…ki içim yanıyor? Notre-Dame yangınını hazla ya da düşmanca düşüncelerle, duygularla izleyenler yok muydu timsah gözyaşları dökenler arasında? Yangının karşısındaki halimizi, duruşumuzu belirleyen Notre-Dame’ın bizim açımızdan, bizim değer dizgemizde “ne” olduğudur.
Akşam 18.45 suları, 15 Nisan 2019. Notre Dame Katedrali çatısında başlayan yangından, tam o sırada Paris’te bulunan ve geceyarısı yangın hafifletilesiye Maître Albert sokağındaki kalabalığın arasına karışan Fatma Tülin’in telefonuyla haberim oldu. Geceyi ekran karşısında, arasıra onunla konuşarak geçirdikten sonra geç saat yatağa uzandığımda uyku tutmadı gözümü. Karmaşık içdüzenli bir tünelin içine girmiş gibi sağa sola savruldum bir süre, yanlış kurgulanmış bir filmin figüranı gibi, güç belâ dalmışım.
1970’lerin ilk yarısında Leslie’yle yanyana Notre Dame’ın önünde çekilmiş fotoğrafımızı sabah uyandığımda önüme koydum. Raftan PARİS ecekent (Enis Batur, Remzi Kitabevi, 2012) kitabını çekip aldım; Victor Hugo’nun romanıyla ilgili iki sayfalık bölümü okudum. Belleğimi yokladım. Katedralin içine yaklaşık 20 yıldır girmemiş olmalıyım; hemen her yıl etrafında dolanmışımdır gerçi ama gezmen kalabalığı ziyareti nicedir zorluyordu, unutmamak gerekir.
Gece, sözalanların sıraladığı bütün basmakalıp doğruları paylaşıyorum: İnsanlığın kültür mirasının en değerli parçalarından biri çok ağır, geridönüşsüz biçimde yaralandı. Seferber olunacağı, hızla onarım çalışmalarının başlatılacağı kesin -olayın en dramatik yanlarından biri, oysa, yangının onarım çalışmaları yüzünden çıkmış olması değil mi?
12. yüzyıldan kalma “orman”la, 800 yıllık meşe putrelleriyle ilgili bir belgesel televizyonda gösterileli dört gün olmuştu! Uzmanlar, orgun “eriyip erimediğini” henüz bilmiyorlardı. Viollet-le-Duc’ün 19. yüzyıl onarımı sırasında diktiği “flèche” herkesin gözü önünde yandı ve devrildi. Yangının en ağır simge-görüntüsü olarak kalacağa benziyor geleceğe.
Liberation, 16 Nisan 2019: “Dramımız”.
Notre Dame, Devrim’de ve Commune günlerinde ciddi hasar görmüştü; kalkışımlar böyledir, bedellerini kabul etmek gerekir. Dün geceki yangın için bunu söyleyemeyiz: Bağışlanması olanaksız “zincirleme hatalar”ın büyük olasılıkla sorumluları (sorumsuzları) görülse bile görünmeyecektir.
Böylesi bir ‘olay’ın dolaysız tanığı olmak, orada bulunmak farklı dozlar yüklüyor duygulara: Dolaylı tanıklık ister istemez mesafe ayarını değiştiriyor, dışarıdan görüyorsunuz aynı sahneyi, üstelik kameralar ve dron’lar sayesinde görme ufkunuz genişletiliyor, şu var: İşin içinde değilsiniz, yangının ısısı da kokusu da erişmiyor size, dolaysız tanıklarla ortak atmosfer paylaşımının doğurduğu ek boyuttan yoksun, yaşamıyor, seyrediyorsunuz.
Kaçınılmaz, Notre Dame’ın ucu ucuna kurtarılan kuleleri üzerinden, ikiz kulelerin çöküşünü ekrandan izleyen birkaç milyar insanla birkaç milyon New York’lunun arasındaki uçurum geliyor akla: ‘Canlı yayın’ yanlış adlandırma biçimi bana kalırsa, araya cam girdiğine göre ‘camlı yayın’ demek daha uygun olur; birebirlik koşulu Zaman ekseninde doğruysa bile, Uzam ekseninde geçerli değil çünkü.
‘Olay’ın doğurduğu duygu tabakalarını ayrıştırmak kolay olmasa gerek. Cocteau’nun “kütüphaneniz yansa önce neyi kurtarırsınız?” sorusuna “ateşi” yanıtını vermesini cakadan ibaret etmek saymamak gerekir: Yangının büyülediği, “aura”sına teslim olan insanlar vardır. Tanpınar’ın İstanbul’un büyük, dolayısıyla uzun süren mahalle yangınlarını saatlarca izlemek için piknik sepetleriyle konum alan hemşerileri konu edindiği satırlara vaktiyle değinmiştim. Notre Dame yangınını hazla ya da düşmanca düşüncelerle, duygularla izleyenler yok muydu dün gece? Timsah gözyaşları dökenler arasında?
Yangının karşısındaki halimizi, duruşumuzu belirleyen Notre Dame’ın bizim açımızdan, bizim değer dizgemizde ne olduğudur.”
Ben ki Katolik değilim, dindar değilim: Neyim oluyor Notre Dame, ki içim yanıyor?
1. Dünya Savaşı’nda İtilaf Devletleri tarafında yer alan Çin, savaştan sonra yine aynı tarafta yer alan Japonya’nın emperyalist girişimlerine maruz kaldı. Batılı galiplerin yeni ortaya çıkan “Bolşevik tehdidi”ne karşı Japonya’ya destek vermesi Çin’deki komünist hareketi ateşleyecek, 4 Mayıs 1919’da başlayan ve ülke çapında yayılan büyük gösteriler ülkenin kaderini ve geleceğini belirleyecekti.
Bugün dünyanın en büyük ekonomik gücü olma yolunda ilerleyen Çin, 18. yüzyıl sonunda dünyanın en büyük ülkesiyken, “utanç yüzyılı” olarak adlandırılabilecek 19. yüzyılda büyük çöküntüye uğrayınca, başta İngiltere olmak üzere Rusya, Japonya, Almanya, Fransa gibi ülkelerin tahakkümü altına girmişti.
1911’de Sun Yat-sen önderliğinde, son İmparator Pu Yi’nin tahttan indirilmesiyle Birinci Çin Devrimi gerçekleşmiş ve geçici cumhuriyet hükümeti kurulmuştu. Ancak Sun Yat-sen’in halk desteği yoktu. 1912’de iktidar, Batılıların desteklediği geçici başkan general Yuan Shikai’ye geçti; o da Cumhuriyetçilere karşı çıkıp kendisi bir hanedan kurmaya niyetlendiyse de 1916’da öldü ve Çin birbirine hasım ve her birinin kendi ordusu olan ‘savaş ağaları’nın at oynattığı bir ülke haline geldi. Nihayetinde diğerlerini ortadan kaldırarak yeni bir hanedan kurma peşindeki bu savaş ağaları arasında, seyyar satıcılıktan, çalgıcılıktan, haydutluktan gelenler de vardı.
Öğrenciler en önde 4 Mayıs 1919 günü gerçekleştirilen protestolar sırasında, yaklaşık 3000 öğrenci Tiananmen Meydanı’nda.
Tam 130 savaş kaydedildi bu dönemde! Devlet neredeyse kayboldu. İngiltere, Japonya ve Rusya bu savaş beylerinden bazılarını destekledi. Aslında Sun Yat-sen de bu savaş ağaları kliğinden bazılarının desteğiyle diğerlerine karşı mücadele ediyordu. Merkezî bir otoritenin yokluğu yerel insiyatiflerin önünü açmıştı.
1. Dünya Savaşı’nın başında Japonya, Batılı emperyalistlerin aralarındaki kapışmadan istifade ederek Çin’deki hakimiyetini artırdı. Öte yandan böylesi karmaşık bir dönemde Çin’in kıyı bölgeleri aynı zamanda ekonomik bir patlama ve kültürel bir modernleşmeye sahne oluyordu. Bu da siyaset sahnesine liberalinden anarşistine, geleneklerine bağlı kalsa da modernleşmeden yana olandan marksizme kadar uzanan yeni unsurların sahneye çıkmasına zemin hazırlıyordu.
Tutukluların gururuBeijing Üniversitesi’nden 4 Mayıs Hareketi’ne katılıp hükümet tarafından tutuklanan öğrenciler, serbest bırakıldıklarında omuzlara alınıyorlar.
Versailles Antlaşması ve Çin’deki gelişmeler
Ocak 1919’da Cihan Harbi’nin galipleri Versailles Konferansı’nda Almanya, Avusturya ve Osmanlı İmpatorluğu’nun kaderini belirlemek için toplanırken Almanya’nın Çin’de 20 yıldır hâkim olduğu egemenlik bölgeleri de masaya yatırılıyordu.
Çinlilerin Versailles Antlaşması Versailles Antlaşması’nın Çin’in bazı bölgelerini Japonya’ya teslim etmesi ulusal bir öfke dalgası yarattı. 4 Mayıs hareketi, bu öfke üzerinden yükseldi. Genç bir ajitatör, işçilere ve askerlere sesleniyor.
Çin 1917’de daha henüz 1. Dünya Savaşı sürerken, İtilaf Devletleri’nin yanında Almanya’ya savaş ilan etmişti. Almanya daha önce Çin’in Şandong bölgesini denetimi altında tutmuş, Japonya ise hemen savaşın başında Almanları buradan çıkarmıştı. Japonya Versailles’da 21 maddelik taleplerini ağır hükümlerle dayatmış ve Şandong ve Mançurya’da varlığını pekiştirmişti. İtilaf Devletleri’nin yanında yer alan Çin, Amerikan Başkanı Woodrow Wilson’un savaş sonrasında “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı”nı savunmasına güvenerek, bu bölgeyi devralacağını düşünüyordu. Ancak Başbakan Duan Qirui’nin gizli bir anlaşmayla bölgeyi Japonlara bıraktığı ve karşılığında kredi aldığı ortaya çıktı. 30 Nisan 1919’da ‘Kutsal Üçlü’ ABD, İngiltere ve Fransa, Versailles Antlaşması’yla sonuçlanacak olan 1919 Paris Barış Konferansı’nda bölgeyi Japonya’nın denetimine bıraktı. Japonya Uzak Doğu’nun jandarmalığına atanmıştı ve artık Sibirya’daki Bolşevik Rusya’ya karşı bir güç olarak görülüyordu.
‘Kahrolsun Konfüçyus ve şürekası…’
Çin’deki 4 Mayıs 1919 hadiseleri, 1915-21 arasında ülkede önemli bir rol oynayan Yeni Kültür Hareketi’nden etkilenmişti. 4 Mayıs’ın iki sloganından biri “Antlaşmaları imzalamayı reddedelim”, diğeri de “Kahrolsun Konfüçyus ve şürekası” idi. Ne de olsa Konfüsyusçuluk, imparatorluk yönetimlerinin ve Yuan Shikai’nin esinlendiği hiyerarşik saygıya dayalı bir düşünceydi.
19. yüzyılda modernleşmeciler, Batı’nın teknolojisini alıp Çin kültürünü muhafaza etmeyi düşünüyorlardı. Çin’i emperyalist tahakkümden kurtarıp modern bir ülke haline getirmek isteyen çevreler, birbirlerinden çok farklı disiplinlerden geliyordu. Marksist olmayan sosyalistler, anarşistler, liberaller bu çevrelerin önde gelenleriydi.
İlk devrimin önderi Sun Yat-Sen, 4 Mayıs 1919’un; yani Birinci Çin Devrimi’nin önderiydi. Asıl mesleği doktorluk olan Sun Yat-Sen, Çin Cumhuriyeti’nin ilk başkanı ve Kuomintang’ın ilk başkanıydı.
4 Mayıs 1919 hareketinde, eylemde öne çıkanlar anarşistlerdi. Öte yandan feminizm de bu muhalefetin yabancısı değildi. 1907’de Çin’in ilk feministlerinden Qiu Jin, Mançulara karşı bir komplo iddiasıyla idam edilmişti. 1910’da Wang Jingwei, bir terör eylemine katılmakla itham edilmişti. Çin anarşizmi, sigara ve içki kullanmamak, et yememek, hizmetçi kullanmamak, siyasal mevki kabul etmemek gibi ciddi bir etik boyuta sahipti.
Fransa’da yetişmiş ve Fransız Devrimi’ne hayran, 1921’de Çin Komünist Partisi’nin kurucusu ve genel sekreteri olacak olan Çen Dusiu, 1915’te ülkeye dönüşünde Şanghay’da Yeni Gençlik dergisini çıkararak bilim ve demokrasi mücadelesine girişmişti. Yeni Gençlik dergisi geleneksel kültürün terkedilmesini, varolmak için köklü bir yenilenme gerekliğinin altını çiziyordu. Geleneksel dil yerine modern Çincenin kullanılmasını talep ediyordu. O tarihte genç bir eğitmen olan Mao, bu dergide zorla evlilikleri eleştiren bir yazı kaleme almıştı.
Sokakları dolduranlar 4 Mayıs 1919 devrimi, Çin’de özellikle genç kuşaklardan, aydınlardan ve yoksullardan destek gördü. Temel talep Çin’in ulusal bağımsızlığa sahip olabilmesiydi.
Emperyalizme karşı öğrenci-işçi eylemleri
Paris görüşmelerinde Çin’deki imtiyaz bölgelerinin Japonya’ya devri haberi 3 Mayıs 1919’da Pekin’e ulaştı ve büyük bir infiale yol açtı. Çin’den ve başka ülkelerdeki Çinli topluluklardan Paris’e protesto telgrafları yağdı. Hiddet yalnızca kendi hükümetlerine değil aynı zamanda Kutsal Üçlü’ye yönelikti; dolayısıyla hem emperyalist müdahaleye karşı hem de Çin’deki savaş ağalarının egemenliğine, hükümete karşı radikal bir hareket boy verdi.
Tiananmen’in dışında Semavi Huzur Kapısı’nda toplanan 3 bin öğrenci Çin’in zaptedilebileceğini ama asla teslim olmayacağını; Çin halkının katledilebileceğini ama asla boyun eğmeyeceğini ifade eden bir bildirgeyi açıkladı. Göstericiler ulusu açıkça direnişe çağrıyorlardı. Japon yanlısı bir Bakanın evini basıp polisle çatıştılar. Pekin Üniversitesi öğrencileri Çin’in her tarafına telgraf çekmişler ve halk içinde broşür dağıtacak öğrenci birlikleri örgütlemişlerdi.
Çen Dusiu’nun tutuklanmasından sonra grevler Pekin ve Şanghay’da yaygınlaştı. Gösteriler öğrencilerle sınırlı kalmayarak büyük kentlerin işçilerine, ticaret burjuvazisine ve milliyetçi sanayicilere kadar uzandı. Çatışmalarda ölen öğrenciler olmuş, hapishaneler göstericilerle dolmuştu. Haziran’da perakende satıcıları da boykot kararı alınca, Japon mallarına karşı büyük bir kampanya başlatıldı. Ardından harekete katılan işçi sendikaları kapatıldı ama Çin tarihinde görülmedik yaygınlıkta bir gösteri ve grev dalgası ülkeyi sarstı.
Sonuçta hükümet istifa etmek zorunda kaldı ve Çin 28 Haziran 1919’da Versailles Antlaşması’nı imzalamayı reddetti. Ağustos başında ülkede göreceli bir dinginlik havası hâkim oldu; grevler ve gösteriler sona erdi. Ancak Çin’de tarih hızlanmış ve 1927’deki İkinci Çin Devrimi’nin güzergahı döşenmeye başlanmıştı.
70 sene sonra, aynı meydanda 1919’da Tiananmen Meydanı’nı dolduranların torunları, 1989’da bu sefer yine aynı meydana çıkacak, bu sembol görüntüye imza atacaktı.
Yeni bir başlangıç
4 Mayıs 1919’un önemi, hem kırsal kesimde süregiden baskın “feodal” unsurlara hem de giderek artan ekonomik, kültürel, siyasal alandaki yabancı nüfuzuna saldırmasıydı. 1889’deki anayasal hareket, 1901’deki Boxer isyanı veya 1911’deki ilk devrim, birine yaslanarak diğerine saldırmakla sınırlı kalmıştı. Batı veya Japonya üzerinde etkisi olmasa da 4 Mayıs 1919 hareketi Çin’de yurtsever bir atmosferin oluşmasına yol açtı. Henüz oluşum evresindeki kent entelijansyasının başını çektiği hareket, Çin’in geleceği, milliyetçi idealler, gelenek ve modernleşme, bilim ve demokrasi, patriyarka ve kadınların durumu, aydınlanma felsefesi, anarşizm ve sosyalizm gibi tartışmaları gündeme soktu.
Rus Devrimi de Çen Dusiu ve Li Dazhao gibi 1921’de Çin Komünist Partisi’ni (53 üyesi vardı) kuracak olan 4 Mayıs 1919’un önemli simalarını derinden etkilemişti. 10 yıllık bir süreden sonra, komünistlerin muhalefetteki ağırlığı ortaya çıkacaktı.
100. yılında…
4 Mayıs 1919, günümüzde iki Çin’de de kutlanıyor. Çin Halk Cumhuriyeti’nde “gençlik bayramı” olarak, Tayvan’da “edebiyat bayramı” olarak… Çin Halk Cumhuriyeti’nde rejimin karakterine uygun olarak Konfüçyanizm yeniden itibar kazanmakta. Gösterilerin yapıldığı Tiananmen Meydanı ise 1989’da, yani 4 Mayıs 1919’un 70. yılında bu defa demokrasi talep eden yığınların gösterisine tanık olacak ve yüzlerce insanın ölümüyle bir kez daha tarihe yazılacaktı.
4 Mayıs’ın anısınaÇin başkenti Beijing’te, Dongcheng bölgesinde yer alan ve 4 Mayıs Hareketi’nin anısına dikilmiş anıt.
Toplu hâlde avlanmak, tarih boyunca hükümdarlar tarafından bir talim fırsatı olarak görüldü; ayrıca gündelik hayatın monotonluğundan kurtulmak için de eşsiz bir yoldu. İran ve Yakındoğu geleneklerinde hükümdar daima görkemli bir avcı görünümündeydi. Eski Türklerde avın yeri mukaddesti. Osmanlılar avlanma işlerini tüm ayrıntılarıyla teşkilatlandırdılar ve resimli hüner kitaplarında maharetlerini gururla anlattılar.
Ordu, barış zamanında organize edilen ve binlerce askerin katıldığı sürek avlarında manevra kabiliyetini geliştiriyordu. Hatta padişahın bu avlarda saray kurallarının katılığının dışına çıkarak yakın adamlarıyla yoldaşlık ve dostluğunu pekiştirdiği düşünülür. 11. yüzyıl itibarıyla Türk ve Müslüman dünyasında sürek avları vazgeçilmez bir etkinlik hâline gelmiştir.
Osmanlı sarayında şikâr (av) ağaları protokolde önemli bir yer tutuyordu. Çorlu, Istranca Dağları, Kâğıthâne, Üsküdar ve Sarıyer, av etkinliklerinin sık yapıldığı alanlardı. Avlanmak için doğuştan avcılardan; doğan, şahin ve kartal gibi yırtıcıların içgüdülerinden faydalanılıyor, sadece av köpeklerinin bakımı için samsoncubaşı, turnacıbaşı, zağarcıbaşı gibi Yeniçeri memuriyetleri tahsis ediliyordu. Orhan Bey’in oğlu Süleyman Paşa gibi av yolunda can verenler de oldu; IV. Mehmed gibi av tutkusuyla nam salıp kendisine “Avcı” lakabı verilenler de.
Padişahın güçlü-kuvvetli bir hüner sahibi ve karizmatik bir lider olarak imgesi, kaydedilmeye değerdi. Bu sebeple 16. yüzyılda Seyyid Lokman, şahnâme tarzında Hünernâme isimli iki ciltlik eserini verdi. Nakkaş Osman ve ekibi ise bu eserin her iki cildini de gerçekçi bir üslupla resimlediler. Burada Oğuz destanları, Kayı boyunun Anadolu’ya gelişi gibi diğer olaylardan başlanarak Kanûnî’ye kadar olan padişahların zaferleri, övülesi kişisel özellikleri ve av becerileri betimlenir. Daha başka minyatürlü kitaplar içerisinde de av sahneleri yer aldı. Sanat tarihçisi Tülay Artan’a göre av, padişahın imgesini yaygınlaştırmanın ve pekiştirmenin bir yoluydu.
Orhan Gâzi’nin ağır topuzu
Hünernâme’nin, kendisinden iki buçuk asır önceki bu padişaha dair betimi tarihî bir belge değeri taşımasa da Osmanlıların kurucusunun 16. yüzyıldaki imgesini ilk elden gösteriyor. Padişah, ağır bir topuzu kaldırıp dizlerinin üstünde tuttuktan sonra yere bırakmış (Lokman, Hünernâme I, resimleyen Osman ve ekibi. TSMK, H. 1523).
‘Sultanım, harikasınız!’
Bu başarıdan sonra padişahın sağındaki bir vezir başparmağını yukarı kaldırarak bir jest yapıyor. Acaba bu el hareketi 16. yüzyılda bugünkü anlamına benzer olarak bir beğeni işareti olarak mı kullanılıyordu? Bunu yazılı metinlerle destekleyemiyoruz; ancak yine sportif başarılar ve durumlarda bu jesti görebildiğimiz en az iki minyatür daha var.
Yavuz öldürüyor
I. Selim, beyaz bir kaplanı tek gürz fırlatışıyla öldürüyor (Hünernâme I). Dönemin tanığı Müderris (sonradan şeyhülislâm) Kemalpaşazâde’ye göre Sultan, ağabeyi Ahmed’in son mukavemetini kırıp iç karışıklıkları yoluna koyunca Edirne’de av eğlencesine çıktı. Bu yolla muhtemelen zihnî yorgunluğunu gidermek istemişti. “O diyarın kenarları avlanmaya müsait olduğundan oraları çok severdi. O kış (1513) orada oturup bazen eğlenerek yiyip içti (ayş u işret etti), bazense avlandı”.
Muhteşem bir av
Kanûnî Sultan Süleyman avda, kara bir boğayı okuyla vururken… Saray görevlileri, zağarcılar ve kuşçular hizmetine hazır hâlde betimlenmiş (Lokman, Hünernâme II, resimleyen Osman ve ekibi. TSMK, H. 1524).
Vakit olmadığında hüner göstermek
Eğer avlanmak için yeterli zaman yoksa şehir etrafında biraz at sürmek veya meydanlara inip hüner göstermek iyi gelirdi. Burada Fâtih Sultan Mehmed Atmeydanı’ndaki (bugünkü Sultanahmet Meydanı) Yılanlı Sütun’a topuz fırlatıyor. (Hünernâme I). Bu andan sonra yılan başlarından birinin alt çenesi kırık kalacaktır. Minyatürde padişaha doğru el jesti yapan papaz, sütunların şehri haşerelerden koruyan birer tılsım olduğunu anlatmaya çalışıyor. Evliya Çelebi, bu olayı II. Selim’e atfetse de sütunun çenesi kırıldıktan sonra şehri haşerelerin bastığından söz eder.
Sultan Murad’a bir takdirSultan II. Murad 1444 Varna Muharebesinde mağlup ettiği Macar komutanının miğferini bir kılıç darbesiyle parçalar. Bu hüner gösterisi karşısında solundaki bir paşa yine aynı beğeni jestini yapıyor (Hünernâme I).
Güreş sahası1582 Atmeydanı şenliklerinde iki güreşçi mücadele ediyor. Hakem, bir onay jesti yapıyormuş gibi görünüyor (İntizâmî Surnâmesi, TSMK, H. 1344).
1918’de biten 1. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da yükselen radikal hareketler, birçok ülkede siyasal iktidar mücadelesine girişmişti. Batı’da çok sayıda şair ve edebiyatçı da faşizm sempatizanıydı. Bunların çoğu faşizmin vahşetini görüyor ama bunu gelecekteki toplumun kaçınılmaz doğum sancıları addediyordu. Ancak benzer bir bakış radikal solda da vardı. Bu nedenle birçok solcunun faşist saflara geçmesi, o günlerde şaşırtıcı görülmedi.
Birinci Dünya Savaşı sonunda oluşan genel kriz birçok ülkenin diktatörlükle yönetilmesine yol açmıştı; zira siyasi sistemler yıkılmış olup, demokratik rejimleri ayakta tutacak bir istikrar yaratılamamıştı. Avrupa’da özgür seçimlerin nispeten demokratik bir ortamda yapılabildiği ülke sayısı iki elin parmakları kadardı: İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika, İsviçre, Çekoslovakya ve İskandinav ülkeleri.
Batı ve kuzey Avrupa ülkeleri siyasi çalkantılardan uzak değildi ve hepsinde faşist nitelikli küçük veya büyük partiler vardı (Orta ve Doğu Avrupa ile İber Yarımadası’ndaki faşist hareketler ayrı bir yazı konusudur. Avusturya faşistlerinin Almanya ile birleşmek üzere iki savaş arasındaki uzun mücadelesini de ayrıca değineceğiz).
Fransız faşistleriMussolini ve Hitler’in izinden giden Fransız faşistleri hâlâ varlığını koruyan köklü bir örgütlenme. Fransız avukat ve gazeteci Ferdinand de Brinon (sağdan ikinci) Nazilerle Fransız işbirliğinin mimarlarından biriydi (15/16 Temmuz 1943).
1940’ta Nazi işgaline uğrayan ülkelerin faşistleri, işgalcilerle işbirlikçilik yapıp direnişçileri ve Yahudileri ölüme yolladıkları gibi, ayrıca SS Waffen (Silahlı SS) birliklerine de gönüllü olarak katılmışlardır. Waffen SS birlikleri savaş öncesinde üç alaydan ibaret olup, savaşın sonunda 38 tümenlik güce ulaşmıştı. Savaş daha uzasaydı, Hitler’in silahlı kuvvetlerin tümünü SS birliklerine çevireceğinden sözedilmiştir. Kıta Avrupa’sının her köşesinden gelen faşistlerin katıldığı bu birlikler tüm cephelerde muharebelere iştirak edip, yaklaşık 350 bin ölü verdiler. Yaralı sayısının ölü sayısına çok yakın olması, nasıl fanatik bir şekilde savaştıklarının göstergesidir (Genel yaralı sayısı muharebelerin özelliğine göre değişmekle birlikte, ortalamada ölü sayısının iki katıdır). Nazi orduları Rusya’da ilerlerken sadece devletlerin gönderdiği İspanyol, İtalyan, Romen ve Macarlar değil, kıta Avrupa’sının tümünden gelen faşistler gönüllü olarak onların yanındaydı. Adeta SS’lerin liderliğinde bir faşist anti-Bolşevik enternasyonalin hayata geçtiğini söylemek mümkündü ama, Almanlar hiçbir zaman onlara tam güvenmedi ve yetki vermeyerek ikinci planda tuttular.
1930’larda Avrupa faşistlerinin jest ve mimiklerle bir ölçüde Mussolini’yi, ama esas olarak Hitler’i taklit etmeleri de son derece ilginçtir. Asık suratlarla “rap rap” yürünerek toplantılara gelinmesi, tek tip selam, liderin bağıra çağıra nutuk atması, adeta birbirlerinin kopyasıdır. Örneğin “La Légion des Volontaires Français Contre le Bolchévisme” (Bolşevizme Karşı Fransız Gönüllüleri) adlı kuruluşun dev salon toplantılarında, aynen Hitler gibi bağıra çağıra konuşan Fransız faşistlerinin hali ibret vericidir. Aynısını Belçika’da, İngiltere’de, Norveç’te veya Amerikan faşistlerinin toplantılarında da görebilirdiniz.
İngiliz Kara GömleklilerOswald Mosley (sağda) liderliğindeki “Kara Gömlekliler”, 1930’ların başında ömrü kısa süren İngiliz Nasyonal Sosyalist örgütüydü.
Avrupa’da 1918 sonrası faşist hareketlerin ilginç özelliklerinden biri, üyelerinin azımsanmayacak bir kısmının “soldan kopan” unsurlardan gelmesiydi. Örneğin İtalya’da Mussolini Sosyalist Parti’den ayrılmış; Doriot, Fransız Komünist Partisi’nin en önemli liderlerinden birisi ve Komintern üyesiyken faşizme kaymış; İngiltere’de Mosley bir dönem İşçi Partisi’nde görev almıştı. Bir başka Fransız sosyalisti Marcel Deat da faşist işbirlikçilerin liderlerinden olmuş, Vichy hükümetlerinde yer almıştı (1945’te ortadan kaybolmuş, gıyabında idama mahkum edilmiş, ancak 1955’de ölünceye kadar kuzey İtalya’da bir Katolik grup tarafından saklandığı ortaya çıkmıştı).
Her şeye karşı
Anti-semitist, anti-komünist, anti-liberal Fransız örgüt “La Légion de Volontaire”.
Avrupa’da faşistlerin Kilise ile ilişkileri her ülkede farklıydı. İspanya ve Fransa’da Katolik Kilisesi ile oldukça yakın ilişkileri varken İtalya’da bu karşılıklı bir uzlaşı ile çözüme bağlanmıştı (Mussolini’nin Vatikan ile yaptığı Lateran Antlaşmaları). Hitler ise Kilise’yi doğrudan karşına almadan, dolaylı yoldan yoketmeyi aklına koymuştu; ama planını gerçekleştirecek kadar uzun süre iktidarda kalamadı. Öte yandan din adamları da ortak bir tutumda olmayıp, faşist ve anti-faşist cephelere ayrılmışlardı.
Tüm ülkelerde ortak bir özellik ise 1914-18 savaşının askerleri ve özellikle de havacılar arasında faşizme yatkınlığın çok yüksek oranda görülmesiydi. Faşizm Avrupa’nın her ülkesinde farklı özellikler gösterdiği gibi, o dönemde hem nostaljik bir geçmiş özlemi içerisinde yaşıyor, hem de ütopik ve yarı mistik bir gelecek vaad ediyordu. Örneğin pagan törenlerini canlandıran Almanlar eski Töton kabile savaşçılarını, İtalyanlar Roma lejyonlarını özlüyor; ancak Avrupa’nın mevcut kültürünü reddederken, aynı zamanda sanayi toplumunun yerini alacak bir ileri teknoloji toplumu hayal ediyorlardı.
“Camelots de Roi” (altta) aşırı milliyetçiliğin Fransa’daki adresleriydi.
Bu ileri teknoloji, onların utancını silecek ve milletleri yeni zaferlere götürecekti ki, bu savaşın en üst makineleri, uçaklar ve bu savaşın şövalyeleri olan havacılar tarafından temsil ediliyordu. Müttefikleri tarafından aldatıldığına inanan İtalyanlar arasında Marinetti ve İtalo Balbo gibi havacılar, faşizmin önde gelen isimleri oldu. Bu etki içerisinde Mussolini çok yerde havacı kılığında poz verecek, oğulları da İtalyan Hava Kuvvetleri’ne katılacaktı. Almanya’da da Nazi hiyerarşisinde ikinci adam Hermann Goering havacı bir subay olup, Luftwaffe gelecekteki faşist Alman silahlı kuvvetlerinin ideolojik modeli olarak görülüyordu. ABD’de Charles Lindbergh’in de Nazi sempatizanı olması şaşırtıcı değildir. İngiltere’de Fuller faşizmin önde gelen isimlerinden birisi olarak havacı değildi ama, mekanize kara-hava birleşik savaşının ilk savunucusuydu. Keza Batı’da çok sayıda şair ve edebiyatçı da faşizmin sempatizanıydı. Bunların çoğu faşizmin vahşetini görüyor, ama bunu gelecekteki toplumun kaçınılmaz doğum sancıları addediyordu. Ancak benzer bir bakış radikal solda da vardı. Bu nedenle birçok solcunun faşist saflara geçmesi, o günlerde şaşırtıcı görülmemiştir.
Fransa’da faşizm ve Halk Cephesi
Faşistlerin iktidara gelemediği ülkeler içerisinde en yaygın ve güçlü hareket Fransa’da idi. Avrupa’da anti-semitizmin beşiği olan bu ülkede, Dreyfuss olayı döneminde, 30 yıl sonra faşizmin temeli haline gelecek aşırı sağcı oluşumlar ortaya çıkmıştı. Bunlar arasında yer alan “Action Française” (AF), Üçüncü Cumhuriyet’in aşırı sağcı oluşumları içerisinde öne çıkacaktı. Faşizmin genel özellikleri olan otoriter, aşırı milliyetçi, korparatifçi, anti-semitist, anti-komünist yanlarını ve eski askerlerin örgütlenmesini kucaklayan bir yapıdaydı. Faşist partilerin diğer ortak özellikleri olan anti liberalizm, masonluk karşıtlığı, liderlik ilkesi ve popülist yaklaşımlardan da uzak değillerdi. Fransız faşizmin özgün bir yanı ise Katolik ve anti-Protestan unsurları daha fazla barındırması idi.
Keza gene savaş öncesinde, 1908’de kurulan “Camelots de Roi” aşırı sağcı bir gençlik örgütüydü. Bunlar bir zamanlar solcuların ve cumhuriyetçilerin elindeki milliyetçilik bayrağının yeni sahipleri oldular. Yani, Fransa’da aşırı sağın örgütlenmesi Almanya’dan önce olmuştu. Savaşın yıkıntısı yeni örgütlerin kurulmasına yol açtı. “Jeunesse Patriotes” (1924), tıpkı ertesi yıl kurulan “La Faisceau” gibi İtalyan faşist hareketinden etkilenmişti. Fransa’nın ilk faşist kitle partisi olan “Parti Social Français” (PSF) ise eski askerlerin ve yakınlarının örgütü olan Albay de la Rocque liderliğindeki “Croix de Feu” tabanından büyük güç almaktaydı. Üç milyon taraftarı olduğu iddiası abartılı olsa da, bir milyon gibi bir rakam da azımsanamaz.
Radikal faşist örgüt
Fransız 1. Dünya Savaşı kahramanı Marcel Bucard, en radikal faşist örgütlerden birini “Mouvement Franciste”i kurmuştu.
En radikal faşist örgütlerden biri de AF kökenli Marcel Bucard’ın “Mouvement Franciste” (MF) adlı örgütü olup, çoğu gibi o da 1. Dünya Savaşı kahramanıydı. Bunların yanında faşizme sempati duydukları için Fransız Sosyalist Partisi’nden atılan büyükçe bir grup, 2. Dünya Savaşı’nda Almanlarla işbirliği yapacaktı. Nihayet aralarında Joseph Darnand’ın da bulunduğu ve Eugène Deloncle tarafından kurulan terörist “La Cagoule” örgütü, 1937’de Mussolini’den silah almak için iki İtalyan anti-faşisti olan Roselli Biraderleri öldürmüş ve birçok başka terör eylemi gerçekleştirmişti. Örgütün adı, kendilerine “gizli devrimci komite” diyen bu grup üyelerinin Ku Klux Klan gibi kukuleta giymelerinden esinlenmişti. Bir darbe planladıkları sırada deşifre oldular ve bir kısmı tutuklandı.
Stavisky Skandalı
Şimdi biraz geriye giderek Fransa’yı sarsan olayların gelişimindeki önemli bir sürece gözatmalıyız. Bu olay, “Stavisky Skandalı” adı verilen büyük bir mali dolandırıcılığın açığa çıkmasıyla başlar. Stavisky, 1. Dünya Savaşında dolandırıcılığa başlamış olan Ukraynalı bir göçmendi ve ardı ardına kurduğu kredi tezgahlarıyla bir zincir oluşturmuş, her dolandırıcılığı, bir sonraki tezgahla kapatarak büyütmüştü. Bu elbette kamu yöneticilerinin işbirliği olmadan yürüyemezdi ama, bu zincirin de kaçınılmaz sonu geldi.
Nihayet 1933’te tutuklama kararları çıkınca, Üçüncü Cumhuriyet temellerine kadar sarsıldı. Hem sağ, hem de sol bunu fırsat bilerek parlamenter sisteme karşı saldırıya geçince büyük bir siyasi kriz oluştu. Faşistler 1934’ün başında Paris’te 14 kişinin öldüğü ve 655 kişinin yaralandığı uzun çatışmalara girdi. Bu bir iktidar yoklamasıydı. Bu sırada Mareşal Pétain’in Savunma Bakanı olduğu sağ eğilimli bir hükümetin kurulması faşist gösterilere ara verilmesini sağladı ama, hemen akabinde Stavisky davası savcılarından birinin öldürülmesi işleri tekrar karıştırdı; birçok Bakanın dolandırıcılık olaylarıyla ilgisi açığa çıktı. Faşistler bu gelişmeleri yeni bir karışıklık çıkarmak için değerlendirdiler ve durum Hitler iktidarı öncesi Almanya’ya benzemeye başladı.
Fırsatçılık peşinde
Faşistler, Fransa’yı sarsan “Stavisky Skandalı” adı verilen büyük bir mali dolandırıcılığın açığa çıkmasını fırsat olarak gördüler; fakat sonunda geri adım atmak zorunda kaldılar.
İşte tam da o günlerde Fransız Komünist Partisi (FKP), o güne kadar faşistlerle bir tuttuğu Sosyalistlere yanaşarak cumhuriyetin savunması için birlik önerdi. Bunun nedeni FKP’yi yöneten Rusya’nın, Fransa’da kurulacak ikinci bir faşist yönetimin Berlin ile birleşerek kendisine karşı büyük bir tehdit oluşturabileceği endişesiydi. Moskova’dan emir gelince, FKP düşman ilan ettiği Sosyalistlere ve hatta Radikal Parti’ye yanaşmıştı. Böylece sadece partilerin değil, sendikaların ve solcu grupların da katıldığı Halk Cephesi (resmî adı Rassemblement Populaire) kuruldu. Büyük ve disiplinli bir kitle gösterisiyle faşistlere geri adım attırdılar ve bunu yaklaşan seçimlerde yapılacak bir ittifakla pekiştirmeyi seçtiler.
Kadın desteğiİngiltere’de özellikle aristokrat kadınların faşistlere desteği dikkati çekiciydi.
Almanya’da Nazilerin seçim başarısı akıllardan çıkmıyordu ve Halk Cephesi adayları, ikinci turda her seçim bölgesinde en çok oy alan adaylarını destekleme ilkesini uygulayarak büyük bir zafer elde ettiler. Sağ partilerin oy kaybetmemesine karşın Halk Cephesi iktidara geldi ama programlarını uygulayamadan dağılma sürecine girdiler. Ancak savaş öncesindeki çok kritik yıllarda Fransa’da faşistlerin iktidara gelmesini önlemede önemli rolleri oldu. Faşistler ise işgal yıllarında Wehrmach ve Gestapo’nun himayesi altında komünistlere, direnişçilere ve Yahudilere karşı vahşet uyguladılar. Drancy transit toplama kampı için av kampanyalarına bile katıldılar. Bu ülkedeki bir başka ilginç durum da, Fransız faşistlerinin Alman kuklası olan Vichy hükümetine bile karşı olmalarıdır.
Fransa, Avrupa’daki diğer ülkelerde faşizmin temeli olan fikir ve örgütlenmelere öncülük etmiş ve ilk kitle tabanı yaratmış olan ülkedir. Fransa’da iktidara gelemediler ve işgaldeki işbirlikçilikleri tabanlarını zayıflattı ama, bugün 70 yıl sonra bile hâlâ küçümsenmeyecek bir oya sahip bulunuyorlar. Bu kadar köklü hareketler toplumdan kolay silinmiyor.
Cable Sokağı Muharebesi1936’da Doğu Londra’da tarihe Cable Sokağı Muharebesi olarak geçen olayda, Nazi sempatizanı İngilizler, Yahudi ve komünistlere karşı kışkırtıcı bir yürüyüş gerçekleştirmişlerdi.
İngiltere’de faşist hareket
Bu ülkede faşist hareket Fransa ile mukayese edilmeyecek kadar zayıftı. Oswald Mosley liderliğindeki “Kara Gömlekliler”, 1930’ların başında 50 bin kadar üyeye sahip oldular ama radikalleştikçe desteklerini yitirdiler. BUF (British Union of Fascists) üyelerinin sayısı birkaç yıl içerisinde 10 bine kadar düştü. 1936’da Doğu Londra’da Yahudiler ve komünistlere karşı yaptıkları kışkırtıcı yürüyüşte protestocularla çatıştılar ve onları geçemediler. “The Battle of Cable Street” yani Cable Sokağı Muharebesi adı verilen bu arbededen istedikleri yararı elde edemediler. Esasen hükümet 100 bin imzalı dilekçeye rağmen yürüyüşe izin vermiş, ama 5 bin faşistin etrafını 7 bin polisle sarmış, böylece göstericilerin fiyakaları baştan bozulmuştu. Aynı yıl çıkarılan yeni “Kamu Düzeni Kanunu” politik üniformaları ve kışkırtıcı gösterileri yasaklayınca, faşistlerin havası daha da azaldı.
Örgüt 1940’ta yılında kapatıldı; liderleri uzun süre hapiste veya uzak kamplarda tecrit edildi. Diğer ülkelerde olduğu gibi aşırı milliyetçi, Yahudi düşmanı ve Hitler hayranı idiler; ancak ilginç bazı özellikleri vardır. Öncelikle, İngiltere’deki faşist harekette kadınların önemli bir rolü oldu. Kadınlara eşit oy hakkı için sokaklara dökülmüş olan eski “Suffragettes” taraftarlarının bir kısmı eşitlik beklentisiyle buraya yönelmişlerdi. Ülkede faşist hareketin başlatıcısı sayılan kişi de, 1. Dünya Savaşı’nda Sırbistan’da ambulans sürücüsü olarak Cesaret Madalyası almış bir kadın, Rotha Lintorn-Orman idi.
Lintorn-Orman, savaş travmasıyla ülkeye dönenler arasında sola düşmanlığıyla öne çıkmıştı. Bu tutumu 1923’te “British Fascisti” (BF) adlı örgütü kurmasına yol açtı. Mücadelesine Northumberland Dükü’nin gazetesi olan Patriot’a “kızıl tehlikeye karşı örgütlenecek gönüllüler aranıyor” ilanı vererek başladı. 1925’te daha radikal bir kesim onlardan ayrılarak “British National Fascisti” örgütünü kurdu ama, bu ekip hep marjinal kaldı. Lintorn-Orman alkol ve uyuşturucu sorunları yüzünden kısa süre sonra öldü. Faşistlerin genel anti-feminist tutumlarına rağmen -ki bunlar arasında lider Mosley de vardı- İngiltere’de kadınların, özellikle de aristokrat kadınların faşistlere desteği dikkati çekiciydi. Bunda muhtemelen Mosley’in 1936’da Mitford kardeşlerden Diana ile evlenmesinin payı küçümsenemez. Sözkonusu evlilik Almanya’da Goebbels’in evinde ve Hitler’in şeref konuğu olduğu bir törenle gerçekleşti.
İngiltere’de aristokratların faşistleri desteklemede öne çıktıkları epey konuşulmuştur ama, bu izleniminin doğmasında bir kısım tekil örnekler de rol almış olabilir. Örneğin 8. Edward’ın tahttan feragatından sonra Almanya’da Nazi törenleriyle ağırlanması ve savaş içerisinde Rudolf Hess’in İskoçya’ya uçarak, Hamilton Dükü ile görüşmek istemesi gibi olaylar dikkati çekmiştir.
İrlanda’da anti-komünist / Mavi Gömleklilerİrlanda’da iki yıl varlık gösteren “Mavi Gömlekliler”, orta sınıfın komünizm korkusundan nemalanmış ve polis generali Eugen O’Duffy liderliğinde biraraya gelmişlerdi.
İrlanda ve Belçika’da aşırı milliyetçilik
Diğer ülkeler arasında faşist hareketler açısından İrlanda’nın İngiltere’ye, Belçika’nın ise Fransa’ya daha çok benzediği göze çarpar. İrlanda’da “Mavi Gömlekliler”, orta sınıfın komünizm korkusundan yararlandılar ve polis generali Eugen O’Duffy liderliğinde etkinlik gösterdiler. Ancak bu sadece 1933-1935 arasında sürdü ve akabinde sönüp gitti. Bunlar daha çok İtalyan faşizminden etkilenmişlerdi ve yarım yamalak, tutarsız korporatist fikirleriyle ayakta kalamadılar.
Belçika’da Léon Degrelle liderliğindeki faşist hareket ülkenin daha çok Fransa’ya yakın Vallon bölgelerinde destek kazandı; ancak Flaman bölgesinde de farklı amaçları olan aşırı milliyetçiler vardı. Degrelle’in “Reksist” adında ve daha çok gençlere dayanan hareketi ciddi bir fikriyata sahip değildi. 1936’da parti haline gelip hemen girdikleri seçimlerde 30’u Vallon bölgesinden 33 sandalye kazanmaları kendileri için de sürpriz oldu. Ancak programsız olmaları ve Brüksel’de hazırladıkları dev bir mitingin fiyaskoyla sonuçlanması üzerine 1939’da 4 sandalyeye düştüler. Bununla birlikte Alman işgali bunlara yeni bir atılım olanağı verdi. Degrelle, Alman ordusuna katılan SS Vallon Lejyonu’na komuta etti ve bizzat Hitler’in elinden madalya aldı.
Belçika’nın Flaman bölgesinde ise Staaf De Clercq liderliğindeki “VNV” (Vlaamsch Nationaal Verbond) hareketi daha çok Antwerp ve Brüksel çevresinde faal olup, görüşleri itibariyle Alman Nazilerinden farkları yoktu. Bazı gruplar ise Belçika’nın dağıtılıp Flamanların Hollanda ile birleşmesini talep etti ki, bunlardan biri Verdinaso (Dinaso/ Verbond van Dietsche Nationaal-Solidaristen) adı verilen Joris van Severen liderliğindeki partiydi. Alman işgalinin öncesinde Belçika’da parlamenter sistemin işlemesini engellemek için şiddet kullandılarsa da başarılı olamadılar. Onlar da Fransız faşistleri gibi Alman işgalinden sonra işbirlikçilik yoluyla güç sahibi olmak istediler ama, sadece SS’lerin hizmetkarı oldular.
Hollanda’da Nazi yanlısı Anton Mussert ve Norveç’te de Vidkun Quisling, aynı dönemlerde Kuzeybatı Avrupa’da kukla rejimlerin destekçisi, yöneticisi oldular. Quisling adı, bugün tüm dünyada hain ve işbirlikçileri tanımlayan bir isim olarak kullanılmaktadır.
Belçika’nın Führer’i
Belçika’da Léon Degrelle’in önderliğindeki “Reksist” hareket, Alman işgaliyle yükselmişti. Degrelle, Alman ordusuna katılan SS Vallon Lejyonu’na komuta etti ve bizzat Hitler’in elinden madalya aldı.
Fransa’nın başkenti Paris’te her yıl 13 milyon turistin ziyaret ettiği, şehrin simge yapılarından Notre Dame Katedrali 15 Nisan’da çıkan yangınla sarsıldı. 850 yıllık tarihe sahip binanın çatısının tamamı çöktü ve ana kulesi yıkıldı. Yangın ve güvenlik konusunda Türkiye’nin uzman ismi olan Prof. Dr. Abdurrahman Kılıç’la Notre Dame Katedrali yangınını ve ülkemizde özellikle tarihî yapılarla ilgili alınması gereken önlemleri konuştuk.
Hocam, Notre-Dame yangınında alevler 8.5 saat sürdü. Öncesi ve sonrasıyla toplamda 15 saat. Yangına müdahale neden bu kadar uzun sürdü?
Tarihî bina yangınları en zor müdahale edilen yangınlardır. Bir taraftan iç kısımda yanıcı maddenin, özellikle ahşabın olması, diğer taraftan teknolojinin günbegün yapıya uygulanamaması sözkonusu. Sadece algılama sistemi yapabilirsiniz, söndürme sistemi yapılması zordur. Bu nedenle risk fazladır. Ahşabın kavrulması, içindeki mikroorganizmalar aracılığıyla daha yanıcı hale gelmesi, tozların oluşması yangın riskini artırır. Ahşap tozları barut gibidir. Öylesine hızlı yanar ki takip bile edemezsiniz. Bu tip yangınları dünyanın en iyi itfaiyesi olsa bile kolayca söndüremez. Yangın itfaiye ile söndürülmez, yangın tasarımla önlenir, tasarımla söndürülür. Yangından önce alınacak önlemler hayatidir. Güzel bir söz vardır: “Nuh gemiyi Tufan’dan önce yapmıştır”.
Abdurrahman Kılıç 1989-1994 arasında İstanbul İtfaiye Müdürü olan Prof. Dr. Kılıç, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde yangın konusundaki ilk çalışmalarına 1987’de başlamış, o dönemde Japonya’da eğitim almış ve kendisini bu konuya adamış.
Tarihî yapı yangınlarında, itfaiye gelir gelmez önce kurtarma yapar. Canlı varsa canlıyı kurtarır, daha sonra değerli eşyalar korumaya alınır. Yanmayan kısma yangın geçmesin diye su perdesi oluşturulur. Yanan kısmı söndürme, bunlardan sonra gelir. Böyle yangınlar ilk 3-4 saat içinde kontrol altına alınır. Tamamen söndürme bazen günler alır. Bu sebeple 8.5 saatte yangının söndürülmesi süresi uzun değildir. Tarihî yapı yangınlarında itfaiyeci içeri giremez, çökme ihtimali çok fazladır. İkincisi, uçaktan müdahale edemezsiniz; hem aşağıdaki itfaiyecinin çalışmasını engellersiniz hem de attığınız su buharlaşır, söndürücü etkisi azalır. Binaya da zarar verirsiniz. Alevlere dipten müdahale edilir. Üçüncüsü tarihî binalar genellikle taş veya kâgirdir, dış duvarları bulunur ve bu duvarlar dışarıdan içeriye su verilmesini güçleştirir. Bu özelliklerdeki bir tarihî bina yangınının kontrol altına alınması ve enkazdan duman çıkışına son verilmesine kadar geçen süre çok daha uzun olabilir. Özellikle iç kısımda bağdadi duvar varsa, yangının söndürülmesi çok daha uzun sürer.
Notre-Dame yanıyor Notre Dame Katedrali’nde geçen ay yaşanan felakette, yangının çatıda başlaması daha büyük bir tahribatı engelledi.
Öte yandan katedralin önemli bir kısmının korunabildiği de söylendi. Sizce başarılı bir müdahale miydi?
Paris itfaiyesi özel bir itfaiyedir; Paris İtfaiye Tugayı olarak bilinir. Diğer şehirlerdekinden daha farklıdır ve oldukça güçlü, yangının nasıl söndürüleceğini, nasıl müdahale edileceğini çok iyi bilen bir ekiptir. Kurtarılan eserlerin çoğu itfaiyeciler sayesinde kurtarılmıştır. Yanmayan kısımlara yangının geçişini engellemişlerdir. Ben yangını ilk gördüğümde kule yıkılmaya başlıyordu; “şu anda itfaiyenin yapabileceği en büyük iş diğer kuleleri kurtarmak olur” demiştim. İtfaiyeciler öncelikle yanmayan kısımlarını kurtarır.
Bu yangında en büyük avantaj, çatıda başlamasıdır. Yangın yukarıya doğru ilerler; çatı yangınında en fazla aşağıya doğru yanan parçalar dökülür. Eğer itfaiyeciler o kubbenin yanında bir siper bulursa, düşen parçalara, çöken kısma biraz su sıkarsa ateşin yayılmasını önler. Nitekim öyle olmuştur ve alt kısımlar kurtarılmıştır. Müdahaleyi fevkalade doğru yapmışlardır. Şehrin altyapısının uygun olması da işlerini kolaylaştırmıştır. Notre Dame Katedrali yangınında sadece binada otomatik söndürme sistemi bulunmamaktadır, diğer kriterler uygundur.
Fransız basınında Başkan Macron’un itfaiye bütçesini kısıtladığı ve yangının uzun sürmesinin bundan kaynaklandığı yazılmıştı. Buna hak verir misiniz?
Söndürme süresi böyle bir bina için uzun denemez. Fransız basınında itfaiyenin çok başarılı iş çıkardığını belirtenler de oldu. Yangının uzun sürdüğü ve bütçe yetersizliğinden kaynaklandığı, genel olarak itfaiyeyi güçlendirmek, yatırım yolunu açmak için, iktidar sahibine baskı yapmak amacıyla söylenir. İtfaiyeler büyük yangınları bir fırsat olarak değerlendirir. Elbette her itfaiyede bazı eksikler vardır. Günümüzde dijital sistemler söndürme araç-gereçleri de hızla gelişmektedir ve yeni teknolojilere geçiş için itfaiyelerin daha fazla bütçeye ihtiyacı vardır.
Bununla beraber restorasyon sırasında yangınların çok nadir olmadığını da belirtmek lazım. Restorasyonda yangını önlemek için ne yapılabilir? Bu tip yangınlarda kalıcı zarardan kurtulmanın yolları nelerdir?
Birçok tarihî binada restorasyon sırasında yangın olmuştur. Haydarpaşa Garı, Sait Halim Paşa Yalısı, Hofburg Sarayı, Windsor Şatosu gibi önemli yapılarda restorasyon sırasında yangın meydana gelmiştir. Restorasyon çalışmaları sırasında, özellikle de kaynak ya da lehim çalışmalarıyla bağlantılı olarak meydana gelen başlangıç yangınları çok kısa süre içinde büyük hasarlara yol açan yangınlara dönüşebilmektedir. Yardıma çağrılan itfaiye güçlerine rağmen söndürme çalışmaları sadece diğer bina bölümlerine sirayet etmenin önlenmesiyle sınırlandırılmaktadır.
Restorasyon çalışmalarındaki birçok durumda dikkat ve tehlike bilinci önceden oluşturulmalı, personelin eğitilmesi gerekir. Üzerinde çalışılacak parçalar, mümkün olduğu takdirde ana parçadan sökülmeli ya da tehlike oluşturmayan başka bir alana alınarak tamir edilmelidir. Bunların zorunlu nedenlerden dolayı gerçekleşememesi durumunda, çalışmalar sadece bu konuda tecrübeli olan kişilerce sürdürülmelidir. Hareketli-yanıcı objeler, toz ve çöpler, çalışmalar sırasında o çevreden uzaklaştırılmalıdır. Sabit yanıcı bina bölümleri, örneğin ahşap duvarlar ve kapılar, çalışma başlamadan önce alevlenmeyen koruyucularla, örneğin yangın battaniyeleriyle alevlere, kıvılcımlara ve sıcak parçalara karşı korumaya alınmalıdır.
Tavanlar ve duvar çatlakları, boru geçişlerinin ek yerleri ve yarıklar çalışmadan önce yangın güvenliğini sağlamak için kapatılmalıdır. Çalışmanın yapıldığı alanın yukarısında ve aşağısında bulunan diğer alanlar; herhangi bir ısı birikiminin, kıvılcım sıçramasının olup olmadığı açısından kontrol edilmelidir. Çalışma alanı, çalışma bittikten sonra birkaç saat sonrasına kadar kontrol edilmelidir.
Restorasyon çalışmaları sırasında ortaya çıkan diğer bir problem de dışarda kurulan iskelelerden kaynaklanmaktadır. Bunlar çok sayıda tırmanma meraklısının ilgisini çeker, aynı zamanda kötü niyetlilerin, hırsızlık ya da kundaklama girişiminde bulunmak isteyenler için de kolay açılabilen ya da açık olan pencereler aracılığı ile içeriye girilmesini kolaylaştırır.
Özet olarak, restorasyon çalışmaları sırasında alevli çalışmalardan kaçınılmalı, ehil kişilere iş yaptırılmalı, söndürme cihazı ve yangın battaniyeleri bulundurulmalı, çalışmalar sürekli kontrol edilmeli ve kontrol süresi çalışma tamamlandıktan sonra da devam etmelidir.
Restorasyon beş yıl sürecek Notre-Dame Katedrali’nin 93 metre yüksekliğindeki kulelerden biri ve yapının çatısı tamamen çöktü. Kuzey çan kulesi ile ana bina kurtarıldı. Restorasyonunun beş yılda tamamlanması öngörülüyor.
Türkiye’de de birçok önemli tarihî eser var. Bu noktada ne durumdayız ve bunları nasıl korumalıyız?
Ülkemizde, büyük kısmı İstanbul’da bulunan, tarihî ahşap yapılar günümüzde büyük yangın riski altında bulunmaktadır ve sayıları yangınlar nedeniyle her geçen gün azalmaktadır. Balaban Yalısı, Kaptanpaşa Yalısı, Ziverbey Köşkü, Büyükada Plaj oteli, Heybeliada Halki Palas, Sait Halim Paşa Yalısı, İbrahim Tevfik Efendi Sahil Sarayı (Galatasaray Üniversitesi), Rauf Paşa Konağı (İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü Binası), Fehime Sultan Yalısı (Gazi Osmanpaşa Ortaokulu) gibi tarihî yapı yangınları son yıllarda meydana gelenler arasındadır.
Bu yapılarda ahşabın korunması için kullanılan yağlıboyalar veya yağlıboya süslemeler, yangının çok kısa sürede bütün yapıya geçmesine neden olmaktadır. Bu bakımdan tarihî yapılarda yangının çok çabuk haber alınması ve otomatik söndürme sistemlerinin bulunması hayatidir. Çoğu ahşap binada bir bölüm tutuşmuşsa, itfaiye kısa sürede gelse bile müdahale imkânı olmayabilir; çok kısa bir sürede alevler bütün hacmi kaplar ve içeri girilmesi hemen hemen imkânsızlaşır. Bu hususlar gözönüne alındığında, otomatik söndürme sistemlerine olan ihtiyaç elzem olmasına rağmen, bu tesisatlar yapıya zarar verebileceğinden ve ilave yük getireceğinden dolayı çoğu zaman her binaya uygulanmamaktadır. Bunun yerine yangının çıkma olasılığını azaltacak önlemlere ve yangının genişlemesini engelleyici sistemlere yer verilmesi tercih edilmektedir.
Ülkemizde kısmen iyi durumda olan az sayıda iyi örnek bulunmaktadır. Millî Saraylar bunlardandır. Ama saraylarda da günümüz teknolojisine göre eksiklikler vardır. Türkiye’deki en büyük eksikliklerden biri “var” denilen ama söndürme kapasitesi “yok” olan sistemlerdir. Bunu Japonya’daki, Uzakdoğu ve Avrupa’daki, Kanada’daki birçok tarihî binadaki yangın önlemlerini inceleyen ve bu konuda çalışan biri olarak söylüyorum. Galatasaray Üniversitesi, G-Mall gibi binalar, her türlü önlem “var” denilmesine rağmen yangından kurtulamamıştır. “Her türlü önlem var” denilen ama yeterli olmayan çok sayıda tarihî bina bulunmaktadır.
Katedral yangını “büyük ve etkili yangınlar”dan biri midir?
Notre Dame yangını, çok değerli bir dünya mirasının zarar gördüğü bir yangındır; ancak bu yangına etkili ve büyük yangın denemez. Sadece tarihî binaların yangın güvenliğini düşündürmüştür. Aslında hemen her ülkede bu tarz bir olay yaşandığında önce bir hareketlenme olur, ama 15-20 gün sonra tamamen unutulur. Dolayısıyla bana göre bu yangın çok değerli bir yerde çıkmıştır ama etkililiği açısından önemli olduğunu söyleyemeyeceğim bir olaydır. Örneğin bir Güzel Sanatlar Akademisi yangını gibi değildir. Geleceği etkileyecek bir tarihi yok etmemiştir. Bana göre son zamanlardaki önemli diyeceğim en büyük yangın Rio de Janerio’daki Ulusal Müze yangınıdır. Müzenin koleksiyonunda 20 milyondan fazla parça bulunuyordu. Müzede, Brezilya tarihine ait binlerce parça, Mısır’a ait çok sayıda arkeolojik eser, dinozorlara ait kemikler, 12 bin yıllık bir kadın iskeleti dâhil çok sayıda önemli ve değerli tarih belgesi bulunuyordu.
Tarihimizdeki büyük yangınlar
1870’te Beyoğlu kül oldu, 1942’de bir tarih yokoldu
Yangın felaketlerini sadece boyutlarıyla değil, yanan malzemenin tarihî önemi ve sonuçlarıyla değerlendirmek gerekir. Bu bakımdan 1870’te neredeyse Beyoğlu’nun tamamını, 1942’de ise Güzel Sanatlar Akademi’sinde (Cemile Sultan Sarayı) tarihî belge ve röleveleri yokeden yangınlar en büyükleridir.
Tarihte bilinen en büyük yangınlar, 1666 Londra yangını ve ülkemizdeki 1870 Beyoğlu yangınıdır. Aslında boyut olarak çok daha büyük yangınlar olmuştur. Fakat bu iki yangın sonuç itibariyle toplumu daha çok etkilemiştir.
Beyoğlu Büyük Yangını (Harîk-i Kebîr) olarak bilinen yangın; İstanbul’da meydana gelen en büyük yangın olmamasına rağmen, birçok değişikliğe ve yeniliğe yol açmıştır. Beyoğlu’nun yeniden yapılanması; düzenli itfaiye taburlarının oluşturulması; yangın sigortasının yaygınlaştırılması; kâgir binaların sayısının artması; Şişli, Gümüşsuyu ve Nişantaşı gibi semtlerin önem kazanması bu yangından sonra başlamıştır. Beyoğlu’nda meydana gelen yangında, Tatavla’dan (Kurtuluş) Fındıklı’ya kadar olan kısımda büyük hasar meydana gelmiştir. Yangından sonra yeniden yapılanma sürecinde, eskisine göre çok daha kaliteli taş ve döküm demir gibi malzemelerden daha sağlam binalar yapılmış, cepheleri oymalı ve heykelli bina tipleri Beyoğlu’nun hem ana caddesini hem ara sokaklarını süslemeye başlamıştır. İki üç katlı binalar yerine çok katlı apartmanlara geçilmiştir. Taksim civarındaki büyük mezarlığın Feriköy’e taşınması yangın nedeniyle ivme kazanmıştır.
Büyük Beyoğlu yangınından sonra, Beyoğlu’ndaki elçilikler, yabancı misyonlar, Levantenler kendilerine yeni bir yerleşim alanları aramışlar, bir yandan Ayazpaşa-Gümüşsuyu çevresine, öte yandan Taksim’den Şişli’ye doğru yönelmişler; Pangaltı, Harbiye ve Osmanbey civarında kâgir iki-üç katlı binalar yaptırmışlardır. Matbaa-i Osmaniye’yi kuran Osman Bey de, Harbiye ile Şişli arasında geniş bir arazi satın alarak bu arazide konak yaptırmıştır. Yani İstanbul’un yeni yerleşim alanları bu yangından sonra başlamıştır. Bu yangında İngiliz Büyükelçiliği zarar görmüş, Naum Tiyatrosu, Ermeni Patrikhanesi, Portekiz ve Amerikan konsoloslukları, Alman Hastanesi yanmıştır. Günümüzdeki Almanya Konsolosluğu binası, bu yangından sonra elçilik binası olarak yapılmıştır.
Cemile Sultan Sarayı Güzel Sanatlar Akademisi olarak kullanılırken 1942’de yandı. Sanat eserleri, tablolar, 12 bin değerli kitap ile talebelerin 20 senedir hazırladığı, tarihî bina rölöveleri kül oldu.
Sigortacılığın gelişmesine Beyoğlu yangını sebep olmuştur. Osmanlı Devletinde sigortacılığın yaygınlaşması, yabancı sigorta şirketlerinin faaliyete geçmelerinin başlangıcı bu yangından sonra artmıştır. Yabancı sigorta şirketleri İstanbul’da şube açmış, kentin yangın riskini gösteren haritaların çizimine başlanmıştır.
Beyoğlu’nda meydana gelen zararın yüksek olması nedeniyle Sultan Abdülaziz’e baskı yapılarak itfaiyenin güçlendirilmesi istenmiştir. Osmanlı Devleti’nde düzenli itfaiye teşkilatı Beyoğlu yangınından sonra kurulmuştur. Yangın güvenlik önlemlerini koordine etmek ve itfaiye teşkilatını kurmak üzere yurtdışından bir uzmanın davet edilmesi kararlaştırılmış, dönemin padişahı Sultan Abdülaziz’in emriyle Macaristan’dan Kont Ödön Szechenyi İstanbul’a davet edilmiştir. Kont Szechenyi iki taburlu bir itfaiye alayı kurmuştur. Sonuç olarak Türk itfaiyesinin gelişmesine bu yangın vesile olmuştur.
Bunun dışında da İstanbul’da çok önemli yangınlar olmuştur. Tatavla yangını vardır 1929’da. Bir yangının etkisi sadece yanan binaların sayısının fazla oluşuyla ölçülmez. Tatavla’nın %90’a yakını Rumlardan oluştuğu için uluslararası etkisi olmuştur. Bütün Yunan gazeteleri, İstanbul’daki Rum gazeteleri itfaiyenin kasıtlı olarak yavaş davrandığını yangını söndürmediğini iddia etmiştir. Yangının kasıtlı yapıldığı söylenirken, bir taraftan da birkaç ay sonra semtin adının Kurtuluş olarak değiştirilmesi bu yangının tartışmalarını arttırmıştır.
Tarihi değiştiren yangın 1870’te meydana gelen Beyoğlu Büyük Yangını (Harîk-i Kebîr) en büyük yangın olmamasına rağmen şehrin çehresini değiştirmiş ve semt yerleşimlerinde büyük değişikliklere yol açmıştı.
Bir başka büyük yangın 1933’te meydana gelen Adliye Sarayı (Darülfünun Binası) yangınıdır. Bu bina Ayasofya ile Sultanahmet arasında devasa bir binaydı. Ama önemi büyüklüğünden dolayı değildir. Yapımına Darülfünün binası olarak başlanmış, Meclis-i Mebûsân ilk toplantısını 1877’de bu binada yapmış, daha sonra Adliye binası olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yangında, icra dairelerindeki dosyalar, senetler, hukuk ve ticaret davalarına ait kıymetli evrak zarar görmüştür. Sadece bir bina yanmamış birçok kişi için hayati önem taşıyan dosyalar da yok olmuştur.
Cumhuriyet döneminde önemli yangınlardan biri de Güzel Sanatlar Akademi (Cemile Sultan Sarayı) yangınıdır. Günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olarak kullanılan Meclis-i Mebusan binasıdır. Akademi olarak kullanılırken 1942’de yandığında; sanat eserleri, tablolar, yerine konulması mümkün olmayan kütüphanedeki 12 bin değerli kitap ile talebelerin 20 senedir hazırladığı, İstanbul ve diğer şehirlerdeki tarihî binaları dolaşarak çıkardıkları röleveler kül olmuştur. Rölevelerin kopyaları alınamadığı ve rölevesi çıkarılan bazı binalar yandığı için bunlar tarihten silinmiştir. Tanınmış dünya ressamlarının tabloları, el yazmaları, mimari projeler, mobilyalar, halılar, talebelerin üzerinde çalıştıkları eserler küle dönmüştür. Bu nedenlerle Akademi binası benim için en büyük yangınlardan biridir.
Zarif, şık, parlak ve usta… Avrupa kupalarında final oynayan ilk Türk futbolcu… Fenerbahçe’de, Fiorentina’da, Venezia ve Lazio’da top koşturan Can Bartu için İslâm Çupi tarihe geçen şu satırları yazmıştı: “Futbol Türkiye’de bir gün, topun insanlara kumanda ettiği terör sisteminden, insanların topa hükmettiği bir sanat haline dönüşürse, o zaman hep birlikte bağırınız: Bu ustalığı Türkiye’de ilk defa sahalarda Can tarif etmiş, Can şuurlandırmış, Can gezdirmişti”.
Futbolumuzun gördüğü en zarif insandı Can Bartu. Şıktı, parlardı. Gerek sahalarda sanatını konuştururken gerekse ekranlarda yorum yaparken hep farklıydı. Kariyerinin ilk günlerindeki alaycılığı, hayatının sonuna kadar göğsünde bir madalya gibi taşımıştı. Zira candı; babacandı. Kimse onu sorgulayamazdı.
1936’da İstanbul’da doğan Bartu, 1949’da Fenerbahçe Kulübü’nün kapısından içeri giriyordu. İlk aşkı basketboldu. Parkelerde döktürürken, bir Edirnespor maçında tesadüfen kramponları bağlayınca olaylar gelişmişti. Genç takıma bir karşılaşma için öylesine alınan delikanlı, kısa süre sonra kulübün as kadrosunda yer bulacaktı.
Hem basketbol hem futbolda millî olan ilk sporcuydu Bartu, ama önünde bir engel vardı. Bir tercih yapması gerekiyordu. 1957’de profesyonel olup futbolu seçen delikanlı, böylece efsaneye giden yola sapmıştı. O zamanlar amatör olan basketbolda kalmayı tercih etse, kuvvetle muhtemel, sadece o branşa gönül verenler tarafından bilinecekti.
Kısa sürede sarı-lacivertli tribünlere kendisine kabul ettiren Bartu, hiçbir zaman tarzından ödün vermemişti. Çamur deryalarında top koşturulan bir çağda, forması en az kirlenen hep o olmuştu. Cemal Süreya’nın da dediği gibi istediği zaman oynuyor, oynamıyorsa tenezzül etmediği için oynamıyordu.
UEFA’dan Bartu mesajı
Can Bartu’nun ölümünün ardından Barcelona ve Lazio ile birlikte UEFA da bir açıklama yaptı ve ünlü sporcuyu saygıyla andı.
Şampiyon Kulüpler Kupası’nda 23 Temmuz 1959’da Budapeşte deplasmanında gösterdiği performans Can Bartu’yu Avrupa’ya taşıyordu. Onu Nep Stadyumu’nda izleyen Macarların efsane futbol adamı Nandor Hidegkuti, Fiorentina’nın başına geçtikten sonra solak yıldızı 1961’de İtalya’ya transfer etmişti. Türkiye’de “baron” olarak anılan zarafet abidesinin lakabı artık “sinyor”du. Ona göre ise bu tenzil-i rütbeden (rütbe indirimi) başka bir şey değildi. Kibrin bu kadar yakıştığı az insan vardı…
1961’de tarihin ilk Kupa Galipleri Kupası şampiyonu olarak taçlanan Floransa ekibi, ertesi yıl “sinyor”un Budapeşte’de attığı golle final vizesi alıyordu. İki maç sonunda Atletico Madrid zafere ulaşmıştı ama, Bartu yıldızlaşmış ve Avrupa kupalarında final oynayan ilk Türk futbolcu olmuştu.
Çizme’de ayrıca Venezia ve Lazio formalarını da terleten “sinyor”, 1967’de Türkiye’ye dönüyordu. Ertesi yıl Fenerbahçe’nin Şampiyon Kulüpler’deki unutulmaz Manchester City zaferinde sahaya kaptan olarak sahaya çıkan Bartu, devre arasında Macar teknik direktör Ignac Molnar tarafından çıkarılmak istense de araya giren takım arkadaşları sayesinde oyunda kalmıştı. Kanarya ikinci yarıda bulduğu iki golle tur atlarken, onun yıllar sonra o gün devamlı ofsayt bayrağı kaldıran yan hakemi itip kaktığını çok sonradan bir röportajında anlatmıştı. Tesadüf bu ya, yıllar sonra gazeteci olarak gittiği Galatasaray’ın bir Avrupa Kupası maçında onu çağırtan UEFA gözlemcisi o yan hakemin ta kendisiydi!
Unutulmaz Can Bartu
1961’de Fiorentina’ya transfer olduktan sonra İtalyan taraftarlar tarafından, “Sinyor Bartu” şeklinde adlandırılan Can Bartu Türk futbolunun unutulmazları arasındaydı.
1970’te yeşil sahalarda topu bıraktığında, bir devir kapanmıştı. Büyük usta İslâm Çupi, onun hakkında şöyle yazmıştı: “Futbol Can’a değil de Can futbola çok şey öğretti… Ve futbol Türkiye’de bir gün, topun insanlara kumanda ettiği terör sisteminden, insanların topa hükmettiği bir sanat haline dönüşürse, o zaman hep birlikte bağırınız: Bu ustalığı Türkiye’de ilk defa sahalarda Can tarif etmiş, Can şuurlandırmış, Can gezdirmişti”.
Bu ülkede yetişen Can’ların, Bartu’ların isim babasıydı. Bu çocukların babalarının tamamı da sarıyla laciverde gönül vermemişti. Metin Oktay’ın jübilesinde, “taçsız kral”la formaları kısa süreliğine değiştirmesi, aradan geçen yarım yüzyıla rağmen hâlâ hafızaları süslüyor; bu topraklarda neyi kaybettiğimizi kulaklarımıza fısıldıyor. Hele onun için hayatını adadığı Fenerbahçe taraftarının, Galatasaray derbisi öncesinde layıkıyla bir saygı duruşu yapamaması gözlerimizi yaşartıyor. Dünyanın dörtbir köşesinde benzer durumlarda onbinler adeta nefeslerini tutarken, biz bunu başaramıyoruz ya, neyse.
Yine de onun ardından, her renge gönül verenlerin gözyaşı döküyor olması, bizlere bir şey anlatıyor olsa gerek. Bir devir kapandı; zira o hepimizin Can’ıydı!
Can-Metin kardeşliği Can Bartu ve Metin Oktay’ın 1969’daki jübilede forma değişmesi, Türk spor tarihine altın harflerle kazınmıştı.
Meşhur tümülüs, bugün Adıyaman ili ve çevresinde MÖ 109 ile MS 70 yılları arasında 179 yıl hüküm süren Kommegene Krallığı’nın meşhur hükümdarı Antiokhos (MÖ 69 – 32) döneminde inşa edildi. Dağın zirvesinde, yaklaşık 2150 metrede 145 metre çapında yaklaşık 50 metre yükseklikteki tümülüs (mezar odası üzerine yığılan tepe) kralın anıt mezarı olarak hazırlanmıştı. Tümülüsün doğu ve batısında iki ayrı terasta bulunan mezar odasına sırtını dönmüş dev heykeller ve kabartmalar, kralın Helen ve Pers kökenli atalarını ve inançlarını anlatmak için tasarlanmıştı. Heykel kaidelerinin arkasında bulunan 237 satırlık uzun bir Yunanca kitabe, yapının öyküsünü kurucusu Kral Anthiokos’un ağzından anlatır.
Yunan ve İran uygarlıklarının yoğun bir ilişki içerisinde olduğu bu bölgede, iki uygarlığın da mirasçısı olduğunu vurgulamaya çalışan bir kralın inşa ettirdiği bu anıt benzersizdir. Dağın zirvesinde bulunan dev heykeller muhtemelen kutsal metinler ve eski hikayelerde anlatılan Kral Nemrud ile bir tutulmuş ve zamanla tüm dağ bu isimle anılır olmuştur. Modern araştırmacılar kalıntılardan 1881’de haberdar olmuş, bir yıl sonra incelemeler başlamıştır.
1883’te Osman Hamdi Bey tümülüsü ve heykelleri konu alan Fransızca bir kitap yayınlar. Bir çok kazı ve araştırmaya konu olan anıt, 1987’de Dünya Miras Listesi’ne girmiş ertesi yıl da Nemrut Dağı Millî Parkı ilan edilmiştir.
Arslan ve kartal heykelleri
Muhtemelen koruyucu olarak düşünülen bu hayvan figürleri her iki terasta beş tanrısal varlık heykelinin her iki yanında yer alır. Anıtsal hayvan heykelleri tek bir kaideye oturtulmuştur.
Anthiokhos
Anıt mezarın ve kutsal alanın inşaını başlatan kral, kendi heykelini de Tanrıların arasında hazırlatmıştır. Kitabede kendisini Helenlerin ve Romalıların dostu sayan kralın başında, tiara denilen bir Pers külahı vardır. Tanrılığa yükselen kral, heykelini şu cümlelerle anlatır: “… yüce Tanrıların çok eski çağlardan kalma heybetini, benim genç yüzümün aynı yaşta yol arkadaşı yaptım…”
Kommagene
Anıtsal heykeller içindeki tek kadın figürü, krallığın topraklarını simgeleyen Tanrıça Kommagene olarak tanımlanmıştır. Bir elinde omuzuna doğru büyük bir bereket boynuzu tutan bu heykel, bir Bereket Tanrısını da göstermektedir.
Zeus / Oramasdes
Zeus, Yunan Panteonu’nun baş Tanrısıdır. Oramasdes ise Zerdüşt dininin bilge efendisi Ahura Mazda’nın Yunan dilindeki karşılığıdır. Tanrı’nın başındaki başlık yine Pers başlığıdır. Anıtsal heykel grubunun ortasındaki Zeus-Oramasdes diğer heykellerden biraz daha büyük tasarlanmıştır.
Apollon / Mitras / Helios / Hermes
Yunan Panteonu’nun sevilen tanrılarından Apollon, Zeus ve Leto’nun oğlu, ışık-güneş-müzik-kehanet gibi kavramların Tanrısıdır. Heykel ayrıca Güneş Tanrısı Helios’u, Tanrıların habercisi Hermes’i ve aynı zamanda İran dininde ışık, güneş, ahit, yemin, anlaşmaya, dostluk kavramlarına karşılık olan Mitras’ı da tanımlıyordu. Mitras daha sonra birçok Roma kültüyle karışarak Mitraizm inancının gelişmesini sağlamıştı. Heykel başının üzerinde bir Pers Tiara’sı vardır.
Herakles / Artagnes / Ares
Baş Tanrı Zeus ve bir ölümlü olan Prenses Alkmene’nin oğlu olan yarı Tanrı ya da Tanrılaşmış Herakles, Yunan mitolojisinin en tanınmış isimlerindendir. Kommagene’de çok saygı gören bu kahraman heykeli, aynı zamanda Savaş Tanrısı Ares’i ve onun İran’daki karşılığı olan Artagnes’i de temsil ediyordu.
Sultanahmet mitinglerinin ilki 23 Mayıs 1919’da yapılmıştı. Daha sonra 30 Mayıs, 10 Ekim, 13 Ocak 1920 tarihlerinde tekrarlanacaktı. Öncesinde ise 19 Mayıs 1919’da Fatih’te, 20 Mayıs’ta Üsküdar-Doğancılar’da, 22 Mayıs’ta Kadıköy’de mitingler gerçekleşti. Bunların en ihtişamlısı ve en geniş kapsama ulaşanı 23 Mayıs’takiydi. Nüfusu 1 milyon civarında olan başkentte yaklaşık 200.000 kişi mitinge katılmıştı. Özellikle kadınların dikkati çektiği kitleyi Kemal Tahir Esir Şehrin İnsanları’nda şöyle anlatıyor: “Sultanahmet Meydanı’nı görmeliydiniz. Siyah çarşaflı bir kadın kalabalığı, memleketin üzerinde bir an, siyah bir bayrak gibi dalgalandı”.
Mitingde siyah örtüyle kaplı, üzerinde Wilson Prensipleri’nin Türk halkına “egemenliğini, yaşam güvenliğini ve özgürlüğünü” tanıyan 12. maddesi yazılı kürsüde ilk söz Mehmet Emin (Yurdakul) Bey’in, ardından Fahrettin Hayri Bey’indi. Üçüncü konuşmacı ise Halide Edip’ti. Halide Hanım o günü şöyle anlatıyor: “Bu, kımıldanamayacak kadar sıkı olan kalabalıktan başka, camiin demir parmaklıkları, damlar, cami kubbeleri dahi insanla doluydu. Nasıl o kürsüye yaklaşabildim, farkında değilim. İki yanımda, iki önümde dört süngülü asker, bana yol açıyordu. Bunların gösterdiği bir kardeş sevgi ve itinasını ömrüm oldukça unutamayacağım”. Halide Edip’in tarihe geçen konuşmasına topluluğa ettirdiği yemin damgasını vurmuştu:
“Türkiye’nin istiklal ve hayat hakkını alacağı güne kadar hiçbir korku, hiçbir meşakkat önünden kaçmayacağız. Yedi yüz senelik tarihin ağlayan minareleri altında yemin ediniz!”
Balkan Savaşı’yla başlayan Milli Mücadele ile sonlanan uzun savaş yıllarında cephedeki Mehmetçiğin en acımasız düşmanları şarapneller, mermiler, süngüler değil; virüsler, bakteriler, parazitlerdi. Salgın hastalıklar, savaş yaralanmalarından kat kat fazla can alıyordu. Salgınlara karşı cansiperane mücadele eden kahraman askeri hekimlerin arasında, 1945’te Ankara Tıp Fakültesi’ni kuracak olan Dr. Abdülkadir Lütfi Noyan ön saflarda yer alıyordu.
Bugün yaşadığımız toprakları şekillendiren esas etkenlerdi savaşlar ve salgın hastalıklar. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devleti’nden kopup giden bölgelerden Anadolu’ya doğru yaşanan göçler, çoğu salgın hastalıkları da beraberinde getirdi. Rusya’dan veba, tifüs, kolera, frengi, dizanteri; Lehistan tarafından tifüs; Galiçya bölgesinden frengi yayılıyordu. Dışardan taşınan bulaşıcı hastalıklar, Anadolu’nun giderek ağırlaşan şartları altında büyük felaketlere dönüşüyordu.
Arkasında pekçok eser bıraktı Ord. Prof. Abdülkadir Lütfi Noyan kariyeri boyunca pekçok tıbbi eser kaleme almıştı. 1926’da Kader Matbaası eski yazıyla tarafından basılan Askeri Hıfzısıhha kitabının kapağı.
Balkan Savaşı’nın, hemen ardından gelen I. Dünya Savaşı’nın ve Millî Mücadele ile devam eden zorlu savaş yıllarının bütün cephelerinde, siperlerin ardında da bambaşka bir savaş yaşanıyordu; bu sessiz savaş salgın hastalıklara karşıydı.
Balkan Savaşı sırasında salgın hastalıklarla büyük bir mücadele yürütülmüş ve başarı kazanılmıştı; fakat hemen arkasından başlayan 1. Dünya Savaşı’nın yolaçtığı salgın hastalıklar savaş yaralanmalarından kat be kat fazla kitle ölümlerine ve ağır tahribata sebep oluyordu. 1915-1918 yılları arasında dokuz ayrı Osmanlı ordusunda bulaşıcı hastalıkların sebep olduğu ölümler (401.859), savaş alanlarında yaralanma nedeniyle ölümlerin (59.462) neredeyse 7 katıydı ve savaşların akıbetini tayin etmişti.
Bu nedenle askerler savaşa katılmak için cepheye gönderilmeden önce “tahaffuzhane” denilen merkezlerde sağlık kontrolüne tâbi tutuluyor; kolera, çiçek ve dizanteri gibi bulaşıcı hastalıklara karşı aşılanıyorlardı.
Dr. Abdülkadir Noyan
Balkan Savaşı’yla gelen kolera
29 Eylül 1912’de başlayan Balkan Savaşı 24 Ekim’de son bulmuş, Osmanlı ordusu İstanbul’a doğru geri çekilmeye başlamıştı. İçecek temiz suyun ve yiyecek temiz besinin olmadığı bu koşullarda Hadımköy’de ilk kolera vakaları ortaya çıktı ve hastalık 13 Kasım günü Çatalca’ya ulaştı.
Salgın tüm orduya sirayet etmesin diye hasta askerler trenlerle İstanbul’a sevkediliyordu. Binlerce hasta askerin Gülhane Parkı’na bırakılması, çadır bile temin edilemediği için açıkhavada gecelemek zorunda kalması, felaketin giderek büyümesine yolaçıyordu. Diğer taraftan yine binlerce Rumeli göçmeninin geldiği şehirde büyük bir izdiham vardı; istasyonlar, cami avluları, okullar, çadırlar, boş araziler göçmenlerle doluydu. Yeşilköy tren istasyonu yakınındaki Rum Mektebi, Yeşilköy Askerî Hastanesi’ne dönüştürülmüş; Gramofon Plak Fabrikası ile tren istasyonu arasındaki geniş tarlaya çadırlar kurulmuştu.
Koğuşta Çanakkale gazileri ve cephede hastalananlar, tedavi gördükleri hastane koğuşunda.
Askerî Tıbbiye’den 1910’da mezun olan, henüz Gülhane’de asistanken büyük kolera salgınıyla yüzleşmek zorunda kalan Dr. Abdülkadir Lütfi, izleyen yıllarda da farklı cephelerde çeşitli salgınlara karşı hayatı pahasına savaşacak, bu uzun ve çetin harp yıllarının tıp alanındaki önemli kahramanlarından biri olacaktı. 6 Kasım 1912’de Sahra Sıhhiye Müfettişliğinin emriyle Gülhane’den Yeşilköy Sâri Hastanesi’ne tayin edilen Dr. Abdülkadir Lütfi durumu şöyle anlatıyordu: “Gramofon Plak Fabrikası ile istasyon arasında duran kolera trenleri hastaları orada indiriyor, ölüleri tren hattından tarlaya uzanan mail satıhtan yuvarlanmaya bırakıyor, geçip gidiyordu. Biz tabipler ayağımızda lastik çizme, sırtımızda siyah muşambadan birer gömlek ve kollarımızda birer Kızılay işareti sabah şafak sökerken işbaşına geliyor, gece geç vakitlere kadar çalışıyorduk. Hastanede çalışan 100 kadar hastabakıcıdan birçoğu gayretli ve yurtsever askerlerden idiler. Mektepli ve yetişmiş hastabakıcılar mevcut değildi. Bu salgın Türk ordusunun harplerde karşılaştığı en büyük salgın sayılabilirdi”.
Bu salgında, orduda 30 binden fazla kolera vakası görüldü ve yaklaşık 10 bin asker koleradan kaybedildi. Kolera aşısı Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk kez Balkan Savaşları sırasında uygulanmıştı. Yine Dr. Abdülkadir Lütfi’nin ifadesiyle; “Terhis sırasında aşı uygulaması yapılmasaydı, memleketine dönen binlerce asker kolerayı Anadolu’nun her köşesine yayabilir, böylece çok daha büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalınabilirdi”.
Yeşilköy Askerî Hastanesi Kızılay’ın da yardımlarıyla kolera odaklarının söndürülmesinde başarılı oldu ve savaş sonunda tasfiye edildi.
Cephenin karşısındakilere yardım eli Çanakkale’de Türkler tarafından tedavi edilen İngiliz esirler.
Çanakkale cephesinde salgın hastalıklar
Sıtma: Çanakkale bölgesinde, özellikle Kumkale’nin doğusunda ve daha güneyde Menderes Çayı’nın oluşturduğu bataklık ve başka yerlerdeki durgun sular nedeniyle yayılan sıtma hastalığı askerlerde de görülmekteydi. Harp sahasının Anadolu yakasında yer alan bu bataklıkları kurutmak mümkün olmuyordu ve askerlerin kaldıkları yerlerin mümkün olduğunca sinekliklerle korunması, vücudun örtülü tutularak sivrisinek ısırmasının önüne geçilmesi ve ateşlenen hastaların kanlarının alınıp Asya Grubu Laboratuvarına gönderilerek hastalık taşıyanların ayıklanması gibi tedbirlerle sıtmanın yayılması önlenmeye çalışılıyordu. 15. Kolordu birlikleri içerisinde görülen sıtmanın yayılmasını önlemek için altı adet seyyar bakteriyoloji sandığı ile her çeşit analizi yapabilecek bir laboratuvar da Kalvert Çiftliği’nde faaliyete geçirilmiş, ancak bu çabalara rağmen hastalık önlenememiş ve Mayıs 1915’te Kumkale bölgesinde ciddi sıtma salgını görülmüştü.
En çok salgınlar can alıyordu Harp’te cephelerde can kayıplarına savaş yaralanmalarından çok salgın hastalıklar sebep oluyordu. Filistin Cephesinde, Magdabah’ta bir hastane.
Birliklere haftada iki gün 1 gram kinin verilerek hastalığın yayılması önlenmeye çalışılmış, ancak bu da yeterli olamamıştı. Kumkale’de iki erin aniden hayatını kaybetmesi üzerine birlik hekimi Yüzbaşı Sabri Bey kusurlu görülerek divan-ı harbe verilmiş; Dr. Abdülkadir Lütfi Bey tarafından erlere otopsi yapılarak, mikroskobik incelemede, dalak ve kanda bol miktarda habis bir sıtma türünün parazitlerine rastlanmış ve nihayetinde hekimin sorumluluğu olmadığı ortaya çıkmıştı.
Hastalığın tedavisinde kullanılan kinin de yeterli miktarda değildi ve cephe genelinde görülen 116.985 sıtma vakasından 6.661’i ölümle sonuçlanmıştı.
Dizanteri: Savaş sırasında Çanakkale cephesinde görülen diğer bir salgın da dizanteriydi. Bombardımandan korunmak için derin kazılan siperler çoğu zaman ıslaktı ve bu rutubet askerler arasında ishalin yayılmasına neden oluyordu. 5. Ordu Kurmaybaşkanlığı’nın 26 Ağustos 1915 tarihinde Sahra Sıhhiye Genel Müfettişliği’ne gönderdiği telgrafta, Kuzey ve Güney Grupları’nda çok miktarda dizanterili hastanın bulunduğunu bildirilmişti. 26-28 Ağustos 1915 tarihleri arasında cephede yaklaşık 500 askerde kusma, kanlı ishal, baş ve karın ağrısı şikâyetleri başgöstermişti. Kullanılan suyun temiz olmaması sebebiyle başlayan dizanteri vakaları, yeterli miktarda ilaç bulunmadığından yayılıyor; bu hastalara killi toprak yedirilerek tedavi sağlanmaya çalışılıyordu.
İlk müdahale Doktorlar ile hemşireler, Çanakkale’de hastanede bir hastaya ilk müdahaleyi yapmaya hazırlanıyorlar.
İskorbüt C: C vitamini eksikliğiyle ortaya çıkan ve diş etlerinde şişkinlik ve kanamalar şeklinde kendini gösteren bu hastalık özellikle kış mevsiminde beslenme yetersizliğiyle ortaya çıkmıştı. Kış aylarında dağ eteklerinde bulunan ve askerin de tanıdığı “kuzukulağı” bitkisinin tüketilmesi sağlanarak tedbir alınmaya çalışılmış, yaz aylarında sebze ve taze gıdalar verilmesiyle de yaygın hale gelmesi önlenebilmişti.
Tifüs: Askerler aylarca yıkanamıyordu ve çamaşırlarını değiştirme imkanları da yoktu. Bitlenmişlerdi; yoğun sıcaklarda o denli rahatsızlardı ki doğru dürüst uyuyamadan savaşmak zorunda kalıyorlardı. Savaşın durgun anlarında, sıkıntıdan bit yarışı yapıyor ya da elbiselerini çıkararak elleri kıpkırmızı olana kadar saatlerce bit kırıyorlardı. Bitlenme en önemli sorunlardan biri haline gelmişti; tedirgin edici boyutlardaydı ve önüne geçilmeliydi. Zira tifüs salgınına sebep olabilirdi. Sonunda korkulan oldu; çok geçmeden tifüs vakaları görülmeye başlandı.
3 Mart 1915’te Kandire amele taburları arasında çıkan tifüs salgınına karşı mücadele için bölgede görevlendirilen Dr. Abdülkadir Lütfi, Kandire’ye gittiğinde 3000’den fazla askerin perişanlığını ve bunun yanı sıra askerler arasında ölüm oranının hayli yüksek olduğunu, tifüs hastalığına yakalanan 149 askerden 36’sının hayatını kaybettiğini görmüştü. Kandire çarşısını gezerken ekmek fırınlarını bitle mücadele için kullanmaya karar verdiği günü anılarında şöyle anlatacaktı: “Kandire çarşısını gezerken sıra ile ekmek fırınları gördüm. Meslekte ilk memuriyetim olan Serviburnu Tahaffuzhanesi kolera mücadelesinde askerin peksimetlerini ve peksimet çuvallarını asker fırınlarında temizlettiği hatırıma geldi. Bu düşünce ile Kandire fırınlarını etüv yerine kullanmak ve askeri çadır hamamlarında hamamlandırarak temizleme fikri gönlümde bir sevinç yarattı.” Bu fikirden hareketle Kandire’de üç fırın ve altı hamam çadırı ile birlikte 10 gün yapılan mücadele sonucunda amele taburlarının temizlenmesi sağlanmış ve böylece tifüs vakalarında da kayda değer bir azalma kaydedilmişti. İstanbul’a döndüğünde Sahra Sıhhiye Müfettişliği’ne rapor vermiş ve hatta vasıtası olmayan yerlerde ordunun söz konusu usulden yararlanmasını teklif etmişti. Fırın olmayan yerlerde meyilli arazide toprak oyularak sahra fırını yapılabileceğini de dile getirmişti.
Savaş cephelerden önce, koğuşlarda can aldı
Bu usulde fırın içinde ateş yakılıyor, hararet derecesini tayin için içerisine bir beyaz kâğıt konuluyordu. Kâğıt kavrulmaz sararırsa istenilen ortam hazırlanmış oluyor, içeriden ateş çekilerek fırının zeminine yaş bir çuval seriliyor ve onun da üzerine, su püskürtülmüş elbiseler konularak fırının kapısı kapatılıyor, 10-15 dakika içerisinde bitlerin tamamen telef olması sağlanıyordu.
Savaş cephelerden önce, koğuşlarda can aldı 1915-1918 arasında Osmanlı ordusunda bulaşıcı hastalıkların sebep olduğu ölümler 401.859’du. Bu sayı, savaş alanında yaralanıp ölenlerin 7 katıydı.
Dr. Abdülkadir Lütfi’nin savaş sonrası kariyeri
I. Dünya Savaşı boyunca Çanakkale’de, Bağdat’ta, Musul’da görev yapan, savaşın ardından Millî Mücadele’ye katılan ve Sakarya Savaşı’nda bulunan Dr. Abdülkadir Lütfi, 1922 yılında Gülhane’deki hocalık görevine döndü. 1927’de Gülhane Hastanesi dahiliye kliniği profesörlüğüne atandı. 1939’da 1. Ordu Sağlık Başkanı, 1941’de tuğgeneral oldu ve İstanbul 1. Ordu Sıhhiye Mütehassıslığına atandı. 1943’te terfi ederek Millî Savunma Bakanlığı Sıhhiye Dairesi Başkanı olan Ordinaryüs Profesör Dr. Tümgeneral Abdülkadir Lütfi Noyan daha sonra askerliğe veda ederek 1945’de kendisine tevdi edilen ulvi görevi yerine getirdi. Bu satırların yazarının da bir mezunu olmaktan daima kıvanç duyduğu, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk tıp fakültesi olan Ankara Tıp Fakültesi’ni kurdu ve onun ilk dekanı oldu.
“Göreve saygı ve aşktan başka öğünecek hassam yoktur” sözünün sahibi büyük hekimin aziz hatırasına minnet ve hürmetle…
İstanköylü Hezarfen Hüseyin Efendi, Meliklerin Ayıklanmış Tarihi adlı eserini 1673’te tamamladığında, özellikle İstanbul’un fethi ve sonrasına dair önemli bir kaynak ortaya koymuş oldu. Ancak bu kıymetli eser, söz hünerlerine, övme ve abartmalara, uzatmalara yer vermediği için sonraki tarihimizde pek de dikkate alınmadı. Oysa ki Hüseyin Efendi, örneğin fetih sırasında “kentin savaşla ve barışla alınan” bölgeleri olduğunu, İmparator Paleologos’un öldürülüşünü ve Bâyezid’i vasiyetini de bilinenden farklı yazmıştı…
Bir 17. yüzyıl yazarı ve tarihçisidir İstanköylü Hezarfen Hüseyin Efendi (öl.1691). Gençlik yıllarında yerel kaynakları, Rumca, Grekçe belki Latince kitapları görmüş, okumuş; İstanbul’a payitaht aydınlarından farklı donanım ve görüşlerle gelmişti. Tarih olaylarına bakışı da farklıydı. Örneğin tahttaki veya önceki padişahları anlatımında, onları övmek gibi bir kaygısı olmamıştı. Yazar önsözünde dünya veya hanedanlar tarihi içerikli Tenkihü’t-Tevârih-i Müluk (Meliklerin Ayıklanmış Tarihi) adını verdiği eserini, İstanbul’a hükmeden Yunan, Latin egemenlerinin tarihlerinden seçip-derleyip-çevirerek, İslâm kitaplarından, Çin-Maçin-Hıta ve Huten kaynaklarından da alıntılar yaparak yazdığını belirtiyor.
El yazması Tenkihü’t-Teravih’in başlangıç sayfaları (Necdet Sakaoğlu özel koleksiyon).
Bin fen bilen anlamında Hezarfen Hüseyin Efendi (ö. 1691), kronolojik gruplamalarla Roma ve Bizans imparatorlarını, Emevi, Endülüs, Abbasi halifelerini, Hicaz-Yemen-Umman’ın şerif, imam ve sultanlarını, Türk-Moğol hakanlarını, İran kisralarını, Çin fağfurlarını… Kendi çağına kadar da Anadolu Türk beylerini ve padişahları, nesnel bakışla 201 yapraklı bir elyazmasına sığdırmış. Söz hünerlerine, övme ve abartmalara, uzatmalara yer vermediğinden olacak, Tenkihü’t-Tevârih’e pek başvuran da olmamış. En kapsamlı ve güvenilir kaynak durumundaki İ. H. Uzunçarşılı Hezarfen’i çağının tarihçi ve bilim adamları arasında tanıtmış o kadar.
Osmanoğulları, bu elyazmasının 107.-137. yaprakları arasındaki “Beşinci Bab”da, Osman Gazi’den IV. Mehmed’e (1648-1687) kadar yer alıyor. Yazar, başka kaynaklarda rastlanmayan ayrıntılara da değinmiş.
Bu yazıda, Fatih Sultan Mehmed’in saltanatının başında ve sonundaki iki Mayıs ayını, “Fetih: 29 Mayıs 1453” ve “Ölüm: 3 Mayıs 1481” dönemeçlerini Hezarfen’in tarihinden aktaracağız ki, herhalde eserden yapılan ilk alıntılardan olacaktır:
Fetih günlerinde, ‘İstanbul sulhen mi (barışla), anveten mi (zorla, savaşla) alındı?’ sorusu; son imparatorun akıbeti; İstanbul’un ilk Türk sultanının 28 yıl sonraki ölümü; yeni payitahtta ilk cülus… Hezarfen Efendi bunları bilinenlerden farklı anlattığına göre, başvurduğu kaynaklar da farklıydı kuşkusuz (Kimi sözcüklerin Türkçeleri dışında, elyazmasındaki cümle yapıları korunmuştur).
Surlar kuşatılmıştı Edirne’den İstanbul’a doğru yola çıkan Osmanlı ordusu, gruplar halinde şehre yaklaşıp ordugahı kurmuş ve Yedikule’den Haliç’e kadar tüm surdışında mevzilenmişti. Osmanlılar Surlara defalarca büyük saldırılar düzenlemişti.
Fetih konusu
Tenkihü’t-Tevârih-i Müluk adlı eserin 115/a-116/a sayfasında şöyle denmektedir:
“Sultan Mehmed Han azim toplar döktürüp İstanbul fethine azimet eyledi. Rumeli tarafında bir hisar çevirdi. Karşısındaki Güzelce Hisar’ı onarttı. İki hisara dahi toplar ve mühimmat koydurdu. Karadeniz’den İstanbul’a gemi getirtmedi. Edirne’ye varıp orada bir büyük saray binasını başlattı. Sonra azim tedarikle sekiz yüz elli yedide (1453) İstanbul muhasarasına geldi. Nice yüz gemileri karadan yürütüp şimal tarafından denize girdiler. Fener Kapısından hisarı döğdüler. Vesair asker Edirne Kapısından hisarı döğüp ve Eğri Kapıdan döğmeğe başladılar. Elli bir günden sonra, Cemaziyelulânın sekizinci günü…” (18 Mayıs?)”.
İstanbul’un fethinin kaynaklardaki tarihi, örnek İ. H. Uzunçarşılı da, “20 Cemaziyelevvel 857, Salı” bunun milâdi karşılığı da “29 Mayıs 1453”tür.
Hüseyin Hezarfen Efendi’nin tarihinde Fatih’in oğlu 2. Bayezid’in tahta çıkışı bilinegelenden daha farklı anlatılıyor.
Sert çarpışmalar Surların en güçlü yerlerinden biri Belgrat Kapı civarıydı. Burada çarpışma hem Bizans hem Osmanlılar için çok sertti.
Hezarfen, kentin karadan ve Haliç tarafından, bir savaş hercümercinde Salı-Çarşamba günleri düştüğünü yazıyor.
Üzerinde durulması gereken, İstanbul kapılarının Fatih’in ordusuna barış yapılarak mı, savaşılarak mı açıldığıdır. Kente savaşarak girildiğini yazan tarihlere karşılık “sulhen” girildiğini yazan kaynaklar da vardır. Bu konu eserde şöyle açıklanmıştır:
“… iki taraftan feth olundu. Bahir (deniz/Haliç) tarafından anveten (savaşarak) feth olundu ve Edirne Kapısından sulhen (barışla) feth oldu. İki asker Aksaray Pazarında cem’ oldular. Onun içindir ki Sulu Manastır tarafındaki kiliseler ibka olunmuşlar ve Aksaray Pazarından Ayasofya’ya varınca olan kiliseler câmi ve mesâcid olmuş. Sultan Mehmed Ayasofya’ya girip anda ezan okuttu ve namaz kılardı. Sonra Kayserin sarayına girdi ve bu beyti okudu: “Perdedâr-ı meykend ber kasr-ı kayser ankebud/ Bûm nevbet /Mizend-i ber künbed-i Efrasiyâb (İmparatorun sarayında örümcek perdeci, baykuş nöbetçi olmuş!).
Sultan Kazlıçeşme’de Kazlıçeşme, II. Mehmed’in büyük bir öfkeyle atını denize sürdüğü yerdi. Bugün Surların ilk kulesi Mermer Kule hâlâ ayakta.
Tenkihü’t-Tevârih-i Müluk’ta Bizans İmparatoru VII. Kostantin’in öldürülüşü resmi tarih anlatılarına büyük tezat oluşturuyor.
Kitabın 115/b sayfasında da Eyüp Sultan ile ilgili şunlar okunuyor:
“Bu fetihde Sultan Mehmed ile Akşemseddin birlikte idiler. Şüphe yoktur ki bu denli feth-i ‘azim onun da himmetiyle olmuştu. Sultan Mehmed şeyhinden rica eyledi ki Hazret-i Ebi Eyüb Ensari’nin kabrinin yerini âşikâr eyleye. O da hoş görüp buna yöneldi. Şimdiki olduğu mahalle padişahla varıp ‘şurayı şu kadar arşın kazsınlar’ dedi. Pes kazdılar gördüler ki bir seng-i mezar (mezartaşı) var. Üzerinde ‘hazâ kabr-i sahib-i Resulullah Ebi Eyyub Halid bin Zeyd- Ensârî’ yazılmış. Kabri şerif ortaya çıkınca Sultan Mehmed Han mutlu olup emreyledi ki ol mahâlde bir türbe ve bir câmi ve bir medrese bina oluna”.
Kadırgalar Caddesi 566 yıl önce karadan yürütülen gemilerin hatırası, bugün Vodafone Park Stadı’nın yanından Maçka’ya doğru uzanan caddenin adında yaşatılıyor.
Konstantin Paleologos nasıl öldürüldü?
Bizans İmparatoru Konstantin Paleologos’ın, İstanbul’un fethi sırasında nasıl öldüğü veya öldürüldüğü tartışmalı bir konudur. Bununla ilgili olarak, eserin 119/a sayfasında şöyle denmektedir:
“Rûm kayserlerinin sonuncusu Kostantin: Sultan Mehmed azîm toplar döktürüp sekiz yüz elli yedide İstanbul’un muhasarasına geldi. Güdük Manuil’in oğlu Kostantin Palologos’un hükümdarlığında. Ebül-feth Mehmed Han Gâzi İstanbul’u muhasara edip elli gün miktarı kale cengi etti.
Savaşarak öldü Fetih sırasında öldürülen Constantine XI Palaiologos (1405-1453), Hezarfen Hüseyin Efendi’nin Tenkihü’t-Tevârih-i Müluk eserinde ayrıntılı bir biçimde anlatılmıştır.
Elli birinci günü küffar, asker-i İslâmın azim hücumunu gördükte kale hisarını bırakıp kaçarken, Kostantin birkaç ekâbir ile hisar kapılarını gezerken bu hali görüp can korkusuna kapıldı. Elinden kılıcını kalkanını bırakıp ah edip, kaçanlara ‘Gelin bâri başımı kesin’ derken, Müslümanlardan bir gâzi yetişip yüzüne bir kılıç vurup bu darbeyle başını aşağıya indirdi. Biri dahi ardından gelip beline bir yassı harbe sapladı, öldürdü. Sabah karanlığı olmakla padişah olduğunu bilmeyip katl olduğu yerde bıraktılar. Ertesi, Sultan Mehmed Han Gâzi, Rum komutanlarına ve İstanbul’un bazı büyüklerine sual buyurup Kostantin’in nice olduğunu sordu. Bulunsun diye ferman olundu. Onlar da padişah fermanınca ne mahalde öldüğünü tahmin ve ihbar ettiler. Varıp ölüsünü buldular ve teşhis edip budur dediler. Başını kesip Sultan Mehmed Han hazretlerine getirdiler. Sonra saray kapısına mıhlayıp akşama değin alıkodular. Derisine saman doldurup memleket be-memleket gezdirdiler”.
Fatih’in ölümünü izleyen günlere dair
Fatih Sultan Mehmed, 3 Mayıs 1481 tarihinde öldü. Padişahın ölümünü izleyen haftalarda, karışıklıklar ve isyanlar başgösterdi. Cem Sultan-Sultan Bayezid mücadelesi ile de bilinen bu dönem, Hezarfen Hüseyin Efendi’nin kitabında, 115b/116a sayfalarda şöyle anlatılıyor:
“Vakta ki Ebü’l-Feth öldü. Sultan Bâyezid Han Amasya Sancağında idi. İki yıl önce Sultan Mehmed Han Sultan Bâyezid’in oğlu Sultan Korkud’u getirtmiş idi ki sünnet ede. Halinden ve konuşmalarından haz ettiğinden torununu yanında alıkodu. Vakta ki Ebü’l-feth Sultan Mehmed Anadolu tarafına sefer edip Maltepe’de hasta oldu. (Tahtı) oğlu Bâyezid’e vasiyet eyledi. (Ama) saltanat erkânı ‘O, bu yıl hacca niyet edip gitmek üzereydi. Çaresi yoktur ki hacdan vazgeçip gelip saltanata cülus eyleye’ dediler. Sultan Mehmed, ‘o hacdan gelinceye, oğlu Korkud yerine saltanat naibi olsun’ dedi.
Fatih Ayasofya’nın tepesinde 29 Mayıs sabahı namazdan sonra başlayan hücumla sur hatları aşılmıştı. Fatih, Ayasofya’nın kubbesine çıkıp Bizans Sarayı ve Hipodrom’un siluetini verdiği şehre bakmıştı. Manzara bugün tamamen farklı.
Sultan Bâyezid’e babasının ölüm haberi vâsıl olunca dedi ki: ‘Ben şimdi bir sefere (Hacca) niyet eyledim nasıl döneyim? Zirâ o sefer bana dünyadan ve her şeyden hayırlıdır’. Korkud da hutbe okudup adına sikke vurdurmuştu. Vakta ki Bâyezid (hac) kararından döndü. Diledi ki tekaüt olup İznik’te otura. Vezir Ali Paşa ve diğer vezirler, anlaşıp gelip ‘padişah ol’ dediler. Korkud’a da arz ettiler ki ‘babanız gelirse, emriniz nedir?’ Bu durumda Korkud ‘Ceddim Sultan Mehmed Han demedi mi? Ben babamın saltanat naipliğini yaptım. Saltanat onundur’ dedi. Vezirler Korkud’un Bâyezid’e gitmesini istediler. Cümle asker dahi bunu doğru gördüler ki Korkud kendini hal’edip saltanatı Bâyezid’e vere. Korkud Anadolu’ya geçip İznik’te bir mahalde minbere benzer bir nesne (?) yaptırıp (babası) Bâyezid’i elinden tutup minbere çıkıp ‘Padişah budur, bende emanet idi. Buna itaat eylen’ deyip kendi Manisa’ya gitti. Bâyezid Perşembe günü, cemaziyelâhirin yirmi dokuzuncu günü (8 Temmuz 1481/1481) İstanbul’a girip taht-ı padişahîye geçti.
Vakta ki Sultan Cem bunu işitti, Bursa’ya gelip tahta geçip Bursa ahalisinden biraz para alıp Bâyezid cengine Sultanönü’ne gelip muhkem cenk edip yenilip Halep’e firar edip oradan Mısır’a Sultan Kayıtbay’a varıp yardım istedi. O da biraz aralarında sulh etmeye çalıştı. El vermeyecek, “hele hacc-ı şerife varın, sonra yardım esirgenmez” diyerek şehzadeyi külli tamtırak (gösteriş) ile hacca gönderip, sonra biraz kimse ile eskiden beri Cem’in dostu ve yoldaşları olan Varsaklara gönderdi. Onlar da ‘şehzademizin ve beğimizin baş ve yoldaşlarıyız’ deyip ‘can yoluna’ dediler. Cem Sultan bu boylara gelip bir kısım Alay Boylu gönüllülerle kalkıp tekrar Bâyezid’in cengine gelip seksen yedide (1482) tekrar Sultan Cem, daha ağır yenilerek Varsak vilâyeti (Akdeniz) sahillerinden Frenk memalikine (Avrupa’ya) giden gemi bulup kendi adamlarıyla binip Anabolu’ya (Mora) varıp, Frenk beyi Cem’e aşırı şahane bağlılık eyledi”.
Bu bilgiler, örneğin öteden beri okuduklarımızı hatırlarsak, “İstanbul savaşla mı barışla mı alındı? Fetihte Bizans imparatorunun ölümü nasıl gerçekleşti? Fethi izleyen günlerdeki gelişmeler nasıldı?” sorularına oldukça farklı açıklamaktadır.
Fatih’in son sefere çıkarken hastalanması, yerine oğlu Bâyezid’in geçmesi için vasiyeti; Bâyezid’in oğlu şehzade Korkud’un naipliği; Bâyezid’in “Hacca gideceğim” diyerek tahta geçmekteki isteksizliği; ölen Fatih’e naip olan Korkud’un babasının geldiği İznik’e giderek açık alanda kurulan bir minbere babasıyla çıkıp sultanlığı devretmesi; Fatih’in taht için küçük oğlu Cem’i değil veliaht konumundaki Bâyezid’i vasiyet etmesi konuları, belleğimizdeki kayıtlı bilgilerle çelişebilir. Neyleyelim ki yazan, biz tanımasak da Kâtip Çelebi’nin, Evliyâ Çelebi’nin kuşağından bilgin ve bilge, önemli eserleri olan bir kişi, Hüseyin Hezarfen Efendi’dir.
Portre: Hüseyin Hezârfen
‘Yüksek bilgili ve herkesi faydalandıran bir kimse’
Ca’fer adlı birinin oğlu olup İstanköylüdür. Öğrenimini memleketinde görmüş, İstanbul’a giderek ömrünün sonuna kadar orada kalmış, çok büyük bilgi edinmiş, geniş bir kütüphane kurmuş ve 24 Kasım 1691’de ölmüştür. Avrupalı seyyahlarla görüşmüştür. Bunlar seyahatnamelerinde kendisinden “yüksek bilgili, herkesi istekle hazinelerinden faydalandıran bir kimse” diye bahsederler; önemli dil bilgilerine sahip olduğunu, İbranice ve Grekçe bildiğini eklerler. Tıp bilimi ile de uğraşmıştır. Bu büyük adamın mezarının ve hâl tercümesinin hemem hemen hiç bilinmemesi gariptir.
Mehmed Tahir Bey tarafından Türk Yurdu’nda tam bir listesi yayımlanmış olan eserlerinden başka, burada konu aldığımız Tenkihü’t-tevârih-i Müluk adlı, her biri birçok ayrımlı dokuz kısımdan ve bir sonsözden (hâtime) oluşan, 4. Mehmed’e sunulmuş bulunan bir dünya tarihi yazmıştır. Mîrhand’ın, Cenâbî’nin ve Âlî’nin eserlerinden bilgileri toplamış ve Batı kaynaklı eserlerden (Latince-Grekçe) faydalanmıştır. Bunlardan yararlanarak Helas, Roma ve Bizans’tan bahseden ilk Osmanlı tarihçisidir. Hezarfen bu eserini Muharrem 1081(1670 Mayıs sonu) yazmaya başlamış ve 24 Şevval 1083’te (12 Şubat 1673) bitirmiştir.
Bundan başka 1669’da Telhisü’l-beyan fi Kavânîn-i âl-i Osman adıyla, 4. Mehmed’in ana kanunları üzerine 13 bablık, kültür tarihi bakımından çok değerli bir eser yazmıştır. Nihayet Hezarfen, Târih-i devlet-i Rûmiye adıyla İslâm ve Yunan kaynaklarından yararlanarak bir Roma tarihi yazmıştır. Bu belki de bir dünya tarihinin bu konuya ait bir bölümünün genişletilmesinden ibarettir (Franz Babinger, Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri, çev. Prof. Dr. Coşkun Üçok).