Etiket: Sayı:59

  • Berlin Duvarı

    Berlin Duvarı

    İki Almanya arasında 12-13 Ağustos 1961’de yapımına başlanan duvar, esas olarak Doğu’dan Batı’ya devam eden büyük göçü durdurma amacını taşıyordu. Doğu Bloku her ne kadar duvarın “faşizme karşı” örüldüğü propagandasını yaymaya çalışsa da, 10 Kasım 1989’da Doğu Berlin’de toplanan yüzbinlerin inisiyatifiyle duvar yıkıldı. 

    Bir zamanlar dünya, Berlin’de ikiye bölünmüştü. 2. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın ortasına kadar giren Rus orduları, Yalta Konferansı’na göre Amerikan, İngiliz ve Fransız müttefikleriyle ülkeyi paylaştıklarında, ellerindeki başkent Berlin’in yaklaşık yarısını da onlara bırakmışlardı. Sovyet nüfuz alanının ortasındaki Berlin, sanki dünyayı ikiye ayırmıştı. Aslında savaşın sonuna doğru başlayan iki blok arasındaki gerilim, Berlin’de simgesel bir önem kazanmıştır. 1949’da Batı’da başkenti Bonn olan Federal Almanya Cumhuriyeti kurulurken Doğu’da başkenti Berlin olan Demokratik Alman Cumhuriyeti kurulacaktı. Günlük kullanımda ise ilkine Batı, ikincisine Doğu Almanya denecekti. Almanya’ların kuruluşu ile sınırların güvenliği ve kapatılması gündeme gelecekti. Berlin’in ise özel bir konumu vardı. Kağıt üzerinde iki devletten bağımsız bir statüye sahip olan Berlin, Batı’sı ve Doğu’suyla ait olduğu nüfuz alanına bağlandı. 1958’de SSCB lideri Hruşçov 6 ay içinde Batılıların askerlerini geri çekmelerini talep edince, dört yıl sürecek Doğu-Batı krizi gündeme geldi. 

    Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nden Batı’ya Berlin üzerinden 2.5-3.5 milyon insanın kaçması (yaklaşık nüfusun altıda biri) hem rejimin itibarını zedelemekte hem de ihtiyaç duyulan işgücü ve beyin gücünden Doğu’yu mahrum bırakmaktaydı. Doğu’dan Batı’ya geçiş metro veya demiryoluyla olduğu için herhangi bir engel tanımıyordu. Ağustos 1961’in ilk haftasında bu geçiş 47 bin kişiye vardı. Almanların dışında Çekoslavakya ve Polonya gibi yakın Doğu Bloku ülkelerinden gelenler de bu geçişi kullanıyordu. Özellikle göçün asli unsurunun gençler olmaları, ülkenin geleceği açısından ciddi bir kaygı oluşturuyordu. Öte yandan 50-60 bin Doğu Berlinli gündelik olarak Batı’ya geçip çalışıyorlardı. Ne de olsa Batı’da ücret yüksekti, Doğu’da ise kiralar düşüktü! Doğu polisinin gözünde ise geçiş yapanlar muhtemel kaçakçı veya casustu. 

    Construction of the Berlin Wall
    Berlin’in batısı ile doğusunu ayırmak üzere ilk olarak dikenli tel örgüler çekilmişti. Batı Berlin’den Doğu Berlin’e bir selam.

    Duvar geliyor 

    Doğu Alman lider Walter Ulbrich, Ağustos başında Varşova Paktı zirvesinde SSCB lideri Nikita Hruşçov ile görüşüp onun olurunu alınca, 12-13 Ağustos 1961 gecesinde ilkin dikenli tel örülerek uluorta geçiş engellenmiş, hemen ardından asker ve polis gözetiminde duvarcılar işe girişmişti. 14.500 ordu mensubu kara ve demiryollarını durdurarak kentin iki yakası arasındaki ulaşımı kesmişlerdi. 

    Duvarın inşaının ve güvenliğinin sorumluğunu merkez komite genel sekreteri olan Eric Honecker bizzat üstlenmişti. Aynı gün Varşova Paktı üyeleri yayınladıkları bildiriyle ablukayı desteklediklerini açıklıyorlardı. Eylül 1961’e kadar yine de sınırı geçmek mümkün olabildi. Çarşafla bir taraftan diğerine bir binadan sarkıp geçen bir kişinin fotoğrafı, bu geçişlerin simgesi oldu. 

    Duvar tamamlandığında Batı Berlin, düşman bir ülkenin ortasında çevrelenmiş bir toprak parçası haline geldi. Batı güçlü bir tepki vermese de Batı Berlin belediye başkanı ve geleceğin ünlü şansölyesi Willy Brandt, bunu uluslararası hukuka ve insanlığı karşı bir suç olarak niteleyip 300 bin kişinin katıldığı bir protesto gösterisi düzenledi. 

    Soğuk Savaş’ın simgesi ve yeniden birleşme fikri
    Batı’ya kaçmaya çalışanların 136’sının hayatını kaybetmesine sebep olan Berlin Duvarı, 9-10 Kasım 1989’da yıkıldı.

    81 geçiş kapısının 69’u hemen kapatıdı. Tarihî Brandebourg Kapısı artık bir geçiş noktası değildi. Potsdamer Platz ikiye bölünmüştü. Kent merkezi boşluktan ibaretti. Doğu’da oturup Batı’da çalışan 63 bin, Batı’da oturup Doğu’da çalışan 10 bin kişi işlerini kaybettiler. 

    Berlin Duvarı dünyanın iki kampa ayrılmasının simgesi haline geldi. Doğu Alman yönetimi her ne kadar duvarı faşizme karşı inşa ettiğini iddia etse de, Batı’ya kaçışı engelleyemeyen Doğu’nun ekonomik ve sosyal başarısızlığının bir itirafı olarak görüldü. İki taraftaki akrabaların birbirlerini ziyaret edebilmesi için çeşitli tarihlerde anlaşmalar yapıldı. 70’li yıllarda ise iki ülkenin yöneticileri Willy Brandt ve Erich Honecker’in izlediği yakınlaşma politikasıyla gidiş-gelişler artmaya başladı. 

    Duvarın paradoksal bir sonucu, Almanlarda birleşme fikrini geliştirmesi oldu. 

    Duvarla birlikte kentin iki kesiminin gelişiminde büyük farklılıklar meydana gelmişti. Doğu Almanya başkenti olarak Doğu Berlin’de gösterişli binalar inşa edilirken, ablukayı propagandif olarak haklı çıkartmak için kent özel olarak canlandırılmaya çalışıldı. Batı ise daha ziyade kentin geleneğine uygun olarak bir üniversite kenti olarak gelişti ve öğrenciler nüfusun hatırısayılır bir kısmını oluşturdu. Batı Berlin bir kültür merkeziydi. 

    Duvarın arkadan yıkılması 

    1989’da Doğu Bloku için alarm zilleri çalıyordu. Ruslar Afganistan’daki başarısız işgali sonlandırmak zorunda kalmışlardı. Polonya’da muhalefetteki Solidarnosc hareketinin önderi Walesa, başbakan olmuştu. Macaristan ise demirperdeyi yırtmıştı. Sınırlar açılmıştı. Doğu Almanlar o yaz önce Macaristan’a oradan da Avusturya’ya geçiyordu. Federal Almanya elçilikleri Doğu Almanya’dan gelenlerle dolup taşıyordu. 

    16 Ekim 1989’da Leipzig’de 200 bin gösterici sokakları dolduruyordu. Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin 40. yılını kutlamaya gelen Mihail Gorbaçov, yöneticileri gösterilerin silahla bastırılmaması için ikaz ediyordu. 4 Kasım’da Doğu Berlin’de 1 milyon ve diğer kentlerde de yüzbinlerce insan gösterilere katılıyordu. 9 Kasım’da bir yetkilinin televizyon programında seyahatlerin serbest bırakılableceğine dair beyanatı üzerine, yüzbinler geçiş noktalarına giderek geçmeyi talep ettiler. Ortada resmî bir karar olmamasına rağmen kitlelerin baskısıyla kapılar açıldı. Ertesi gün Doğu Berlin Batı’ya akıyordu. 

    Bir yıl sonra 3 Ekim 1990’da iki Almanya birleşti. Duvardan geriye hatıra olarak saklanan parçalar kaldı. 1961’den 1989’a 5 bin kişi duvarı geçmeye çalışmış, bunlardan 3 bini tutuklanmış, en az 100’ü ölmüştü. 

  • Hadrianus Duvarı

    Hadrianus Duvarı

    Roma İmparatoru Hadrianus, 21 yıllık saltanatının (117-138) yarısından fazlasını üç kıtada imparatorluğun eyaletlerini ziyaret ederek geçirdi. Hadrianus nereye gittiyse orada duvarlar yükseldi. Geniş alanlar boşaltıldı, ordu daralan yeni sınırları belirlemek için işe koşuldu.

    Eski imparatorlukların sınırlarından çok sınır bölgelerinden sözetmek daha doğru olur. Hele hele dağ, nehir, deniz, çöl gibi doğal engellerin bulunmadığı yerlerde, bir devletin sınırları, egemenliğin sürekli el değiştirdiği, akınlara açık geniş alanlardı. Roma İmparatorluğu, Traianus (Trajan) döneminde (101-117) en geniş sınırlarına ulaştığında bu sorunu yaşıyordu. Sınırlar, bugünkü İngiltere’nin kuzeyinden Sahra çölüne, bugünkü Almanya’nın kuzeyinden Romanya’ya, Kafkasya’dan güneydeki Part İmparatorluğu’na kadar uzanıyordu.

    53914070031_5cb1f4f033_o
    Hadrianus Duvarı, adını Roma’yı en geniş sınırlarına ulaştıran imparator Traianus’un varisi olan Hadrianus’tan alıyor.

    Varisi Hadrianus tahta geçince bu genişleme politikasını terketti ve imparatorluğun konsolidasyonu için cesur kararlar aldı. Sınır bölgelerini, koruyabileceği alanları gözönünde tutarak yeniden belirledi. İmparatorun son biyografilerinden birini yazan İngiliz tarihçi Antony Birley şöyle yorumluyor: “İmparator olur olmaz ilk kararı en yeni kurulmuş eyaletleri boşaltarak maliyeti düşürmek oldu. Selefi Traianus’un ağzına yutulamayacak kadar büyük bir lokma attığını anlamıştı”. Hadrianus, 21 yıllık saltanatının (117-138) yarısından fazlasını üç kıtada imparatorluğun eyaletlerini ziyaret ederek geçirdi. Hadrianus nereye gittiyse orada duvarlar yükseldi. Geniş alanlar boşaltıldı, ordu daralan yeni sınırları belirlemek için işe koşuldu.

    Böylece bugünkü İngiltere-İskoçya sınırına denk düşen bir bölgede ünlü Hadrianus Duvarı’nı inşa ettirdi; kıta Avrupası’nın kuzeyinde, Ren ve Tuna nehirleri arasında bugün kalıntıları UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’nde bulunan bir başka sınır çekti. Bu sınır, 120 küçük kale ve 900 gözetleme kulesiyle güçlendirilmiş 500 kilometre boyunca uzanan bir çitti. Buna Rhaetian Limes (Rhaetia eyaleti sınırı) veya Limes Germanicus (Germen Sınırı) adı verildi. Arkeologlara göre Kuzey Afrika’daki Fossatum Africae’nin (Afrika Hendeği) yapımına da Hadrianus döneminde başlanmıştı. Bugün kalıntıları Fas, Cezayir ve Tunus’ta bulunan, 750 kilometrelik bu savunma yapısı, imparatorluğun Afrika’daki sınırlarını korumaya yarıyordu. İddiaya göre bu savunma hendeğinin yapımına Hadrianus 122’de Afrika ziyaretinde başlamıştı.

    Hadrianus Duvarı
    Hadrian Duvarı, Kuzey Denizi kıyısında bugün Newcastle’a yakın bir noktadan batıda İrlanda Denizi kıyısındaki Carlisle’a yakın bir noktaya kadar uzanıyordu.

    Bunların arasında en ünlüsü İngiltere’nin kuzeyinde iki deniz arasında uzanan Hadrian Duvarı’dır. 122-130 arasında yapılan duvar Kuzey Denizi kıyısında bugün Newcastle’a yakın bir noktadan batıda İrlanda Denizi kıyısındaki Carlisle’a yakın bir noktaya kadar 117 kilometre boyunca uzanıyordu. Roma döneminde duvarın genişliği 3 metre, yüksekliği 4-4.5 metreydi. Tek tek insanlar bu duvarı aşabilirdi ama, atları ve arabalarıyla bir ordu geçemezdi. Amaç, kuzeydeki Kaledonya kabilelerinin Roma egemenliğindeki Britania eyaletine saldırmasını engellemekti. İmparator Hadrianus adını birçok kente vermişti. Bunların en ünlüsü Trakya’daki Hadrianopolis yani Edirne’ydi. İmparator eski adı Orestias olan kente kendi ismini verdi. Edirne’de 2005 yılında 4-7 metre yüksekliğinde, yaklaşık 75 metre uzunluğunda duvarlar ortaya çıktı; bunların Hadrianus döneminde, muhtemelen imparatorun kente yaptığı gezi sırasında (123-124) yaptırıldığı anlaşıldı.

    İngiliz tarihçi Dr. Neil Faulkner, Hadrianus’un pekçok halkı ve dini kucaklamasına rağmen, imparatorluğun belli bir kültürü simgelediği düşüncesini ortaya attığını yazıyor: “İmparatorluğun, dışarıdaki ‘barbarlar’a ve içerideki ‘asiler’e karşı, ‘medeni’ insanların ortak topluluğu olduğu düşüncesi, sınırlarda ve kentlerde taşlara kazılarak anıtlaştırıldı”. Yani Roma sınır anıtları, bir propaganda işlevine de sahipti. Yapıldıkları yerlerde, medeniyetin bittiği, barbarlığın başladığı sınırı belirliyor, Roma’nın büyüklüğünü ve teknolojik üstünlüğünü simgeliyordu.

    Ancak hiçbir sınır, zamana karşı direnemez. Bütün bu duvarlar, hendekler, çitler, insan akınını durduramadı. Hatta Hadrianus ölür ölmez, ardından gelen Antoninus Pius, onun çektiği sınırı değiştirerek Britanya’da kuzeye ilerledi; İskoç kabileleriyle savaşarak bu defa biraz ötede kendi Antoninus Duvarı’nı yaptırdı (142). 200 yıl geçmeden, Roma İmparatorluğu’nun duvarları her yönden gelen “barbarlar”ın istilasıyla çökecekti.

  • Ye’cûc-Me’cûc’e karşı Büyük İskender seddi

    Ye’cûc-Me’cûc’e karşı Büyük İskender seddi

    Makedonyalı Büyük İskender’le (öl. MÖ 323) özdeşleştirilen dinî anlatı şahsiyeti Zülkarneyn, varlığına üç semavî dinin de inandığı Ye’cûc-Me’cûc (Gog-Magog) kavminin şerrinden dünyayı kurtarmak için demirden setini inşa eder ve onları okyanusla çevrili bir kara parçasına sıkıştırır. Ancak kıyamet günü yaklaştığında surda bir gedik açılacaktır. Osmanlı ve İslâm dünyasından bu dinî anlatıyı düşleyen minyatürler…

    Onların kim oldukları ve nerede yaşadıkları hep tartışmalı olmuş. Kur’an’da, Kehf suresinde bu kavmin geçmişte yaşadığı, etrafa zarar verdikleri ve Zülkarneyn’in inşa ettiği duvarla durduruldukları anlatılır. Enbiyâ suresinde ise gelecekte, gerçek vaat yaklaştığında önlerinin açılacağı bildirilir. Hadislere göre duvar yıkılacak, kavim tepeden akın ederek tüm dünyaya yayılacak, insanlar kalelere sığınacak, insanlığın varlığından ümit kesildiği an Allah’ın yardımı görülecek, kurtçuklar çıkaran kavmin fertleri tek tek helak olacak…

    Büyük, orta ve küçük boylu olmalarıyla üç kısma ayrılan kavmin en kısa olanlarının kulakları yere değer ve bir kulaklarını döşek, ötekini yorgan edinirler. Erkekleri bıyıklıdır, bir dişileri bin doğurur, Müslümanlardan bin kat fazla olacaklardır. Seddin arkasına hapsolsalar da gökten yağmur yerine yağan yılanla beslenirler. 

    Bir görüşe göre Hz. Nuh oğlu Yafes’ten türemişler. Tevrat’taki “Doğu’dan gelecekleri” bilgisinin yanısıra, iyi ok atacakları, kıl giysiler giyinecekleri ve küçük gözlü-basık burunlu olacakları gibi rivayetler, bunların Moğol ya da Türk olmaları gerektiği düşüncesini ortaya çıkarmış. Ancak hâkim görüş Ye’cûc-Me’cûc’ün tek bir topluluk değil, dünya üzerinde bozgunculuk yapmış ve yapacak bütün kavimleri temsil ettiği yönünde. 

    Sedd-i İskender tarih boyu Çin Seddi, Maveraünnehir’de bir set, Türkistan’daki Demirkapı, Azerbaycan’daki Kafkas dağları ile ilgili sanılmış ve coğrafi konumu açısından sırrını korumuş. İbn Haldun’a bakılırsa kavmin ülkesi Oğuz ilinin batısında, Kimak ülkesinin doğusundadır. Set, efsanevi Kaf dağından Kıpçak yurduna ve oradan okyanusa uzanır. 15. yüzyıl şairi Ahmedî, seddi Tanrı’ya bağlılığın, kavmi ise hırs ve şehvetin simgesi olarak görmeyi yeğlemiş. 

    İskender Seddi yükseliyor 


    Zülkarneyn iki dağ arasındaki bir ülkeye girer. Buranın halkı bozguncu Ye’cûc-Me’cûc kavminden şikâyetçi olunca bir set yapılması emredilir. Dünyanın dörtbir yanından mimarlar gelir; demir, bakır ve kalay bir ay boyunca körüklenerek eritilir, iki duvar arasına dökülür (16. yüzyıla ait Şiraz işi Şahnâme nüshası. TSMK, H. 1475).

    Türk giyimli yaratıklar

    Kavmin mensuplarına dair yaygın inanış, onların Doğu’dan gelecekleridir. Bu sebeple nakkaşlar ve anlatıyı ele alanlar, kavim mensuplarını Türkler gibi düşlemişler. Kavmin kısa cinsine ait olduğu söylenen uzun kulaklar da burada betimlenmiş. (Ahvâl-i Kıyâmet, Berlin Staatbibliothek). 

    Ölümsüzlük arayışı

    Firdevsî’ye göre İskender, hastalığına deva bulmak için karanlıklar ülkesinde âb-ı hayatı, yani ölümsüzlüğü arıyordu. Macerasının sonunda bu meşum kavme rastladı ve seddi yapmaya karar verdi (14. yüzyıla ait Şiraz işi bir Şahnâme nüshasından. The David Collection). 

    Hızır ve İskender

    Âb-ı hayatı içerek ölümsüzlüğe erişen Hızır ve İlyas kıssasında set, bu iki kutlu kişinin buluşma noktasıdır. Hızır aynı zamanda İskender’in âb-ı hayat arayışındaki rehberidir (Zübdetü’t-tevârîh, TSMK, H. 1321). 

    Kavim seddin içinde

    Ye’cûc- Me’cûc taifesi İskender surlarının içinde hapsolmuş gibi düşlenmiş (Terceme-i Cifrü’l-câmi‘, İÜK, TY. 6624). 

  • Tarihten efsaneye efsaneden tarihe

    Tarihten efsaneye efsaneden tarihe

    Çinggis Han zamanında bugün bildiğimiz Çin Seddi yoktu. Set ve duvarlar arasında dağlar-tepeler bulunuyor ve geçit verilen yerlerden geçiliyordu. Yani duvar ve setler Çinlilerin yabancılara karşı bir korunma mekanizması halini almamıştı. Çin Seddi’nin oluşması 1368-1644 arasında hüküm sürmüş olan Ming devrine rastlar ve dönemin başlangıcından 16. yüzyıl içlerine değin devamlı bir duvar yapımı ile karşılaşırız. 

    Evvelce duvar deyince ilk akla gelen şey Berlin Duvarı idi, şimdi ise Amerikan Başkanı D. Trump’ın Meksika sınırına dikmek istediği duvar konuşuluyor. Berlin Duvarı o zamanki SSCB’den memnun olmayanlar dışarı çıkmasın diye idi; Trump’ın muhayyel duvarı ise dışarıdakiler içeri girmesin diye. Her iki durumu tarih boyunca da görürüz ama bir de sınırları belirleyen duvarlar vardır. Asya tarihinde bu üç türlü duvar anlayışını da görürüz. 

    Yerel tarihte ve dünya tarihindeki gelişmelerde, duvarların algılanışında anlam değişmeleri de izlenmektedir. Örneğin ilk yapıldığında angarya ve eziyet simgesi olan Çin Seddi, Çin kültürünün gurur kaynağı haline gelmiştir. Bu algılayışlarda efsane ve tarih içiçedir; bazen efsaneden tarihe bir geçiş vardır bazen de tarihten efsane yaratıldığı gözlemlenir. 

    Sınırları belirleyen duvarlar, özellikle “biz ve ötekiler” çerçevesinde anlaşılır. Bunların en erkeni, ötesinde Yecüc-Mecüc’ün bulunduğu düşünülen duvardır. Tevrat’ta Gog-Magog, Arap kaynaklı rivayetlerde ise Yecüc-Mecüc adıyla karşımıza çıkan bu halkların, dünyanın kuzeydoğu bölgesinde yaşadığı varsayılıyordu. İngilizce İslâm Ansiklopedisi’nde yayımlanan “Yecüc ve Mecüc” maddesinde Arap kaynaklı rivayetlerin Kur’an’daki bir sure ile ilgili olduğu görülür. Büyük İskender’e atfedilen Zulkarneyn (iki boynuzlu) lakabı çerçevesinde Yecüc-Mecüc’ler bir seddin arkasında olup “seddleri yıkıldığı zaman dere ve tepelerden boşanırlar” şeklinde ifade edilen, kontrol edilemeyen bir insan güruhu şeklinde betimlenirler. Bazı rivayetlere göre Yecüc-Mecüc’ün arkasında kaldığı bu set, Büyük İskender tarafından yapılmıştır. 

    İskender Seddi (Sedd-i İskender) Yecüc-Mecüc kadar yaygın bir muhayyel duvardır ve onu Büyük İskender’in İran’ın kuzeyinde yaptırmış olduğu düşünülür. 7. yüzyıla gelindiğinde Batı’da artık Gog ve Magog Hunlar ile ilişkilendirilir. 9. yüzyılda Orta Asya’da ise bu duvarın kuzeybatı Çin’de olduğu fikri hâkimdi. Herhalde 842’de halifenin Yecüc-Mecüc’lerin bu seddi aşıp aşmamış olduklarını ve yerini tespit etmek için gönderdiği Sellem el-Tercümani, bu duvarın yerini bugünkü Yümen Guan yani tarihsel olarak Çin’in batı sınırını belirleyen surlara dayandırması ile zamanla Sedd-i İskender bugün Çin Seddi diye bilinen uzun duvar ile birleştirilmiş oldu. Hâl böyle olunca, İlhanlı tarihçisi Reşideddin de İskender Seddi’nin ardında kalanlardan sözetmektedir. Evvelce daha çok yerleşik ve göçebe halkları birbirinden ayıran bu mitolojik duvar, Reşideddin’in eserinde birden gerçeklik kazanır. Ancak bu kez seddin ardında “vahşi” kavimler yerine normal insanlar ve kabileler yer almaktadır. 

    İlk yapıldığında angarya ve eziyet simgesi olan Çin Seddi, daha sonra Çin kültürünün gurur kaynağı haline geldi. 

    Çinggis Han’ın eşi Börte’nin mensup olduğu Kongrat kabilesinin bir kolunun bulunduğu yeri anlatırken, Reşideddin Kuzey Çin ve Moğol memleketi arasına İskender Seddi gibi yapılmış olan Ötkü adlı duvardan bahseder. Aslında Kubilay Kağan’ın yazlık şehri Shangdu’nun (bugün Ulançab sancağı) kuzeyinde olan bu bölge, 13. yüzyılda birçok savaşlara sahne olmuş bir yerdir. Shangdu harabelerinden kuzey-kuzeydoğuya bakınca oldukça açık görülen bu ova, etrafındaki tepelerden dolayı da geniş bir vadi olarak görülebilir. Reşideddin’in bahsettiği bu duvar Moğollardan önce Kuzey Çin’de hâkim olmuş olan Cürcen (Jin sülalesi) devrinde bugünkü İç Moğolistan’ın yukarı doğru uzanan doğu taraflarında yapılmıştı. Uzun duvar için Reşideddin, Altan Hanların bu duvarları ülkelerini Moğol ve diğer göçebe kabilelerden korumak için yaptırdıklarını söylemektedir. Ancak aynı duvarlar göçebelerin hayvanlarını otlatmak için tarımsal alanlardan geçmelerini önleme işlevi de görüyordu. Jin döneminde yapılmış bu duvarların kapladığı alanın bugünkü İç Moğolistan’ın tabii sınırları ile örtüşmesi düşündürücüdür. 

    Çinggis Han ve efendisi Ong Han’ın Nayman kabilesi ile mücadelelerinde önemli rol oynayan bu yer hakkında şunlar söylenmektedir: 

    “Çinggis Han ve efendisi Ong Han bulundukları yerlere yakın tepelere gözcüler gönderip haber beklerlerken, Nayman kabilesi liderlerinin silahlı adamlarıyla gelmekte olduğu haberini aldılar. Bulundukları yerden çıkıp Ötkü bölgesine geldiler. Bu Ötkü, İskender seddine benzer bir şekilde Hıtay (kuzey Çin) hududunda inşa edilmiştir. Ong Han’ın oğlu da otağını bu seddin kenarında bulunan bir tepeye kurmuştu. O tepeden aşağı inince doğruca Ötkü’ye varılıyordu. Yaklaşan düşman (Nayman) öncüleri bir çatışmaya girdilerse de netice alamadan geri döndüler. Bunun üzerine Ong Han’ın oğlu Senggüm, Ötkü’ye girdi. Daha sonra Çinggis Han ve Ong Han Ötkü’den geçerek güneydeki Kongrat kışlağına gelip, kışı orada geçirdiler”. 

    R-HJ eşideddin’in eserindeki bu pasajdan, İskender seddine benzer duvar diye bahsedilen “Ötkü”nün bir duvar değil de geçit olduğunu anlıyoruz. Muhtemelen burada geçmek anlamında olan öt- fiilinden yapılan bir isimle karşı karşıyayız. Zaten göçebeler açısından önemli olanın duvar değil de kendi işlerine yarayacak geçit olduğunu düşününce durum açıkça anlaşılmaktadır. Sözkonusu pasajdan bu geçidin hayli işlek olduğu da anlaşılıyor. Muhakkak ki onun gibi başka geçitler de vardı. 

    Çin’in kuzeybatı sınırı boyunca uzanan Çin Seddi dünyanın en uzun savunma duvarıdır. 

    Bu pasaj bizi birçok açıdan aydınlatmaktadır. Çinggis Han zamanında bugün bildiğimiz Çin Seddi yoktu. Set ve duvarlar arasında dağlar-tepeler bulunuyor ve geçit verilen yerlerden geçiliyordu. İşin diğer ilginç yanı, bu duvar ve geçit bölgesinin güneyinde de Kongrat gibi kabilelerin olmasıdır. Yani duvar ve setler Çinlilerin yabancılara karşı bir korunma mekanizması halini almamıştı. Kadim Türklerin Tang idaresine girdikleri 7. yüzyılda bugün duvarların olduğu yerlerde, özellikle Ordos bölgesinde birçok savaş ve iskan hareketleri vardır. Kaynaklar, o zaman için nirengi noktası olarak “duvarın güneyi veya kuzeyi” değil de “Sarı Irmak’ın güneyi veya kuzeyi” derler. Duvarların birleştirilmesi ile bugünkü Çin Seddi’nin oluşması 1368-1644 arasında hüküm sürmüş olan Ming devrine rastlar ve dönemin başlangıcından 16. yüzyıl içlerine değin devamlı bir duvar yapımı ile karşılaşırız. Bu kez duvarlar Moğollara karşıdır. Duvarların Ming devrine kadar geçirdikleri merhalaleri The Great Wall (1990) adlı eserinde anlatan Arthur Waldron, Çin’deki ilk sülale olan Qin sülalesinin ilk hükümdarı Qin Shi Huangdi’nin yapılan ilk duvarlarda yoğun miktarda angarya kullanılmış olduğunu anlatır. Bu eserde duvarların ilk Çin imparatoru gibi otoriter ve acımasız olanların zulmünü simgelediğini gösteren dizeler ve hikayeler, bu “uzun duvar”ın hiç de popüler olmadığını gösterir bize. Bu anlayış Ming devrine kadar devam eder. Onun için de Waldron bu dönemi “tarihten efsaneye” diye tanımlamaktadır. Waldron duvar inşaında kullanılan erkek gücünün, çekilen zahmetlerin ve “iş kazası” ölümlerin aileleri nasıl etkilediğini, edebiyata ne şekilde yansımış olduklarını örnekleriyle anlatır. 

    Kitabın “duvar konusunda algılama değişikliği ve Çin Seddi kavramının oluşumu” adındaki son bölümünde, eski kaynaklarda Çin Seddi kavramının olmaması, kavramın bu konudaki görüşlerin Avrupa’ya gidip geri dönmesi ile millî bir anlam alması ele alınır. Duvarın bazı kısımlarının Kültür Devrimi’nde “eskileri yıkalım” görüşü ile yıkılmasının ardından, Deng Xiaoping’in “duvarı ve ülkeyi yeniden inşa edeceğiz” sloganıyla, duvar Çin kültürünün simgesi haline gelir. 

  • ‘O duvar, o duvarınız vız gelir bize vız!’

    ‘O duvar, o duvarınız vız gelir bize vız!’

    İnsanların yerleşik düzene geçmesiyle kıymetlenen yerleşim ve tarım alanları, zaman içerisinde önemli merkezlere ve ekonominin kalbinin attığı kentlere dönüştü. Dışarda olan, dışarda kalan, “öteki” olanlar ise “barbarlar” diye nitelendi. Bunlara karşı savunma amaçlı yapılan  devasa sınır duvarları ise istilacılara karşı içerdekileri korumak kadar, içerdekilerin dışarıya çıkmasını engellemeye de yarıyordu. Tarihte bu duvarların hiçbiri ne içerdekileri ne de dışardakileri durdurabildi. Ancak buna rağmen günümüzde de duvarlar yapılmaya devam ediyor.  

    Çin Seddi‘nden Hadrianus Duvarı‘na, oradan Berlin Duvarı‘na uzanan, yapılan-ayıran-yıkılan ve halen varolan uzun duvarların kısa öyküleri… 

    1989’da Jean Marais tarafından yaratılan ve duvarın içinden geçen bir adamın sembolize edildiği “Passe-Muraille” heykeli Paris’te. 

    SUNUŞ

    İlk kentlerin kurulmasıyla ‘şehir surları’ ortaya çıkmış, Neolitik Çağ’ın (MÖ 8000-5000) en belirgin özelliklerinden birisi de düzenli şehir planlarının hayata geçirilmesi olmuştu. Bu duvarlar, içeride yaşayan kentlileri dışarıdaki düşmanlardan ve vahşi hayattan gelebilecek her türlü tehlikeye karşı koruyan ilk savunma hatlarıydı. 

    Tarihin bilinen ilk şehir surları olan, Eriha (Batı Şeria) ve Uruk duvarları, sonrasında Mezopotamya’da kurulan bütün uygarlıkların devşirdiği bir gelenek olarak nesilden nesile aktarılacaktı… 

    Duvar, insan uygarlığı üzerindeki sosyolojik ve psikolojik sonuçları itibariyle farklı anlamları olan bir tasarımdı. Sadece bir zaman diliminde çevrelidiği alan içerisinde yaşayanları değil, nesiller boyu orada şekillenen medeniyeti de koruyacak bir tasarımdı. Bütün bu özelliklerinin yanısıra sahipliğin ve egemenliğin nişanesi olarak duvarların içindeki bölgenin kime ait olduğunu da belirlemekteydi. Bu anlamda duvarlar sınırları belirledikleri ölçüde, sahiplik üzerinden kurulan iktidarı da tanımlayan hatlardı. Duvarların içindeki alan duvarca korunana, dışarısı ötekine aitti… 

    Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılışı uluslararası ilişkiler alanında temel söylemlerin ve kavramların değiştiği, yeni paradigmaların kurgulandığı bir milat olarak kabul edilmişti. 

    1. Dünya Savaşı’nın ‘tüm savaşlara son veren savaş’ olarak tanımlanması gibi, bunun da ‘tüm duvarları yıkan bir yıkış’ olabileceği düşünülüyordu… 

    Günümüzde ‘sınıra duvar’ fikri, sadece Trump’ın ya da ABD’nin bir politik fantezisi değil. Son dönemde dünyanın her yerinde sınırlar duvarlarla örülüyor. Küresel düzlemde bütün devletleri ve devlet olmayan aktörleri etkileyebilecek önemli bir paradigma değişimi ile karşı karşıyayız… 

    Duvarların neyi engellediği ya da engelleyemese bile neye karşı dikildiğini tespit etmek bu bakımdan oldukça önemli. Öncelikle duvarların küreselleşme ideolojisine ve aktörlerine karşı dikildiğini söyleyebiliriz. Zira bunlar bir anlamda ‘itiraz duvarları’ ve süregiden düzenin ekonomik, sosyal ve siyasal koşullarına karşı sembolik bir karşı duruşu yansıtıyorlar. Mal ve hizmet akışından küresel finansal aktörlere, ortak Pazar ve serbest ticaret stratejisinden emek göçüne kadar küreselleşmenin üzerine bina edildiği her iddiaya karşı bir direnişi simgeliyorlar. 

    Bu dünya çapında bir akım ve duvarlarla sınırlandırılmış alanların içinde yaşayan halkların bundan böyle çok daha otoriter ve totaliter sistemlerin yönetiminde olacağını da gösteriyor. Küreselleşmenin sonuçlarından hoşnutsuz geniş halk yığınlarının desteğiyle anti-demokratik, anti-entelektüel ve anti-liberal politikaların hayata geçmekte olduğunu görmek için fazla çabaya gerek yok…”

    (Deniz Ülke Arıboğan’ın Duvar isimli eserinden alıntılanmıştır.)

  • Çin Seddi

    Çin Seddi

    Çinggis Han zamanında bugün bildiğimiz Çin Seddi yoktu. Set ve duvarlar arasında dağlar-tepeler bulunuyor ve geçit verilen yerlerden geçiliyordu. Yani duvar ve setler Çinlilerin yabancılara karşı bir korunma mekanizması halini almamıştı. Çin Seddi’nin oluşması 1368-1644 arasında hüküm sürmüş olan Ming devrine rastlar ve dönemin başlangıcından 16. yüzyıl içlerine değin devamlı bir duvar yapımı ile karşılaşırız. 

    Evvelce duvar deyince ilk akla gelen şey Berlin Duvarı idi, şimdi ise Amerikan Başkanı D. Trump’ın Meksika sınırına dikmek istediği duvar konuşuluyor. Berlin Duvarı o zamanki SSCB’den memnun olmayanlar dışarı çıkmasın diye idi; Trump’ın muhayyel duvarı ise dışarıdakiler içeri girmesin diye. Her iki durumu tarih boyunca da görürüz ama bir de sınırları belirleyen duvarlar vardır. Asya tarihinde bu üç türlü duvar anlayışını da görürüz. 

    Yerel tarihte ve dünya tarihindeki gelişmelerde, duvarların algılanışında anlam değişmeleri de izlenmektedir. Örneğin ilk yapıldığında angarya ve eziyet simgesi olan Çin Seddi, Çin kültürünün gurur kaynağı haline gelmiştir. Bu algılayışlarda efsane ve tarih içiçedir; bazen efsaneden tarihe bir geçiş vardır bazen de tarihten efsane yaratıldığı gözlemlenir. 

    Inner_Mongolia_Map

    Sınırları belirleyen duvarlar, özellikle “biz ve ötekiler” çerçevesinde anlaşılır. Bunların en erkeni, ötesinde Yecüc-Mecüc’ün bulunduğu düşünülen duvardır. Tevrat’ta Gog-Magog, Arap kaynaklı rivayetlerde ise Yecüc-Mecüc adıyla karşımıza çıkan bu halkların, dünyanın kuzeydoğu bölgesinde yaşadığı varsayılıyordu. İngilizce İslâm Ansiklopedisi’nde yayımlanan “Yecüc ve Mecüc” maddesinde Arap kaynaklı rivayetlerin Kur’an’daki bir sure ile ilgili olduğu görülür. Büyük İskender’e atfedilen Zulkarneyn (iki boynuzlu) lakabı çerçevesinde Yecüc-Mecüc’ler bir seddin arkasında olup “seddleri yıkıldığı zaman dere ve tepelerden boşanırlar” şeklinde ifade edilen, kontrol edilemeyen bir insan güruhu şeklinde betimlenirler. Bazı rivayetlere göre Yecüc-Mecüc’ün arkasında kaldığı bu set, Büyük İskender tarafından yapılmıştır. 

    İskender Seddi (Sedd-i İskender) Yecüc-Mecüc kadar yaygın bir muhayyel duvardır ve onu Büyük İskender’in İran’ın kuzeyinde yaptırmış olduğu düşünülür. 7. yüzyıla gelindiğinde Batı’da artık Gog ve Magog Hunlar ile ilişkilendirilir. 9. yüzyılda Orta Asya’da ise bu duvarın kuzeybatı Çin’de olduğu fikri hâkimdi. Herhalde 842’de halifenin Yecüc-Mecüc’lerin bu seddi aşıp aşmamış olduklarını ve yerini tespit etmek için gönderdiği Sellem el-Tercümani, bu duvarın yerini bugünkü Yümen Guan yani tarihsel olarak Çin’in batı sınırını belirleyen surlara dayandırması ile zamanla Sedd-i İskender bugün Çin Seddi diye bilinen uzun duvar ile birleştirilmiş oldu. Hâl böyle olunca, İlhanlı tarihçisi Reşideddin de İskender Seddi’nin ardında kalanlardan sözetmektedir. Evvelce daha çok yerleşik ve göçebe halkları birbirinden ayıran bu mitolojik duvar, Reşideddin’in eserinde birden gerçeklik kazanır. Ancak bu kez seddin ardında “vahşi” kavimler yerine normal insanlar ve kabileler yer almaktadır. 

    Çin Seddi
    İlk yapıldığında angarya ve eziyet simgesi olan Çin Seddi, daha sonra Çin kültürünün gurur kaynağı haline geldi. 

    Çinggis Han’ın eşi Börte’nin mensup olduğu Kongrat kabilesinin bir kolunun bulunduğu yeri anlatırken, Reşideddin Kuzey Çin ve Moğol memleketi arasına İskender Seddi gibi yapılmış olan Ötkü adlı duvardan bahseder. Aslında Kubilay Kağan’ın yazlık şehri Shangdu’nun (bugün Ulançab sancağı) kuzeyinde olan bu bölge, 13. yüzyılda birçok savaşlara sahne olmuş bir yerdir. Shangdu harabelerinden kuzey-kuzeydoğuya bakınca oldukça açık görülen bu ova, etrafındaki tepelerden dolayı da geniş bir vadi olarak görülebilir. Reşideddin’in bahsettiği bu duvar Moğollardan önce Kuzey Çin’de hâkim olmuş olan Cürcen (Jin sülalesi) devrinde bugünkü İç Moğolistan’ın yukarı doğru uzanan doğu taraflarında yapılmıştı. Uzun duvar için Reşideddin, Altan Hanların bu duvarları ülkelerini Moğol ve diğer göçebe kabilelerden korumak için yaptırdıklarını söylemektedir. Ancak aynı duvarlar göçebelerin hayvanlarını otlatmak için tarımsal alanlardan geçmelerini önleme işlevi de görüyordu. Jin döneminde yapılmış bu duvarların kapladığı alanın bugünkü İç Moğolistan’ın tabii sınırları ile örtüşmesi düşündürücüdür. 

    Çinggis Han ve efendisi Ong Han’ın Nayman kabilesi ile mücadelelerinde önemli rol oynayan bu yer hakkında şunlar söylenmektedir: 

    “Çinggis Han ve efendisi Ong Han bulundukları yerlere yakın tepelere gözcüler gönderip haber beklerlerken, Nayman kabilesi liderlerinin silahlı adamlarıyla gelmekte olduğu haberini aldılar. Bulundukları yerden çıkıp Ötkü bölgesine geldiler. Bu Ötkü, İskender seddine benzer bir şekilde Hıtay (kuzey Çin) hududunda inşa edilmiştir. Ong Han’ın oğlu da otağını bu seddin kenarında bulunan bir tepeye kurmuştu. O tepeden aşağı inince doğruca Ötkü’ye varılıyordu. Yaklaşan düşman (Nayman) öncüleri bir çatışmaya girdilerse de netice alamadan geri döndüler. Bunun üzerine Ong Han’ın oğlu Senggüm, Ötkü’ye girdi. Daha sonra Çinggis Han ve Ong Han Ötkü’den geçerek güneydeki Kongrat kışlağına gelip, kışı orada geçirdiler”. 

    Reşideddin’in eserindeki bu pasajdan, İskender seddine benzer duvar diye bahsedilen “Ötkü”nün bir duvar değil de geçit olduğunu anlıyoruz. Muhtemelen burada geçmek anlamında olan öt- fiilinden yapılan bir isimle karşı karşıyayız. Zaten göçebeler açısından önemli olanın duvar değil de kendi işlerine yarayacak geçit olduğunu düşününce durum açıkça anlaşılmaktadır. Sözkonusu pasajdan bu geçidin hayli işlek olduğu da anlaşılıyor. Muhakkak ki onun gibi başka geçitler de vardı. 

    Çin Seddi
    Çin’in kuzeybatı sınırı boyunca uzanan Çin Seddi dünyanın en uzun savunma duvarıdır. 

    Bu pasaj bizi birçok açıdan aydınlatmaktadır. Çinggis Han zamanında bugün bildiğimiz Çin Seddi yoktu. Set ve duvarlar arasında dağlar-tepeler bulunuyor ve geçit verilen yerlerden geçiliyordu. İşin diğer ilginç yanı, bu duvar ve geçit bölgesinin güneyinde de Kongrat gibi kabilelerin olmasıdır. Yani duvar ve setler Çinlilerin yabancılara karşı bir korunma mekanizması halini almamıştı. Kadim Türklerin Tang idaresine girdikleri 7. yüzyılda bugün duvarların olduğu yerlerde, özellikle Ordos bölgesinde birçok savaş ve iskan hareketleri vardır. Kaynaklar, o zaman için nirengi noktası olarak “duvarın güneyi veya kuzeyi” değil de “Sarı Irmak’ın güneyi veya kuzeyi” derler. Duvarların birleştirilmesi ile bugünkü Çin Seddi’nin oluşması 1368-1644 arasında hüküm sürmüş olan Ming devrine rastlar ve dönemin başlangıcından 16. yüzyıl içlerine değin devamlı bir duvar yapımı ile karşılaşırız. Bu kez duvarlar Moğollara karşıdır. Duvarların Ming devrine kadar geçirdikleri merhalaleri The Great Wall (1990) adlı eserinde anlatan Arthur Waldron, Çin’deki ilk sülale olan Qin sülalesinin ilk hükümdarı Qin Shi Huangdi’nin yapılan ilk duvarlarda yoğun miktarda angarya kullanılmış olduğunu anlatır. Bu eserde duvarların ilk Çin imparatoru gibi otoriter ve acımasız olanların zulmünü simgelediğini gösteren dizeler ve hikayeler, bu “uzun duvar”ın hiç de popüler olmadığını gösterir bize. Bu anlayış Ming devrine kadar devam eder. Onun için de Waldron bu dönemi “tarihten efsaneye” diye tanımlamaktadır. Waldron duvar inşaında kullanılan erkek gücünün, çekilen zahmetlerin ve “iş kazası” ölümlerin aileleri nasıl etkilediğini, edebiyata ne şekilde yansımış olduklarını örnekleriyle anlatır. 

    Kitabın “duvar konusunda algılama değişikliği ve Çin Seddi kavramının oluşumu” adındaki son bölümünde, eski kaynaklarda Çin Seddi kavramının olmaması, kavramın bu konudaki görüşlerin Avrupa’ya gidip geri dönmesi ile millî bir anlam alması ele alınır. Duvarın bazı kısımlarının Kültür Devrimi’nde “eskileri yıkalım” görüşü ile yıkılmasının ardından, Deng Xiaoping’in “duvarı ve ülkeyi yeniden inşa edeceğiz” sloganıyla, duvar Çin kültürünün simgesi haline gelir. 

  • Merhaba 70’ler, merhaba kaos!

    Merhaba 70’ler, merhaba kaos!

    60’larda özgürlüğe doğru salınan sarkaç 70’lerde aksi yöne ivmelenmiş, hürriyetten hızla uzaklaşarak kaosa meyletmişti. 70’li Yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük isimli kitabı kaleme alan Derya Bengi’nin deyişiyle “60’lı yıllarda toplum ‘hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında’ olduğu inancıyla bugüne sarılıyor, 70’li yıllarda ‘ondan ne kadar uzak olduğunu’ yavaş yavaş sezerek yarına sığınıyordu”. Darbelerle, işkenceyle, yolsuzluk ve kuyruklarla, Kıbrıs Savaşı’yla, siyasal İslâm’ın doğuşu ve solun yükselişiyle, suikastlar, kundaklamalar ve evlat acılarıyla karakterize olan 70’ler Türkiye’sinin popüler kültür dünyasına bir zaman yolcuğu… 

    1976 Nisan’ında çıkarttığı “Beni Siz Delirttiniz” 45’liğinin tanıtımı için Cem Karaca HEY dergisinin fotoğrafçısına “Deli” pozları vermişti. Derginin 26 Nisan 1976 tarihli kapağı

    ARKADAŞ

    Yılmaz Güney’in iki mahpusluğu arasında yazdığı, yönettiği ve oynadığı 1974 yapımı Arkadaş, biraz yıktığı klişeler, biraz da sahip çıktığı “devrimci kalıp’lara dikkat çekecek, 70’lerin unutulmazları arasına girecekti. Filmin Atilla Özdemiroğlu- Şanar Yurdatapan imzalı tema müziklerinden -sözleri daha sonra yazılacak olan- “Arkadaş”, Melike Demirağ tarafından seslendirilecek ve yıllarca dillerden düşmeyecekti. Lobi kartında, Azra Balkan, Ahu Tuğbay, Kerim Afşar, Melike Değirağ ve Yılmaz Güney.

    BENİMLE OYNAR MISIN?

    “Mükemmel bir şair, şahane bir besteci, olağanüstü bir yorumcu… Bugüne kadar Türk hafif müziğinde böyle bir longplay dinlemediniz”. Ali Kocatepe böyle tanıtıyordu Bülent Ortaçgil’in “Benimle Oynar Mısın” albümünü. Dediği kadar da vardı. O günlerin anadolu pop ve aranjman akımlarından tamamen farklı bir yerde duran bu naif ama sağlam çıkış kalbimi iyiye işaretti. Bülent Ortaçgil, Türk hafif müziğindeki istisnai yerini o gün bugündür koruyor.

    TAMİRCİ ÇIRAĞI

    Cem Karaca, 1975’de yayınlanan -zamanın moda deyimiyle- ‘sosyal içerikli’ parçasında, otomobilini tamire götüren zengin kızına abayı yakan bir tamirci çıralı hikaye ediliyordu. ilhamını Orhan Gencebay’dan aldığını söyleyen Karaca, Gencebay şarkılarında itilip kakılan garibanın öyküsünü sınıfsal bir temele oturtmak istemişti. Şarkı 70’lerde olay olmuş, konserlerde hayranları Cem Karaca’ya çiçek yerine İngiliz anahtarı vermeye başlamıştı. “Tamirci Çırağı” 45’liğinin kapağı, Ocak 1975.

    ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ

    1946’da temeli atılan ve 1953’te, İstanbul’un fethinin 500. yılında açılması planlanan binanın tamamlanması 23 yıl sürmüş, Yapı Kültür Sarayı adıyla 12 Nisan 1969’da açılabilmişti. Saray, açılışının üzerinden iki yıl bile geçmeden, 27 Kasım 1970’de yandı. Kültür bakanı Talât Halman tarafından Atatürk Kültür Merkezi adıyla Cumhuriyetin kuruluşunun 50. yılında, 1971’de yeniden açılacağı bildirilen yeni yapı ise ancak 1978’de açılabildi. Bir süre kaderine terk edilen ve mayıs 2018’de yıktırılan talihsiz bina, şimdi yeniden inşa edilmeyi bekliyor.

    TRAVOLTA

    John Travolta’nın başrolünü oynadığı 1977 yapımı John Bedham filmi Saturday Night Fever (Cumartesi Gecesi Ateşi), 70’li yılların ikinci yarısına damgasını vurmuş, tüm dünyada disko müzik ve dans salgını başlatmıştı. Film Türkiye’ye yedi yıl rötarlı gelerek 1984’te vizyona girdi. Travolta’nın başrolde olduğu 1978 yapımı müzikal Grease ise üç yıl gecikmeyle, 1981’de Türk seyircisiyle buluştu. ‘Travolta Virüsü’nün sebep olduğu dans salgınının Türkiye’yi kasıp kavurması için 80’leri beklemek gerekecekti.

    SEKS FİLMLERİ

    Yeşilçam’daki seks filmleri furyasının bir nedeni “bedava” televizyonun ücretli sinemaya tercih edilmesiydi. Cinsellik bir tür “ahlaksız teklif” olarak kullanılmıştı. Ayrıca yurtdışında çekilen Emmanuelle, Paris’te Son Tango gibi cinsellik dozu yüksek yabancı filmlerin iyi gişe yapması yerli yapımcıların gözlerini kamaştırıyordu. Seks filmleri furyası yıllarında Muhafazakar Milliyetçi Cephe’nin iktidarda olması ise başlı başına bir ironiydi. Milliyet Sanat Dergisinin konuyla ilgili kapağı, 5 Mart 1976.

    SARAYDAN KIZ KAÇIRMA Mozart’ın ünlü eserinin İstanbul Festivali kapsamında 1973’de Topkapı Sarayı’nda sahnelenmesi tartışmalara neden olmuştu. ‘Olur’cular eseri büyülü bir saray atmosferinde seyretmenin ruh yüceltici bir deney olduğuna dile getirirken, ‘Olmaz’cılar Topkapı Sarayı’nın böyle bir temsile ne fiziksel ne de manevi olarak uygun olduğunu söylüyordu. İki buçuk yıl önceki kültür sarayı yangını ise hâlâ bir travmaydı. Bazı seyirciler temsilden sonra “Yanmadı… Yanmadı!” diye birbirini kutlamıştı.

    AŞK HİKAYESİ

    Başrollerini Ali Macgraw ve Ryan O’neal’in oynadığı 1970 yapımı aşk hikayesi (Love Story) filmi Türkiye’de 1971’in son haftalarında vizyona girmişti. Gözlerde yaş bırakmayan acıklı eser, SES dergisinin yaptığı nabız yoklamasında Cüneyt Arkın, Ediz Hun ve Gönül Yazar tarafından 1972’nin en iyi yabancı filmi seçilmişti. Filmin popüler kültürdeki yansımaları muhtelifti: VAKKO, “Love Story” işlemeli bir mendil çıkartırken Sıraserviler’de aynı isimli bir gece kulübü açılacaktı.

    FOTOROMAN

    Kolay tüketilen, çok okunan fotoromanlar 70’lerde basın-yayın dünyasının önemli satış kozlarındandı. O yıllarda Barış Manço’dan Zeki Müren’e, Ajda Pekkan’dan Nilüfer’e nice ünlü objektif karşısına geçip rol kesmiş, replikleri balonlara yazılmıştı. Bu işi kralı ise 200 kadar fotoroman yöneten Gazeteci Arda Uskan’dı. Uskan’ın, Seyyal Taner ve Temel Gürsu ile festival döneminde Cannes’a gidip, işin içine konudan habersiz yabancı yıldızları ve yıldız adaylarını katarak çektiği fotoromanın bir sayfası, HEY dergisi, 31 Temmuz 1974.

    İSTANBUL FESTİVALİ

    İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından ilki 1973 yılında düzenlenen İstanbul Festivali 70’li yıllarda ses getirmekle kalmadı, zamanla ‘alt marka’lara bölünerek popülaritesini her geçen yıl artırmayı başardı. Başlangıcında tutucu çevreler tarafından “3,5 smokinlinin işi” olarak görülen festival, uluslararası sanat takvimlerinde kendisine saygın bir yer edinecekti. Festivalin açılış gecesi sergilenen Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu, kaçak dizisinden önce televizyonda naklen yayınlanmıştı.

    KASET Manyetik bant teknolojisiyle ses kaydı yapmaya ve kaydedilmiş sesi dinlemeye yarayan kasetler 1963’de üretilmişti. Müzik kaydı yapılmış (dolu) kasetler piyasaya 1969’da çıktı. İthal malı boş kasetler Türkiye’de 1972’den itibaren satılmaya başladı. 1974-75 yıllarında ise portatif kasetçalarlar (teypler) patlama yaptı. Yeni icat, 70’li yılların ortalarından itibaren müzik endüstrisine egemen olacak, “kaset çıkarmak” lafı dilimize yerleşecekti.
    KAYNANALAR Siyah beyaz günlerin ‘Hayat Durduran’ dizisinin ilk bölümü 19 Mayıs pazar akşamı saat 19.30’da yayınlanmıştı. Doğu-Batı karşıtlığını farklı kültürel köklere sahip iki ailenin ilişkisi ekseninde ele alan dizi büyük ilgi görmüş. Jenerikte kullanılan moğollar’ın ıklığ isimli parçası ise “Kaynanalar”ın müziği olarak ünlenmişti. Sevda Aydan ve Haşim Hekimoğlu (Tijen ve Timur Hakmen), Leman Çıdamlı ve Tekin Akmansoy (Nuriye ve Nuri Kantar), Şermin Hürmeriç ve Muammer Çıpa (Nur ve Timuçin Hakmen). Karede Defne Yalnız (Kantar’ların çokbilmiş hizmetçisi döndü karakteri) eksik.

    ABBA

    Eurovision şarkı yarışmasını 1974 yılında “Waterloo” isimli parçasıyla kazanan İsveçli müzik grubu, diğer galipler gibi hemen tarihe karışmayacak, dünya pop listelerinde 10 yıl hükümranlık sürecekti. Bütün zamanların en büyük Eurovision kazananı grup, “S.O.S” “Chuquitita” “Gimme! Gimme! Gimme!” gibi sıradaki hitleriyle ülkemizde de kendisine büyük bir hayran grubu yaratacaktı.

    TELEVİZYON

    Türkiye’de TV yayınları ilk kez 1968’de Ankara’da başlamış, 1971’de İTÜ’den TRT’ye devredilen Maçka Stüdyosu sayesinde İstanbul’da televizyona kavuşmuştu. Beyaz cam kısa sürede 70’lere damgasını vuracak, sanat-eğlence dünyasına rakip çıkacaktı. 1973’te Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Tiyatrosu temsillerinin televizyon yayınlarıyla çakışmasına mani olmak için gazete ilanları verecek, “sevimli rakipleri” televizyon yayınları dolayısıyla oyun saatlerini değiştirdiğini duyuracaktı.

    MUHAMMED ALİ Cassius Clay’in Türkiye’de büyük bir hayran kitlesi kazanmasının sebebi, ABD’de otoriteye başkaldırıp Vietnam’da savaşmayı reddetmesinden çok, İslamiyet’i kabul etmesiydi. “Kelebek gibi uçup, arı gibi sokan” ünlü ağır siklet boksörü 70’lerde ringleri rakiplerine dar ederken, Türkiye’de de hakkında pek çok güzelleme yazılıyordu. Ali Türközü tarafından seslendirilen 1974 tarihli “Vur Muhammed Ali” türküsünün sözleri şöyleydi: “Bir ismin Muhammed, bir ismin Ali / Karşına çıkanın ne olur hali / Sana gardaş olsun Hünkâr-ı Veli / Mevlana’nın aşkına vur Muhammed Ali”.
    FUTBOL BALESİ Almanya’daki 1974 dünya kupası finallerinde şans eseri yapılan bir icat tüm dünyada neşe kayanı olmuştu: Futbol balesi. Mucidi Köln’lü televizyon muhabiri Manfred Sellge’ydi. Genç televizyoncu bir pozisyonu iyi görmek için görüntüyü ileri geri sararken futbolcuların hallerindeki gülünçlüğü fark etmişti. İleri geri hareket eden futbolcuların komik suretlerine müzik de ekleyince, futbol balesini yaratmış oldu. Kupayı naklen yayınlayan TRT sayesinde futbol balesi Türkiye’de de etkisini yıllarca sürdürecek bir fenomene dönüşecekti.

    KIBRIS HAREKÂTI ŞARKILARI

    Kıbrıs’a yapılan askeri müdahaleyi izleyen günlerde, 1974’ün Ağustos- Ekim aylarında Unkapanı adeta Türkiye’nin kahramanlık şarkıları üretim merkezi gibi çalıştı. Yasemin Kumral’dan Neşet Ertaş’a, Şemsi Yastıman’dan Rıza Pekkutsal’a pek çok sanatçı Kıbrıs şarkıları seslendirdi. Ecevit şarkılarının moda olduğu bu dönemde Şanar Yurdatapan imzalı iki de barış şarkısı sıkışmıştı araya. Bunlardan Yeşim’im seslendirdiği “Aslan Mehmedim”, “Düşmana Kin Bağlama” gibi sükunet tavsiye eden sözleriyle özellikle dikkat çekiyordu.

    VE ARABESK…

    Kaynakları 1934-36 arasındaki radyodaki Türk müziği yasağında, Hint (Avare) ve Mısır filmlerinde, Kahire radyosundaki Ümmü Gülsüm konserlerinde, Sadettin Kaynak ve Dramalı Hasan eserlerinde aranan arabesk müzik, 60’lı yıllarda Suat Sayın şarkılarıyla plakçılarda işitilmeye başlamıştı. Arabesk esas patlamasını Orhan Gencebay’ın “Bir Teselli Ver” şarkısıyla yapacak, 70’li yıllarda garibanın sesi haline gelerek müthiş bir popülarite yakalayacaktı.

  • İleri görüşlü ekonomi tarihçisi

    İleri görüşlü ekonomi tarihçisi

    Andre Gunder Frank’la 1990’daki “İpek Yolu seferi”nde tanışmıştım. Orta Asya tarihinin hep çevre halklar çerçevesinde değerlendirildiğini ve bu bölgeye dünyanın kara deliği muamelesi yapıldığını vurguluyordu. Ekonominin ancak tarih çerçevesinde anlaşılacağıni savunan bir düşünürün bakışaçısı. 

    Ankara’da ODTÜ İdari İlimler Fakültesi koridorlarında yeni fikirler ve yeni isimlerin uçuştuğu günlerdi; Immanuel Wallerstein, Andre Gunder Frank gibi düşünürlerin fikirleri tartışılıyordu. Ben daha buradaki bölümlerle yeni tanışıyordum ve bu isimler benim gibi Orta Asya ile tarih ve filoloji eğitiminden gelen birisi için çok yabancı idi. Doktora sonrasında ABD’de bulunduğum sırada Wallerstein’in adını duymuştum; eskiden Afrika tarihi ile uğraşan bir kişinin birden yaygın bir şekilde ilgi gören “dünya sistemi” görüşünü ortaya atması konuşuluyordu. 

    O sıralarda aslında hepimiz kendimize dünya tarihi içinde bir yer arıyorduk. Bu görüşler içinde Osmanlı Devleti ve tarihi yerini bulmuş ise de, Orta Asya tarihi bütün bu görüşler içinde hâlâ simidin ortası gibi bomboştu. Ben de “acaba bu teoriler arasında Orta Asya tarihine yer verenler var mı” diye her yeni duyduğum görüşle ilgilenir hale gelmiştim. Zamanla Wallerstein’ın görüşleri Janet Abu-Lughod tarafından geliştirilecekti. Abu-Lughod Amerika’nın keşfi ile başlayan Wallerstein dünya sistemi yerine, bunu 13. yüzyıl başında Çinggis Han imparatorluğu ile başlatıyor, Avrupa Hegemonyasının Öncesi adlı eseri heyecanlı tartışmalara sebebiyet veriyordu. Andre Gunder Frank’ın adını ve görüşlerini de bu çerçevede tekrar duyacaktım. 

    Aslında “bağımlılık teorisi” fikrinin öncülerinden olan A. G. Frank ile UNESCO’nun 1990’da düzenlediği “İpek Yolu seferi”nde tanışmıştım. Kendisinin çalışmalarından ODTÜ’de heyecanla bahsedildiğini söyleyince şaşırmıştı, haberi yoktu. Bu seyahati düzenleyen Senegalli Doudou Dienne, uzmanlar yanında Batılı aydınları da davet etmişti. A. G. Frank ve Avrupa merkezli teorilere karşı çıkan Samir Amin yakın dost idiler; ikisi bazen beni de yanlarına alarak gelecek ile ilgili düşüncelerini tartışırlardı. Hatta bir keresinde Taklamakan çölünden geçerken nasıl olduysa bir jeep ayarlamışlar ve çölün ortasında heyecanla altyapı- üstyapı tartışmalarına girişmişlerdi. 

    Bu tartışmalarda A. G. Frank dünya tarihinin aslında ticaretin tarihi olduğunu söylerdi. Ona göre dünya ve özellikle Asya tarihini ticaret açısından anlamak için en iyi benzetme üstü bilyelerle dolu bir tepsi idi; bir bilyenin yerinden oynaması ve oynatılması diğer bilyeleri de etkiliyordu. Onun için tarihe bütüncül bir yaklaşımla bakmak gerekiyordu. Frank bu çerçevede “Dünya Tarihinin 5000 Yılı” adlı bir makale yazmıştı. Aynı sebepten dolayı da dünya tarihinin 1492’den veya 13. yüzyılda başlatılmasına karşı idi. Onun görüşüne göre bir süredir dünya ticaret merkezleri Batı’ya doğru kayıyordu. Çinggis Han imparatorluğu döneminde ticaretin merkezi başkent Karakurum iken, özellikle kürk ticaretinin gelişmesi ile 16.-17. yüzyıllarda Moskova’ya, oradan da Londra’ya kaymıştı. Artık kürk ticaretinden değil de merkantilizmin gereği borsadan sözediliyordu. Londra’dan sonra New York’a kayan merkez, 1990’larda artık Pasifik sahillerinde konuşlanmaya başlamıştı. Bildiğimiz gibi Japonya-Kore-Çin ekseninde bu bölgenin “Doğu Asya kaplanları” şeklinde anılmaya başlaması da o yıllara rastlar. 

    A.G. Frank’ın görüşüne göre Orta Asya merkezli yeni bir sistem gelişecekti. Kendisi 1990’daki bu İpek Yolu seyahati boyunca çok soru sordu; bu konudaki literatür konusunda bilgi aldı ve seyahatin ardından hemen Orta Asya’nın Merkezîliği (Centrality of Central Asia) adlı bir kitap yayımladı (1992). Daha kitabın kapağından itibaren, Orta Asya tarihinin hep çevre halklar çerçevesinde değerlendirildiğini ve bu bölgeye dünyanın kara deliği muamelesi yapıldığını vurguluyordu. Ayrıca eserde çevre kültür ve medeniyetlerin Orta Asya halkları ile karşılıklı alışveriş çerçevesinde oluştuğu fikri hâkimdi. 

    Türkiye’ye döndükten sonra çevreme A. G. Frank’ın Orta Asya ve dünya ticaret tarihi ile ilgili fikirlerini aktardığım zaman hiç de olumlu tepkiler almamış, hatta bu “farklı” fikirlerin onun yaşlanmasına hamledildiğini görmüştüm. 2005’te vefat eden bu ileri görüşlü ekonomi tarihçisi bugünkü “Kuşak ve Yol İnsiyatifi”ni yaşamış olsaydı, Kazakistan-Çin sınırının iki tarafında Khorgos ve Khorgas adlarıyla yer alan, yoktan varedildikleri düşünülen yeni merkezler ve bunların arasındaki işlek serbest ticaret bölgesi hakkında yazılan yazıların (Çin Çölün ortasını dünya ekonomisinin merkezi haline getirebilir mi? NYT 29.1.2019) bu yolların geçmişi hakkında da bilgi vermeleri gerektiğini söylerdi. Ekonominin tarih çerçevesinde anlaşılacağı görüşünde idi. Kendisi daha sonra Re-Orient (1998) kitabıyla bunu başarmak istemişti. 

  • Lezzet, renk ve adetleriyle: Paskalya

    Lezzet, renk ve adetleriyle: Paskalya

    Mart ve Nisan ayları Hıristiyanlar için İsa peygamberin çarmıha gerilişinden üç gün sonraki dirilişinin kutlandığı Paskalya’dır. Ama bu ‘renkli’ bayramı, öncesindeki 40 günlük perhizden ayrı düşünemeyiz. Mezhepten mezhebe farklılıklar gösterse de büyük perhiz ile Paskalya yortusu envai türlü adetleri, çeşit çeşit lezzetleriyle bir bütün oluştururlar. İşte yortudan Anadolu’ya has uygulamalar, tatlar, kutlamalar… 

    Yeme-içme tarihi, coğrafyanın verdikleri üzerinde siyaset ve inancın söz sahibi olduğu bir alandır. Binlerce yıl boyunca kimin, hangi yiyecekleri ne zaman ve ne kadar yiyebileceğini siyaset ve din birlikte dikte etmiştir. Bir yandan yiyecek ve içeceklere simgesel anlamlar da yüklerler ki aman itiraz edilmeye… 

    Pagan inançların yeni bir dinin içinde eritilip günümüze dek nasıl ulaştığının en iyi örneklerinden biri de Paskalya Yortusu. Paskalya’da yenen yiyeceklere yüklenen sembolik değerler çok katmanlı. “Tanrı’nın kuzusu” Hz. İsa’yı ve onun kendini insanlık adına kurban edişini simgeleyen kuzu yemekleri, kuzu şekilli pastaları, kekleri var. Paskalya geleneğinde pagan adetlerin izlerine de rastlıyoruz: Yeniden doğumu ve yeryüzünü simgeleyen yumurta, şans getirsin diye jambon, doğurganlık simgesi tavşan, kekler ve ekmekler. Bir de modern çağın eklediği, kocaman bir pazar oluşturan yeni yorumlar var; şekerlemeler, şekilli kocaman çikolatalar, süslü sepetler, oyuncaklar gibi. 

    Yumurta: Yeniden doğum 

    Paskalya için yeniden doğumu ve yeryüzünü simgeleyen yumurta da Pagan Dönemi’nden kalma bir gelenekti. Bir Paskalya kartpostalı… 

    Kırk gün süren Büyük Perhiz’in; Rumların “Sarakostiana”sı, Ermenilerin “Medz Bahk”ı ya da Batı kiliselerinin dili ile “Lent”in bittiğini müjdeleyen son Pazar günü Paskalya’dır ve sonrasında da yemekli kutlamalar bir hafta sürer. Yaklaşık yedi hafta süren Büyük Perhiz öncesi evler kırklanır, yeni giysiler diktirilir, yenilir-içilir, karnaval ile kurtlar dökülür ve “Temiz Pazartesi” ile oruca başlanır. Silva Özyerli*’den öğrendiğime göre Ermenilerin “Paregentan” (İyi Yaşama Günü) dedikleri karnaval gününün Diyarbakır’daki bir diğer adı da “Badrıman Giragi” imiş. Yani “Patlanan Pazar”. Zira perhiz öncesi oruca hazırlık olarak aksırıp tıksırana kadar etli yemekler yenirmiş. Aynı toprağı paylaşan Süryani ve Keldaniler de “Khemis Sekere” yani “Sarhoşların Perşembesi” diyorlarmış; şarap ve rakının bolca içildiği günler olduğu için. Karnaval ziyafetleri kırmızıya boyanmış yumurta yiyerek son bulurmuş ki buna da “ağız kapatmak” denirmiş; Paskalya’da yumurta tokuşturup perhiz çözülene kadar yumurta yenilmeyeceğinden dolayı. 

    İstanbullu Rumlar da Tatavla’da “Apokries/Bakla Horani” karnavalı ile perhiz dönemine eğlenceli bir giriş yaparlardı. Perhiz süresince et yenmediği için zeytinyağlı yemekler tercih edilir ve özellikle de fava yapılırdı. Tekvin’de “Tanrı, Adem’i Aden bahçesinden kovduktan sonra onun sadece bitkisel gıdalarla beslenebilmesine izin verdi” deniyor. Belki de bu gerekçeyle Doğu Hıristiyanları perhiz süresince sofralarında sadece otlar, sebzeler ve bakliyat ile zeytinyağına yer verirler. Erken dönem kiliselerinde oruç için çok sıkı kurallar vardı. İlk üç gün su ve peksimet ile geçirilirdi. Sonrasındaysa günde yenen tek öğünde et, balık, yumurta ve süt ürünlerine yer verilmezdi. Oruç sırasında seyyar satıcılar Hıristiyan mahallelerinde poğaça-börek satmaya ara verir, yerlerini Ermenilerin oruç yemeği olan “topik” satıcılarına bırakırlardı. Etsiz günlere tek ara Hz. Meryem’in hamile olduğunu öğrendiği gün olan 25 Mart’ta kutlanan Müjde Yortusu’nda verilirdi. 

    Paskalya çöreği Gelverili Rumlar Paskalya için “boncuk çöreği” denen bir çörek hazırlarlarmış. Aile bireylerinin sayısı kadar hazırlanan çöreğin birine boncuk konur, kime çıkarsa evin talihlisi sayılırmış.

    İstanbul’da marullu-rokalı bol salata, tarator ile kızarmış “bakalyaros” (tavuk balığı) veya kocaman tavalarda pişirilen kalkan balığı, Diyarbakır’da ise Dicle ne verirse, Dicle sacı veya şabbot balığı yenirmiş. Gelverili Rumlar o gün “boncuk çöreği” denen bir çörek hazırlarlarmış. Aile bireylerinin sayısı kadar hazırlanan çöreğin birine boncuk konur, kime çıkarsa evin talihlisi sayılırmış. Ermeniler ise çöreğe düğme saklarlarmış. Rum, Ermeni veya Süryani olsun her yörenin bayram çöreği kendine özgü. İstanbul’unki hafif tatlı, Diyarbakır’ınki tuzlu, baharatlı. 

    Arife günü yapılan bu ayinden sonra perhiz ertesi hafif bir başlangıç olarak et suyuna terbiyeli çorba, ayran aşı ya da Rumların Paskalya çorbası “mayiriça” (sakatat, pirinç, bol taze soğan ve dereotu ile hazırlanır) içilir, sütlaç yenilirdi. Arife günü yenen yemeklerin, arınmışlığı temsil eden beyaz yiyecekler olması gerekirdi. “Büyük Perşembe”den bol soğan kabuğu ile kırmızıya boyanmış yumurtalar hazırlanır ve geçen yılkinin yerine ikonastasi’ye (ikona dolabı) konur. Ayrıca aile bireylerinin sayısı kadar yumurta, buğday, bulgur, tuz ve un bir keseye konarak kutsanması için kiliseye götürülüp asılırdı. Okunmuş bu yiyecekler daha sonra evin bereketi eksik olmasın diye Paskalya günü evdeki erzaka karıştırılırdı. Cuma günü Meryem Ana’nın gözyaşlarını temsilen sade suya haşlanmış mercimek zeytinyağı ile yenir ve akşam ayininden sonra paskalya çöreklerinin yoğrulmasına başlanırdı. 

    Mykola Pymonenko’nun Paskalya tablosu. Üzerinde haç işareti olan keklerle bir Paskalya kutlaması, Illustrated London News, 30 Mart 1907. 

    Pazar günü hazırlanan sofranın ortasında da kırmızı yumurtalarla dolu bir sepet bulunurdu. Yemeğin herkes için en eğlenceli kısmı yemekten önce yumurtaların tokuşturulması olurdu. Yumurta dünyayı simgeler; gökyüzünü, havayı, denizleri, sarısı ise yeryüzünü… Kırmızı ise İsa’nın kanının tüm dünyanın kurtuluşu için aktığını gösterir. Rumlar “Hristos Anesti!”, Ermeniler “Kristos hariav i merelots!” diyerek tokuştururlardı yumurtaları (“İsa Dirildi! Gerçekten Dirildi!”) 

    Bir bahar sofrası olduğu için taze asma yapraklarından yalancı dolmalar, enginar, yumurtalarla süslenmiş bol yeşillikli marul salataları ve çeşitli mezelerle perhiz son bulurdu. Ana yemek yöreye göre değişirdi; İstanbul’da kuzu budu, Diyarbakır’da kaburga dolması olurdu. Seyyah Stephan Gerlach anılarında 1576’da Fener’de misafir olduğu bir Rum evinde baharatla doldurulmuş kuzu budu yediğinden bahsetmiş. Daha kırsal bölgelerde ve Yunanistan’da açıkhavada yapılan kutlamalarda kuzu çevirme yendiğine de değinmiş. 

    Silva Özyerli, İstanbul ve Diyarbakır Ermenilerinin geleneklerini anlattığı kitabı sonbahara elimizde olacakmış. Önceden benimle paylaşma nezaketi gösterdiği Paskalya ile ilgili bölüm için çok teşekkürler. Sula Bozis Kapadokya Lezzeti ve İstanbul Lezzeti kitaplarında bu gelenekleri çok güzel bir dille anlatır. Elleri kadar kalemleri de lezzetli bu iki dostuma buradan selam olsun. 

  • Türk İşi Dondurma ve “sempatik teröristler”

    Türk İşi Dondurma ve “sempatik teröristler”

    Yeni Zelanda’da Müslümanlara karşı gerçekleştirilen terör saldırısının yaşandığı gün vizyona giren “Türk İşi Dondurma (Turkish Ice Cream)” filmi, 104 yıl önce Avustralya’nın Broken Hill kasabasında yaşanan acı bir hadiseden yola çıkılarak yapılmış. O tarihte sivillerin olduğu trene saldıran iki Afgan (Gül Muhammed ve Molla Abdullah) 4 kişiyi öldürmüş, 7 kişiyi yaralamıştı. Film maddi hataların ötesinde, saldırganları Türk- Osmanlı kimliğiyle ve “sempatik kişilikleriyle” ele alıyor.  

    Yetmişli yılların sonu, Türkiye’de Çanakkale’ye ilginin yavaş yavaş başladığı yıllardı. 80’lerin başında yapılan sembolik mezarlıklar, heykeller derken, 2000’lerde “bulutun alıp götürdüğü İngiliz askerleri”, “çocukların muharebe alanına sürülmesi”, “açlık ve yokluk edebiyatı”nın arasına sıkıştırılan kadın keskin nişancılarla duygular sele dönmüştü… 

    Hızını alamayan “tarihçilerimiz” bu hikayeleri ballandırarak anlattılar, yaygınlaştırdılar. O zamana kadar Türkiye’de pek bilinmeyen, Avustralya’da ise pek dillendirilmeyen “Broken Hill” hadisesi de bunlardan biriydi. Hikâye odur ki; Avustralya’ da Melbourne’a 840, Sydney’e 1145 km uzaklıkta bir maden kasabası olan Broken Hill’de yaşayan Gül Muhammed ve Molla Abdullah isimli iki Afgan, Osmanlıların 1. Dünya Savaşı’na girmesi sonucu verilen cihat fetvasına 14.500 km uzaklıkta kayıtsız kalamamışlardı. 1915’in ilk günü, içinde çoluk-çocuk pikniğe giden sivillerin bulunduğu bir treni durdurarak ateş açmışlar; 4 kişiyi öldürüp 7 kişiyi yaralamışlardı. Askerlerin olay yerine gelmesiyle 1 saate yakın süren çatışma sonrası iki saldırgan öldürülmüştü. 

    Gelişigüzel ve itinasız Filmde, asker kıyafetlerinin, silahların ve teçhizatların gelişigüzel seçimi göze çarpıyor. O dönemden çok sayıda fotoğraf olduğu halde…

    15 Mart’ta vizyona giren “Türk İşi Dondurma” (Turkish Ice Cream) filmi, işte bu iki “Türk kahraman”ın hikayesi üzerine kurulu. Yapımcı Mustafa Uslu, yönetmen Can Ulkay. Film, “Bu film, 1915 Çanakkale Savaşı sırasında Avustralya’da yaşamış 2 Türk’ün gerçek hayat hikayelerinden esinlenerek yapılmıştır” yazısıyla başlıyor. Ülkemizde menkıbelere boğulmuş tarih yaklaşımına uygun senaryosuyla, tamamen hamaset yüklü anlatımıyla, kendi içerisindeki çelişkilerle, “ortaya karışık” bir dondurma! 

    Filmde, Türk, Avustralya ve İngiliz asker kıyafetlerinin, kullanılan silahların yanlışlığı ve gelişigüzel hazırlanmış dekorlar ise affedilemez seviyede. Bu kadar para harcanarak bu kadar itinasız iş yapmak, bu kadar yakın dönemde, bu kadar fotoğraf ve bilgi varken, bu denli “gerçeküstücü” bir yaklaşım sergilemek, gerçekten maharet ister. Hadi senaryodaki kurgu için “esinlendin” diyelim de; kılık-kıyafet-silah-teçhizat için de mi “esinlendin”? 

    Hamaset yüklü film, “Bu film, 1915 Çanakkale Savaşı sırasında Avustralya’da yaşamış 2 Türk’ün gerçek hayat hikayelerinden esinlenerek yapılmıştır” yazısıyla başlıyor. Fakat yapım tamamiyle hamaset yüklü ve menkıbelere boğulmuş tarih anlatımına dayanıyor. 

    Anadolu Ajansı 2012’de bu olayı araştırmak için Avustralya’ya bir muhabir göndermiş, Broken Hill Tarih Kurumu üyesi Gordon Densie, “O dönemde askere gönüllü gidiliyordu; mecburi hizmet yoktu; Avustralyalılar zorunlu askerliğe izin vermiyordu. Özellikle bu bölge insanları çok duyarlı idi. O inanış o kadar güçlüydü ki kasabadan savaşa giden gönüllüleri taşıyan trenleri taşlayıp camlarını kırıyorlardı. Onların savaşa gitmelerine karşı gösteri yapıyorlardı. Çünkü savaşın onlarla ilgisi olmadığını biliyorlardı, Almanya bizim en iyi müşterimizdi. Savaş çıktığında her şey bir anda çökmeye başladı” demişti. 

    Bu iki parasız dondurmacı ve deveci, o yoksullukta silahları ve mermileri nereden bulmuşlardı? Polislerin dahi çatışma anında kullanamadıkları tüfekleri nasıl ustaca kullanabilmişlerdi? Olay yerinde bulunan Mısır bayrağını andıran elle dikilmiş uyduruk Türk bayrağını oraya kim koymuştu? Olaydan iki gün sonra, saldırganlar tarafından yazıldığı iddia edilen eski Türkçe mektuplar bulunmuştu. Bunlar acaba nasıl bu kadar düzgün bir ifadeyle yazılabilmişti? Elyazıları nasıl bu denli düzgündü? Modern intihar savaşçılarını andıran mektuplardaki “… Sultan Hamid Han’ın mekanını dört defa ziyaret ettim savaşmak için. Sultan tarafından imzalanmış emri ve mührü elimde, kemerimde şimdi, eğer silahla ya da tabanca mermileri ile yok olmazsa üzerimde bulursunuz. Sizin adamlarınızı öldürmem gerekiyor kendi inancıma ve Sultan’ın emrine göre. Kimseye karşı düşmanlığım yok, bunu da kimseye danışmadım ve bilgilendirmedim. İnananlara elveda…” cümleleri nasıl izah edilebilirdi? 

    22 sene önce yapılan haber

    Gazeteci Necdet Açan1997’de Aktüel dergisinde yaptığı haberde Broken Hill hadisesini ele almış, o dönem Türkiye’nin Canberra Büyükelçisi Bilal Şimşir’in “Osmanlı şehitliği” yaptırma girişimini yazmıştı

    Filmin vizyona girdiği gün, yani 15 Mart 2019’da, Yeni Zelanda’daki Müslümanlar camide saldırıya uğradı, 50 kişi hayatını kaybetti. Yapılan açıklamalarla bu terör olayı kınandı ve Yeni Zelanda halkı, başta Başbakan Jacinda Ardern olmak üzere Müslümanların acılarını paylaştı. 

    Bugün Yeni Zelanda’da bir gazeteci çıkıp “104 sene önce Avustralya’da bir saldırı meydana gelmişti. Bazı tarihçiler o saldırıyı yapanların Türklerle bir ilgisinin bulunmadığını, bunun İngilizlerin bir planı olduğunu düşünüyor. Ne tesadüftür ki aynı gün, yani 15 Mart 2015’te, 104 sene önceki katliamı sahiplenen ve bunu kahramanlık gibi gösteren bir film ülkenizde vizyona girdi. Bu konuda ne diyorsunuz?” diye sorsa, ne cevap vereceğiz? 

    Herhalde daha önce kendimize “biz ne zaman bu hale geldik?” diye sormamız gerekiyor.