SSCB’nin din siyaseti konusunda aldığı tedbirler, Türk cumhuriyetlerinde sadece bir dereceye kadar etkili olabilmiş. O dönemde Tacikistan’da da seküler tavırların yaygınlık kazanması, Sovyetler’in umduğunun aksine, İslâmiyet üzerine yazılmış eserlerin yaygınlaşmasını ve şecere esasına dönülmüş olan bu bölgelerde aidiyet duygusunun gelişmesini getirmiş.
Nevruz günü idi. Istanbul Fransız Anadolu Arastirmalari Enstitüsünde (IFEA) tam da Nevruz’a yakışır bir toplantı oldu. Herkesin kendini ancak kendisi gibi düşünenler içinde rahat hissettiği ve farklı düşünenleri görmediği, görse de tahammülü olmadığı bu dönemde karşıt görüşlerin birbirini tamamladığı bir konferansa katılmak ne kadar da iç açıcı idi. Orta Asya’da İslamiyet konusunu ele alan bu konferansı IFEA direktörü Bayram Balcı düzenlemişti.
Nevruz günü yapılan konferansta da bu konular çerçevesinde üç konuşmacı vardı. Konuşmacılar her biri Sovyet devri ve sonrasında devletin İslamiyet konusunda aldığı tedbirler ve yaptıkları siyaset hakkında uzman kişiler. Birinci konuşmacı (S. Dudoignon) insanda sanki Sovyet siyaseti çerçevesinde yaşayan İslamiyetin sadece evliyalar çerçevesinde var olabilen halk inancı olduğu izlenimi uyandırıyor; ikinci konuşmacı (A.Khalid) ise Sovyetler devrinde devletin islamiyeti nasıl denetim altına almış olduğunu ve Ufa (Başkurdistan) ve Taşkent’teki iki dini idare müftülerinin ne kadar da devletin politikalarına paralel uyumlu bir idare sergilediklerini gösteriyordu. Üçüncü konuşmacı (A.Muminov) ise S.S.C.B’nin dini idarelerinin başında bulunan kimselerin aslında ne türlü bir eğitimden geçtiklerini, kimlerin yanında yetiştiklerini ve yaşadıkları dönem içinde özellikle 20.yüzyıl başındaki büyük İslam düşünürlerinin eserlerini kendi mahalli dillerine çeviri şeklinde aktardıklarını anlatıyordu. Bunlar arasında Ğılmani adındaki müftü Cemalettin Afgani ve Muhammed. Abdu gibi düşünürlerin eserlerini Arap harfleriyle Kazakçaya çevirmiş. Yani biz bu üç konuşmacı sayesinde S.S.C.B.’nin din siyaseti konusunda aldığı tedbirleri öğrenirken, bu tedbirleri yerine getiren dini idare görevlilerin bizzat modernist islami düşüncelerin yayılması için çalışmalar yürüttüklerini öğreniyoruz. Yani devlet politikası bir dereceye kadar etkili olabilmiş, devlet şemsiyesi altında dini yönetimle görevli olanlar bile din bilginlerinin fikirlerin anlaşılması ve yayılması için gayret göstermişler. Herhalde genelde görülen seküler tavırların yaygınlık kazanmasında o dönemin etkisini görmek mümkünse de, modernist İslam düşünürlerinin eserlerinin çevrilmesine hizmet etmekle din görevlileri bu fikirlerin yayılmasına hizmet etmiş olmuşlar. Öte yandan Tacikistan’da Sovyet politikaları sonucu, pamuk toplamaya gönderilen dağlı ahali de ovaya yerleşince kendi aralarında yaşayan evliya evlatlarını da yanlarında getirmek suretiyle, evliya kültünün daha geniş sahalara yayılmasına sebebiyet vermişler. Kısacası bu konuşmalar genellikle düşünülenin aksine Sovyetler istemeden islamiyetin yayılmasına hizmet etmişler izlenimi uyanıyor.
Bu gelişmelerin ilginç diğer bir yanı da, dağdan ovaya ineneler arasında yaşayan evliya evladı ölünce bu kez onların mezarları etrafında yeni ziyaretgahlar oluşması olmuş. Bütün bu olayda benim ilgimi çeken birinci konuşmacının bu olaydan “silsilenin yerini şecere” aldı demesi oldu. Bilindiği gibi silsile hangi yol seçilmişse o yolda yetişmiş ve o yolun şeyhi ve erbabı tarafından liderlik makamına layık görülen kimselere geçerdi. Anlaşılan eğitimli kimseler yetiştirilemeyince bu kez halkın saygı ve sevgisi geçmiş evliyaların evladına yönelmiş. Konuşmacı Tacikistan’ın bu bölgesindeki evliya evladından Dehbidliler diye bahsediyordu. Dehbid adını taşıyan Semerkand yanındaki köy Nakşbendi silsilesinden Mahdum-i Azam’ın yurdu idi. Bugün bile onun türbesi bir ziyaretgahtır. 1996 kışında bembeyaz karlar altında renkli kaftanlarını giymiş her yaştan Özbeğin onun türbesini ziyaret ettiklerini görmüştüm. M. Azam evladı daha sonra Kaşgar ve Yarkent taraflarında da etkili olacaklardı. Demek Tacikistan’daki bu bölge de bu sülaleden nasibini almış. Onlar tarihte Özbekistan’daki faaliyetlerini silsile esasında yürütürlerken, Özbekistan dışında şecere ile hayatlarına devam etmiş görünüyorlar. Sovyet devrinde ise tamamen şecere esasına dönülmüş olan bu bölgelerde aidiyet duygusunun şecere ile varlığını sürdürmüş olması bu gelişmelerde faydalı olmuştur. Kimse kimsenin şeceresini elinden daha doğrusu belleğinden alamadığı için de yaşamaya devam etmişler ve konuşmacının dediği gibi Sovyetlerin siyasetinin beklenilenin tersine sonuçlar doğurmasına sebebiyet vermişlerdir. Kime niyet kime kısmet!
Sosisi kimin keşfettiği belli değil. Sümerlerden kalma belgelerde geçiyor, Ortaçağ’da Avrupa mutfaklarının ayrılmaz parçası… Türklerin sucuğu da en az Çinlilerin M.S. 300’lü yıllardaki kayıtlarında bahsi geçen Lap Cheong’u kadar, belki daha da eski. İspanyol ve Portekizli denizcilerin eliyle Latin Amerika ve Filipinlere uzanıyor, Kuzey Amerika’ya 19. yüzyılda geliyor. İşte dünya tarihinde köşebucak sosis zevki…
Sosis sevmeyen var mı aramızda acaba? Hele şöyle mangaldaki közlerin üzerine bıraktığımız sucukların kokusu ile ağzı sulanmayan? Dünyanın en ücra köşesinde bile mutlaka bir sosis, sucuk türüne rastgeliyoruz. İşin ilginç bir tarafı, farklı birçok mutfak kültürünün etkileşim içinde olmadan benzer bir ürünü keşfetmiş olmaları. Sosis, işlenmiş et parçalarının bir kılıfa doldurulması ile elde edilen ürünün Latincedeki karşılığı “salsicia” sözcüğünden türemiş. Bu anlamda bizim sucuk da bir tür baharatlı, fermante sosis türü.
İlk sosis ne zaman, nerede yapıldı sorusunun kesin bir yanıtı yok. Zira her yerde her zaman diliminde yaşanan bir soruna çözüm olarak ortaya çıkmış: yiyebileceğinden fazla, daha az iştah açıcı ama ziyan da edilmeyecek parçaları nasıl değerlendirirsin? Eski çağlardan bu yana tütsüleme, kurutma ve tuzlama hemen bozulan yiyecekleri saklamak için kullandığımız yöntemler. Bu sayede etleri çürüyüp, kokuşmadan uzun süre saklamanın lezzetli bir yolu bulunmuş.
Antik Roma’da lucanicaAntik Roma’da ilk sosis tarifi Apicus tarafından yapılmış. Baharatlı ve tütsülenmiş sığır veya domuz eti ile yapılan lucanica.
Antik zamanlardan bu yana yapılan balık sosisleri de var. Veya hiç etsiz, peynir ve pırasalı olanı bile… Demek ki sosis için et şart değil. Ama genellikle en değerlileri, en çok sevilenleri et içerenleri olmuş. Yıllık toplu kesimlerde veya dinî kurban törenlerinde fazla sayıda hayvan kesildiği için et parçalarından iç organlara, kana ve yağa dek her şey sosis yapımında kullanılmış. Hiçbir şey çöpe gitmemiş. İngilizlerin kahvaltıda bayılarak yedikleri “kan sucuğu”, kan ve kepek karıştırılarak yapılan ve en bilinen örnek.
Sosis yapımının birinci kuralı malzemelerin önceden parçalanması. Bu malzeme sonra bir “kılıf” içine doldurulup çeşitli işlemlerle saklamaya uygun hale getirilir. Eskiden beri sosis yapımında en çok kullanılan kılıf hayvan barsağı. Şimdilerde endüstride kolajen veya sentetik kılıflar daha çok kullanılıyor ama en kaliteli ve pahalılar, geçirgenliği daha fazla olduğu için sosisin daha iyi kurumasına ve fermantasyona imkan veren doğal kılıflar. Bizim mutfağımızda bazı yerel sucukları kurutmak için pamuklu bez kılıflar da kullanılır. Ancak “kılıf” olması da şart değil. Parçaların birbirine iyi yapışması ve verilen şekli koruyabilmesi yeterli görülüyor; İskoçya’nın dilimlenip, kızartılan kare sosisleri gibi.
Amerika’nın ünlü Alman sosisçisi Sosis Amerika’ya Almanlar, İtalyanlar ve Polonyalılar tarafından getirilmişti. 19. yüzyıl sonlarında Amerika’da ünlü bir Alman seyyar satıcı Antonoine Feuchtwanger.
Sosisi kimin keşfettiğini bilmiyoruz ama Sümerlerden kalma bir belge, barsağa et doldurmaktan bahsediyor. Türklerin sucuğu da, Çinlilerin 4. yüzyıl kayıtlarında bahsi geçen Lap Cheong’u kadar, belki daha da eski. Her ikisi de günümüze kadar gelmiş. Homeros MÖ 9. yüzyılda uzun aradan sonra evine dönen Odisseas’ın karısının peşindeki talipleri gördüğünde gece yatağında “bir adamın kan ve yağ dolu bir kursağı ateşin üzerinde bir o yana bir bu yana döndürdüğü gibi dönüp durduğunu” yazmış. Kan sosisinin ilk örneklerinden biri olsa gerek bahsettiği.
Sosis çeşitleri taze, kurutulmuş, fermante edilmiş veya tütsülenmiş olarak hazırlanır. Üretimde bu yöntemlerin biri veya birkaçı birarada kullanılabilir. İklimi sıcak veya kuru ülkelerde daha çok kuru, fermante ve bol baharatlı sosisler yapılır; bizim sucuklarımız gibi. Lezzet farkları yerel mutfaklarda yörede bol bulunan, damakların alıştığı çeşniler ve baharatın eklenmesi ile ortaya çıkar. Örneğin Macaristan mantar, Szechuan karabiber, Tunus harissa ile lezzetlendirir yerel sosislerini. Biz ise sucuğumuza sarımsak, kimyon, kırmızı biber koyarız.
Elbette dinin de getirdiği sınırlamalar var: Müslüman ve Museviler için domuz eti ve kan haram sayıldığından, Avrupa’da domuz eti ve yağı katılarak birçok lezzetli çeşit üretilirken Ortadoğu’da et çok sevildiği halde çok daha az sayıda sosis ve sucuk türü bulunur.
Sucuk: Türk geleneği Türklerin sosisi yani sucuk, sarımsak, kimyon, kırmızı biber eklenerek yapılır. Kadim Türklere kadar giden bu lezzet, neredeyse her dönem sofrada yer bulmuş.
Taze ve işlem görmüş sosislerin antik dönemlerden beri yendiğini biliyoruz. MÖ 424’te Aristophanes’in ilk kez kendi ismini kullanarak yazdığı Atlılar isimli oyununda Atinalı demagog Cleon’u bir sosis satıcısına altettirerek hicveder. Sokaktan yetişme sosis satıcısı Cleon’un yerini almaya hazırdır, zira o da “tüm kanunları parçalar, yağlar, onlara sos ekler”; politikacının en âlâsı sayılır. MÖ 2. yüzyılda Athaneus, İskenderiye’nin sakatat ve sosis satan dükkanlarını anlatır. Nasıl yapıldığını değil ama antik Yunan sosislerinden khordai’nin dilimlenerek servis edildiğini biliyoruz.
Antik Roma’da ise ilk defa Apicus, lucanica isimli, baharatlı ve tütsülenmiş sığır veya domuz eti ile yapılan bir sosis tarifini verir bizlere. MÖ 1. yüzyılda şair Martialis de lucanica’dan bahseder. 4. yüzyıldan sonra bu sosisin ismine belgelerde sıkça rastlanır. Bugün Yunanistan’ın sevilen sosisi “loukanika”, domuz etine portakal kabuğu ve rezene katılarak hâlâ üretiliyor. Roma döneminde rastladığımız ikinci sosis türü de salsicia. Ancak bunun da bir tarifi yok. Bu Latince sözcükler daha sonra değişerek başka dillere de geçtiği için, Romalıların sosis yapım işinde epey yol katettiklerini söyleyebiliriz. Petronius sokaklarda sıcak satılan tomacula’dan basheder. Bizans dönemine ait bir belgede de ilk defa kangal şeklinde, iple birbirine bağlı satılan seira salsikion’dan bahsedilir.
Hıristiyanlığa geçiş döneminde Kilise, pagan kutlamalardaki fallik simgelere benzettiği için sosis-sucuğa karşı bir tavır alsa da, bu yiyecekler Ortaçağ’da Avrupa mutfaklarının ayrılmaz parçası olmuştur. İspanyol ve Portekizli denizcilerin eliyle Latin Amerika ve Filipinler’e kadar yayılır sosis zevki. Kuzey Amerika’ya gelişi ise 19.yüzyılda Alman, İtalyan ve Polonyalı göçmenler sayesinde olur.
Dünyada sosis yapımı için en çok kullanılan et yağlı olduğu ve bekletilmeye iyi yanıt verdiği için domuz etidir ama, hindi, tavuk, kaz, dana, koyun, kuzu, katır, geyik, at eti ve kabuklu deniz böceklerinden yapılmış sosisler de vardır. İlk başlarda alt sınıfların et ihtiyacını karşılamış olsa da sonraları her sınıftan insanın tüketir olduğu sosis için 2015’te Dünya Sağlık Örgütü “sigara kadar kanserojen” diye duyuru yaptı ama, mangalı yaktıktan sonra durum değişiyor tabii. Bizans döneminde de, Victoria döneminde de sosis kaynaklı zehirlenmeler, salgın hastalıklar yaşanmış tarihte ama, sosis yemekten vazgeçilmemiş. Bir kaç yıl daha fazla yaşamak mı, çıtır ekmek arası ızgara sucuk mu diye sorsam?
Türkiye İş Bankası Müzesi, 100. yılında Kurtuluş Savaşı hakkında en kapsamlı sergilerden birine, 1000’e yakın eserle ev sahipliği yapıyor. İstanbul Eminönü’ndeki müze binasında 26 Mart’ta başlayan serginin benzer içerikteki bir versiyonu da 2 Mayıs’ta Ankara Ulus’taki tarihî binada başlıyor. Sergilerin küratörü İzzeddin Çalışlar ile konuştuk.
Mustafa Kemal Samsun yolcusuGörsel zenginliğin dikkati çektiği sergide Mustafa Kemal’in 16 Mayıs’ta Samsun’a doğru yola çıkmadan çok kısa bir süre önce çekildiği belirtilen nadir bir fotoğraf da yer alıyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, Millî Mücadele’nin isimsiz kahramanlarını o günlerin atmosferiyle hatırlatmak üzere hazırlanan sergi; “On Yıllık Savaş”, “Mütareke ve İşgal”, “Direniş ve Kuvayı Milliye”, “Düzenli Ordu ve Sathı Müdafaa”, “Hukuk ve Taarruz”, “İstiklal ve Cumhuriyet” olmak üzere altı bölümde bilgi ve belgeleri ziyaretçilere aktarıyor. Sergide savaşa dair askerî objeler; o dönem kaleme alınmış günlükler, notlar; savaş sırasında hazırlanmış ve savaşın seyrini belirleyen haritalar ile cephelerde komuta kademeleri arasındaki emirler görülebiliyor. 1000’e yakın orijinal belge, fotoğraf, film ve objeyi bir araya getiren “İstiklal” sergisini, küratör İzzeddin Çalışlar ile konuştuk.
Bize öncelikle serginin hazırlık sürecinden bahseder misiniz?
İki seneden fazla bir geçmişi var konsept ve içerik fikrinin. Çok bilinen bir konu olduğu için, “bunu sergi olarak düşünmek ne gerektirir?” sorusu etrafında şekillendirildi. Harp tarihi odaklı bir dönem ama harpdışı konuları da dahil etmek istedik ve birçok katman ortaya çıktı. Önce kendi arşivimden, sonra en kolay ulaşılabilen arşivlerden, daha sonra görece daha uzaktaki kaynaklara ulaşarak, uzunca bir süre malzeme toparladık. Yarı-ayrıntılı bir kronolojiyi baştan çıkarmak gerekti… Ana hatlar, anabaşlıklar ve temel ayrıntılar. Önce bir görsel havuzu oluşturduk; video görüntülerinin de peşine düştük. Yok zannedilen ama genelde yabancı kaynaklarda bulunan görsel malzemelerin bulunduğu ortaya çıktı.
Bu sergiyi farklılaştıran, hiç ortaya çıkmamış belge ve objeler. Dedem (Orgeneral) İzzettin Çalışlar’dan kalan, bendeki arşivde de şüphesiz bu tür malzemeler vardı.
Sergideki bu özel malzemeyi nasıl bir yöntemle sergilediniz?
Burada örneğin orijinal mermiler var ama, onları üretenlerin, savaşa hazır hale getirenlerin, İmalat-ı Harbiye çalışanlarının fotoğrafı da var. Dolayısıyla sergiyi gezen fotoğraf ile hakikisi arasında bağlantıyı rahatça kurabilir. Sergide sadece İstiklal Savaşı’na değil, 10 yıllık savaş dönemine dair önemli parçaları biraraya getirdik. Örneğin Haluk Oral ve Seyit Ahmet Sılay’ın koleksiyonlarından da parçalar var.
Serginin temel perspektifi nedir?
Sonuçta bir harp dönemini anlatıyoruz. En kolay düşülecek tuzak, militarist bir dil edinmek olabilirdi. Bu konuda hem küratör olarak ben hem de kurumumuz hassasiyet gösterdik ve insan hikayelerine yöneldik. Kaldı ki, Mustafa Kemal de tarihi değiştiren savaşlara komutanlık etmiş bir askerî şahsiyet olarak, “Savaş hayatî ve zarurî olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye düşmedikçe, savaş bir cinayettir” diyorsa, o fikri de yansıtmalıydık. Bu sergiyi gezenlerin ilk karşılaştığı, Balkan Savaşı esnasında Batı’dan Doğu’ya doğru yaşanan, birçok insanın sefalet içine düşmesine sebep olan göç. 10 yıl sonra savaşın sonuna gelindiğinde bu kez sergideki son video da benzer durumdaki insanların Doğu’dan Batı’ya göçü. “1. ve 2. İnönü, Sakarya ve Büyük Taarruz’dan sonra düşmanı topraklarımızdan attık” şeklinde özetlenen gelişmeleri, hem detayları hem insani taraflarıyla yansıtmaya çalıştık. Burada asker-sivil hiç kimsenin hakkını yemedik diyebilirim.
Ankara ve İstanbul’da açılan “İstiklâl” sergisine 1 milyon ziyaretçi bekleniyor.
100. yılda bu serginin önemi nedir?
Bu röportajdan hemen önce anı defterine göz gezdirdim. İzlenimim şu oldu: Genç yaş grubunda “hakkaten öyleymiş” diyenler, okulda öğretilenin bir anlamda deney laboratuvarını burada bulmuşlar. Dede-torun olarak buraya gelenler de özellikle memnuniyetlerini belirtme ihtiyacı hissetmişler; onların aralarında bir köprü oluşturduğunu gördüm. Bugünlerde 70’li yaşlarında olanların anne-babalarından dinlediği, bizimse bugün kaybetmekte olduğumuz bir hikaye. Bu ne demektir? Evin duvarında asılı kalmış bir obje, bir kapalı kutudaki silah ya da özel aile arşivi… 100. yıl işte böyle bir zamanlamayla tüm bu anı ve izleri tekrar günışığına çıkarıyor.
Sizi en çok hangi hikaye etkiledi?
Bu sergi sürecinde ne kadar çok koleksiyoner ve bu konuyla amatör olarak ilgilenen kişi olduğunu gördüm. Fakat koleksiyonerlerin elindeki malzeme bu denli zenginken, bizim bir Kurtuluş Savaşı müzemizin olmadığını farkettim. Örneğin Seyit Ahmet Sılay’ın koleksiyonundan, Çankırı’dan gelmiş bir sandık var. İkonik bir obje. Kurtuluş Savaşı dediğimiz zaman birçok insanın gözünün önüne gelen kağnı ve üzerindeki sandıktır; coğrafyası da Orta Anadolu’dur. İstanbul’da elkonulan silahların Anadolu’ya kaçırılma çabasında anlatılan kahramanlık hikayeleri de bilinir; ama o sandıklardan birinin burada görülebilir olması, tam da serginin ruhunu yansıtıyor.
Serginin hedefi nedir? Ne kadar ziyaretçi bekleniyor?
Burası merkezî bir yer. Bina, tarihî bir yapı. İlk katta her zaman süreli sergiler oluyor. Fakat bu sergi konusu bakımından çok çekici tabii. Eşzamanlı olarak aynı ekip tarafından Ankara’da da bir sergi düzenleniyor. Orada da benzer nitelikte orijinal eserler var. Toplamda 1 milyon ziyaretçi bekleniyor.
Kahraman sandıkÇankırı’dan gelmiş cephane sandığı serginin nadide parçalarından biri. Seyit Ahmet Sılay koleksiyonundan.
1960 Mayıs başında yaşanan ve Cemal Süreya, Altan Öymen gibi isimlerin de katıldığı 555K (5. ayın 5’inde, saat 5’te Kızılay’da) eylemi, Bülent Ulus ve Hakan Güngör tarafından Parola 555K adıyla kitaplaştırıldı. Kitabın önsözünü, o dönemin ve olayların ilk elden tanığı Altan Öymen kaleme aldı.
Bülent Ulus ve Hakan Güngör, Parola 555K: Bir Başkaldırının Sıradışı Öyküsü adlı kitapta, bugüne kadar demokrasi tarihi kitaplarında ve kimi romanlarda sınırlı şekilde işlenen, Türkiye’de sivil itaatsizlik eylemlerinin en özgün örneklerinden biri olan “555K eylemi”ni ele alıyor.
5 Mayıs 1960’ta düzenlenen ve Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ile Başbakan Adnan Menderes’in gelişi ile çok ilginç anlara sahne olan 555K eylemi, Türkiye tarihinin ilk ve en önemli öğrenci eylemlerinden biri. Demokrat Parti’nin muhaliflere karşı baskılarını yoğunlaştırdığı bir dönemde, 28 Nisan 1960’ta İstanbul Üniversitesi’nde başlayan, ardından Ankara’da süren eylemlerde Turan Emeksiz ve Nedim Özpulat adlı öğrenciler hayatını kaybetmiş, çok sayıda öğrenci yaralanmıştı. Öğrenciler hem iktidarın uygulamalarına itiraz etmek hem de öldürülen öğrencileri anmak adına bir gösteri daha düzenlemeye karar verdi. Kulaktan kulağa bir parola fısıldandı: 555K: Yani 5. ayın 5’inde, saat 5’te, Kızılay’da!
‘İşte o gün…’ Eylemin ünlü simalarından Cemal Süreya, 555K şiirinde “Biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz/Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını/İşte o gün sizi Tanrılar bile kurtaramaz” dizeleriyle o günlerdeki coşkuyu ifade etmişti.
“Olur mu böyle olur mu/Kardeş kardeşi vurur mu” türküsüyle başlayan eylem, meydandaki yurttaşların da katılımıyla kitlesel bir hale bürünmüş,, eylem sonrasında sıkıyönetim koşullarını daha da sertleştirmiş, basın yasakları gelmiş, aralarında Altan Öymen’in de bulunduğu öğrenciler gözaltına alınmıştı.
Eylem ve sonrasındaki süreç Cemal Süreya’nın “555 K” şiirine de konu oldu. Cemal Süreya şiirinde, İsmet İnönü’nün “Bu yolda devam ederseniz sizi ben de kurtaramam” sözüne atıfla, “Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz/Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını/İşte o gün sizi Tanrılar bile kurtaramaz” diyordu.
Bülent Ulus ve Hakan Güngör, 10 bin sayfayı aşan doküman, anı ve kitabın yanısıra binlerce sayfa gazete- dergi taramış. Altan Öymen, Osman Arolat gibi o gün eylemde bizzat yer alan isimlerle de görüşülmüş. Kitabın önsözünü kaleme alan Altan Öymen, “Parola 555K, o zamanı anlatan kitaplar içinde en kapsamlı belgelerden biri olacak. Bu kitap siyasal hayatımızın en tartışmalı döneminin birçok yönünün aydınlanmasına yeni bir ışık tutuyor. Ve yakın tarihimizle ilgili yanlışlıkların ve çarpıtmaların düzeltilmesine önemli bir katkı oluşturuyor” diyor.
1920’de Yunus Nadi (Abalıoğlu) ve Halide Edip’in (Adıvar) yönetiminde, Atatürk’ün direktifleriyle kurulan Anadolu Ajansı, her devirde mevcut hükümetlerin emir ve direktifleri ile çalışmış, resmî bir kurumdu. Bu bakımdan, son yapılan yerel seçimler sonrası gündeme gelen eleştiriler, tarihin bilinmediğini, tarihten ders çıkarılmadığını gösteriyor.
Son yerel seçimlerde yaptığı yayıncılık ile basın-yayın tarihinde özel bir geceye imzasını atan ve özellikle İstanbullu seçmenlerin gönlünde taht kuran(!) Anadolu Ajansı, Gazi Mustafa Kemal’in Millî Mücadele esnasında, 6 Nisan 1336/1920 tarihinde kurduğu bir ajanstır.
Mustafa Kemal, Anadolu Ajansı adını verdiği bu kurum için aynı tarihte ilk olarak şu beyannameyi yayımlar:
“Kalbigâh-ı İslâm olan Merkez-i Saltanat-ı Osmaniye’nin düşman işgaline geçmesi ve bütün millet ve vatanımızın en büyük tehlikeye maruz kalması neticesi olarak bütün Rumeli ve Anadolu’nun giriştiği millî ve mukaddes mücahede esnasında efrad-ı ümmetin dahili ve harici en sahih havadis ile tenviri ihtiyacı mübremi nazar-ı dikkat ve ehemmiyete alınmış ve binnetice burada en selahiyettar zevattan mürekkep bir heyet-i mahsusa idaresinde ve ‘Anadolu Ajansı’ unvanı altında bir müessese vücuda gelmiştir.
1934’te Anadolu Ajansı’nın bir çalışma odası.
‘Anadolu Ajansı’nın en seri vesait ile vereceği havadis ve malumat esasen Heyet-i Temsiliyemizin menabii asliye ve mevsukası olacağı cihetle, bu ajans tebliğatının oraca ve ezcümle Müdafa-i Hukuk teşkilatımızca dahi memer ve mecmaolan yerlere taliki, tabı, teksiri ile tevzii ve hatta nahiye ve köylere kadar isali suretile mümkün olduğu kadar fazla intişar eyleyebilmesi için tertibatı müstacele alınması ve neticeden malumat itası ehemmiyetle rica olunur.
Anadolu ve Rumeli Müdaa-i Hukuk Cemiyeti
Heyet-i Temsiliyesi namına Mustafa Kemal”
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Kırım Harbi sonrasında başlayan telgraf ile haberleşmenin artmasıyla, Reuter ajansının haberleri İstanbul’da gazetelerde görülmeye başlar. 1868’den itibaren Reuter’in İstanbul’da temsilcilik oluşturduğu, Levant Times gazetesindeki ilanla tesbit edilmiştir. Bu ajans İstanbul Beyoğlu’nda Tomtom Sokak’ta “İstanbul Ajansı (Agence de Constantinople)” adıyla faaliyet göstermiştir.
Kuruluş belgesi
Atatürk’ün, “Anadolu ve Rumeli Müdaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi namına Mustafa Kemal” imzasıyla yayımladığı 10 Nisan 1920 tarihli, 1 No’lu bildiri.
Kuruluş belgesi
Anadolu Ajansı 1945 kitapçığı.
Kuruluş belgesi
Orhan Koloğlu’nun Anadolu Ajansı’nın tarihini anlatan kitabı.
1870’de ise Reuter’s-Havas Bullier Ajansı haberleri İstanbul basınında görülmeye başlar. Meşrutiyetin ilanından sonra ise gazetelerin haber alma ihtiyacı artmış ve Osmanlı Ajansı (Agence Ottomane) kurulmuştur. 11 Mayıs 1327/1911’de Osmanlı Meclis-i Mebusanı’ndan yetki alarak kurulan “Osmanlı Ajansı”, yabancı ajansların önayak olduğu bir girişimdi ve ismi dışında imparatorlukla herhangi bir bağı yoktu. 1920’de ise Yunus Nadi (Abalıoğlu) ve Halide Edip’in (Adıvar) yönetiminde, Atatürk’ün direktifleriyle Anadolu Ajansı kuruldu. Ajansın “Anadolu” adını alışı, Halide Edip Hanım’ın önerisi ve Mustafa Kemal’in uygun bulmasıyla gerçekleşmişti. Anadolu Ajansı’nın 1924’te Ankara ve İstanbul’da 26 kişilik kadrosu bulunmaktaydı.
Anadolu Ajansı üzerine incelemelerde bulunmuş olan Korkmaz Alemdar, 1987’de yazdığı bir makalede “AA’nın Türkiye’de haberleşmenin gelişimi açısından önemli bir yeri vardır; çünkü uzun yıllar pek çok yayın organının hemen hemen tek haber kaynağı olmuştur. Ülkedeki gelişmeleri izleyen, duyuran -gazeteler uzun süre birkaç kent dışında haber örgütü kuramayacaklardır- yurtdışında olan biteni, özel sözleşmelerle, uluslararası haber ajanslarından çevirip aktaran AA olmuştur” demektedir.
Anadolu Ajansı her devirde mevcut hükümetlerin emir ve direktifleri ile çalışmış, resmî bir kurumdur. Bu kurumda 10 yıldan fazla genel müdürlük yapan ve büyük hizmetler veren Muvaffak Menemencioğlu, hatıralarında ajans-hükümet ilişkilerini şöyle tanımlar: “Ajans hükümetin organıdır. Bu itibarla ajans müdürü hükümetin ve bilhassa hariciyenin en küçük nüanslarından, inhinalarından ayrılmamak şartıyla, siyasetini adım adım takip etmelidir” demektedir. Bu nedenle yerel seçim sonuçlarını tek kaynaktan izleme-duyma beklentisi içindekiler, aslında yine tarihi bilmeyen veya tarihten ders çıkarmamış olanlardır.
Nazi zulmünden kaçarak 1938’de Türkiye’ye gelen ve Ankara’ya aralarında Meclis binasının da bulunduğu pek çok çağdaş mimari eser kazandıran Avusturyalı ünlü mimar Clemens Holzmeister, 1954’te anavatanına dönmüştü. 1960’larda Salzburg’da inşa ettiği meşhur Felsenreitschule konser salonunun fuayesinin tavanında yer alan dev resim ise, sanatçının hayat hikayesiyle şaşırtıcı bir çelişki oluşturuyordu.
Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentine imzasını atmış en önemli mimar Clemens Holzmeister’dir. Avusturya’da 1886’da doğan mimar, 1913’te Viyana Teknik Üniversitesi mimarlık bölümünden mezun oldu. 1919’da doktor ünvanı aldı ve Inssbruck, Viyana ve Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademilerinde öğretim üyeliği yaptı. Hitler’in iktidara gelmesi üzerine, 1933’de Viyana’ya döndü. 1938’de Almanya’nın Avusturya’yı ilhak etmesinin ardından aynı yıl Türkiye’ye göç etti.
Holzmeister, cumhuriyetin idealleriyle şekillenen Ankara şehrinin modern kamu yapılarıyla donatılması için 1927’den itibaren Türk hükümetiyle çalışmaya başlamıştı. Yeni cumhuriyetin anıtsal binalarla da çağın çizgisini yakalaması isteniyordu ve Holzmeister da dönemin en başarılı mimarlarından biriydi.
Modern tasarım1938’de Türkiye’ye göç eden Avusturyalı mimar Holzmeister’in Salzburg’da inşa ettiği konser salonu Felsenreitschule’nin mimarî planı.
2. Dünya Savaşı sırasında Nazi rejiminden kaçıp Türkiye’ye sığınması özellikle başkent Ankara’da pek çok eser vermesinin önünü açtı: Çankaya Köşkü, Güvenpark Anıtı, Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Yargıtay, TC Merkez Bankası, Harp Okulu, Orduevi ve Avusturya Büyükelçiliği binaları hep onun imzasını taşıyor.
TBMM’nin önündeHolzmeister (şapkalı), bugün de kullanılmakta olan üçüncü Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının mimarıdır. Bina Holzmeister’in 1954’te ülkesine dönmesinden sonra yardımcısı Ziya Payzın tarafından 1960’ta tamamlandı ve Ocak 1961’de kullanılmaya başlandı.
Kuşkusuz en önemli eseri, 1938’de inşaına başlanan, 2. Dünya Savaşı nedeniyle yapımı uzun süren ve ancak 1960’ta hizmete girebilen Türkiye Büyük Millet Meclisi binasıdır. Bu anıtsal yapı, bugün de ulusal parlamento binamız olarak kullanılıyor.
Uzun kariyeri boyunca Avusturya, Almanya, İtalya ve Türkiye’de 70’ten fazla binayı tasarlayan ve inşa eden Clemens Holzmeister 1983’te Salzburg’ta öldü. 1990’da anısına Türkiye Cumhuriyeti Liyakat Nişanı verildi.
1954’te Türkiye’den Avusturya’ya dönen Holzmeister, en çok Salzburg şehrinde tasarladığı konser ve tiyatro salonları ile tanınıyor. 1930’larda ünlü tiyatrocu Max Reinhardt’la birlikte çalışmaya başladı ve sahne tasarımları yaptı. Büyük konser salonu Grosses Festspielhaus’u 1955- 1960 arasında inşa etti.
Clemens Holzmeister’ın çok ünlü bir eseri de Salzburg’daki Felsenreitschule konser salonudur. 1693’te saray ahırları yanında yazlık binicilik okulu olarak inşa edilen bu kaya oyma yapı, ilk olarak 1926’da Max Reihnardt tarafından Carlo Goldoni’nin “İki Efendinin Uşağı” oyununu sahnelemek için tiyatro olarak kullanıldı. Clemens Holzmeister 1933’te bu mekanın üzerini örterek bir tiyatro binası haline getirdi. 1960’larda yine bu bina üzerine çalışarak bugünkü modern tiyatro ve konser salonunu inşa etti. 1437 seyirci alan bu mekan, 1965’te Salzburg’da çekilen “The Sound of Music-Neşeli Günler” müzikal filminin bazı sahnelerine evsahipliği yaparak dünya çapında da ünlü oldu.
‘Türk kafalarıyla top gibi oynamak’Felsenreitschule Konser Salonu’nun tavanındaki büyükçe resim, top yerine geçen Türk kafalarıyla oynayan Avusturyalı şövalyeleri gösteriyor.
25 Temmuz 2010’da, Felsenreitschule’de Mozart Festivali’nin açılış konserini Borusan Filarmoni Orkestrası piyanist Fazıl Say ile birlikte vermişti. Bu konseri izleme şansına erişmiştim. Beni en çok şaşırtan ise konser salonunun fuayesinin tavanındaki devasa resim olmuştu. Resim, Türklerin kafaları ile bir tür polo oynayan Avusturyalı süvarileri gösteriyordu. Burası eskiden binicilik okulu olduğu için bu resmin yapılmış olduğunu söylediler.
Mimarının Nazi zulmünden kaçmak için Türkiye’ye sığındığı, bir Türk orkestrası ve piyanistinin açılış konserini verdiği bu mekanın tepesinde “top yerine geçen Türk kafaları” gerçekten ilginç bir tezat oluşturuyordu!
Avrupa futbol tarihinin en başarılı takımlarından biriydi Torino. Ligde üst üste beş defa şampiyon olmuş, yıllarca sahasında yenilgiyi unutmuştu. Zamanının ilerisinde bir oyun oynayan ekip milli takımın da neredeyse tamamını oluşturuyordu. Bir gün Lizbon’a bir jübile maçına gitmişler, geriye dönememişlerdi. O yenilmez armadayı taşıyan uçak iniş sırasında dağa çarpmış, 31 yolcudan kurtulan olmamıştı. 4 Mayıs 1949’da başta İtalya olmak üzere Avrupa futbol tarihi değişmişti…
Futbol dünyasında müseccel bir markanın adı “Grande Torino”. Sayısız rekora imza atan zamanın yenilmez armadası, bu oyuna gönül verenlerin bugün hâlâ gözlerini yaşartır. 70 yıl önce sisli bir günde tarihe kazındılar ve hiçbirşey bir daha eskisi gibi olmadı.
30’lu yılların sonunda Torino takımı, Serie A’nın sıradan ekiplerindendi. Zirvenin olağan büyükleri Juventus ile Inter’in varlığında, Benito Mussolini’nin kalbinin sultanı Bologna’nın şampiyonluk yolunda ciddi bir tehdit olduğu o günlerde, kulübün başına geçen genç bir başkan herşeyi değiştirmişti. Takımın altyapısında bir zamanlar top koşturan yeteneksiz savunma oyuncusu Ferrucio Novo futbolcu olma rüyasını çabuk bırakmış, kardeşiyle birlikte kurduğu fabrikayla kısa sürede nam salmıştı. Başkanlığa seçildiğinde 42 yaşındaydı.
Yok olan efsane takım40’lı yıllarda İtalyan futbolunu domine eden Torino ekibinin neredeyse tamamı 4 Mayıs 1949’daki uçak kazasında hayatını kaybedecekti.
O tarihe kadar bir şampiyonluk, bir de kupa kazanan takım, Torino şehrinin diğer temsilcisi Juventus’un epey gerisindeydi. Novo ise bir patrondan çok, coşkulu bir taraftar gibiydi. Nasıl oynamaları gerektiğini hayal ediyor; takımı yıllarca çalıştırdıktan sonra Millî Takım’ın başına geçip İtalya’ya iki Dünya Kupası kazandıran Vittorio Pozzo ile konuşuyor; kulübün yapısını İngiliz ekiplerine benzetiyordu. İklim yavaş yavaş değişmeye başlamıştı.
Benfica maçı için Lizbon’daBenfica ile dostluk maçı için Lizbon’a giden Torino kafilesi havaalanında. Ekip üyeleri dönüş yolculuğunda başlarına gelecek trajediden habersizler.
Franco Ossola ile başlayan transfer kervanı bitmek bilmemişti. Juventus’un gözden çıkardığı gol makinası Gugliemo Gabetto’nun gelişiyle camiada yüzler gülmeye başlıyor, bizzat başkanın Venezia karşısında izleyip âşık olduğu Eizo Loik ve Valentino Mazzola’nın 1942’deki transferleriyle kader ağlarını örüyordu. Tevatüre göre rakip soyunma odasına giden patron, işi orada bitirmişti.
Filadelfia Stadyumu giderek dolmaya başlamıştı. Novo, itirazlara rağmen Herbert Chapman’dan esinlenerek takımının “WM sistemi” ile sahaya dizilmesini istiyordu. İtalya gibi gol yememenin her zaman önemli olduğu bir coğrafyada, başkan atak oynamalarını istiyordu. Aşı tutacak mıydı?
1943’te lig şampiyonluğu kazanıldığında, birçokları bunun henüz bir başlangıç olduğunu anlamamıştı. Aynı yıl Venezia’yı “dörtleyen” Boğa, kupayı da kazamıştı. Alpler’in gölgesinde, Po Nehri’nin kenarındaki İtalya’nın ilk başkentinde yeni bir hanedan doğuyordu. 2. Dünya Savaşı yıllarıydı. Stadlar bombalandığından, camia o günlerde adı Stadio Mussolini olan, sonranın Stadio Comunale’sine taşınmıştı. Savaşın yıkımı katlanırken, 1944 ve 1945’te lig durduruluyordu. Ertesi yıl harbin yaraları sarılmaya çalışılacak, futbol yine demir alacaktı.
Başkan Novo, İtalya’nın havasını suyunu iyi bilen Egri Erbstein’ı camiaya tekrar kazandırmıştı. Toplama kampından kaçmayı başaran futbol adamının bilgeliği, taktikleri ve çalışma azmi oyuncuları kanatlandırıyordu. Taşlar üstüste oturuyor, kulüp yenilmez armadaya dönüşüyordu. Torino sahada coşuyor, izleyenleri coşturuyordu. Arka arkaya gelen şampiyonluklar da cabasıydı.
Dokunaklı cenaze töreniLizbon’dan dönerken uçak kazasında can veren Torinoluların 6 Mayıs 1949’da düzenlenen cenaze töreni İtalya’yı acıda birleştirmişti. Hayatını kaybeden 31 kişiden 18’i faal futbolcuydu.
Pozzo da Millî Takım’ı onlardan oluşturuyordu. Hattâ 11 Mayıs 1947’deki İtalya-Macaristan maçında sahaya gelen 12 oyuncudan 11 Torinoluydu. Zahmet olmasın diye maç Torino’da oynanmış, muzaffer teknik adam ayıp olmasın diye kaleye Juventuslu sporcuyu koymuştu. Kısa süre sonra tüm dünyada markalaşacak Ferenc Puskas’a rağmen İtalya kazanmıştı.
Torino takımı Mazzola’nın önderliğinde dur durak bilmiyordu. Rekorları altüst ederlerken, takımdaki arkadaşlık da dillere destandı. Novo, bir gün Danilo Martelli’yi satacak olmuş, lâkin kaleci Valerio Bacigalupo ile Mario Rigamonti hemen devreye girip başkanı ikna etmişlerdi. Her şey rüya gibiydi. Üstüste ligde beş defa ipi önde göğüsleyen Boğa, Juventus’a şampiyonlukları eşitlemişti. Fakat her güzel hikâyenin bir sonu vardı…
Unutulmadılar
Torino takımını yokeden uçak kazasında can verenler arasında, dünya futbolunun ilk gerçek modern orta sahası kabul edilen efsane kaptan Valentino Mazzola da vardı.
Torino taraftarlarının 4 Mayıs 1949 uçak kazası kurbanları anısına gerçekleştirdiği bir tribün gösterisi.
Rüyadan kâbusa…
Aslında her şey Cenova’da oynanan İtalya-Portekiz mücadelesinde başlamıştı. Francisco Ferreira ile Mazzola arasında filizlenen dostluğun, bir maçla taçlandırılmasına karar veriliyordu. Benfica, takımdan ayrılması gündemde olan dinamosunun onuruna bir karşılaşma yapmak istemiş, Çizme’de millî Takım’ın neredeyse tamamını oluşturan Torino da davete icabet etmişti.
Lizbon’daki randevuya gitmeden beşinci defa İtalya şampiyonu olarak taçlanan şehirde yüzler gülüyordu. 3 Mayıs 1949’da Kartal’ın fendi Boğa’yı yenmişti ama, skorun ne önemi vardı! Dostluğun kazandığı günde Benfica 4-3’lük skorla gülerken, tribündeki 40 bin taraftar da futbola doymuştu.
Ertesi gün uçağa binen İtalyan kafilesi, son yolculuklarını yapıyordu. Pilot aşırı sise rağmen inat etmiş ve Torino’ya inmek istemişti. Şehrin yamacına kurulduğu Superga Dağı, yenilmez armada için son duraktı. Dağdaki kilisenin duvarına çakılan Fiat G.212 uçağındaki 31 kişi tarihte donuyordu.
Faciadan geriye kalanlarTorino’ya iniş için alçalırken çakılan Fiat G-212 model uçağın enkazı. Oyuncular, idareciler, basın mensupları ve uçuş ekibiyle birlikte sayıları 31’i bulan yolculardan hiçbiri bu enkazdan sağ çıkamamıştı.
18 futbolcu, içlerinde Tuttosport’un kurucusu olan Renato Casalbore’nin de bulunduğu üç gazeteci, masör Ottavio Cortina, aralarında Leslie Lievesley ve Erbstein’ın da bulunduğu takımın teknik heyeti ve dört mürettebat olay yerinde hayatını kaybetmişti. İlk 11’in değişmez parçası Sauro Toma’dan başkası kalmamıştı geriye. Tek şanslı olan o değildi. Kulübü adeta yoktan vareden Novo da grip yüzünden İber Yarımadası’na gidememişti.
Jübile yaptığına adeta bin pişman olan Ferreira, futbolcuların ailelerine para yolluyor, evinde kupalarının olduğu odanın başköşesine Grande Torino’nun bir fotoğrafını yerleştiriyordu. O kadronun tek sağ kalanı Toma ise bir türlü toparlanamayacaktı. Kariyerine Bari’de veda ettiğinde 30’unda bile değildi. Uzunca bir süre sayısız başarıya imza attıkları Filadelfia Stadyumu’nun yakınlarında yaşayan eski futbolcu, birçok kitap yazarak arkadaşlarının anısını yaşatmaya çalıştı. Geçen sene son nefesini verdiğinde 92’sindeydi…
Neşeli bir idman hatırası Takımın teknik direktörü Erbstein zamanının çok ötesinde bir taktisyen, oyuncularını fiziksel olarak mükemmelleştiren bir uzmandı. Hoca (ortada), oyuncularıyla ormanda eğlenceli bir yükleme çalışmasında.
Futbolcuların cansız bedenlerini teşhis etmek, onları defalarca sahaya sürmüş olan Millî Takım hocası Pozzo’ya düşmüştü. İki Dünya Kupası zaferine imza atan teknik direktörün şüphesiz hayatında yaptığı en zor işi buydu. 6 Mayıs’taki cenaze töreninde bir kent, çocuklarına son kez saygı duruşunda bulunuyor, yüzbinler yenilmez armadayı uğurluyordu. 26 Mayıs’ta aileler için düzenlenen dostluk karşılaşmasında İtalya karması, River Plate ile kozlarını paylaşmış, henüz o günlerde gencecik bir delikanlı olan Alfredo Di Stefano, Stadio Comunale’ye ayak basmıştı.
Torino’nun dağa çakılması, şehrin diğer takımının ve Milanoluların önünü açarken, camia Superga Faciası’ndan tam 27 sene sonra bir kez daha şampiyonluk tadacaktı. Evet, sadece bir kez.
Rekorlar tarihi
Saymakla bitmeyecek rekorlarından bazılarına gelince… Üstüste beş kere şampiyon olmuşlardı, 2. Dünya Savaşı nedeniyle oynanamayan iki sezon oynansa, bu seri büyük ihtimal yediye çıkacaktı! İç sahadaki ve deplasmandaki en farklı galibiyetlere onlar imza atmışt. Bir sezonda 125 defa fileleri havalandırmışlıkları vardı. Evlerinde 93 maçlık yenilmezlik serisi ise akıllara ziyandı.
O kaza olmasa, “Torino hanedanı” kuvvetle muhtemel daha uzun yıllar varlığını sürdürecekti. O yenilmez armada Brezilya’da ertesi yıl düzenlenen Dünya Kupası’nda şüphesiz İtalya adına büyük ses getirecekti. Kazansalar Jules Rimet Kupası’nın sonsuza kadar sahibi olacaklardı.
II. Abdülhamid’in en yakın çevresindeydi. 25 yaşında paşa yapıldı. İstanbul’da kurduğu hafiye örgütüyle muhalifleri sindirdi. Dedikodu ve şikayetlerin ayyuka çıkması üzerine Bursa’ya sürgüne gönderildi ama orada da ahaliyi tehdit edip sindirerek bir hayli mülk edindi. 1908 Temmuz’unda Meşrutiyet’in ilanı üzerine ailesiyle birlikte kaçmak isterken Bursa-Yenişehir’de çocuklarının gözü önünde linç edildi.
Fehim Paşa, II. Abdülhamid’in sütkardeşi Esvapçıbaşı İsmet Bey’in 1873’de doğan oğludur. Padişahın en güvendiği kişilerin başında, sütkardeşi ve çocukluk arkadaşı İsmet Bey gelirdi. Geceleri padişahın uykusu gelinceye kadar, yatak odasındaki paravan arkasında genellikle polisiye romanlar okurdu. Padişahın uyuduğunu anladığında sessizce odayı terkederdi. Böylesine güvendiği bir adamın çocukları Fehim ile Tarık da küçük yaştan itibaren sarayda büyümüşler, şehzadelerle oyun arkadaşlığı etmişlerdi. Büyüdüklerinde de Harbiye’nin zâdegân sınıfında ayrıcalıklı bir eğitim aldılar.
II. Abdülhamid, tanıdığı, sadakatinden şüphe duymadığı biri olsun onu hemen yakın çevresine alırdı. Fehim’i de henüz 25 yaşında “paşa” unvanıyla taltif edip yaverliği ile onurlandırdı. Pervasız ve sefih bir hayat sürse de Abdülhamid için serkeşliği önemli değildi. Kardeşi Tarık da miralay olmuştu. Fehim kısa zamanda etrafına topladığı ihtiraslı üniformalılar, ayaktakımı ve serserilerden oluşan adamlarıyla İstanbul’u kasıp kavuran bir hafiye örgütü kurmuştu. Bu gözüpek adamlarıyla pek çok muhalifi sindirdi. Gözden düşüp sürgüne gönderileceği belli olan Deli Fuat Paşa’nın Şehzadebaşı’ndaki konağını adamlarıyla basarak şehrin ortasında saatlerce silahlı çatışmaya girmişti. O devirde kendinden başka sadık bendelerin kurduğu ayrı ayrı karanlık örgütler ile de çatışırlardı.
Fehim Paşa’nın portresi. Fotoğrafın altında ‘Fehim’in son fotoğrafı’ yazıyor.
Nikâhlı üç karısı ve dört çocuğu olduğu halde hileli bir evlilikle kandırdıktan sonra terkettiği, İstanbul kitapçılarında dizi dizi kartpostalları satılan “Canbaz Margareth” ile ilişkisi İstanbul’un dilindeydi (bkz. #tarih sayı 31). Çapkınlıkta hatır-gönül-âdap tanımaz, rakipleriyle sık sık yolu kesişirdi. II. Abdülhamid’in yol vermesiyle uluslararası hukuk çerçevesinde halledilemeyecek bazı diplomatik meseleleri halletme işlerinin de Fehim’e ihale edildiği bazı belgelerde görülmüştür. Öncelikle bazı Almanlardan tehditle para alması ve namus meselelerine dair kimi iddialar üzerine Alman Büyükelçisi von Bieberstein, sadrazamdan Fehim Paşa’nın İstanbul’dan sürülmesini talep etti. II. Abdülhamid, tahtının son zamanlarında ısrarları savuşturamayacak duruma geldiğinde, istemese de 16 Şubat 1907’de Fehim’i ailesiyle birlikte Bursa’ya sürgüne yolladı.
O vakitler Bursa Valisi olan Mehmet Tevfik (Biren) Bey’in sorumluluğuna emanet edilen Fehim Paşa, her türlü masrafı padişahın Hazine-i Hassa’sından karşılanmak üzere Çekirge semtinde tutulan eve yerleştirildi. Asker olması itibariyle civar köylerde avcılık etmesine izin verildi ama gözlem altında tutularak İstanbul’dan gelebilecek adamlarıyla irtibatına mani olunması sıkı sıkıya emredildi. Ancak Fehim Paşa’nın burada da rahat durmayarak ahaliyi tehdit edip sindirerek bir hayli mülk edindiği görüldü.
İstanbul’a gönderilen telgrafBursa Fırkası Kumandanlığı’ndan Harbiye Nezareti’ne yollanan telgrafın kopyası: “21 Temmuz sene 324 tarihli telgrafnâme-i âcizîyle arz edilen Ferik Fehim Paşa’nın Yenişehir’den Eskişehir’e gitmek üzere bulunduğu otelden arabasına bineceği sırada etrafına toplanan bir cemm-i gafîr tarafından darb neticesi olarak vefât etmiştir.
Meşrutiyet’in ilanının Sadrazam Said imzalı bir telgrafla 24 Temmuz 1908 Cuma günü Bursa’ya bildirildiğini haber alan Fehim Paşa, Vali Tevfik Bey’in yanına giderek “Padişahın Meşrutiyet’in ilanı kararının hatalı olduğunu, ihtilalci bir halk olan İstanbulluların baskı altında tutulmazlarsa padişaha pek çok gaileler çıkaracaklarını” padişaha arzetmesini istedi. Valinin bu teklifi reddetmesiyle kendi başının çaresine bakmaya çalıştı. İstanbul’dan getirdiği atlas kaplı süslü arabasıyla önce Mudanya’ya, ardından Trilye’ye kaçtı. Oralarda heyecan içindeki halkın coşkusundan korkuya kapılıp, Eskişehir’e gitmek üzere Yenişehir’e geldi. Burada yerleştiği otelden çıkıp arabasına bineceği sırada ahali tarafından tanındı ve feci şekilde linç edildi (3 Ağustos 1908). Hafiyelerin Listesi kitabındaki bir kayda göre “çiftliğindeki çoban köpeklerinin, sokaklardan toplattırdığı güçsüz köpekleri parçalamalarını kahkahalar atarak izlemesinden dolayı” böyle acı bir sona maruz kalmıştı.
İkdam gazetesinde maiyetindeki adamının da arabada olduğu belirtilir ama ailesinden bahsedilmez. Bazı anlatılarda ailesinin de arabada bulunduğu söylenir. O arabada olup da gözlerinin önünde babalarının parçalandığını gören çocuklardan 10 yaşındaki Eşref, sonraki yılların büyük sanatkârı meşhur ressam Eşref Üren olacaktı.
‘Fehim Paşa’nın itlafı’ II. Meşrutiyet propaganda afişi: “Ey efrad-ı millet! İşte Beyoğlu’nu kamilen haraca kesmiş gasıb, namussuz, hayasız, hırsız, Fehim Paşa’nın Bursa civarında köylüler tarafından tırnaklarını çekerek suret-i itlafı”.
Cezasız kaldıkça tekrar yaşanan şiddet, günümüzde linç vakalarının temel karakterini belirliyor. Özellikle son 100 yıla damgasını vuran linç hadiseleri, Batı’da olduğu kadar bizim coğrafyamızda da maalesef yaygın. Son olarak Kemal Kılıçdaroğlu ve yanındakilere yönelen linç girişimi, özellikle yakın tarihimizdeki kimi acı olaylardan pek de ders alınmadığını gösteriyor.
“Şiddet, daha çok şiddet, iktidarsızlık korkusunun ilacıdır.” Tanıl Bora
‘Vurun’ mu, ‘durun’ mu?
Tarih, yufka yüreklere uygun bir alan değildir. Bilinen, belgelenen uzun geçmiş boyunca pekçok acı hadise gerçekleşmiştir ama bunlar arasında şüphesiz en korkunçları linç hadiseleridir. Kalabalık bir güruhun (cemm-i gafir) kendince suçlu addettiği birini öldürünceye kadar döverek-yaralayarak cezalandırması, tarih boyunca sayısız kez tekrarlanan tahammülü zor vakalardandır. Bugün bu durumu, hukukun egemen olduğu toplumlarda “linç” olarak tanımlıyoruz.
Herhangi bir çağda linçten sözedilebilmesi için, o çağda önce hukuka dayalı bir yargı sisteminin varlığı sonra da bunun hiçe sayılması gereklidir. Bu bakımdan linç, her ne kadar en ilkel güdülerin galeyanıyla meydana gelsede sıkça dillendirildiği gibi bir “ilkel toplum âdeti” değil, bir modern zaman illetidir.
Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın yakın tarihi linç konusunda öylesine verimlidir ki, durumu tanımlayan bir kelimenin dilimizden doğmamış olması, linç sözcüğünü 18. yüzyıl Amerika’sından devşirmek zorunda kalışımız hayret vericidir. Şüphesiz özellikle Avrupa Ortaçağ’ındaki cadı avları ile 20. yüzyıl Amerika’sına damgasını vuran, siyahilere yönelik linç vakaları, konunun en acı sayfalarını tarihe bırakmıştır. Batı’daki linç olaylarının gerisindeki en büyük tarihsel motif, Roma döneminde filozof Hypatia’nın linç edilmesinden bu yana Hıristiyan taassubu olagelmiştir. Yazar Ida B. Wells, 1895’te yazdığı Kızıl Kayıt – Birleşik Devletler’de Linç Eyleminin Sözde Nedenleri ve Tablolaştırılmış İstatistikleri adlı eserinde “Ülkemizin ulusal suçu linç etmektir. Bu bir anlık bir tepki, kontrolsüz bir öfkenin dışavurumu ya da deliye dönmüş bir mafya örgütlenmesinin ağıza alınamaz acımasızlığı değildir. 19. yüzyıl linç çetesi kulakları, parmakları ve tırnakları kesiyor, deri yüzüyor ve kalabalıklara bu vücut parçalarını anı olarak dağıtıyordu” demiştir.
Bizim coğrafyamızda da İslâm’ı kötüye kullanan kontrolden çıkmış kalabalıkların “adaleti bizzat uygulaması”yla karşılaşılır. Bununla birlikte öfkeli kalabalığı önceden veya olaylar sırasında yönlendirmek; siyasi-ekonomik çıkarlar doğrultusunda toplumsal hassasiyetleri kullanarak çeşitli seviyelerde provokasyonlar gerçekleştirmek; gözdağı vermek amacıyla çeşitli “hedefler göstermek“ ve insanları galeyana getirmek; “ibret-i âlem” için toplumda sivrilmiş bir kişiyi “parçalattırmak“, ülkemizde özellikle son 100 yıldır sıklıkla karşılaşılan hallerdir.
Tüm bunların arkasında her zaman bir “derin devlet” veya bir “yüksek irade” aramak ne kadar ideolojik yönü ağır basan bir yaklaşımsa; linç hadiselerini tamamen kendiliğinden gelişen ve “halkın tepkisi”ni yansıtan girişimler olarak değerlendirmek de o denli yanlıştır. Buradaki esas mesele, çeşitli seviyelerde gerçekleşen toplu saldırı ve linç vakalarının faillerinin cezasız kalması ve bunun zaman içerisinde bir tür “cezasızlandırma kültürü”ne dönüşmüş olmasıdır. Linç edenlerin tespit edilemememesi veya daha acısı, tespit edilmesine rağmen serbest kalması, sonraki genç kuşakların da benzer eylemlere kalkışması için bir meşruiyet sağlamaktadır.
Günümüzde özellikle sosyal medyanın ağırlık-etkinlik kazanmasına koşut, yeni tür bir “sosyal medya üzerinden linç“ de gündemdedir. Bir tür “itibarsızlaştırma” olarak ortaya çıkan bu “elektronik“ saldırılar, maalesef fiili saldırılar için de zemin hazırlayabilmektedir.
Geçen ay şehit er Yener Kırıkçı’nın cenazesinde, anamuhalefet partisi lideri, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile beraberindekilere yönelen linç girişimi ise tarihsel bir uyarı niteliğindedir. Bununla birlikte olay sırasında ve sonrasında yaşanan gelişmeler ile kimi siyasilerin açıklamaları, bu denli acı ve uyarıcı bir hadisede dahi biraraya gelinemediğini göstermiştir. Bu da maalesef gelecekteki muhtemel acı gelişmeler için tatsız bir davetiyedir.
Türkiye’de çeşitli tarihsel dönemlerde meydana gelmiş kimi önemli linç olaylarını ele alan kapak dosyamız, bunların tekrar yaşanma ihtimalini azaltacak dersler içeriyor…
Linç üzerine 3 kitap
–Kızıl Kayıt – Birleşik Devletler’de Linç Eyleminin Sözde Nedenleri ve Tablolaştırılmış İstatistikleri, 1895, Ida B. Wells. –Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni – Milliyetçilik, Agora Kitaplığı, 2009, Berat Günçıkan ve Murat Belge. –Türkiye’nin Linç Rejimi, Birikim Yayınları, 2014, Tanıl Bora.
26 MART 922
Hallac-ı Mansur: İşkence ve idam…
9. ve 10. yüzyıllarda yaşamış İranlı mistik ve şair. Sufizm öğretisinden etkilenmişti. “Ben Gerçek’im” deyişiyle tanınan Hallac-ı Mansur, başarılı bir hatip olarak çevresine birçok taraftar topladı. Abbasi saltanatı içindeki iktidar mücadelelerine dahil oldu. Hallac’ın yaptığı açıklamalar hem halktan hem de toplumun elitlerinden tepki görüyordu; bir yandan Tanrı’ya olan aşkını ilan ediyor, diğer yandan da mevcut sistemi eleştiriyordu. Sünni reformcuların güneyde yol açtıkları problemlerden haberdar olan Bağdatlı elitler harekete geçti ve Hallac, Kâbe’yi yoketmeyi planladığı suçlamasıyla ölüme mahkum edildi. Önce infazcısı tarafından dövüldü, ardından bayılana kadar kırbaçlandı ve son olarak kafası kesildi. Bedeni yağlandı ve ateşe verildi
20 MAYIS 1622
Genç Osman: Tecavüz edildi ve boğuldu
Genç Osmanadıyla bilinen II. Osman -divan edebiyatındaki mahlasıyla Farisî- tarihte eşine az rastlanır bir şekilde tahtan indirildi. Ayaklanmada öldürülen ilk padişah oldu ve Osmanlı padişahları arasında en genç vefat edeni olarak tarihe geçti. 19 Mayıs 1622’de başlayan isyanda, saraya girenler I. Mustafa’yı padişah ilan ettiler. II. Osman, Yeniçeri Ağası Ali Ağa’ya sığındı ve ondan Yeniçerileri ikna etmesini istedi. Ali Ağa konuşturulmadı ve kılıçla parçalandı. Ardından II. Osman’ı yakalayan isyancılar, onu beygire bindirip yol boyunca hakaretler ederek Yedikule zindanına götürdü. Hayaları sıkılarak etkisiz hale getirildi, tecavüz edildi ve boynuna atılan kementle boğularak öldürüldü. Katillerin arasında yer alanlardan biri de II. Osman’ın kulağını keserek I. Mustafa’nın annesine götürdü.
10 ŞUBAT 1632
Hafız Ahmad Paşa: Linç yoluyla intihar
MüezzinzadeHafız Ahmed Paşa, devlet idaresinin Valide Kösem Sultan’ın elinde olduğu dönemde iki yıldan fazla sadrazamlık yapmış bir Osmanlı devlet adamıydı. Karışıklık içindeki devlette Sipahiler, Kapıkulu askerleri, bir kısım ulema ve şehirli halkın ileri gelenleri taşkın haldeydi. Topal Recep Paşa sadrazamlık için hevesliydi. 1632’de çıkan isyanda, 4. Murat ayak divanına çağırıldı ve Hafız Ahmed Paşa ile bazı devlet adamlarının kellesi istendi. 4. Murat isyancılara nasihat etti ise de başarılı olamadı. Topal Recep Paşa henüz genç olan padişaha tehdide varan sözler etti. Bu sırada Hafız Ahmed Paşa abdestini alıp padişah huzuruna gelerek: “Padişâhim! Hezâr (bin) Hâfiz gibi kulun yoluna fedadır. Ancak ricâm budur ki, beni sen katletmeyip bu zalimler haksız yere kanımı döküp beni şehit etsinler ve lütfedip cesedimi Üsküdar’da defnettiresin ve yetimlerime lütf ve inayetini ricâ ederim” dedi. Saraya girmiş olan kalabalığın arasına daldı. Başı, göğsü ve vücudunun her tarafı hançerlerle lime lime edildi.
4-8 MART 1656
Vaka-i Vakvakiye: Ağaçta insan meyveleri
PadişahIV. Mehmed’di. Devletin idari yönden oldukça karışık bir dönemiydi. Çocuk yaşta tahta geçen Sultan IV. Mehmed’in devlet idaresine hâkim olamaması yüzünden sarayda vâlide sultanlar ve iç ağalar nüfuz kazanmış, devlet erkânı arasındaki rekabet ve geçimsizlik son haddine varmıştı. Memnuniyetsiz Yeniçeriler ayaklandı. 4 Mart Pazar günü Etmeydanı’ndan Atmeydanı’na geçerek arabuluculuk yapmak isteyen Kara Abdullah Ağa’yı öldürdüler. Padişahı ayak divanına çağırdılar. Enderun ve Bîrun erkânından otuz kadar ağanın ismini vererek bunların başlarını istediler. İstediklerini aldılar ve hepsini katlettiler. Öldürülenlerin cesetleri Sultanahmet Meydanı’ndaki çınar ağaçlarına asıldı. Bundan dolayı olaya Osmanlı tarihinde “Çınar Vakası” adı verildi. Bu manzara, mitolojideki meyvesi insan olan ağaca benzetildiğinden tarihimizde “Vaka-i Vakvakiye” adıyla meşhur oldu.
6 KASIM 1922
Cumhuriyete muhalifti, cesedi yollarda sürüklendi
Tanınmış gazetecilerdenAli Kemal Bey, keskin bir İttihat ve Terakki düşmanıydı. Millî Mücadele’nin biçimlenmeye başladığı sıralarda, 2. Damat Ferit Paşa Hükümeti’nde içişleri bakanı olmuş ve Posta ve Telgraf Genel Müdürlüğü’ne Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin birbirlerine gönderdiği telgrafların çekilmemesi gerektiğini bildiren bir emir vermişti. 26 Haziran 1919’da bakanlıktan istifa etmiş, ancak çeşitli gazetelerde Millî Mücadele aleyhinde yazılar yazmayı sürdürmüştü. Bu nedenle Müdafaa-i Milliyye grubuna bağlı ajanlarca 4 Kasım 1922’de, Beyoğlu’nda gittiği bir berber dükkânında tutuklandı. Yargılanmak üzere Ankara’ya götürülürken İzmit’te, 6 Kasım günü halk tarafından linç edildi, cesedi sokaklarda sürüklendi. Bu olayın sorumlusu, o sıralarda İzmit yöresinin askerî valisi “Sakallı” Nurettin Paşa’ydı. 1. Ordu Komutanı sıfatıyla İzmir’e giren ilk komutan olan ve burada Metropolit Hrisostomos’un linç edilmesinden sorumlu olduğu gibi İzmir yangınında da başrolü oynayan Nurettin Paşa’nın bu hareketi, Dışişleri Bakanı İsmet Paşa’nın ve TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın kendisinden nefret etmesine neden olmuş, daha sonra Gazi Mustafa Kemal, ünlü Nutuk’unda Nurettin Paşa’yı sayfalarca kötülemişti.
23 ARALIK 1930
Kubilay hadisesi: Şeriat adına cinayet
Manisa’dan Menemen’egelen dördü silahlı altı kişi, bir camiden aldıkları yeşil sancağı sabah namazından sonra ilçe meydanına dikerek etraflarına adam toplamaya çalıştı. Grup kısa zamanda büyüdü. Giritli Derviş Mehmet, cemaate kendini Mehdi olarak tanıttı ve dini korumaya geldiklerini, arkalarında 70 bin kişilik halife ordusu olduğunu söyledi. Öğle saatlerine kadar şeriat bayrağı altında toplanmayanlar kılıçtan geçirilecekti. “Şapka giyen kafirdir. Yakında yine şeriata dönülecektir“ diyorlardı. Alay komutanı, yedek subay Kubilay’ı bir manga askerle birlikte olay yerine gönderdi. Silahlı eylemcilerden biri ateş ederek Kubilay’ı yaraladı. Bunu gören askerler ateşle karşılık verdiler ancak tüfeklerinde öldürücü etkisi olmayan manevra fişekleri vardı. Derviş Mehmet “Bana kurşun işlemiyor” diyerek halkı kutsal bir vazifesi olduğuna inandırdı. Kubilay’ın başı kesildi ve yeşil bayrağın sopasına iple bağlandı. Yardıma koşan Bekçi Şevki de açılan ateş sonucu öldü. Takviye birlikler gelince çıkan çatışmada, Derviş Mehmet de dahil bazıları öldü. Kaçmaya çalışanlar yakalandı. 36 kişinin idamına karar verildi, 28 kişi infaz edildi.
25 ŞUBAT 1933
Vagon-Li: Makinist ‘derin devlet’ olunca
Yataklı ve yemekli vagonları bulunan Fransız demiryolu işletmesi Vagon-Li (Wagons-Lits) şirketinin Belçikalı müdürü Jannoni, telefonda Türkçe konuştuğunu duyduğu memur Naci Bey’e, şirketin resmî dilinin Fransızca olduğu uyarısında bulunup, üstüne 25 kuruş para ve 15 gün işten uzaklaştırma cezası verince, kamuoyu galeyana geldi. Darülfünun ve Milli Türk Talebe Birliği öğrencileri, Fransız şirketin Beyoğlu’nda bulunan bürosunun önünde bir protesto organize etti. Giderek büyüyen olaylar, öğrencilerin camları kırarak büroya girmesi ve burada büyük tahribat yaratmasıyla sonuçlandı. Olaydan sonra “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyası yeniden başlatıldı ve Vagon-Li devletleştirildi. Hadise, resmî makamlar tarafından gayriresmî şekilde organize edilen ilk büyük eylem olarak yakın tarihimize geçti.
21 HAZİRAN 1934
Trakya bölgesinde Yahudi kıyımı
Trakya’dabölge ticaretine hakim olan Ermenilerin 1915 tehciri ile, Rumların 1923’te başlayan nüfus mübadelesi ile Trakya’dan ayrılmalarından sonra ticarette Yahudilerin egemen olmaya başlaması, gergin bir havaya sebep olmuştu. Trakya’da yayın yapan iki dergi, Nihal Atsız’ın Orhun’u ve Cevat Rifat Atilhan’ın Milli İnkilâp’ı ırkçılığı ve antisemitizmi yükseltiyordu. Haziran başında Çanakkale’de başlayan Yahudilere yönelik şiddet hareketleri, Edirne ve Kırklareli başta olmak üzere Trakya’ya yayıldı. Yahudilere ait yüzlerce ev ve işyeri yağmalandı, kadınlara tecavüz edildi. Kırklareli’nde bir jandarma onbaşısı öldürüldü. Kimi gazetelere göre olayları engellemeye çalışan onbaşıyı bir çingene bıçaklamıştı. 1927 sayımına göre Trakya’da 10.400 olan Yahudi nüfusu, 1935 sayımında 7.500’e düştü. Yahudi vatandaşalr göç etmeye başladı. Yazar Rıfat N. Bali’nin aktardığına göre, New York Times gazetesi, Yahudilerin Edirne’den kovulması çağrısı yapan Milli İnkilâp’ın binlerce nüshasının olaylardan önce Trakya’da dağıtıldığını yazmıştı.
4 ARALIK 1945
Tan gazetesine hücum eden büyük kalabalık
Tek parti dönemininen çok satan iki gazetesinden, Zekeriya-Sabiha Sertel çiftinin Tan gazetesi ve matbaası, 1945’te “komünizm propagandası yapıyor” gerekçesiyle 10 bin kişilik kalabalık tarafından tarumar edildi. Bardağı taşıran damla, Boğazlar’da ortak denetim hakkı isteyen Sovyetler Birliği’ne karşı Türkiye’de tepki oluşmasına rağmen, gazetenin ilişkilerin geliştirilmesini savunması olmuştu. Gazete “1923’ten beri sınırlı kazançlarıyla ölçülemeyecek ölçüde han ve hamam sahibi olanlar mevcuttur. Bu zatların bu servetleri nasıl yaptığını bilmek vatandaşın en büyük arzusudur. Bütün servet sahiplerinin mal beyanına mecbur edilmesini istiyoruz” sözleriyle hükümete yüklenmiş; tek parti iktidarına karşı olduğunu belirtmiş bir an önce çok partili rejime geçilmesini talep etmişti. Olaylar geliştiğinde polis seyretmekle yetindi. Tek bir kişi bile gözaltına alınmadı. Sertel çifti ise 1950’den sonra yurtdışında yaşamak zorunda kaldı.
6-7 EYLÜL 1955
Rumları hedef alan ‘muhteşem’ örgütlenme!
CumhurbaşkanıCelal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, Beyoğlu’nda Abdullah Efendi Lokantası’nda öğle yemeğindeyken gelen haber “Atatürk’ün evinin bombalandığı” şeklindeydi. Menderes, haberin radyodaki 13 haber bültenine yetiştirilmesi talimatı verdi. Birkaç saat içinde Kıbrıs Türktür Cemiyeti, diğer gençlik örgütleri, bazı meslek kuruluşları ve DP teşkilatının öncülüğünde binlerce kişi toplandı. Rum azınlığın yoğun olduğu semtlerde harekete geçen kalabalık, mahkeme zabıtlarına göre, 4 bin 214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5 bin 317 mekânı tahrip edip yağmaladı. Dilek Güven’in 6-7 Eylül Olayları adlı kitabında aktardığına göre, olaylarda 11 kişi öldü, en az 60 kadın tecavüze uğradı ve onlarca kişi yaralandı. İzmir’de Yunan pavyonu ve Yunanistan Konsolosluğu ateşe verildi. 14 ev, 6 dükkan, bir pansiyon, bir kilise ve İngiliz Kültür Merkezi tahrip edildi. İktidarın ilk işi olayları “komünistlerin yaptığını” söylemek oldu. Daha sonra Menderes olayların başlangıcını “millî hislerin şevkiyle nezih gösteriler” diye; eski Özel Harp Daire Başkanı Sabri Yirmibeşoğlu da “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” diye yorumladı. Olay, Varlık Vergisi ile başlayan sermayenin Türkleşmesi sürecini hızlandırdı.
1 MAYIS VE 4 MAYIS 1959
İsmet İnönü’ye Uşak ve İstanbul’da saldırı
12 Ocak’ta 1959’datoplanan ve önemli kararlar alan CHP 14. Kurultayı’ndan sonra, partililer gruplar halinde yurt gezilerine çıktılar. İsmet İnönü’nün başkanlığında bir grup partili de Uşak üzerinden İzmir’e gidecekti. İktidardaki Demokrat Parti yöneticileri bu gezilerden çok rahatsız olmuştu. CHP yanlısı basının İnönü’nün gezisine “Büyük Taarruz” adını koyması üzerine gerginlik daha da arttı. Hatta dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik, gezi öncesinde İsmet Paşa’yı uyardı, olaylar çıkabileceğini, güvenliğinin sağlanamayabileceğini söyledi. Nitekim İnönü’nün Uşak’a vardığı 30 Nisan günü kentte iki parti taraftarları arasında çatışmalar çıktı. Ertesi gün ise, İsmet Paşa kentten ayrılmak üzere tren istasyonuna giderken etrafı sarıldı, atılan bir taş İnönü’nün kafasına isabet etti. Manisa ve İzmir’e uğrayan İnönü, 4 Mayıs’ta İzmir’den uçakla İstanbul’a geçti. Yeşilköy’den Maçka’daki evine giderken Topkapı’da bir grup gösterici İnönü’nün otomobilinin yolunu kesti. Otomobil taşlandı, hatta göstericiler aracın kapılarını açmaya çalıştılar. İnönü, orada bulunan bir binbaşının yanındaki askerlerle olaya müdahale etmesi sayesinde kurtulabildi.
16 ŞUBAT 1969
Kanlı Pazar’ın kanlı bıçağı
Atilay Kayaoğlu’nunçektiği ve Kanlı Pazar’da yaşananları en iyi anlatan fotoğrafta, sağcı bir militan Ali Turgut Aytaç’ı bıçaklayarak öldürürken eli coplu polis seyretmekle yetiniyor… 16 Şubat’taki büyük yürüyüşten önce üniversitelerde de çeşitli etkinlikler yapılmıştı. Bir yıl önceki 6. Filo protestolarında öğrenci yurdunun ikinci katından atılarak öldürülen Vedat Demircioğlu’nun resminin olduğu bir kızıl bayrak, 11 Şubat’ta İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenen forumun ardından, yangın kulesine asıldı. Başta Bugün gazetesi ve sağcı basın, hadiseleri tırmandıracak manşetler atıyor, açıklamalar yapıyordu. Binlerce protestocu Sirkeci, Karaköy, Tophane, Kabataş, Dolmabahçe, Gümüşsuyu üzerinden Taksim’e ulaştı. Bu arada kolluk kuvvetlerinin desteğindeki sağcı gruplar, Taksim’e çıkıp taş, sopa ve bıçaklarla beklemeye başladı. Saldırılarda, Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan öldürüldü, 200 kişi yaralandı. Saldırıları için günler öncesinden toplantılar yapıldığı, İstanbul dışından insanlar getirildiği ve iki kamyon sopanın sağcı militanlara dağıtıldığı ortaya çıktı.
22-26 ARALIK 1978
Maraş katliamı: Hedef Aleviler
Olaylar, 19 Aralık 1978’de Cüneyt Arkın’ın başrolünü oynadığı, Rusya’dan kaçıp Türkiye’ye sığınan bir ajanla aşık olduğu genç kızın öyküsünü anlatan “Güneş Ne Zaman Doğacak” filminin Çiçek Sineması’ndaki gösterimi sırasında patlayan bombayla başladı. Bombayı solcuların attığı söyleniyordu. Önce “misilleme” olarak iki solcu öğretmeni öldürüldü. Ertesi gün, öğretmenlerin cenazesine katılan yaklaşık 5 bin kişiyi, camide 8-10 bin kişilik sağcı grup bekliyordu. “Komünistlerin ve Alevilerin namazı kılınamaz” diye bağıran grup cenazeye taş ve sopalarla saldırdı. Sol parti ve örgüt binaları basıldı, ateşe verildi, Alevilere ait 300 civarında işyeri tahrip edildi. Olaylarda resmî rakamlara göre 101 kişi öldü; ancak gerçek ölü sayısı 200’e yakındı. Olayın ardından Maraş’ın da aralarında olduğu 13 kentte sıkıyönetim ilan edildi. Daha sonra olayların çıkmasına yolaçan bombalı saldırıyı sağcı provokatörlerin düzenlediği anlaşılacaktı. O dönem ana muhalefet partisi lideri Süleyman Demirel, meşhur “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözünü Maraş katliamı üzerine söylemişti.
28 MAYIS-10 TEMMUZ 1980
Çorum’da 1.5 ay süren şiddet ve provokasyon
Gençlik ve Spor Bayramıkutlama hazırlıkları sırasında kızların kıyafetleri bahane edilerek şehirde dağıtılan bildiri fitili ateşliyordu: “Müslüman! Namusuna sahip çık. 19 Mayıs gösterileri adı altında yine bacılarımızın iffet ve hayasına kahpece ve haince saldıracak bir gün geliyor… Ne mutlu canı ile, kanı ile, malı ile cihad edenlere…” Bunun üzerine 27 Mayıs 1980’de MHP’nin önde gelen isimlerinden eski Bakan Gün Sazak’ın Ankara’da öldürülmesi üzerine tüm yurtta gerginlik arttı, Çorum’da kanlı olaylar başladı. 28 Mayıs Çarşamba günü, Çorum’un en işlek caddesinde ve çoğunluğu çocuk ve gençlerden oluşan gruplar, “Kanımız aksa da zafer İslâm’ın”, “Kana kan, intikam” sloganlarıyla yürüyüşe geçti. Cadde üzerinde bulunan “solcu işyerleri” tahrip edildi ve yakıldı. 29 Mayıs günü saldırı ve yağma devam etti. 10 Temmuz 1980’e kadar aralıklarla devam eden saldırılarda 57 Alevi yurttaş öldürülürken, 300’e yakın kişi yaralandı, yüzlerce ev ve işyeri tahrip edildi.
1 MAYIS 1996
Canını zor kurtaran sivil polis
Kadıköy’de düzenlenen 1 Mayıs 1996 törenleri, sabahın erken saatlerinde polisin sert müdahalesiyle kana bulanmış, olaylarda üç gösterici hayatını kaybetmişti. Ölümlerin acısıyla gerginleşen ortamda Altıyol’da telsizini açık unutan bir sivil polis memuru takip ettiği sol gruplarca teşhis edilmiş ve linç girişimine maruz kalmıştı. Sopalarla öldüresiye dövülen memur canını zor kurtarmış, hadisenin kanlı fotoğrafları merkez medyada birinci sayfalarda yer almıştı.
2 TEMMUZ 1993
Sivas merkezde yana-yakıla 35 can
Sivas’ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılanların kaldığı Madımak Oteli’ne sığınmış olan 35 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi. En yaşlısı 66 yaşındaki Asım Bezirci, en genci 12 yaşındaki Koray Kaya’ydı. Aralarında Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin de vardı. Hollanda vatandaşı Carina Cuanna Thedora Thuys katliamın tek yabancı kurbanıydı. 51 kişi ise olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. Kurtarılmaya çalışılan Aziz Nesin, darp edilip tekrar eylemci kalabalığa doğru itildi. Nesin’i linçten polisler kurtardı… Olayın ardından 190 kişi gözaltına alındı. 1997’de verilen kararla 33 sanık idam, 9 sanık 7 yıl 6’şar ay, 4 sanık 20’şer yıl, 1 sanık 15 yıl, 1 sanık da 5 yıl hapis cezası aldı. 2002’de idam cezaları müebbete çevrildi. Davanın 1 numaralı sanığı Refah Partili Cafer Erçakmak ve tahliye edildikten sonra haklarında tekrar yakalama kararı çıkan 8 sanık ise hiç yakalanamadı.
11 NİSAN 1999
Ahmet Kaya’ya ‘ünlü’ saldırı
Magazin Gazetecileri Derneği’nin düzenlediği etkinlikte Ahmet Kaya’ya çatal bıçak atılması hafızalara bir tür “linç girişimi” olarak yerleşmişti. Törende ödül almak üzere sahneye çıkan Ahmet Kaya yeni bir albüm hazırladığını ve Kürtçe klip çekeceğini söyleyince ortalık karıştı. Bir anda tüm salon savaş alanına döndü. O gece orada bulunan birçok sanatçı ve gazeteci olaya karıştı. Ardından Ahmet Kaya yurtdışına gitmek mecburiyetinde kaldı ve 16 Kasım 2000 sabahı geçirdiği bir kalp krizi sonucu Paris’te hayatını kaybetti.
5 NİSAN 2000
İki Leeds taraftarı Taksim’de öldürüldü
UEFA Kupasıyarı final ilk maçından bir gün önce, Leeds United taraftarları Taksim’de taşkınlık yapmıştı. Civardaki lokantalara bira şişeleri atan, gelip geçenleri taciz eden, Türk bayrağına hakaret eden holiganlardan altısı bıçak, sopa, sandalye ve yumruk darbesiyle yaralanmıştı. Christopher Loftus ile Kevin Speight adlı iki İngiliz ise defalarca bıçaklanarak öldürülmüştü. Daha sonra düzenlenen iddianemede sanıklar “failleri gayrimuayyen şekilde kasten” öldürmekle suçlanmış, 20 sanıktan 13’ü beraat ederken, yedi sanık çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştı. En ağır cezayı alan mahkumun dört yıl dokuz ay sonra serbest kalacağı hadise müessif bir arbededen çok, iddianamede de belirtildiği gibi orantısız gücün kasıtlı olarak öldürmek amacıyla kullanıldığı bir linç vakasıydı. Taşkınlık yapan İngilizlerin cezası yargı tarafından değil, ceza verme yetkisine sahip olmayan bir kalabalık tarafından, üstelik en ağır biçimde kesilmişti. Ertesi günkü Star gazetesinin ilk sayfası ise, Türk basın tarihinin utanç sayfaları içinde yerini alacaktı: Two Size!
NİSAN 2010
Türk’e ve Yıldız’a atılan yumruklar
Muş’un Bulanık ilçesinde 2009’da çıkan olaylarda iki kişinin ölümüyle ilgili davanın duruşmasını izlemek için Samsun’a gelen Ahmet Türk de adliye binası önünde yumruklu saldırıya uğramıştı. Saldırgan 68 gün hapiste kaldı. O dönem başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, Ahmet Türk’ü telefonla arayarak, geçmiş olsun demiş, “konuyu yakından takip ettiğini” bildirmiş, eski Bakanı da bizzat ziyaret etmişti.
Şırnak’tasilahlı saldırıda şehit olan yüzbaşının Kayseri’deki cenazesi sonrasında, kalabalık dağılırken bir beden eğitimi öğretmeni Eski Enerji Bakanı Taner Yıldız’a yumruk atmıştı. Yüzüne aldığı darbeyle Bakan Yıldız’ın burnu kırılmıştı. Saldırgan olay yerinde gözaltına alındı, üç ay tutuklu kaldıktan sonra 1 yıl 5 ay 15 günlük hapis cezası ertelendi.
2-3 HAZİRAN 2013
Ali İsmail Korkmaz: İnsan onuru yıkılmaz
Anadolu Üniversitesi birinci sınıf öğrencisi 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz, Eskişehir’de Gezi Parkı protestolarına destek amaçlı düzenlenen bir yürüyüş esnasında polisin biber gazıyla müdahale etmesinin ardından karanlık bir sokakta pusuya düşürüldü. Önce polis tarafından dövülen Korkmaz, hemen ardından bu defa eli sopalı bir güruh tarafından öldüresiye dövüldü. 20 saat sonra tıbbi müdahale yapılan Ali İsmail Korkmaz 38 gün komada kaldıktan sonra 10 Temmuz 2013 günü hayatını kaybetti. Mahkemenin açıkladığı kararla, saldırganlardan bir bölümü 6 aydan 10 yıla dek değişen hapis cezaları aldı. İki polis memuru delil yetersizliğinden beraat etti. Fenerbahçe taraftar grubunca “Ali İsmail Korkmaz Marşı” bestelendi. Ailesinin kurduğu Ali İsmail Korkmaz Vakfı öğrencilere burs veriyor, sanatçıları, hayvanları, doğayı koruma etkinlikleri düzenliyor.
1-5 TEMMUZ 2015
Çinli sanılan Korelilere linç girişimi
Çin’deUygur Türklerine dönük baskıcı ve yasaklayıcı önlemler aldığı, Uygur Türklerinin dinî ibadetlerinin engellediği yönündeki haberlerin Türk basınında yer almasıyla beraber, Ülkü Ocakları Sultanahmet’te bir protesto yürüyüşü düzenledi. Yürüyüş sonlandıktan sonra protestocu grup, Sultanahmet’teki Koreli turistleri Çinli sanarak kafileye saldırdı ve linç girişiminde bulundu. Meydandaki Çevik Kuvvet ekipleri saldırganlarla Koreli turistlerin arasında etten bir duvar örüldü ve göstericileri dağıtmak biber gazı kullanıldı. Bu olaydan dört gün önce, 1 Temmuz’da ise altı kişilik bir grup İstanbul Tophane’deki Happy China isimli Çin lokantasına saldırmış; “burada Çin lokantası istemiyoruz. Defolun gidin!” diye bağıran grup, işyerinin camlarını kırmış; ardından Çinli sandıkları aşçıyı feci şekilde dövmüşlerdi. Ne var ki aşçı bir Uygur Türkü idi…Saldırıdan sonra işletmenin sahibi, lokantayı kapatma kararı aldı. Her iki olayda da “Çinli sandıkları” kişilere ve kurumlara linç girişiminde bulunan saldırganlar tespit edilmedi ve yasal işlem yapılmadı.
8 EYLÜL 2015
Dövdükten sonra büstü öptürdüler
İbrahim Ç.’ninsosyal medyadan paylaştığı fotoğraftaki kıyafeti PKK’lılara benzetilince olanlar oldu. İbrahim Ç., Muğla’nın Fethiye ilçesi Kumluova Mahallesi’nde seracılık yapıyor, domates yetiştiriyordu. Muğla’nın PKK saldırısında şehit vermesi üzerine kendisini evinde kıstıran kalabalık grup tarafından bayılıncaya kadar dövüldü; kamyona bindirilip kent merkezine götürüldü. Meydandaki Atatürk büstü öptürülen İbrahim Ç.’nin görüntüleri sosyal paylaşım sitelerine verildi ve kendisi tekrar linç edilmek istendi. Olaydan sonra basına konuşan veren İbrahim Ç. fotoğrafta görülen kıyafetin yöresel olduğunu söylemiş ve kendisine linç girişiminde bulunanlar hakkında “Hepsini tanıyorum, kapı komşum” demişti. İfadesine göre, yaralı halde hastaneye kaldırıldığında doktorlar da kendisine bakmak istememişti.
Appius Claudius hem merkezden taşraya seçmen kaydırmış hem de oy için insanlara “Abi senin oğlanı senatoya alacağız merak etme” diye vaatler yağdırmış ve sonra kendi hazırladığı seçmen listeleri sayesinde iki kere Konsül seçilmiş ve ayrıca iki kere de diktatör olmuş… Appius Claudius son diktatörlüğünün ardından, herkes adama lanet ettiği için kör olmuş ama bence trahoma olmuştur.
Tarihin gördüğü en uzun süreli cumhuriyetlerden biri olan Roma Cumhuriyeti’nin sonunu getiren onlarca olay arasında, bir de seçim usulsüzlüklerinin giderek artması sıralanır.
Şimdi biliyorsunuz bu Romalılar seçim manyağı. Daha doğrusu seçimle iş başına gelen konsüllerin görev süresi sadece 1 yılla sınırlı olduğundan her yıl seçim yapıyorlar. Ama tabii seçim yapılıyor yapılmasına da kimler oy verecek? İşte kimin oy vereceğini de her beş yılda bir kurban bayramından önce yaptıkları sayımla belirliyorlar. Kurban bayramını da beş yılda bir yapıyorlar; artık itibardan mı tasarruf ediyorlar orasını bilmiyorum ama zaten krallık zamanından kalma bir gelenek. Aklımda yanlış kalmadıysa bunların krallarından biri ilk kez “Ulan şu tebayı bir sayalım kaç kişiyiz bilelim, ne aldık ne verdik görelim” diyerek nüfus sayımına kalkışıyor; nüfus sayımı tamamlanınca da kurban kesiyor. Bunlar tabii Roma Krallığı zamanı işleri; nereden baksanız MÖ 6. yüzyıl falan. Öyle bizde bir ara yapıldığı gibi sokağa çıkma yasağı ilan edip adam saymıyorlar diye tahmin ediyorum; o yüzden uzun sürmüş olabilir.
Cumhuriyet döneminde de bu gelenek devam ettiriliyor, her beş yılda bir nüfus sayımı yapılıyor, seçmenler belirleniyor, sonrasında da kurban kesiliyor. “Allah kabul etsin” diyeceğim ama şimdi bunlar kurbanı gidip Jüpiter’e falan kesiyorlardır, o kısımları hiç hatırlamıyorum; bu bakımdan kabul olur mu bilemeyeceğim ama önemli olan niyet; bence kabul olmuştur.
Her neyse, Roma’da seçimlerde yapılan sahtekarlıklar işte öncelikle bu sayımda yapılıyor. Ama ne hikmetse mesela Roma Cumhuriyeti’nin son yüzyılında, galiba milattan önce 86 ile 70 yılları arasında hiç sayım yapılmayan koca bir 16 yıl var. Zaten bu 16 yılın arkasından sayım yapılıp seçmen listeleri muhtarlıklarda askıya çıktığında seçmen sayısının ikiye katlandığı görülebiliyor.
Bu son yüzyıl zaten seçim hilelerinin yoğunlaştığı dönem ama, Roma’da nüfus sayımını yapanın ipleri de elinde tuttuğu çok daha eskiden bilinen bir gerçek. Mesela MÖ 4. yüzyılda bir tür bayındırlık ve iskân bakanlığı ve nüfus müdürlüğü arasında gidip gelen Censor’luk makamına oturan ve bizim “Yol yabdı” diye tanıdığımız, 600 kilometrelik Appian Yolu’nu yaptıran, ilk su kemeri Appian Kemeri’ni inşa ettiren Appius Claudius bu konuda öncü. Appius Claudius, bütün bu imar işlerini (şimdi ben Livy’nin yalancısıyım) hiçbir denetim olmadan yapmış; hiç kimse abiye “Şurayı kaça yaptırdın, buraya kaç para harcadın,” diye sormamış; zira abi senatör listelerini falan hep kafasına göre doldurmuş.
Zaten arkadaş seçmen listelerini oluşturacak olan sayımı yapmadan önce de neler yapmış neler… O dönem Roma’da oy hakkı olan 35 kabile var eğer aklımda yanlış kalmadıysa ve bunların sadece dördü şehir merkezinde, diğerleri hep belde belediyesi (Belde belediyesi tamlamasını hayatımda ilk kez kullandım; editörlerimden rica ediyorum, lütfen “Barışçığım iyice suyunu çıkardın, Roma’da belde belediyesi ne ulan?” demesinler).
Appius Claudius hem merkezden taşraya seçmen kaydırmış hem de oy için insanlara “Abi senin oğlanı senatoya alacağız merak etme” diye vaatler yağdırmış ve sonra kendi hazırladığı seçmen listeleri sayesinde iki kere Konsül seçilmiş ve ayrıca iki kere de diktatör olmuş.
Hepsi yetmiyormuş gibi, dönemin belediye başkanı diyebileceğimiz Aedil’lik makamına daha önce sözverdiği adamlardan birinin oğlu Gnaeus Flavius’un seçilmesini de hileyle sağlamış, gözü kör olasıca.
Gerçi şimdi adamın hakkını da yemeyelim. Bu Roma demokrasisi, bildiğimiz demokrasiye benzemiyor; Flavius’a sırf eski bir kölenin oğlu diye uyuz olmuş olabilir bu Romalı tarihçiler. Bu adama “dandik bir belediye başkanıydı” diyen de Livy. Zaten Livy’ye bakılırsa Appius Claudius son diktatörlüğünün ardından, herkes adama lanet ettiği için kör olmuş ama bence trahoma olmuştur. Neticede her ne kadar kanalizasyonu falan bulmuş olsalar da o dönemde hijyen koşulları pek de öyle gıpta edilir cinsten değil.