu.

    İnsandan insana kan nakli uygulaması çoğu kez ölümle sonuçlandığından 19. yüzyıl sonlarında pek çok ülkede yasaklanmıştı. Kan naklindeki ölüm nedenlerini araştırmaya başlayan Landsteiner, uzun laboratuvar çalışmaları sonucunda 1901’de, alyuvarlarda A ve B adını verdiği iki tür protein (antijen) bulunduğunu gösterdi. Daha sonra, bu antijenlerin ve antikorların varlığına ya da yokluğuna göre insanda en az üç kan grubu olduğunu kanıtladı; bu grupları A, B ve 0 olarak adlandırdı. Bir yıl sonra, A ve B antijenlerinin ikisini birden taşıyan ve AB antikorları içermeyen AB grubunu buldu.

    Kan nakli sırasında farklı kan gruplarının kullanılması ile ortaya çıkabilecek pıhtılaşma reaksiyonlarına dikkat çekerek kan naklini güvenli bir uygulama haline dönüştüren Landsteiner, bağışıklık (immünoloji) biliminin doğuşunu da hazırlamıştı. 1930’da, kan gruplarına ilişkin çalışmaları nedeniyle Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü’nüaldı. 1940’ta Alexander S. Wiener ile birlikte, adını deneylerde kullanılan rhesus maymunundan alan Rhesus grubunu ve buradan RH faktörünü buldu; kan gruplarını RH antijeninin varlığına göre pozitif ya da negatif olarak adlandırdı. Yeni doğanlarda ölümle sonuçlanan sarılıkların sebebinin de anne ile bebeğin RH uyuşmazlığı olduğunu gösterdi.

    Landsteiner’in çalışmaları güvenli kan naklini mümkün kılarak sayısız hayatın kurtarılmasını sağlayacak; kan gruplarının anlaşılması adli tıpta kriminal incelemelerde, ebeveyn tayininde, organ transplantasyonunda da çığır açacaktı. İnsanlığa büyük hizmetlerde bulunan ünlü hekim 24 Haziran 1943’te laboratuvarında kalp krizi geçirdi ve iki gün sonra hayatını kaybetti.

    Bestseller: Kan Grubu Diyeti

    7 milyon sattı, bilimsel yararı kanıtlanamadı

    Bundan 23 sene önce, kan grubuna göre doğru beslenme formülünün anlatıldığı bir kitap yayımlandı; Peter D’Adamo, Eat Right 4 Your Type (Kan Grubunuza Göre Diyet) isimli kitabında sahip olduğumuz kan grubunun bizim evrimsel mirasımız olduğunu ve buna uygun beslenerek vücudumuzda ahenge kavuşabileceğimiz savunuyordu.

    Yazarın savına göre, kan tipleri insan gelişiminin bazı kritik dönemeçlerinde ortaya çıkmıştı. Şöyle ki, 0 grubu Afrika’da yaşayan avcı-toplayıcı atalarımızda, A grubu tarımın başlamasından sonra, B grubu 10.000 ila 15.000 yıl önce Himalayalarda ortaya çıkmış; AB grubu ise modern zamanlarda A ve B grupların karışımından doğmuştu. Dolayısıyla, kan grubumuz bize ne yememiz gerektiğini de söylüyordu; mesela 0 grubu kan taşıyanların avcı-toplayıcılar gibi beslenip tahıl ve süt ürünlerinden uzak durması gerekirken, A grubu kan tarım toplumunda ortaya çıktığından vejeteryan tipi beslenmeyi gerekli kılıyordu. Kan grubumuza uygun olmayan besinler tükettiğimizde ise bedenimiz bunları birer antijen gibi algılayarak reaksiyon gösteriyor; çeşitli kronik hastalıklara da böylece zemin hazırlanıyordu. Sonuçta, kilo vermek, kanserden ve diabetten korunmak ve de yaşlanmayı geciktirmek için kan grubu diyeti tavsiye edilmekteydi.

    60 dile çevrilen D’Adamo’nun kan grubu diyeti kitabı 7 milyon sattı. Acaba bu diyet gerçekten işe yarıyor muydu? Geçen yıllar içinde bu soruya cevap arayan ve kan grubuna göre beslenmenin sağlık üzerindeki etkilerini araştıran 1000 kadar çalışma yapıldı. Ama bunların içinden herhangi bir olumlu etkiyi destekleyen hiçbir bilimsel kanıt çıkmadı.

  • Orta Amerika’dan bir demokrasi hikayesi

    Orta Amerika’dan bir demokrasi hikayesi

    Sizin için gidip araştırdım ve siz de neden o ismin aklımda olmadığını anlayacaksınız, zira arkadaşımızın adı Luis Rafael de la Trinidad Otilio Ulate Blanco. Adamın ismi resmen boyundan uzun ve kusura bakmayın kendisi için hafızamda yer yok. Onu hafızama yazmak için bir-iki bilgi silmem gerekecek. Mesela eskiden Kadir İnanır’ın uzatmalı nişanlısının modacı Canan Yaka olduğu bilgisini silebilirim. Ama takdir edersiniz ki bu tip şeyler daha çok ilgi çekiyor.

    Yıl 1944. Kosta Rika 1932’den beri bir hâkim parti sistemiyle yönetilmekte, iktidardaki muhafazakar demokrat Ulusal Cumhuriyet Partisi, kurduğu Zafer İttifakı’yla seçim üzerine seçim kazanmaktadır. Muhalefet bloku yıllardır seçim zaferine hasret ve 1944 seçimlerinde artık kimin aklına geldiyse, kendilerince çok dahice bir strateji geliştirerek kalkıp Ulusal Cumhuriyet Partisi’nin iki dönem önceki başkanını aday gösteriyorlar. Yani bir nevi “biz halkı ikna edemiyoruz, burada hâli hazırda halkı ikna etmiş partinin eski başkanı var, onu aday gösterelim” şeklinde; hani sekiz-dokuz yaşında olsanız “Aferin çok güzel düşünmüşsün” diyebileceğiniz bir kerizlik.

    Tabii bu “Bir siyasi rakiple yarışırken o siyasi rakibin alibaba.com’dan kargo bedava sipariş verilmiş çakmasını yarışa sokma” stratejisi ne kadar başarılı olabilirse o kadar başarılı oluyor. Şimdi Allah için eğer yanlış hatırlamıyorsam, iktidardaki Zafer İttifakı da iplemiyor bu durumu, kalkıp eski başkanlarının bahçesine helikopterle indirme yapıp korkutmaya falan çalışmıyor, çünkü zaten neden çalışsın ki?

    Elbette orijinali dururken kimse çakmasına, aynı partinin daha önce kullanıp attığı bit pazarı eskisine yüz vermiyor ve iktidardaki Zafer İttifakı 1944 seçimlerini de, üstelik %75 oy alarak kazanıyor. Ulusal muhalefet de seçimlerden sonra takkesini çıkartıp önüne koyuyor (Belki “kimin fikriydi ulan bu iktidar partisine karşı iktidar partisinin kullanıp attığı paçavrayı aday göstermek?” temalı dev bir kavga da olmuş olabilir; neticede Kosta Rikalılar da bizim gibi sıcakkanlı insanlar. Gerçi Kosta Rika’yı sadece 1-1 berabere kaldığımız 2002 Dünya Kupası maçından tanıyorum, ama olsun, neticede tropikal kuşakta insanlar; kesin sıcakkanlıdırlar).

    Muhalefet blokunu oluşturan Demokrat Parti, Ulusal Birlik Partisi ve Sosyalist Parti, işte bu 1944 seçimlerinden sonra ortak aday belirlemek için biraraya geliyor ve bu sefer gerçekten içlerinden birini seçiyorlar. Aklımda kaldığı kadarıyla önce bir ön seçim yapıyorlar, sosyalist aday ön seçimde eleniyor ama ikinci seçimi de sosyalist adayın desteklediği aday alıyor. O adayın adı maalesef aklımda değil. Sizin için gidip araştırdım ve siz de neden o ismin aklımda olmadığını anlayacaksınız, zira arkadaşımızın adı Luis Rafael de la Trinidad Otilio Ulate Blanco. Adamın ismi resmen boyundan uzun ve kusura bakmayın kendisi için hafızamda yer yok. Onu hafızama yazmak için bir-iki bilgi silmem gerekecek. Mesela eskiden Kadir İnanır’ın uzatmalı nişanlısının modacı Canan Yaka olduğu bilgisini silebilirim. Ama takdir edersiniz ki bu tip şeyler daha çok ilgi çekiyor; davetlerde falan Kosta Rika muhalefetinin 1948’de gösterdiği aday yerine Canan Yaka’yı hatırlatıp nostalji fırtınası yaratmak daha çok sükse yapıyor.

    Her neyse, muhalefet bloku 1948 seçimlerine tek adayla katılınca, iktidardaki Zafer İttifakı bu seçimi bir ölüm-kalım seçimi hâline getiriyor ve halktan son bir kez daha Zafer İttifakı’nı seçmelerini istiyor ve aksi takdirde ülkenin geleceğinin tehlikeye gireceğini söylüyor. Ama halk “Arkadaş bu kaçıncı son şans, zaten 12 yıldır ülkeyi siz yönetiyorsunuz, yeter artık” diyor ve 8 Şubat 1948’de gerçekleştirilen başkanlık seçiminin galibi yüzde 50’nin biraz üzerinde bir oyla muhalefet blokunun adayı Blanco oluyor.

    Ancak Kosta Rika’yı bir 28 Şubat darbesi bekliyor. Zira 28 Şubat 1948’de Ulusal Seçim Kurulu oy çokluğuyla seçimleri iptal ediyor. Maalesef ondan sonra ipler kopuyor ve 44 gün süren Kosta Rika İçsavaşı başlıyor. Yüzlerce insanın hayatını kaybettiği bu elim hadiseyi müteakip isyan edenler geçici bir hükümet kuruyor, yeni bir anayasa yazıyor ve geçici hükümet çekilirken bizim Blanco da sonunda mazbatasını alıyor. Biraz geç oluyor ve hayli güç oluyor ama Kosta Rika o tarihten bugüne ilginç bir şekilde Orta Amerika’nın en istikrarlı demokrasisi oluyor.

  • Gül Baba ve türbesi: En kuzeydeki derviş

    Gül Baba ve türbesi: En kuzeydeki derviş

    16. yüzyılda yaşamış Gül Baba, Merzifonlu bir Bektaşi dervişi. Budapeşte’de yakın zamanda restore edilen türbesi, Osmanlı coğrafyasının en kuzeyinden bugüne kalan bir eser.

    Macaristan’ın başkenti Budapeşte’ye giden Türk gezginlerin mutlaka ziyaret ettikleri Gül Baba Türbesi, bu ülkede 150 yıl süren Türk egemenliğinden kalan en önemli anıtlardan birisi. Şehrin tarihî Buda (Budin) bölümünde, Mescet sokağında yer alan bu türbe, hem kültürel hem de mimari olarak Osmanlı coğrafyasının en kuzeyinden bugüne kalan bir eserdir. 

    Budapeşte’de bir türbe Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de bulunan Gül Baba Türbesi, bu ülkede 150 yıl süren Türk egemenliğinin en önemli anıtlarından biri.

    Hayatını Evliya Çelebi’den öğrendiğimiz Gül Baba, 16. yüzyılda yaşamış Merzifonlu bir Bektaşi dervişidir. 1526’da Kanunî Sultan Süleyman’ın daveti üzerine Budin seferine katılmış, 1531’de Budin’e gelmiş, 10 yıl burada yaşamış ve 1541’de vefat etmiştir. Yalnız Türkler tarafından değil, Macarlar tarafından da çok sevilen efsanevi bir kişiliktir. İsmini sarığında taşıdığı gülden ya da “kel baba” sözcüğünün dönüşümünden aldığı rivayet edilir.

    1540’larda inşa edilen türbesi, 1686’da Katolik Kilisesi’ne çevrildi. 1885’de türbe olarak restore edilen yapı, 1914, 1963 ve 2005’te de bakım gördü. En son restorasyonu 2018’de TİKA tarafından yapılan Gül Baba türbesi, yanında inşa edilen bir müze ile birlikte ziyaretçilere açıldı. 

    Türkiye’nin ilgisi Gül Baba türbesi yapılışından bugüne çok sayıda restorasyon gördü. Son olarak TİKA tarafından restorasyonu yapılan Gül Baba türbesi, yanında inşa edilen bir müze ile birlikte, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın katıldığı bir törenle geçen Ekim ayında ziyarete açıldı.

    İsmail Tosun Saral’ın 2004 tarihli makalesi, bu küçük ama özel yapıya tarih boyunca yapılmış ziyaretlerin tanıklıklarının bir derlemesini sunar. Evliya Çelebi, Gül Baba’yı şöyLe anmaktadır: “Bizzat Gülbaba da bir çiçekli bahçe içinde  kurşun örtülü bir kubbede gömülüdür. Sandukası yeşil çuha ile örtülü olup, mübarek başlarında Bektaşi tacı bulunur. Etrafı çeşitli Arap harfli kur’an âyetleri ile süslüdür. Hakîrin yazdığım münasip beyit şudur: 

    “Âşık ve sâdıkınım, ettim ziyâret ben gedâ

    Bülbül-i güyâ gibi efgan idem ey Gül Baba”.