Etiket: Sayı:59

  • Bozkurt figürü Orta Asya’dan değil, Horasan ve Anadolu’dan

    Bozkurt figürü Orta Asya’dan değil, Horasan ve Anadolu’dan

    Hunlar da dahil olmak üzere, Göktürk, Uygur ve Oğuzlarla ilgili yapılan kazılarda kurt figürü içeren herhangi bir arkeolojik bulguya bugüne değin Horasan ve Orta Asya’da rastlanmamıştır. Bozkurt sembolünün, Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklarda yani Horasan coğrafyasında yaşayan Sakalar tarafından Anadolu resim sanatına taşınmış olduğunu söyleyebiliriz. 

    Türk milliyetçilerinin kullandığı “Bozkurt” figürü, geçen ay Avusturya’da hayata geçirilen Sembol Yasası ile yasaklandı. Pantürkizm ve Turancılıkla özdeşleşmiş olan Bozkurt’un yasaklanması ile birlikte, bu sembolün tarihsel süreci kamuoyunda ilgi çekmeye başladı. 

    İslâmiyet öncesi tarihsel süreçler, mitolojiler ve kültürler incelendiğinde, çok sayıda Türk ulusunun kurt totemine sahip oldukları gözlenmektedir. Göktürk, Uygur ve Oğuz destanlarında ulusal bir motif temelinde kullanılmış olan kurt figürü farklı rollerde karşımıza çıkar. Ata, kurtarıcı ve kılavuz olduğu görülen kurt çoğunlukla bozkurt adıyla anılır, bazen dişi kurt olur “Ulu Ana” adını alır, bazen erkek kurt olur “Ulu Ata” diye çağrılır. 

    Kurtlar dünyanın en yaygın kara yırtıcılarıdır. Vahşi olmalarına karşın insanlarla temas kurdukları bilinmektedir. İnsanları uzaktan izlerler ve uluma taklitlerine karşılık verirler. Bozkurt (canis lupus), kurtların en yaygın türüdür. Bunlar birçok bölgede gri kurt ya da orman kurdu olarak da bilinir. Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklarda yani Horasan coğrafyasında yaygın olan kurtlar, göçebe Türklerin sıklıkla temas ettiği bir yırtıcı olmuştur. Hayatları doğanın içinde ve coğrafyanın her yerinde geçen savaşçı göçebeler ile çoban göçebelerin gözlemleri, kurdun Türkler tarafından totem olarak seçilmesinde önemli bir rol oynamış olmalıdır. 

    Sakaların kurt figürü

    Oluz Höyük, Anadolu’daki en eski kurt figürlerinin görüldüğü Demir Çağı yerleşmesi. Saka (Doğu İskit) sözel geleneğinin çanak-çömlek bezeme sanatına yansıması, bunların günümüze ulaşmasını sağlamıştır. MÖ 6. yüzyıla ait bir çömlek parçası üzerine boya ile yapılmış kurt figürü bezemesi (Oluz Höyük Kazı Arşivi). 

    İslâmiyet öncesi Türk tarihi, mitolojisi ve kültüründe ulusal ve temel bir motif olarak görülen kurt, buna ters orantılı olarak arkeolojik bulgularda bugüne değin izlenememiştir. Hunlar da dahil olmak üzere, Göktürk, Uygur ve Oğuzlarla ilgili yapılan kazılarda kurt figürü içeren herhangi bir arkeolojik bulguya bugüne değin Horasan ve Orta Asya’da rastlanmamıştır. Konuyla ilgili tek bulgu Kazakistan’daki Esik Kurganı’nda açığa çıkan Altın Elbiseli Adam’ın etek ve kol uçlarındaki stilize kurt başlarıdır. Saka kültürüne ait olan kurgandaki altın plaka süslemeler MÖ 5. yüzyıla tarihlendirilmektedir. 

    MÖ 1. binyılda, Önasya’nın periferinde yaşamış Sakalar’ın (Doğu İskitler) Türk Öntarihi’nin en önemli ögesi olduğu hususu bugüne değin gündeme gelmemiş bir konuydu. Türk kimlikli devlet tarihinin Hunlar ile değil, onlardan 400-500 yıl önce tarih sahnesine çıkmış olan Sakalar ile başladığı hususunda çok sayıda arkeolojik ve tarihsel kanıtı, dergimizin önceki sayılarında yayınlamıştık. MÖ 8. yüzyıldan MS 8. yüzyıla uzanan Öntarih Dönemi’ndeki Türklerin Sakalarla başlayan süreci, Massagetler (Ma-saka), Hunlar, Göktürkler ve Oğuzlar’la son bulmuştur. 

    Kanatlı boğayla savaşan kurt Oluz Höyük’te bir bothros’ta (kutsal eşya çukuru) bulunmuş olan krater üzerindeki beyazımsı panel içinde betimlenmiş kurt – kanatlı boğa mücadelesi. MÖ 5. yüzyıl başları (Oluz Höyük Kazı Arşivi). 

    Son yıllarda Anadolu Demir Çağı arkeolojisi üzerine yaptığım çalışmalar, özellikle Orta Anadolu’nun MÖ 8. yüzyıldan itibaren Kafkasya, İran ve Horasan ile kültürel ve sosyal ilişkiler içinde bulunduğuna, sözkonusu bağlantıların at gömüleri içeren kurganlar ve silahlar dışında farkedilebilir ölçüde çanak-çömlekçilik gibi zanaatlara yansımış olduğuna işaret etmeye başlamıştır. At gömüleri ve kurganlardan çıkan savaş kazması, okucu ve mızrak uçları gibi silahlar ile tunç ya da kemikten at koşum takımları, Sakaların Anadolu’ya taşımış oldukları yaşamsal ögeleridir. Bununla birlikte çobanlık ve yağma-talan gibi göçebelik temelli ekonomik sistemlerin yaşandığı Avrasya ve Horasan gibi devasa coğrafyalardan Anadolu’ya gelmiş olan Sakalar’ın yerli halk üzerinde yaşam tarzları ve kültürleri ile ciddi değişimlere yol açmış oldukları, Kızılırmak Havzası Demir Çağı yerleşmelerinden gelen güncel arkeolojik bulgular sayesinde çok daha iyi anlaşılmaktadır. 

    Amasya’nın 25 km güneybatısında yer alan Oluz Höyük, Sakalarla ilgili olabilecek göçebe ögelerin bulunduğu en önemli Anadolu Demir Çağı yerleşmesidir. Oluz Höyük sistematik arkeolojik kazıları sırasında açığa çıkan boya bezekli çanak-çömlek temelinde izlenebilen bazı motif, figür ve kompozisyonlar, Anadolu Demir Çağı geleneğine yabancı pek çok öge barındırmaktadır. Geç Demir Çağı kültür katmanlarında (MÖ 5-4. yüzyıllar) bulunmuş olan boya bezemeli iki krater (çömlek), boyun bölümlerindeki bulutumsu motiflerle dikkati çekmektedir. Kahverengimsi tonlarda boyalarla bezenmiş olan kraterin çok büyük bir kısmı noksan durumdaki gövde kısmında ise, karşılıklı duran iki geyik figürünün başları ve boynuzları yer almaktadır. Çok iri biçimde betimlenmiş çatallı boynuzlara sahip geyikler arasında, büyük olasılıkla bir hayat ağacı bulunuyordu. Her iki kraterdeki bulut motifleri ile iri ve çatallı boynuzlu geyik figürleri, Anadolu Demir Çağı çanak-çömlekçiliğinde MÖ 6. yüzyıla değin kullanılmamış bezeme ögeleridir. 

    Orta Demir Çağı (MÖ 9-7. yüzyıllar) bezeme geleneklerini bir kenara bırakmış olan çanak-çömlek ustalarının, bir zihniyet değişimi yaşamaya başlamış oldukları anlaşılmaktadır. Sözkonusu zihniyet değişimi, geleneksel yaşam alanlarının çevresinde de değişmeye başlayan demografik yapı ile ilgili olmalıdır. Anadolu Demir Çağı resim sanatının hiçbir dalında görülmeyen bulut motifinin en yakın benzerleri Orta Asya’dan bilinmektedir. Bozkır sanatının binlerce yıllık sürecinde izlenebilen söz konusu motif “Çin Bulutu” olarak adlandırılmaktadır. Bununla birlikte iri boynuzlu geyik figürleri de yine doğuyu, Avrasya ve Saka coğrafyasını işaret etmektedir. Halıdan deri işlemelerine ve metal eserlere kadar pek çok zanaat dalında bezeme unsuru olarak kullanılmış iri boynuzlu geyik, Sibirya ve Altay bölgelerinin endemik hayvanıdır. 

    Çin Bulutu ve geyik figürleri dışında Kızılırmak Havzası Demir Çağı çanak-çömlekleri üzerinde birdenbire ortaya çıkan at ve kurt figürleri, Anadolu’ya Horasan ve Orta Asya’dan taşınmış göçebelere ait diğer bezeme ögeleri gibi görünmektedir. At figürlerinin eyersiz-koşumsuz olması, bunların Sakaların yaşamından kesitler yansıttığına işaret etmektedir. Sözkonusu göçebe yaşam ögelerinin Anadolu Demir Çağı resim sanatı içindeki en ilginç grubunu ise kurt figürleri oluşturmaktadır. Oluz Höyük’te çok sayıda kap üzerinde kurt figürü yer almaktadır. Kurt figürleri içindeki en önemli örnek bir krater üzerinde resmedilmiştir. Bu sahnede stilize olarak betimlenmiş kurt, hemen yanındaki kanatlı boğaya saldırmaktadır. Diğer kurt figürleri ise çanak-çömlek parçaları üzerindedir. Oluz Höyük’ün kuşuçumu 60 km güneyinde yer alan Zile-Maşat Höyük’te de MÖ 6. yüzyıla ait bir krater üzerinde sfenkse saldıran bir kurt figürü gözlenmektedir. 

    Maşat Höyük’te boya bezeme Oluz Höyük’ün kuşuçumu 60 km güneyinde yer alan Zile-Maşat Höyük’te yine bir krater üzerine boya bezeme olarak yapılmış kurt figürü, MÖ 6. yüzyıl. Amasya – Tokat bölgesinin Geç Demir Çağı çanak-çömlek atölyelerinin Orta Asya etkilerini benimsemiş olduğuna işaret etmektedir (T. Özgüç. Maşat Höyük II. Ankara, 1982). 

    Bununla birlikte Oluz Höyük Geç Demir Çağı kültür katmanlarında ortaya çıkarılan bazı çukurların içinde bulunan kasaplık izler taşıyan at kemikleri ve onların kesimi ile ilgili bulgular, Demir Çağı halkının at eti yemek gibi bazı Orta Asyalı geleneklerine işaret etmektedir. Gıda olarak tüketilmiş atlara ait kalıntılar, Oluz Höyük’ün Saka varlığına bulgu sunan Anadolu’nun en önemli kazısı olduğuna işaret etmektedir. Oluz Höyük ve Maşat Höyük çanak-çömlekleri üzerinde görülen kurt figürleri derin ikonografik anlamlar taşımakla birlikte, güçlü sanatlara sahip olmayan Anadolu Demir Çağı göçebelerine ait hatıralar olmalıdır. MÖ 9. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya Kafkasya üzerinden sızmaya başlayan Sakalar yani Doğu İskitler’in Anadolu coğrafyasındaki en kalabalık ve güçlü göçebeler olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda Çin Bulutu, iri boynuzlu Avrasya geyiği ve eyersiz-koşumsuz at figürleri gibi kurt figürünün de Anadolu’ya Saka coğrafyasından göçebeler tarafından taşındığı düşünülebilir. Türkler gibi Turani tiplere sahip olan, kımız içen, kurgan inşa eden, atıyla birlikte gömülen ve Türklerle aynı coğrafyada yaşamış olan Sakaların kurt totemine sahip bir toplum olduğu anlaşılmaktadır. 

    Türklerin totemi 

    Yazıları olmayan bu göçebelerin destan, efsane ve mitolojik hikayeleri mutlaka sözel bir gelenek içinde korunuyor ve nesilden nesile taşınıyordu. Oluz Höyük ve Maşat Höyük kurt figürleri, Saka sözel gelenek ögelerinin Anadolu Geç Demir Çağı resim sanatında hayat bulmuş olduğuna işaret etmektedir. Bu bağlamda tarihsel süreçte Türklerin totemi olmuş, efsanelerinde temel motif olarak bulunmuş Bozkurt sembolünün arkeolojik kimlik olarak Öntarih Türklerinin en önemli gruplarından Sakalar tarafından Anadolu resim sanatına taşınmış olduğunu söyleyebiliriz. Demir Çağı sonrasındaki süreçte, 10. yüzyıldan itibaren Türkleşmeye başlayan Anadolu coğrafyasında kurt toteminin destan, efsane ve mitolojide devam etmiş olması, Bozkurt motifinin Sakalar ile Türklerin tarihsel ortak noktası olduğuna işaret etmektedir. 

  • 1. Dünya Savaşı’nda kıtalararası hava saldırısı

    1. Dünya Savaşı’nda kıtalararası hava saldırısı

    İngiliz uçakları 1916 Nisan’ında İstanbul üzerine gelerek Bakırköy ve Zeytinburnu’ndaki askerî hedeflere bomba atmıştı. Bu saldırıda yer alan pilot K. S. Savory, 9 Temmuz 1917’de Handley Page O/100 model uçakla İstinye Koyu’nda bulunan Goeben (Yavuz) ve Breslau’yu (Midilli) hedef almış, hafif hasar verdirdikten sonra üssüne dönmüştü. Uçak 23 Mayıs’ta Londra’dan kalkmış, Fransa-İtalya-Yunanistan-Mondros üzerinden İstanbul’a gelmişti. Aynı uçak daha sonraki görevinde Haydarpaşa Garı’nı bombalayacak, sonrasında Suvla Körfezi’ne mecburi iniş yaparak suya gömülecekti. 

    Peşlerindeki İngiliz donanmasını atlatan Goeben zırhlısı ve Breslau kruvazörü, 1914 yılının 10 Ağustos’unda Çanakkale’ye, 11 Ağustos’ta İstanbul’a geldiler. İtilaf Devletleri’nin İstanbul’da bulunan büyükelçileri bu duruma hemen itiraz ettiler. Zira Ağustos sonunda savaş fiilen başlamış, ancak Osmanlı Devleti henüz savaşa girmemişti. Tarafsızlık kuralı gereği ya bu iki gemiyi Boğaz dışına çıkarmalıydı ya da silahlarından arındırmalıydı. Sonunda bir çözüm olarak bu iki geminin Almanya’dan satın alındığı İtilaf Devletleri’ne bildirildi. Gemiler Yavuz ve Midilli isimlerini alarak Alman mürettebatıyla birlikte Türk donanmasına katıldılar. 

    Goeben ve Breslau 600 yıllık İmparatorluğun sonunu getiren savaşa girilmesinin gerekçelerinden en önemlisi Akdeniz’de İngiliz donanmasından kaçarak Çanakkale’ye gelen iki Alman savaş gemisi Goeben ve Breslau olmuştu. Solda Goeben, sağda Breslau Tarih 15 Haziran 1916, Alman Zeplini SL-10 tarafından İstinye üzerinden çekilen fotoğraf. 

    İki ay sonra, 29-30 Ekim 1914’te bu iki gemi Amiral Souchon komutasında Türk tarafından sadece Enver, Cemal ve Talat Paşaların bilgisi dahilinde Karadeniz’e çıkarak harp ilan etmeksizin Rus limanlarına saldırdılar ve savaşın fitilini ateşlediler. 

    Haydarpaşa-İstinye-Büyükdere rotasıyla Karadeniz’e çıkan donanmaya saat 17:00 itibariyle Yavuz’dan “Gemilerdeki gizli emir zarflarını açınız” mesajı çekilmişti. Zarfta saldırı planının yanında “Türkiye’nin geleceği için gerekenin azamisini yapınız” emri verilmekteydi. Özellikle 28 Mart 1911’de denize indirilen dönemin son teknoloji ürünü Goeben-Yavuz muharebe kruvazörü, Türk halkının da moral kaynağı olmuştu. 

    Dönemin kartpostallarında Karadeniz baskını ve Goeben zırhlısı 

    Tarihî görevin tecrübeli ‘talihlisi’ 

    1916 sonlarında İngilizlerin Kraliyet Donanma Hava Servisi’nden (RNAS) Filo Komutanı Kenneth S. Savory son derece gizli bir görev için Ege’deki görevinden donanma karargahına geri çağrılmıştı. 

    Donanma Hava Departmanı tarafından verilen brifingden sonra kendisinden İngiliz bombardıman uçaklarının en yeni ve en büyüklerinden biriyle Osmanlı Devleti’nin başkentini ve donanmasının en güçlü silahı olan Yavuz zırhlısını vurma olasılığını araştırması ve bir plan tasarlaması istendi. Savory’nin bu göreve seçilmesindeki ana sebep, 14-15 Nisan 1916 akşamı Türk başkentine yapılan hava saldırısında yer alarak edindiği tecrübeler ve yeni görevde yaşanması muhtemel tehlikelerden haberdar olmasıydı. 

    Bu ilk görevinde, 14 Nisan Cumartesi akşamı Limni’den kalkış yapan B.E.2Cs uçağının ekibi, filo komutanı Smyth-Piggott, teğmenler K. S. Savory, C. W. Dickinson ve J. H. W. Banarto’dan oluşuyordu. Uçak, yağmur ve gökgürültülü bir havada 360 mil uçtuktan sonra gece saat 22.30’da İstanbul üzerine gelerek Bakırköy’e, Zeytinburnu’ndaki barut fabrikasına ve Yeşilköy’deki uçak hangarlarına 11 bomba ile beraber çeşitli propoganda beyannameleri atmıştı. Savory’nin yeni görev için seçilmesinde, bu operasyonda edindiği deneyim rol oynamıştı. 

    Planlama ve hazırlıklar 

    Başta bir Handley Page O/100 model ağır bombardıman uçağıyla yapılacak torpido saldırısı düşünülüyor olsa da, gemilerin anti-torpido ağları ile korunduğu fikri ağır bastığından saldırının 112 librelik bombalarla yapılması kararlaştırıldı. 

    Plan dahilinde uçulması gereken yol çok uzundu. Olası kötü hava şartları ve aşılması gereken engel-ler sebebiyle sefer oldukça zorluydu. Handley Page filosunun bulunduğu Kent’teki Manston’dan, Yunan adası Limni’ye kadar uçulacak yaklaşık iki bin mil mesafe vardı ve bu rota iki yüzer millik mesafelerde molalar verilecek şekilde çizildi. Planlama sürecinde uçulacak rotanın hemen hemen tamamının deniz üzerinde olmasından dolayı, görevde kullanılacak olan O/100 uçağını yüzebilecek şekilde modifiye edilmesi istenmiş, fakat bu düşünce üretici firma tarafından uygulanabilir bulunmamıştı. 

    Artık tarihin ilk kıtalararası bombalamalarından birini gerçekleştirmek için gerekli kapsamlı hazırlıklar tamamlanmak üzereydi. Bu görevde yer alacak uçuş ekibi, komutan Savory ile birlikte yardımcı pilot teğmen Mc Clellan, seyrüsefer subayı teğmen P. T. Rawlings ve iki uçak teknisyeninden oluşuyordu. 

    Nisan 1916’da İstanbul’u bombalayan BE.2c uçağı. Solda Savory ve sağda Dickinson. 

    Uçulacak yolun uzunluğu sebebiyle göreve tahsis edilen 3124 kuyruk numaralı O/100 uçağına ekibin konforu için hamaklar ve yeterli miktarda yiyecek stoku yüklenmişti. Yapılan hazırlıklar çerçevesinde yeni bir Rolls-Royce Eagle IV motor yapmaya yetecek kadar yedek parça uçağa yüklendi. Ayrıca gövdenin üstüne bağlanmış olan dört kanatlı yedek bir pervane ve kişisel ekipmanlar da vardı. 

    Zorlu rota, uzun yolculuk 

    23 Mayıs 1917 tarihinde güzel bir havada üç buçuk saatlik bir seyirle İngiltere Hendon’dan Fransa’ya ulaşılarak Paris yakınlarında Villacoublay’e iniş yapıldı. Ertesi günkü varış noktası Lyon yakınlarındaki Fort Bron havaalanıydı. Buradan da Rhône vadisi takip edilerek Frejus’a ulaşıldı. Düşük görüş şartları buradan yapılacak olan Pisa seyrini üç gün erteleyecekti. Fransa’yı terkettikten sonra İtalya sahil şeridinde yapılan bu uçuşta karşılaşılan kuvvetli rüzgarlar sebebiyle, Savory deniz üzerinde dört yüz feet irtifaya kadar alçalmak zorunda kalmıştı. 

    Ertesi günkü Roma seferi tamamen yağmur altında yapıldı; hava şartları ekibe yardımcı olmuyordu. Roma’dan direkt olarak Selanik’e uçma planı ise beraberinde acilen çözülmesi gereken yeni bir problem getiriyordu: Sorun, Arnavutluk’un yüksek dağlarıydı. Bunun için yapılan yeni düzenlemeye göre en emniyetli rotanın Napoli ve Otranto üzerinden Adriyatik Denizi’ne çıkmak olduğuna karar verildi. 

    Bir sonraki gün kısa bir seyirle Napoli’ye ulaşıldı fakat İngilizleri burada yeni bir sorun bekliyordu. Böylesine büyük ve yeni nesil bir bombardıman uçağının İtalya hava meydanlarına uğramış olması basında yer almıştı ve bu İngilizler için başlı başına bir istihbarat açığı olacaktı. Tek teselli son varış noktasının deşifre edilmemiş olmasıydı. Sonunda 3 Haziran’da Otranto’ya varıldı. 

    İtalya’dan sonraki durak olan Selanik için kalkış yapıldıktan sonra Arnavutluk dağlarının haritalar-da gösterilenden daha yüksek olduğu ve yüklü uçağın bu bölgeyi katedemeyeceği anlaşıldığından Otranto’ya geri dönmek zorunda kalındı. Burada bazı yedek parçaların indirilerek gemiyle gönde-rilmesine karar verildi ve böylelikle uçağın ağırlığı azaltıldı. Sonunda sarp dağlar aşılarak 7 Haziran’da Selanik’e iniş yapılabildi. Ertesi gün, Haziran ayının ilk haftasının sonunda 3124 kuyruk numaralı O/100 uçağı Mondros’a ulaştı. O ana kadar uçulan 1955 mil, toplamda 31.5 uçuş saatinde katedilmişti. 

    Zahmetli rota İngiltere’den Mondros’a uçulacak rota Akdeniz kıyıları üzerinden Adriyatik denizi olarak çizilmişti. Katedilmesi planlanan 1955 millik uçuşta toplam sekiz iniş yapılacaktı. 

    Sona doğru 

    3 Temmuz öğleden sonra uçağa bombalar yüklendi. Her şey, herkes uçuş için hazırdı. Karanlık çökerken kalkış yapıldı; fakat öngörülemeyen sıcak güney rüzgarının içinde kalan iki adet Rolls-Royce Eagle motor aşırı ısınmıştı, soğutulmalarında sorun yaşanıyordu. Yüklü uçak ani olarak irtifa kaybetmiş ve Savory denize temas etmemek için birkaç bombasını bırakmak zorunda kalmıştı. Göreve devam edilemeyeceği anlaşılınca, kalan bombaları da Bolayır’a atan uçak mecburen geri döndü. 

    Aynı gece Türk savunmasını şüphelendirmemek adına birkaç B.E.2Cs ve Henry Farman uçağı aynı bölgeye gönderildi. İki gün sonra 5 Temmuz’da uçuş için elverişli bir günde Handley Page’e bir kez daha bombalar yüklendi; ekip motor çalıştırdı ve kalkış rulesine başlandı. Fakat tam o esnada yaşanan lastik patlamasıyla Savory kalkıştan vazgeçecek ve tarihî görev bir kez daha ertelenecekti. Patlayan lastiğin tamir edilmesinden sonra ertesi akşam üçüncü kez İstanbul için kalkış yapıldı ama daha yolun yarısında karşılaşılan olumsuz hava koşulları ekibin bir kez daha geri dönme kararı almasına sebep olmuştu. 

    İngiliz basınında bombardıman “Savory ve Dickinson’un İstanbul görevi İngiltere’de gazete ve dergilerin manşetlerine taşınırken, basın Edirne’nin de bombalandığından bahsediyordu” 

    Sonunda 9 Temmuz akşamı saat 20.47’de Limni’den sorunsuz teker kesen O/100, Çanakkale-Şarköy üzerinden uçarak mehtaplı bir gecede İstanbul semalarına ulaştı. Yeşilköy Hava Okulu üzerinden Zeytinburnu’na ulaşan Savory, buradan Üsküdar istikametine devam etti ve Maslak rotasını takiben geceyarısına beş dakika kala hedefine ulaştı. İstinye koyunda demirli olan Yavuz’un Savory tarafından farkedilmesi çok da zor olmayacaktı. 

    Şaşan hedefler ve nihai sorti 

    Uçuş ekibi, gelinen onca yoldan sonra yapılacak bir hatayla başarısızlığa uğramamak ve gözü ku-lağı burada olan komuta kademesini hayalkırıklığına uğratmamak için kısa bir keşif turu planladı. Bunun için gemiye paralel iki tur atıldı. Zaman gelmişti; son turdan sonra uçak yaklaşık sekiz yüz feet yükseklikten dört bomba bıraktı. Detaylı keşfe rağmen yapılan bu ilk saldırıda Yavuz isabet almamıştı. İngilizlerin varsayımına göre iki bomba yakınlardaki bir bahçeye düşerken diğer ikisi rıhtımda bulunan bir ya da iki denizaltıya isabet etmişti. 

    Atlantik’i de geçti Atlantik Okyanusu’nu uçarak geçen Arthur Brown John Alcock dönüşte ’Sir’ ünvanı ile ödüllendirildi. Alcock sadece birkaç ay sonra bir Vickers deniz uçağını Paris’e götürürken Normandiya yakınlarında düşerek 18 Aralık 1919’da hayatını kaybedecekti 

    Fakat aslında onların düşündüklerinin aksine bunlar denizaltı değil birbirlerine bordalanmış olan Numune-i Hamiyet ve Yadigar-i Millet torpido botlarıydı. İlk sortinin sonunda Numune-i Hamiyet küçük çaplı bir hasar almış olsa da Yadigar-i Millet torpidobotu yaklaşık 45 dakika sonra batacak ve toplam zayiat Numune-i Hamiyet torpidosunda 4 şehit, Yadigar-i Millet torpidosunda ise 25 şehit ve 9 yaralı olarak kayıtlara geçecekti. 

    İlk saldırının başarısızlığı Savory’i daha dikkatli bir şekilde yapacağı ikinci sortiye hazırlamıştı. 

    Bu kez bırakılan dört bombadan biri, ışıkları kapatılan Yavuz’a direkt bir vuruş yaptı. Uçuş ekibi gemi vurulduktan sonra Haliç’e paralel uçarak önce Alman kadrolarına karargah görevi yapan S.S General gemisine ardından da Harbiye Nezareti binasına 1300 feet’den ikişer bomba bıraktı. Nezaretin avlusundaki bir ahıra isabet eden bombanın burada bulunan iki hayvanı öldürdüğü ve başka zayiat olmadığı daha sonra öğrenilecekti. 

    HANDLEY PAGE TYPE O/100YAPI: Çift kanatlı, ahşap gövde, Cam vizör, ekip ve motorların koruması için zırhlı kaplama (ağırlık sebebiyle daha sonra çıkartılmıştır). EKİP: Dört ya da beş (pilot, rasıt ve iki ya da üç silahçı). MOTOR: İki adet Rolls Royce 260hp Eagle II, V-12 silindir su soğutmalı motor. BOYUTLAR: Kanat genişliği 30,5m, uzunluk 19,1m, yükseklik 6,1m. SEYIR SÜRATI: 6500 ft (1850m) irtifada 76mph (122kph) 
    MAX SEYİR İRTİFASI: 8500ft (2590m). SİLAH DONANIMI: Bir ya da iki 7.7mm Lewis makinalı tüfek. MAX BOMBA KAPASİTESİ: Bomba kompartımanında sekiz adet 250lb (93kg) ya da on altı adet 112lb (42kg) ve gövdenin dışında 626kg bomba taşıma kapasitesi.

    Bu arada Türk savunması da boş durmuyor, gecenin karanlığında İngiliz uçağına mermi yağdırıyordu. Saldırı yaklaşık 35 dakika sürmüş, görev sonunda Mondros’a iniş ise saat 03.40 civarında gerçekleşmişti. İniş sonrası yapılan kontrolde uçakta yirmi altı mermi girişi bulunmuş, ayrıca motorlardan birinin de aldığı hasardan dolayı görev yapamaz hale geldiği anlaşılmıştı. 

    Çelişen açıklamalar, çıkarılan dersler 

    Operasyondan sonra İngiltere Doğu Akdeniz Kuvvetleri’nin yayımladığı resmî tebliğde “Deniz uçaklarımız pazartesi gecesi İstanbul önlerinde bulunan Türk-Alman donanmasına başarı ile taarruz etmişlerdir. Özellikle harp gemileri ve denizaltılarla emniyeti sağlanan Yavuz zırhlısının yeri tespit edilerek 800 kademden bombardıman edilmiş ve atılan bombalardan isabet alan gemide yangın çıkmış, bu taarruzdan sonra uçaklar Türk Savaş Ofisi’ni bombardıman etmiş ve bu harekatta Türkler gafil avlanmış, uçaksavarlar bombalar atıldıktan sonra çalışmaya başlamış ve harekata katılan uçaklar kayıp vermeden üsse dönmüşlerdir” deniliyordu. 

    Saldırı sonrası yapılan resmi Türk açıklaması ise biraz farklıydı. Tebliğde “Saldırıda bir destroyerin batırıldığı ve bir nakliye gemisinin hasar gördüğü, ancak Yavuz’un vurulmadığı” bildiriliyordu. Resmî rapora göre bombalar, S. S. General’in yakınlarına düşmüş ve Harbiye Nezareti’ne yakın bir kitapçı tahrip edilmişti. Türk tarafı toplam zayiatın 29 ölü ve 5 yaralı olduğunu ifade ediliyordu. 

    Sonuçta operasyon Savory için başarılı sayılabilirdi: Yavuz batırılamasa da görev yerine getirilmiş ve görevden tek parça olarak kayıpsız geri dönülmüştü. 

    1917’deki bu son saldırıdan sonra Türk Başkomutanlığı, Muhaberatı Havaiye Komutanlığı adında yeni bir komutanlık kurma kararı aldı. Bu birim “Çeşitli yönlerden İstanbul’a doğru gelen düşman uçaklarını haber vermekle görevli bütün birlikler veya gözetleme postalarından gece ve gündüz alınan haberleri telgraf veya telefonla ve diğer muhabere araçlarıyla Başkomutanlığa, Yeşilköy Hava İstasyonu’na, hava savunma birliklerine, donanmaya, emniyet müdürlüğüne ve merkez komutanlığına bildirecek, şehir güvenlik görevlileri de ışıkların söndürülmesini sağlayacak”tı. 

    Son uçuşunu da İstanbul’a yaptı 

    11 Temmuz 1917 İstanbul’a yapılan hava saldırısı İngiliz gazetelerinin manşetlerinde yer almıştı. 

    İstanbul’un bombalanması görevinden sonra yedek parça eksikliğinden dolayı O/100 uçağı Limni adasında kalmaya devam etti. Burada kaldığı sürede ekip değiştirerek denizaltı keşif görevlerinde, 4 ve 7 Ağustos’da Bandırma’ya, 1 Eylül’de de Edirne’ye yapılan hava saldırılarında kullanıldı. 

    Limni’den sonra Thasos’da bulunan yorgun Handley Page, son uçuşunu gene İstanbul’a yapacaktı. 30 Eylül 1917 günü Haydarpaşa tren istasyonunun bombalanması görevine katılan uçak, yağlama borularından birinin kırılması üzerine motor kaybı yaşamış ve bombalarını bıraktıktan sonra Suvla Körfezi’nin beş mil kuzeyinde denize acil iniş yapmak zorunda kalmıştı. Yaklaşık iki saat su üzerinde kalan uçağa yardım gelmeyince, mürettebat teğmenler Wise, H. R. Aird ve John W. Alcock kıyıya yüzmeye karar vermiş, ardından da Türk birliklerince esir alınarak İstanbul’a getirilmişti. 

    Mütareke sonrası biten esaretin ardından İngiltere’ye dönen ve Kraliyet Hava Kuvvetleri’nden emekli olan Teğmen John Alcock, iki yıldan daha kısa bir süre sonra Arthur Whitten Brown ile beraber 14 Haziran 1919 tarihinde bir Vickers Vimy uçağı ile Atlantik Okyanusu’nu 16 saat 12 dakikada geçerek ismini havacılık tarihine yazdıracaktı. 

    İlk defa kıtalararası bombardıman görevine katılarak tarihe ismini yazdıran ve muhtemelen hâlâ Çanakkale Suvla Körfezi açıklarında bir yerde bulunmayı bekleyen 3124 kuyruk numaralı bombardıman uçağı ise havacılık meraklıları ve tarihseverler için ilgi kaynağı olmaya devam ediyor. 

  • Afrikalı Mehmet’in kölelik anıları: Dizi değil hakikat!

    Afrikalı Mehmet’in kölelik anıları: Dizi değil hakikat!

    Amerika’da köleliğin en uzun sürdüğü (1530-1888), Afrikalı köle sayısının en yüksek olduğu (5 milyon) ülke ABD değil, Brezilya’ydı. Mahommah Gardo Baquaqua, bu ülkedeki Afrikalılar arasında, başına gelenleri kendi sesiyle anlatabilmiş tek köleydi. 1854’te yayınlanan biyografisinde, Afrika’daki çocukluğunu, köle gemisinde geçen korkunç okyanus yolculuğunu, Brezilyalı “sahiplerinin” acımasızlığını, kölelikten kurtuluşunu anlattı. 

    Özgür olarak doğmuştu. Afrika’da bir ülkesi, evi, ailesi, mesleği vardı. Eğitim görmüştü, biraz elifba, biraz Kur’an biliyordu. Ama genç bir delikanlıyken başına bir felaket geldi. Kendini bir köle gemisinde buldu. Yıllar sonra şöyle yazdı: “Geminin o dehşeti; onu kim anlatabilir? İçine tıkılmış zavallı, talihsiz sefil yaratıktan başka? İnsanlığın dostları, evinden, dostlarından alınıp bir köle gemisine istiflenmiş, uzak bir diyarda daha da büyük sefaletin beklediği zavallı Afrikalı’ya acıyın”. 

    Mahommah Gardo Baquaqua, Brezilya’nın 350 yıllık kölelik tarihinde kendi sesini başkaları aracılığıyla da olsa duyurabilmiş tek köleydi. 1854’te İngilizce olarak ABD’de Detroit’te basılan biyografisi, ancak üç yıl önce Portekizce’ye çevrilerek Brezilya’da yayımlanabildi. Modern kölelik tarihinde başına gelenleri anlatabilmiş başka köleler de vardı; ancak bu “Afrikalı Mehmet”in özelliği, anlattıklarındaki gerçeklik payının çok daha yüksek oluşuydu. Oysa başka ünlü köle yazarların hikayeleri, örneğin 1780’lerde İngiltere’yi gözyaşlarına boğan Olaudah Equiano’nın anlatısı, tam da bu amaçla, yani beyaz efendileri ağlatmak ve kölelik karşıtı harekete kazanmak için çeşitli süslemelerle bezenmişti. 

    Brezilyalı köleler, 1800’ler Alman seyyah Johann Moritz Rugendas’ın, köle gemisinde güverte altındaki Brezilyalı köleleri gösteren gravürü, 1830. 

    Mahommah, bugün Batı Afrika’da Benin’de bulunan Zugu kentinde dünyaya geldi. Benin ve doğu komşusu Nijerya’nın bulunduğu yerler, o sırada Müslüman Sokoto Sultanlığı’nın (veya Hilafeti’nin) egemenliğindeydi. Mahommah’nın çocukluğu, Sokoto Sultanı Muhammed Bello’nun iktidar dönemine rastladı. Sıradan bir çocukluktu bu. Mahommah Avrupalıların hayalhanesindeki gibi yarı-çıplak, elinde mızrak, saz damlı kulübelerde bir “vahşi” hayatı sürmüyordu. Afrika’daki günleri, Atlas Okyanusu’na ulaşan önemli bir kervan yolu üzerinde ticaret, madencilik, küçük endüstriyle uğraşan canlı Zugu, Katsina, Kano gibi kentlerde geçti. 

    Müslüman olmayan annesi Katsina kentindendi. Dayısı burada iğne imal eden, gümüş ve altın ticareti yapan zengin bir demirci ustasıydı. Ailenin yaşadığı Zugu’da, Sokoto sultanına bağlı bir Emir vardı; Müslüman cemaati saraya yakın, cami ve çarşı etrafında örgütlenmiş ayrı bir mahallede oturuyordu. Mahommah’nın babası, günde beş vakit namaz kılan dindar bir adamdı. Ama küçük oğlu, okuldan sık sık kaçıyordu. Sonunda ağabeyinin yardımıyla “Massasaba” denilen Beyin sarayına muhafız olarak girdi. 

    Mahommah biyografisi 

    Mahommah Gardo Baquaqua’nın biyografisi, 1854’te ABD’de Detroit kentinde basılmıştı. Kitabın kapağında, Mahommah’nın bir gravürü bulunuyordu. 

    Mahommah, köle tacirlerinin eline düşüşünü de saraydaki yüksek konumuna bağlıyordu: Çevresini saran dalkavuklar bir gece ona “bah-ci” denilen bir içki içirerek sarhoş etmişti. Uyandığında kendini köle olarak bulmuş, birkaç kere el değiştirdikten sonra, nihayet Portekizli bir beyaz adama satılmıştı. 

    Mahommah’nın uğursuz yolculuğu, köle ticaretiyle ünlü Uydah limanından başladı. Portekizliler üç yüzyıldır Afrika’dan Brezilya’ya köle taşıyorlardı. Mahommah esir düştüğünde, artık yapılan ticaret değil kaçakçılıktı; çünkü 1815’ten beri İngiltere’nin baskısıyla Portekiz okyanusta köle ticaretini yasaklamıştı. Ama kimse gemileri denetlemediğinden, 1845’te Mahommah kendisini su üstündeki bu cehennemde bulmuştu: 

    Köle gemileri Atlas Okyanusu’nda Afrika-Amerika arasında çalışan bir köle gemisinin planı (Brezilya Ulusal Arşivi, altta). Köle ticareti yasaklandıktan sonra da ortalama 250 köle barındıran 100 tonluk gemiler kaçak olarak çalıştı. Okyanusta 290 köle taşıyan bir gemi kesiti. 

    “Geminin ambarına fırlatılmıştık, erkekler bir tarafta kadınlar bir taraftaydı; ambar o kadar alçaktı ki ayağa kalkamıyorduk, yere oturmak zorundaydık, geceyle gündüz arasında fark yoktu, öyle tıkabasa istiflenmiştik ki uyuyamıyorduk. O korkunç yerin pisliği hafızamdan hiçbir zaman silinmeyecek, beynimde hatırlayacak yer kaldıkça hatırlayacağım… Tek yiyeceğimiz suya batırılıp kaynatılmış mısırdı. En çok acısını çektiğimiz su oldu; günde sadece bir kupa veriyorlardı. Birimiz bir olay çıkardığında, etini bir bıçakla kesiyor, biber veya sirkeyle ovuyorlardı… ” 

    Köle gemisi okyanusun öteki yakasında Pernambuco kıyısına yanaştı. Mahommah’nın geldiği bu diyar, artık Portekiz sömürgesi değil, 23 yıl önce bağımsızlığına kavuşmuş Brezilya İmparatorluğu’ydu. Ülke kahve ve şeker kamışı plantasyonlarından gelen zenginliğini Afrikalı kölelere borçluydu. Portekizliler buraya ayak bastığında yerli halkı köleleştirmek istemiş, ancak yerlileri Hıristiyanlaştırmayı amaçlayan Cizvitler buna engel olmuştu. Bunun üzerine Portekizliler, çareyi önceki yüzyılda keşfettikleri Afrika’nın batı kıyılarında buldular. Bu girişimin bilançosu: Afrika’dan Brezilya’ya 1530-1850 arasında 5 milyon köle taşındı! 

    Mahommah ve Judd Mahommah, Haiti’de Baptist misyoneri L. Judd ile birlikte. Judd’un yardımıyla İngilizce öğrendi, Hıristiyan oldu. 

    Mahommah, ilk olarak Recife’ye yakın bir kentte Portekizli bir fırıncıya satıldı: “Benim dışımda dört kölesi daha vardı. Çok dindardılar, günde iki kez dua ederlerdi. Evin girişinde büyük bir saat, kilden yapılma resimler vardı. Aile önde, köleler arkada bunun önünde diz çökmek zorundaydık”. Yeni kölenin ilk işi, sahibinin yaptırdığı ev için nehir kenarından taş taşımak oldu. Önceleri Mahommah sıkı çalışarak efendisinin gözüne girmeye uğraştı, ama bir süre sonra umudunu kaybederek diğer köleler gibi kendini içkiye verdi. Bu durumu “kötü efendi, kötü köleler…” diye anlatıyordu. Biraz Portekizce öğrendiğinde (artık 100’e kadar sayabiliyordu), fırıncının ekmeklerini dağıtıp satma işini üstlendi ama bir gün topladığı parayla içki alıp kafayı çekti. “Müthiş bir dayak yedim. İçimi büyük bir öfke kapladı, önce onu öldürüp sonra da kendimi boğmak geçti içimden. Nehre atlamaya karar verdim. Ama oradan geçen sandaldakiler beni görüp kurtardı”. 

    Sahibi Mahommah’yı satmaktan başka çare bulamadı. Sonunda Afrikalı Mehmet, Rio da Janeiro’da bir gemi kaptanına satıldı. Artık kaptan köşkünde hizmet ediyor, yemek servisi yapıyordu. Bu defa da kaptanın karısıyla başı derde girdi: “Efendimle aramı sık sık bozardı. Bir bakarsınız beni kamçılatmak için elinden geleni yapar, bir bakarsınız kamçılanmamı engellemek için araya girerdi, artık o günkü keyfine göre. Garip bir insaniyet ve vahşet karışımıydı…”. Mahommah ceza olarak birkaç kere güvertede bir topa bağlanıp kamçılandı. 

    Lembrança adlı bu gemi 1847’de bir gün New York limanına yanaştı. Gemideki köleler arasında bu şehirde köle olmadığı söylentisi dolaştı. Gerçekten de ABD’nin New York eyaletinde kölelik 1799’dan itibaren aşamalı olarak kaldırılmıştı. Hiç İngilizce bilmediği halde kendini şehre atan Mahommah, az sonra tutuklandı; ama kaptan gelip kölesini geri almak istediğinde eyalet yasaları gereği talebi geri çevrildi. Daha da iyisi, New York’ta kölelik karşıtı hareket en örgütlü dönemlerinden birini yaşıyor, ABD’nin güney eyaletlerinden kölelerin kaçarak buraya sığınmasında aktif rol oynuyordu. Bu ağ sayesinde, Mahommah az sonra kendini bir gemide Haiti’ye doğru giderken buldu. “Kendimi orada, başka koyu renkliler arasında özgür hissettim” diye anlattı. 

    Dayak altında kölelik Jean-Baptiste Debret’nin resmi “Bir Kunduracı” başlığını taşıyor. Bir köle dövülürken diğerleri çalışmaya devam ediyor. 

    Haiti, yani eski Fransız sömürgesi St. Domingue, Amerika kıtasında Fransız Devrimi sayesinde 1793’te köleliğe son veren ilk ülkeydi. 1804’te Haiti adlı bir devlete dönüşen ülke, kölelikten kaçan herkese yurttaşlık veriyordu. Mahommah Gardo Baquaqua, Haiti’nin başkenti Port-au-Prince’te artık özgürdü ama Fransızca bilmediğinden büyük bir yoksulluğa yuvarlandı. Kurtuluşunu, Haiti’deki Amerikan Baptist Misyonuna borçluydu. İngiltere ve ABD’de kölelik karşıtı hareket 18. yüzyılda bazı Protestan kiliselerinin öncülüğüyle başlamıştı. Baptistler ise Amerika’da siyahları kabul eden en büyük kiliseydi. Mahommah Gardo Baquaqua da Haiti’de bu kiliseye katıldı; bu sayede 1849’da New York’a dönerek McGrawille’deki siyahların da okuyabildiği Central College’de eğitime başladı. Oradan Kanada’ya geçerek, aynı kiliseye mensup Samuel Moore’un yardımıyla Biyografi’sini yazdı. Kitapta açıkça iki ayrı ses duyuluyordu: Biri, sık sık Hıristiyanlıktan dem vuran, Mahommah’dan üçüncü şahıs olarak söz eden Samuel Moore’un sesi, diğeri ise “ben” diyerek Afrika ve Brezilya’yı anlatan Mahommah’nın sesi. Kitabın 1854’te Detroit’te basılmasının nedeni, Mahommah’nın Hıristiyanlığı yaymak üzere Afrika’ya geri dönmesini sağlayacak fonu toplamaktı. 

    Kitap basıldıktan sonra Mahommah önce İngiltere’ye, Liverpool’a gitti. Üç yıl sonra 1857’de, Amerikan Özgür Baptist Misyonu’na yeterli parayı toplayamadığından yakınan bir mektup gönderdi. Bu ondan duyduğumuz son ses oldu. Afrika’ya döndü mü? İngiltere’de kendine bir yaşam mı kurdu? Otuz yıl sonra 1888’de Brezilya’nın köleliği kaldırdığını öğrenebildi mi? Bilmiyoruz. Sonuçta sadece bir eski köleydi; hikayesini anlatma şansını bile ancak bir beyaz adam sayesinde yakalayabilmişti. Ölüm tarihi ve yeri kayıtlara geçmedi. 

    Güleryüzlü ırkçılık

    ‘Sempatik köle’ imajı

    Brezilya’da ülkenin bir “ırk demokrasisi”, köleliğin de “güleryüzlü” olduğu inancı yaygındı. Toplumbilimci Gilberto Freyre’nin 1933’te yayınladığı başyapıtı Casa-Grande & Senzala’da (Malikane ve Köle Odaları), plantasyonlardaki kölelerin efendileriyle içiçe sürdürdüğü yaşam, ilginç ayrıntılara rağmen, olumlu bir gözle anlatılıyordu. Tarihçilerin köleliği farklı açıdan incelemeleri ancak 1970’lerde, askerî rejim döneminde başladı. Ünlü televizyon dizisi Köle Isaura (Escrava Isaura) da bu dönemde gösterildi. Bugün Mahommah Gardo Bacquaqua’nın biyografisinin Portekizceye aktarılması, Brezilya’daki kölelik tarihi literatürünün gittikçe büyüdüğünü kanıtlıyor. 

  • Mayerling faciası: Avrupa’yı sarsan çifte intihar hadisesi

    Mayerling faciası: Avrupa’yı sarsan çifte intihar hadisesi

    Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tacının veliaht prensi Arşidük Rudolf ile sevgilisi Maria Vetsera’nın Viyana dışındaki Mayerling av köşkünde intihar etmeleri, Habsburg hanedanının prestijine ağır darbe vurmuştu. Gazetecilerin öğrendiklerine göre çift aralarında intihar antlaşması yapmış, Arşidük önce Maria’yı sonra kendisini vurmuştu. Trajik olayın öncesi, sonrası ve Avrupa’daki etkileri… 

    Tarihte tekil bir olayla başlayan öyle kırılmalar vardır ki, bunlar adeta bir domino taşı gibi ilerleyerek hiç beklenmedik daha büyük olaylara evrilmiştir. İşte Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tacının veliaht prensi Arşidük Rudolf ve sevgilisi Maria Vetsera’nın intiharı da böyle bir hadisedir. 

    Arşidük Rudolf, İmparator 1. Franz Joseph ile eşi Bavyera Krallığı’nı yöneten hanedandan (Wittelsbach) Elisabeth’in ya da bilinen ismiyle “Sissi”nin tek oğlu, dolayısıyla tahtın varisiydi. Rudolf’ün yaşamı büyük ölçüde annesinin bencilce ilgisizliği ile babasının muhafazakar yönde dayatmalarıyla şekillenecek ve son bulacaktı. Aslında hem annesini hem babasını derinden etkileyen, 1848 Avrupa Baharı ayaklanmaları ve devrimleriydi. Franz Joseph zaten 1848’de başgösteren olaylar sonrası amcasının tahttan çekilmesi, babasının ise feragat etmesiyle genç yaşta tahta çıkmıştı. Köhnemiş Habsburg yönetimine yeni bir soluk kazandırmak için tacı devraldıysa da reaksiyoner/muhafazakar politikaların odağı olmuştu. 

    Maria Vetsera’nın son mektubu 

    Veliaht Prens Rudolf’ün ölüme götürdüğü 17 yaşındaki sevgilisi Maria Vetsera’nın yazdığı üç intihar mektubu 2015’te günyüzüne çıktı. 

    Döneminin güzellik ve moda anlayışını şekillendirecek olan imparatoriçe ise hayatı boyunca monarşinin ve aristokrasinin devrileceği endişesiyle yaşamış, hatta Habsburg hanedanının devrilerek Avusturya-Macaristan tacını kaybetmesi korkusuyla İsviçre’de bir hesap açmış, zamanının önemli bir kısmını da burada geçirmişti (yine burada 1898’de bir suikaste kurban gidecekti). Rudolf annesiyle az zaman geçirmiş olsa da birçok açıdan ona benzemekteydi; duygusal açıdan kırılgan, hassas, nüktedan ve intihara yatkındı. Belki de babasının gelenekselci tavırlarına tepki olarak ya da annesinin tuttuğu yenilikçi eğilimleri olan özel hocalar nedeniyle, güçlü liberal görüşlere sahip bir hanedan üyesi olarak büyüdü. Genç yaşlarından itibaren liberal görüşlü siyasetçilerin ve aydınların umudu oldu. Babasının onun mesleğinin askerlik olması gerektiği telkinlerine karşın her zaman doğa bilimlerine ilgi duyduysa da, kendisine verilen askerî görevleri de yapmak zorundaydı. Bu onu hem ruhsal hem de fiziksel olarak çok zorlayacaktı. 

    Rudolf’un bu liberal görüşleri, ailenin/hanedanın ve sarayın onu dışlamasını getirdi. Ayrıca 1883’te Belçika Kralı II. Leopold’un kızı Stephanie ile yaptığı mantık evliliği de kendisini mutsuz etmekteydi. Arşidükün, ailesinin onaylamadığı aristokrat olmayan bir çevresi vardı ve zamanının çoğunu onlarla geçirmekteydi. Tanıdıklarından yayıncı Moritz Szeps’in gazetesi Neues Wiener Tagblatt’ta liberal görüşlerini dile getirdiği imzasız yazılar yazmaya başladı. Zaten daha 20’li yaşlarında bu görüşleri savunan broşürler bastırtmaktaydı ve bunların bir kısmı da saray çevrelerinde bilinmekteydi. Daha o yaşta bir soyluya kendisi için en iyi pozisyonun “bir cumhurbaşkanı olmak” olduğunu belirtmişti. Bu düşüncelerle kendine sarayda birçok düşman edinmişti. 

    Duygusal bir ruh 

    Arşidük Rudolf zor bir çocukluk geçirmişti. Annesinin ilgisizliği, babasının koyu muhafazakarlığı ve yakalandığı belsoğukluğu intihar eğilimini güçlendirmişti. 

    Arşidük Rudolf’ü intihara sürükleyen bir başka neden de, 1886’da ortaya çıkan belsoğukluğu ve bu hastalığa karşı yapılan cıva ve morfin tedavisiydi. Bu onu hem fiziksel hem ruhsal olarak zayıflattı. Babasıyla katıldığı askerî tatbikatlarda dayanıksızlığı yüzünden yaptığı hatalar düşmanları tarafından kullanılıyordu. Hastalıktan dolayı çektiği acılar, hayatı ona yaşanılmaz kılıyordu. İşte bu dönemde intihar fikri aklında iyiden iyiye şekillendi. Aynı dönemde annesinin de hem yazdığı şiirlerde hem yakınlarıyla konuşmalarında intiharı dile getirmesi, esasında bu iki karakterin birbirine nasıl benzediğini gösteriyordu. “Sissi” 1886’da kuzeni Bavyera Kralı 2. Ludwig’in ölümünden sonra bunalıma girmiş, 1888’deki başka bir ölüm de oğlu Rudolf’u karamsarlığa sürüklemişti: Ölen kişi, liberallerin umudu olan Alman İmparatoru 3. Friedrich’ti. Tahta geçtiği yıl kanserden ölen 3. Friedrich’in yerine, gerici, muhafazakar görüşleri çok iyi bilinen ve Rudolf’ten hiç hoşlanmayan 2. Wilhelm Alman İmparatoru oldu. 2. Wilhelm o yıl (1888) Viyana’ya yaptığı ziyarette antipatisini göstermiş ve Rudolf’ün Silahlı Kuvvetler’de çok yüksek bir rütbe olan ve savaş zamanında komuta yetkisi veren “genel müfettişlik”ten (generalinspector) alınmasını istemişti. Bunun üzerine Rudolf de karşılık olarak, 2. Wilhelm’in özel hayatıyla ilgili sırları Fransız Le Figaro gazetesine sızdıracaktı. 

    Kısacası 2. Wilhelm’in Alman tahtına çıkışı, Avusturya-Macaristan veliahtının 3. Friedrich ile birlikte Avrupa’nın ortasında liberal politikaları yürürlüğe koyma hayallerini suya düşürmüştü. 

    Tüm bunlar zaten aşırı kırılgan olan Rudolf’ü sona doğru sürüklüyordu. Eşiyle mutlu olamayan arşidükün başka kadınlarla ilişkileri sır değildi. Bunun en bilineni ise Mizzi Kaspar ile olanıydı. Kaspar, dönemin Viyana’sında “soubrette” adı verilen, genellikle soylularla ilişkisi olan bir hayat kadınıydı. Veliaht prensle ilişkisi yıllardır sürmekte ve onun kendisine verdiği ev, mücevher gibi pahalı hediyeleri kabul etmekteydi. Rudolf önce ona birlikte intihar etmeyi önerdi. O zaman henüz 24 yaşındaki Kaspar bunu reddederek arşidükün teklifini polislere iletti. Polis hiçbir şey yapmadığı gibi bilgiyi hanedana da iletmedi; zira polisin bağlı olduğu İçişleri Bakanı ve onun bağlı olduğu Başbakan Kont Taafe sıkı bir muhafazakardı ve veliahta karşı olduğu çok iyi biliniyordu. Taafe için Rudolf’un intihar ihtimali, önüne geçilmesi şöyle dursun kaçırılmaz bir fırsattı. 

    İntihar evi Veliaht Prens, Mayerling Av Köşkü’nde sevgilisiyle birlikte intihar etti. 1889’da manastıra dönüştürülen köşk, 2014’te müze olarak ziyarete açıldı. 

    Mizzi’ye yaptığı bu tekliften birkaç ay sonra aynı teklifi bu sefer kısa bir süredir ilişkisi olduğu Maria Vetsera’ya yaptı. Maria Vetsera, ailesi 1870’te baronluğa yükseltilmiş yeni soylu bir aileydi. Annesi, Osmanlı kökenli zengin Baltazzi ailesinden gelmekle beraber, tüm çocuklarını yüksek derecede soylularla evlendirmeye gayret eden hırslı bir kadındı; hatta Maria’yı o çevrelere sokmak için hiçbir at yarışını kaçırmadığından, kızın adı “çimlerin meleği”’ne çıkmıştı. Arşidük Rudolf evli olsa da hem 17 yaşındaki Maria hem de annesi için olabilecek en yüksek hedefti. 

    Maria, Rudolf’e karşı derin bir tutku duyuyordu. Onunla ilgili gazete haberlerini okuyor, resimlerini kesip topluyordu. Mizzi’nin aksine onun her dediğini yapmaya hazırdı. Rudolf, Mizzi ile görüşmesinden birkaç gün sonra Maria’yı Viyana dışındaki ormanlarda bulunan Mayerling av köşküne davet etti. Bu köşk arşidükün insanlardan ve saray ortamından kaçmak için satın aldığı bir yerdi. Burası onun gözlerden uzakta intihar-cinayetinin de mekânı olacaktı. 

    29 Ocak 1889’da Arşidük ve Maria ava çıkma bahanesiyle buraya gitti. Ertesi sabah ise köşkün kahyası Ferdinand Loschek ikisini de ölü olarak buldu. Ne olduğunu tam anlayamadan ölüm haberini bir şekilde Viyana’ya, İmparator Franz Joseph ve İmparatoriçe Elisabeth’e ulaştırdı. Ancak bu ölümlerin Viyana’dan uzakta nasıl gerçekleştiği hakkındaki karmaşa, olayın önemini, yani veliahtın ölümünü gölgede bıraktı. 

    Devlete ait olan Wiener Zeitung ertesi gün Rudolf’ün kalp krizi geçirerek öldüğünü bildirdi ama, bu dedikoduları engellemeye yetmedi. İlk başta sadece hanedanın yakın çevresinin bildiği Rudolf’ün intihar ederken yalnız olmadığı bilgisi, daha sonra halk tarafından da duyulmaya başladı. Yabancı muhabirlerin Mayerling’e gelerek olayı öğrenmeleriyle, Maria Vetsera’nın da Rudolf ile birlikte olduğu yazılmaya başlandı. Gazetecilerin öğrendiklerine göre çift aralarında intihar anlaşması yapmış, Arşidük önce Maria’yı sonra kendisini vurmuştu. 

    Olayla ilgili söylentilerin artışında çelişkili ifadeler veren Loschek’in payı büyüktü. Ayrıca imparatorun polis soruşturmasını durdurması da söylentilerin çoğalmasında pay sahibiydi. Rudolf’ün siyasi bir cinayete kurban gittiği en yaygın dedikoduydu. Bu iddiaya göre, liberal görüşlere sahip veliahtın ileride tahta geçecek olmasını engellemek isteyen reaksiyoner çevreler, hatta imparatorun kendisi, bu cinayeti planlamıştı. Bir diğeri ise Masonların ya da ünlü Fransız siyasetçi Clémenceau’nun, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun istikrarını bozmak üzere bunu gerçekleştirdiğiydi. Bu özellikle son Avusturya-Macaristan İmparatoru 1. Karl’ın karısı Zita’nın en sevdiği iddiaydı; bunu sayısız kereler dillendirmişti. 

    Halbuki işin aslı hiç de öyle değildi. Depresif ve intihara yatkın Rudolf, başından beri kendine ölümünde bir eşlikçi aramaktaydı. Çok sonra frengiden ölen Mizzi’ye de aynı teklifi yaptığının ortaya çıkması, bunu ortaya koyan gelişmelerden birisi oldu. Bir diğer gelişme ise Maria’nın ölmeden önce ailesine yazdığı, 2015’te Avusturya’da bir bankada ortaya çıkan (1926’da kasaya konmuştu) üç veda mektubuydu. Zaten Rudolf eşi Stephanie’ye de bir veda mektubu yazmıştı. 

    Liberal prens 

    Veliaht Prens Rudolf’un liberal fikirlerini ifade ettiği muhalif gazete Neues Wiener Tagblatt (solda). Veliaht Prens’in intiharını manşete taşıyan başka bir Avusturya gazetesi (sağda). 

    Rudolf’ün ölümünün intihar değil de cinayet olduğu, kanıtlara rağmen hâlâ sevilen bir tartışma konusudur. Franz Joseph, intihar eden oğlunun Viyana’da Kapusen Kilisesi’nin altındaki Habsburg hanedan mezarlığına gömülebilmesi için, onun akıl sağlığındaki bozukluğu bahane ederek Vatikan’dan özel izin almak zorunda kalmıştır (intihar eden bir kişi Hıristiyan mezarlığına gömülemezdi). Ölümün nasıl gerçekleştiğiyle ilgili belirsizlik, Avrupa’da bir skandallar dizisine dönüşmüştür. 

    Rudolf’un ölümü Habsburg hanedanının prestijine ağır bir darbe vurdu. İmparatorun başka oğlu olmadığı için önce kardeşi Karl Ludwig veliaht olmuştur. O da ölünce unvan oğlu Franz Ferdinand’a geçmiştir. İçinde farklı milletleri barındıran Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda çözülme başlamak üzereyken, bu son veliahtın da bir suikast sonucu ölmesi 1. Dünya Savaşı’nı tetiklemiştir. Franz Joseph’in uzun saltanatının (1848- 1916) ardından, tahta kardeşinin torunu, Franz Ferdinand’ın da yeğeni olan son imparator 1. Karl geçmiştir. 

    ‘MAYERLİNG FACİASI’ FİLMİ

    Başrollerde Ömer Şerif ve Catherine Deneuve

    Terence Young’ın yönetmen koltuğunda olduğu 1968 tarihli “Mayerling” (Mayerling Faciası) filmi, Avusturya-Macaristan veliaht prensi Arşidük Rudolf ile sevgilisi Maria Vetsera’nın trajik ölümlerini odağına alarak, seyirciyi dönemin sosyal atmosferine ve bireysel ilişkilerine götüren önemli bir dönem filmiydi. Young’ın filmi, Habsburg hanedanlığı ile kapalı saray kapıları ardında yapılan görüşmeleri etraflıca senaryolaştırmıştı. Claude Anet’nin Mayerling ve Michel Arnold’ın L’Archiduc romanlarına dayanılarak yazılan senaryoda veliaht prens ile sevgilisini Ömer Şerif ve Catherine Deneuve canlandırmıştı. 15 milyon dolara yakın hasılat yaparak büyük bir başarıya ulaşan film, bugün kült sinema eserlerden biri olarak kabul görmektedir. 

    Terence Young’ın yönettiği Mayerling Faciası filmi, 15 milyon dolar hasılat yapmıştı. 

    DÖNEMİN ÖLÜM MODASI

    Romantizm akımı ve ‘intihar anlaşması’

    18 yüzyılda romantizmin ve bireyciliğin yükselişi, kilisenin etkisini kaybetmesi ve özellikle Goethe’nin Genç Werther’in Acıları romanını yazmasıyla Avrupa’da eğitimli gençler arasında bir intihar salgını ortaya çıktığı söylenir. “İntihar anlaşması” da bu salgının bir parçasıdır. En ünlü vaka, 1813’te Alman şair Heinrich von Kleist’ın Henriette Vogel’le yapıp uyguladığı intihar anlaşmasıydı. Arşidük Rudolf ve Maria Vetsera’nınki de bu çizgiyi izliyordu. Bugün intihar antlaşması, psikiyatrinin alanına girer; psikiyatride uygulanan “intihar etmeme anlaşması tedavisi” de belki buradan hareketle geliştirilmiştir.

  • Hayat veren ve yaşatan onlardır: İlk kadın hekimler

    Hayat veren ve yaşatan onlardır: İlk kadın hekimler

    Yeryüzünde var olduklarından beri kadınlar tarihin ilk hekimleri de oldular; çünkü doğururlar, ana olurlar ve doğurduklarını memelerinin bereketiyle besleyip onları sınırsız bir şefkatle korurlar. Hekim, hikmetten gelir bilindiği gibi… Ve belki de bütün güzellikleri ve kusurlarıyla hayatın bileşimindeki hikmette gizlidir kadınların içgüdüsel hekimliği… 

    Toprağı işlemek, ona bağlı bir hayat biçimini de beraberinde getirecek ve insanlar yerleşik düzene geçecekti ki bu da toprak mülkiyet ve sonu gelmez savaşlar demekti. Sonuçta tarım toplumuyla birlikte sosyal roller de değişti ve ataerkil bir yapı insanlık tarihine hâkim oldu. Bu durum hekimlik uğraşının da kaçınılmaz olarak erkek egemenliğine girmesine yol açacak, evlerde kadınlar tarafından hekimlik yapılmaya devam edilmekle birlikte, hekimlik ev dışında yapılan profesyonel bir mesleğe dönüşecek ve kimi istisnalar dışında neredeyse tamamen bir erkek alanı olacaktı. Gayet iyi bilindiği gibi, tıbbın babası kabul edilen Hipokrat’ın okulu da kadınlara kapalıydı ve asırlar boyunca da kapalı kaldı. 

    Kadınlar elbette direndiler bütün bu yasaklara. MÖ. 4. yüzyılda Antik Yunan döneminde yaşayan ilk kadın hekim Agnodice, tıp eğitimini İskenderiye’de Hocası Herophilos’tan almış, kadın hastalıkları ve doğum öğrenmiştir. Fakat hekimlik yapması yasaktır; erkek kılığında hekimlik yapmak zorunda kalışı ve yakalanıp yargılanışı onu bir efsaneye dönüştürür ve hikayesi ölümsüzleşir. 

    Doğum yaptıran kadın hekim, Sabuncuoğlu Şerefeddin, 17. yüzyıl. 

    Ortaçağ Avrupası’nda rasyonellikten uzaklaşıp kilisenin hakimiyetine giren hekimlik, bilgi ve düşünce yerine inancın ve dogmanın etkisindeydi ve tabii yine kadınlara yasaktı. Bunun tek istisnası 11. yüzyılda kadınların da eğitim gördüğü İtalya’daki Salerno Tıp Okulu’dur ve bu okulun jinekoloji dersleri bir kadın hekim olan Trotula tarafından verilmiştir. Kıta Avrupası’nda 13. ve 17. yüzyıllar arasında hekimlik yapan kadınlar cadılıkla itham edilerek binlercesi ölüm cezasına çarptırılmış; bugün “cadı av”ı olarak anılan insanlık tarihinin en karanlık zamanlarından biri olarak kayıtlara geçmiştir. 

    Yunan mitolojisinde Hygieia, Roma mitolojisinde Salus, Sümer mitolojisinde Bo… Kadim zamanların sağlık tanrıçalarından beri ebelik yapan, hasta tedavi eden kadınlara asırlardır hekimlik yapma hakkı -İtalya dışında- tanınmıyordu. İngiltere ordusunda 50 yıl boyunca cerrah olarak çalışan James Barry (1797- 1865), öldüğünde üniforması ile gömülmek istediğini vasiyet etmişti; vasiyetine uyulmadı ve bir kadın olduğu anlaşıldı. Öylesine büyük bir utanca sebep olmuştu ki bir erkek olarak gömüldü ve gerçek cinsiyetinin açıklanmasına 100 yıllık bir süre için yasak konuldu. 

    Trotula metinleri 

    İsmini kadın tıp yazarı Salernolu Trota’dan alan Trotula metinleri, kadın hekimliği üzerine 12. yüzyılda yazıldığı düşünülen üç kitapçıktan oluşmaktadır. 

    ABD’de Elizabeth Blackwell (1821-1910), uzun ve çetin bir mücadele sonunda New York’ta Geneva Tıp Okulu’na kabul edildi. Bütün engellemelere rağmen bu okulu birincilikle bitirecek; diplomasını aldığı 23 Ocak 1849 tarihinde ilk kadın doktor olacak; fakat bununla bitmeyecek ve çalışma izni almak için yine uzun ve çetin yeni bir mücadele vermek zorunda kalacaktı. 

    Osmanlı Devleti’nde kadın hekim ve ebeler 

    Osmanlılar’da kadınların hekimlik yaptığına dair en eski kaynak 15. yüzyılda cerrahi müdahale yapan “tabibe” minyatürlerinin bulunduğu Sabuncuoğlu Şerafeddin’in Cerrahiyetü’l Haniyye adlı eseridir. Osmanlı Devleti’nde usta-çırak yöntemiyle yetişen kadın hekimler asırlar boyunca tababet icra etmişler ve cerrahi müdahaleler yapmışlardı. Çiçek aşısını keşfeden Anadolu’nun isimsiz bilge kadınları bir yana, 1600’lü yıllarda fıtık ameliyatları yapan Üsküdarlı Saliha Hatun gibi şöhreti günümüze kadar ulaşan bir kadın cerrah olduğu gibi, sarayda hizmet veren kadın hekimler de vardı; Buha Eşkenazi, Meryem Kadın, Tabibe Gülbeyaz Hatun en bilinenleri. Bunlardan Gelincikli Meryem, Tanzimat padişahı Abdülmecid’i, şehzadeliğinde çiçek çıkarınca ölmekten kurtarmıştı. 

    Anneden kızına veya başka bir kıza usta-çırak yöntemi ile aktarılan ve toplumda saygı gören geleneksel kadın mesleği ebelikti; fakat 19. yüzyılda tıp alanındaki ilerlemelere ayak uyduramayan ebeler yetersiz kalmaktaydı. Bunun üzerine 1840’ta Tıbbiye’de kurulan bir komisyon, ebelerin burada açılan kursları tamamlayarak diploma aldıktan sonra mesleklerini uygulayabileceklerine ve aynı zamanda hastabakıcı olarak da görev yapabileceklerine hükmetti. Böylece 1842-1843 ders yılında Tıbbiye’de açılan ebe sınıfında eğitim başladı ki, bu kurs ilk hemşirelik eğitiminin de başlangıcı kabul edilir. 

    Ebe sınıfı sayesinde kadınların hem sağlık alanında hem de diğer alanlarda eğitim alma süreçleri başlamış oldu. Müslüman bir kadının evinden başka bir yerde bir erkekten ders alması hiç de kolay değildi; ancak ebelik eğitimi kadının sosyal hayatın içine girmesinde çok önemli bir rol oynamıştı; artık tayin ediliyorlar ve devletten maaş alıyorlardı. Buna mukabil hekimlik hem fiziksel olarak hem de örf ve adetler bakımından kadınlar için henüz uygun bir meslek olarak görülmüyordu. 

    1890’da, Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yayınlanan “Tabibeler” adlı makalede kadınların tıp eğitimi alamayacağı ve hekimlik yapamayacağı ileri sürülmüş, böylece Müslüman kadınlarının hekim olup olamayacağı ile ilgili ilk tartışma başlamıştı. 1898’de Şura-i Devlet, tartışmaları süren bu konuyu inceledi ve kadınların hekimlik yapamayacaklarına karar verdi. 23 Mayıs 1898 tarihli gazetede de bu kararı duyurdu. 

    İlk kadın doktorumuz Adapazarlı bir Ermeniydi

    Dr. Zaruhi Kavalcıyan 1877’de Adapazarı’nda doğan Kavalcıyan, Illinois Tıp Fakültesi’nin 1903 mezunları listesinde yer aldı. Ertesi yıl Osmanlı Devleti’ne döndü. Türkiye’nin ilk kadın doktoru oldu. 

    Osmanlı Devleti’nde kadınların tıp fakültesine girmelerinin yasaklandığı 1898’de, Zaruhi Serope Kavalcıyan Adapazarı’ndaki Amerikan Kız Koleji’nden yeni mezun olmuştu ve babası, Boston Üniversitesi Tıp Okulu mezunu Dr. Serope Kavalcıyan gibi doktor olmak istemekteydi. Bu nedenle tıp tahsili yapmak üzere ailesi tarafından ABD’ye, Chicago’daki Illinois Üniversitesi’ne gönderildi. 

    1903’te üniversiteden mezun olan Dr. Zaruhi Kavalcıyan, mezuniyetinden bir yıl sonra memleketi Adapazarı’na döndü. Osmanlı ülkesinin ilk kadın doktoruydu. Ne var ki II. Abdülhamid döneminde sadece Osmanlı uyruğunda olmayan yabancı kadın hekimlere çalışma izni verilmekteydi. Babasının gellemelere rağmen bu okulu birincilikle bitirecek; diplomasını aldığı 23 Ocak 1849 tarihinde ilk kadın doktor olacak; fakat bununla bitmeyecek ve çalışma izni almak için yine uzun ve çetin yeni bir mücadele vermek zorunda kalacaktı. 

    Babasının yanında asistanlık ve yanı sıra Amerikan Kız Koleji’nde kimya ve biyoloji öğretmenliği yapmaya başladı. Babasının felç geçirmesi ve ölmesi üzerine onun hastalarının tedavisini sürdürdü. 1. Dünya Savaşı devam etmekteydi ve hayat şartları çok zordu; bu şartlarda hekimliğin yanı sıra yardım kuruluşlarında da görevler aldı. 

    Kavalcıyan’ın mezarı 

    Türkiye’nin ilk kadın hekimi Zaruhi Kavalcıyan’ın mezarı, Feriköy Ermeni Protestan Mezarlığı’nda bulunuyor. 

    1921’de Amerikan Kız Koleji’nin Adapazarı’ndan Üsküdar’a taşınması sebebiyle diğer öğretmenlerle birlikte İstanbul’a yerleşti. Kolejde yine kimya, biyoloji ve fizik dersleri verirken tanındığı ve çok sevildiği Üsküdar’da uzun yıllar boyunca hekimlik yapmaya da devam etti. Dr. Zaruhi Kavalcıyan 1969’da hayatını kaybetti. 

    1915-1920 döneminde yurtdışına giden kızlar 

    İstanbul Darülfünunu 1915’te kız öğrenci kaydetmeye başlamıştı ama, Tıp Fakültesi kız öğrenci almıyordu. Bu nedenle tıp okumak isteyen kız öğrenciler başka ülkelere gittiler. İlk olarak 1915’te İzmir Vilayeti İdare-i Hususiyesi, eğitim masrafları İstanbul Vilayeti tarafından ödenmek üzere, İzmirli Suat Mahmut ve Fatma Süeda Hanımları Cenevre Tıp Okulu’na (Ecole de Médecine) gönderdi. 

    İlk Türk kadın doktor 1891 doğumlu Safiye Ali, Almanya’nın Würzburg kentinde aldığı tıp etiğiminin ardından Türkiye’ye döndü ve ülkenin ilk Türk kadın doktoru oldu. 

    1916’da Safiye Ali, Maarif Nezareti bursuyla Almanya’ya, Würzburg Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne gönderildi. 1918’de Bedriye Veysi Bora yine Maarif Nezareti’nin yardımıyla tıp eğitimi için Münih’e gitti. Uzun yıllar İstanbul’da hıfzıssıhha müdürlüğü ve dâhiliye uzmanlığı yapmıştır. Fatma (Reşit) Arif Atasagun, Darülfünun biyoloji öğrencisi iken Rockfeller bursuyla 1919’da Boston Tufts Üniversitesi’ne gitti. 1925’te mezun olarak ertesi yıl Türkiye’ye geldi; ilk kadın jinekologtur. Havva Hayrünnisa (Ataullah) 1919’da burslu gönderildiği Londra Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tıp eğitimi aldı; kadın-doğum uzmanı oldu. Semiramis Rıfat Ekrem, 1921’de gönderildiği Münih Tıp Fakültesi’ni 1927’de bitirdi. Şişli Etfal Hastanesi’nde ihtisas yaparak çocuk hastalıkları mütehassısı oldu. 

    Süt Damlası Bakım Evleri Süt Damlası Bakım Evleri’nde Dr. Safiye Ali, çocuk hastalarla birlikte. Bu bakım evleri, anne sütünden kesilen ve steril süt içme imkanından mahrum olan çocuklara yardım amacıyla açılmıştı.

    Tıbbiye’ye doğru 

    Yabancı uyruklu kadın doktorlara çalışma izni veriliyor fakat Osmanlı uyruğundaki kız öğrenciler Tıbbiye’ye alınmıyordu. Sıhhiye Meclisi kadınların hekim olamayacaklarına dair bir mazbata çıkarmıştı; kadınların evlenip aile kurduktan sonra mesleklerine devam etmeyecekleri, fakülteye girmenin “iffet ve ahlak” değerlerini zedeleyeceği, erkek hastaları muayene etmemeleri ve anatomi diseksiyonlarına da katılmamaları gerektiği savunuluyordu. 

    İstanbul Sıhhiye Müdürü Rasim Ferit Bey, 20 Haziran 1917 tarihinde Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi’ne, “yurtdışında tıp tahsili yapan kız öğrencilerin diploma alarak döndüklerinde ne yapacaklarını” sordu. Sıhhiye Müdür-i Umumisi Dr. Adnan, konuyu Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’ya aktardı ve Sadaret’e savaşta verilen hekim kaybı nedeniyle oluşan hekim açığını kapatmak için kadınlara da tıp tahsili imkânı verilmesini öneren bir dilekçe verildi. Fakat Sadrazam Talat Paşa Rusya’daydı; Vükelâ Meclisi’ne başkanlık eden Enver Paşa ise karşı görüşteydi ve dilekçeyi reddetti. Ertesi yıl başvuru tekrarlandığında, bu kez Meclis-i Vükelâ “Memâlik-i Osmaniye’de kadınların da erkekler gibi tababet, dişçilik ve eczacılık etmelerinde mahzur görülmediği” kararını verdi. Muallim Mecmuası’nın 15. sayısında duyurulan bu karar, kadınların Tıp Fakültesi’ne girmesi yolunda kazanılan ilk zaferdir. Bu kararın hemen ardından üçü Türk sekiz kız öğrenci tıp fakültesine kaydolmak için başvurdu, fakat kabul edilmediler… 

    İlk kadın hekimlerimizden Dr. Müfide Küley 

    Cumhuriyet tarihimizin ilk kadın hekimlerinden Dr. Müfide Küley, İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Kliniği’nde Gastroenteroloji bölümünün kurucusudur. 

    Tıp fakültesinde düşünce ayrılıkları vardı. Okulda ders verenler arasında şiddetli tartışmalar oluyor, İstanbul gazetelerinde kadınların hekimlik yapamayacaklarına dair hararetli yazılar yayımlanıyordu. Kadınlar biyolojik olarak bu mesleğe uygun görülmüyordu. Kadın doktor olursa bu meslekte çalışmak fırsatını bulamayacağı, evlenip çoluk çocuğa karışacağı, doktorluğu terkedeceği ve bütün emeklerin boşa gideceği; kadınların tıp fakültelerine girmelerinin iffet ve ahlakın bozulmasına yol açacağı; kadın hekimlerin erkek hastaları muayene edemeyecekleri ve anatomi derslerinde diseksiyon yapamayacakları öne sürülüyordu. 

    İlk Türk kadın cerrah

    Dr. Suat Rasim, 1922 Eylül’ünde Dr. Besim Ömer Paşa’nın teşebbüsüyle Haydarpaşa Tıp Fakültesi’ne kaydedilen ilk kadın öğrencilerden biridir. 1927’de mezun olmuş, 1931’de de uzmanlık sınavını vererek cerrah olmuştur. 

    Amerikan Kız Koleji’nde kadın tıp öğrencileri 

    Millî Mücadele’nin başladığı 1919’da, İstanbul Amerikan Kız Koleji müdürü Dr. Mary Mills Patrick, kolejin içinde bir tıp fakültesi açmak üzere çalışmalarına başlamıştı. New York Columbia Üniversitesi’nin “College of Physicians and Surgeons” programı temel alınmıştı ve Eylül 1920’de Amerikan Kız Koleji Tıp Bölümü (Department of Medicine Constantinople Women’s College) eğitime başladı. İlk sene hiç Türk öğrencileri olmadı. 1921-1922 öğretim yılında Hamdiye Abdürrahim ve Sabiha Süleyman, 1923-1924 öğretim yılında ise Seniha Fuat bu okulda tıp eğitimi almaya başladılar. Amerikan Kız Koleji Tıp Bölümü Türkiye’de kız öğrencilerin tıp eğitimi almalarını sağlayan ilk akademik kurumdu ve 3 Mart 1924 tarihinde çıkan, yabancıların yükseköğretim kurumu açma ve çalıştırmalarını yasaklayan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kapatıldı. 

    Güney Afrika’nın ilk Müslüman doktoru Din alimi Ebubekir Efendi’nin torunu Havva Hayrünnisa Hanım 1919 yılında tıp tahsili yapmak üzere burslu olarak Londra’ya gönderilir. Tıp fakültesini bitirdikten sonra bir süre İstanbul Moda’da kadın-doğum uzmanı olarak çalıştı. 1929’da Güney Afrika’ya dönen Hayrünnisa Hanım ilk Müslüman kadın doktoru oldu (resimde ortada). 

    Haydarpaşa Tıbbiye 

    Darülfünun Emin’i Dr. Besim Ömer Paşa, 1921’de Tıbbiye’ye kız öğrenci almak istemiş fakat Dr. Akil Muhtar buna engel olmuştu. O sıralarda sadece kızların eğitim aldığı bir Tıbbiye Mektebi açılması fikri de ortaya atılmış ama buna da derhal karşı çıkılmıştı. Darülfünun grevinin ardından Tıbbiye yeniden açıldığında, Dr. Besim Ömer Paşa, Müfide Kazım, Sabiha Süleyman ve İffet Naim adlı ilk üç kız öğrenciyi kayıt etti. Eylül 1922’de Tıbbiye’de kız öğrenci sayısı 10 olmuştu. Altı kız öğrenci 1927’de tıp eğitimlerini, 15 Ekim 1928 tarihinde de Gülhane’deki stajlarını tamamlayarak diplomalarını aldılar. Üç kız öğrenci okuldan ayrılmış, biri ise tüberkülozdan hayatını kaybetmişti.

    Türkiye’nin ilk kadın patologu Türkiye’nin ilk kadın patoloji uzmanı ve ilk kadın tıp profesörü Dr. Kâmile Şevki Mutlu.
    1927’de Münih Tıp ;Fakültesi’ni bitiren Çocuk Mütehassısı Doktor Semiramis Tezel.

    Ve bugün…

    19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın hemen başında ABD, Avrupa ve Türkiye’de kız öğrencilerin münferit girişleri vardır tıp okullarına. Başlangıçtan bugüne kadar olan büyük resme baktığımızda, tıp fakültelerine giren kız öğrenci sayısının 1970’lere kadar giderek artan biçimde yükseldiğini görürüz. Bu tarihten itibaren 68 kuşağının getirdiği özgürlük rüzgarıyla tıp fakültelerine giren kız öğrenci sayısı büyük bir artış göstermiş ve kız-erkek oranı neredeyse eşitlenmiştir. Ülkemizde 2018 itibariyle tıp fakültelerinde okuyan 38.725 erkek öğrenciye karşın 37.231 kız öğrenci bulunmaktadır. 

    1928 Tıbbiye mezunları

    Dr. Safiye Ali: Yardımsever melek

    Cumhuriyetin ilk diplomalı kadın hekimi Dr. Safiye Ali, 1894’de İstanbul’da yüksek sınıftan bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiş; 1916’da Amerikan Kız Koleji’ni bitirdiğinde öğrencilik yıllarında yaşadığı Balkan Harbi’nin etkisiyle doktor olmaya karar vermiştir. Bu seçimde okul müdürü Mary Mills Patrick’in de etkisi büyüktür. Maarif Nezareti bursuyla Almanya’ya Würzburg Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne gönderilir. 

    1921’de diplomasını alarak mezun olur; Würzburg Julius-Maximilians Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde kadın hastalıkları ve çocuk hastalıkları ihtisası yaparak 1922’de yurda döner. O yıllarda yurtdışında eğitim gören tıp öğrencilerinin diplomaları, Sıhhiye ve Muavenet-i içtimaiye Vekâleti’nde kurulan bir komisyon tarafından incelenmek suretiyle tababet icazetnamesi verilmektedir. Safiye Ali, Haziran 1923’te ilk Türk kadın doktor olarak icazetnamesini alır. Ardından, Cağaloğlu’nda bir muayenehane açar. Gazeteye verdiği ilanda şöyle yazmaktadır: “Dr. Safiye Ali Hanım, kadın ve çocuk hastalarını Cuma ve Pazar’dan maada her gün ve öğleden sonra İstanbul’da Nuruosmaniye Caddesi’nde 52 numaralı muayenehanesinde kabul eder”. 

    “Yüreği bir pırlantaydı” 

    Safiye Ali için Prof. Dr. Lehmann şöyle der: “Safiye’nin yüreği bir pırlantaydı. O yüksek ruhlu, insancıl bir varlıktı. Bizim kalbimizde hayranlık duyduğumuz, büyük bir yardımsever melek olarak yaşayacaktır”. 

    Amerikan Kız Koleji bünyesinde açılan ilk kız tıp okulunda jinekoloji ve obstetrik dersleri de vermeye başlamıştır, ama daha fazla kadın ve çocuğa ulaşmak ve yardım etmek istemektedir; Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin kadınlar merkezinde de çalışmaya başlar. Merkez, sütten kesilmiş 1 yaş sonrası hasta ve zayıf çocukların bakımı amacıyla, 1 Ağustos 1923’te Küçük Çocuklar Muayenehanesi’ni kurar. O yıllarda, birçok Avrupa şehrinde çeşitli nedenlerle anne sütünden kesilmiş ve steril süt içme imkanından mahrum olan çocuklar için açılan Süt Damlası Bakım Evleri vardır. İstanbul işgal altındayken, Fransız General Pelle’in girişimi ile Fransız Kızılhaçı’na bağlı Kadınlar Cemiyeti de 1921’de yoksul ve yardıma muhtaç Türk çocuklarının süt ihtiyacını ve bakımını sağlamak için Süt Damlası-İstanbul Şubesi’ni kurar. Annelere ve çocuklara büyük faydalar sağlayan Küçük Çocuklar Muayenehanesi 1925’te ne yazık ki kapatılır. Süt Damlası’nda çalışmaya devam eden Safiye Ali, anne ve çocuklara karşılıksız destek olmayı sürdürür. 

    Yine 1925’te Dr. Besim Ömer Paşa’nın yönetimindeki Himaye-i Etfal Cemiyeti’ne bağışlanan bu kurum, Batılılar tarafından kurulup Müslüman-Türk çocuklarına bağışlanan ilk hayır kurumudur. Himaye-i Etfal Cemiyeti Süt Damlası Müessesesi olarak Beyazıt-Laleli’deki Seyyit Hasan Paşa Medresesi ile sebilinde faaliyet gösterir; 1926’da yılında Safiye Ali’nin müdürlüğe getirilmesinden sonra çocuk bakımı ve sağlığı için önemli bir kurum olur. 

    Safiye Ali bir yandan İstanbul’da mesleğini icra ederken bir yandan da uluslararası kongrelerde Türkiye’yi temsil eder. 1924’de Londra’daki Beynelmilel Kadın Doktorlar Kongresi’ne 18 ülkeden 300 kadın doktor katılmış ve Safiye Ali uluslararası bir kongrede Türkiye’yi temsil eden ilk kadın delege olmuştur. Türkiye’yi temsilen katıldığı bir diğer kongre Beynelmilel Kadın Doktorlar Cemiyeti tarafından 1928’de Bolonya’da düzenlenen kongredir. Safiye Ali kongrede yapmış olduğu konuşmasını, dönemin gazetesi Servet-i Fünun’da “İtalya’da Bolonya Şehrinde İçtima Eden Beynelmilel Kadın Hekimler Kongresi Münasebetiyle Seyahat İntibalarım” yazısında şöyle anlatır: 

    “Dört gün devam eden bu kongrede, bu fenni içtimada nelerden bahs olundu? Yukarıda arz ettiğim gibi tamamıyla kadınlığın ruhunu dolduran hilkatine temas eden meselelerden: çocukluk, çocuk hastalıkları ve içtimai teşkilatı. Ben de bu meyanda büyük bir zevk ve iftiharla Türkiye’mizin hususiyle Türk kadınlığının tarihte hiçbir misli görülmemiş İnkılabından, mazinin esaret zincirlerini kıran, paslı izlerini silen ve gideren azimli ve kuvvetli ellerden, son senelerde çocuklarımız için yorulmak bilmez bir sa’y ile uğraşan sıhhat mücahidimiz Doktor Refik Bey Efendi’nin vücuda getirdiği ve getirmekte olduğu içtimai faaliyet ve teşkilattan ve yine son senelerde tatbik olunan Mekteb-i Hıfzısıhhattan velhasıl çocuklarımızı sağlam yetiştirmek çocuk vefeyatının önüne geçmek için Hükümet-i Cumhuriyetimizin yaptığı fedakârlıklardan ve hepsinin fevkinde bugünkü şark kadınının hayatında bir abide-i hürriyet olan büyük Gazi’mizden dilim döndüğü, gücüm yettiği kadar bahs ettim ve arkadaşlarımın bitip tükenmek bilmeyen suallerine cevap vermeye çalıştım”. 

    Hayır işlerini sürdürürken aynı zamanda kadınların siyasi haklarının kazanılması konusunda faaliyete geçen Türk Kadınlar Birliği üyelerinden biridir ve gazetelere verdiği röportajlarda kadınların bir gün mebus olacaklarını ve kendisinin çocuklara yardım konusunda Meclis’te sesini duyurmayı çok istediğini ifade eder. Kadın hakları konusundaki görüşleri ve fotoğrafları gazetelerde sık sık yayımlanmakta; giderek yükselen bu şöhret şimşekleri de üzerine çekmesine sebep olmaktadır. Meslektaşlarının haksız ve acımasız ithamlarına maruz kalan Safiye Ali sonunda Süt Damlası’ndan istifa eder. 

    Yıl 1928’dir; meslek hayatının en parlak dönemini yaşamaktadır ve kansere yakalanır. Almanya’ya Dortmund şehrine gider; geçirdiği operasyon sonrası, mesleğine orada devam eder. 5 Temmuz 1952 günü hayata veda eden Safiye Ali için Prof. Dr. Lehmann şöyle der: “ Safiye’nin yüreği bir pırlantaydı. O yüksek ruhlu, insancıl bir varlıktı. Bizim kalbimizde hayranlık duyduğumuz, büyük bir yardımsever melek olarak yaşayacaktır”. 

    Cumhuriyet döneminde ilk kadın hekimlerimiz

    Fatma Müfide Küley (1899-1985): Dahiliye ihtisasını 1933’te bitirdikten sonra Kadıköy’de bir muayenehane açtı. 1936’da Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde Prof. Tevfik Sağlam’ın yanında görevlendirildi. 1943’te doçent, 1953’te profesörlük kadrosuna atandı. 1963’te İç Hastalıkları Kliniği’nde Gastroenteroloji bölümünü kurdu. 

    Tıp okumasına izin verilmedi 

    Müfide Küley, Tıp Fakültesi’ne kadın öğrenci alınmadığı için biyoloji okumak zorunda kaldı. 1921’de de Tıp Fakültesi’ne başvurdu ancak erkek hocaların şikayetiyle derslere alınmadı. 1922’de ise mücadelesi sonucunda dersleri takip edebildi. 

    İffet Naim Onur (1906-1995): Mezun olduktan sonra jinekoloji ve doğum alanında uzmanlık eğitimi aldı. Gülhane’de cerrahi eğitimini 1933’de tamamladı; jinekoloji ve cerrahi uzmanı olarak çalıştı. Türk Ortopedi ve Travmatoloji Derneği kurucu üyesiydi ve 1981’de Société Internationale de Chirurgie’nin “emeritus üyesi” seçildi. İstanbul-Küçükçekmece’de bir ilkokula adı verildi. 

    Hamdiye Abdürrahim Maral (1895-1975): 1921’de Amerikan Kız Koleji Tıp Okulu’na girdi; okulun 1924’de kapanması üzerine İstanbul Darülfünunu Tıp Fakültesi’nin 2. sınıfına naklen geldi. 1928’de mezun olduktan sonra cilt hastalıkları, fizik tedavi ve radyoterapi üzerine uzmanlık eğitimi aldı. Kadıköy’deki özel muayenehanesinde hekimlik mesleğinin yanı sıra, 50 yıl boyunca matematik öğretmenliğine de devam etti. 

    Sabiha Süleyman Sayın (1903-1983): Tıp eğitimine Amerikan Kız Koleji Tıp Okulu’nda başlamıştı; Darülfünun Tıp Fakültesi’nde tamamladı. Pediatri uzmanlığını 1932’de bitirdi. 1962’de emekli olana kadar Üsküdar Sağlık Merkezi Başhekimliğini sürdürdü. Dünya Sağlık Örgütü tarafından takdirnameye layık görüldü. 

    Suat Rasim Gız (1903-1980): Tıbbiye’ye kaydolan ilk kız öğrencilerden biriydi ve öğrenimi boyunca Kalamış Rum İlkokulu’nda öğretmenlik yapmaya devam etti. Mezun olduktan sonra Haseki Nisa Hastanesi’nde cerrahi asistanlığına başladı. Genel cerrahi uzmanı olduktan sonra 1931’de Şişli Etfal Hastanesi’ne “operatör muavini” unvanı ile atandı ve böylece Türkiye’nin ilk kadın cerrahı oldu. 

    Fitnat Celal Taygun (1898- 1985): Haseki Nisa Hastanesi’nde başladığı cerrahi uzmanlığı eğitimini 1933’te tamamladı ve “Birinci Sınıf Emraz-ı Hariciye Mütehassısı” unvanını aldı. Aydın’da, Artvin’de, Ankara’da, Zonguldak’ta çalıştı. 

  • Faşizmin doğuşu ve iktidara yürüyüşü

    Faşizmin doğuşu ve iktidara yürüyüşü

    1. Dünya Savaşı’nın sonuçları Avrupalı milletleri ekonomik bir darboğaza sürüklerken, radikal siyasal alternatifler toplumda daha fazla karşılık görmeye başlıyordu. Başlangıçta “herşeye karşı” bir ideolojiyle yola koyulan Benito Mussolini, 1919’da eski sosyalistler, devrimci sendikacılar, radikal cumhuriyetçilerden oluşan “Fasci italiani di combattimento”in kurulmasıyla iktidar yürüyüşünü başlatacaktı. 

    Adolf Hitler 2. Dünya Savaşı’nın ortasında, 28 Ekim 1942’de, Benito Mussolini’ye bir kutlama mesajı gönderdi. Mussolini’nin 1922’deki meşhur Roma Yürüyüşü ile iktidarı ele geçirmesinin 20. yılını kutlama mesajında, kendisine şöyle yazıyordu: “20 yıl önceki tarihsel yürüyüşünüzün dünya tarihinde bir dönemeç olduğuna inanıyorum. Size gelince Duce, faşist devrimi zafere yöneltirken, ben henüz feleğin aksiliklerine karşı mücadele ediyordum ve benim mücadelem büyük bir yenilgiyle ve kişisel olarak benim için de 1 yıldan fazla hapisle sonuçlanacaktı”. 

    Führer’in bu sözleri, henüz Nazilerin zirvede olduğu günlerde yazıldığına göre gerçekliğinden şüphe etmemek gerekir. Führer’in bu kadar hayranlıkla sözünü ettiği Mussolini’nin başarısı, tarihe ve siyasal literatüre pek de hayırla yadedilmeyen bir terimi, “faşizm”i katacak; hatta İspanya İçsavaşı gibi erken bir tarihte bile bu tip rejimlerin genel adı olarak kendini kabul ettirecekti. Bugün bu tür siyasal akımlardan sözedince herkesin aklına Almanya’daki Nazi hareketi gelse de, kullanılan sıfat çok daha az bilinen “faşizm”dir. 

    Latinceye ve Antik Roma’ya göndermeler

     23 Mart 1919’da Milano’da doğan faşizm (fasci di combattimento), İtalyanca’da fascio, “sıkıca birbirine bağlı grup, çete”; Latince’de ise fascis, “çubuk demetine sarılı balta” anlamlarına çağrışım yapıyordu. 

    Faşizm bir İtalyan mamulatıdır. Anti-demokratik, totaliter, aşırı sağcı, milliyetçi hareketler için kullanılan “faşist” sıfatı, İtalya’nın Milano kentinde 23 Mart 1919’da San Sepolcro meydanında “Fasci İtaliani di Combattimento”nun kurulmasıyla bir alamet-i farika olarak belirir. Bu paramiliter örgütlenmeler yine Mussolini tarafından Kasım 1921’de kurulacak olan Partito Nazionale Fascista’ya (Ulusal Faşist Parti) dönüşecektir. 

    Bu yıllar, o sıralarda Anadolu’da devam eden Millî Mücadele’de işgalci kuvvetler arasında yer alan İtalya’yı, ülkedeki manzarayı anlamak açısından önemlidir. “Faşist” kelimesi İtalyanca’da “fascio”, sıkıca birbirine bağlı grup, çete anlamında kullanılıyordu. Latince’de fascis, demet anlamının yanısıra, Antik Roma’da otorite simgesi olarak taşınan çubuk demetine sarılı balta anlamına geliyordu ve özellikle Roma tarihinden “stil” araklamaya meraklı Mussolini tarafından sahiplenilmişti.. 

    Ancak kelimeyi tarihsel anlamından devralıp, güncelleştiren Mussolini değildi. İlk kez 1914’te, Büyük Savaş’a girmekten yana olan ve sol militan hareketten gelen entelektüeller tarafından kullanıldı. 7 Ekim 1914’te bir kısım sendika temsilcisi, imparatorluklara karşı İtalya’nın savaşa girmesinden yana olan enternasyonalist devrimci fasci bildirisini imzaladılar. Fasci’ler gelecekteki sosyalist toplumun çekirdeği olarak takdim edildi. İmzacılar, gerici ve dinci diye niteledikleri imparatorluklara karşı sendikacı ve devrimci sosyalistlerin proletaryayı teknik olarak mücadeleye hazırlamasını öngörüyorlardı. Bu amaç doğrultusunda devrimle iktidarı ele geçirmek için bir seçkinler kitlesi yaratmayı hedefliyorlardı. 

    Mussolini ve Farinacci 1920’lerde Mussolini ve grubun önde gelen siması milliyetçi sosyalist Roberto Farinacci tarım kongresinde. 

    Bu tarihte Benito Mussolini, İtalyan Sosyalist Partisi’nin üyesi ve onun yayın organı Avanti!’nin yöneticisiydi. Bahsi geçen metinde onun imzası yoktu ve partisinin çoğunluğu savaşa karşıydı. Bununla birlikte Mussolini, tarafsızlığın gericilik olduğu kanısındaydı. Dahası Mussolini, devrimin (sosyalist devrimi kastediyordu) ancak şiddetle mümkün olacağına ve yine ancak bu işe hazırlıklı bir devrimci grubun iradi eylemiyle yürütülebileceğine inanıyordu. Partinin giderek öne çıkan bir siması olmasına rağmen resmî çizgiyle uyuşmadığı için partiden ihraç edildi ve savaşa girmekten yana olan Il Popolo d’Italia (İtalyan Halkı) gazetesini yayımlamaya başladı. Gazetede savaştan yana olan solcu yazarlar bulunuyordu. 11 Aralık 1914’te Mussolini’nin kurduğu Fasci Autonomi d’Azione Rivoluzionario ile Enternasyonalist Eylem’in fascio’su ile birleşti. 

    Milliyetçiler, eski muharipler ve sendikacılar… Mussolini (altta) savaşa müdahaleyi savunan fütürist milliyetçileri, eski muharipleri ve sendikacıları etrafında toplamayı başarmıştı. Soldan Sağa: Emilio De Bono, Benito Mussolini, Italo Balbo ve Cesare Maria De Vecchi Roma, 28 Ekim 1922. 

    Müdahaleci kamp, farklı gelenekten gelenleri derliyordu. Bazı sanayicilerin desteklediği milliyetçi akımların yanısıra devrimci sendikacılar ve Mussolini gibi dönek sosyalistler bu kampta yer almaktaydı. Unutmamak gerekir ki Mussolini 1918’e kadar sosyalist olduğunu söylüyordu ve hatta Fransız sosyalistlerinden maddi destek de alıyordu. “Savaşa bir sosyal muhteva verilmesi gereği”nden dem vuruyordu. 

    23 Mayıs 1915’te İtalya, kral dahil üç kişinin kararıyla İtilaf Devletleri safında savaşa girdi. Mussolini kendi çevresinde soldan gelen müdahalecilerin (milliyetçi solcuların) yanısıra belli bir siyasal bağlılığı olmayan eski muhariplerden geleneksel sağa uzanan geniş bir kesime seslenmeye başladı. İtalya’da savaşın yarattığı tahribat 1919’dan itibaren savaş ekonomisinden çıkışı zorlaştırırken, 1920-21’de genel dünya ekonomisi kriziyle durum ağırlaşmış, toprak işgallerinden başlayarak toplumsal huzursuzluklar artmıştı. 

    7 Ocak 1919’da fütürist aşırı milliyetçiliğe yakın Mario Carli, savaş birliklerindeki eski muhariplerinden ilk Arditi derneğini kurdu. Birkaç gün sonra ikinci dernek, fütürist şair Marinetti’inin çağrısıyla Milano’da kuruldu ve bunlar İtalya çapında birleştiler. Mussolini ve gazetesi Il Popolo 21 Mart 1919’da Milano’da sadece 60 kişinin katılımıyla bu derneklerin ulusal toplantısını düzenledi. Böylece eski sosyalistler, devrimci sendikacılar, radikal cumhuriyetçilerden oluşan “Fasci italiani di combattimento” kurulmuş oldu. 

    Yine de bu evrede faşist hareket, bir parti olmaktan ziyade ülkenin kurumlarını köklü bir biçimde değiştirmeyi hedefleyen bir eylem hareketi olarak ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla parti olmaktan çok bir anti-parti konumundaydı. Hareket Napoli, Floransa, Bologne gibi kentlere yayıldı. Bu dönemde kitleler nezdinde nüfuzu olan Sosyalist Parti’ye saldırarak güç kazanmaya çalışıtılar. Milano’da Sosyalist Parti ve sendikanın ilan ettiği genel grev sırasında partinin yayın organı Avanti!’nin binasını yaktılar. Bazı uzmanlara göre bu, faşizmin ilk büyük eylemidir. 

    Bütün bu gürültüye rağmen partinin Ekim ayındaki kongresinde 53 ocak ve 7 bin üyenin mevcut olduğu belirtilmektedir. Mussolini siyasal alanını genişletmek için 1919 başında Cumhuriyetçi Parti, İtalyan Sosyalist Birliği, devrimci sendikacılar, fütüristler, yani savaşta müdahalecilikten yana olan kesimlere yaklaşır. Siyasi programı milliyetçi olduğu kadar toplumsal talepler açısından yoğun sosyalist çağrışımlar içerir. Böylesi bir perspektifle Londra Antlaşması’yla İtalya’ya vaadedilen toprakları talep eder ve kapitalizmi telin ederken Bolşevizm’e ve sosyalizme ölümcül bir savaş ilan eder. Bir yandan Kurucu Meclis talebinde bulunarak Senato’nun lağvını ve mecburi askerlik hizmetinin kaldırılmasını önerir. 

    Silahlı güç: Kara Gömlekliler Faşistlerin milis gücü yasadışı ve karşıdevrimci “Kara Gömlekliler” 1920’lerde sağ ile yapılan ittifakta kendileri için olumlu sonuçlar almış, Mussolini’nin iktidara yürüyüşünü başlatmıştı (üstte). 1929’de Mussolini propagandası için kullanılan bir afiş (altta). 

    Bütün bu gürültü patırtı içinde faşist hareket 1919 sonuna gelindiğinde hâlâ oldukça zayıftır. Kasım ayında yapılan genel seçimlerde herhangi bir milletvekilliği kazanamadığı gibi topu topu 17 bin üyeye sahiptir. Bizzat Mussolini, Milano’dan aday olmuş ve 4800 oy almışken, sosyalist rakibi 170 bin, Katolik Halkçı Parti 74 bin oy almıştır. Sosyalistler seçim zaferini kutlarken üzerlerine iki bomba atılır. Mussolini bu olay üzerine tutuklanır ancak bir senatörün müdahalesiyle serbest kalır. 1920 yaz sonuna kadar faşist hareket silahlı bir ajitatörler grubundan ibaretti. Üye sayısı 30 bine çıkmıştır ama Mussolini henüz geniş kitlelerin dikkatini çekmekten uzaktır. 

    Başarısızlıklar karşısında Mussolini, ABD’ye göçetmeyi bile düşünür. 1920 yazında ise küçük ve büyük burjuvaziden katılımlarla hareket yaygınlaşmaya ve seçmen nezdinde meşruiyet kazanmaya başlar. 1920’deki önemli bir değişiklik, yerel paramiliter örgütlenmelerin (squadristi), devlet kademelerinin ve mülk sahiplerinin desteğiyle tarımsal kesimde greve giden işçilere, kentlerdeki muhaliflere baskı uygulamasıyla başgösterir. Sendikaların çökertilmesi ve yerine faşist sendikaların kurulması gibi sonuçlar doğuracak olan bu değişim, Mussolini’nin hareketi dizginlemek, denetimi altına almak için parti kurmasını hızlandırır ve böylece sokağı zapturapt altına alır. 

    Mussolini’nin talihi bir sonraki yıl değişecektir. Güneydeki kırsal kesim de, kuzeydeki sanayi bölgelerindeki hareketlilik karşısında açıkça karşıdevrim safında yer alır ve diğerlerinden farklı olarak “Kara Gömlekliler” diye anılacak olan bir milis teşkilatı kurulur. Sağ’la yapılan ittifakın ilk olumlu sonuçları Mayıs 1921’de yapılan seçimlerde ortaya çıkar. Her yerde aday çıkarmamalarına rağmen, faşistler 35 milletvekilliği kazanırlar ve Kasım’da Ulusal Faşist Parti’yi kurarlar. 

    Tamamıyla yasadışı olan Kara Gömlekliler, eski subayların nezaretinde silahlı ve motorize şekilde sendikacılara, grevci işçilere, sosyalist ve komünist militanlara saldırmaya başlar. Polis teşkilatı, yargı, ezcümle hükümet onların önünü açar. Patronlar da bu hizmetlerinden hoşnut oldukları faşistleri finanse etmeye başlar. 1922’de 700 bin üyeye ulaşırlar. Yine de seçmen kitlesini kazanamadıklarından cebren ve hile ile yani tehdit ederek iktidara gelecektir Mussolini. 

  • Nâzım Hikmet’te Türklük ve millîlik

    Nâzım Hikmet’te Türklük ve millîlik

    Her tarihsel dönem, kendi anlamları-anlatımları doğrultusunda bir terminoloji oluşturur. Bugün özellikle ülkemizde, iyiden iyiye günlük siyasetin yörüngesine göre şekillenen bu kavramlar, ünlü şair Nâzım Hikmet’in döneminde de tartışma konusuydu. “Vatan haini” olarak damgalanan Nâzım’ı o dönemde destekleyenler ise, onu “Türk dünyasının, Türk milletinin müstesna bir kıymeti” olarak selamlamışlardı. Arşiv belgeleri konuşuyor… 

    “Kendimi ilk önce komünist, sonra Türk, artık sonrasında da yazar olarak görüyorum.” 
    Nâzım Hikmet 

    “Nâzım, şu kadar yıldır yurdundan uzak olduğu halde, Türk kalmasını bildi!” 
    Aziz Nesin 

    Türkiye’de “Türk”, “Türkiyeli”, “millîlik” vb. kavramlar üzerinden tartışmalar sürerken Nâzım Hikmet’in açlık grevine başlamasıyla ateşlenen özgürlük kampanyası, konuya dair önemli örnekler barındırıyor. Bu kavramlara Türkiye’deki sosyalist hareketin o dönem nasıl baktığını göstermek açısından bunlardan bazı örnekler sunmak faydalı olacaktır. Dönemin sosyalist hareketinin enternasyonalizmle yurtseverliği birbirinden kopmaz bağlarla birarada gördüğü, millî olunmadan enternasyonalizmin, enternasyonalist olunmadan da millîliğin içinin boşalacağını değerlendirdiği net bir şekilde tespit edilmektedir. 

    Türkiye Komünist Partili (TKP) gençlerin öncülüğünde kurulan İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği, Nâzım Hikmet’e dair bildirilerinde söze başlarken “yarın memleketimizin mukadderatını eline alacak olan ve bunun sorumluluğunu bütün varlığı ile duyan Türk Gençliği adına” hareket ettiklerini vurgulamıştır (Halk Gençliği, 7 Temmuz 1950). Bu gençler “Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği hakiki Türk gençliğini temsil” ettikleri iddiasındadır (Nuhun Gemisi, 17 Mayıs 1950). Nâzım’ın yoldaşlarına göre şairin açlık grevi, “Türk vatanını yalnız kendi inhisarları altına almak ve her türlü vasıta ile bunu temin etmek isteyenlere karşı”dır (Nâzım Hikmet gazetesi, 23 Mayıs 1950). 

    Nâzım Hikmet gazetesinden çağrı 30 Mayıs 1950 tarihli Nâzım Hikmet gazetesinin birinci sayfası. (TÜSTAV Arşivi) 

    İstiklal Marşı konusundaki tavır 

    İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği, 15 Mayıs 1950’de Lâleli Çiçek Palas’ta Nâzım Hikmet’e özgürlük talebiyle bir eylem de düzenlemiştir. Orada toplanan sosyalist gençler için Nâzım, “Türk milletinin en yavuz evladı” ve “Türk milletinin gözbebeği”dir (Nâzım Hikmet, 18 Mayıs 1950, s.3; Nuhun Gemisi, 17 Mayıs 1950). O eylemi provoke etmek isteyenler de cevaplarını ilerici gençlerden alacaklardır. TKP çevresinin çıkardığı Nuhun Gemisi gazetesi ve Bulgaristan Komünist Partisi gençlik teşkilatının Türkçe yayın organı Halk Gençliği, o gün yaşananları sayfalarına şöyle taşımıştır: 

    “Büyük şairimiz Nâzım Hikmet’i kurtarmak için Yüksek Tahsil Gençlik Derneği tarafından 15 Mayıs [1950] Pazartesi günü saat 14’te Lâleli Çiçek Palasta bir toplantı tertip edildi. Hak ve sanat sever gençlerle, aydın ve işçilerden mürekkep bir kalabalığın iştiraki ile yapılan bu toplantı çok heyecanlı oldu (…) Toplantı temiz bir hava içinde devam edip giderken, yavaş yavaş içeriye sızan bazı kimselerin bağırıp çağırdıkları, hatiplerin sözlerini kesmeğe çalıştıkları görülüyordu. Toplantıyı tertip edenlerden bir genç, polislerden bu uygunsuz hareketi önlemelerini rica etmişse de bu teşebbüsten hiçbir müspet netice alınmamış ve toplantı bu asabî hava içinde devam etmiştir. Bu adamlar bir aralık her zamanki yaptıkları gibi İstikâl Marşımızı kendi bozguncu maksatlarına âlet etmek istemişlerdir. Fakat toplantıya iştirak edenler, İstiklâl Marşımızın böyle çatlak bir sesle söylenmesine tahammül edememişler, marşımızı vakur ve gür sesle okuyarak bu çatlak sadaları bastırmışlardır (…) Polisin gevşekliğinden faydalanan bu kötü niyetlilerin tecavüzü artırmaları üzerine toplantıya İstiklâl Marşı ile son verilmiştir. Bu sırada kapıyı tıkamış olan tahrikçilerden biri: 

    – Haydi arkadaşlar nasyonalistler dışarı! diye bağırınca bir başkası: 

    – Hayır arkadaşlar, faşistler dışarı hitabiyle hakikî hüviyetlerini açığa vurdular…” (Nuhun Gemisi, 17 Mayıs 1950; Halk Gençliği, 20 Haziran 1950) 

    Nâzım Hikmet, Bursa, 1943. (Fotoğraflarla Nâzım Hikmet, s.80) 

    Nâzım, TİP lideriyle

    Nâzım Hikmet, Üsküdar Paşakapısı Cezaevi’nde Mehmet Ali Aybar’la, Nisan1950 (Fotoğraflarla Nâzım Hikmet, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Yayınları, İstanbul, Eylül 2006 s.89)

    Nâzım Türk bayrağıyla

    Nâzım, Moskova yakınlarındaki Peredelkino’daki duvarında Türk bayrağı asılı sayfiye evinde. Bulgaristan’da yaşayan Türk komünistlerinden Fahri Erdinç, 1956 yılında bu eve girdiği zamanı anlatırken şu satırları yazmıştır: “Duvarda, en görünür yerde, spor takımlarının alıp verdiğine benzer bir üçgen bayrak, ayyıldızlı bayrağımız.” (Fahri Erdinç, Kalkın Nazım’a Gidelim, Varlık Yayınları, İstanbul,1987, s.52)

    ‘Türk dünyasının gözbebeği’ 

    Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu ise “Büyük Türk şairi Nâzım Hikmet’in serbest bırakılması için” TBMM Başkanlığı’na gönderdiği ve Nuhun Gemisi’nde tam metni yayımlanan 5 Mart 1950 tarihli mektupta şu ifadelere yer vermiştir: “Türk Milleti Türkiyeden Padişahı ve hilâfeti söküp atmak ve hür bir hayata kavuşmak için 30 sene evvel kanını dere gibi akıttı ve Cumhuriyeti kurdu. Bu suretle istibdadı, irticaı ve sömürgeci-yabancıları vatandan atan Türk milleti başta sevgili Atatürk olduğu halde bir çok yenilikler yaptı. Cumhuriyetten istifade ederek ilimde ve fende yükselmeği bir ödev olarak bildi. Halbuki bugün dünyada Halk Demokrasilerinin ilerlediği bir zamanda Türk milletinin gözbebeği olan Büyük Şair Nazım Hikmetin Cumhuriyet idaresinin kanunlarına aykırı olarak zindanlara atıldığını görüyoruz ki Kemalist Türkiyenin ceza kanunları buna müsaade etmemektedir. Nazım Hikmet dünya çağında yüzümüzü güldüren, göğsümüzü kabartan ve bütün Avrupa ediplerinin takdirle andıkları büyük bir şairimizdir, ve Kıbrıs Türk işçileri onunla iftihar etmektedir” (Nuhun Gemisi, 15 Mart 1950). 

    Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu ise o dönemde Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a gönderdiği mektupta da Nâzım’ın “Türk dünyasınca büyük bir ehemmiyete haiz” olduğunu vurgulamış ve şairi “Türk dünyasının gözbebeği” şeklinde tanımlamıştır (Nâzım Hikmet, 6 Haziran 1950) 

    Siyasi mizah dergisi Nuhun Gemisi 17 Mayıs 1950 tarihli Nuhun Gemisi gazetesinden. (TÜSTAV Arşivi) 

    Nâzım’ın millîliği 

    Aynı zamanda Nâzım’ın dostları, özgürlüğe kavuşturulması için yürütülen mücadele sırasında şairin “gayri millî” olduğuna dair yapılan propagandalara da çok net şekilde cevap vermiş ve şairin açlık grevine başlamasının ardından uğradığı haksızlıklarla mücadele için çıkan fikir ve politika gazetesi Nâzım Hikmet’te “Sanatta ‘Millilik’ Meselesi” başlıklı bir yazı kaleme almışlardır. Yazı, millîlik ile evrenselliği bir bütün olarak ele almaktadır: 

    “Fikri görüşleri, miyop bilgi dağarcıkları fakir kişiler, Nâzım’ı gayri millî olmakla ithama kalkışmışlardı. Cemiyetini inkâr ediyor, kendini inkâr ediyor demişlerdi. Bugün Nâzım san’atın öyle yüksek zirvelerinde ki hasımları bile onu kabul etmek zorunda kalıyorlar. (Bedreddin Destanı), (Büyük Destan), (Memleketimin İnsan Manzaraları) bu topraklarda yeni birer dağ silsilesi gibi yükseliyor. (Büyük Destan) bütün olarak neşredilip, halk oyuna sunulduğu gün, Atatürk’e basma kalıp methiyeler yazanlar, onun 26 Ağustos Gecesi’nin yanına hangi mısralarını koyup da boy ölçüşebilecekler. Hangi şairimizin dili, Türkçenin güzelliklerini ve zenginliğini Nâzım kadar bize bol bol ve cömertçe veriyor? Yalnız şuna da işaret etmeliyim ki, (Bedreddin Destanı) ve (Büyük Destan) ne kadar (milli) iseler, bizimseler, (Taranta Babu) ve (Benerci) de aynı derecede edebiyatımızın öz malıdır. Aynı derecede (millidir). Nâzım’ı bu memleket çıkartmıştır ve eserleri bu memleketin tarihinin, kültürünün, dilinin, hayatının eserleridir. (…) 

    Bizim olan bu şiirlerin muhtevasında ve şeklinde insanî olanı, dünya çapında olanı görmemek için insanın miyop değil, doğrudan doğruya kör olması lâzım. Ve yine, Nâzım san’attaki başarıları için kendi memleketinin kültürüne ve tarihi serine ne kadar borçlu ise, aynı zamanda dünya fikir, edebiyat ve inkılâp hareketlerine o kadar borçludur.” (Nâzım Hikmet, 13 Haziran 1950) 

    Sadece Türkiye’den değil, yurtdışından bakınca da Nâzım, evrenselliğinin yanında Türk milletinin şairidir. Sovyet siyaset-sanat çevreleri ve basını, batısından doğusuna dünyanın ilerici hareketleri, bu nitelemeden geri durmamıştır. 

    Prag’da öğrenim gören ve şairin özgürlüğü için Türk hükümetine telgraf gönderen Irak, İran, Endonezya, Hollanda, Trieste, Hindistan, Nijerya, Vietnam, Kıbrıs, Arjantin, Yunanistan, İtalya, Kanada, Arap, Filistin, Ekvador, Meksika, İspanya ve Norveç’ten üniversite öğrencileri için Nâzım, “Türk millî şairi”dir (Handan Durgut, Nâzım’ın Cep Defterlerinde Kavga, Aşk ve Şiir Notları, s.124-125) İranlı devrimciler, Nâzım’ın “Türk milletinin hürriyeti için” çalıştığını yazarken (Nâzım Hikmet, 4 Temmuz 1950), Irak’ın ilerici çevreleri şairin “Türk milletine yaptığı hizmetler”in altını çizmektedir (Nâzım Hikmet, 20 Haziran 1950). 

    NÂZIM’A 19 MAYIS MEKTUBU

    Emperyalizme karşı millî bağımsızlık davası

    Nâzım’ın yoldaşları, şairin özgürlüğe kavuşup Sovyetler Birliği’ne yerleşmesinden sonra da “milliyetçilik” konusunda aynı tavrı sürdürmüşlerdir. TKP’lilerin yurtdışında kurdukları İleri Jön Türkler Birliği adına Doğan Aksoy tarafından 19 Mayıs 1952’de gönderilen mektup, bunun tipik bir örneğidir. Orijinali Rusya Toplumsal Siyasal Tarih Devlet Arşivi’nde (RGASPİ) saklanan mektuptan parçalar ilk kez yayımlanmaktadır: 

    “Çok sevgili Nâzım yoldaş, 

    Türk halkının emperyalist istilacılara karşı silahlı ayaklanmaya kalkışının 33’ncü yıldönümüne rastlayan 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutladığımız şu sırada, milli kurtuluş gençliğinin büyük rehberi, ilhamcısı ve dostu olan size, yurtdışındaki vatansever Türk gençliğinin sevgilerini ve bağlılık selamlarını yolluyoruz. 

    19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı Türk gençliğinin emperyalizme ve irticaa karşı, milli bağımsızlık, barış ve daha [Burada “geleceği” niteleyen bir sıfatın yazılmasının unutulduğu anlaşılmaktadır] bir gelecek için savaş günü olarak kutlarken, Türk halkının milli kurtuluş savaşına genç yaşta bilfiil katıldığınız 1919 yılından bugüne kadar, milli ve sosyal kurtuluş, demokrasi ve barış davası için yürüttüğünüz kahramanca ve amansız mücadele vatansever Türk gençliğinin önünde en değerli, en parlak bir örnek olarak durmaktadır. 

    Vatanımızı bir Amerikan müstemlekesi ve dostumuz Sovyetler Birliği’ne karşı bir tecavüz üssü haline sokan vatan haini, harp kundakçılarının sizi Türk vatandaşlığından atma iddiaları, şahsınıza karşı adi yalan ve iftira kampanyaları, Türk halkını milli bağımsızlık ve barış davasını nasıl tükenmez bir enerji ve dirayetle savunduğunuzu göstermektedir. Sizin düşmanlarınız milli bağımsızlığın ve barışın düşmanlarıdır. Ve dolayısile Türk halkının ve milli kurtuluşçu Türk gençliğinin düşmanlarıdır. 

    Sizin 1919’dan bugüne kadar emperyalizme karşı yurdumuzun milli bağımsızlık davası için, hapislere ve ölüm tehditlerine rağmen yürüttüğünüz mücadeleyle 1919 milli kurtuluş davasına sonuna kadar sadık kaldınız. İşte bunun için milli kurtuluşçu Türk gençliği sizi, Türk halkının emperyalizme karşı mücadelesinin şampiyonu olarak selamlıyor ve size layık antiemperyalist mücahitler olmaya savaşıyor. (…)” (Türkçe orijinali için bkz. RGASPİ fond 495, liste 266, dosya 47 (II), yaprak 108, 108 arkası. Rusça çevirisi için bkz. RGASPİ fond 495, liste 266, dosya 47 (II), yaprak 103-106. Mektubun zarfı için bkz. RGASPİ fond 495, liste 266, dosya 47 (II), yaprak 107, 107 arkası). 

    Doğan Aksoy’un Nâzım Hikmet’e mektubu.

    BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN COŞKUSU

    Camilerde mevlitler gümbür gümbür ama…

    Bir Bulgaristan Türkünün Türkçe olarak gönderdiği ve Rusya Edebiyat Sanat Devlet Arşivi’nde (RGALİ) bulunan aşağıdaki mektup da Nâzım Hikmet’in Türklük ve millet bahsinde o dönem yarattığı etki ve düşünceyi ifade etmektedir. Tam metnini sunduğumuz ve orijinal diline dokunmadığımız mektup, ilk kez yayımlanmaktadır: 

    “24 Eylül 1959 

    Kızanlık 

    Sayın Nazım Hikmet yoldaş! 

    Ey Türk milletinin karanlık gecelerinin nurlu yıldızı bay Nazım Hikmet yoldaş. Bütün dünyada anılmış, hürriyet seven milletlerin ruhunu uyandıran ve göklere seda eden kardeşimiz. Kalbimizde milli sevgisi duygusu olan iki samimi arkadaş, Kızanlık kasabasının köylerinde doğan ve faşist idâresinin acısına katlanan, tozmoz edilenlerin duyguları olup da ve Türk milletinin çekisini anlayanlar ve bu milletin hürriyetini düşünenleriz. 

    İngiliz ve Amerikan sömürgecilerinin pençeleri altında Türk milletinin kanını emen ve kanını emdiren ibrikçilerden kurtuluş çaresini düşünüp de, sizlere yüz sürüp imdada ve malumata bu mesele hakkında ihtiyacımız var. Bu sevgili anavatanımızda biz çok hürriyet için çalışan ve milli ruhu düşünceli gençlerle acep nasıl olup da biri birimizle fikir değiştirmek olabilir? Bu milletin arasında bulunan gençler sizin tutmuş olduğunuz yoldan gidiyorlar mı? 

    Ey güzel anavatan, bir gün gelecekte ve al kırmızı sancağın altında güneş gibi parıl parıl parıldayacaksın. Bu fakir yoksul halkımız dünyada o kadar mı talihsiz de, daha hürriyete kavuşamadı? 

    Milletin hükümdarları kendi intereslerine [çıkarlarına] bakıyorlar ve kendi ceplerini doldurup da milleti fakir bırakıp ve millet için hiçbir kolaylık düşünmüyorlar. Gün gelip de soru ve suallere nasıl cevap verebilecekler? 

    O ak sarıklı hocalar, koca amucalar camilerde mevlitleri gümbür gümbür yapıyorlar, öte yanda ise insanlığa yakışmayıp kef kemâller ediyorlar. E böyle bir milletin işi ileri gider mi? Gemileri batmayıp da ve uçakları hükümdarlarla yere düşmez mi? Siz tabi soracaksınız acaba kim bu milli hürriyeti düşünen gençler. Bunların geçmişlerine bilginizin ihtiyacı vardır. İşte birinci arkadaşımız ismi şudur: Terzi Aptulla İbrahimov: ‘Küçük yaşta mektebimi köyümde ikmâl ettim ve sonra ise Eski Sağra kasabasına sanat öğrenmeğe vardım. Bir zengin çorbacının [Osmanlı döneminde taşrada ileri gelen Hıristiyanlara verilen ad] kolu altında sanata devam etmiştim. 1943’üncü yılda Hitlerci hükümdarları Bulgaristan’da durmalarına rağmen Türkleri, komünistleri ve Yahudileri tozmoz etmeğe başladılar ve uyanık Türk gençlerini birer birer sürgün ettiler. İşte bu gençlerin arasında ben de bulunuyordum. 3 gün ve 3 gece trenlere sımsıkı yükletilmiş Pirin Dağlarına sürüldük. Burada bize dediler ki siz sürgünsünüz. Aç, susuz, yedi yemedi, odundan ve tozmozdan 7 günde bütün saçlarım başımdan döküldü ve bunun için ben onlara bir yerde rahat vermiyecem, her yerde bulup onların başlarını eğeceyim’. 

    İkinci arkadaşımızın ismi şudur: Öğrenci Osman Bülbül: ‘Küçük yaşta mektebimi köyümde ikmal ettim ve sonra ise Kızanlık kasabasında orta tahsilde devam ediyorum. Bu yıl birinci yılımızdır, daha çokça Bulgar tahsil okullarında devam ediyoruz. Onun için bir yerimde yanlışımı bulursanız af edin, sade IV. sınıfı Türk okulunda bitirmişim. Kalanlarını ise Bulgar okullarında bitireceyim. İlerde meram var Sofya’da yüksek tahsilimi partiyna şkolasında [parti okulunda] almam mümkündür’. 

    Mektubumuza son verirken özlemiş selamlarımızı sunar ve büyüklerin ellerinden sıkar ve küçüklerin (milletin) gözlerinden öperiz ve bu yol üzerinde yorulmadan çalışmalarına candan dileriz. Acele karşılık bekliyoruz. 

    SON 

    Adresim şudur: Aptulla İbrahimov 

    Kızanlık 

    St. Oreşkov Caddesi, No. 1” (RGALİ fond 2250, liste 119, dosya 20, yaprak 20 arkası) 

  • Tarihe adanmış bir ömür

    Tarihe adanmış bir ömür

    Ömrünü Türkiye tarihini ve toplumunu anlamaya adayan Kemal Karpat’ın eserlerine yansıyan geniş bakış açısı, ideolojik karşıtlıklara hapsolmuş Türk tarih yazımında her zaman özel bir yer taşıyacak.

    Uzun yıllar New York, Wisconsin, Johns Hopkins, Princeton gibi seçkin Amerikan üniversitelerinde ve ODTÜ, Boğaziçi, Şehir Üniversitesi dahil olmak üzere çeşitli Türk üniversitelerinde dersler veren ünlü tarihçi Prof. Dr. Kemal Karpat’ı 20 Şubat’ta kaybettik. Türkiye’de sosyal bilimler deyince akla gelen ilk isimlerden biri olan Karpat’ın, sadece tarih alanında değil edebiyat, sosyoloji sahasında da çalışmaları vardı.

    Akademinin seçkin çevrelerince kabul gören eserleri, özellikle Osmanlı ve Türkiye tarihi alanındaki ufuk açıcı çalışmaları, öğrenmeye olan büyük tutkusu onu ülkenin en saygın tarihçilerinden biri haline getirdi.

    Üniversiteden hocalığa, hayatının büyük bir kısmını Osmanlıları ve modern Türkiye’yi incelemekle geçiren Kemal Karpat, 2004’te İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanan Osmanlı Geçmişi ve Bugünün Türkiye’si adlı kitabına yazdığı önsözde, “Osmanlı’yla Cumhuriyet arasında bir kopukluk olmadığından ancak bir siyasî rejim kopukluğunun varlığından” bahseder. Ona göre, toplum ve kültür devam etmiştir. Eserlerinde Osmanlı dönemi ile cumhuriyet dönemi arasında var olduğu söylenen kesin kopuş fikrini çürütür. En önemli eserim dediği İslâm’ın Siyasallaşması kitabındaysa, kendi ifadesiyle “Osmanlı Devleti’nin son devirlerinde kimlik, devlet, toplum ve dinin tekrar yapılanmasını” titizlikle inceler.

    Temel ideolojisinin “insan sevgisi” olduğunu ve bütün işlerinde başlangıç noktasını sevginin oluşturduğunu ifade eden tarihçi, meslek seçimindeki maksadını ise bir röportajında “benim ömür boyu yaptığım Türkiye toplumunu anlamak ve onu anlatmaktır” sözleriyle açıklamıştı. Romanya’da dünyaya gelen Karpat, ahireti dünyayla birleştiren bir yaşam felsefesi olarak tanımladığı “dünyevi İslâm inancı”na sahip olduğunu söylüyordu. Romanya’da azınlıktı, Türkiye’ye dönünce muhacir oldu. Eğitimi için gittiği ABD’de göçmen oldu. Gerek yaşadığı kimliksel açmazlar gerekse kültürel mirası ile aldığı Batılı eğitimin zıtlığı, belki de onun geçmiş ve gelecek arasında kurduğu tarihsel köprünün temel taşlarını oluşturuyordu. Onun bu duruşu ve eserlerine yansıyan geniş açı, ideolojik karşıtlıklara hapsolmuş Türk tarih yazımında her zaman özel bir yer taşıyacak.

    Anlamak ve anlatmak Ünlü tarihçi insan sevgisinin temel ideolojisi olduğunu belirtmiş ve “benim yaptığım Türkiye toplumunu anlamak ve onu anlatmaktır” demişti. 
  • Tarihten önce tarihi biçimleyenler

    Tarihten önce tarihi biçimleyenler

    Dünyanın en önemli kültürel varlıkları arasında gösterilen Göbeklitepe, 8 Mart’ta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından ziyaret edildi. Cumhurbaşkanı geçen Aralık ayında 2019’un Göbeklitepe yılı ilan edildiğini açıklamış, “Göbeklitepe bize insanların inançlarının peşinden giderek yerleşik hayata geçtiklerinin de ipuçlarını veriyor” demişti. Prof. Dr. Şevket Dönmez, Göbeklitepe’nin bilinenlerini ve hâlâ bilinmeyenleri özetledi. 

    Şanlıurfa il merkezinin 17 km kuzeydoğusunda yer alan Göbeklitepe’yi anlayabilmek için, öncelikle Neolitik Dönem dendiğinde ne anlaşıldığını açıklıkla belirtmek gerekir. Anadolu’da bu dönem MÖ 11000 ile 5500 yılları arası için kullanılmakta, Yeni Taş Çağı veya Cilalı Taş Çağı anlamına gelmektedir. 

    “İlk üretim evresi” olarak da adlandırılan bu zaman dilimine ait kültürlerin gelişiminde, doğa koşulları ve doğal kaynaklar gibi faktörlerin yanında, Anadolu’nun coğrafi yapısının da büyük rol oynadığı anlaşılmaktadır. Paleolitik Dönem’in (Yontma Taş Çağı) sonlarında (MÖ 12000) başlayan iklimdeki yumuşama, insanların mağaraları ve sığınakları terkederek açık alanlarda yaşamalarına olanak sağlamış ve sonuçta taş, toprak ve ağaç ayrı ayrı veya birarada mimari eleman olarak kullanılıp ilk insan yapısı barınaklar inşa edilmiştir. Yerleşime geçiş aşamasıyla sosyo-ekonomik düzen değişmiş, avcılık ve toplayıcılığın yerini kademeli olarak tarım ve hayvancılık almaya başlamıştır. Bu süreçte ahşap, deri ve taştan üretilen kaplar, yerini kilden yapılan çanak-çömleklere bırakmıştır. 

    2019 Göbeklitepe Yılı Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2019’u Göbeklitepe Yılı olarak ilan etmişti. Göbeklitepe’nin yerli ve yabancı turizm için bir çekim merkezi olması hedefleniyor. 

    Arkeolojik kazılarda açığa çıkan bulgular, Göbeklitepe’nin son buzul dönemi sonrasında günümüze yakın iklim koşullarının oluştuğu bir zaman diliminde kurulduğuna işaret etmektedir. Sözkonusu bulgular aynı zamanda Göbeklitepe’nin Proto-Neolitik bir merkez olduğunu kanıtlamakla birlikte, avcı-toplayıcı yaşam biçiminden üretimciliğe geçiş evresine dönüşümün izlendiği bir yer olduğunu da göstermektedir. Kayıp bir kültürün varlığını kanıtlayan bulgular, Paleolitik Dönem’i henüz tamamlamış, yani mağara ve açık hava kamp yeri yaşamını kısmen sürdüren insanların yaklaşık beş futbol sahası kadar bir alanı nasıl, niçin ve kaç bin yıllık bir süreçte anıtsal yapılarla imar ettiği sorusunun yanıtını henüz vermemiştir. 

    Bugüne değin kazılan alanlarda yuvarlak planlı, duvarları moloz taşlarla oluşturulmuş anıtsal yapılar ortaya çıkarılmıştır. Yapıların duvarlarının içine ya da ortalarına, yükseklikleri 3 ile 5 metre arasında değişen, ağırlıkları ise 8 ile 10 ton arasında “T” biçimli dikilitaşlar yerleştirilmiştir. Yüzeyleri kabartma tekniğinde oluşturulmuş hayvan figürleri ve nadiren de olsa bitkisel motiflerle bezenmiş bu dikilitaşların işlevleri henüz tam olarak saptanamamıştır. “T” biçimli dikilitaşlar baş ve gövdesiyle bir insanı betimlemektedir. Bunların üzerinde yer alan ustaca işlenmiş hayvan figürleri, insan bedeninin stilize edilmesinin taş ustalarının yetersizliğini değil, “yorum tarzı”nı yansıttığını açıkça göstermektedir. 

    Göbeklitepe’de gerçekleştirilen arkeojeofizik çalışmalar sonucunda, henüz kazılmayan alanlarda çapları 15 metre ile 25 metre arasında değişen çok sayıda yuvarlak yapının yer aldığı anlaşılmıştır. İkamete uygun olmayan mimari karakterleri, doğal bir üslupta betimlenmiş hayvan figürleri içeren bezemeli dikilitaşları ile tapınma amaçlı inşa edilmiş ve kullanılmış olduğu anlaşılan yuvarlak yapılar içinde, Yılanlı Dikilitaş ile Aslanlı Dikilitaş yapıları en dikkati çekici olanlardır. 

    12.000 yıl önce… 

    Dikilitaşlar Göbeklitepe ve yakın çevresinin 12.000 yıl önceki faunasını neredeyse birebir yansıtıyor. 

    İnsanı yansıttıkları düşünülen dikilitaşların dışında, Göbeklitepe’de insan betimlemeleri hayvan figürlerine oranla oldukça az sayıda üretilmiştir. Aslanlı Dikilitaş’ta şematize bir kadın figürü resmedilmiştir. Önasya arkeolojisi için eşsiz olan bu kadın figürü çıplak olarak betimlenmiştir. 

    Dikilitaşların ikonografik anlamları da halen çözülebilmiş değildir. Bunlar antropomorfik şekilleri önemli bir ipucu olmakla birlikte, yüzeylerine işlenmiş etobur, otobur, kuş, sürüngen ve böceklerin nasıl bir sembolizmi ifade ettikleri konusu açık değildir. Kazıların ortaya koyduğu son veriler ışığında, Göbeklitepe hayvan figürlerinin koruyuculuk anlamı taşıdıkları ileri sürülmektedir. Ancak burada bir seçicilik ve belirleyicilik sözkonusu olmalıdır. 

    Göbeklitepe hayvanları koruyuculuktan ziyade, mitsel bir öykünün parçaları gibi görünmektedir. Bu öykünün sıradüzeni ve diğer üyeleri, kazıların tamamlanması ile ortaya çıkacaktır. Bu hayvanların eski Önasya sembolizminin kökenini oluşturduğu da unutulmamalıdır. 

    Mısır piramitleri ile Stonehenge’den yaklaşık 7000 yıl önce kurulmuş olan Göbeklitepe’nin ne amaçla, hangi düşünce sistemi içinde ve nasıl inşa edilmiş olduğu, arkeolojik kazılar ilerledikçe çözüme kavuşacaktır. 

    Daha ilginç ve tartışılabilir konu, bu görkemli tapınakların üretenlerce değil, avcı-toplayıcılar tarafından tasarlandığı ve inşa edildiği gerçekliğidir. Bunlardan, açık hava kamp yerlerine özgü, basit ve derme-çatma kulübeler dışında mimari üretimler beklemek çok doğru bir yaklaşım değildir. Gelişkin bir üslupta üretilmiş resim sanatı ürünleriyle süslü megalitik anıtlarla donatılmış tapınakların inşa edilmesi, mimari deneyim gerektirmektedir. Bu durum, Göbeklitepe insanlarının yuvarlak tapınaklarını inşa etmeden önce, büyük olasılıkla barınma amaçlı daha basit düzeyde yapılar yaptıklarına işaret etmektedir. UNESCO Dünya Mirası listesindeki Göbeklitepe, eşsiz bulguları ile insanlığın gelişim sürecinde mimarlık tarihinin başla 

  • İlk 23 Nisan: Anadolu’da ‘Ulusal Egemenlik Bayramı’

    İlk 23 Nisan: Anadolu’da ‘Ulusal Egemenlik Bayramı’

    Meclis’in açılış günü olan 23 Nisan, 1921’de kabul edilen yasa ile Hâkimiyet-i Milliye (Ulusal Egemenlik) Bayramı ilan edilmişti. O yıl Büyük Millet Meclisi’nin açılışının yıldönümü, pek çok cephede savaş sürmesine rağmen yurdun dört bir köşesinde coşkuyla kutlandı. Bayram haberinin ulaştığı her yerde 23 Nisan 1337 (1921) tarihinde , çarşı esnafının, mekteplilerin ve halkın katıldığı şenlikler yapıldı. Fotoğraf Bartın’dan. Hükümet konağının önünde toplanan esnaf grupları, üzerinde örs, çekiç, kerpeten, pergel resimleri ve “Demirci Kalaycı Esnafı, 1337” yazılı, çift ayyıldızlı flamalarını taşıyorlar. Ağacın arkasında kalan flamadaysa muhtemelen “Bartın Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” yazısı okunuyor. Sağ başta, hükümet konağının girişindeki sarıklı kişi, Bartın müftüsü Tosçuoğlu Hacı Rıfat Efendi olmalı.

    Fotoğraflar: R. Sertaç Kayserilioğlu Koleksiyonu