Etiket: Sayı:58

  • Feyzullah Efendi’nin ‘baş’ına gelenler ve mezartaşlarının hikayesi

    Feyzullah Efendi’nin ‘baş’ına gelenler ve mezartaşlarının hikayesi

    1807’de İngilizlerin Çanakkale’yi geçip İstanbul’u tehdit etmesinden sonra, Boğaz Nazırı Feyzullah Efendi suçlu bulunarak idam edilmişti. Mühendis ve matematikçi Feyzullah Efendi, birçok sorumlu için işlem yapılmazken kurban seçilmişti. Başsız vücudunun defnedildiği Kilitbahir’deki mezarı, sonraki yıllarda yok edildi; bir köşeye atılan mezar taşı 1980’de Mecidiye Şehitliği yanına nakledildi. İdamdan sonra İstanbul’a gönderilen başı, defnedildiği İstanbul’daki hazirede, Kilitbahir’deki mezar taşının aynısı olan ikiz mezar taşının altındadır. 

    Çanakkale Muharebe alanlarını ziyarete giden herkesin önünden geçtiği Seyit Onbaşı heykeli ile Mecidiye Tabyası arasındaki Mecidiye Şehitliği bitişiğinde bulunan bir kabir, kitabeli ve görkemli mezar taşıyla dikkati çeker. 

    Bu kabir, 19 Şubat 1807’de İngiliz donanmasının Çanakkale Boğazı’nı geçmesinden sorumlu tutularak idam edilen Çanakkale Boğazı Nazırı Feyzullah Efendi’ye aittir. İdam edilen Feyzullah Efendi, gerçekten bir cezayı haketmiş miydi? Yoksa bu başarısızlığı örtmek için bir kurban seçilmesi gerekmiş ve bu kişi Feyzullah Efendi mi olmuştu?

    3. Selim devrinin parlak bürokratlarından biri, aynı zamanda mühendis, matematikçi ve fen bilimlerine hâkim, bu konuda bir de kitap yazmış bir Osmanlı aydını Feyzullah Efendi kimdi? 

    Dün-bugün: Yok edilen mezarlık Feyzullah Efendi’nin bedeninin defnedildiği, Kilitbahir Kalesi’nin üst tarafında bulunan Kırklar Camii ve okul binasının yanındaki mezarlığın yerini gösteren eski fotoğraf. Günümüzde olmayan cami, mezarlığın yeri ve mezar taşının Alaettin Saraç tarafından 1980’de bulunduğu yer. 

    Peksimetçibaşı Ahmed Ağa’nın oğluydu. Gençlik günlerinde girdiği Başmuhasebe Kalemi kâtipleri içinde zekası, iyi huyluluğu ve yakışıklılığı ile bilinmiş; güzel yazı yazmaktaki mahareti sebebiyle “yazısı güzel Feyzî” diye ünlenmişti. Eski defterdarlardan Hasan Efendi’nin biraderi Ahmed Efendi’nin terbiyesi altında büyümüş ve vefatında onun görevi olan “arpa kitabeti”ne tayin edilmiş, daha sonra zimmet halifesi ve başmuhasebe kîsedarlığına getirilmişti. Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’nın, Mısır’ı işgal eden Napoléon’a karşı orduyla Mısır’a gidişinde ordu defterdarıydı. Mısır seferinden döndükten sonra Rikâb-ı Hümâyûn Defterdarı oldu. 1805’te Şıkk-ı Sânî Defterdarı iken ilave olarak, yeni kurulan Nizam-ı Cedîd ordusunun masrafları için oluşturulan İrâd-ı Cedîd Defterdarlığı da verildi. 1806 sonlarında Rusya ve müttefiki İngiltere ile çıkan kriz yüzünden, Çanakkale Boğazı savunmasını güçlendirmek üzere yapılan çalışmaları organize etmek üzere Çanakkale Boğazı Nazırlığına tayin edildi. 

    Düşük rütbeli bir memur iken kısa zamanda parlayıp İrâd-ı Cedîd defterdarlığı münasebetiyle yüksek devlet ricali arasına katılması bir çok kıdemli ricalin gücüne gittiğinden, kendisine karşı umumi bir nefret vardı. Bu çekememezlik ve haset koşut, fevkalade zeki ve kavrayışlı kendini beğenmiş ve kibirli oluşu, hatta başını vakûrâne bir şekilde yukarı kaldırmak adeti bulunduğundan; -ekin tarlasında gezen köpek, başaklar gözlerine batmasın diye suda yüzer gibi başını dikip gittiğinden-; kendisine halk arasında “Ekin İti Feyzî” lakabı takılmıştı (Tarih-i Cevdet, c. 8, s. 111). 

    Kurban seçilen Feyzullah Efendi

    Feyzullah Efendi’nin Muhadarat-ı Feyzî isimli kitabının ilk sayfasında elinde sekstant cihazı ile görünen resmi: “Müellif-i Kitab Mühendis Feyzî Bey, Enderûn-ı Hümâyûn Hâne-i Hâssa” 

    Feyzullah Efendi, Sultan 3. Selim’in yakın çevresine girmiş, onun muhabbet ve güvenini kazanmış bir bürokrattı ve dostu olduğu kadar düşmanı da vardı. Defterdarlık gibi maliye bürokrasisinin en tepesinde bir görevde bulunmasının yanında, aynı zamanda fen bilimlerine vâkıf, mühendis ve matematikçiydi. Sekstant cihazının tarifini, ne işe yaradığını, nasıl çalıştığını anlattığı Muhâdarat-ı Feyzî isimli bir kitabı da vardır. 

    1807 başında çıkan diplomatik sorunların savaşa dönüşmesiyle İngiliz donanması İstanbul’u tehdit edince, 3. Selim düşman donanmasının geçişini engellemek için zayıf gördüğü Çanakkale Boğazı’ndaki kale ve istihkâmların sağlamlaştırılmasını, yeni tabyalar inşa edilmesini emretmişti. Bu işleri organize etmek üzere de güvendiği kişilerden biri olan sâbık İrâd-ı Cedîd Defterdarı Feyzullah Efendi’yi Çanakkale’ye göndermişti. 

    Feyzullah Efendi, Çanakkale Boğazı Muhafızı Hâdimzâde Osman Bey ve Kaptan-ı Derya Salih Paşa ile birlikte padişahın emrettiği üzere “Boğaz’ı kuş uçurtulmayacak” bir hale getirmek için çalışmaya başladı. Ne var ki Boğaz’daki kalelerin silah ve mühimmatı eski usul, mürettebatı sayı ve nitelik olarak yetersizdi. Gördüğü eksiklikleri tamamlamak ve ihtiyaçları temin etmek için İstanbul’a raporlar gönderdi. Boğaz kalelerinin istenilen hale getirilmesi kısa bir sürede başarılabilecek kolay bir iş değildi. Feyzullah Efendi’nin tahkimat işlerine dair İstanbul’a gönderdiği raporlarda, bu çalışmaların istenilen ölçüde ilerlemediği anlaşılınca, Sadrazam Keçiboynuzu İbrahim Hilmi Paşa tarafından padişaha şikâyette bulunulmuş ve 50 gündür Çanakkale Boğazı’nda görev yapılmasına rağmen tahkimatın bitirilememesi eleştirilmişti.

    Boğaz’ın dışında uygun havayı bekleyen İngiliz filosu komutanı Amiral Duckworth 19 Şubat 1807 tarihinde harekat emri verdiğinde Boğaz henüz güçlü bir savunma kabiliyetine kavuşturulamamıştı. 

    Feyzullah Efendi’nin Boğaz Nazırı olarak en büyük zaaf ve gafleti, görev yaptığı iki ay boyunca Boğaz kalelerine yeterince top ve tecrübeli topçu neferleri yerleştirmemesi; düşmanın uygun rüzgarı beklediğini idrak edemeyerek, donanmada bulunan İngiltere’nin İstanbul elçisi Arbuthnot’un oyalayıcı sözlerine kanarak gevşeklik göstermesi; Kurban Bayramı münasebetiyle kalelerdeki neferatın yarıya yakınının topların başından ayrılmasına engel olmamasıdır. Ancak Çanakkale Boğazı’nda görevli daha başka üst düzey sorumlu memurlar bulunmaktaydı. Kaptan-ı Derya Salih Paşa da bunlardan biriydi. Dolayısıyla suçlu aranacaksa, vazifeli bütün memurların mesul tutulması gerekirdi. Oysa kusurlu olanlar içinde idam edilen sadece Feyzullah Efendi olmuştur. 

    Feyzullah Efendi için belirlenen ceza, ilk başta sürgün cezası idi. Sürgün edilmesine dair emir Çanakkale’ye ulaşınca, kendisi sürgün yeri Karahisar’a gitmek üzere Lapseki’ye gitmiş iken, Seddülbahir ve Kilitbahir kalelerinin muhafızı Çarhacı Ali Paşa’ya idam emri gönderildi. Bu emir üzerine derhal peşinden adam gönderilip yakalandı ve Kilitbahir’e geri getirildi. Ancak cezası hemen infaz edilmedi. 

    Feyzullah Efendi’nin imzası:“Es-Seyyid FeyzullahDefterî-yi Îrâd-ı Cedîd”

    Ali Paşa, Sultan 3. Selim’e bir arzuhal göndererek Feyzullah Efendi’nin idamdan affedilip bunun yerine sürgün cezası verilmesi için şefaatçi olmuştu. Ali Paşa padişaha yazdığı şefaat dilekçesinde “Feyzullah Efendi yakalanarak muhafazasına memur olduğumuz Kilitbahir Kalesi’ne götürülüp hâlâ oturmakta olduğumuz konakta mahpustur” demektedir. Anlaşılan Ali Paşa, idamdan kurtarmaya çalıştığı Feyzullah Efendi’ye misafir muamelesi yapmaktaydı. 

    13 Mart 1807’de 3. Selim, şefaat talep eden bu yazının üzerine son derece sert bir dille emrinin kat’i olduğunu yazdı ve infazın derhal gerçekleşmesini emretti: “Yirmi gündür bir adamı idam edemeyüb böyle süründürmek ve bu cünhadan (suçtan) bir adamla halâs olduk (kurtulduk) deyü şimdi bu kâğıdı arz etmek adamı çocuk ve divâne yerine komaktır. Sana Na’ra Burnu ve Kepez deyü yazdığım bu kadar emrimin adem-i icrası (yerine getirilmemesi) için ben vükela ve memurlardan çok adamları katletmeye mecbur iken, bir Feyzullah Efendi’yle madde basılsun da (konu kapansın) geziyorum (?). Böyle te’azud (?) ettiriyorsunuz (kollamaya çalışıyorsunuz). Feyzî Efendi benim ricalim ve çerağ-ı mu’temedim (güvenimi kazanmış) ve sevdiğim adam idi. Ânı rica (onun affedilmesini istemek) kimsenin haddi değildir. Niçun İngilterelülerin mürûruna azv olunuyor (idamının emredilmesi niçin İngilizlerin geçmesine bağlanıyor). Ânın kabahati emrimi ısga (dinlememek) ve tabyaları inşa eylemediğidir. Üç güne dek başını Bâb-ı Hümâyûn’a vaz’ eyle (koy), yoksa pek infial ederim (öfkelenirim)” (BOA, HAT. 268/15663). 

    Padişahın iradesinin üzerinde söz olmadığından, Feyzullah Efendi’nin idamı kesinleşti. Ancak hemen infaz edilmedi. Padişahın, emrinin yerine getirilmesini bildiren yazısı 13 Mart tarihli iken, idam tarihi 30 Mart’tır. Yani Feyzullah Efendi en az 15 gün idam için beklemiştir. Zaten mezar taşındaki şiirde “Kur’ân’ı bir kez hatmettiğinden” bahsedilmekte olduğundan, Feyzullah Efendi’nin bu süre zarfında ibadet ve tövbe istiğfar ile meşgul olup ölüme hazırlandığı anlaşılmaktadır.

    Bu öfkeli emir üzerine Ali Paşa’nın yapabileceği bir şey kalmadı ve İstanbul’dan idam için memur edilen Hidayet Ağa isimli hasekiye Feyzullah Efendi’yi teslim etti. Katledilen Feyzullah Efendi’nin kesik başı, Topkapı Sarayı’nda Bâb-ı Hümâyûn kapısı içindeki ibret taşına kondu.

    Öteden beri Feyzullah Efendi’ye kin güden İstanbul’daki vükeladan bazılarının padişaha etki ettiklerini, “başkalarına ibret olması için” idamının emredilmesine sebep olduklarını Âsım Tarihi yazar. Hatta Âsım bu kişiler için; “Vükela onun manevi katilleri olmuş iken, idamından sonra çok fazla üzülüp müteessir oldular” diye yazar (Âsım Tarihi, c. 1 s. 501). Ahmet Cevdet Paşa ise Feyzullah Efendi’nin idamında etkili olan isimlerden birinin Sadaret Kethüdası İbrahim Nesimi Efendi olduğundan bahsederek, “Feyzullah Efendi sırf İngiliz elçisinin sözlerine aldanıp Boğaz’ın istihkâmlarında gevşek davrandığından dolayı idam olunmuş olsa idi, Kaptan-ı Derya Salih Paşa’nın daha önce idam olunması gerekirdi. Zira Boğaz’ın tahkimi işinden sorumlu en büyük memuru o idi” der (Tarih-i Cevdet, c. 8, s. 114).

    3. Selim’in emri Feyzullah Efendi’nin idamının geciktirilmesine öfkelenen ve derhal idam edilmesini emreden Sultan 3. Selim’in hatt-ı hümâyûnu. 

    Cevdet Paşa’nın da altını çizdiği üzere, idam gerekliyse başta Kaptan-ı Derya olmak üzere sorumlu olan tüm sorumluların idam edilmesi lazım gelirdi. Ancak böyle olmadı. Kaptan-ı Derya Salih Paşa vezaret rütbesi kaldırılarak, malvarlığına el konulup Tekirdağ’a sürgün edildi. 

    Bir diğer sorumlu kişi olan Çanakkale Boğazı Muhafızı Hâdimzâde Osman Bey hakkında da ilk önce idam emri verilmişti. Ancak Biga sancağı ayanı ve mütesellimi olan Osman Bey, nüfuzlu biri idi. Sadrazam İbrahim Hilmi Paşa, bu hususta padişaha yazdığı bir arzda; Hâdimzâde’nin idamı gerekli ise de Boğaz’da görev yapan askerleri olduğundan, idamı üzerine askerler arasında karışıklık ve ihtilal çıkabileceği düşünülerek idamının şimdilik tehir edilmesini tavsiye etmişti. Bunun üzerine Hâdimzâde Osman Bey’in idamından vazgeçildiği gibi, kendisi yine aynı görevde, Boğaz Muhafızlığında bırakıldı! Birkaç ay sonra 3. Selim tahttan indirilip IV. Mustafa padişah olunca idam hükmü de unutulup gitti.

    Böylece olan Feyzullah Efendi’ye oldu ve bütün suç ona yüklendi. Bu işin kapatılması için bir kurban gerekiyordu ve o da yukarıda açıklanan sebeplerden dolayı nefret ve düşmanlıklarını kazandığı kişilerin tesiriyle Feyzullah Efendi olmuştu. 

    ‘Verdi boğazın, cennete can attı’

    Ona ‘tarih düşüldü’, diğerleri unutuldu

    Feyzullah Efendi’nin mezar taşına, büyük ihtimalle kendisini tanıyan dönemin meşhur şairlerinden Antepli Aynî Hüseyin Efendi tarafından tarih düşürülmüş, “Aynî, gözyaşı dökerek tarihini söyledi / Feyzî Efendi ahiret yurdunda eyledi mekân” denmiştir.

    Feyzullah Efendi’nin mezar taşına kazınan şiiri yazan ve son mısradaki tarihi düşüren kişi 3. Selim ve 2. Mahmud dönemlerinin önde gelen şairleri arasında yer alan Antepli Aynî Hüseyin Efendi’dir. Devrin tanınmış divan şairlerinden olarak “Aynî” mahlasıyla saraya ve devlet ricaline şiirler sunmuş, devlet bürokrasisinde de yükselmiştir. Şairliğinden çok binaların inşa ve tamirlerinde, devlet ricalinin yüksek rütbe ve görevlere tayinlerinde düşürdüğü tarihlerle meşhur olmuştur. 

    Kilitbahir’de Mecidiye Şehitliği’nin bitişiğindeki mezar taşı kitabesi 

    Aynî Hüseyin Efendi’nin idam edilen Feyzullah Efendi ile tanışıklığı hatta arkadaşlığı muhtemeldir. Neredeyse akran sayılmaları, aynı çevrede, aynı devlet ricaliyle birlikte bulunmaları, hatta ikisinin de diğer uğraşıları haricinde matematikle ilgilenmeleri onları biraraya getiren hususlardır. Mezar taşındaki “Aynî, gözyaşı dökerek tarihini söyledi” dizesi de onun Feyzullah Efendi’ye olan yakınlığını ve ölümünden dolayı duyduğu üzüntüyü göstermektedir. 

    Ancak mezar taşı ve üzerindeki yazının ölümünden epey sonra hazırlandığına şüphe yoktur. Zira ihanet derecesinde suçlu bulunarak 3. Selim’in emriyle idam edilen Feyzullah Efendi için mezar taşında “şehid” tabiri kullanılmaktadır. Bu ifadenin 3. Selim’in padişahlığı zamanında kullanılamayacağı kesin olduğundan, mezar taşı 4. Mustafa veya 2. Mahmud döneminde dikilmiş olmalıdır

    Sıradaşı bir eser

    Sıradan bürokrat değil öncü bir biliminsanıydı

    Optik seyir üzerine yazdığı Muhâdarat-ı Feyzî (1805) adlı bir kitabı bulunan Feyzullah Efendi, “fen ve teknik alanda ileri derecede bilgi sahibi bir kişi” idi. 

    Fen bilimlerine vâkıf, matematikçi ve mühendis Feyzullah Efendi’nin, gemicilik ve seyir için kullanılan sekstant cihazına (yerküre üzerinde bulunulan yerin enlemini belirlemek amacıyla, bir gök cismiyle ufuk düzlemi arasındaki açısal mesafeyi ölçmekte kullanılan optik seyir cihazı) dair bir kitabı bulunmaktadır. Bursalı Mehmet Tahir, Feyzullah Efendi ve kitabı hakkında şöyle yazar: “Sultan 3. Selim zamanı matematik alimlerinden, fen ve teknik alanda ileri derecede bilgi sahibi bir kişidir. Sekstantın yani gemicilikte bir gök cisminin yüksekliğini ölçen seyir aletini kullanarak yükseklik ölçümünün logaritma oranına göre belirlenmesinin tarifini yapan Muhâdarat-ı Feyzî isminde önemli konuları içeren yazma eseri Eyüp’te Hüsrev Paşa Kütüphanesi’yle Yıldız Kütüphanesi’nde bulunmaktadır” (Osmanlı Müellifleri, c. 3 s. 290). 

    Feyzullah Efendi’nin Muhâdarat-ı Feyzî isimli eserinin Yıldız Kütüphanesi’ndeki nüshası, halihazırda nakledildiği İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi’nde NEKTY06833 demirbaş numarasıyla kayıtlıdır. 240 x145 mm. ebadında ve toplam 70 varaktır. Kitabın yazıldığı tarih 1805’tir. 

    Feyzullan Efendi’nin kitabı Muhâdarat-ı Feyzî den bir çizim ve mukaddime bölümüne bir takriz yazan mühendis Antoine Juchereau’nun Fransızca takriz yazısı. 

    Kitabın baştarafında elindeki sekstant cihazına bakarken çizilmiş, oldukça sanatkârane yapılmış kendi resmi bulunmaktadır. Bu resmin altında; “Kitabın Müellifi Mühendis Feyzî Bey, Enderûn-ı Hümâyûn Hane-i Hâssa” yazmaktadır. Feyzullah Efendi kitabına yazmış olduğu önsözde fen ilimlerine olan merakından, bu ilimleri tahsil ederken Sultan 3. Selim’den gördüğü teveccühten, eserinin bir mukaddime, bir hatime ile sekstant cihazının nasıl kullandığını ve ne işe yaradığını anlatan iki makaleden oluştuğundan bahseder. 

    Bu bölümünün son sayfasında, 3. Selim devrinde Osmanlı hizmetine giren Fransız asıllı İngiliz mühendis Antoine Juchereau’nun bir takriz yazısına yer verilmiştir. Bu takrizde Juchereau “Feyzî Bey tarafından yazılmış kitabı dikkatli ve ayrıntılı şekilde inceledim. Konuya son derece hâkim olunarak yazıldığı açıkça belli oluyor. Kitap önemli konuları kapsamakta olup gerek kara gerek deniz için faydalıdır. Kitaptaki tablolar (çizimler-krokiler) kesinlikle çok isabetli ve doğrudur. Müellif, gerek gösterdiği gayret ve azmi, gerekse derin kavrayışı ile itibar edilmeye lâyıktır” sözleriyle kitabı ve Feyzullah Efendi’yi övmektedir. 

    Eş mezar taşlarının hikayesi

    Bedeni Kilitbahir’de, başı Eyüp’te ama unutulmadı

    Başsız bedeni Kilitbahir’e defnedilen Feyzullah Efendi’nin buradaki mezarı, zamanla yok olsa da 1980’de bulunan mezar taşı, Kilitbahir’de yapılan şehitliğe taşındı. Başının gömüldüğü yer ise Eyüp Camii haziresinde bulundu.

    Kilitbahir Kalesi’nde 30 Mart 1807’de idam edilen Feyzullah Efendi’nin başı padişah iradesi gereği 6 Nisan 1807’de İstanbul’a getirilerek Bâb-ı Hümâyûn kapısı önünde ibret taşının üstüne konuldu. Başsız bedeni Kilitbahir’de defnedildi. Ancak Kilitbahir’de defnedildiği mezar bilinmemektedir. İstanbul’a gönderilen başı ise ibret taşında sergilendikten sonra muhtemelen ailesine teslim edilmiş ve Eyüp Camii’nin doğu tarafında bulunan Küçük Emin Efendi Hazretlerinin kabri civarında defnedilmiştir (Mustafa Necib Efendi Tarihi, s. 26)

    Günümüzde Kilitbahir’e yaklaşık 1 km. mesafede Mecidiye Tabyası ve Şehitliği’nin yanında Seyit Onbaşı anıtının hemen üst tarafında Feyzullah Efendi’ye ait bir kabir bulunmaktadır. 30 Mart 1807’de Kilitbahir’de defnedilen Feyzullah Efendi’nin mezarı buraya hangi tarihte, kimler tarafından ve hangi sebeple nakledilmiştir? 

    Mezar taşlarının izinde bir tarihçi

    Feyzullah Efendi’nin anıtsal mezar taşlarını üzerindeki kitabeyi yokolmaktan kurtaran yerel tarihçi Alaettin Saraç. 

    Feyzullah Efendi kabrinin önüne Gelibolu Tarihî Alan Başkanlığı’nca konan bilgilendirme levhasında bu konuyla ilgili olarak “Kilitbahir Köyü İlkokulu’nun bahçesinde dağılmış durumdaki mezartaşları toplanarak 1980 yılı Nisan ayında Rumeli Mecidiye Şehitliği’nin yanına konmuştur” yazmaktadır. Alan Başkanlığı’nın bu hususta araştırma yaparak bilgilendirme levhasında Feyzullah Efendi’nin yazmış olduğu kitaptan bahsetmesi ve bu kitaptan alınan resminin kabre konması takdire şayandır. Bununla birlikte mezar nakledilirken Feyzullah Efendi’nin kemiklerinin nakledilip nakledilmediği, neden bu yeni mekanın seçildiği, mezarın orijinal yerinin neresi olduğu soruları cevapsızdır.

    Feyzullah Efendi’nin gerçek mezarının nerede olduğu ve buraya naklediliş hikâyesi üzerine yaptığımız araştırma neticesinde ulaştığımız yerel tarihçi ve araştırmacı Alaettin Saraç, bu hadiseyle ilgili bizi bilgilendirdi:

    1979’un Nisan ayında Çanakkale Boğaz Komutanı olan Amiral Haluk Zenger, Nara Kalesi’nden Seddülbahir ve Kumkale’ye kadar, Boğaz’ın iki yakasındaki kale ve tabyalarda bulunan kitabelerin ve önemli mezartaşlarının tespit edilip bir envanter çıkarılması için bir komisyon oluşturdu. Bu komisyonda eski Türkçe bilen ilköğretim müfettişliğinden emekli Niyazi Erten, rehber kılavuz olarak Avcı Kemal Saraç, mezartaşları üzerinde araştırma yapan yerel tarihçi ve tarih öğretmeni Alaettin Saraç (Kemal Saraç’ın oğlu), Zenger Paşa’nın emir astsubayı Ekrem Boz ve bir fotoğrafçı bulunmaktaydı (1 yıl süren bu çalışmanın yazı, rapor ve fotoğraflardan oluşan dosyası halen Boğaz Komutanlığı’nda bulunmaktadır).

    Kilitbahir’de ve Eyüp’te Feyzullah Efendi’nin bugün Kilitbahir’deki kabri, arkada Mecidiye Şehitliği, karşı sahilde Çanakkale şehri.  

    Ekip 1980 Nisan ayında yaptığı araştırmalarda Feyzullah Efendi’nin mezarını Kilitbahir iskelesinin karşısındaki bir kahvehanenin arkasındaki avluda, üzerinde kitabe olan şâhide ile ayaktaşını son derece uygunsuz bir mahalde ve bir köşeye atılmış bulurlar. Bu önemli şahsiyetin mezar taşının yokolmaya mahkum bir şekilde bir köşeye atılmaktan kurtarılması için Zenger Paşa’ya müracaat edilir. Paşa konuyla yakından ilgilenerek mezar taşının korumaya alınmasını emreder. Baş ve ayaktaşı bulunan kabre ait diğer parçalar araştırılır. Neticede kabrin yan mermer taşlarından birinin Kilitbahir’de bir evde olduğu haber alınır. Rivayete göre kabrin yan (pehle) taşlarının alan kimse bunu mutfak tezgahı olarak kullanmak istemiştir. Jandarma marifetiyle geri alınır. 

    Zenger Paşa’nın talimatıyla Kilitbahir’de bulunan 3. Tabur tarafından Mecidiye Şehitliği duvarının hemen yanında betondan bir kabir yapılır ve bulunan mezartaşları bu kabrin üzerine monte edilir. Bunlar çalınmasın diye demir kelepçe ile betona sabitlenir. Mezarın nakil işi bittikten sonra, 1980 Ağustos ayında bir tören düzenlenerek kabir ziyarete açılır. 

    Feyzullah Efendi’ye ait bu kabir, tabiidir ki manevi bir makamdır. Bu mezarda Feyzullah Efendi’nin kemikleri veya ondan geride kalan maddi kalıntılar yoktur. Peki esas mezarı neredeydi? Mustafa Necib Efendi Tarihi’nde Feyzullah Efendi’nin başsız vücudunun Kilitbahir Kalesi Camii haziresine defnedildiğinden sözedilmektedir. Yaptığımız araştırma ve aldığımız malumata göre, Feyzullah Efendi’nin naaşı Kilitbahir Kalesi’nin üst tarafında, köy meydanının bir köşesinde, eskiden varolan ancak günümüzde bulunmayan Kırklar Camii’nin hemen karşısında bulunan okulun arka tarafındaki mezarlıkta defnedilmiştir! Günümüzde mezarlık olmaktan çıkmış olan bu alandaki mezartaşları ya yok olmuş ya da civardaki mezarlık ve cami hazirelerine kaldırılmıştır. Muhtemelen Feyzullah Efendi’nin mezar taşı da mezarlık kaldırılınca bir tarafa atılmış ve 1980’de Alaettin Bey tarafından mezarlığın yüz metre aşağısındaki kahvehanenin arkasında bulunmuştur. 

    Başının eş mezar taşı altına gömüldüğü Eyüp’teki hazire.

    Feyzullah Efendi idam edilince, kesilen başı İstanbul’a gönderilip ibret için teşhir edilmişti. Peki sonra bu kesilen baş ne oldu? İdam edilen devlet erkânından bazı kişilerin kesilen başlarının, teşhir edildikten sonra İstanbul’un çeşitli mezarlıklarında defnedildiği bilinmektedir. Feyzullah Efendi hakkında bilgi veren döneme ait tarih kitaplarından Asım Tarihi, Cabi Tarihi, Cevdet Tarihi’nde kesilen başın akıbeti hakkında bir malumata rastlayamadık. En sonunda yine Mustafa Necib Efendi Tarihi’nde şöyle bir bilgiye ulaştık: “İstanbul’a getirilen başı Eyüp Camii’nin doğu tarafında bulunan Küçük Emin Efendi Hazretlerinin kabri civarında defnedilmiştir” (Mustafa Necib Efendi Tarihi, s. 26). 

    Bu bilgiden hareketle Eyüp Camii’nin doğusunda camiye bitişik hazirede, evliyadan sayılan ve halk arasında “Şimşir Baba” diye tanınıp ziyaret edilen Küçük Emir Efendi’nin (Mustafa Necib “Emin” yazmıştır) kabrine gittik. Bu hazire içindeki mezartaşları arasında, hazireyi çevreleyen ve Beybaba Sokağı’ndan ayıran duvarın hemen kenarında, duvara açılmış “hacet penceresi”nin önünde Feyzullah Efendi’nin mezar taşını bulduk. Bu mezar taşı eskimiş ve kararmış olmasına rağmen, üzerinde şair Aynî’nin yazdığı şiiri içeren kitabe de bulunduğu halde, Kilitbahir’deki şahidenin birebir aynıydı.

    Eş mezar taşı

    Feyzullah Efendi’nin Kilitbahir ve Eyüp’te bulunan mezar taşları birebir aynı. Soldaki Eyüp Camii haziresinde, sağdaki Kilitbahir’de Mecidiye Şehitliği’nde. 

    Feyzullah Efendi’nin kesik başı teşhir edildikten sonra büyük ihtimalle ailesine teslim edilmiş ve buraya defnedilmişti. Sonradan aile tarafından kabir üzerine konmak üzere kitabeli bir mezar taşı yaptırılmak istenince, bu taştan birbirinin aynısı iki tane yaptırılmış, birisi Eyüp’teki kabrine, diğeri Kilitbahir’deki kabrine konmuştur. 

    Feyzullah Efendi için ölümünden sonra yapılan iki mezardan, başının olduğu mezar bu şekilde ortaya çıkmış oldu. Şahide, Eyüp Camii haziresinde, hazire duvarına açılmış hacet penceresinin tam önünde yoldan gelip geçenlerin görebilecekleri bir yerdedir. Onu buraya defneden aile fertlerinden biri olan oğlu, kadı ve müderris Süleyman Raşid Efendi’nin mezarı da aynı hazire içinde babasının başının defnedildiği mezardan 30 metre kadar ileridedir. Babasından 29 yıl sonra 1836’da vefat etmiş ve mezar taşında “Defterdar Feyzullah Efendizâde Süleyman Raşid Efendi” yazmaktadır.

    Haset ve çekememezlikten ileri gelen düşmanlıkla padişaha idam ettirilen Feyzullah Efendi, muhtemelen mazlum bir şekilde, son nefesini celladın elinde vererek ahirete göçmüştü. Ölümünden sonra adına yapılan iki mezara dikilen şahidelerden birisi Eyüp Camii haziresinde, gelip geçenin bol olduğu bir yerde; diğeri ise Kilitbahir’de Mecidiye Şehitliği’nin bitişiğinde, manevi makamı olan kabrin üstündedir. İdamı bekleyip Kur’an’ı hatmettiği son günlerinde nasıl dualar ettiyse Allah katında kabul olundu ki, kabrinin ve mezar taşının bulunduğu bu mekân, her yıl milyonlarca ziyaretçinin araçlarından iner inmez karşılaştığı, el açıp dualar okuduğu, Çanakkale muharebe alanlarının en fazla ziyaretçi alan yerlerinden biridir. 

  • Osmanlı mahkemesi emperyalizme karşı!

    Osmanlı mahkemesi emperyalizme karşı!

    Osmanlı Devleti’nin yapılandırılan borçlarını tahsil etmek için Batılı finans-kapital çevrelerinin baskısıyla kurulan Düyun-ı Umumiye, izin verilenden ufak boyda iki ıstakoz naklettiği gerekçesiyle Balıkçı Mehmet Ağa’nın yakasına yapışmıştı. Adli süreç, mahkemenin küçük esnaf Mehmet Ağa’yı açıkça korumasıyla beraatle sonuçlanmıştı. Osmanlı Adliyesi’nin Düyun-ı Umumiye’ye had bildirmesi şeklinde yorumlanabilecek bu karar, çevre ve doğal yaşam üzerinde uzun vadeli olumsuz sonuçlar doğuracaktı… 

    Osmanlı Devleti, mali durumu berbat vaziyetteyken 1853 yılında Ruslara karşı İngiltere ve Fransa müttefikliğinde girdiği Kırım Savaşı’nın aşırı masraflarıyla başa çıkamayıp ilk uluslararası borçlanmasını gerçekleştirdiği 1854 yılından tam bir yıkıma uğradığı 1877 Rus Savaşı’na kadar 23 yılda defalarca borçlandı. Verimli yatırımlarda kullanılmadığından katlanarak büyüyen borcun faizleri eldeki bütçeyle çevrilemiyordu. Devlet, memur maaşlarını ödeyecek durumda değildi. Her anlamıyla çöküş olan bu durumdan kurtulabilmek için devletin belirli gelirlerini karşılık göstererek yeni bir borç takvimine gidilmesi gerekiyordu. Nisan 1876’da moratoryum ilan edip bütün borç ödemelerini durdurdu. 

    Moratoryum ertesinde uluslararası finans-kapital çevreleriyle sürdürülen görüşmeler sonucunda 10 Kasım 1879’da Rüsum-ı Sitte İdaresi kuruldu. Pul vergisi, alkollü içkiler, tütün tekeli, İstanbul-Bursa-Edirne ve Samsun’un ipek kozası vergileri, İstanbul ve çevresi balık avı vergisi, tuz vergileri olmak üzere altı vergi türünün gelirleri alacaklı bankerlere bırakıldı. Bu idarenin başarısı üzerine alacaklı ülkelerle yeniden bir araya gelindi. Uluslararası alacak tahsili yapmak üzere Düyun-ı Umumiye-i Osmaniye İdare-i Umumiyesi kuruldu. Bu kurumu onaylayan 20 Aralık 1881 tarihli Muharrem Kararnamesi yayınlandığında devletin 238,5 milyon altın lira borcu vardı. Aslında bu paranın sadece 130 milyon altını ele geçmişti. Bir miktar pazarlığın ardından sağlanan indirimlerle borç 141,5 milyon altın liraya bağlandı. Rüsum-ı Sitte İdaresi’ne verilmiş gelir kaynaklarına ilave olarak yeni gelirler bulundu. Kararname ile aynı zamanda Reji İdaresi de kurulmuştu. Bundan böyle Osmanlı Devleti’nin en önemli gelir kaynaklarını, vergilerini bu iki kurum elde edecekti. 

    Davacı Düyun-ı Umumiye Yapılandırılan Osmanlı borçlarını tahsil etmek amacıyla Batılı finans çervelerince kurdurulan Düyun-ı Umumiye’nin, günümüzde İstanbul Erkek Lisesi binası olarak hizmet veren binası.

    Böylelikle zamanla 8500 kişilik bir personel kadrosuna ulaşan Düyun-ı Umumiye memurları ile Reji İdaresi’nin 6-7 binlere varan silahlı kolcuları devlet içinde devlet gibi hareket edip kaçakçı olarak niteledikleri Osmanlı vatandaşları ile silahlı çatışmalara kadar varan eylemlere girişeceklerdi. 

    İşte bu sıralarda İstanbul’da Düyun-ı Umumiye memuru Tahsin ile Cihangirli Balıkçı Mehmet Ağa’nın yolları kesişir ve konu edindiğimiz olay gelişir. 

    Cihangirli Balıkçı Mehmet Ağa, 25 Eylül 1903 günü Salıpazarı’nda Balıkçı Toma’dan aldığı iki adet ıstakozu satmak üzere Beyoğlu’na götürürken yolda Düyun-ı Umumiye’nin Üsküdar Balıkçılık Şubesi memuru Tahsin Efendi’ye yakalanır. Satışa elverişli ebattan küçük olduğu gerekçesiyle ıstakozlarına el konulur. İki hafta sonra Fındıklı Polis Komiserliği’nce celp olunarak Jandarma Besim Efendi tarafından sorgulanır. Balıkçı Mehmet, balık alıp satmakla meşgul olduğunu, Cihangir’de ikamet ettiğini, ıstakozları satmak üzere götürdüğünü sorgusunda itiraf eder. Jandarma Besim’in ilan edilen boydan küçük ıstakoz satmanın, nakletmenin Avcılık Nizamnamesi’nin 26. maddesine göre yasak olduğunu ve küçük ıstakozları taşırken yakalanmasından dolayı bir altın para cezası ödemek zorunda bulunduğunu söylemesi üzerine fakirliğinden, maddi gücünün olmadığından dem vurarak affedilmesini rica eder. İfadenin alınmasından sonra mesele bizzat Düyun-ı Umumiye direktörünün dilekçesiyle Şura-yı Devlet Bidayet Mahkemesi’ne intikal eder. 16 Şubat 1904 tarihindeki duruşmada Düyun-ı Umumiye avukatı Apikyan Efendi’nin şikâyet dilekçesindeki talep, küçük ıstakoz satmaktan dolayı Balıkçı Mehmet’in bir altın para cezası ile cezalandırılmasıdır. 

    Küçük boyda iki ıstakoz naklettiği için Düyun-ı Umumiye tarafından dava edilen Balıkçı Mehmet’e gönderilen mahkeme celpnamesi. 

    Duruşma aşamasında “Karakolda doğru söyler mahkemede şaşar” deyimi, bu olayda da vuku bulur. Balıkçı Mehmet, Fındıklı karakolunda jandarmaya verdiği ifadesinin aksine beyanlarda bulunur. Mahkemede bir diyeceğin var mı sorusuna; Aslında poğaçacı ve fakir olduğu, bir gün poğaça götürürken balık pazarında deniz kenarında iki tane ıstakoz bularak para eder zannıyla satmaya teşebbüs eylediği cevabını verir. Ne balık alıp sattığından, ne de ıstakozları Balıkçı Toma’dan satmak üzere aldığından bahseder. Yolda Düyun-ı Umumiye memuru tarafından zapt edilip ıstakozlarına el konulduğunu belirtir, istenilen para cezasını ödemeye gücü yetmediğinden beraatını istirham eyler. Mahkeme heyeti savcıdan iddianamesini ister. Savcı da Apikyan’ın talebi doğrultusunda görüş bildirerek Balıkçı Mehmet’in küçük boylu ıstakoz sattığı için bir lira para cezası ile cezalandırılmasını talep eder. Mahkeme heyeti, davayı müzakere ettikten sonra incelenen evrakta satıldığı iddia edilen ıstakozların küçük boylu olup olmadığına dair bir delil bulunmadığı gibi cezaya dayanak gösterilen Avcılık Nizamnamesi’nin 26. maddesinde de iddia edildiği gibi küçük boylu ıstakoz satmak suçunun zikredilmediğini belirterek istinaf yolu açık olmak üzere davanın reddine ve para cezasının alınamayacağına karar verir. Bu olayın etkisi var mıdır bilinmez ama ileride anlatacağımız Karekin Deveciyan Balık ve Balıkçılık adlı eserinin 431. sayfasındaki nizamnamenin 26. maddesinin dipnotuna “kuyruk sokumundan gözlerine kadar boyu yirmi santimetreden aşağı olan ıstakoz ve böceklerin yıl boyunca satışı yasaktır” şerhini düşmüştür. 

    Balıkçı Mehmet davası hakkında Şura-yı Devlet Bidayet Mahkemesi’nin verdiği kararı Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin avukatı Apikyan, Balıkçı Mehmet’in jandarmadaki ilk sorgusunda ıstakozları satmak üzere aldığına dair itirafının dikkate alınmadığı, ıstakozların boyunun ölçülüp ölçülmediğine dair soru sorulmadığı gerekçeleriyle istinafa götürür. 3 Mayıs 1320 Pazartesi günü Şura-yı Devlet İstinaf Mahkemesi’nde duruşma yapılır. Balıkçı Mehmet duruşmaya katılmaz, gıyaben yargılanır. Bu duruşmada Avukat Apikyan Bidayet Mahkemesi’ndeki iddiasını çeşitlendirir ve küçük boyda ıstakoz satıldığı iddiasını bırakarak, avlanma yasağı müddetinde ıstakoz avlanıp satılmasından, nakledilmesinden dolayı cezalandırılması cihetini dile getirir. İlk dilekçede her ne kadar Avcılık Nizamnamesi’nin 26. maddesine atıfla suçun vuku bulduğu iddia edilmişse de balık ve sairenin avlanma mevsimi, usulüne göre gazetelerle ilan edilmekte olduğundan ve bu müddete uymayanların da 26. maddede cezalandırılacakları açıkça belirtilmiş olduğundan Balıkçı Mehmet’in bir altın para cezasına çarptırılması gerektiğini vurgular. 

    İstinaf Mahkemesi gerekçeli kararında; Bidayet Mahkemesi’nde açılan davadaki ilk iddiada Balıkçı Mehmet’in küçük boyda ıstakoz naklinden dolayı cezalandırılması için 26. maddenin öne sürüldüğünü, oysa bu maddenin ebada vurgu yapmayıp avlanma yasakları takvimini ihlalden cezayı öngördüğünü, buna göre Bidayet Mahkemesi’nin kararının doğru olduğunu, İstinaf Mahkemesi’ne başlangıçta öne sürülen delil haricinde bir delil ve iddia ile gelinemeyeceğini, o yüzden ilk iddiasını değiştiren Düyun-ı Umumiye avukatı Apikyan’ın av yasağı olduğu halde ıstakoz satışından dolayı Balıkçı Mehmet’in cezalandırılması talebinin hukuksuz olduğunu belirterek Balıkçı Mehmet’in beraatına, yüz otuz kuruş tutan mahkeme masraflarının Düyun-ı Umumiye’den alınmasına karar verilir. 

    19. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’da gezgin bir balık satıcısı, Pascal Sébah. 

    Balıkçı Mehmet’in bu davasına ait bütün evrak Osmanlı Arşivi’nde Şura-yı Devlet fonunda günümüze intikal etmiştir. Dilekçeler, istintaklar, mahkeme celpleri, zabıtları ve gerekçeli kararları ortadadır. Evrakın incelenmesiyle, mahkemenin verdiği hükümde Balıkçı Mehmet’in kayırıldığı, onun lehine kanaat kullanıldığı açıkça görülüyor. Bilhassa Bidayet Mahkemesi’nde, jandarmadaki itirafının dikkate alınmaması, mahkemede kendini poğaçacı olarak tanıtmasının tahkik edilmemesi, Apikyan’ın itirazlarına rağmen gerekli sorular sorulmadan beraat kararı verilmesi bu kanıyı güçlendiriyor. Düyun-ı Umumiye uygulamalarının halkı canından bezdirdiği gibi, devletin tüm kurumlarına tahakküm edip, bağımsız bir yapı olarak hareket etmesinin halkta olduğu kadar devletin üst düzey mensupları arasında da bir hoşnutsuzluk meydana getirmesinden dolayı Balıkçı Mehmet’in Düyun-ı Umumiye karşısında korunduğunu düşünebiliriz. Düyun-ı Umumiye’nin kendisi için çok önemsiz bir miktar olmasına rağmen küçük ıstakoz satan birinin cezalandırılmasında bu kadar ısrarcı olması kamuoyuna gözdağı verilmesine yöneliktir. Bu sayede balıkçı esnafının terbiye edilip verimliliğin arttırılmasının dolayısıyla gelirlerinin artmasının düşünüldüğü muhakkaktır. Buna rağmen şikâyetçi olduğu bir balıkçının cezalandırılmasını sağlayamadığı gibi 130 kuruş mahkeme masrafı ödemeye de mahkûm edilmesi, Osmanlı adliyesinin Düyun-ı Umumiye’ye yönelik küçük çaplı bir haddini bildirme çabası sayılabilir. 

    Aslında Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin sırf daha çok vergi toplayabilmek düşüncesiyle de olsa Osmanlı balıkçılığının geliştirilmesi, bilimsel değerlerle balıkçılık yapılarak üretimin arttırılabilmesi için Fransa’dan uzman Bellesme’yi getirdiğini biliyoruz. Onun girişimleriyle İstanbul Balıkhanesi Müdürü Karekin Deveciyan tarafından yazılan Balık ve Balıkçılık kitabı Düyun-ı Umumiye matbaasında bastırılmıştır ki bu eser ülkemizde bugüne kadar aşılamamıştır. Bellesme’nin raporları ve çalışmaları doğrultusunda alınan bir karar olduğu anlaşılan standart ölçülerin altındaki ebatlarda deniz ürünlerinin avlanması yasağının, bu şekilde suçluların himayesi yoluyla etkisiz kılınması hiç de iyi olmamıştır. Mahkeme üyelerinin açıkça suçlu olan birini emperyalizmin tasallutundan korumak adına mı böyle davrandığını bilemiyoruz ama ülkenin gerçekten ıslah edilmesi gereken hastalıklarına arka çıkılarak emperyalizmle mücadele edildiğinin düşünülmesi abestir. Belki de bu tür yasaklarla ülkemizde de korumacı bir balıkçılık kültürü gelişebilir ve günümüzde kıyılarımızdaki yüzlerce deniz canlısı türünün nesli tükenmezdi. 

    Osmanlı mutfağında ıskatoz

    Ziyafet sofralarındaki ‘günahkâr yiyeceği’

    Günümüzde lüks ve statü simgesi bir yiyecek haline gelen ıstakoz, her ne kadar Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde “günahkâr yiyeceği” olarak nitelendirilse de Osmanlı devrinde sevilerek tüketiliyordu. Hanefilerin fetvalarında yenmesi kesinlikle “haram” olarak belirlenen bu gibi kabuklu deniz ürünlerini, Müslümanların gayrimüslim tebaaya göre daha az tükettikleri tahmin olunabilir. Evliya kendi devri için İstanbul’da 200 civarında sepetçi balıkçının bulunduğunu belirtir. Bunlar Boğaziçi’nde kayıklarla gezerek, akıntısı olmayan yerlere bıraktıkları, içine ekmek döktükleri sepetlerle yengeç, teke, ahtapot, lakoz, pavurya, ıstakoz gibi kabuklu deniz hayvanlarını avlıyorlardı. Daha eski devirde, 15. yüzyılda saray mutfağında da kabuklu deniz mahsulleri bulunduruluyordu. Bizzat Fatih’in balık, istiridye, karides (kardiye) tutkusu biliniyor. Fatih’ten sonraki yıllarda, Tanzimat’a kadar, Osmanlı sarayında ıstakoz, karides cinsinden deniz mahsullerinin tüketildiğine dair malumat yok. Belge bolluğuyla karşı karşıya olduğumuz 19. yüzyıldan Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar İstanbul’daki diplomatik misyonlara için verilen ziyafetlerde ıstakoz bulunmayan mönü nadirdir. 

    BALIKÇI TOPAL MEHMET’İN İFADESİDİR FÎ 26 EYLÜL SENE 319/9 EKİM 1903

    “Fukarayım, affımı istirham ederim” 

    İsminiz, pederinizin ismi nedir, kaç yaşındasınız, nerede ikamet ediyorsunuz, ne işle meşgulsün? 

    İsmim Mehmet, pederimin ismi Hüseyin, elli yaşındayım, Salıpazarı’nda Cihangir’de ikamet ediyorum. Balık alıp satmakla meşgulüm. Fî 26 minhü. Mehmet 

    Şehr-i hâl-i Rûmî’nin on ikinci günü [25 Eylül 1903] yedinizde derdest olunan hadd-i nizâmîsinden dûn ıstakozları nereden tedârük ettiniz ve nereye naklediyor idiniz? 

    Efendim Salıpazarı’nda Balıkçı Toma’dan aldım. Satmak üzere Beyoğlu’na götürüyor idim. Memur derdest etti. Fî 26 minhü. Mehmet 

    Böyle hadd-i nizâmîsinden dûn bulunan ıstakoz nakledilmesi Zâbıta-i Saydiyye Nizamnâmesi’nin yirmi altıncı maddesinde men‘ edildiğinden madde-i mezkûre ahkâmınca nakleylediğiniz ıstakozlardan dolayı bir altın cezâ-yı nakdî vermeniz lâzım geliyor. Ne diyeceksiniz? 

    Efendim bendeniz fukarâyım, vaktim yoktur, affımı istirham ederim. Fî 26 minhü. Mehmet 

    İfadenizin doğru olduğunu temhîr ediniz. 

    İfadem doğrudur, mührüm yoktur, imza ederim. Fî 26 minhü. Mehmed. 

    Merkûm muvâcehemde ifade ve imza eylediğini tasdik ederim. Fî 26 minhü. 

    Nezâret-i Celile Muhafızlarından Jandarma 

    [Mühür: Besim bin Mustafa] 

    Yıllık deniz kabuklusu mahsülü

    Marmara ıstakoz kaynıyordu

    Türkiye denizlerinde neredeyse nesli tükenen ıstakozun ithal edilmesiyle günümüzde oluşan piyasası nüfusa oranla Mütareke İstanbul’unda bir yılda satılan miktarın yanına bile yaklaşamamaktadır. Kayıtlara göre mütareke döneminde İstanbul balık haline yılda ortalama 20.000 adet ıstakoz (azami fiyatı 200 kuruş), 80.000 adet istiridye (azami fiyatı 800 kuruş), 400 adet böcek (azami fiyatı 180 kuruş), 3.000 adet çağanoz (azami fiyatı 200 kuruş), 50.000 kilo midye (azami fiyatı 2 kuruş) geliyordu. 

    Avcılık nizamnamesi

    Tezkeresiz avlanmak yasaktı

    “Balık avının yasak olduğu zaman diliminde balık satılması da yasaktır. Bu zaman zarfında balık satan ve gezdiren ve nakledenlerden bir altından beş altına kadar para cezası alınır. Savaş ortamındaki bir yerde balık avı yasaklandığında diğer yerlerde yakalanan balıkların orada satılması engellenmez.” 

    Balıkçı Mehmet Ağa’nın yukarıdaki 26. maddesini ihlalden yargılandığı 9 Ocak 1882’de kabul edilen Zabıta-i Saydiyye Nizamnamesi (Avcılığı Düzenleme Yönetmeliği), şahsi ihtiyacı için olta balıkçılığı yapacak dahi olsa her ferdin yarım mecidiye ödeyerek bir yıl geçerli olacak avcılık tezkeresi almak mecburiyetinde olduğunu hükme bağlıyordu. Tezkeresiz avlananların her türlü avcılık araçlarına el konulmasını, ıstakozdan kurbağaya, postu için avlanan hayvanlara kadar her türlü kara ve deniz av hayvanından ayni veya nakdi vergi alınmasını öngörüyordu. 

  • Erkekleri yaya bırakan şampiyon kadın atletler

    Erkekleri yaya bırakan şampiyon kadın atletler

    1896’da düzenlenen ilk modern olimpiyat oyunlarında maraton koşmasına izin verilmeyen Yunan kadın Stamata Revithi, ertesi gün aynı mesafeyi koşmuş ve yolda alışverişe uğradığı için biraz geciktiğini söylemişti! Onu Fransız Marie-Louise Ledru, İngiliz Violet Percy ve Amerikalı Arlene Pieper izledi. 1966-67-68’de Boston Maratonu’nda ise Bobbi Gibb ve Kathrine Switzer muhteşem başarılara imza attılar. 

    Önce anlatılan hikaye… 8 Mart 1857’de New York’ta binlerce işçi çalışma koşullarının iyileştirilmesi için bir tekstil fabrikasında greve gitmişti. Polis müdahil olunca, ortalık kan gölüne dönmüştü. Yaygın inanışa göre Dünya Kadınlar Günü, bu trajediden doğmuştu. 

    Sonra tarihçilerin anlattığı… Aslında bu olay hiç olmamıştı. Çoğu kadın 129 kişi ölmemişti. Dünya Kadınlar Günü, 1921’den beri 8 Mart’ı kutlayan Sovyetler Birliği’ne bırakılmak istenmediğinden bir dezenformasyon yapılmış, 1955’te bu grev icat edilmişti. 

    Olimpiyat tarihine geçti 1896 Yaz Olimpiyatları’nda kadın olduğu gerekçesiyle maraton koşmasına izin verilmediği için parkuru ertesi gün koşan Stamata Revithi’nin, Athanasios Tarasuleas’ın kitabında yer alan illüstrasyonu. 

    Peki ne olmuştu? 

    8 Mart 1908’de yine New York’ta toplanan 15 bin Amerikalı kadın işçi, çalışma saatlerinin kısaltılmasını, daha iyi ücreti ve seçme-seçilme haklarını talep etmişti. 1910’da 2. Enternasyonal’in Kopenhag’da düzenlenen kongresinde konuşan Klara Zetkin’in dile getirdiği “kadınlar için uluslararası bir gün”, ilk defa ertesi yılın 19 Mart’ında kutlanmıştı. Bu kutlamalardan tam altı gün sonra New York’ta çıkan bir yangında, 146 kadın işçi hayatını kaybetmişti. 

    8 Mart 1917’de bu defa değişim ve dönüşümün iyiden iyiye hissedildiği Rusya’da kadın işçiler ayaklanmıştı. İşte Ekim Devrimi’nden sonra 1921’de bu günün adı konmuş, 8 Mart kadınların günü olmuştu. 8 Mart’ı 1975’ten bu yana kutlamaya başlayan Birleşmiş Milletler ise 16 Aralık 1977’de aldığı bir kararla bu günü dünya kadınlarına armağan etmişti. 

    Kadınlar ilk defa 1900’de olimpiyat heyecanı yaşamıştı. Paris’te teniste zafere ulaşan İngiliz Charlotte Cooper, modern zamanların taçlanan ilk kadın sporcusu olmuştu. 

    İlk modern olimpiyat ise bu hadiseden dört yıl önce, 1896’da Atina’ydı. Oyunların babası Baron Pierre de Coubertin kadınların, çocuklarını spor yapmaya teşvik etmeleri ve eşlerinin başarılarını alkışlamaları gerektiğine inanıyordu. Fransız filolog Michel Bréal, Maraton Muharebesinde Perslere karşı kazanılan zaferi Atina’ya koşarak duyuran ulak Pheidippides efsanesinden etkilenmiş; yakın arkadaşı Coubertin’e aynı koşunun olimpiyat takvimine alınması gerektiğini anlatmıştı. Kazanmanın değil bitirmenin önemli olduğu o destansı koşu, işte böyle doğmuştu (Başta mesafesi değişse de, 1908 Londra Yaz Oyunları’nda Windsor Sarayı ile Olimpiyat Stadyumu arasındaki 42 kilometre 195 metrelik mesafe, o günden itibaren resmiyet kazanacaktı). 

    Tarihe geçen maraton yarışı 1967 Boston Maratonu’nun sembol karesinde atlet Katherine Switzer yarış direktörü Jock Semple tarafından engellenmeye çalışılıyor. Sebep, kadın olması! Yıllar sonra Semple hatasından dönecek, ikili 1973’te kameralara bu ‘barış pozu’nu verecekti. 

    Gölgeden günışığına… 

    İşte 1896’da, ilk olimpiyatın yapıldığı günlerde Stamata Revithi adlı 30 yaşında bir kadın, erkeklerin kendisiyle dalga geçmesine kulak asmayarak yarışın yapılacağı yere geldi. Ona sahip çıkan belediye başkanı evini vermiş, bazı gazeteciler de ilgi göstermişti. 

    Olimpiyat tarihçisi Athanasisos Tarasouleas’ın yazdığına göre çok yaşlı gösteren sarışın bir kadındı. İddialıydı; parkuru üç saatte bitireceğini söylüyordu. Yarıştan önceki gün bir şey yemeyeceğini vurguluyor, sayısız defa açken çocuklarını taşıdığını vurguluyordu. Stadyuma vardığında hiçbir seyircinin kalmayacağını iddia edenlere gülüp geçiyordu. Coubertin’e göre kadın olimpik sporcular ne ilginçti ne de estetik. Oyunlar sadece erkekler için olmalıydı. Organizasyon komitesi de katılım için gereken sürenin dolduğunu söylüyor, Revithi’ye gerekli izin çıkmıyordu. Spor tarihçileri David Martin ile Roger Gynn’e göre, tek sorun tabii onun cinsiyetiydi. 

    Boston’da erkek egemenliğini bitiren kadınlar 1966 yılında yarışa gizlice katılan Bobbi Gibb, Boston Maratonu’nun finiş çizgisinde tarih yazarken. Gibb, sadece erkeklerin katılımına açık olan bu maratonu baştan sona koşan ilk kadın olmuştu. Boston’un diğer kadın kahramanı Katherine Switzer, sonraki yıllarda katıldığı bir maraton sırasında (altta). 

    Hayalkırıklığına uğrayan Revithi’nin başka planları vardı. Maraton yarışının ertesi günü Revithi, aynı parkuru koşmaya başladı! Kasaba sakinlerinin şahitliğinde saat 08.00’de start alan azim abidesi, 13.30’da Panathinaiko Stadyumu’na geliyordu. İçeri girmesine askerler izin vermemişti. Tevatüre göre “yolda biraz alışveriş yapmak için durmasam, çok daha hızlı olurdum” diyerek dalgasını geçmişti. 

    Bu hadise sayesinde tanıdığımız Revithi’nin sonraki yaşamına dair hiçbir şey bilinmiyor. Adını Zeus’un trajedilerden sorumlu kızı Melpomene’den alan ikinci bir kadının da aynı maratonu koştuğu iddia edilse de, kimi olimpiyat tarihçileri bunun da Revithi olduğunu yazıyor. Bir şey kesinse, o da kadınların bir sonraki olimpiyatlarda boy gösterdiği! 

    Kendi heykelini kendi yapacak Şampiyon maratoncu Joan Benoit Samuelson, Boston Maratonu’nu bitirişinin 50. yılında, Bobbi Gibb’in birebir ölçülerinde bir heykelini yarış parkuruna dikmeyi hedefleyen bir proje başlattı.

    Çığır açanlar 

    Bu Yunan öncüden sonra da, başka kadınlar da aynı maceranın peşine düştü. Fransız Marie-Louise Ledru 1918’de maratonu tamamlarken, İngiliz Violet Percy 1926’da 3 saat 40 dakikalık bir süreye imzasını attı. Uluslararası Atletizm Federasyonları Birliği (IAAF) tarafından da kabul edilen derece inanılmazdı. ABD’de ise 42 kilometre 195 metreyi tamamlayan ilk atlet Arlene Pieper olacaktı. 

    19 Nisan 1966’da Roberta Louise nam-ı diğer Bobbi Gibb, Boston maratonunu bitirdiğinde tüm manşetler ondan bahsediyordu. Yarışan erkek atletlerin üçte ikisini geride bırakmıştı. Boston’da yaşayan genç kadın, atlet William Bingay’la tanıştıktan sonra dur durak bilmiyor, beraber koşuyorlardı. O zamanlar kadınlar için koşu ayakkabısı yoktu; antrenmanlarını Kızılhaç hemşirelerin giydiği deri ayakkabılarla yapıyordu. 

    Gibb kafasına koymuştu; ne olursa olsun Boston’da tarih yazacaktı. İki yıl maraton için özel çalışan atlet, günde 60 kilometre deviriyordu. Şubat’ta yaptığı resmî başvuru reddedilmiş, yarışın direktörü tarafından “kadınların bu kadar uzun mesafeleri tamamlamasının mümkün olmayacağı” bildirilmişti. Yarışın koşulacağı gün gelmiş çatmıştı. Erkek kardeşinin şortunu giyen kadın, başlama yerinin yakınlarında saklanıyor, maratonun başlamasından sonra koşanların arasına karışıyordu. Kısa sürede kadın olduğu anlaşılmıştı. Gerek sporcular, gerek izleyiciler tarafından sıcak karşılanan öncü sporcu, üzerindeki kalın sweatshirt’ü atıp yoluna devam etmişti. 

    Ağlayanlar, çığlık atanlar, coşanlar… 3 saat 21 dakika sonra bitiş çizgisine geldiğinde, onu Massachusetts Valisi John Volpe karşılamıştı. Ertesi gün tüm ülkede haberdi; kadınlar maraton koşabilirdi! Ertesi sene yine aynı maratonu koşmuştu; 1968’de de. 

    Gibb’in ellerinden çıkan bir kadın atlet heykelciği. 

    Tarihin akışını değiştirse de bazı coğrafyalarda unutuluyor; 1967 Boston Maratonu’na katılan başka bir kadının öyküsü atlanıyor. 1947’de Almanya’da doğan Kathrine Switzer, Gibb’den bir adım daha ileri gidiyordu. Başvuru formuna K. V. Switzer yazan 20 yaşındaki atletin cinsiyeti yetkililer tarafından anlaşılamıyordu. 261 göğüs numarasıyla 19 Nisan 1967’de erkeklerin arasında start alıyordu. Hem de rujuyla! 

    Sevgilisi Tom Miller eski bir Amerikan futbolcusuydu. Ülke çapında bilinen bir çekiç atma sporcusu olan Miller, kız arkadaşıyla beraber koşacaktı. Yarış başlamadan sevgilisinin rujunu fark etmiş ve bunun sorun olabileceğini söylemişti. Buna rağmen Switzer bildiği yoldan şaşmamış ve “her zaman sürüyorum” dediği rujunu silmemişti. İlk başta kadın olduğu anlaşılmasa da bir süre sonra farkedilmişti. Flaşlar patlamaya başlıyor, Boston Maratonu’na da kadınlar bir defa daha damga vuruyordu. Birkaç kilometre sonra durumu farkeden yarış hakemlerinden Jock Semple, sporcunun üstündeki numarayı sökmeye çalışmış; çıkan itiş-kakış kameralara yansımıştı. Erkek arkadaşının yardımıyla yola devam eden genç kadın, 4 saat 20 dakikada yarışı tamamlamıştı. O gün yine numarasız sahne alan Gibb, hemcinsinden 53 dakika daha hızlıydı. 

    Ertesi gün fotoğraflar tüm dünyada manşetleri süslüyordu. Yeryüzünün dört bir köşesindeki tartışmalar kısa sürede sonuç getirmiş, 1972’de kadınlar resmen Boston’da maraton koşmaya başlamış, 1984’te de bu destansı koşu kadınlar kategorisinde de olimpiyat takvimine alınmıştı. 

    Kadının fendi erkeği yenmişti… 

  • ‘Işıklar içinde uyuyanlar…’

    ‘Işıklar içinde uyuyanlar…’

    Curie çiftinin radyum elementini keşfi, 1910’larda “global” bir çılgınlık yaratmıştı. Yaşlanmayı önlemekten kanseri iyileştirmeye kadar her derde deva olduğuna inanılan yeni mucize (!) element, kremlerden diş macunlarına, gıda maddelerinden saatlere hemen her şeyin içine sızdı. Radyoaktivitenin ölümcül etkisinin tanınmadığı dönemde fabrikalardaki kadın işçiler acılı şekilde can verecek, açılan davalara rağmen tazminatların ödenmesi yıllarca sürecek, bu arada fabrikalar çalışmaya devam edecekti. 

    Her şeyi başlatan kadın 
    Radyoaktivitenin kaşifi Marie Curie önce polonyumu buldu, ardından radyumu ayrıştırdı. 1903’te fizik, 1911’de kimya alanında Nobel ödülü kazanarak, tarihte Nobel alan ilk kadın, iki farklı dalda Nobel’e layık görülen ilk bilim insanı oldu. Marie ve Pierre Curie çifti laboratuvarlarında, 1905. 

    Marie ve Pierre Curie 1898 yılında uranyum üzerinde çalışırlarken yeni bir radyoaktif element keşfettiler; karanlıkta yumuşak tonda bir yeşil renkle parıldayan bu yeni element tek kelimeyle büyüleyiciydi ve Latince ışın anlamına gelen radius kelimesinden ilham alarak ona radyum adını verdiler. “Benim güzel radyumum!” Madam Curie keşfettiği elemente karşı hissiyatını işte böyle ifade ediyordu… 

    Kısa bir zaman zarfında bu keşif Avrupa’dan Amerika’ya sıçrayan bir radyum çılgınlığına sebep olacaktı. Elementin yaşlanmayı önlediği; gut hastalığına, hipertansiyona hattâ konstipasyona (kabızlığa) iyi geldiği iddia ediliyordu. Radyumlu diş macunları, kozmetik malzemeleri, radyumlu sular çıkmıştı piyasaya. Radyum klinikleri ve kaplıcaları bile açılmıştı. Radyumun canlı dokulara zarar verebilme potansiyeli de anlaşılmıştı ve bu sebeple kanseri iyileştirebileceği düşünülüyordu. Bu popülerliğin doğal sonucu olarak radyum dünyadaki en pahalı şey oluverdi; mucize (!) element gram gram satılıyordu ve bu tedaviler tabii ki zenginlere hitap ediyordu. 

    Yürek paralayan kutlama Ottawa Illinois’deki radyum boyama fabrikasının eski çalışanı ve radyasyon zehirlenmesi mağduresi Catherine Donahue, soruşturma sürecinde sekiz kaderdaşı tarafından ziyaret ediliyor. ‘Radyum kızları’, Illinois Sanayi Komisyonu’nun sağlık durumu iyiden iyiye kötüleşen Bayan Donahue’nun lehine verdiği “test kararı”nı kutluyorlar. Fotoğraf Chicago’da çıkan Herald Examiner gazetesinde “Yaşayan Ölü Kurban Kazandı!” başlığıyla yayımlanmıştı, 27 Şubat 1938.

    Umut vadeden eden bir endüstri 

    Amerikalı girişimci William J. Hammer 1902 yılında Paris’e gittiğinde, Curie’lerden bir miktar radyum kristali aldı. Ülkesine döndüğünde, bu mucize elementi kullanabilmenin yollarını ararken, radyumu çinko sülfat ve zamkla karıştırdığında karanlıkta daha iyi parlayan bir boya elde etti. Çok geçmeden bu ürün Amerika Radyum Şirketi (USRC-United State Radium Corporation) tarafından kol saatlerinin rakamlarının, akrep ve yelkovanlarının boyanmasında kullanılmaya başlandı; böylece karanlıkta da görülebilmeleri mümkündü. “Undark” markasıyla büyük bir reklam kampanyası başladı; radyum mucizesiyle artık her şey mümkündü. 

    1917 baharında ABD 1. Dünya Savaşı’na girdiğinde USRC, Amerikan askerleri için saatler ve havacılık gereçleri imal etmek üzere hükümetle bir anlaşma yaptı. Şirket New Jersey’de bir fabrika kurarak düzinelerce genç kadını işe aldı; özel bir yetenek gerektirmeyen ve oldukça konforlu görünen bu işin kazancı da iyiydi. Radyum yakın zamanda keşfedilmiş harika bir elementti ve yepyeni bir iş kolu olan radyum boyama, özellikle genç kadın çalışanlar için epey havalı bir işti. Ayrıca savaştaki ülkelerine katkıları da oluyordu. Askerler için kol saatleri ve havacılık teçhizatları dışında siviller için de kol, masa ve duvar saatlerine radyum boyama yapıyorlardı. İşçi kızlar boyanın dağılmaması için fırçalarını dudaklarında ıslatıp ucunu sivriltiyorlardı. “Bunun bir zararı olur mu?” diye sorduklarında hep “hayır” cevabı aldılar. Oysa bu doğru değildi; radyumun zararlı olduğu keşfedildiğinden beri biliniyordu. Küçük miktarların sağlığa yararlı olduğu konusunda ısrarcı olan USRC, radyum endüstrisini bu iddia etrafında inşa ediyordu. 

    Hâlâ ışık saçıyor Kadranı radyumlu karışımla boyanan 1930’larda üretilen kol saati günümüzde de parlamaya devam ediyor. Hava karardıktan sonra güçlü bir ışık yayan “radyumlu saatler” reklam şirketleri tarafında “karanlığı bitirir” sloganıyla pazarlanıyordu. 

    İngiltere ve Amerika’da tereyağı, süt ve çikolata gibi ürünlere radyum eklenmişti tüketicinin iyiliği için. Yine İngiltere’de yüz kremlerine, sabunlara ve rujlara eklenen bir miktar radyum ışıltılı bir güzellik vaat ediyordu. Radyum enerji tabletlerinden radyumlu iç çamaşırlarına kadar çeşitli ürünler piyasada yerini alıyordu. Üreticiler iddialarını destekleyen araştırmalara fon sağladıkları gibi radyumun zararlarını gösteren bağımsız çalışmaları ne yazık ki görmezden gelmeyi tercih ediyorlardı. İşçiler “zararı olur mu?” diye sorunca daima “hayır” dediler ve kullanmaya devam ettiler. 

    Radyasyona karşı hiçbir güvenlik önlemi almadıkları gibi hiçbir zararının olmayacağına dair son derece ikna edici açıklamalar yapmayı sürdürdüler. Diğer yandan fabrika yöneticileri ve kimyagerler kullandıkları materyalin uranyumdan bir milyon kere daha aktif olduğunu biliyorlardı ve potansiyel tehlikelerin farkındaydılar. Bu yüzden kendilerini maskeler ve panellerle koruyorlardı… 

    Yeni elementin ölümcül yüzü 

    Radyum boyama işinde çalışan kadın işçilerden Mollie Maggia 1922 yılı başında işi bırakmak zorunda kaldı, çünkü hastaydı. Her şey bir diş ağrısı ile başlamıştı. Ağrıyan diş çekildikten sonra başka bir dişi daha ağrımaya başlamış, o da çekilmişti. Ama dayanılmaz ağrılar nedeniyle birbiri ardına çekilen dişlerin yeri iyileşmiyor, hatta yara derinleşip ülserleşiyordu. Sonra Mollie’nin kolları-bacakları feci şekilde ağrımaya başladı ve yürüyemez hale geldi. Doktor bunun romatizma olduğunu düşünmüş ve aspirin verip istirahat önermişti. Genç kız çaresizdi; aynı yılın Mayıs ayında dişlerinin çoğunu kaybetmiş; bütün ağız boşluğu kapanmayan yaralar, enfeksiyon ve apselerle dolmuştu; kötü bir koku yayılıyordu etrafa. Çene kemiği büyük ölçüde erimiş ve kendiliğinden kırıklar olmuştu. Mollie ölüme doğru hızla sürüklenirken yalnız değildi; aynı yerde çalışan Grace Fryer da ağız boşluğunu ve çene kemiklerini tutan aynı hastalıkla mücadele ediyordu. Radyum işinde çalışan diğer kızlar da benzer durumdaydılar. 

    Fırçanın ucundaki ölüm Saat fabrikasında çalışan işçi kızlar kullandıkları fırçaların ucunu sivriltmek için onları ağızlarına soktuklarından, farkında olmadan yavaş yavaş zehirleniyordu. 

    1. Dünya Savaşı’nın üzerinden 4 yıl geçmişti; 1922 yılının 12 Eylül günü Mollie Maggia öldüğünde henüz 24 yaşındaydı. Fabrika çalışanlarından ilk ölen oydu ve kız kardeşi çok ağrılı ve korkunç bir şekilde öldüğünü söylüyordu. Ölüm raporuna muhtemel sebep olarak frengi yazılmıştı ve bu kayıt, çalıştığı şirket tarafından daha sonra onu karalamak amacıyla kullanılacaktı. Mollie hayata veda ederken çalışma arkadaşları da birer birer onu takip edeceklerdi. Radyum işine 15 yaşında giren Katherine Schaube’un da dişleri dökülüyordu; gittiği diş hekimi dişlerinin sanki güve yeniği gibi olduğunu söylemişti. Diğer kızlarda spontan kemik kırıkları başlamıştı. Bu genç kadınların başvurduğu doktorlar hastalıkların radyumdan kaynaklanabileceğini hiç düşünmemişlerdi; radyum harika bir ilaç olarak biliniyordu ne de olsa… 

    Zehirlendiklerini bilmiyorlardı Radyum boyama işinde çalışan kızlar, 1910’ların sonlarında saat fabrikasında bir mola esnasında. Sağdan üçüncü, radyum sektörünün ilk kurbanı Mollie Maggia 12 Eylül 1922’de 24 yaşında acılar içinde can verecekti.

    Acı gerçekler, kara propagandalar 

    Mağdurelerin işvereni Radyum Dial Company (Radyum Kadran Şirketi) –ki URSC’nin bir yan kuruluşuydu- ölümlerdeki mesuliyetini iki yıl boyunca mütemadiyen inkar etti. Sonunda işler bozulmaya başladığında, 1924 yılında radyum boyama işiyle ölümler arasındaki ilişkinin incelenmesine göz yummak zorunda kaldı. Harvard’dan Cecil Drinker’ın yaptığı araştırmada çalışanların saçlarında, ellerinde, yüzlerinde, oturdukları sandalyelerde, hemen her yerde radyoaktivite bulundu. Şirketin kendi yararına yaptırdığı araştırmalardan farklı olarak, bu çalışma bağımsızdı ve genç kadınların hastalığı ile radyum arasındaki bağı teyit ediyordu. Şirketin başkanı bunu şiddetle reddetti ve derhal kendisini destekler mahiyetteki çalışmalar için finansman sağladı. Çalışma Bakanlığı’na araştırma raporunun sonuçları hakkında yalan söyledi. Kamuoyuna karşı bu kadınların hastalıklarını şirkete yutturmak istedikleri ve asıl amaçlarının şirketten para koparmak olduğuna dair ısrarlı bir kara propoganda yapıyorlardı. 

    Resmî araştırma raporu örtbas edilince, radyum boyama işinin çalışanları hergün yüzlerce kez dudaklarında ıslattıkları radyumun hastalıklarıyla olan bağlantısını kanıtlamak zorunda kaldılar. Radyumun güvenli olduğuna dair çok yaygın ve yerleşmiş bir kanıya karşı mücadele etmek zorundaydılar. 

    Nihayet 1925 yılında, Harrison Martland adında bir hekim bu kadınların yaptıkları iş ile yakalandıkları hastalıklar arasındaki bağlantıyı keşfetti: Radyum bu kadınların kemiklerinde birikmişti! Radyumun bedenin dışında zarar verici olduğu aslında 1901 yılında Pierre Curie dikkati çektiğinden beri biliniyordu. Dr. Martland ise radyumun bedenin içine girmesi durumunda çok daha fazla hasar verici olduğunu keşfetti. Boyama fırçalarını dudaklarında ıslatan radyum kızları fırçadaki radyumun bir kısmını ister istemez yutuyorlardı. Sindirim sisteminden kan dolaşımına geçen radyum tüm vücuda dağılıyor, özellikle kemiklerde birikiyordu. İşte bu hasarlı kemiklerin içinde yerleşmiş radyum, gerçeği tüm çıplaklığıyla gösteriyordu. Bu zehirlenme ölümcüldü; çünkü bedenin içinde kemiklerin derinliklerine yerleşmiş radyumu oradan çıkarmanın bir yolu yoktu. Bu teşhis aynı zamanda bir kanıttı, normalde radyum boyama işinin de sonu olmalıydı. Ama hiçbir sorumluluk kabul etmeyen Radium Dial Company son derece gaddardı, buna izin vermek niyetinde değildi. 

    Aslında 1914 yılından beri radyumun kullanıcıların kemiklerinde depolandığı, ayrıca kanda da değişiklikler yaptığı biliniyordu ama bu bulgular iyiye yorumlanıyordu. Bu yorumlara göre radyum kemik iliğini stimüle ediyor ve kan yapımı artıyordu. Fakat, sözkonusu araştırmalar radyum şirketleri tarafından finanse ediliyordu, sonuçların onların arzu ve çıkarları doğrultusunda çıkması hiç de şaşırtıcı değildi. Radyum nadir bulunan ve gizemli bir elementti, belli şirketlerin tekelindeydi. Radyum tıbbından yararlanan firmalar pozitif literatürün primer üreticisi ve yayıncısıydı. 

    Radyuma hücum 20. yüzyılın özellikle ilk çeyreğinde bir ‘radyum çılgınlığı’ yaşanmış, bu ölümcül radyoaktif madde saatten traş bıçağına, kibritten sigaraya, yüz kreminden diş macununa, fitilden çikolataya hemen her şeyin üretiminde kullanılmıştı.

    Hukuk mücadelesi 

    Dr. Martland’ın çalışması Dial Company’nin eski çalışanlarını yüreklendirmişti. Haksızlığa karşı sürdürdükleri mücadelenin diğer ucunda halen tüm ülkede aynı şartlarda çalışmakta olan kızlar vardı, onları da korumak istiyorlardı. New Jersey’de bu kadınların hastalığı radyum işinin popülaritesini azaltmış ve boyama işi sonunda bitmişti ama 800 mil uzakta Ottawa Illinois’de yeni bir işyeri henüz açılmıştı, çalışanlar tehlikeden habersizdiler. Birşeyler yapılmalıydı. Avukat bulmak için ilk harekete geçen Grace Fryer oldu. Genç kadın 1917’de, henüz18 yaşındayken radyum işinde çalışmaya başlamış, üç yıl sonra bir bankada daha iyi bir iş bulduğu için ayrılmıştı. Grace Fryer 1925 yılında avukat aramaya başladığında hiçbir avukat bu davayı almak istemedi. Kimi kızların hikayesine inanmıyor, kimi de güçlü şirketleri karşısına almak istemiyordu. Daha başka kısıtlayıcı durumlar da vardı: Radyum zehirlenmesi o zamana kadar henüz tanımlanmış bir hastalık değildi. Ayrıca herhangi bir meslek hastalığına maruz kalındığında durum iki yıl içinde bildirilmesi gerekiyordu. Aksi halde o zamanki mevzuata göre mağduriyet zaman aşımına uğruyordu. Oysa, son derece sinsi gelişen radyum zehirlenmesinin aşikar hale gelmesi beş yılı alıyordu. Fakat bunların hiç biri Grace Fryer’i vazgeçirmeye yetmedi. İki yıllık arayışın ardından 1927’de Raymond Berry adında yeni mezun bir avukat davayı kabul ederek Grace Fryer adına firmaya karşı dava açtı. Hemen akabinde şirketin dört eski çalışanı daha sürece katıldı: Katherine Schaub, Mollie’nin kardeşleri Quinta McDonald ile Albina Larice ve Edna Hussman. 

    Devasa ve ölümcül tümörler 
    Radyumlu boyanın yol açtığı çene sarkomundan muzdarip saat kadranı boyama işçisi bir kadın. Sayıları elliyi bulan ‘Radyum Kızları’ndan birçoğu kemiklerinde biriken radyum nedeniyle birkaç yıl içinde hayatlarını kaybedeceklerdi. 

    Daha sonra medyada “Radyum Kızları” olarak anılacak bu genç kadınların dramı böylelikle mahkeme salonlarına taşınmış, mağdureler nihayet mahkemede şirketle hesaplaşma fırsatını yakalayabilmişlerdi. Ama hastalıkları hızla ilerliyordu ve ömürleri aylarla sınırlıydı. Bu da zamana karşı yarışmak anlamına geliyordu. Radyum şirketi ise yasal süreçleri olabildiğince yavaşlatmak niyetindeydi. Genç kadınlar davalarından vazgeçmeye zorlanıyordu. Bu defa mücadeleyi medyaya taşıyarak radyum zehirlenmesi olayının profilini yükseltmeyi denediler ve bunda başarılı oldular. New Jersey’li bu kadınların davası gazetelerin ilk sayfasına çıktığında artık tüm Amerika’ya seslerini duyurmuşlardı. Ve onlar artık “Radyum Kızları” olarak tanınıyorlardı. 

    Gülünç tazminatlar 

    15 Ekim 1927 tarihinde mahkeme kararıyla New Jersey’de bir mezar açıldı: Beş yıl önce 24 yaşında ölen ve kayıtlara ölüm sebebi frengi olarak yazılan Mollie Maggia’nın tabutu açıldığında bedeni hâlâ parlıyordu… 

    Radyum şirketinden tazminat almak için ilk teşebbüsler beyhudeydi; şirket devlete de iş yapıyordu ve kalabalık bir avukat grubu tarafından savunuluyordu. Ocak 1928’deki ilk duruşmada davacılardan ikisi yatalak vaziyetteydi. Hiç biri yemin etmek için elini kaldıracak takata sahip değildi. Her şeye rağmen “Radyum Kızları “hikayesi büyük bir sansasyon yaratmayı başardı. Dava ilerledikçe açmaza giren şirket erteleme istedi ve duruşmaları Eylül ayına erteletti. Köşe yazarı Walter Lippmann davanın ertelenmesini şiddetle eleştirdi, çünkü kadınlar ölüyordu. Bunun üzerine duruşma Haziran ayına çekildi. Fryer ve diğer dört kadının her biri için 250.000 dolar tazminat istenmesine karşın kişi başına için 10.000 dolar tazminat ile tedavi masraflarının ödenmesine ve yılda 600 dolar nafaka verilmesine hükmedildi. Birkaç yıl içinde radyum kızlarının hepsi öldü; Mollie gibi ağız içi ve çene kemiğinden kaynaklanan sorunlardan ölmeyenler de omurga ya da pelvis gibi bedenlerinin herhangi bir yerinde, kemiklerinde gelişen sarkom adı verilen son derece habis tümörlerden hayatlarını kaybettiler. O zamana kadar sayı elliyi geçmişti. 

    New Jersey’deki meşhur radyum fabrikası bu alandaki yegane örnek değildi. 1920’lerde Amerika ve Kanada’da farklı tesislerde 4000 civarında radyum çalışanı olduğu tahmin ediliyor. Radyum kızlarının yaşadıkları trajedi iyonize radyasyonun tehlikesini bilim, tıp ve endüstriye öğretti. Radyum kızları davası işvereni çalışanlarının sağlığından sorumlu tutan ilk dava oldu; hayat kurtaran düzenlemelerin yolunu açtı ve en önemlisi, meslek sağlığı ve güvenliği uygulamasının başlamasına önayak oldu. 

    Radyum kızları olayından büyük dersler alınmıştı: 2. Dünya Savaşı sırasında nükleer silah üretmek üzere ABD, Kanada ve İngiltere tarafından başlatılan ve ilk atom bombasının üretildiği Manhattan projesinde plütonyum üzerinde çalışanların iş güvenliği protokolleri bu tecrübelerin kılavuzluğunda hazırlandı. 1949’da çalışanlara meslek hastalıkları için tazminat hakkı tanıyan kanun ABD kongresinden geçti. Radyumlu saatler ise, gerekli güvenlik önlemleri alınarak 1968’e kadar üretilmeye devam etti. Ama yarı ömrü 1600 yıl olan radyum nedeniyle Mollie ve diğer kurbanların vücutlarından geriye kalanlar bugün bile mezarlarının karanlığında ışımaya devam ediyorlar. 

    RADYUM SANATTA DA IŞIDI

    Hazin hadisenin karşı konulmaz cazibesi

    Radyum Kızları vakası; tıptan endüstriye, kadın hareketinden iş hukukuna birçok alanda iz bırakan bir kırılma noktasıydı. Çıkartılan dersler yeni düzenlemelere yol açarken, öykünün trajik ve dokunaklı doğası birçok sanat eserine ilham verdi. Radyum kurbanı talihsiz kadınların başlarına gelenler pekçok hikayeye (Letter to the Editor, James H. Street, 1937), şiire (The Innocence of Radium, Lavinia Greenlaw, 1994), romana (Radium Halos: A Novel A Novel About the Radium Dial Painters, Shelly Stout, 2009), belgesele (Radium City), animasyona (Glow, Jo Lawrence, 2007) esin kaynağı oldu. Başta Kurt Vonnegut (Hapishane Kuşu, 1979), çok sayıda tanınmış yazar eserlerinde dramatik hadiseye göndermelerde bulundu. Kate Moore tarafından kaleme alınan ve İngiltere’de 2016’da, ABD’de 2017’de yayımlanan Radium Girls isimli belgesel kitap ile 2018’de gösterime giren aynı isimli ödüllü filmi vakayı yeniden dünya gündemine taşıdı. Yönetmenliği Laçin Ceylan, dramaturgluğu Savaş Aykılıç tarafından üstlenilen Bir Peri Masalı/Radyum Kızları adlı oyun ise dünyada hazin öyküyü konu edinen tiyatro eseri örneklerinden biri olarak dikkati çekiyor ve halen İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahneleniyor.