Siyasi iktidar tutkusu, şüphesiz eski bir hastalık. Tabii daha ziyade bir erkek hastalığı. Belli bir cinsel ve cinssel iktidarsızlık halinin diğerlerine hükmetme kudretiyle, hatta zulmetme keyfiyetiyle dengelenmek istenmesi, herhalde Freud öncesi de vakiydi. Aynı şekilde, modern zaman kralları olan başkanların-diktatörlerin aldığı canlar, döktüğü kanlar, öncekilerle mukayese kabul etmez boyuttadır.
Yakın tarih günümüzde hem dünyada hem Türkiye’de siyasetin ve hakim ideolojilerin güdümünde şekillenmekte, öğretilmektedir. Bu durum muhtemelen daha eski zamanlardan beri böyleydi. Bu silsilenin dışına çıkabilmiş az sayıda tarihçi vardır ve bugün tarih onları hatırlamakta, yazmaktadır. Gelecekte de böyle olacak ve doğrulanmış, araştırılmış, test edilmiş olguların yazıldığı eserler referans teşkil edecek.
Gerçeğin birçok yönü var ve şüphesiz tarihçiler bütün vechelerini ortaya çıkaramaz. Ayrıca gerçeklik algısının, tanımların ve dilin zamanla değiştiğini düşünürsek, tarihçinin iğneyle kazdığı kuyuların devasa derinlikte ve çeşitlilikte olduğunu takdir edebiliriz. Günümüzde günümüzün değer yargılarının ötesine geçme kavrayışı-cesareti gösterebilen; gereken engin dil, arşiv ve arazi bilgisine sahip zaman yolcusu tarihçiler pek nadirdir.
Tarihteki linç hadiseleri birbirinden farklı saiklerle farklı şekillerde yaşanmış, büyük acılarla bezenmiş. Cana ve kimi zaman mala yönelik bu “çökme”ler, insan türünün hayvan diye tanımladığı türlerden gerçekten farklı olduğunu, yani daha “aşağıda” olduğunu gösteriyor. Belki de bu benzersiz özelliğimiz sayesinde diğer türlere galebe çalabildik ve dünyanın kontrolünü ele geçirdik. Bunu da “medeniyet” gibi kavramlarla rasyonel kılarak kendimizi sevdik, beğendik. Bugün de “ayıp olmasın” diye diğer türlere anlayış gösterip, onları koruyoruz; koruyor gibi yapıyoruz.
Geçen ay Kemal Kılıçdaroğlu ve yanındakilere yönelen linç girişimi, bu insanların siyasi ve önemli bir sosyal konumları olduğu için gündeme oturdu. Oysa ki daha “küçük çapta” ve popüler olmayan-bulunmayan linç vakaları gündelik hayatımızın her yerinde, her gününde. Gel de tarafların silahlı-teçhizatlı bir şekilde birbirlerine saldırdığı sıcak savaşları, aşağı yukarı eşit koşullarda meydana gelen muharebeleri özleme! Militarist savrulma eğer buysa (bu galiba); onun rüzgârın ehveni şerdir.
Kâğıthane, bugünkü resmî ilçe sınırlarını da aşan tarihi, coğrafi özellikleri ve sosyal nitelikleriyle, bir çağlar yelpazesine tanıklık etmiş. Öyle ki buradaki ilk yapılaşmaların tarihi, İs-tanbul’un bir şehir olarak kuruluşundan dahi önceye gidiyor. Kâğıthane’nin uzun ve zengin geçmişi, belediyenin basın danışmanı olarak çalışan Hüseyin Irmak’ın seneler süren titiz çalışmasıyla artık okuyucunun erişim alanında. Kâğıthane vadisinde, geçmişi en eski çağlara uzanan yerleşimlerin izini süren Irmak, arşivlerde Kâğıthane’yle ilgili bilinmeyenleri ve yayımlanmamış görsel malzemeyi İlk Çağdan Günümüze Kâğıthane başlıklı kapsamlı çalışmasında bir araya getiriyor.
BİR ZAMANLARIN EĞLENCE MERKEZİ20. yüzyıl başında kâğıthane deresi’nde çekilmiş bir fotoğraf. O günlerde derede gezinti için kayık kiralamak, mesirede ailece vakit geçirmek, Hıdırellez’de ziyafet ve su kenarında müzik dinletileri düzenlemek popülerdi. Kâğıthane, İstanbul halkının eğlence merkeziydi.
Bir ‘Kâğıthane Hikayesi’nin peşinde 20 yıl
‘Bir semt hafızası ve vicdanı oluştu’
Kâğıthane’nin zengin tarihinin derlenmesi, ancak derin bir tarih duyarlılığının ve yıllar gerektiren bir sabrın ürünü olabilirdi. Hüseyin Irmak’ın İlkçağdan Günümüze Kâğıthane isimli çalışması, işte böylesi bir kaynak. Irmak, kaynaklardan edindiği bilgileri arazide test ediyor ve Kâğıthane tarihine bilimsel bir hassasiyetle sadık kalabilmek için üzerinde durulmadık konu bırakmıyor. Elbette bu kapsamlı çalışmanın ortaya çıkmasında, 2018 sonu itibariyle semt tarihiyle ilgili 33 kitap basmış olan Kâğıthane Belediyesi’nin kritik rolünü de unutmamak gerekiyor…
Elbette arşivde çalışanlar ve benzer konuları kaleme alanlar var ama siz bizzat alanda gidip yerinde inceliyorsunuz tarihi… Neden bu yöntemi seçtiniz?
Aslında zor bir soru. Mesela diyorsunuz ya “insana o duyguyu geçiriyor” diye, o duygu aslında ba-na da geçti. Ben tarih eğitimi almış bir insan değilim. Sadece işini iyi yapmaya çalışan, sorumluluk duygusu olan bir insanım. Sadece mesleğim olan basın danışmanlığını yapsam, kimse bana bu işleri niye yapmadığımı sormazdı.
Beni asıl olarak bu işe iten etken, ilkokul çocuklarıydı. İlkokul çocukları bize geliyordu, o sıralar bilgisayar da yaygınlaşmamış. Kâğıthane’yi bilen bilir. O dönemde “varoş” olarak anılıyor, genelinde de işçi aileleri oturuyordu. Bu ilkokul çocuklarının öğretmenleri, ilçe tarihiyle ilgili ödev veriyordu; ancak bu çocuklar bir kütüphaneye, bir kitaplığa gidemez, çünkü babaları gün içinde çalışıyor ve annelerin de en az yarım gününü bu işe harcaması gerekecek ki bu da masraf demek. Peki ne yapıyorlar? Haliyle ilçe belediyesine geliyorlar. İlçe belediyesine geldiklerinde, bizim elimizde Kâğıthane tarihiyle ilgili yalnızca bir sayfa – tekrar söylüyorum tek bir sayfa- vardı. Bu aileler zaten bize gelirken sıkılıyorlar, utanıyorlar… İlk olarak, bazı kütüphanelerden konuyla ilgili kaynakları bulup fotokopi çekmek ve onları çocuklara vermek gibi bir formül buldum. Diğer yandan liseliler, üniversiteliler de gelmeye başladı; onlara bir sayfalık metin yetmiyor tabii. Biz işe böyle başladık. Bu ihtiyaçtan yola çıkarak. Sonra da adım adım yolda öğrendik. Çalışmaya başlayınca müzayedeleri farkettik. Bunu üzerine sahafları gezmeye başladım. Bu arada belediye arazisindeki eski eserlerin bugünkü durumunu tespit için dolaşmaya başladım. Giderek araziyi tanıyınca, müzayedelerde, sahaflarda topladığın kaynaklarla ilgili bir seçicilik beliriyor. Bu arada makaleler okumaya başladık; eski dönemlerde Kâğıthane üzerine yazmış olan uzmanların makaleleri. Bunlardaki önemli tespitler kadar, hataları da görmeye başlıyorsun. Beni biraz da bu yanlışlar tetikledi. Bu sefer doğrusunu yazmam gerektiğini düşündüm. Ben aslında sıradan bir toplumsal tarih okuruyum. Bu halkın demagojiden çektiği kadar hiçbir şeyden çekmediğini düşünürüm ve bu sebeple bari doğru olan ortada olsun dedim. Biz yolda öğrendik. Bizim avantajımız sorumluluk duygusuydu ve basiretti.
ÇAĞLARA MEYDAN OKUYAN KÂĞITHANE
Antik Yunan mitolojisine göre İstanbul Halicinin sonlanıp Alibey ve Kâğıthane derelerinin çatal yaptığı tepede bir yerleşim bölgesi vardı ve Byzantion’u Kuran Byzas’ı, annesi Keroessa burada doğurmuştu. Bulunan arkeolojik malzemeler de, Kâğıthane vadisinde geçmişi yüzyıllar ötesine dayanan bir yerleşimin söz konusu olduğunu kanıtlıyor. Lollia Salvia’nın mezartaşı (MÖ. 2. Yüzyıl, İstanbul Arkeoloji Müzesi Hariç Bölümü) (A), “Cenaze Şölenini’ni tasvir eden bir mezartaşı (MÖ 1. – 2. Yüzyıl – İstanbul Arkeoloji Müzesi Haliç Bölümü) (B) Simistras (Semystra) tapınağı bölgesinden çıkan madalyon büstlerden. Zeus’tan hamile olan İO (İstanbul Arkeoloji Müzesi, Silah-Tarağa Bölümü) (C)
Zaten bu süreçte belediyeyle ilgili de ciddi bir arşiv oluştu, değil mi?
Kesinlikle, bugün belediyenin artık bir “yazılı hafızası” var! Müzayedeciler benim ısrarla takip ettiğimi gördükçe, güven duydular. Bu sefer onlar bana çeşitli kaynakları hediye etmeye başladılar. Misal, müzayedede benim alanımla ilgili malzemeler ortaya çıkıyordu bazen. Oradaki birisi onu satın almak üzere bayrak kaldırsa, ben onunla yarışamam, öyel bir bütçem yok. Böyle durumlarda ben bayrak kaldırınca, onlar bayrak kaldırmaz oldu; hatta müzayedelerde beni göstererek “orada olması daha doğru” diyorlardı. Müthiş bir olay! Böylece neredeyse her noktayla ilgili malzeme top-adık. Ayrıca yaşadığın günün de bir gün tarih olacağını bileceksin. Biz diyelim 100 yıl öncesini topluyoruz ama, 100 yıl sonra toplayacaklara da yardımcı olmamız lazım.
KAYIP DEMİRYOLUNUN İZİNDEKâğıthane tren istasyonunda bir tören alanı. Arkada görülen tepe, bugün Çağlayan Mahallesi’nin bir kısmı. Demiryolu ve Kağıthane sık sık yanyana gelen kelimeler değil. Halbuki 1915-1952 arasında, Kağıthane Vadisi kuzeye doğru ilerleyen bir dekovil hattına ev sahipliği yapmıştı (bilinmeyen fotoğrafçı, 1915-1920). Bugün tarihî Kâğıthane demiryolu hattı anısına Eyüp Sultan Caddesi üzerinde 2 kilometrelik bir nostaljik tramvay hattı var.
Aslında burada bizim rolümüz daha ziyade boşlukları tamamlamak oldu. Yapbozdan oluşan bir tablo düşünün. 500 parçalık bir yapboz var önünüzde. Ben ilk önce 20 parçayla başladım, sonra 50 parçaya geçtim ve böyle gide gide parçaları toparladım. O zaman da ortaya çıkana bakıyorsun ve diyorsun ki, bari hepsini toparlayayım. Bizde süreç böyle yaşandı; ilkokul çocuklarının yardım istemesiyle, bizim sorumluluk göstermemiz ve basiretle tarihimizi takip etmemiz. Örneğin, Kâğıthane’nin 15 yıllık dönemdeki belediye başkanı Fazlı Kılıç, bu projeye gönülden inandı ve arka çıktı. İnisiyatifini ortaya koyarak aksamaları engelledi ve beni çok destekledi. Şimdi yeni belediye başkanı da destekliyor ve inanıyor bu işe. Bu kadar elverişli koşullar biraraya geldiğinde bunu yapmazsan artık ayıp olur. Bizim yaptığımız kısaca Kâğıthane’nin bir hikayesi olduğunu göstermekti. Aslında bir hikayenin peşine düştük biz; bütün yaptığımız bu.
KADINLARIN SOSYALLEŞME MEKANIKâğıthane mesiresinde kadınlar… Gönüller ferah, kasvet uzak, rahat ve huzur içindeler. Arka planda Sadabad Kasrı’nın mutfak binası ile saray duvarları. Kadınlar Kâğıthane meriresinde sık sık piknik yapmak veya gezintiye çıkmak için buluşurlardı. Bu fotoğraf, İstanbul’da çekilen ilk fotoğraflardan biri (Basile Kargopoulo, 1850-1860).
DERE KENARINDA ‘BAHARA MERHABA’ Kâğıthane deresi kenarında ‘Bahar Bayramı’ hatırası, Fonda Baruthane binaları. Sağdan altıncı kişinin (arkada, kravatlı) ünlü şair Orhan Veli Kanık olduğu tahmin edilmektedir. Kâğıthane doğal güzellikleri ve sunduğu olanaklarla, İstanbulluların tatil günlerinin favori mekanlarındandı (Bilinmeyen fotoğrafçı, 1 Mayıs 1948).
OTOBÜSLERİN DEĞİL, KAYIKLARIN SON DURAĞI Fotoğrafta görülen yer, kayıkların son durağıydı. Sol arkada karakol koğuşunu, yanında müdüriyet binasını, arkada dere üzerinde Doğancılar Köprüsü’nü, en geride ise Sadabah (Çağlayan) Kasrı’na ait duvarlar… (Bilinmeyen fotoğrafçı, 19. yüzyıl sonu).
ŞEHİRLEŞME BAŞLARKEN 20. yüzyıl’ın ikinci yarısından itibaren Kâğıthane yavaş yavaş bugünkü siluetine kavuşmaya başladı. Kâğıthane merkez otobüs plantonluğu ve toprak döküm sahası… Bugün aynı yerde, Kâğıthane metro köprüsü bulunuyor. Sağ tarafta, Uğur Sokak üzerinde Ayyıldız Fabrikası’nın yan duvarı ve kamyon durağı (Bilinmeyen fotoğrafçı, 1978).
BEYAZPERDE KÂĞITHANE Kâğıthane’nin tabii güzellikleri sadece gezi ve eğlence planı yapan İstanbulluları değil, sinema sektörünün de ilgisini çekiyordu. “Üçüncü Selim’in Gözdesi” isimli 1950 yapımı filmde, Münir Nurettin Selçuk ve Perihan Altındağ sözleri, dönem kıyafetleriyle Kâğıthane deresinde (Bilinmeyen fotoğrafçı).
OKUL GEZİLERİNİN UĞRAK NOKTASIJimnastik eğitimlerinden bayram kutlamalarına dek, okulların gözde uğrak noktalarından biriydi Kağıthane. Her yıl 5-6 Mayıs tarihlerinde gerçekleşen ve Hızır ile İlyas Peygamberlerin dünya üzerindeki buluşmasının kutlandığı Hıdırellez’de öğrencilerin kuzu eti ziyafeti (Abdullah Freres, 1892, Yıldız Arşivi).
NAM-I DİĞER ‘AVRUPA TATLI SULARI’ İçinden geçen deresi, taş köprüsü, camisi ve yeşil örtüsüyle tipik bir Kâğıthane Vadisi Panoraması. Yüzyılın başında vadi, Kâğıthane Köyü olarak anılıyordu. Kâğıthane deresi için Avrupalıların kullandıkları tabir ise “Les eaux douces de l’europe” (Avrupa Yakasının Tatlı Suları) idi (Guillaume berggren, bilinmeyen tarih).
O GÜN ÇOCUKLAR GİBİ ŞENDİK!Kağıthane mesiresine kurulan salıncaklar, fotoğrafın bir bayram gününde çekildiğini düşündürüyor. Dere gezintileri ve müzik dinletilerinden sonra salıncak faslı, Kâğıthane gezilerinde eğlenceyi tamamlıyor (Bilinmeyen fotoğrafçı).
VUR VUR İNLESİN, MESİRE YERİ DİNLESİN! 20. yüzyılın ilk yarısında Kâğıthane’de düzenlenen bir boks karşılaşması. Arka planda Sadabad (Çağlayan) Camii. Sık sık düzenlenen ve vadideki gündelik hayatın bir parçası haline gelen spor müsabakaları, Kâğıthane’nin dönem İstanbul’unun bir çekim, merkezi olduğuna işaret ediyor (Bilinmeyen fotoğrafçı).
HER-ŞEY-VATAN-İÇİN! Kağıthane poligonunda atıştan dönen askerler. Geniş arazileri ve düz zeminiyle Kâğıthane, İstanbul’ın askerî atış talimleri için en elverişli yerlerindendi. Askerlerin yürüdükleri yol, günümüzde tümleç sokak olarak adlandırılmakta. Atış poligonu ve poligon kasrı ise II. Abdülhamid Dönemi yapısıdır (Bilinmeyen fotoğrafçı).
KÂĞITHANE İSKELESİ Cuma günleri herkes erkenden hazırlığını görür; karadan gidecekler araba ve hayvanlarına, denizden gidecekler de kayıklarına binerek Kağıthane’nin yolunu tutarlardı. Semtte oturanlar da cuma günleri kayık kiralar, bilhassa gençler süslü ve narin sandallarda kürek çekmeye özenirlerdi. Yanmadan önce Kâğıthane İskelesi (Bilinmeyen fotoğrafçı).
ALİBEYKÖY SANTRALİ Önde-Alibey Deresi ve elektrik fabrikası, arka planda Kâğıthane Baruthanesi ve depoları. Tepede dört blok halinde darülaceze binaları. Günümüzde Alibey Deresi kenarındaki elektrik fabrikasının bazı birimleri, Bilgi Üniversitesi bünyesinde müze ve sanat galerisi olarak kullanılmakta (Bilinmeyen fotoğrafçı, 20. yüzyılın ilk yarısı).
MASLAK SU TERAZİSİ: DÜN VE BUGÜN
Solda cendere hamidiye sularını boğaz ve yıldız taraflarına yönlendiren Maslak Su Terazisi’nin 20. yüzyıl başındaki görünümü. Günümüzde Kâğıthane ilçe sınırları içinde kalmaktadır (Bilinmeyen fotoğrafçı). Sağda Maslak su terazisinin dış görünümü, 27 Nisan 2017.
MUSİKİSİZ OLMAZ Dere kenarında müzikli bir piknik. Kağıthane’de sermayesi ellerindeki müzik aletleri olan müzisyenler hiç eksik olmaz, mevsime uygun şarkılarla ziyaretçilerin kulağının pasını alırlardı. Roman çalgıcılar, hokkabazlar, maymun oynatıcıları, bulgar gaydacılar Kâğıthane’nin kültürel zenginliğinin önemli parçalarıydı (Bilinmeyen fotoğrafçı).
Genç cumhuriyetin en önem verdiği konuların başında eğitim gelmekteydi. 1940’ta başlayan Köy Enstitüleri projesi ve uygulaması, 1954’e kadar devam etti. Bu okullarda eğitim gören ve Türk edebiyatında unutulmaz izler bırakanlar arasında Talip Apaydın ve Fakir Baykurt da vardı.
Kurtuluş Savaşı’nı izleyen yıllarda Türkiye haritası çizildiğinde ülkenin nüfusu 13 milyon kadardı. Nüfusun %80’i kırsal kesimdeki köy ve mezralarda yaşıyordu. Okuması yazması olmayanlar, bilen az sayıda insanın eline bakıyordu. Eğitimsiz insanlar tifo, tifüs, sıtma, frengi, trahom gibi birçok bulaşıcı hastalığın pençesine düşmüş durumdaydılar. Bunca insanın sağlıklı bir yaşama kavuşturulması, cehaletten kurtarılması ve nihayet uygar, üretken insanlar haline getirilmesi köklü reformları gerektiriyordu.
Cumhuriyetin ilanıyla cumhurbaşkanı seçilen Gazi, hemen ertesi gün İsmet Paşa’ya yazdığı mektupta “Sevgili Paşam, cumhuriyetin ilk başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme! Seni niçin seçtiğimi şimdi anlayacaksın” diyor ve büyük bir savaştan çıktığımızı anımsattıktan sonra çok önemli bir tümce sarf ediyordu: “Bizi yine büyük bir savaş bekliyor!”
Fakir Baykurt
Ünlü yazar Baykurt, Ozan Sağdıç’ın bürosunda.
Bu yeni savaş, vatanı yeni baştan inşa etme savaşıydı. Atatürk aynen “Bize geri, borçlu ve hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz” demekteydi. Mektubun kalan bölümünde yurdun maddi ve manevi birçok derdini ve gereksinimini bir bir sıralıyordu.
Karayollarımız hiç mertebesindeydi. Demiryollarımız 4.000 kilometre olsa da hem yetersizdi hem de bir metresi bile bize ait değildi. Denizciliğimiz acınacak haldeydi. Vatanın doğusunu batısına bağlamak, yurt bütünlüğünü sağlamak gerekiyordu. Halkın aşiret, ağa, bey, şeyh düzeninden kurtarılması, insan haysiyetine yaraşır bir düzeye kavuşturulması gerekliydi. İnsanlarımızın yarısı hasta, bebek ölümleri %60 düzeyindeydi. Cumhuriyete lâyık bir anayasa yapılmalıydı. İktisadi bağımsızlık ve köklü bir eğitim seferberliği en başta gelen konulardı. Gazi daha birçok noktaya değiniyordu. Bütün bunların üstesinden gelebilmek için insan malzemesini hazırlamak, namus cephesini güçlendirmek gerekmekteydi.
Mustafa Kemal’in önem verdiği konuların en başında eğitim gelmekteydi. Sağlığında Millî Eğitim Bakanlığı’nda onun devrimlerine inanmış ve o ideale hizmet edecek Mustafa Necati, Reşit Galip, Saffet Arıkan gibi güçlü kişilik sahibi Bakanlara görev verilmişti.
Talip Apaydın
Talip Apaydın’ın Ankara, Çankaya’daki evi, Sağdıç’ın evinin karşısındaydı. Mehmet Başaran aracılığıyla tanışan ikili sık sık bir araya gelir, sohbet ederlerdi.
Gazi askerlikten deneyim edinmişti; köylerinden gelen ve hiçbir görgüsü ve bilgisi olmayan köylü çocuklarının sıkı bir eğitimden geçirildikten sonra kısa zamanda hem okuma yazma öğrendiklerinin hem de bilgi ve beceri kazandıklarının farkındaydı. Bu yüzden, pratik bir proje geliştirmişti: Askerliği sırasında onbaşı ve çavuş rütbelerine yükselmiş becerikli askerleri beş-altı ay kadar bir kurstan geçirerek okutmak ve köylülere örnek olacak modeller yaratarak kırsal kesimin kalkınmasında onlardan yararlanmak. Bunlara da “eğitmen” denilecekti ve yasa da çıkarılmıştı.
Atatürk’ten sonra İnönü de bu davaya sahip çıkmıştı. Millî Eğitim Bakanlığı’na değerli bir kültür insanı olan Hasan Âli Yücel getirilmişti. O ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç başlangıç projesini geliştirip genişlettiler. İşte o projedir Köy Enstitüleri…
Geçen ayki yazımızda Kızılçullu ve Akdağ’dan verilen örnekler, bütün Köy Enstitüleri hakkında yeterli bilgi verebilecek niteliktedir. Peki, cahillikle mücadelenin en etkili silahı olabilecek, kısa zamanda köylerden başlayacak bir kalkınmanın sağduyusu olan bu girişim -deyim yerindeyse- nasıl ihanete uğradı ve daha doğuş halindeyken neden yokedildi? Onun anlatımı zor ve uzun.
TÖS’ün yürüyüşü15 Şubat 1969’da Ankara’da düzenlenen “Büyük Eğitim Yürüyüşü”ne Fakir Baykurt’un başkanlığındaki Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) önderlik etmişti.
Özetleyecek olursak, başta çağdaşlaşmaya yönelik devrimleri “gâvurlaşmak” gibi algılayan saygın kişiler ile otoritelerinin sarsılacağını öngören toprak ağalarının başlattıkları menfi hava, yeni yeni etkisi altına girmeye başladığımız ABD önderliğindeki Batı dünyası ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş’ın anti-komünizmde yoğunlaşan rüzgârları ile birleşince, Köy Enstitüleri ilk hedef haline geldi. Buralardaki paylaşımcı hayat tarzının, kadın öğrencilerle erkek öğrencilerin aynı kampüste bulunmalarının “komünizm olduğu” propagandası yapılıyordu.
Demokratik hayata geçişimiz de sancılı olmuştu. Sağcılık ve solculuk, suçlama ve kamplaşma yolunu açmıştı. Zaten solcu görüşteki aydınlara karşı Amerika’daki MacCarthy’ciliğe benzer bir cadı kazanı kaynatılıyordu. Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali gibi birçok aydın ya ülkeden kaçmak zorunda kalıyor ya hapsediliyor ya da öldürülüyordu.
Durum, bu enstitülerin açılmalarına önayak olan İnönü’nün direncinin kırılmasına kadar vardı. Aslında İsmet İnönü, Köy Enstitüleri’nin en baştaki kurucularından olduğu kadar, hayatı boyunca da bu ideale sadık kaldı. Kendisinin askerî zaferleri ve 2. Dünya Savaşı sırasındaki başarılı politikasının yanısıra, “Benim hayatımda iki önemli zafer vardır. Biri Lozan, biri de Köy Enstitüleri’dir” demesi bu konudaki görüşlerini yansıtmaktadır.
Ancak 1950’lere doğru demokratik hayata geçerken çok yoğun bir baskı vardı. Örneğin güçlü Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak bile defalarca “Bu komünist yuvalarını ne zaman kapatacaksın” diye sorup durmuştur. Önce yöneticilerde ve müfredatta değişikliklere gidildi. Ancak ne yazık ki bu başlangıç, iktidar değişikliğinde hemen kapatılmalarına giden yolun ilk basamağı olmuştu. Sağlıklı düşünce sahiplerine göre, uygulama sürdürülebilseydi Türkiye bugün gelişmişliğiyle ve onuruyla dünyanın sayılı devletlerinden biri olabilecekti.
Sendika başkanı Baykurt “Bağımsız Türkiye”, “Grev hakkı istiyoruz” sloganlarının atıldığı tarihî yürüyüşte, eğitimde eşitlik, adil ücret gibi talepler ortaya konmuştu.
★ ★ ★
Köy Enstitülü yazarlardan Mehmet Başaran’ın Ankara’ya yolu düştüğünde uğradığı yerlerden biri benim İzmir Caddesi’ndeki büromdu. Salonun bir köşesini fon perdeleri ile stüdyo haline getirmiştim. Bir gün çıktı geldi. Yanında bir başka Köy Enstitülü yazar Talip Apaydın vardı. O da hiç yabancımız değildi zaten. Evim Çankaya’da Ahmet Mithat Efendi Sokağı’nda, Basıntepe Sitesi’nde bir daire idi. Onu evi de aynı sokakta ve tam bizim karşımızda idi. Şiirlerinin ve romanlarının önemli bir kısmını okumuştum. Birbirimizin kim olduğunu bilirdik. Bazen ayaküstü sohbet de ederdik. O gün tesadüfen yanımda İstanbul’dan gelmiş konuğum Ara Güler de vardı. Keyifli bir sohbet oldu. Sonra gelsin fotoğraf çekme seansı. Bol bol da fotoğraf çektik.
Talip Bey enstitülerde mandolin, keman çalmıştı. Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü’nden mezun olmuştu. Öğretmenlik yaşamı Turhal ve Amasya’da geçmişti. Sonra da Ankara’ya yerleşmişti.
Bu ilk samimi görüşmeden sonra Talip Apaydın ile daha sıkı bir dostluk doğdu aramızda. Görüşmelerimiz daha bir sıklaştı. O temiz hava almak üzere kimi kez kısa yürüyüşlere çıkardı ve mahallemizdeki José Martí parkına oturup dinlenirdi. Benim yolum da sıklıkla oradan geçiyordu. Yanına oturur, dereden tepeden ve elbetteki memleket meselelerinden konuşurduk. Eylül 2014’te vefat ettiğinde tabutunun başucunda benim çektiğim güleryüzlü fotoğrafı duruyordu.
★ ★ ★
Gelelim Fakir Baykurt ile olan maceralarımıza… Onu ilk kez Ankara’da Ulus Sineması’nda, ilk gösterimi yapılan “Yılanları Öcü” filminin sunumundan sonra sahnede seyircileri selamlarken görmüştüm. O zamanların bayat konulu Yeşilçam melodramlarının yanında Metin Erksan’ın yorumuyla oldukça gerçekçi bulduğum için sevmiştim filmi. Ancak salonda koşullandırılmış gençlerden kurulu “bindirilmiş kıtalar” varmış. Meğer benim asla keşfedemediğim ayrıntılara gizlenmiş “çok sakıncalı mesajlar” varmış bu filmde. İnce ince komünizm propagandası yapılıyormuş! Bir kısım halk alkış tutarken, bir yandan da salonu inleten “yuh” sesleri arasında Fakir’in sağında solunda ham meyveler ve gazoz şişeleri dahil, yabancı cisimler uçuşuyordu. O ise serinkanlılıkla ve gülücüklü bir yüzle alkışlara yanıt verircesine defalarca eğilip kalkıyordu. Onun bu azimli tavrı, verdiği görüntü yiğitçeydi.
Henüz güçlü grafikerlerin tam olarak yetişmemiş olduğu bir dönemde, yeni yayın hayatına başlayan Bilgi Yayınevi’nin kapaklarını yapmak bana kısmet olmuştu. Fakir Baykurt’un kitap kapaklarını da allayıp pulluyordum. O da bizim büroya uğramaya başladı; zaten çok merkezî bir yerde, Kızılay’ın göbeğindeydik. Eh, iyi de laflıyorduk yani.
Fakir, Türkiye Öğretmenler Sendikası’na (TÖS)e başkan oldu. Bir yanda da İmece dergisi vardı. Ankara’da muhteşem bir öğretmen yürüyüşü ve miting düzenlenmişti. Nâzım Hikmet’in şiirlerinin değil meydanlarda, kapalı odalarda okunmasından dahi çekinilen bir dönemden geçmiştik. Sonra oldukça özgürlükçü bir ortama kavuşmuştuk. Arkadaşımız Işık Yenersu, Tandoğan Meydanı’nı dolduran kalabalığa hitaben adeta bir Jean d’Arc havasıyla gümbür gümbür Nâzım şiiri okudu. Böyle bir hadise Türkiye’de ilk kez oluyordu.
Ankara köylerinde
Ankara köylerine yapılan gezilerden biri. Sağdıç’ın yorgun düşen oğlunu Fakir Baykurt sırtına almıştı (sağda Olcay Sağdıç).
Fakir Bayburt Ankara’nın köylerini dolaşırdı. Bir-iki kez ben de gitmiştim. Bir keresinde Işık Yenersu’yu da yanımıza alarak, eşim ve beş yaşlarında olan oğlumla birlikte Fakir Bayburt ile yola çıktık. Sincan’ın bir köyüne gidecektik. Sincan’a kadar trenle gittik. Köye giden yolun bir bölümünü de bir inşaat kamyonunun kasasında katettik. Kamyon bizi bir yerde bıraktı. İş tabanlara kaldı. Bir süre sıkıntısız yürüdük. Ne var ki oğlumuz yoruldu, mızıldanmaya başladı. Fakir, çocuğu kaptığı gibi omzuna oturttu, yolu öyle tamamladık. Fakir yol yürümeye o kadar alışıktı ki, hiçbir yorgunluk alameti göstermedi.
Bizim Burhaniye İskelesi’nin yanındaki Öğretmen Evleri’nde küçük bir yazlık evimiz vardı. Yanında da Sunar Sitesi. Bu sitenin sakinleri genellikle sanatçı takımındandı. Fakir Baykurt da bizim oradan bir ev almıştı. Böylece bir süre tatil komşuluğu da etmiş olduk.
Daha sonra onun Almanya günleri başladı. Neden sonra döndüğünde sağlığı pek düzgün değildi. İstanbul’da Teşvikiye Camii’ndeki cenaze törenine katılmıştım. Ondan dinlediğim bir anısını bir ara şiir diliyle yazmıştım. Şöyle bir şeydi:
Ankara köylerini gezerdi Fakir TÖS başkanıyken. Köy öğretmenleri zaten eski dost; yeni dostlar devşirirdi uzak yakın köylerden, muhtardan, çiftçiden, bakkal çakkaldan. Köylü dilini, köylü yüreğini bilirdi birinci elden. Bu öykü de birinci elden, yani bizzat kendisinden. Sincan köylerinden bir köylü dostu gazeteden okumuş ki, Fakir Bey’in Mithatpaşa caddesinde, Gençlik kitabevinde imza günü var diye. “Farz oldu” demiş kendi kendine “şu can dostunu gidip görmek ve bir kitabını imzalatmak”. Yürümüş Sincan’a hemen, atlamış tirene, varmış Ankara’ya. Kitabevi Mithatpaşa caddesinde, oraya kadar adres ezberinde, ama numarası yok kitabevinin. “Adam sen de” demiş, “yürürüm, elbet bulurum”. Arşınlarken caddeyi kılıçlamasına kesen Sakarya caddesinin üzerindeki merdivenli geçidin gölgesinde bir kalabalık kuyruk, kaldırımlardan caddeye taşmış. “Vay be” demiş “Bizim Fakir Bey’in amma da müşterisi varmış.”. Hemen yanaşmış kuyruğun sonuna, emin olmak için bir de sormuş bir öndeki adama: “Fakir’ın kuyruğu mu bu” diye. Adam “He ya” demiş, “elbette Fakir’in kuyruğu” Epey bir zaman geçmiş, kuyruk erimiş erimiş. Ortada kitabevi filân yok / ve bizim köylü vatandaşın karşısında bir levha: “Et ve Balık Kurumu Tanzim Satış Mağazası”. Fakir’in kuyruğu mu bu? Elbette fakirin, ne sandın ya?..
Kaderin cilvesi, epey eski bir tarihte yazılmış bu şiiri yayınlamak, tanzim satış yerlerinin yeniden güncelleştiği bu günlere rastladı. İyi mi…
Öntarih Türkleri olan Sakaların yaşadığı Tur/Tura ülkesi ile ilgili bilgiler sözel döneme, yani MÖ 5. yüzyıla değin geriye gitmektedir. Zerdüşt’ün MÖ 551’de, Ateş tapınağında kurt kılığına girmiş bir Turanlı olan Bratrok- Rech tarafından öldürülmüş olması, Türk varlığının MÖ 6. yüzyılda Tur, Tura ya da Turan kelimesi temelinde izlenebilmesine olanak sağlamaktadır.
Erken Türk tarihi bugüne değin arkeolojik yönden fazla irdelenmemiştir. Avrasya, Horasan, Orta Asya, Kafkasya, İran ve Anadolu’da yapılmış kazılarda açığa çıkan Demir Çağı ve öncesine tarihlenen bulguların İslâmiyet öncesi Türk tarihi çerçevesinde akademik yöntemlerle değerlendirilememiş olmasının ana nedeni, Erken Dönem Türk Arkeolojisi konusunda uzmanlar yetişmemiş olmasıdır.
2007’de başlayan Amasya-Oluz Höyük kazıları, Anadolu arkeolojisinde pek dikkati çekmemiş ya da kısmen farkedilmiş bazı Asyalı ögelerin Erken Türk tarihi ile ilişkili olabileceğine işaret etmeye başlamıştır. Bu önemli gelişme, bugüne değin varlığı bile bilinmeyen Türk Protohistorik (Öntarih) Dönemi’nin Anadolu’daki varlığının anlaşılması temelinde bir kırılma noktası olmuştur.
Öntarih Türklerinin ilk yerleşim coğrafyası.
Olağan arkeolojik yöntemleri bilmeyen ve tanımayan, arkeoloji temel eğitimi almamış araştırmacıların kullandıkları bilinçsiz terminoloji nedeniyle, İslâmiyet Öncesi Türk Tarihi ve arkeolojisi günümüzde büyük sorunlar içindedir. Yerel düzeyde yapılan bilimsellikten uzak, yerel milliyetçi heveslere hizmet eden, Troyalılardan Hurriler’e kadar herkesi Türk zanneden uydurmaca kuramlar, uluslararası düzeyde hiçbir karşılık bulmamaktadır. Göbeklitepe döneminde (günümüzden 12.000 yıl öncesi) bile Türk olduğunu iddia edecek kadar bilgisiz araştırmacıların oluşturduğu arkeolojik kirlenme, günümüz Erken Türk Tarihi önündeki en önemli sorundur. Bu çevreler tarafından ortaya atılan “Öntürk” kavramının içi boş olduğu gibi, bunun kronolojik ve arkeolojik kimlik sorunları da bulunmaktadır.
Saka kültürüAltın aplik, MÖ 5-4. yüzyıllar. Sibirya. Atları ile birlikte ağaç altında dinlenen Saka savaşçıları. Tunç alem başı, MÖ 5. yüzyıl. Saka kültürünün en önemli kurgan mezarlığı olan Pazırık’ta bulunmuş geyik biçiminde alem başı (altta).
Türklerin derin tarihi Protohistorik (Öntarih) yöntemler ile izlenebildiği yere kadar tanımlanabilmektedir. Öntarih sürecinde yazısı olmayan Türk toplulukları, yazıya sahip komşu kültürlerin yazılı kaynaklarında ve arkeolojik bulgularında görülebilmektedir. Yazı ve kimliklendirilebilen arkeolojik bulgu çok değerlidir; tarihsel arkeolojinin temelidir. Bunların dışında kalan herhangi bir bulgu herhangi bir ulusla ilişkilendiriliyorsa, bilimsel sorunlar taşıdığı bilinmelidir.
Bugüne değin Türk adının ortaya çıktığı tarih üzerinde önemli yanlışlar yapılmıştır. Öz yazılı belgelerimiz ışığında kendilerine Türk diyen ilk toplum Göktürkler’dir. Bu gelişmeyi yansıtan yazılı kaynaklar 8. yüzyılın başlarında kaleme alınmıştır. Oysaki bunlar en erken Türk yazıtları değildir, onlardan daha önce yazılmış olan Barlık (Yenisey) yazıtlarında Türk değil, Oğuz adı geçmektedir. Bu durum Oğuzların Türk olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Buna karşın, Türkler ve Türk adı üzerindeki en önemli bulgular İran’da Geç Demir Çağı’ndan itibaren gözlenebilmektedir. Behistun yazıtı ile Persepolis Apadanası’nda yer alan Saka savaşçı figürleri, fiziksel özellikleri ile Öntarih Dönemi Türklerinin varlığını kanıtlayan en önemli arkeolojik bulgulardır. Bu doğrultuda, özellikle Persepolis Apadana Sarayı’nda Akhaimenid Kralı Büyük Darius’a hediyeler getirirken betimlenmiş olan Saka (Doğu İskit) elçi heyetlerinin tarihsel Türk tipiyle olan büyük benzerliği temelinde yaptığım değerlendirmeler yazılı kaynaklarda da karşılığını bulmaya başlamıştır.
Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avesta’da anlatılan Tur/Tura Ülkesi, Demir Çağı’nda Saka haomavarga (Haoma içen Sakalar) ve Saka tigrahauda (Sivri başlık giyen Sakalar) toplumlarının yaşadığı topraklara karşılık gelmektedir. Tarihsel Horasan (Uvarazmi) bölgesi ile aynı yer olan Tur/Tura ülkesi, Firdevsi’nin Şehnamesi’nde, Türklerin yurdu Turan adıyla anılmaktadır. Tur/Tura/Turan, Türk adının 8. yüzyıldan çok daha önce belirmeye başladığını göstermektedir.
Tek tanrı-peygamber-vahiy sisteminin Önasya’daki ilk örneği olan Erken Zerdüşt dininin özellikle Erken Akhaimenid Dönemi (MÖ 550-400), Anadolu yayılımında Mogların tek ruhban sınıf olduğu anlaşılmaktadır. Bu süreç Mogların, yani Magi ruhban sınıfının, kendilerini Zerdüşt dininin sahipleri, temsilcileri ve mirasçıları olarak hissetmelerini sağlamıştır. Durum öyle bir hale gelmişti ki, Mog olmak için ruhban sınıfı içinde doğmak gerekiyordu, yani sonradan ve dışarıdan Mog olmak imkansızdı. Bu süreçte, Zerdüşt dininin kutsal bilgileri babadan oğula geçen bir sistemde ruhban sınıfı dışına sızdırılmayan dogmalar haline gelmiş olmalıdır. Böylece MÖ 6. ve 5. yüzyıllarda Moglar, Erken Zerdüşt dininin tek sözcüleri olmuş ve sözel geleneğin yaşatılmasında hayati bir rol oynamışlardır. Bu bağlamda Erken Zerdüşt dininin MÖ 5. yüzyılda henüz kitabı olmayan sözel bir dönem yaşamış olduğu anlaşılmaktadır.
Buzda korunan tarih Deri Eyer. MÖ 5. yüzyıl. Günümüzden 2500 yıl önce Güney Sibirya ve Altaylar 8-9 ay süren uzun kışlara sahipti. Kurganlardaki eserler buz içinde günümüze sağlam ve bozulmamış biçimde ulaşmıştır.
Sonrasında bilinmeyen bir dönemde yazıya geçirildiği anlaşılan ilk Avesta’nın MÖ 330 yılının Ocak ayında Büyük İskender tarafından yokedilmesi süreci, kutsal kitaptan kalanların Sasaniler tarafından 7. yüzyıl civarında biraraya getirilmesi ile sonuçlanmıştır. Bu süreç bize Öntarih Türkleri olan Sakaların yaşadığı Tur/ Tura ülkesi ile ilgili bilgilerin sözel döneme yani MÖ 5. yüzyıla değin geriye gittiğine işaret etmektedir. Zerdüşt’ün MÖ 551’de, Ateş tapınağında kurt kılığına girmiş bir Turanlı olan Bratrok-Rech tarafından öldürülmüş olması, Türk varlığının MÖ 6. yüzyılda Tur, Tura ya da Turan kelimesi temelinde izlenebilmesine olanak sağlamaktadır.
Yunanlıların ve bugün Batılıların İskit dediği Sakalar, çok geniş bir coğrafyada genellikle de göçebe olarak yaşıyorlardı. Eski Yunan dünyasının tarihçisi Herodotos’un bu göçebe insanlar hakkında sağladığı bilgilerin bazıları, onun yalnızca Karadeniz’in kuzeyine yaptığı seyahati boyunca toplanmıştır. Herodotos, İskitlerin tek bir dil konuşmadıklarını, onlarla ancak yedi tercüman aracılığı ile anlaşılabildiğini yaklaşık 2450 yıl önce tarihe not düşmüştür. Herodotos’un İskit Ülkesi’nde konuşulan dillerin sayısı hakkında verdiği bilgi hem çok değerli hem de İskit toplumlarının arkeoetnisitesinin anlaşılması noktasında hayatidir. Arkeolojik bulgular ve tarihsel kaynaklar Avrupa coğrafyasına yakın İskitler ile Doğu İskitlerin birbirlerinden çok farklı olduklarına işaret etmektedir.
Bozkır sanatı ve keçeKeçe. MÖ 5. yüzyıl. Sakalar tarafından soğuk iklimde yaşayabilmek için icat edilmiştir. Bölgenin endemik hayvanı olan geyik, bozkır sanatının vazgeçilmez ögesidir.
Rusya-Altay Cumhuriyeti’nde bulunan Pazırık kurganlarında yapılan kazılar, Sakalar ile İskitler arasındaki kültürel farklılıkları yansıtmaktadır. Karadeniz’in kuzeyindeki İskit kurganlarında eski Yunan yapımı eserler sıklıkla bulunurken, Sakalar’ın MÖ 6-5. yüzyıllardan itibaren egemenliği altına aldığı Altaylar ve Güney Sibirya’daki kurganlarda bozkır kültüründe gelişmiş sanatı yansıtan bulgular ele geçmiştir.
Herodotos görmediği halde Doğu İskitlerini yani Sakaları da tanımlamaya çalışmıştır; “… Yüce dağların ayaklarında ikamet eden insanlar, herkesin -kadınların ve erkeklerin ikisi de- doğuştan kel, düz burunlu ve oldukça uzun çeneli olduğu söylenen insanlar (var)… Her biri bir ağacın altında ikamet ediyor ve kışın ağacı kalın beyaz keçeden bir örtüyle kaplıyorlar. Onlara Agrippaeans diyorlar” (Tarih, IV, 23). Herodotos’un bildiği, farklı olduğunu hissettiği, buna karşın görmeden tanımlamaya çalıştığı “kel” insanlar, Pazırık kurganlarında açığa çıkarılan duvarları keçe örtüler ile kaplanmış yurtlarda oturan, Sakalardan başkası değildir.
Persler tarafından Saka olarak anılan, Persepolis Apadana Sarayı kabartmalarında kültürel ve fiziksel karakterleriyle resmedilmiş olan Doğu İskitlerin ırksal açıdan Avrupa’ya ve Hint-Avrupalı topluluklara uzak olduğu antropolojik görünümlerinden rahatlıkla anlaşılabilmektedir.
7 bin yıllık çizme Deri bot/çizme. MÖ 5. yüzyıl. Pazırık’ta bulunan deri bot, soğuk iklime ve at binmeye uygun bir hayat tarzına işaret etmektedir.
İskitler ile Sakalar arasındaki bariz görünüm farklılıklarının ifade edilmesinde bir sorun yoktur. Karadeniz’in kuzeyindeki kurganlarda bulunan eserlerde gözlenebilen İskitleri nasıl eski Yunan sanatçıları yapmışsa, Persepolis Apadana Sarayı’ndaki tüm kabartmaları da İran’a davet edilen eski Anadolu ve eski Yunan kökenli sanatçılar resmetmiştir. Apadana Sarayı Saka savaşçısı elçilerinin tarihsel Türk tipiyle olan benzerliğini Avrupa’ya yakın coğrafyada yaşayan İskitlerin ise Türklerle olan farklılıklarını ortaya koymak ve olağan yöntemler çerçevesinde ayrıntılı stil-kritik çalışmaları gerçekleştirmek arkeolojinin eski Türk tarihine yapacağı en büyük katkı olacaktır. Bu bağlamda Demir Çağı’nda İran coğrafyasına komşu olan Hazar Denizi’nin doğusundaki geniş topraklarda Hint-Avrupa ailesine mensup olmayan, Turanî ırka mensup göçebelerin yaşadığı arkeolojik bir gerçekliktir.
Pers döneminde Uvarazmi, Antik Dönemde Chorasmia, Geç Antik-Erken Orta Çağ’da Tur, Tura, Turahya, Turan, Horasan ve Erken İslâm Dönemi’nde Maveraünnehir olarak anılan Batı-Orta Asya’nın Türklerle ilgili ilk tarihsel kimliklendirmenin yapılabildiği coğrafya olduğunu söyleyebiliriz.
Bugün, tarihsel Horasan ve Maveraünnehir’de yaşayan Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan’da yaşayan halkların neredeyse tamamı Turani ırka sahiptir ve Türk soyludur. Sözkonusu coğrafyada halen az da olsa yaşanmakta olan çoban göçebelik yine Türk soylu toplumlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Persepolis Apadana Sarayı’nda betimlenmiş Sakaların tarihsel yüz tiplerine sahip Türkmen, Kazak, Özbek ve Kırgızların kültürel varlıkları, yaşam sistemleri ve dilleri, bu insanların Saka haomavarga ile Saka tigrahauda toplumlarının mirasçıları olduğuna işaret etmektedir. Türkiye Türklerinin de ataları olan Sakaların Türklüğü yalnızca gen araştırmalarında değil, aynı zamanda devlet kültüründe, ata duyduğu sevgide, icat ettiği pantolonda ve İskit tipi ok ucunda da gizlidir.
Dağ keçisi figürü Ahşap aplik. MÖ 5-4. yüzyıllar. Geyik gibi dağ keçisi de bozkır sanatının esin kaynaklarından biriydi.
Ortaçağ sonu ve Rönesans döneminde Avrupa’da Ren kıyısındaki kentlerde bir dizi dans salgını yaşandı. En ünlüsü Strasbourg’dakiydi. Tek bir kişi dans etmeye başlayınca, onu görenler de çılgınlığa katıldı. Tanıklar, salgın zirve noktasına ulaştığında, günde 15 kişinin öldüğünü iddia ettiler. Bu dans “vebasının” nedeni sevinç değil, ekonomik ve ruhsal çöküntüydü. Bir toplu dehşetin arkasındakiler…
Strasbourg kentinde 14 Temmuz 1518’de Frau Troffea adında bir kadın evinden çıkarak aniden dans etmeye başladı. Troffea soyadlı bir adamla evli olduğu dışında hiçbir bilgi sahibi olmadığımız bu kadın, o gün Strasbourg’un dar sokaklarında, tarihin en ünlü toplu dans salgınlarından birini tetikledi.
Bu, müzik eşliğinde neşeli bir dans değildi. Troffea Hanım zıplarken, dönerken, kollarını çırparken yüzünde müthiş bir acı ifadesi vardı. Kocasının ısrarlarına, bitap düşmesine, ayaklarının kan revan içinde kalmasına rağmen, arada sırada uyuklayarak, biraz su içerek altı gün altı gece dans etti! Üstelik onu seyredenler de dans etmeye başladılar. 25 Temmuz’da dansçıların sayısı 50’ye çıktı. Troffea Hanım’a daha sonra ne olduğunu bilmiyoruz. Ama Strasbourg kent yöneticileri bu “veba”ya bir son vermek üzere harekete geçti.
Ölüm dansı çılgınlığıAlman ve Flemenk resminde “ölüm dansı” Ortaçağ sonu ve Rönesans döneminde gözde bir temaydı. Hartman Schedel’in yazdığı, Michael Wolgemuth’un gravürleriyle süslediği ünlü Nürnberg Vekayinamesi’nde ölüm dansı, 1492-1493.
Bugün Fransa’ya ait olan Strasbourg kenti, o sırada Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun, yani Avrupa’nın ortasında çok sayıda prenslik, piskoposluk, kentten oluşan, yamalı bohçaya benzer gevşek bir devletin parçasıydı. Yönetim, kent halkının elindeydi. Şehrin en yüksek otoritesi olan Yirmibirler Konseyi, dans salgını karşısında ne yapacağını hekimlere danıştı. Hekimlere göre hastalık, kanın ısınmasından kaynaklanıyordu. “Bırakınız çırpınsınlar, kendiliğinden geçer” dedi hekimler.
Konsey dans partisini kolaylaştırmak için elinden geleni yaptı. Tahıl Pazarı onlara ayrıldı, At Pazarı’nda bir sahne kuruldu, profesyonel bir orkestra bile tutuldu. Ama beklenenin tersi oldu; çılgınca dans edenlerin sayısı 400’ü buldu. İddiaya göre salgın zirve noktasına ulaştığında su kaybından, kalp sektesinden günde 15 kişi ölmeye başlamıştı. Bunun üzerine Yirmibirler Konseyi tam ters bir karar aldı; müzik susturuldu, dans edenler toplanarak yakındaki Saverne kasabasına gönderildi. Dansçılara kırmızı pabuçlar giydirildi, küçük birer haç takmaları emredildi. Dansçıların geçidi Saverne’deki St. Guy (Aziz Vitus) Kilisesine ulaştı. Hıristiyanlığın ilk çağlarında Roma İmparatoru Diocletianus tarafından kaynar yağa atılarak 13-14 yaşlarında ölmüş bu Sicilyalı azizin hikayemizde önemli bir rolü vardı, çünkü istem dışı titreme belirtileri gösteren hastalıklara “Aziz Vitus (veya Aziz Guy) dansı” denilirdi. Gerçekten de Saverne’deki kilisede yapılan ayin hastalara iyi geldi. Eylül başında salgın bittiğinde, kentte yas tutan çok sayıda insan, şoka uğramış binlerce kişi vardı.
2. Strasbourg kent yönetiminin yönetmeliklerinin kaydedildiği defterden bir yaprak: Kentte dans etmek yasaklanıyor (2 Ağustos 1518).
“Strasbourg dans vebası” ilk örnek değildi. Ortaçağ’ın son döneminden beri Ren kıyısındaki Alman kentlerinde dehşet dolu toplu danslara tanık olunmuştu. Strasbourg olayının özelliği eldeki belgelerin çokluğuydu. Kentin arşivinde piskoposlukla şehir konseyi arasında yapılan yazışmalar saklandığı gibi, dönemin yazarları da olayları yorumlamıştı. Alman hümanist Sebastian Brant (1458-1521), Strasbourg’un bulunduğu bölgede yaşayan hümanist Hyeronymus Guebwiller (1473-1545), ünlü İsviçreli hekim, düşünür Dr. Paracelsus (1493-1541), salgın konusunda kalem oynatmıştı. Yerinde araştırma yapmak için 1526’da Strasbourg’a gelen Paracelsus, batıl inançlara karşı çıkışıyla, yenilikçiliğiyle tam bir Rönesans ve Reform dönemi adamıydı. Ama bu hekime göre olay bir kadın kurnazlığından ibaretti:
“Bu hastalığın ilk belirtilerini ve safrasını (eski hekimlere göre bedenimizi kan, ter vb. gibi safralar yönetirdi) Troffea adında bir kadın gösterdi. Kocası ona hoşuna gitmeyen bir emir verince öfkeye kapılarak hastalanmış gibi yaptı ve bir hastalık hayal etti: Dans etmeye başladı ve duramadığını iddia etti. Olay yeterince ciddi görünsün ve hastalığa benzesin diye zıplamaya, şarkı söylemeye, yere yıkılmaya başladı, arada titreyerek yere düşüp biraz uyuyordu. Böylece kocasını aldattı. Diğer kadınlar da onun gibi davranmaya başladılar ve herkes hastalığın Tanrı’nın bir cezası olduğuna inandı. Önce Magor adında kâfir bir ruhun hastalığın nedeni olduğu düşünüldü. Sonra onun yerini günahkârlara ceza yağdıran Aziz Vitus aldı, Aziz Vitus tapınılacak bir puta dönüştürüldü. Böylece hastalığa Aziz Vitus dansı adı verildi…”
Alman ressam Urs Graf’ın kaleminden dans eden bir grup köylü.
Paracelsus “uydurma” olduğunu söylemesine rağmen hastalığa “chorea” adını vermişti. Bugün iyi bilinen, maruz kalanların istemsiz hareketler yaptığı Kore hastalığının kökeninde, Yunanca toplu dans anlamına gelen bu kelime, yani “choros” bulunuyor. 20. yüzyıl hekimleri Strasbourg’daki olayı böyle bir tıbbi nedene bağlamaya çalıştılar ama çok çeşidi ve nedeni olan Kore hastalığının neden yayıldığını açıklamakta zorlandılar. Acaba Strasbourg halkı, çavdar mahmuzu zehirlenmesine mi uğramıştı? Tahıllarla taşınan bu mantar hastalığı, kasılmalara yol açabiliyordu. Ancak elde bu tanıları destekleyecek veri yoktu. Salgının “sıfır hastası” Frau Troffea hakkında da hiçbir şey bilinmiyordu.
Tıp alanından çıkıp kültürel alana geçersek, o sırada Avrupa’da dansın delilik ve ölümle olan yakın bağı dikkatimizi çeker. Ölüm Dansı (Fransızca “dance macabre”, Almanca “totentanz”), Ortaçağ sonunda ortaya çıkmış, Rönesans sırasında devam etmişti; resimdeki en güçlü etkisi Batı Almanya ve Flemenk’te görülmüştü. Hans Holbein veya Albrecht Dürer’in gravürlerinde Azrail’i temsil eden bir iskeletle dans eden insanlar Strasbourg’dakileri hatırlatıyordu. Bunlar Doğu âleminin rakkaselerine veya günümüzün “rave” partilerinde sabahlara kadar çırpınan gençlere benzemiyordu. Bu ölüm dansları, büyük bir korkuyla doluydu.
Dans eden köylülerBugünkü Belçika’da Sint Jans Molenbeek’te danseden köylüler (1592), Pieter Brueghel II’nin eseri.
Strasbourg salgınının delilikle de bağı vardı. Deliliğe duyulan merak, delilik üzerinden yapılan benzetmeler, zamanın ruhunun bir parçasıydı. Alman hümanist Sebastian Brant, 1494’te Deliler Gemisi (Das Narrenschiff) adlı uzun şiirini yazmıştı; Strasbourg’un az ötesindeki Rotterdam kentinde Erasmus (1466-1536), olaydan yedi yıl önce Deliliğe Övgü’yü kaleme almıştı; yine aynı bölgeden dinbilgini Thomas Murner (1475-1537) yeni çıkan Protestanlık mezhebine karşı Lutherci Büyük Deli adlı risalesini yayınlamıştı. Dönemin yazarları o sırada Hıristiyan dünyasında yaşanan büyük çözülmenin insanlar üzerindeki etkisini ancak delilik terimleriyle açıklayabiliyordu. Haklıydılar da. Strasbourg kentinin yaşadıklarına bakın:
1514 kışı korkunç geçmiş, ürünler donmuştu. Ertesi yaz yağmur durmak bilmedi; samanlar ambarlarda çürüyünce da edildi. Strasbourg’un bulunduğu Alsace bölgesinde halk açlığın suçunu Yahudilere atarak onların mahallelerini yaktı. Strasbourg kenti ise çingeneleri kovdu. Bunlardan sonra artık halk 1516 yazını umutla beklemeye başladı. Ama bu defa da öyle bir kuraklık bastırdı ki, buğday, arpa, çavdar kuruyup gitti. Turp ve lahana rekoltesi mahvoldu. Bağlarla örtülü Obernai bölgesinde üzümler yandı. Strasbourg yöneticileri, yeni çıkmış matbaaya sansür koyarak cevap verdi bu gelişmelere. Nihayet 1517’de Strasbourg yakınlarında Rosheim ve Haguenau’da bir “Bundschuh” başladı. Bağcıklı pabuç anlamına gelen Bundschuh, Almanya’nın batısında ikide bir patlayan köylü ayaklanmalarına verilen isimdi.
Bu yokluk döneminde kilise erbabının tahıl ve şarap spekülasyonu zirveye ulaştı. Manastırlar fiyatı artsın diye bekletilen buğday stokları ve şarap fıçılarıyla doldu. Borcunu ödemeyenler de zaten aforoz ediliyordu. Sebastian Brant’ın yazdığına göre “inanç kubura düşmüştü”. Artan frengi, çiçek, cüzzam, İngiltere’den gelen “terleme hastalığı” hep üstüste bindi. Strasbourg dans salgını başlamadan dokuz ay önce, 31 Ekim 1517’de Martin Luther adlı bir rahip, Wittenberg Katedrali’nin kapısına 95 tezden oluşan protestosunu çivileyerek Hıristiyanlığı altüst etti. Evet, dünya gerçekten çıldırmış olmalıydı. Ölene kadar dans etmekten başka çare kalmamıştı.
Bulaşıcı salgın
Ortaçağ sonundan 17. yüzyıla kadar özellikle Almanya’nın kuzey ve batısında pekçok kasabada dans salgını yaşandığını o dönemden kalma gravürler de kanıtlıyor.
Modern tıbbın görüşü
Son teşhis: Kitlesel ve psikojenik hastalık
Avrupa dışında da toplu dans krizleri görüldü. 1863-64’te Madagaskar’da Hıristiyan misyonerlere karşı başlayan toplu dans “Ramanenjana”, kan dökülerek bastırıldı. ABD’de 1880’lerde yerliler arasında başlayan “Hayalet Dansı” da aynı şekilde sonuçlandı. 1964’te İngiliz sömürgesi Tanganika bağımsızlığına kavuşup Tanzanya adını aldıktan bir hafta sonra başlayan 16 günlük gülme-ağlama krizi ise büyük bir gerginlik sonrası ortaya çıkmıştı. Strasbourg dans salgını işte bu gülme krizine benziyordu. Michigan Üniversitesi profesörü tıp tarihçisi John Waller, A Time to Dance, a Time to Dye (2008) adlı kitabında, olayı Strasbourg halkının çevresindeki ekonomik ve ruhsal çöküntüye karşı verdiği duygusal bir tepki olarak yorumluyor ve “kitlesel psikojenik hastalık” (MSI) tanısını koyuyor.
Sinemada ölümüne dans
Bir kült film: Atları da Vururlar
Sydney Pollack’ın yönettiği “Atları da Vururlar” (They Shoot Horses, Don’t They?) adlı film (1969), Büyük Bunalım sırasında, 1930’larda işsiz, parasız ve çaresiz insanların son umutlarını bağladıkları bir dans maratonunda ölesiye dans edişlerini anlatıyordu. Olay gerçeğe dayanıyordu: 1920 ve 30’larda dans maratonları umutsuz insanların günlerce dans ettiği yarışmalardı. Filme konu olan aynı adlı romanın (1935) yazarı Horace McCoy, bu maratonların yapıldığı dans salonlarında fedai olarak çalışmış, romanını gözlemlere dayanarak yazmıştı.