Etiket: Sayı:59

  • 18 dönem filmiyle yakın geçmişe yolculuk

    18 dönem filmiyle yakın geçmişe yolculuk

    İstanbul Film Festivali bu yıl 5-16 Nisan tarihleri arasında yapılacak. 12 gün boyunca 19 bölümde 45 ülkeden 187 yönetmenin 186 filminin gösterileceği festival için biletler 23 Mart Cumartesi günü satışa çıktı. Festivalde yer alacak 18 film, özellikle yakın tarihte yaşanmış hadiselerden yola çıkıyor. 

    Kırmızı

    Yönetmen: Benjamin Naishtat 
    Oyuncular: Dario Grandinetti, Alfredo Castro 

    Film, 1970’li yılların Arjantin’inde geçiyor. Toplumsal ortamın çalkantılı ve karanlık olduğu yıllarda bir kasabada avukatlık yapan Claudio’ya tuhaf bir yabancının hakaret etmesiyle başlayan film, giderek bir suç hikayesine dönüşüyor. 

    Dünyanın Sınırında

    Yönetmen: Guillaume Nicloux 
    Oyuncular: Gaspard Ulliel, Guillaume Gouix, Gérard Depardieu 

    Vietminh savaşçılarının Çinhindi’ne düzenlediği ve binlerce sivilin öldürüldüğü saldırılar sonrasında bir Fransız askerinin yaşadıklarını konu edinen savaş filmi. Ancak ne savaş ne de plan, ailesinin intikamını almak için orduya katılan Robert’in beklediği gibi gitmiyor… 

    Aralık’ta

    Yönetmen: Enrique Castro Ríos 
    Oyuncular: Alex Jiménez, Delicia Montañez 

    ABD’nin Aralık 1989’da Panama’yı işgali sırasında hayatını kaybeden İspanyol foto muhabiri Juantxu Rodriguez’in hayaletinin geri dönmesini işleyen filmde, arşiv görüntüleri ve işgal sırasındaki olayların yeniden yaratıldığı kurmaca sahneler esası oluşturuyor. 

    Hayatta Bir Gün Daha

    Yönetmen: Raúl De La Fuente, Damian Nenow 
    Ses: Miroslaw Haniszewski, Vergil J. Smith

    Angola’da patlayan kanlı içsavaşı izlemek üzere 1970’lerde bu ülkeye giden Polonyalı idealist gazeteci Ryszard Kapuscinski’nin yaşadıklarını beyazperdeye aktaran animasyon film, savaşın korkunç gerçekliğini, çaresizliği ve acımasızlığı birinci elden deneyimleyen Kapuscinski’nin tanıklıklarına dayanıyor. 

    Polonya-İspanya-Almanya- Macaristan ortak yapımı Hayattan Bir Gün Daha. 

    Şehitler

    Yönetmen: Köken Ergun 

    Çanakkale’de iki yıl boyunca şehitlik turlarına katılan Köken Ergun, tur rehberlerinin anlatımlarını, seyircilerin tepkilerini, devlet kurumları tarafından düzenlenen tiyatro temsillerini kaydetti ve katılımcılarla yaptığı röportajları film haline getirdi. 

    Çanakkale gezi turlarını konu alan Şehitler filmi. 

    Pantolon 

    Yönetmen: Tahsin Özmen 
    Oyuncular: Suat Usta, A. Kadir Aslan 

    Film, Kıyafet İnkılabı’ndan sonra Anadolu’da yoksulluk içindeki bir köyde geçiyor. Şehre gitmek için uygun kıyafeti olmayan Dilo, köy öğretmeninin elbiselerini çalıyor… 

    1968 

    Yönetmen: Tassos Boulmetis 
    Oyuncular: Ieroklis Michalidis, Antonis Kafetzopoulos 

    Film, Yunanistan’da mübadele sonrası Atina’ya göç eden İstanbullu Rumlar tarafından 1924’te kurulan AEK’nın basketbol takımını, 4 Nisan 1968’de yüzbin kişinin izlediği bir maçta Slavia Praha’yı yenerek Avrupa şampiyonu olmasını anlatıyor. 

    Peterloo 

    Yönetmen: Mike Leigh
    Oyuncular: Rory Kinnear, Maxine Peake, Pearce Quigley 

    Mike Leigh’in Venedik’te Altın Aslan ödülü için yarışan yeni filmi tarihin karanlık sayfalarından birini aralıyor ve 1819’da Manchester’da gerçekleşen Peterloo Katliamı’na doğru giden süreci işliyor. 

    1819’da Manchester’da yaşanan Peterloo Katliamı’nı işleyen Peterloo. 

    Faili Meçhul

    Yönetmen: Mads Brügger
    Kurgu: Nicolas Nørgaard Staffolani 

    Belgesel 1961’de, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Dag Hammarskjold’un uçağının düşmesi sonucu ölümünün ardındaki sır perdesini aralamaya çalışıyor. 

    Diğerlerinin Sessizliği

    Yönetmen: Almudena Carracedo, Robert Bahar 
    Kurgu: Kim Roberts, Ricardo Acosta 

    Yürütücü yapımcıları arasında Pedro Almodóvar’ın da yer aldığı belgesel, “Arjantin Davası”nı konu alıyor. Franco döneminde işkence gören, bebekleri devlet eliyle çalınan ya da yakınları öldürülüp toplu mezarlara gömülen mağdurlar, kendi ülkelerinde açamadıkları davayı Arjantin’de açarak haklarını arıyorlar. 

    Gorbaçov’la Görüşme

    Yönetmen: Werner Herzog, André Singer 

    Sovyetler Birliği’nin 87 yaşındaki eski başkanı Mihail Gorbaçov ile yapılan üç görüşme üzerine kurulu belgesel, nükleer silahsızlanmadan Almanya’nın birleşmesine, 20. yüzyılın en önemli bazı olaylarına ışık tutuyor. 

    El Pepe, Yüce Bir Yaşam

    Yönetmen: Emir Kusturica 

    Film, görevde olduğu yıllarda başkanlık sarayı yerine kendi evinde yaşaması, eski şahsi arabasını kullanmaya devam etmesi, toplantılara terlikle katılması gibi mütevazı duruşuyla tanınan, 2010-15 yılları arasında Uruguay’ın devlet başkanlığını yürütmüş olan “El Pepe” lakaplı José Mujica ile yapılan sohbetlere dayanıyor. 

    Santiago, İtalya

    Yönetmen: Nanni Moretti 
    Kurgu: Clelio Benevento 

    1973’te Salvador Allende’ye karşı gerçekleştirilen askerî darbede Santiago’daki İtalyan büyükelçiliğinin nasıl Şilili muhalifler için bir sığınak hâline geldiği anlatılılyor. Filmde büyükelçilik çalışanları, göçmen muhalifler ve darbecilerle yapılan röportajlar, yeniden canlandırma sahneleri ve arşiv görüntüleri kullanılmış. 

    D

    Yönetmen: Rick Alverson 
    Oyuncular: Tye Sheridan, Jeff Goldblum, Denis Lavant 

    50’li yılların Amerika’sında geçen Dağ, lobotomi deneyleri yapan aile dostları Dr. Fiennes’in yanında fotoğrafçı olarak çalışmaya başlayan genç Andy’nin hikayesini anlatıyor. 

    Rüzgar

    Yönetmen: Emma Tammi 
    Oyuncular: Caitlin Gerard, Julia Goldani Telles 

    1890’larda kocasıyla birlikte Vahşi Batı’ya göç eden ve ıssız, çorak bir araziye yerleşen Lizzy, zaman geçtikçe o bölgeye has, kötücül bir varlığın onu taciz ettiğine inanıyor. Film gece duyulan ulumalar, gölgeler, duman, ateş ve rüzgârın hiç eksik olmadığı, doğanın her öğesiyle tehdit saçtığı, ıssız ve tekinsiz bir dünyayı tasvir ediyor. 

    Tel Aviv Alev Alev

    Yönetmen: Sameh Zoabi 
    Oyuncular: Kais Nashif, Lubna Azabal, Yaniv Biton 

    Komedi tarzı bu filmde 1960’ların meşhur pembe dizisi Tel Aviv Alev Alev ana temayı oluşturuyor. Dizide stajyer senarist olarak çalışan ve her gün İsrail kontrol noktalarından geçerek Kudüs’ten dizinin çekimlerinin yapıldığı Ramallah’taki stüdyolara gitmek zorunda olan Selam, dizinin senaryosunu yeni baştan yaratır. 

    Leyla Gencer: La Diva Turca

    Yönetmen: Selçuk Metin 
    Ses: Halit Ergenç 

    Büyük yıldızla tanışan ve birlikte çalışan sanatçılarla yapılan söyleşiler aracılığıyla onu daha yakından tanıma fırsatı. La Diva Turca belgeselinin yapımcılığını, Leyla Gencer Arşivi’ni de bünyesinde bulunduran İKSV üstleniyor. 

    Üçüncü Eş

    Yönetmen: Ash Mayfair 
    Oyuncular: Le Vu Long, Tran Nu Yen Khe 

    19. yüzyılda Vietnam taşrasında, varlıklı bir ağanın üçüncü eşi olarak yeni hayatına başlayan Mary… Tören kayığından inen 14 yaşındaki May’in çocukluktan anneliğe geçişi… 

  • Beyoğlu kültürünün Batılı yapıtaşları…

    Beyoğlu kültürünün Batılı yapıtaşları…

    20. yüzyılın başlarından itibaren Batılı ve Levanten kitapçılardan oluşan esnaf grubu, Beyoğlu’nun şatafatlı günlerinde çıkardıkları birbirinden hoş ve güzel ajanda, takvim, not defterleriyle de ünlüydü. 

    Cadde-i Kebir’de (İstiklâl Caddesi) 19. yüzyıl ortalarından J. J. Wick, Depasta gibi kişiler ile başlayan kitapçılık serüveninin en görkemli yılları, 1900’lü yılların başına rastgelir. Tamamı Batılı, gayrimüslim ve Levanten kitapçılardan oluşan bu esnaf gurubu, cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren azalmaya başlamış, 1950’li yıllardan sonra çoğu yitip gitmişti. Büyük İstanbul aşığı Çelik Gülersoy, Beyoğlu’nda Gezerken isimli kitabında bu şatafatlı günleri ve çöküşü enfes bir şekilde anlatır. Şimdiye kadar çeşitli din ve milletlere mensup benim tesbit edebildiğim 70 kitapçı bir yüzyıl içinde Beyoğlu kültürüne büyük katkılar sağlamışlardır. Bu ünlü kitapçılar bu coğrafyaya Batı’dan birçok kitabı getirtmekle kalmamış, aynı zamanda yayınlar da yaparak ölümsüzleşmişlerdir. 

    Beyoğlu kitapçıları Batılı tarzda bir düşünceyle ticari faaliyetlerini sürdürmüş, reklam alanından da sonuna kadar yararlanmışlardır. Reklam/tanıtım bakımından bazı ilkleri de gerçekleştiren yine Beyoğlu kitapçılarıdır. Sultanın kitapçısı Otto Kiel, S. H. Weiss, Zelliç Frères, Librairie des Ecoles isimli kitapçılar birbirinden hoş ve güzel ajanda, takvim, not defterleri basmış, dağıtmışlardır. Günümüzde ancak müzayedelerde tek tek tesadüf edilen bu kapakları hoş nadir eserler, bir dönemin panoramasını yansıtır. 

  • Kutsal Şaman giysileri

    Kutsal Şaman giysileri

    Dr. Kevser Gürcan’ın Şaman elbiselerine ilişkin temel kavramlar, imgeler, kültürel oluşum ve değişim evreleri gibi ana hatlardaki uzun ve ayrıntılı çalışması, üç kıtadaki saha ve müze araştırmalarıyla ufuk açıcı bir kitap. 

    KUTSAL ŞAMAN ELBİSELERİ
    Kevser Gürcan
    Ötüken Neşriyat

    Giysi tarihlerinin insanlık tarihleriyle koşutluğu var. Resim sanatının simgelerinden Âdem ile Havva betimlemelerindeki incir yaprağıyla örtünme (tesettür) ise insanoğlunun yeryüzü yaşamında giysili yaşayabileceğine işarettir. Bugün bile Afrika’da, belki Avustralya’da hâlâ incir yaprağı kadar denebilecek örtünme/ giysi âdetleri vardır. İklim koşulları, gelişen-değişen töreler, törenler, inançlar, meslekler, kadınlık-erkeklik, varsıllık-yoksulluk, yaşam alanları, uygarlık süreçleri, her devirde ve kültürde giysi gereksinimlerini biçimlendirmiş. 

    “Çok ileri” bir uygarlık evresinde yaşadığımızı varsayıyor olsak da bugün de insanlık âlemi, bireylerine önce giyim-kuşam ve görünüşleriyle birer karakter çiziyor. Bir fotoğrafa baktığımızda, askeri, öğrenciyi din adamını işçiyi önce kıyafetinden seçebiliriz. Toplum ve topluluklar da giysi alışkanlıklarıyla ortak kimlikler sergiler. 

    Çocukluğumda korktuğum veya hayran olduğum kişilerin belleğimdeki imgeleri, şapkaları, paltoları, entarileri… ile yer etmiş. Örneğin “bebe”lik günlerinde olmalıyım ki, annemin lacivert kadife entarisinin beneklerini böcek zanneder, onu ne zaman giyse korkar, ağlar ama anlatamazdım! Komşu evde oturduğu için, evimizin önünden gelip geçen, bana göre dev yapılı, etekleri uzun, yakası enli, torba cepleri kapaklı, kocaman kaputlu, çizmeli, apoletlerinde yıldızlar, göğsünde İstiklâl madalyası ışıldayan askerlik şubesi reisine ise hayranlıkla karışık bir korkuyla bakardım. 

    Kutsal giysilerin, üniformaların, başlıkların, tılsımlı takıların, nişanların büyüleyiciliği, insanlık tarihi kadar eski bir gerçektir. Günümüzde de ayinlerde olağanüstü kutsal kıyafet ve simge sergilemeleri yapılıyor. Sözü, Kevser Gürcan’ın konusuna en uygun yayınevince (Ötüken) yayımlanmış Kutsal Şaman Elbiseleri’ne getirmek istiyorum. 

    Dünün yazma eserleri bugün nasıl birer sanat ve kültür mirası değerinde ise Gürcan’ın kitabı için de aynı düzeyde bir gelecek var. Sanat-kültür çalışmalarında yorulmak bilmeyen bu öğretmen araştırmacı, Tanrı Dağları’ndan, Taklamakan’dan Sibirya’ya dolaştığı yerlerde, bir yandan da dünyanın sayılı müzelerindeki koleksiyonları inceleyerek bize yitik kültürümüzün inanç giysilerini tanıtıyor. Yazılı ve görsel içerikli bir “ata koleksiyonu” diyebileceğimiz Kutsal Şaman Elbiseleri kitabı, bilimsel bir yapıt. Mükemmel baskı ve nesnel değeriyle bir sanat ürünü. Gürcan üzerinde çalıştığı -çoğu bizim kütüphanelerimizde bulunmayan-eserleri kaynakçada sıralamış. Kitapta çoğu kendi çekimi 64 renkli fotoğrafla 3 de bölge haritası var. 

    Dr. Gürcan’ın bulmak, ulaşmak heyecanıyla bıkmadan, yorulmadan nasıl çalıştığına iki-üç kez tanık olmuştum. Demek ki tez canlılık-ivedilik, içeriğiyle özgün bir kaynak yapıtın kotarılmasına hizmet etmiş. Gürcan’ın uğraşıları, bir sanat-bilim uzmanının kazanılması açısından dikkate değer, genç araştırmacılara da örnek olacak bir çalışmadır. 

    “Türk Şamanlığı, son yüzyıla kadar Avrupalı ve Rus bilim insanlarınca incelenmiş. Türk araştırmacıların ilgileri son elli yıldadır” diyen yazar, Türk Şaman elbise ve aksesuarlarının tespiti için Ankara DTCF’den başka altı ülkede, dokuz müzede çalışmalar yapmış. 

  • Kayıp bir dönem, kaybedilen bir insan

    Faruk Eren, “Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi”nde gözaltında öldürülmüş/kaybedilmiş ve bugüne kadar Cumartesi Anneleri’nin simgelerinden biri olan ağabeyi “Gözlük Hayri”nin (Hayrettin Eren) hikayesine, 12 Eylül öncesi dönemin Hasköy mahalle hayatına ışık tutuyor. 

    Hayrettin Eren 

    Tarih devam mı ediyor tekrar mı ediyor derken, özellikle 90’lı yıllarda “tarihin tükendiği”, nihayete erdiği gibi popüler görüşler şimdilerde sarakaya alınır oldu. 12 Eylül öncesi Türkiye toplumunun yaşadığı en kaotik dönemin anlaşılmasında vazgeçilmez olan insan hikayeleri son üç beş yılda oldukça yaygınlaştı.  Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi, adından başlayarak sert bir dönemin anlatısı. Denebilir ki hatırat türü edebiyatımızda alabildiğine güdük iken, özellikle sözlü tarih çalışmalarıyla insan malzemesinin serimlenmesinde oldukça mesafe alındı.  12 Eylül askerî darbesinin icracılarının sözde yargılanmasına da tanık olan günümüz toplumunda yine de bu dönem hakkında bilinenler oldukça sınırlı. Özellikle gazetecilerin kalemlerinden daha ziyade yukardan siyasete değin kitaplar bir yana bırakılırsa, muhkem bir 12 Eylül anlatısının olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Yakın zamanda üniversitelerde yapılan araştırmalarda Kenan Evren’in “Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı veya ressam” diye anıldığı düşünüldüğünde vaziyet karanlıktır. 

    Faruk Eren Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi’nde aslında kendisinin de dahil olduğu bir zaman diliminde gözaltında öldürülmüş/kaybedilmiş ve bugüne kadar Cumartesi Anneleri’nin simgelerinden biri olan ağabeyi “Gözlük Hayri”nin şahsında zor bir işe kol sıvamış. İlk bakışta o kadar yakından tanıdıktan sonra kolaylıkla yazılabilecek bir kitap gibi gözükse de Hermes tapınaklarındaki sınavlardan beter bir işe kalkışmış. 

    Kitap mutlu bir çocukluğun hikayeleriyle, bugün artık dönemin birçok mahallesi gibi kimlik değiştirmiş Hasköy’ü resmetmekle başlıyor. Hasköy bir mekan olmanın ötesinde bir özne olarak anlatı boyunca öne çıkıyor. Bu geleneksel olduğu kadar işçilerin yoğun yaşadığı mahallede siyasetin keskinleşmesi, eylemler, duvar yazıları, çatışmalar arasında zengin bir insan manzarası eşliğinde verilince, birden kendinizi klasik bir roman havasında buluyorsunuz. Aslında ne ağdalı ne ağlamaklı ama mizahı ve ironiyi de kullanarak basit ve sade insanların o dönemi nasıl yaşadıklarını izlemek, beylik laflara yer vermeden, hatta kitabın kahramanının görüşlerini benimseme mecburiyeti olmadan insanlık hallerini izleme imkanı veriyor. Faruk Eren manevi bir borç gibi de algılanabilecek olan ağabeyinin hikayesini anlatırken aslında Hasköy’den başlayarak bu dönemin panoramasını çizmekte. Faruk Eren çocukluğundan başlayarak aslında toplumsal dokudaki gerilimler, yırtılmalar karşısında bir farkındalığın da hikayesini anlatmakta. Hicivin at oynattığı bir uslupla başladığı hikaye, olayların kızışmasıyla dönemin karakterine uygun bir değişimle hüzünlü bir ton kazanıyor. 

    39 yıldır kayıp 

    Hayrettin Eren’in annesi Elmas Eren, Cumartesi Anneleri arasında. Namıdiğer “Gözlük Hayri” 39 yıldır kayıplar arasında. 

    Kitabın içindekiler bölümündeki başlıklar bile okur için böylesi ağır bir konu işlenirken hayli şaşırtıcı gelebilir: Yahudi mahallesi, kendini otomobil sanan Mordi, biberli terbiye, Hüdaverdi, ilk gecekondular, Faruk’un meyhanesi … “Koşun lan, haham öldü!” “Kaçın taş atıyorum”, “Durun ben Hayri’nin kardeşiyim”, “Yeşilliler geliyoor;” “Evim yok nerde duram!”, “Babam Zagor oluyor”… 

    Bir aile hikayesinden dönem hikayesi çıkarmak, edebiyatın geleneksel yöntemlerinden biri olduğu kadar tarihin de temel malzemelerindendir. Horatius’un “anlatılan senin hikâyendir” cümlesini ilke edinirsek, elbette insanlar kopya kağıdıyla çekilmiş gibi benzer hayatlar yaşamıyorlar. Yaşadıklarının anlam ve önemini de aynı kaygılarla paylaşmıyorlar ama özellikle kaotik dönemlerde isteseler de istemeseler de benzer sorunlarla yüzleşmek mecburiyetinde kalıyorlar. “Zaman inanılmaz zalimliklerle akıyordu” diyor Eren. Kimse o zamanın dışında kalma imkanına sahip değildi… 

    Ancak bu 12 Eylül hikayesi orada bitmiyor. Hayrettin Eren’in en az ölümü kadar dramatik olan, onun gözaltında “kaybedilmesi”nden sonra ailenin onun naaşını bulmak için verdiği mücadele. Bundan sonrası artık Arjantin’de 1 Mayıs meydanında toplanarak dünyaya seslerini duyuran kayıp annelerinin ardından dünyada ses getiren bir inat ve süreklilik hikayesi olan Cumartesi Anneleri’nin hikayesiyle birleşiyor. 

    Böylece İstanbul’un bir işçi mahallesinde başlayan aile hikayesi, bugün geçmişimizi anlamak için vazgeçilmez olan yüzleşme ihtiyacını tüm çıplaklığıyla herkesin önüne koyuyor. 

    Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi bir reçete vermiyor ve belki de tam bu nedenle insanlık onurunun ne olup olmadığı üzerine bir tarih davetiyesi olarak kabul edilebilir. 

  • Doğu Almanya’nın o golü yıllarca ağlardan çıkmadı!

    Doğu Almanya’nın o golü yıllarca ağlardan çıkmadı!

    22 Haziran 1974’te Hamburg şehrinde oynanan Federal (Batı) Almanya- Demokratik (Doğu) Almanya maçı büyük bir sürprizle sonuçlanmış, gücünün zirvesindeki Federal Almanya, Duvar’ın öteki tarafındaki soydaşlarına 1-0 yenilmişti. O 1 gol, Duvar yıkılıp Almanya birleşene kadar Doğu’nun hanesinde yazılı kaldı. 3 Ekim 1990’da ise Almanya “bir” oldu, koca bir komünist blok ise sıfır! 

    Belli bir yaşın üstündeki kuşaklar için çok şey ifade ediyor Berlin Duvarı. Bugün yerinde yeller esse de bir dönemi anlatıyor; iki kutuplu dünyanın simgesi olarak hafızalarda ve fotoğraflarda canlanmaya devam ediyor. İşte onun gölgesinde geçmişe dönmeli, “düşman kardeşler”in futbol sahasındaki savaşını incelemeli… 

    Bugün Bonn’daki Alman Tarihi Müzesi’nde (Haus der Geschichte) sergilenen bir forma, bir maçtan çok daha fazlasını anlatıyor. 22 Haziran 1974’teki o grup mücadelesi, Dünya Kupası tarihindeki yüzlerce karşılaşmadan ayrılıyor. 

    Aslında her şey harp sonrasında başlamış; Almanya ilk olarak dörde bölünmüştü. İngiliz, Fransız ve Amerikan hakimiyetindeki topraklar tek bir bayrak altında birleşince, 23 Mayıs 1949’da Federal Almanya Cumhuriyeti doğuyordu. Üç ay kadar sonra da 7 Ekim’de Sovyetler Birliği’nin idare ettiği bölümde Demokratik Almanya Cumhuriyeti kurulmuştu. 

    Bir ulus iki millî marş Maçı başlatan düdük çalmadan önce, Duvar’la bölünmüş bir ulusun iki millî marşı da okundu. 

    1950’lerde başlayan Doğu’dan Batı’ya göç dalgası bir türlü durdurulamıyordu. 1961’e kadar tam 3.5 milyon insan iş bulma ümidiyle sınırın öteki tarafına kaçmıştı. Devrin ileri gelenlerine göre bir şey yapılması gerekiyordu. Demokratik Almanya’nın bir numaralı ismi, Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) başı Walter Ulbricht 15 Haziran 1961’de ağzından baklayı ağzından çıkarmıştı: “Kimsenin duvar örmeye niyeti yok!” 

    İlk kez uluslararası bir basın toplantısından ifade edilen kavram, aynı yılın Ağustos ayında gerçek oluyordu. 13 Ağustos’ta inşaatına başlanan “utancın duvarı”, 9 Kasım 1989’u 10 Kasım’a bağlayan o unutulmaz gecede yıkılmıştı. 

    Hamburg’da oynanan Batı ve Doğu Almanya maçının efsanevi golü. Federal Almanya, Duvar’ın öteki tarafındaki Demokratik Almanya’ya 1-0 yenilmişti. 

    Doğu’nun mucizesi 

    Yıl 1974, aylardan Mayıs… 2. Dünya Savaşı sırasında ülkesini terketmek zorunda kalıp kaçtığı Norveç’te Willy Brandt adını alan ve bu tarihten sonra hep bu adla anılan, doğum kütüğünde Herbert Ernst Karl Frahm yazan, Sosyal Demokrat Parti’nin başı ve Almanya Başbakanı istifa etmek zorunda kalmıştı. Zira bugün İstanbul’da büstü bile bulunan, Varşova gettosunda diz çökmüş unutulmaz politikacının başdanışmanlarından Günter Guillaume’un Doğu Alman köstebeği olduğu ortaya çıkmıştı. Doğu Almanya Devlet Güvenlik Bakanlığı (Stasi), 13 yıl evvel duvarla ayrıldıkları akrabalarına karşı tarihinin en büyük golünü kaydetmiş oluyordu. 

    Brandt’ın istifasından bir gün sonra da Demokratik Almanya, bu sefer Magdeburg ile gülüyordu. Kupa Galipleri Kupası finalinde Milan’ı deviren takım, rejimi sevindirmişti. Hemen yaklaşmakta olan Dünya Kupası’nda duvarın iki yakası aynı gruba düşmüştü. Kurayı çeken 11 yaşındaki Detlef Lange adındaki bir çocuk, tarihin bu şekilde yazılmasına önayak olmuştu. 

    22 Haziran’da taraflar Hamburg Volkparkstadion’da çimlere ayak bastıklarında, her iki ülke de Dünya Kupası’nda gruptan çıkmayı garantilemişti. Yeni Başbakan Helmut Schmidt, tam 13 Bakanıyla şeref tribününe çıkarma yaparken, o zamanın muhalefet lideri sonranın başbakanı Helmut Kohl de oradaydı… 

    Stadyumdaki 1500 şanslı Doğu Almanya vatandaşı maçı beklemeye koyulurken, belki de Bild’de “Bu Almanlar bizi asla yenemezler” başlığını okuyorlardı. Bu taraftarlar Stasi tarafından özene bezene seçilmiş; -herhalde izaha gerek yok- ülkenin normal futbol metfunlarına izin çıkmamıştı. 

    Dakikalar 78’i gösteriyordu. Kaleci Jürgen Croy’un degajı, sonradan oyuna giren Erich Hamann’a gelmiş, o da Jürgen Sparwasser’i topla buluşturmuştu. Sparwasser, Panzerlerin efsanevi file bekçisi Sepp Maier’i avladığında bütün Almanya’da saatler 21.03’ü gösteriyordu. Bitime 12 dakika vardı. Demokratik Almanya, 1961’de yaptığı gibi kalesine duvar örebilecek miydi… Batı saldırıyor, Doğu direniyordu. Uruguaylı hakem Ramon Bareto Ruiz’in son düdüğüyle maç bitmişti. 

    Doğu Almanya forması altında 53 maçta 15 gol kaydeden Jürgen Sparwasser, maçta attığı golün sevincini yaşarken. 

    Alman futbol tarihinin kilometre taşlarından biri, 22 Haziran 1974’te saat 21.03’te dikildi. O an, ülkenin gördüğü en özel anlardan biri. Üzerine Horst Tomayer’in yazdığı bir şiir belki de her şeyi anlatıyor: 

    Kimdim, nasıldım, neredeydim
    Sparwasser ölçüyü aldığında, 
    Schön’ün takımını infaz ettiğinde 
    Bir Adidas mermisiyle. 

    Bild, “Böyle olmaz, Bay Schön!” diye teknik direktörlerine gözdağı veredursun, aslen Dresden doğumlu hoca adeta yıkılmıştı. Bitiş düdüğünden sonra, Halit Kıvanç ustamızın da dediği gibi ev sahibinin kolay gruba düşmek için maçı kaybettiği iddia edildiyse de, birçokları bu açıklamadan tatmin olmamıştı. Sonradan kazanılacak dünya şampiyonluğu, yaşanan utancın üstünü ancak örtebilecekti. 

    Soyunma odasında Federal Almanya’nın komünist yıldızı Paul Breitner, Sparwasser ile forma değiştiriyordu. Onlar gözönünde bunu yaparken, diğer futbolcuların ancak kapalı bavullarla bunu gerçekleştirebilmesi belki de zamanın ruhunu gösteriyordu. Sonradan ülkesinin teknik direktörlüğünü de yapacak Berti Vogts, elinde bavulla rakiplerinin soyunma odasına gitmiş, kısa bir selamlaşmadan sonra elindekini bırakıp başka bir bavulla takım arkadaşlarının olduğu soyunma odasına geri dönmüştü. Böylece Croy, Bernd Bramsch, Harald Irmscher, Siegmar Wätzlich, Martin Hoffmann ve Bernd Kische turnuvadan sonra Demokratik Almanya’nın yolunu tutarken, terli formaları Federal Almanya’da kalmıştı. 

    Breitner yıllarca sakladığı emaneti, 2002’de Almanya’nın doğusunda gerçekleşen bir sel felaketinin mağdurları için internette satışa çıkarınca olaylar gelişmiş, o tarihî 14 numaralı mavi forma, Hans-Helmut Bremicker adındaki işadamı tarafından 16 bin 500 Euro’ya satın alınmıştı. Bremicker bu formayı müzeye bağışlarken, Sparwasser ile o maçta sahne alanlardan Wolfgang Overath da oradaydı. Törende Demokratik Alman futbol tarihinin en önemli golüne imzasını atan Sparwasser, ülkesinin beşte birinin rakiplerini desteklediklerini söylemişti. Emekli oyuncu, bunun karşılığında sadece 2500 mark aldığını belirtmişti. Hakkında çıkan ev-araba söylentileri yalandı. Duvar yıkılmadan Batı’ya iltica etmesi ise unutulmazdı. 

    Sonradan kazanılan Dünya Kupası, Batı Almanya’yı güldürmüştü belki ama, Doğu Almanya hanesinde yazan “1”, 16 yıl daha durmaya devam etti. 3 Ekim 1990’da ise Almanya “bir” oldu, koca bir komünist blok ise sıfır!

     

    Doğu Almanya’nın yıldızları

    Futbol sayesinde Batı’ya iltica edenler

    Efsane Doğu Alman takımının oyuncularından Friedel Rausch ve Werner Lorant, Batı’ya iltica edip daha sonradan Fenerbahçe’yi çalıştıracak; iki sezon Türkiye liginde kalecilik yapan Pahl, Rizespor’da; tribünlerinin sevgilisi olan Falko ise Galatasaray’da forma giyecekti. 

    Pahl bir dönem Rizespor’un kalesini korumuştu. 

    Duvar’la birlikte Federal Almanya’ya akın mecburen kesilmişti. Ülkeden çıkabilmek için gerekli izinleri almak neredeyse imkansızdı. Stasi’nin çıkardığı Talimat 4/71, Batı’da yarışacak bireyler ve takımların uyması gereken koşulları düzenliyordu. Birçok istihbarat ajanı ayrıca müsabakalara yollanıyordu. 1980 Kış Olimpiyat Oyunları’na gönderilen 176 kişilik kafileye 35 ajan eşlik etmişti! 

    Yine de 20’ye yakın futbolcu, bir yolunu bulup Batı’ya kaçmayı başarmıştı. Bunlardan ikisi de Türkiye’ye sığınmıştı. 

    16 Kasım 1976’da Bursa’da oynanacak ümit millî takım müsabakası için gelen kafileden kaçan Norbert Nacthweih ile Jürgen Pahl, Federal Almanya’ya iltica etmek istiyorlardı. O günlerde gazetelerin 1. sayfadan verdiği hadise sonucu, iki oyuncunun dileği gerçek olmuştu. Bir süre sahalardan men edilen futbolcular; bir daha millî takım yüzü görmemişti. 16 aylık cezaları bittikten sonra Eintracht Frankfurt forması giymeye başlayan ikili, 1980’de UEFA Kupası şampiyonluğu da yaşamıştı. O muzaffer kadroyu çalıştıran Friedel Rausch da, o yıl zaferde tuzu olanlardan Werner Lorant da yıllar sonra Fenerbahçe’nin başına geçmişti. Sonradan Bayern Münih’in yolunu tutan Nachtweih, Bundesliga’nın en iyilerinden biri olmayı başarırken, Pahl 1987’de Rizespor’a transfer olmuştu. 

    İki sezon ligimizde kalecilik yapan Pahl, Batı’ya kaçan Doğu Alman futbolcular arasında ülkemize gelen tek isim değil. Bir dönem Galatasaray tribünlerinin sevgilisi olan Falko, Götz BFC Dynamo forması giyerken, Şampiyon Kulüpler Kupası maçı için gittikleri Belgrad’da takım arkadaşı Dirk Schlegel ile birlikte 3 Kasım 1983’te sırra kadem basmıştı. Partizan, sarı-kırmızılı tribünlerin aşık olacağı Cevat Prekazi’nin golüyle kazanmasına rağmen, Berlin’deki ilk karşılaşmayı 2-0 kazanan Demokratik Almanya temsilcisi tur atlamıştı. 

    Bu arada Dynamo takımı, Stasi’yi yıllarca yöneten Erich Mielke’nin gönlünün sultanıydı. Her iki oyuncu, birer yıl sahalardan men edildikten sonra kariyerlerine Bayer 04 Leverkusen’de devam etti. Bu topraklarda Falko adıyla ünlenen yıldız, 1988’de UEFA Kupası’nı kaldırırken finalde bir de gol atmıştı. 

  • Tırpandan daktiloya: Anadolu’nun Köy Enstitülü yazarları

    Tırpandan daktiloya: Anadolu’nun Köy Enstitülü yazarları

    Köy Enstitüleri 17 Nisan 1940’da, Türk kırsalındaki yurttaşları ve ilişkileri, yeni cumhuriyetin çağdaş hedefleri seviyesine taşıyabilmek amacıyla kuruldu. Sadece açık oldukları dönemde değil, kapandıklarında bile birçok tartışma yarattılar. Ozan Sağdıç bu eğitim kurumlarını, yetiştirdiği yazarları ve sanatçıları anlatıyor. Mahmut Makal ve Mehmet Başaran… 

    Nisan ayı, Cumhuriyet tarihimizin iki önemli açılışının tanıklığını taşıyan bir zaman dilimi. Bunlardan birisi elbette Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 23 Nisan 1920 tarihindeki açılışıdır. Biz onu Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlamaktayız. Diğeri ise artık günden güne hafızalardan silinmeye yüz tutmuş Köy Enstitülerinin kuruluş günü olarak kabul edilen 17 Nisan 1940 tarihidir. 

    Köy Enstitüleri eğitim tarihimizde çok önemli bir girişimdir. İlber Ortaylı köy liderlerini köy çocuklarını köyünde yetiştirmek gibi az çok benzer bir projenin ilk kez Bulgaristan’da denenmiş olduğuna işaret etmişse de Enstitüler Türkiye’ye özgü ve çok başarılı ama ne yazık ki, sürdürülememiş bir girişimdi. 

    Kısa bir zaman sonra eğitim alanında yapılan köklü reform girişimlerine karşın, kırsal kesimde okul yaşındaki çocukların ancak yüzde 25’i ders görme olanağına sahip olabilmişti. 

    Köy Enstitülü yazar Mehmet Başaran 1956-57 döneminde Laleli’de Sağdıç’la ortak olarak tuttuğu evde oturmuş şiir yazıyor.

    Yazı devrimi sırasında Millet Mektepleri uygulaması söz konusu olmuştu. Asıl problem köylülerin uyandırılması, onlardaki okuryazarlığın artırılması, bilgi ve beceri sahibi olmaları, böylelikle üretime katkılarının büyümesi ve refah düzeylerinin yükseltilmeleri, başı dik vatandaşlar haline gelmeleri konusuydu. 

    Projeye göre köylerden sınavla yetenekli çocuklar seçilecek, bu çocuklara beşer yıl süreyle hem kültür eğitimi hem iş eğitimi verilecekti. İlk ağızda 20 bin köy öğretmeni yetiştirilecek ve kendi köylerine 20 yıl hizmet zorunluluğu ile gönderilecekti. Amacı sadece okur yazar olup bilgi aktaran eğiticiler yetiştirmek değil, aynı zamanda yaşamsal pratiklere alışkanlıklar aşılamak olan bu kurumlara artık okul denilemezdi. Adlarını Enstitü koydular. Buralarda tarımla ilgili ne varsa bizzat yaparak öğretiliyordu. Tarımla ilintili hayvancılık, arıcılık gibi uygulamalar da vardı. Kendisine yarar sağlayacak, çevresine de örnek olacak biçimde demircilik, nalbantlık, marangozluk, duvarcılık, tavukçuluk, arıcılık gibi zanaatlar tatbiki olarak gösteriliyor, bu yolla beceri kazandırılıyordu. Her öğrenci, bağlama, mandolin, keman, hatta piyano çalmayı öğrenmek, klasiklerden belli sayıda kitap okumuş olmak zorundaydı. Bu konularda alışkanlık edininceye kadar. 

    1950’li yıllarda İzmir’de “Foto Cemal” imzalı kartpostallar satılırdı. Ozan Sağdıç, ortaokul öğrencisiyken, yukarıdaki fotoğrafın kartpostalını almıştı. 

    Annemin köyünde doğduğum için kendimi yarı köylü saydığımdan mıdır nedir, Enstitüleri duyar duymaz meraka kapıldım. İzmir’de Buca Ortaokulu’nda yatılı öğrenciydim. Enstitülerin birisi Kızılçullu’da. Buca ile Kızılçullu’nun arası 3 kilometre kadar. Buca’dan İzmir’e giden banliyö treninin ilk durağı orası. Merakımı gidermek üzere bizim okulun yarım gün tatil olduğu bir zaman orayı ziyarete gittim. Yıl 1946-47 olmalı. Yaş 12-13 olsa gerek. Kapıda kapıcıya benzer bir adam “Hayrola?” dedi. “Merak ettim, geldim” dedim. “Git işine kardeşim” demedi. Beni hoca ya da yönetici olan birisine havale etti. O da meraklı bir çocuk buldu ya, Enstitü’nün ne olduğunu, ıcığını cıcığını anlattı. Üstelik kampüsü de bir güzel gezdirerek. Ana bina taştan yapılmış kale gibi bir yapıydı. Meğer burası kurtuluştan önce Amerikan kolejiymiş, Daha çok azınlıklara ve İzmir’de pek çok bulunan Levanten çocuklarına eğitim verirmiş. Tabii, bir misyoner okulu. O bina o zamandan kalmaymış. Cumhuriyete geçiş sürecinde ya kendileri kapatmışlar, ya da kapatılmış. Arazide çeşitli amaçlarla kullanılan daha birçok tek katlı bina vardı ki, onlar bizzat öğrencilerin kendi gayretleri ile inşa edilmiş. Bizzat tanığı oldum, bir yandan hâlâ kerpiç döken, duvar ören çocuklar vardı. 

    Bizim Buca’daki ortaokulumuz Enstitü’de gördüklerime göre bayağı farklı ve konforlu sayılırdı. Örneğin yemekhanede masalarımız dörder kişilikti, üzerlerinde beyaz örtüler vardı. Yemeklerimizi masalarımıza aşçının yardımcıları getirirlerdi, porselen tabaklarda yerdik, suyumuzu cam sürahilerden ve cam bardaklardan içerdik… 

    Mahmut Makal’ın BBC stüdyolarında çekilmiş bir fotoğrafı. 

    Buna karşın bir gün (bamya mı neydi) yemeğimizi beğenmedik. Gürültü çıkardık ve hiçbirimiz yemedi. Resmen bir boykot hâli yani. Bana göre, ibret olsun diye daha sonra bir gün biz yatılı öğrencileri Kızılçullu Köy Enstitüsü’ne götürdüler. 

    Oranın öğrencileri bizi misafir ettiler. Onların yemekhanesinde masalar sekiz-on kişilik uzun masalardı. Sandalye, tabure yok. Masalar boyunca uzanan arkalıksız sıralarda oturuyorlar, asker usulü karavana gibi bakır kaplarda yiyip, bakır taslarla su içiyorlardı. Mutfak hizmetlerini de kendileri görüp bulaşıklarını da kendileri yıkıyorlardı. Üstelik yiyip içtikleri malzemeyi de tarlalarda, işliklerde kendileri üretiyorlardı. Yaşamlarını köyde sürdürecekleri için, o ortamlara yabancılaşmaları istenmiyordu herhalde. Sinema salonları bile vardı. Bize film izlettiler. 

    Enstitülerde yetişmiş değerli yazar dostları anlatmaya geçmeden önce, kısacık ömrüne karşın sonraki yıllarda çeşitli sanat dallarında Enstitülerden ilk ateşi almış kişilerle sohbet ederek o günlerde, köy çocuklarının o ortamlardaki günlük yaşantılarının nasıl geçtiğini daha iyi anlamak isterdim. Artık günümüzde Enstitü öğrencilerinden pek kimse kalmadı. Öğrenimine Köy Enstitüleri’nde başlayıp Gazi Eğitim’de tamamlayan ve yıllarca Devlet Operası Orkestrası’nın baş kemancılığını yapmış olan değerli viyolonist Ömer Can’a soracak oldum. O Akpınar Köy Enstitüsü’nde ortak yaşama katılmıştı. O da benim anlattıklarıma benzer şeyler söyledi. 

    Okuldaki öğrenciler büyük bir aile gibiymişler. Her şeyi kendileri ekip biçip, kendileri pişiriyor ve yiyorlarmış. Okulun arazisinde ekin ve pancar tarlaları, sebze ve meyve bahçeleri, demir ve ağaç işleri atölyeleri, resimhane, müzikhane, kütüphane, fırın, hamam, çamaşırhane, kümesler ve arı kovanları… Buralarda üretime katkı vermek amacıyla 90 inek ve manda, 40 at ve katır, 500 kadar tavuk ve 200 petek arı yer almaktaydı. Ambarlarda, depolarda tarım aletlerinin her türlüsü mevcuttu. Tüm hizmetler haftalık nöbetler halinde ve imece usulüyle paylaşılmaktaydı. 

    Başaran’ın ilginç yüz hatlarını yansıtan bu portrelerini Ozan Sağdıç, Ankara’daki bürosunda çekmişti. 

    İlgi çekici bir ayrıntı: Hafta sonlarında öğretmen ve öğrencilerin birlikte yaptıkları sohbet toplantıları bir çeşit hesaplaşma ortamı olurmuş. Burada her türlü eleştiri ve önerinin serbestçe yapıldığı demokratik bir hava içinde rahatça hesap sorulur ve hesap verilirmiş. Amaç sistemin daha olgun ve işlevli yürümesini sağlamaktı. 

    Mahmut Makal ile ilk tanışmam gerçi yüzyüze değildi. Ancak bir gönül yakınlaşmasıydı. 1950 yılında liseye başlamıştım. Makal’ın Bizim Köy’ünü Varlık Yayınevi’nin bir liralık kitaplarından okumuştum. Benim kendi köyüm bir Ege köyüydü ve Makal’ın köyü gibi pek geri kalmışlığı yoktu. Ancak Anadolu’nun uzak köşelerindeki köylerin hali hiç öyle değildi. Onun anlattıkları kulağımıza masal gibi gelse de bu iç karartıcı öyküler, tanıklıklarla doluydu. Bu yüzden beni çok etkilemişti. Çok daha sonraları ben Ankaralı olunca pek çok ortamda birlikte olduk, zaman zaman sohbet ettik. Biri Sanatseverler Derneği’nde, biri de Cumhuriyet gazetesi bürosunda olmak üzere fotoğraflarını da çekmiştim. Arşivimin bir köşelerindedir. 

    Mehmet Başaran ile dostluğumuz hem biraz daha eski, hem de daha köklü ve uzun. O, kendisinin daha sonra “Zeytin Ülkesi” olarak tanımladığı bölgemize, yani Edremit’e gezici başöğretmen olarak atanmıştı. Ben neredeyse çocuk sayılacak kadar gençtim. Köy Enstitüleri’ne karşı yadsıma belirtilerinin – tuhaftır – ilk olarak eski öğretmenlerden geldiğine tanık olmuştum. “Onlar öğretmen değil, eğitmen” diyorlardı. Subayların erbaşlara bakış açısına benzer bir tavırdı bu. Başaran genç ve karayağız bir delikanlı gibiydi. Eşi Birsen Hanım’a Hatun diye hitap etmesini “Bizim Hanım” gibisinden bir sıfat sanmıştım. Meğer asıl adıymış. Kucaklarında üç dört yaşlarında saz benizli bir kız çocuğu vardı. Bu çocuğun “Mavi Çocuk” diye adlandırılan bir rahatsızlığı varmış. Kalbinin iki bölümü arasındaki perdede bir delik varmış. Bu çocuklar reşit olmadan ölürlermiş. Bu duyumu alınca bayağı hüzünlenmiştim. Her birinin yüzüne acıma hissiyle bakar olmuştum. Neyse ki, daha sonraki yıllarda bu türden arızaları gidermek üzere İngiltere’de geliştirilen bir kalp ameliyatı uygulaması başlamış. Böyle bir doktor canlı denek alanı olarak Türkiye’yi seçmiş, ameliyat ettiği sekiz kadar çocuktan sadece ikisi canlı olarak kurtarılabilmişti. Bunlardan birisi Başaran’ın kızı Filiz’di. 

    Köy Enstitülü olmak başlı başına bir çile nedeniydi. Bu olay mutlu bir şekilde sona ermişti ama Başaran’ın yaşamı boyunca çektiği çileler yüzündeki çizgilere yansıyordu. Herkesin yüz hatları enine oluşurken onun yüzüne dik hatlar da çizilmekteydi. 

    Mehmet Başaran yıllar sonra Akçay’daki evinde Ozan Sağdıç’a şiirlerini okuyor. 

    1956 benim Hayat dergisinde işe başladığım yıldı. Bir önceki yıl Akademi birinci yıl öğrencisi Devrim Erbil ile özel bir öğrenci yurdunda kalıyorduk. Yurdumuz kapatıldı. Biz de Bedri Rahmi Hoca’nın Tünel’deki Narmanlı Yurdu denilen yerdeki galerisini kendimize yatakhane yapmıştık. Bir sezonu böyle geçirmiştik. Gelelim ertesi yıla. Devrim’in Atatürk Yurdu’ndaki sırası gelmişti. Tesadüfen şair Mehmet Başaran Edremit’ten ressam ve resim öğretmeni olan Selahattin Taran da Kepirtepe Öğretmen Okulu’ndan İstanbul’a atanmışlar. O ilk yıllarında eşlerinin eş durumundan atamaları yapılmamıştı. Biz üç gariban Laleli semtinde bir odayı ortak olarak tuttuk. Bir yıl boyunca kader birliği yaptık. Daha doğrusu benden büyük bu iki öğretmen bana ağabeylik ettiler. Ortak anılarımız yazılara sığmaz. Dostluk hep devam etti. 

    Son zamanlarda Başaran iyiden iyiye Zeytin Ülkesi’ne yerleşir olmuştu. Çocukluğumun Akçay’ında bir daire edinmişti. Türkiye’nin bunalımlı yıllarında ikinci kızı Deniz’in acısını çekmiş, daha sonra sevgili eşini de yitirmişti. İlk kızı Filiz’le paylaşıyorlardı Kazdağları’nın eteğinde mitoloji kokan bu yeri. Sondan bir önceki görüşmemiz Sabahattin Ali için çekilen bir belgeselde tanıklıklarımızı birleştirmemiz üzerineydi. Kozak Yaylası’na birlikte çıkmak üzere durmadan sözleşip duruyor, ama nedense ertelemek durumunda kalıyorduk. Daha sonra hiç beklenmedik bir günde ölüm haberi geldi… 

    Köy Enstitüleri o kısacık sürede pek çok değerli insan yetiştirmiştir. Öğrenimlerini oralarda tamamlamış, öğretmenlikler yapmış ve ülkemizde köy edebiyatı çığırını açmış bir kuşağın yazarlarından dördüyle yakın tanışıklıklığım olmuştur. İşte onlardan ikisi, Mahmut Makal ve Mehmet Başaran… Bir sonraki yazımda ise yine Köy Enstitüsü izlenimlerimle beraber Köy Enstitülü yazarlar Talip Apaydın ve Fakir Baykurt ile anılarımı kaleme alacağım… 

  • Çırpınırdı Karadeniz, ağlardı Abdülhamid, bakıp Rus’un bayrağına

    Çırpınırdı Karadeniz, ağlardı Abdülhamid, bakıp Rus’un bayrağına

    Sultan 3. Mustafa zamanında açılan 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nın son yılında, tahta 1. Abdülhamid geçti. Ancak savaş ağır bir yenilgiyle neticelendi ve Kırım, Osmanlı Devleti’nden ayrıldıktan 1783’te Ruslar tarafından ilhak edildi. 1. Abdülhamid bu hadiseyi kabullenememişti ama, dönemin büyük diplomatlarından Ahmed Resmi Efendi yazdığı kitapta “padişahları süslü laflarla savaşa götüren cahiller”e işaret ediyordu. 

    Osmanlı Devleti’ni en çok sıkıntıya sokan devletin Rusya olduğunu tartışmaya ihtiyaç yoktur herhalde. Rusya kadar Osmanlıları tahrip eden, hayat damarlarını kurutan, ilerlemesini durduran ve resmen korkutan bir başka ülke yoktur. Karlofça faciasından sonraki dönemde aklı başında Osmanlı devlet adamları sorunları çözmek için Rusya ile harp etmektense diplomasi yolu ile ihtilafların halledilmesini ilke edinmişlerdir. Buna rağmen bazı durumlarda diplomasi taraftarlarının etkinliği ortadan kalkmış, savaş çığırtkanları sayesinde savaş kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu savaşların çoğunda büyük can, mal ve toprak kayıpları vererek mağlup olmuşuzdur. 

    Ahmed Resmi Efendi 18. yüzyılın büyük diplomatlarındandır. Hulasatü’l İtibar adlı eserinde 1768-1774 Savaşı’nın gereksizliğini, devletin ve milletin boşu boşuna büyük sıkıntılara, acılara maruz bırakıldığını büyük bir yetkinlikle anlatır. Ona göre: 

    “Dünya düzeninin esası savunma üzerine kurulmuştur. Dünya mülkünün ma‘mûr ve korunaklı olması, düşmanlarla barış içinde yaşayabilme becerisinde yatar. Akıl ve tecrübe sahipleri kavganın iyisi olmadığını anladıklarından, barışı savaşa tercih ederek hizmetinde oldukları devlete ve millete rahat ve güvenlik bağışlaya gelmişlerdir. 

    Muzaffer Katerina İtalyan ressam Stefano Torelli’nin 1772 tarihli “Katerina’nın Türklere Karşı Zaferinin Alegorisi” isimli tablosu. Katerina tablonun ortasında, Tanrıça Minerva’nın biçimine bürünmüş bir halde oturmaktadır; çevresindeki kişiler iktidarının önemli isimleridir: St. George, P.A. Rumyantsev, A.G. Orlov, P. I. Panin, V. M. Dolgoruki, N. V. Repnin ve F. G. Orlov. 

    Akıl ve tecrübesi eksik olanlar ise bu yararlı ilkeyi yaşatmaya riayet etmeyip ‘diğer dinlerde olanları topyekûn dünyadan kaldırmak veya her zaman düşmanın burnunu yere sürtüp haddini bildirmek Müslümanlar üzerine vaciptir’ diye inanmışlardır. Bunlar ‘Hareket olmayınca bereket olmaz, bu memleketler kılıçla alınmıştır. İslâm padişahının talihi yüksek, adamları pişkin, kılıcı keskindir. Dünyada dindar bir vezir beş vakti cemaatle kılar, on iki bin güzide asker tedarik ettikten sonra Kızıl Elma’ya gitmek zor değildir’ gibi süslü laflarla cehaletlerini itiraf ederler. Sandalye üzerinde ‘Hamzaname’ okuyan meddahlar gibi laf edip Kızıl Elma semtini Boğdan’dan gelen alyanak elma gibi yenir şey zannederler. Bu gibi saf adamların teşviki ile açılan 1768-1774 Savaşı’nın yol açtığı felaketlerin tekrarlanmayıp ders alınması için de Hulasatü’l-İtibar kitabı yazılmıştır”. 

    Sultan 3. Mustafa zamanında açılan 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nın son yılında, tahta 1. Abdülhamid geçti. Henüz tahtına oturmuştu ki, Osmanlı tarihinin en ağır şartlar içeren antlaşmaları arasında en başta gelenlerinden Küçük Kaynarca Antlaşması’nı kabul etmek zorunda kaldı. Osmanlı Devleti hem çok yüklü bir savaş tazminatı ödeyecekti hem de Osmanlı tebaası Ortodokslar üzerinde Rusya’nın hamiliğini kabul edecekti. En zor kabul edilen maddesi ise Kırım’ın Osmanlılardan bağımsız bir devlet haline gelmesiydi. Böylelikle Rusların Kırım’a el koymaları için şartlar uygun hale gelmişti ve 1783’te Kırım Ruslar tarafından ilhak ediliverdi. 1. Abdülhamid bu durumu asla kabullenemedi ve bütün planlarını Kırım’ı yeniden ele geçirmek üzere kurdu. Ancak 1787’de Kırım’ı hedefleyerek Rusya ve Avusturya üzerine ilan ettiği savaşı bitiremeden, 1789’da vefat etti. Önceki Rus savaşından daha fazla can ve mal kaybına sebep olan bu savaş, yerine geçen 3. Selim zamanında da 1792’ye kadar sürdü. 

    1. Abdülhamid Yuşa’da

    ‘Kendimi zabt edemedim’

    Konumuz olan belge, Sultan 1. Abdülhamid’in elyazısı iledir. Sadrazamına yazdığı bu hatt-ı hümayunda Yuşa Tepesi’ne çıkıp Karadeniz’e baktığında karşı yakada elimizden çıkan Kırım’ı hatırlayıp ağlamaktan geri kalmadığını duygusal ifadelerle anlatmaktadır. 1783 sonrası bir tarihe ait olması gereken bu belgede “Tokat” diye bahsedilen yer, Beykoz’daki meşhur “Tokat Bahçeleri”dir. Oradan Yuşa tepesine çıkmış ve Kavak hisarlarında top talimleri yaptırmış. Kale mustahfızlarına ve topçularına ihsanlarda bulunmuş. Karadeniz tarafına baktıkça, elimizden çıkan ve Rusların bir eyaleti haline gelen Kırım’ın düşman eline geçtiği hatırına geldikçe takati kesilmiş. Duygusallığı da ağır basınca kendini zaptedemeyerek ağlamış. Bunun üzerine Kırım’ın düşman Ruslar elinden kurtularak tekrar Osmanlıların eline geçmesi için Allah’a dualar etmiş: 

    “Benim Vezirim, 

    Bugün biniş Tokat’a malum. Yuşa mahalline vardım. Kalelerde sektirme toplar attırdım. Mustahfızlarına ve topçularına inam olundu. Alimallahu ve kefa bihi. Bahr-i Siyah tarafına nazar ettikçe kalbime bir rikkat ârız olup bî-tâkat bükâ eyledim. Kırım’ın dest-i küffarda kaldığı hatırıma geldikde kendimi zabt edemedim. Cenâb-ı Müntakîmü’l-Gayyûr ol kâfir müşrikinin yed-i menhûsesinden halâs, kel-evvel Devlet-i Aliyye’nin kabza-i teshîrine girift olmasını yâ Rab sen nasîb eyle deyu tazarru niyâzım olmuşdur. Heman Cenâb-ı Kâdir-i Mutlak Hazretleri kuvvet ve kudret ihsan eyleye. Âmîn yâ İlâhe’l-Âlemîn. Erselehû Rahmeten li’l-Âlemîn”. 

    Sultan I. Abdülhamid’in elyazısıyla sadrazamına hatt-ı hümayunu. 

  • Kısa kesilmiş not düşme tarihi

    Kısa kesilmiş not düşme tarihi

    Arno Schmidt, Bargfeld’deki ufarak evini satın alıp yerleştikten bir süre sonra, kasabanın çocukları, “Her şeyi not ediyor! Her şeyi not ediyor!” diye bağrışarak arkasından koşar olmuşlar. Bu anekdottan çıkarılacak ders: Ya açık havada, görünerek, not almayın ya da çocuklara aldırmayın. 

    Elias Canetti’nin İnsanın Taşrası başlığıyla yayımlanan “seçme notlar”ını okuyorum; kendi deyişiyle: “Çok sayıda cilt oluştu: Burada sunduğum, yalnızca dar kapsamlı bir seçkidir”. 1942-1972 notlarından yapılmış seçkiyi, sonraki yıllara uzanan başkaları izledi. 

    Ahmet Cemal, “Canetti’nin Notlar’ı, dünya edebiyatında tamamen kendine özgü bir türdür” diyor önsözünde. Canetti’yi bu çerçevede öncelemiş yazarlardan birkaçına değinmiştim: Leopardi, Coleridge, Schlegel, Novalis, Valéry… uzar gider liste. Filozofları, fragmanter yazının Schopenhauer, Nietzsche ile ağırlığını koymuş düşünürlerini hiç saymıyorum. 

    Canetti’nin “not”ları, tanım üzerinde bir tartışma alanı yaratmış mıdır bilmiyorum, yaratabilir. Aufzeichnungen kavramına Rilke’nin Malte’sinden âşinayız: Necatigil de “notlar”da karar kılmıştı. Gelgelelim, Almanca kelimenin “not”tan fazla, o karşılıktan taşan özellikleri yabana atılamaz: Kayda geçirince, kayda düşme türünden bir boyutu daha görülüyor ki, Canetti’de olduğu gibi, “günce”yle kesiştiği de söylenebilir. 

    Bulgar yazar Elias Canetti, tuttuğu notlarla da meşhur.

    Canetti’nin “not”ları aforizmadan düşünsel alıştırmaya doğru açılıyor. Hiçbir biçim taslak halinde değil burada, çünkü her birim nihai halinde. Oysa not düşmek, not almak daha çok bir hazırlık fikri doğuruyor zihinde: Coleridge’in Notebooks’u baştan uca öyle tutulmuş defterlerden oluşuyor örneğin. Valéry’nin Defterler’inde, olmuş parçalarla geliştirilesi çıkmalar içiçe geçer. Canetti’ninki en çok Zibaldone’yle kıyaslanabilir, sanıyorum (çünkü yazarın bütün notlarını görmedim, üç seçkiden hareketle bu tanıyı getiriyorum). 

    “Not” konusuna iki kez değinmiştim (Yazboz, 2000 ve Suya Seng CX, 2013). Barthes’ın 1978-79 seminerleri daha sonra yayımlandı ve orada yazarın ‘not alma süreci’ne ilişkin, roman bağlamında kuşattığı kesitin önemini görme fırsatımız doğdu: “Şimdiye ait küçük bir parça” (vurgu RB’nin) ile “tümce” arasındaki yola ışık düşürüyordu seminerin son bölümü. Barthes bir fiş tutkunuydu (bkz: “R/B”), dolayısıyla binlerce not tutmuştu; notatio’nun, not etme eyleminin düzeylerini olabildiğince ayrıştırabilecek deneyime sahipti. Kısanın kısası haliyle “alınmış olan not, özetlenemeyecek olan şeydir” (vurgu RB’nin), evet, ama ne her not, ne de her not alma biçimi böyledir: Bambaşka düzeylerle karşılaşırız not düşme eyleminde, kimileri birkaç sayfadan oluşur notların, çok katmanlıdırlar. Zincirin halkaları halinde gelişen, geniş zamanlara yayılan, ortak merkezli notlar, biribirilerine gönderilidirler. 

    İmdi, aufzeichnungen tamıtamına çakışmıyor not ile: Her birimi çelişiyor geçicilik işleviyle. Schlegel’e atfedilen özdeyiş altını çizer: “Bir fragman, tıpkı küçük bir sanat yapıtı, kendisini kuşatan dünyadan bütünüyle ayrılmış ve kendi içinde tamam kılınmış olmalıdır; aynı bir kirpi gibi”. 

    Filologlar, Alman Romantiklerinin kilit kavramlarından “witz”in çevrilemezliği üzerinde buluşuyorlar. Zekânın anlık parlayışı ile ortaya çıkan yetkin sözde, öte yandan, bir “cinfikir”lik, bir “çıkıntılık” (Schlegel boşuna “burun”la özdeşleştirmiyor “witz”i) payının ağır bastığı düşüncesi göze çarpıyor. Bir tür şimşek-düşünce diyemez miyiz, ani ışığını hesaba katarak? Schlegel, “zihnin yoğunlaşmış patlaması” tanımını getiriyor. 

    İlk bakışta, “özdeyiş”ten sözedildiği akla gelebilir. Athenaüm dergisinde Schlegel’in de, Novalis’in de yayımladığı “parça”ların bir bölüğünün özdeyiş niteliği taşıdığı görülür gerçi, ama bir çoğu o çerçeveden taşan özlü düşünsel alıştırmalardır. Şüphesiz, herbirinde kısalık belirleyici özellik olarak göze çarpar; gelgelelim “kısa” karmaşık bir biçimdir, tektip bir sınıflamayla işin içinden çıkılamaz. 

    “Zettel’s Traum” isimli 1334 sayfalık devasa romanıyla bilinen Alman yazar Arno Schmidt, çevresinde olup biten her şeyi not almasıyla nam salmıştı. 

    Sık sık Canon’un, edebiyat tarihinin ve eleştirinin tasnif saplantıları, “tür” kategorileri ve dayatmaları konusunda kalem oynattığımı gören görmüştür. Kısa(lık) bir ölçüdür sonuçta, kendi başına bir “tür” değildir, buna karşılık çok sayıda tür nitemi peydahlamıştır. Kimilerinin görece yaygınlık kazandığı gerçek; kimileri ise kişisel kullanımlar olarak kayıtlara geçmiştir. 

    “Kısa”, her durumda bir gereksinmeyi karşılar. İşin içinde boy ölçüşmenin payı hissedilir: Belli bir yoğunluk derecesinin korunması hedef tutulur. Bir dolu örnek-metin, dilense açılabileceklerini gösterir; tersine, Klébaner’in deyişiyle “azraklık sanatı”nın gereği yerine getirilmiştir. Her yazı adamının başvurduğu yol sayılmaz, genelde doğurgan zihinlerin seçimidir. 

    “Kısa”yı “veciz”le çakıştıramayız her vakit, özünde bu özellik azçok yeretse de. Kestirmeden gitmek, kestirip atmak, kısa kesmek, kıssa’ya uzanmak farklı gemleme biçimleri ister. 

    Arno Schmidt, Bargfeld’deki ufarak evini satın alıp yerleştikten bir süre sonra, kasabanın çocukları “herşeyi not ediyor! herşeyi not ediyor!” diye bağrışarak arkasından koşar olmuşlar. Bu anekdottan çıkarılacak ders: Ya açık havada, görünerek, not almayın ya da çocuklara aldırmayın. Öyle yapıyorum. Barthes “fikir” ile “not” arasındaki köprüye dikkati çeker: Unutmamak için yazmak. Mikro-teknik konusuna eklemleyerek: Cebe sığacak bir not defteri ve yaylı tükenmez kalem. Artık ceket kullanılmayışından sözeder. Yelek(ler) ne güne duruyor?! (Bir yelekliler örgütü olduğunu bilmeyenlere rastlanır). “Fiş”ler başka: Masa isterler. Orada, not almanın ötesine geçilir. Ama kısa’lar fişlerden doğmaz, notlardan yürürler

    İşte size kısa kesilmiş “Not Tarihi” ! 

  • Neşe doluyor insan, bize her gün 1 Nisan

    Neşe doluyor insan, bize her gün 1 Nisan

    Esasında ‘1 Nisan şakası’nın bir Fransız icadı olduğunun kendisi de bir nevi 1 Nisan şakasıdır. Fransızların bu geleneği başlattığının iddia edilmesinden 1200 küsur yıl önce Romalılar Hilaria diye bir festival düzenliyor; etkinlik sırasında bir hafta boyunca söylenen hiçbir şey ciddiye alınmıyor, komik söylentiler, yalan-yanlış haberler servis ediliyor, ortalık Aaa Haber’e dönüyordu… 

    T. S. Elliot “Ayların en zalimidir Nisan” diyordu “Çorak Ülke” şiirinde. Elbette hemen tüm şiirler gibi neden bahsettiğini hiç anlamam ama niye bilmem, en güzel bulduğum şiir girişlerindendir. Zaten şurada biz bizeyiz, kimseye hava yapacak hâlimiz yok, hatırladığım bütün şiir dizelerini altalta yazsak haiku’dan öteye gitmiyor. 

    Tabii T. S. Elliot’ın “Çorak Ülke”de derin varoluş sıkıntılarıyla boğuştuğunu biliyorum. Ama yine de Nisan ayına karşı hissettiği bu olumsuz hislerin kötü planlanmış bir “1 Nisan” şakasından kaynaklandığını düşünmekten de kendimi alamıyorum. Muhtemelen siz de “Çorak Ülke”yle okumaya başladığınız bir yazının “1 Nisan” şakasıyla ilgili olarak devam etmesini Nisan ayının ayların en zalimi olmasına bağlıyorsunuzdur ama konumuz maalesef 1 Nisan şakaları. Yoksa ben de isterdim sizlere uzun uzun Çorak Ülke, Heidegger, Ezra Pound gibi güzel güzel name-dropping’ler yaptığım bir yazı yazmak ama, dedim ya, şiirin sadece bir dizesi aklımda kalıyor, Heidegger’i de hem Almanca hem Türkçe hem de Fransızca okuduğum hâlde tek kelime anlamadım. Zaten Fransızca bilmediğim için bu sonuncusu çok da şaşırtıcı değil. 

    Her yıl 1 Nisan günü, bildiğiniz gibi birbirinden berbat şakalar yapılır, en saygın yayın kuruluşları o güne özel “Aaa Haber” gibi bir haber hazırlar. Tabii bildiğiniz üzere son yıllarda bizim gazetelerin yazıişlerine her gün 1 Nisan; bu bakımdan muhtemelen bu yıl yaptıkları “geleneksel 1 Nisan şaka haberi” gürültüye gitmiştir ve yakın zamanda da Facebook üzerinden falan paylaşılır. 

    Neşe doluyor insan, bize her gün 1 Nisan
    1900’lerde Fransa’da 1 Nisan kartpostalı… 

    İnsanlar gazetede okuduğuna inananlarla dalga geçme eğiliminde ama bir sorun var: Okuduğuna inananlar aslında doğrusunu yapıyor; zira okur ve gazete arasındaki yazılı olmayan sözleşmede, üzerine düşeni yapmayan okur değil gazete. Hatta bu son derece normalmiş gibi son yıllarda “medya okur-yazarlığı” falan gibi okuduklarımızın ne kadarının doğru ne kadarının yalan olduğunu anlamamıza olanak sağlayacak dersler bile açtılar. Resmen para verip gazete okuyoruz ama gazetenin editörlüğünü de üstleniyoruz. Basbayağı bilet alıp gittiği konserde şarkıların yarısını kendisi söyleyen dinleyici gibi, para karşılığında aldığımız hizmeti kendi kendimize yerine getiriyoruz ve bu bizi niyeyse keriz değil de bilinçli okur yapıyor. 

    Aklımda kaldığı kadarıyla 1 Nisan şakaları aslında şu meşhur “Fransızlar yılbaşı günü Nisan yerine Ocak olarak kabul edilince bununla ilgili şakalar yapmaya başlamış” söylentisinden daha önceye dayanıyor. Eğer yanlış hatırlamıyorsam Romalıların da Anadolu kültüründen aldıkları ve her baharın başlangıcında gerçekleşen Hilaria festivali de böyle şakalar yapılan bir festival mesela. Fransızların bu geleneği başlattıklarının iddia edilmesinden ben diyeyim bin iki yüz yıl, siz deyin bin üç yüz yıl önce “söylenen hiçbir şeyin ciddiye alınmaması gereken” Hilaria denen bir festival var. Resmen 1 haftalığına her yer Aaa Haber. Tabii tam olarak ne kadar eski kestirmek güç ama en azından dördüncü yüzyılda bu festivalden bahseden kaynaklar var ve ismi itibariyle de Antik Yunan’a kadar gitmesi mümkün. Yani 1 Nisan şakalarının bir Fransız icadı olduğunun kendisi de bir nevi 1 Nisan şakası. Zaten aynı geleneğe Roma coğrafyasının en kuzey noktalarında bile denk gelmek mümkün diye biliyorum ve Fransızlar niye kendi kendilerine gelin güvey olmuş hiç anlamıyorum. Zaten başta da belirttim, tek kelime Fransızca da bilmiyorum, nedenini açıklasalar da anlamam. 

    Tabii gazeteciler her sene bir yandan yıl boyu hazırladıkları ve nadiren komik olan şakalarını yaparken bir yandan da bu geleneğin kökeniyle ilgili bir haber de yayımlıyorlar. Bunların en komiği ise eğer yanlış hatırlamıyorsam Associated Press’in bir muhabirinin, ünlü bir tarihçiyi arayıp konuyla ilgili bilgi istemesi üzerine, tarihçinin “Bu imparator Konstantin zamanında başlayan bir gelenek” diye ayaküstü bir yalan uydurması ve muhabirin de bunu gerçek sanıp koskoca Associated Press’in bültenine vermesi. Bir yandan da zaten 1 Nisan; haberin yalan olmasında bir sakınca da yok; inception gibi şaka ama sadece tarihçi gülüyor. 

    Neşe doluyor insan, bize her gün 1 Nisan
    1901’de American Tobacco Company tarafından üretilen bir sigara kartı. 

    Daha eskiye döndüğümüzde bildiğim kadarıyla Romalıların şakacı imparatoru Elagabalus ve dehşetengiz şakasını, misafirlerinin altına içi hava dolu yastıklar koyup ziyafet sırasında yastıkları hizmetkarlarına patlattırmasını görüyoruz. Tabii adam imparator olduğu için kimse ses de çıkaramıyor zira adamın daha önce “şaka olarak” adam öldürdüğü de ileri sürülüyor. 

    Daha yakın zamandan üstadımız Jonathan Swift’in şakası var. Swift, takma isimle, kendine bir astrolog kimliği yaratıyor ve başka bir astrologun 1 Nisan’da öleceğini ileri sürüyor. Ünlü astrolog her ne kadar inkar etse de Swift 1 Nisan günü adamın cenazesinin kalkacağını ilan etmiş ve o kadar ikna edici yazmış ki herkes astrologun cenazesi için toplanmış. Astrolog da kimseyi ölmediğine ikna edememiş ve astrologluğu sona ermiş; çünkü kimse kendi ölümünü bilemeyen bir astroloğu ciddiye almamış. Üstelik adam ölmediği hâlde. 

    Hepinizin en azından tebessüm ettirecek 1 Nisan şakalarına maruz kaldığınızı umarım. Ama tekrarlamakta fayda var; okuduğunuz gazetedeki haberler maalesef şaka niyetine yazılmış değillerdi. 

  • Mimar Kemalettin ve Filibe gar binası

    Mimar Kemalettin ve Filibe gar binası

    İmparatorluğun son, cumhuriyetin ilk dönemlerindeki en önemli mimarlarımızdan Kemalettin Bey, hem Türkiye ve Balkanlar’daki eserleriyle hem de 20 TL’lik banknotların üzerinde yaşıyor. 

    İstanbul’u Avrupa’ya bağlayan Rumeli demiryollarının en önemli bölümünü oluşturan İstanbul-Edirne-Filibe-Sofya hattı 1873’te açılmıştı. II. Abdülhamid devrinde, bu hattaki ilk anıtsal gar binasının İstanbul’a yapılmasına karar verildi ve Alman mimar August Jachmund tarafından tasarlanan Sirkeci Garı binası 1890’da hizmete girdi. 

    Jachmund’un öğrencisi Mimar Kemalettin Bey (1870 İstanbul-1927 Ankara), 1891’de birincilikle bitirdiği Hendese-i Mülkiye Mektebi’nde (günümüzde İstanbul Teknik Üniversitesi) Jachmund’un asistanı oldu. 1895’te Almanya’ya gönderildi ve Berlin Teknik Üniversitesi’nde okudu. 1900’de İstanbul’a döndü ve üniversitede ders vermeye başladı. İmparatorluğun son ve cumhuriyetin ilk dönemlerindeki Birinci Ulusal Mimarlık akımının en önemli temsilcisi oldu. Bugüne kalan ünlü eserleri arasında Tayyare Apartmanı, Ankara Palas, Edirne Karaağaç Garı bulunuyor. Hatırası 20 TL’lik banknotlar üzerinde bulunan resmi ile yaşıyor. 

    Mimar Kemalettin Bey 1908’de Şark Demiryolları Şirketi için gar binaları tasarlama görevi aldı. Tasarımını yaptığı Filibe Garı bugün Bulgaristan’ın bu güzel şehrinde hâlâ ayakta ve işlevsel. Antik çağ, Osmanlı ve modernleşme dönemlerinin eşsiz mimari örneklerini barındıran bu şehre gidenler, mutlaka bu büyük mimarımızın eseri olan gar binasını da ziyaret etmeliler. 

    1914’de bir gün, Filibe Garı’na Sofya’dan gelen trenden, askerî ataşe Yarbay Mustafa Kemal Bey indi. Garda bulunan Türk toplumu temsilcileri tarafından büyük tezahüratla karşılandı ve ikametine ayrılan, günümüzde artık varolmayan Molle Oteli’ne geçti. O günlerde Filibe’deki Türk toplumuyla gerçekleştirilen toplantılardan birinde kendisine yöneltilen eleştiri üzerine, fes ve sarık gibi giysilerin çağdaş dünyada yeri olmadığını anlatmaya çalıştı. Filibe’de o gün ifade ettiği fikirler, 1925’de “kılık-kıyafet devrimi” olarak vücud bulacaktı. 

     Tarihî gar binası  Tasarımını Mimar Kemalettin Bey’in yaptığı Filibe Garı (üstte) bugün Bulgaristan’ın bu güzel şehrinde hâlâ ayakta ve işlevsel.