Etiket: Sayı:58

  • Bir olayın tarih olması kaç yıl sürer?

    Bir olayın tarih olması kaç yıl sürer?

    Bundan 50 yıl önce Harvard’a doktora öğrencisi olarak gelmiştim. O yıl üniversitede ABD’nin Vietnam’dan çıkması için öğrenciler gösteri yapıyordu. 1968-69 yılları belleklerde yer etmiş, bu çerçevede sergi, belgesel ve yayınlar hazırlanmış. Bir taraftan “biz zorlukla karşılaştıysak da bunlarla başetmeyi biliriz” mesajı verilirken, öbür taraftan zorlukları yenmenin yolunun kültürdeki birikimleri kullanmaktan geçtiği hatırlatılıyor. 

    Doktoramı yeni aldığım günlerde idi; tarih ve tarihçilik hakkında düşünüyordum. O sıralarda bir makaleler dizisi hazırlanma fikri vardı ve yazılar eski dönemden başlayıp günümüze kadar gelecekti. Tarihçilerden biri, “aradan 50 yıl geçmeden, olaylar tarih olarak incelenemez” demişti. Halbuki Türklerin tarihinde Tunyukuk, Babür, Ebülgazi Bahadır Han ve Atatürk olayların içinden yazmışlardı ve bizim en güzide kaynaklarımızı oluşturuyorlardı. 20. yüzyılda ise böyle tarihin içinden yazmak yeni bir eğilim oluşturmuş, birçok lider kendi görüşlerini kamuyla paylaşmıştı. 

    Geçen 2018 ve 2019’da, bu 50 yıl ve tarihçilik konusundaki sözleri çok hatırladım. Bundan yarım yüzyıl öncesi (1968), dünya tarihine damgasını vuran bir yıl olmuş. Olaylar hangi ülkede olmuşsa bizim belleğimize o çerçevede yerleşmiştir. Olaylara yıl olarak bakınca ise karşımıza çok geniş bir panorama çıkmaktadır. Çekoslovakya’nın Sovyetler tarafından işgali, Avrupa’daki öğrenci hareketleri, Çin’de Kültür Devrimi’nin başlaması bir tek yıla sığamazken; Amerika kıtasında da Meksika’daki olaylar yanında ABD’de siyahi lider Martin Luther King ile senatör Robert Kennedy’nin öldürülmeleri ve Amerikan üniversitelerinde Vietnam savaşı karşıtı gösterilerle daha da çetrefil bir hal almıştır. Sanki dağarcığımıza 1985’ten sonra giren “küreselleşme”, daha 1968’de görülmeye başlamış duygusunu uyandırmaktadır. Olaylar bu kadar geniş bir coğrafyaya yayılmışken, nedense günümüzde 1968’de başlayıp 1969’a taşan bu olaylarla hesaplaşma daha çok Amerikan akademiyasında görülmektedir. Bunlar arasında Harvard üniversitesi oldukça yoğun bir faaliyet içinde kendini göstermektedir. 

    Bundan 50 yıl önce Harvard’a doktora öğrencisi olarak gelmiştim. O yıl üniversitede öğrenci olayları olmuştu ve ABD’nin Vietnam’dan çıkması için öğrenciler gösteri yapıyordu. Öte yandan hayat devam ediyordu. Amerika’ya ilk defa geldiğim için de, bende “herhalde bu türlü gösteriler burada her zaman oluyor” izlenimi uyanmıştı. Meğerse öyle değilmiş ve 1968- 1969 yılları belleklerde yer etmiş. Bu çerçevede sergi, belgesel ve yayınlar hazırlanmış. Bunun en somut örneği üniversite arşivine giden koridorun iki tarafında “1968 Değişim Fırtınası” adında bir sergi hazırlanmış olması idi. Üniversite arşivinin düzenlediği bu sergi olayları geniş bir bağlamda takdim ediyorsa da, bu bağlam dünya çapında olmaktan çok Amerikan toplumsal tarihi açısından ele alınmış. Örneğin gösterilen belgeselde, daha sonra başkan yardımcısı olan Al Gore’un da öğrenci olaylarında yer almış olduğunu öğreniyoruz. 

    Sergi, adını sözleri 19. yüzyılda yazılmış ve üniversiteyi simgeleyen bir “şarkı”nın içinde geçen ifadeden almış. “Fair Harvard” adını taşıyan bu satırlarda, fırtınalardan başarıyla çıkıp değişime gitmek ve her zaman “adil” olmaya çalışmak teması göze çarpıyor. Burada bu müzik parçası için “şarkı” demem, onun “marş” olmadığını anlatmak içindir. Bu eser Noel ayinlerini süsleyen ve herkesin bildiği “sessiz gece” Noel ilahisinin müziği ile söyleniyor. Kısacası bütün bu sergi ile bir taraftan “biz zorlukla karşılaştıysak da bunlarla başetmeyi biliriz” mesajı verilirken, öbür taraftan zorlukları yenmenin yolunun kültürdeki birikimleri kullanmaktan geçtiği hatırlatılıyor. 

    Bugün yazar, değişik düzeylerde eğitimci, profesör veya Amerikan üreticileri derneği başkanlığı veya Sony Pictures Entertainment direktörlüğü yapmış olan ve 1968 olaylarında yer almış kişilerle yapılan röportajlarda da benzer bir yaklaşım görülüyor. O dönemde öğrenci hareketlerine önce sert bir şekilde karşı konmuş olmasının olayları büyüttüğü, ancak orta yolcu öğrencilerin üniversite idaresinden izin alarak stadyumda yaptıkları toplantılar ile üniversite içinde yaşam ve eğitimde büyük değişikliklere gidildiği anlatılmakta. 

    Bu değişimler özellikle siyahlar, Afro-Amerikalılar ve kadın hakları çalışmaları açısından önem taşımakta. Amerikan Tarihçiler Birliği (AHA) de 2018’de bu olayları küresellik çerçevesinde 13 makale ile ele almış; ayrıca Ocak 2019 toplantısında da olayları iki farklı kuşak tarihçi açısından değerlendirmek üzere oturum düzenlemişti. Bu iki kuşak, olayları yaşamış olanlar ile 50 yıl sonra olayları değerlendirenlerden oluşmuştur. Demek ki tek bir yol seçmek yerine farklılıkları göstererek uzlaşma aramak ileriye yönelik umut verici bir adım oluşturmaktadır. 

  • Çay ustasının zorunlu ama onurlu intiharı

    Çay ustasının zorunlu ama onurlu intiharı

    Seppuku, Japonya’ya özgü geleneksel-törensel bir intihar biçimi. 16. yüzyıl Japon çay ustası ve düşünürü Sen no Rikyu da yaşamına son noktayı bu acılı yöntemle koymuştu. Dönemin güçlü adamı Hideyoşi’nin emri üzerine canına kıyan üstad, iktidar güneşine yaklaşmanın bedelini “yanarak” ödemişti. Siyaset, dedikodu ve sanat üçgeninde, Uzakdoğu’nun en meşhur trajedilerinden biri. 

     Kyoto’da, 21 Nisan 1591’de çay ustası Sen no Rikyu, ailesine çay yaptı; sonra çay kaplarını “talihsizliğin kirlettiği bu kapları bir daha kimse kullanmasın” diyerek kırdı. Ardından herkes ayrıldı, geride sadece ölümüne tanıklık edecek biri kaldı. Beyaz kimonosuna bürünmüş 70 yaşındaki usta, ölüm şiirini yazdı: “Kılıcı kaldırıyorum / Yıllardır bana ait olan bu kılıcı/ Zaman geldi nihayet/ Göklere fırlatıyorum”. Bağırmamak için dişlerini sıktı, nefesini tuttu, karnını yardı, arkasında bekleyen tanık, kılıcıyla ölüm vuruşunu yaptı. Malvarlığına el kondu, oğulları kaçtı, karısıyla kızı eski bir dostun himayesine sığındı. 

    Japonya’da onun yaşadığı dönemde sayısız insan yenildiği için, utanılacak bir iş yaptığı için, bir olayı protesto etmek için… “seppuku” yapmıştı. Ancak Sen no Rikyu’nun yaptığı seppuku, intihar değil idamdı. Emri Japonya’nın diktatörü, Kampaku (imparatorluk naibi) Toyotomi Hideyoşi vermişti. Rikyu’yu bu sona sürükleyen de, aslında onunla yıllardır sürdürdüğü yakın dostluktu. 

    Emri o verdi Rikyu’ya intihar emrini veren Toyotomi Hideyoşi.

    Sen no Rikyu 1522’de Sakai’de doğduğunda, burası Japonya’nın Çin ve Portekiz’le ticaret yaptığı önemli bir limandı. Rikyu’nun babası antrepoları olan zengin adamdı ama, oğlu babasının yolundan gitmek yerine okumayı tercih etti, çay eğitimi aldı. Zen rahiplerinin meditasyon sırasında susuzluklarını gidermek için içmeye başladığı Çin’den ithal edilen çay zamanla mistik bir anlam kazanmış, yalın bir dekorda çay hazırlayıp içmek Zen felsefesinin bir parçası olmuştu. Çay ustası Takena Joo (1502-1555) eksik, kusurlu anlamındaki “vabi” ve geçici anlamındaki “sabi” kavramlarını çayla birleştirmişti. 20. yüzyıl düşünürlerinden Okakura Tenşin, Japon çay pratiğini “günlük yaşamın sıradanlığı arasında güzelliğe duyulan hayranlık; kusurlu olana tapınma; yaşam olarak bildiğimiz bu imkansızlığın ortasında herhangi bir şeyi mümkün kılmak için gösterilen bir çaba” olarak tanımlıyordu. Ama bu çaba kolay değildi. Rikyu bir şiirinde şöyle diyordu: “Sözleriyle hatta elleriyle/ Çay Yolu’nu bilen/ Çok insan var ama/ Onu kalbinden sunan/ Ya çok az ya hiç yok”. 

    Sen no Rikyu 

    Japon Keşiş Sengai Gibon’un yaptığı Rikyu portresi (18. yüzyıl), Fukuoka Sanat Müzesi. 

    Rikyu’nun yaşamı, Japonya’da merkezî otoritenin yok olduğu, feodal beylerin aralarında savaştığı Sengoku devrine (15. yüzyıl ortasından 17. yüzyıla kadar) denk düşmüştü. Rikyu sahnenin önüne de bu sayede fırladı, çünkü 1568’de o güne kadar tüccarların yönetiminde bir serbest şehir olan Sakai, yeni parlayan savaş beyi Oda Nobunaga’nın eline geçti. Oda Nobunaga (1534-1582), diğer beyleri bastırıp Japonya’yı birleştirme iddiasıyla ortaya çıkmıştı. Karizmatik bir önder, herşeye meraklı bir insandı. Meraklarının başında çay geliyordu. Çay ustalarını çevresine toplayan Nobunaga, Rikyu’yu da hizmetine aldı. Ancak Nobunaga 1582’de bir suikaste kurban gidince, onun yerine en yakın adamlarından Toyotomi Hideyoşi (1537-1598) geçti. Hideyoşi, ancak böyle çalkantılı bir dönemde yükselebilecek bir adam, en alt sınıftan gelen yoksul bir köylü çocuğuydu. O kadar çirkindi ki, lakabı “maymun”du. Bununla birlikte zeki, hırslı bir politikacı, savaş kaybetmeyen bir komutandı. Zayıf yönü sonradan görmeliği, şatafata düşkünlüğüydü. En büyük şatoları o yaptıracak, en asil ailelerin kızlarıyla o evlenecek, en tanınmış entelektüelleri o çevresine toplayacaktı. İşte Rikyu, Japonya’nın bu yeni önderinin gözdesi oldu. 

    ‘Ayla büyülenmiş’ Sen no Rikyu’nun yazıp çay odasında duvara astığı kaligrafide “Ayla büyülenmiş” yazıyordu. 

    Rikyu ile ilgili bütün anekdotlar yıllar sonra kaleme alınmıştı. Bunlarda çay ustası, son derece sakin, alçakgönüllü bir insan olarak karşımıza çıkıyordu. Ama arka arkaya Japonya’yı avucuna alan iki savaş beyinin en bundan biraz daha fazlası gerekliydi. Gerçi Rikyu’nun tasarladığı ünlü çayevi, bu anekdotları doğrulayacak kadar yalın ve küçüktü. “Çayonu” denilen çay törenlerinin yapıldığı bu çayhaneler, ev veya tapınakların bahçelerinde bağımsız yapılar olarak inşa edilirdi. Rikyu’nun çayhanesi, o güne kadar yapılmışların en küçüğüydü; sadece 2 tatami (Japon kilimi) boyutunda, yani 3 metrekareydi! Böyle bir alanda nefes alıp vermedeki en küçük değişiklik bile farkedilebilir, dikkatsiz bir hareket çay törenini bozabilirdi. Çay odasının kapısı da içeriye ancak eğilerek girilebilecek kadar alçaktı. 

    Gelen misafir, kılıcını dışarıda bırakmak zorundaydı. Bir rivayete göre, günün birinde öfkeli bir savaşçı elinde kılıcıyla, öldürmek amacıyla Rikyu’nun çayhanesine dalmıştı. Usta çaydanlığın altındaki mangalı sallayarak küçük odanın dumana ve küle boğulmasını sağlamış; savaşçı da bir tuzağa düştüğünü sanıp kaçarken Rikyu ardından “Gelin, gelin! Çok mahcubum, bağışlayın beni! Verin kılıcınızı, küle bulanmış, temizleyeyim!” diye seslenmişti. 

    Ancak Rikyu aslında bu kadar alçakgönüllü olmadığı gibi, çayhanesi de sadece mistik bir Zen töreni için kullanılmıyordu. Herkesin savaştığı, dolaplar çevirdiği, ittifaklar kurduğu bir dönemde, çok kullanışlı bir buluşma noktasıydı. Daimyo denilen feodal beyler, gizli bir görüşme yapacaksa Rikyu’dan bir “çayonu” düzenlemesini istiyor, küçük odada rahatça konuşuyorlardı. Elbette Rikyu da bütün bu pazarlıkların tanığı oluyordu. Rikyu bu görevi daha Oda Nobunaga döneminde üstlenmişti, hatta bu döneme “oçanoyu goseydo” (çay töreni hükümeti) adı bile takılmıştı. Aynı makamı Hideyoşi döneminde de işgal etti, karşılığında da büyük toprak bağışları aldı. Dönemin daimyolarından (feodal hükümdar) Otomo Sorin, bir dostuna yazdığı mektupta şu tavsiyede bulunuyordu: “Resmî işler için Hidenaga’ya (Hideyoşi’nin kardeşi) başvur, özel işler için de Rikyu’ya”. 

    Ama Rikyu’nun vaazettiği yaşam tarzıyla gösteriş budalası Hideyoşi’ninki arasındaki tezat çarpıcıydı. Rikyu, “vabi-sabi” felsefesine uygun olarak kusurlu, eksik ve geçici olana tutkundu. Tasarladığı çay kapları çok yalındı. Bunlar elde yoğrularak yapılıyor, delikli bir gövde elde etmek için düşük ısıda pişiriliyordu. Kapların yamuk yumuk ve pürüzlü olması şarttı. Hideyoşi ise, pırıltılı ve büyük olanın peşindeydi. Hatta Rikyu’ya bir “altın çayhane” bile yaptırdı. Bu altın yaldızlı çayhanenin içindeki bütün çay araç gereçleri som altındandı. Hideyoşi bu portatif çayhaneyi o şato senin bu şato benim dolaştırmış, 1587’de Büyük Kitano Çay Töreni sırasında da kullanmıştı. 1000 kişinin katıldığı, Rikyu’nun baş çay ustası olarak hizmet ettiği bu tören Hideyoşi’nin aşağılık kompleksinin bir ürünüydü ve Rikyu’nun minimalist anlayışına hiç uymuyordu. 

    İki adam arasındaki çatlaklar, Hideyoşi’nin yıllar sonra birden baba olmasıyla iyice derinleşti. Hideyoşi, iktidarını oğluna bırakmak için kendi yeğenlerini bile öldürtmeye başladı. Feodal beylerle yaptığı toplantılara kucağında küçük bebeği hoplatarak katılması, daimyolarda tedirginlik yarattı. Rikyu’nun çayhanesi de bu dedikoduların tam kavşağındaydı. Rikyu’nun son çay törenine davet ettiği kişinin, Hideyoşi’nin en büyük rakibi (ve halefi) Tokugava İeyasu olması anlamlıydı. 

    Rikyu figürleri 

    Heykeltraş Jiiçi Kome’nin (20. yüzyıl), yaptığı tunçtan Sen no Rikyu heykeli. 

    Seppuku yapması emredildiğinde dedikodular aldı yürüdü. Kimilerine göre Hideyoşi, Rikyu’nun tek kızını cariye olarak almak istemiş, çay ustası ise bunu reddetmişti. Bir başka dedikoduya göre Hideyoşi bir gün Daitoku-ji Tapınağı’na gittiğinde, ana kapının üstünde çay ustasının bir heykelinin bulunduğunu farketmiş, onun altından geçmek zorunda kaldığı için köpürmüştü. 

    Belki de Rikyu’nun ölüme mahkum edilmesinin ardında, o çok iyi bildiğimiz otorite-sanat çatışması yatıyordu. Sen no Rikyu, iktidar güneşine fazla yanaşmış ve sonunda yanmıştı. Gerçi bir şiirinde “Çay Yolu şundan ibarettir: / Önce suyu kaynatırsın/ Sonra çayı demlersin/ Sonra da bir güzel içersin” diye yazmıştı ama çay hiçbir zaman sadece çay değildi. 

    Sakai’de bugün Sen no Rikyu’nun evinin bulunduğu yer Sakai’de gökdelenlerin arasında kalmış. 

    İntiharın yankıları

    Sanata ilham veren son

    Sen no Rikyu’nun sıradışı ve trajik intiharı sanat dünyasına esin kaynağı olmuş, özellikle edebiyat, sinema ve mimari alanlarında yankı bulmuştu. 20. yüzyılda Rikyu’nun intiharıyla ilgili dört roman yazıldı ve hepsi sinemaya uyarlandı. Kumai Kei, “Ojinsama” (1978) ve “Sen no Rikyu: Honkakubo İbun” (1989) filmlerini yönetti. Bu son filmde Rikyu rolünü Japon sinemasının gelmiş geçmiş en büyük oyuncusu Toşiro Mifune canlandırdı. Bunları yine 1989’da çekilen “Rikyu” ile 2013’da beyaz perdeye aktarılan “Bunu Rikyu’ya Sor” izledi. 

    Sen no Rikyu’nun çayevi, çay bahçesi ve çay araç-gereci tasarımları ise minimalizm akımının ilham kaynakları arasındaydı. Japonya’nın en etkili mimarlarından Kengo Kuma, Küçük Mimari (2013) isimli kitabında en büyük yeri Rikyu’ya ayırır. 

    Ödüllü film 1989’da çekilen “Sen no Rikyu: Honkakubo İbun” filmi, Venedik Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülü aldı. 
  • Et yemek veya yememek işte bütün mesele bu

    Et yemek veya yememek işte bütün mesele bu

    Et yememenin tarihi en az yemek kadar eski. Bugün gelişmiş ülkelerde nüfusun %8-10’u et yemiyor. Etyemezlerin tüm dünyadaki toplam sayıları 1.5 milyar civarında. Primatlardan, insansılardan bu yana, et yememenin uygarlıktaki tarihi dört bin yıldan daha fazla. Bugün neredeyse bir yaşam tarzına dönüşen et yememe tercihinin kısa hikayesi. 

    Artık eve misafir davet ederken “aranızda et yemeyen var mı?” diye sorulan bir çağdayız. Mangal sefalarına düşkün etseverler tarafından anlaşılamaz bir vazgeçiş olarak görülse de vejetaryenliğin tarihi sanılandan çok eski. Bugün dünyada 1.5 milyar insan dinî eğilimleri, sağlıklarını ve çevreyi koruma amacıyla, bir kısım insan da yeni bir dünya isteğini dile getirmek için politik nedenlerle et yemiyor. 

    İnsan hep et yemiştir ama leşleri kovalayarak, kendi avlanarak. İlk atalarımızı inceleyen biliminsanları, evrim sürecinde bedenin %2’si kadar ağırlığa ulaşan beynimizin enerjinin %20 ’sini kullanır durumda olmasını, et tüketimine ile ilişkilendiriyor. 

    Taştan kesici aletlerle kemiklerden et sıyıran insanımsı atalarımızın, 2.5 milyon yıldır varolduğu arkeolojik buluntulara dayanarak biliniyor. Ateşin de katkısı ile 1 milyon yıl kadar önce etin iyice tadına varıyoruz. Et yemek evrimsel süreçte beynimizi büyüterek bizi bu noktaya getirmiş olabilir. Ama şimdilerde bu beyin, bazılarımıza et yememe tercihinin hayvan hakları ve çevre koruma açısından politik bir itiraz olduğunu fısıldıyor. Bu fısıltının geçmişi aslında çok da yeni değil. 4000 yıl önce de Antik Mısır’da insanlar et yememe tercihini kullanıyorlardı. Lyon Üniversitesi’nden araştırmacıların 45 mumya üzerinde yaptıkları, MÖ 3500 ve MS 600 yılları arasındaki dönemi kapsayan bir karbon testi, insanların bu uzun dönem boyunca buğday, arpa ve bakliyat ile beslendiklerini, Nil kıyısında oldukları halde balık yemediklerini ortaya çıkartmış. Mısırlılar inek, koç, domuz ve kazı da kutsal saydıklarından, beslenmelerinde bunlara yer vermemişler. Et yememekle de kalmamışlar; deriden yapılan giysilere de olumlu bakmamışlar. 

    Pisagor ve Rubens Ressam Peter Paul Rubens, Pisagor’un vejetaryenlik üzerine yazdıklarından esinlenerek “Pisagor Vejetaryenliği Savunuyor” adlı tabloyu yapmıştı (1618-1630). 

    İyonyalı ünlü filozof ve matematikçi Pisagor’un (MÖ 570 – MÖ 495) et yememe seçiminde ise tinsel bir bakışaçısı rol oynamış. Tüm yaşayan varlıkların bir ruhu olduğu ve seçimler yapabildiğini, onlara insan gibi davranılması gerektiğini ileri sürüp 20 yaşında et yemekten vazgeçmiş. Biraz ekmekle bal yer, bahçeden otlar toplar ve şaraba da el sürmezmiş. Pisagor’un idealleri Antik Roma’nın kanlı arenalarında kendine yer bulamamış. Bu dönemde aslanlara yem olmamak için sessiz kalan Pisagorcular 3. ve 6. yüzyıllarda Neo-Platoncu felsefe sayesinde tekrardan seslerini duyurmaya başlamışlar. Plutarkos, 16 ciltlik Moralia adlı eserinde “Et Yeme Üzerine Denemeler”ini, Porfirius, Hayvani Gıdalardan Kaçınmak isimli eserini yazmış; sıkı bir etyemez olan Apollonius ise tahıl üzerindeki kasti sınırlamalardan yüksek sesle, uluorta şikayete koyulmuş. Aristoteles, Ovidius, Seneca ile devam eden “Pisagorcu diyet” arada unutulmuş. 

    Erken Rönesans döneminde salgın hastalıklar tarımsal üretimi çok azaltınca kıtlık başgöstermiş ve et bu dönemde yalnızca varsıl insanların sofrasında yer bulan bir yiyecek olmuş. Aç kalınca eski felsefeler yardıma çağırılmış ve Pisagorcu diyet yeniden sahneye çıkmış. Rönesans İtalya’sının zengin sofralarındaki aşırılık kiliseden tepkiler almış. Leonardo Da Vinci (1452- 1519), hayvanların acımasızca katledilmesinden tiksindiğini söyleyerek açık bir şekilde eti reddetmiş. Aydınlanma döneminde Erasmus, Thomas More ve Montaigne et yemekten vazgeçmeseler de sürek avlarını, kanlı sporları eleştirmiş ve hayvan haklarından bahsetmişler. 

    Gandhi etkisi 
    Vejetaryenliğin yakın tarihinde Mahatma Gandhi’nin etkisi çok büyük. Bugün Hindistan nüfusunun %42’si et yemiyor. 

    Vejetaryenlik tarihinde Mahatma Gandhi’nin bu konuda çok yazı yazmış olduğunu ve bir “jaina” olan annesinin inancından etkilendiğini de söyleyelim. Bugün Hindistan nüfusunun %42’si et yemiyor. 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan gıda kıtlığı nedeniyle “Zafer için Kaz!” sloganı ile bahçelerde meyve-sebze yetiştiren İngilizlerin savaş döneminden epey sağlıklı çıktıkları gözlemlenmiş. Bu dönemde vejetaryenlere özel karnelerle et yerine kuruyemiş, yumurta ve peynir dağıtılmış (Savaş bittiğinde İngiltere’de yaşayan 100.000 vejetaryenin sayısı günümüzde iki milyona yaklaşmıştır). 

    Bugünkü endüstriyel et besiciliği hakkında rahatsız edici gerçekler, ilk defa 1950’lerde tartışılmaya başlanmış. 1960’larda “Çiçek Çocukları”nın Doğu kültürlerinin barışçıl değerlerini Batı’ya taşımaları ile birlikte hayvan haklarına yönelik akademik ilgi ve araştırmalar da artmış; vejetaryenlik 1960’ların alternatif kültür çıkışlarına uygun bir ilgi ile palazlanmış. Peter Singer’in 1975’te yayınladığı Hayvanlara Özgürlük kitabı, endüstriyel besicilik ve hayvanların deneylerde kullanılmasına karşı önemli bir harekete başlatmış. 

    1980’lerden itibaren de çevre ve sağlık üzerindeki etkileri nedeni ile vejetaryenlik dünya kaynaklarının korunması ve daha akılcı kullanımı anlamında akım olarak kuvvet kazanmış. Özellikle deli dana hastalığı, lysteria ve salmonella gibi hastalıkların da gündeme gelmesi ve olumsuz sağlık etkileri nedeniyle, et yemenin gerekliliği üzerinde şimdilerde epey tartışmalar kopuyor. 

    Bugün gelişmiş birçok ülkede, nüfusun %8-10’u et yemiyor. Türkiye Vegan ve Vejetaryenler Derneği 2013’te kurulmuş. Ülkemizdeki vejetaryenlerin sayısı bilinmiyor. Ama Anadolu mutfağımız etyemezleri ve veganları mutlu edecek binlerce tarif ile dolu. Ispanaklı içli köfte, fellah köftesi, kısır, mercimek köftesi ve bir dizi güzel çorbamız, bakliyat yemeklerimiz var. Yaşasın. 

     Yerli formüller Anadolu mutfağı, etyemezleri ve veganları mutlu edecek binlerce tarifle dolu. Kısır ve mücver bunların başında geliyor. 
  • Orta halli bir casus, düşük halli bir film: Çiçero

    Orta halli bir casus, düşük halli bir film: Çiçero

    2. Dünya Savaşı sırasında Ankara’daki İngiliz Büyükelçiliği’nde görevliyken Almanlara casusluk yapan “Çiçero” lakaplı İlyas Bazna’nın hikayesi, Türkiye’de de beyazperdeye taşındı. Tarihî gerçeklerden epey uzakta bir senaryo ve gerçekte o dönemde yaşananların analizi. 

    2. Dünya Savaşı sırasında Ankara’daki İngiliz Büyükelçiliği’nde görevliyken Almanlara casusluk yapan “Çiçero” lakaplı İlyas Bazna’nın hikayesi, Türkiye’de de beyazperdeye taşındı. Tarihî gerçeklerden epey uzakta bir senaryo ve gerçekte o dönemde yaşananların analizi. 

    Çiçero hadisesi film endüstrisi için cazip bir konu. Daha önce Batılılar bu konuda birden fazla film yapmışlardı. Türk sineması konuyu işlemekte geç kalmış bile sayılabilir. Erdal Beşikçioğlu’nun Çiçero kod adlı İlyas Bazna’yı canlandırdığı film için büyük çaba gösterilmiş, dönemin atmosferi de yansıtılmaya çalışılmış. Bununla birlikte dönem temalarıyla aşırı süslenmiş, bir tutam da James Bond eklenmiş olması kimi izleyicinin ilgisini çekse de, bilgili seyirci için rahatsız edici ölçünün çok üzerindedir. 

    Toplama kampları, gaz odaları, engellilerin imhası vs. gibi filme yapıştırılan konular, 1943’te henüz dünyada pek açığa çıkmamış, Ankara’ya ise hiç uğramamıştı. Gerçi, senaryonun daha heyecanlı ve cazip hale getirilmesi için abartı ve değişiklikler yapımcıları ilgilendirir. Sonuçta tarih belgeseli değil, kendi hikayelerini çekiyorlar. Senaristlerden konuya heyecan katmasını istemişler, onlar da bunu “fazlasıyla” yapmış. Yabancılar da işin içine kontesler, vesaire eklemişlerdi. Filmin sinematografik özelliklerinin değerlendirilmesini izleyiciye bırakalım. Bize düşen seyirlerine limon sıkmak değil ama zihinlere işkence eden aşırı abartıları ortaya koymak ve tarihe malolmuş bir olayın gerçeğini aktarmak (sinema yoluyla insanlarda çok yanlış bir tarih sanısı oluşturulması tüm dünyada önemli bir sorun). 

    Altı aylık casus Alman casusu Çiçero, İngiliz Büyükelçiliği’nde 1943’ün Ekim ayından 1944’ün Nisan sonuna kadar çalışmıştı. 

    Çiçero asrın casusluk hikayesi olmadığı gibi, tabii savaşın seyrini de değiştirmemiştir. Şayet geçen asrın casusları sayılacak ise Richard Sorge ve Leopold Trepper ilk iki sırayı kimseye kaptırmaz. Bunlara eklenecek üçüncü isim ise Kim Philby’den başkası olamaz. Çiçero’ya kadar sırada yüzlercesi vardır. İlyas Bazna’nın sözkonusu olaydaki altı aylık kısa macerası ise casuslar masasında ancak bir tuzluk kadar yer kaplar. Onun İngiliz Büyükelçiliğindeki işi yaptığı dönem 1943’ün Ekim ayından 1944’ün Nisan sonuna kadardı ve bu tarihte savaşın yönü artık belli olmuştu. Ayrıca 2. Dünya Savaşı’nın yayımlanan belgeleri sayesinde artık çok iyi biliyoruz ki, Almanlar ve İtalyanlar Türkiye’nin savaşa girmeyeceğini çok önceden değerlendirmişlerdi. Gene de Almanların daha iki yıl savaşacak takatları kalmış olup, o günlerde, yenilgiye rağmen neler yapabileceklerini, en azından 1944 yazına kadar kimse bilemezdi. 

    Gelelim Türkiye’nin bu savaştaki durumuna… İngiltere ve Almanya’nın Türkiye’yi savaşa sokma, SSCB’nin ise fırsat bulursa en azından bazı bölgelerimizi işgal niyetleri gizli değildi. Türkiye bu nedenle İngiltere ve Almanya arasında, tabir caizse canbazlık yaparak, sürekli zaman kazanmaya çalıştı. 1942-43 kışında Almanya’nın savaşı kazanamayacağı belli olunca, yönetim Müttefiklere daha açık şekilde meyletmeye başladı. Ama İngiltere ile işbirliğinin artması, Almanların Balkanlar’a yapılacak bir Müttefik çıkarmasına karşı Bulgarlar ile birlikte önleyici saldırı yapmalarına yol açmamalıydı. 

    Gala gecesinde soykırım dekoru! Çiçero filminin galası sırasında, Yahudi toplama kampları dekoru kuruldu ve davetliler bunun önünden geçerek kameralara poz verdiler! Yapımcılar daha sonra özür diledi. 

    30 Ocak 1943’te Adana’da Churchill ile İnönü arasında yapılan görüşmelerde, Türkiye’nin Müttefikler tarafından bir miktar destek sağlanarak savaşa sürüklenmesine karşı duruldu. İngiliz askerî desteği, iki yıl önce Yunanistan’ın işgale uğramasına engel olamamıştı. Bununla birlikte, İngiltere ile Türkiye arasındaki askerî işbirliği olanaklarının geliştirilmesinde bir adım olduğu kesindir. Hitler’in bu görüşmeden endişelendiği de biliniyor. Ancak von Papen daha bu görüşmelerin hemen ertesinde, savaşın Mihver devletlerinin aleyhine gelişmesi durumunda bile Türkiye’nin savaşa girmeyeceğini doğru bir şekilde değerlendirmişti. 

    Çiçero ise Almanlara belge taşımaya bundan dokuz ay sonra başlayacaktı. Bu elbette Çiçero’nun getireceği belgeleri önemsiz kılmazdı; zira Normandiya çıkarmasına kadar Almanlar Müttefiklerin Balkanlar’da yeni bir cephe açacağını düşünmekten geri durmadılar. Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop, bunun Türkiye’nin Balkanlar’dan Sovyet ilerlemesi korkusunu önleyeceğini ileri sürüyordu. 

    Gene bu dönemde Türkiye, muhtemel bir Sovyet tehdidine karşı başta Romanya ve Macaristan olmak üzere tüm Balkan devletleri ile görüşme çabasındaydı ve işgal altındaki ülkelerin sürgündeki liderleriyle de temas ediyordu. Ayrıca, Türkiye’nin savaşa girmese bile en azından Müttefiklere ikmal yolları ve hava üsleri vererek destek sağlayabileceği düşüncesi de Almanların aklından çıkmamıştı. Bu olasılık gerçekleşirse, Bulgaristan ile birlikte ülkemize önleyici bir saldırı yapma konusunda mutabakata vardıkları kaydedilmiştir. 

    Sözkonusu ortamda Çiçero’nun getireceği bilgiler elbette önemsiz olamazdı ama kritik değildi; çünkü 1943/44 kışı ve 1944 baharında Almanya artık savunmaya geçmişti ve kısa süre sonra Rusya ve Fransa’da muazzam kayıplara uğrayacaktı. 

    Almanların Türkiye’ye karşı harekata geçmeyi gerçekten ciddi olarak düşündükleri tarih 1941 yazıdır. Hitler 30 Haziran 1941 tarihli stratejik direktifinde SSCB’nin kısa sürede çökmesini bekliyor ve bunu takiben Anadolu üzerinden Akdeniz ve Ortadoğu’daki İngiliz varlıklarına hücum için planlama yapılmasını istiyordu. Ne var ki 1941 kışında Moskova ve Leningrad önlerinde tıkanıp kalınca bu çalışmalar durduruldu ve bir daha da gündeme gelmedi. Sadece Rommel’in Süveyş’e yaklaştığı 1942 yazında kuzeyden inerek onunla birleşecek bir hareket akıllardan geçti, fakat birkaç ay sonra El Alamein ve Stalingrad ile savaşın seyri değişmişti. 

    İşte bu ortamda, İlyas Bazna’nın faaliyetlerinden ne gibi sonuçlar çıkmış olabileceğine bakmak gerekir (bu arada kendisi Arnavut değil, oradan ülkeye dönen Türklerdendi). Balkanlar’da Almanlar savunma tertibinde olup yeni bir cephe açmaları ancak Türkiye’den yapılacak bir saldırı karşısında gerçekleşebilirdi ki, bu olacak şey değildi. Ama İngilizler Almanların bu ihtimale karşı Balkanlar’da daha fazla kuvvet tutarak Batı’daki ihtiyatlarını azaltmaları için dezenformasyon peşindeydi. Şayet İngilizlerin Ankara’da bir sızıntıdan kuşkulanmaları ertesinde Bazna vasıtasıyla kontrollü bazı belgeler sızdırdıkları doğruysa, bu belki Almanları Yunanistan’da fazladan birlik tutmaya sevkederek Müttefik zaferini kolaylaştırmış olabilirdi ama, onlar elbette buna bel bağlamış değillerdi. Ayrıca Bazna’nın sahte bilgiler sızdırdığı kuşkusundan hiç vazgeçmediler. Şayet Tahran görüşmelerinin tutanakları da verilen belgeler arasında ise onlara bir bilgi sağlamıştı ama, bunlar genel kararlardan ibaretti. 

    Almanlar için kritik bilgi, Fransa’ya çıkarmanın ne zaman ve nereden yapılacağı idi ve bu zaten Ankara’ya gönderilecek bir bilgi değildi. Tüm bunların ışığında, Çiçero’nun savaşın seyrini değiştiremeyeceği açıktır. 

    Cezeri’nin hayal gücü gerçeğe dönüştürüldü

    “Cezeri’nin Olağanüstü Makineleri” sergisi, kaynağını Kitab-ül Hiyel adlı eserden alıyor. 12. yüzyılda Artuklu Sarayı’nın başmühendisi olan Müslüman bilim insanının fikirleri, modern mekanik ve robot teknolojisine ilham vermişti. Sergide Cezeri’nin makineleri, düzenekleri ve aletleri çalışır halde canlandırıldı. 

    Modern mekaniğin babası kabul edilen, Artuklu Sarayı’nın 26 yıl başmühendisliğini yapan, Anadolu’nun en büyük mucitlerinden Cezeri’nin makineleri, 800 yıl aradan sonra canlandırıldı. Dünyanın ilk insansı robotları, bugün hâlâ kullandığımız 4 zamanlı dişli mekanizmalar, zamanı hassas şekilde ölçen saatler ve krank mili ve bir daha bir dizi icat, UNIQ Expo’da ziyaretçilerin karşısına çıktı. 

    Cezeri’nin kendi kitabı Kitab-ül Hiyel’den hareketle orijinal tarife uygun ve çalışır vaziyette üretilen makineleri sunan sergi, 1500 metrekarelik alanda, içerisinde boyutları 4 metreyi bulan dev makinelerle birlikte 66 farklı alete, makineye ve hepsi çalışır haldeki çeşitli düzeneklere yer veriyor. 

    Sergide Kitab-ül Hiyel’deki toplam 50 makinenin birçoğu, aletler ve düzenekler gösteriliyor. 

    Ziyaretçilerin sergide büyük bir hikayeye tanık olacaklarını belirten küratör Mehmet Ali Çalışkan’ın açıklaması şöyle: “Ziyaretçiler bu sergide, başından sonuna kadar adım adım yürürken insanoğlunun yeryüzüne karşı hayatta kalabilmek için keşfettiği teknikleri görecekler. Alet yapmayı görecekler. Biz alet yapmanın hikayesini tekerlekten alıp buhar makinesine kadar anlattık. Fakat ortada büyük bir dâhi var. El Cezeri 1200’lü yıllarda, yaklaşık 800 sene önce Diyarbakır ve Hasankeyf’te, Artuklu Sarayı’nda başmühendis olarak çalışmış büyük bir mühendis. Bu mekanikte de en önemli şey hikayeyi anlatmak. El Cezeri’nin bu hikaye anlatma çabası, robot fikrini ortaya çıkarıyor. El Cezeri’den önce makinelerde figürler tek tük kullanılmıştır. Fakat El Cezeri ilk defa makineyi doğrudan bir heykelin içine gizleyerek, bize insanmış izlenimini veriyor”. 

    Kitab-ül Hiyel 

    Cezeri’nin eserinin halen 14 Arapça, 2 Farsça, 1 de Eski Türkçe yazılmış 17 elyazması nüshası bulunmakta. 

  • OSMANLI DÜNYASI HALKA AÇILDI!

    OSMANLI DÜNYASI HALKA AÇILDI!

    1980’lerde Türkiye’ye gelen Fransız koleksiyoner Pierre de Gigord, arşivine Osmanlı dönemine ait binlerce fotoğraf eklemişti. 19. yüzyıl ile erken 20. yüzyılda Osmanlı coğrafyasında çekilen ve sayıları altı bini aşan bu fotoğraflardan bir kısmı bugüne kadar araştırmalarda kullanılmış, kitapları süslemiş ya da sergilere konu olmuştu. Sembol yapılardan şehir panoramalarına, doğa manzaralarından tarihî hadiselere, arkeolojik sitlerden günlük hayat görüntülerine kadar son derece geniş bir tematik içeriğe sahip olan koleksiyonun tamamı, şimdi Getty Araştırma Enstitüsü tarafından dijital ortama aktarıldı ve araştırmacıların, meraklıların ücretsiz kullanımına açıldı. Pierre de Gigord’un Osmanlı dünyasına ayna tutan zengin koleksiyonundan yaptığımız seçki… (www.getty.edu/research/)

    Kozmopolit zenginlik İstanbul’un en canlı arterlerinden Cadde-i Kebir’de (İstiklal Caddesi) yoğun yaya trafiği. Günün hemen her saatinde ana baba günü olan güzergâh kalabalıklığıyla günümüzü aratmıyor. önde siyah tüller içinde bir kadın, arkada müthiş bir kültürel çeşitlilik. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1900’lerin başları.) 
    Liman-ı Kebir’in “dolmuş”ları Karaköy Limanı, o zamanki adıyla Liman-ı Kebir yani Büyük Liman. Önde o günlerde yolcu ve yük taşımada kullanılan irili ufaklı kayıklar. Kimi bağlı, kimi seyir halinde. Arka plandaki yapı kalabalığının içinde Galata kulesi ile Osmanlı Bankası binası seçiliyor. Görüntüdeki kayıklar Lale Devri’nden beri “dolmuş” adıyla anılıyor. Günümüzdeki dolmuş sözü, doldukları zaman kalkan bu kayıklardan geliyor. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1919.)  
    Kazan kaynıyor, içler ısınıyor Karaköy Limanı yakınlarında, muhtemelen Perşembe Pazarı civarında bir seyyar çorbacı. Fonda görülen kahvehanenin önüne atılmış masa üzerindeki sönmüş mumlar, henüz semte ya da binaya elektriğin gelmediğini gösteriyor. Kaynayan çorbayla ısınan esnaf grubunun arasında, gayrimüslim bir çift görülüyor. Poşulular, sarıklılar, fesliler, modern giyimliler… Osmanlı Dönemi’nin son yıllarından, İstanbul’un kozmopolit dünyasından bir başka kesit. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1919.) 
    Şehir merkezinde sakin bir sokak Nuruosmaniye Camii’nin yanından geçen dar sokaktan bir günlük hayat manzarası. Caminin sütun ve revakları ile sokağın arnavut kaldırımı zemininin bakıma muhtaç olduğu dikkat çekiyor. Revakların üzerindeki terasta Nuruosmaniye Medresesi öğrencisi genç bir molla; aşağıda, sokakta başında yeldirmesi, kucağında çocuğuyla yürüyen bir kadın, fonda Mısır Çarşısı’nın dükkanları göze çarpıyor. (Sébah&Joailiers, 1880.) 
    Eminönü Meydanı’nda sıradan bir gün Dersaadet’te ekonomik faaliyetlerin önemli merkezi Eminönü Meydanı’nda iğne atılsa yere düşmeyecek… Valide Camii’nin önüne inşa edilmiş süslü cepheli, saat kuleli bina, turistik Eminönü Palas. Otel ile tarihi caminin öngörünümünü kapatan diğer yapılar Lütfi Kırdar’ın belediye başkanlığı sırasında yıkılacak, meydan bu fotoğrafın çekilmesinden yıllar sonra orijinal görünümüne kavuşacak. (Sébah&Joailiers, 1884-1900.) 
    Ağır eşyalarınız itinayla taşınır! Osmanlı Dönemi’nde günümüzün nakliyecilerinin yaptığı işi sırık hamalları yapar, ağır ve nakli zor eşyaları onlar taşırdı. Kamyonların, vinçlerin, yükleyicilerin olmadığı bir çağda sırık hamallığı kendine has teknikleri olan, deneyim gerektiren çok özel bir meslekti. Fotoğrafta, sırık hamalları büyük bir fıçıyı kaldırıp taşımaya hazırlanırken görülüyor. (Sébah&Joailiers, 1880’lerin ortaları.) 
    Develer tellal iken Bugün İzmir sokaklarında -eğer turistik bir atraksiyon sözkonusu değilse- deve görmek neredeyse imkansız. Oysa fotoğrafın çekildiği yıllarda, bu önemli liman şehrinin her iki yönde mal sevkiyatı deve kervanlarıyla yapılıyordu. Fotoğrafta kordon boyunda poz veren bir meraklının arkasından geçmekte olan kervanın iki devesi görülüyor. Onların önünde bütün deve kervanlarında olduğu gibi bir kılavuz eşek yürüyor. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1890’lar.)
    Beyoğlu sedyesi  Fotoğrafta görülen taşıtın adı Beyoğlu sedyesi. O yıllarda Frenkçe paralayanlar bu araca şeza portör (chaise à porteur-hamallı koltuk) demeyi tercih ederlerdi. Civardaki zengin muhitlerde oturan aileler, özellikle madam ve matmazeller Beyoğlu’na çıkmak için bu ilginç tahtırevanlara ücret karşılığında binerler; yokuşlarda, bozuk sokaklarda yürümezler, iskarpinlerini, eteklerini kirletmezlerdi. Fotoğrafta Beyoğlu sedyesinde bir hanım ile onu taşıyan özel giysili hamallar görülüyor. (Abdullah Frères, 1865.)  
    Abdal Köprüsü’nden ücretsiz geçiş 19. yüzyılda Bursa’nın şehir merkezinde pek çok fotoğraf çekilmiştir. Ama Çanakkale, Afyon, Kütahya, Balıkesir, Sakarya ve Bilecik’i de içeren Hüdâvendigâr Vilayeti’nin merkezi Bursa’nın kırsal bölgelerinden manzaralara nadir rastlanır. Fotoğrafta önde Nilüfer Çayı’nın üzerine kurulu Abdal Köprüsü’nü kağnı arabası ile geçen bir aile, fonda Bursa’nın dış mahalleleri görülüyor. (Sébah&Joailiers, 1894.) 
    Antika olan antikacı Kapalıçarşı’daki antikacı dükkanlarından biri. Bunların başlıcaları Büyük Bedesten, Bedesten-i Atık ya da İç Bedesten adlarıyla da bilinen Cevahir Bedesteni’nde faaliyet gösterirdi. Fotoğrafta daha önceleri hâcegî denen ünlü antika satıcılarının yeni kuşakları artık ceketli, kravatlı, fesli kıyafetleriyle görülüyor. (Sébah&Joailiers, 1880.) 
    Kahveci ve müşterileri 19. yüzyıl sonlarında tipik bir Türk kahvesi… muhtemelen Eyüp Çarşısı’nda bulunan klasik kahvehanede nargile içenler, tavla oynayanlar, onları seyrederek vakit öldürenler ve arka plandaki kahveci görülüyor. Şişeler, kupalar, tepsiler tezgahın üstüne, büfenin içine göz alıcı bir dekor oluşturacak şekilde dizilmiş. Zamanın tabiriyle, kahveci mostra düzenlemiş. (Guillaume Berggren, 1875.) 
    Eski zaman piknikleri İstanbullu feraceli, yaşmaklı zarif iki hanım ve bir kız çocuğu kır arabasının yanına halı sermiş, boğaz sırtlarında ilkbahar havası alıyorlar. Bahar aylarında Kâğıthane’ye, Göksu’ya ve diğer mesire yerlerine kır gezisine gitmek İstanbullu hanımların vazgeçilmez tutkularıydı. Bu pikniklerde nevale sepetlerinde başta söğüş et, envai çeşit yiyecek bulunurdu. Gezinti sezonu Hıdırellez’le açılırdı. (Abdullah Frères, 1865.) 
    İyi ki doğdun ufaklık! Gayrimüslim bir Osmanlı ailesinin, olasıdır ki Ermeni bir ailenin evinde, şık bir çay sofrası kurulmuş, karenin ortasına yerleştirilmiş küçük kızın doğum günü kutlanıyor. Sol önde anne, sağ önde baba, arkada halalar, teyzeler, ablalar… Doğum günü kızı ise, pastaya yakın olmaktan pek memnun. Fotoğraf, aile içinde, mahrem alanda çekilmiş olması bakımından ilgi çekici. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1890.)  
    Tulumbacılar tatbikatta İstanbul tarihi boyunca yangınlardan çok çekmiş, birçok semti farklı tarihlerde meydana gelen büyük felaketlerde yanıp kül olmuştu. Fotoğrafta Cibali Tütün Fabrikası’nın kurum içi itfaiye teşkilatı bir yangın tatbikatı sırasında görülüyor. Uzun merdivenler yüksek binaya dayanmış, tulumbacılar, amirlerinin direktiflerine uyarak söndürme çalışması yapıyor. (Guillaume Berggren, 1885.)  
    Hastane bahçesinde ameliyat 93 Harbi’nde (Osmanlı-Rus savaşı) yaralanan Osmanlı askerlerinin tedavi edildiği Beylerbeyi Hastanesi’nde, ihtimaldir ki gün ışığından yararlanmak için açık havada yapılan bir ameliyat. Fotoğraf çekimi için tüm hastane personeli ve durumu iyi olan hastalar da kapı önüne çıkmış. Fessiz ve sakallı hekimler ile başlarında diğerlerinden farklı geniş kep taşıyan hemşirelerin müttefik Almanya’dan gelmiş olmaları kuvvetle muhtemel. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1877-78.) 
    Al sunağı, ver çeşmeyi! II. Abdülhamid’in Bergama Sunağı’nın Berlin’e götürülmesine izin vermesine karşılık olarak Alman İmparatoru Wilhelm de bir teşekkür jesti yapmış, Sultanahmet’e tüm malzemesi Almanya’dan getirilen bir çeşme inşa ettirmişti. Alman çeşmesi adıyla bilinen eserin açılış töreni sırasında çekilen tarihi belge niteliğindeki fotoğrafta, Alman diplomatik misyonu ile saray erkanı bir arada poz veriyor. (Ali Sami, 27 ocak 1901.) 
    Deniz yoluyla cuma selamlığı Ortaköy Büyük Mecidiye Camii’nde bir cuma selamlığı. Sultanın maiyeti ve geleneksel ritüel için toplanan kalabalık tören sonunu bekliyor. Ortada görülen köşklü saltanat kayığı, dönemin padişahı II. Abdülhamid’in selamlığa deniz yoluyla geldiğini ve camiden deniz yoluyla ayrılacağını gösteriyor. (Pascal Sébah, 1885.) 
    ‘Boynuzlu’lar İstanbul caddelerinde Gelişen teknolojiyle birlikte atlı tramvay döneminin sonlarına gelinmiş, İstanbul’da şehiriçi ulaşımda elektrikli tramvaylar kullanılmaya başlamıştı. Ulaşım tarihi açısından özel bir kıymete sahip bu fotoğraf, yeni açılan Karaköy-Beşiktaş hattındaki ilk elektrikli tramvay seferinin yapıldığı gün çekilmiş. Zamane aracı, Tophane Çeşmesi’nin önünde. (bilinmeyen fotoğrafçı, 20 şubat 1914.) 
    Katledilmeden üç yıl önce Harbiye Nazırı (Savaş Bakanı) Mahmut Şevket Paşa, yaverleri eşliğinde bugün İstanbul Üniversitesi olarak kullanılan Savaş Bakanlığı binasından çıkıyor. 23 Ocak 1913’teki Bâbıâlî Baskını’nın ardından sadrazamlığa getirilecek olan Mahmud Şevket Paşa, bu tarihten birkaç ay sonra silahlı bir saldırıya kurban gidecek, büyük bir törenle Âbide-i Hürriyet’e defnedilecekti. (1910.)
    Cephe gerisinde savaşanlar Kurtuluş Savaşı sırasında Erzurum’dan Eskişehir’e, Ankara’dan Konya’ya Anadolu’nun birçok ilinde silah tamirhaneleri, cephane ve mühimmat atölye ve fabrikaları kurulmuştu. Bu onarım ve üretim tesisleri var güçleriyle çalışarak cephedeki Mehmetçik’e silah ve cephane yetiştirmiş, zaferin kazanılmasında önemli rol oynamıştı. Tezgahlarının başında gururla poz veren, aralarında çocukların da bulunduğu silah imalathanesi çalışanları. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1920-1922.) 
  • Tepsi gibi dünyaları, ikna ettiler milyonları

    Tepsi gibi dünyaları, ikna ettiler milyonları

    Aklımda kaldığı kadarıyla dünyanın yuvarlak olduğuna dair fikirler binlerce yıldır var. Aristo dünyanın çevresiyle ilgili (bugün saptadığımızın 1.5 -2 katı) bir bilgi de veriyor. Bilgi veriyor lakin hesabı nasıl yaptığını göstermediği için Aristo’ya gidiş yolundan puan veremiyoruz. Ama 3-C’den Eratostenes, hem gidiş yolunu gösterdiği hem de sonucu sadece 66 kilometre farkla bulduğu için coğrafya dersinden takdirle geçiyor. Zaten kendisi coğrafyanın da kurucusu olduğu için geçsin artık. 

    Gerçek, netameli bir mesele. 20. yüzyıldan beri hiç kimsenin gerçeği değer yargılarından, bakış açısından bağımsız olarak yansıtamayacağını az çok kabullenmiş durumdayız. Tabii bunun belli sınırlar içinde olması gerektiğini düşünebilirsiniz ama “sınır” çizmeye kalkınca iş karışıyor. Yine de soykırım inkarcılığı, Auschwitz’in hiç var olmadığını, Romalıların uzaya gidip geldiğini iddia etmek falan mesela, bu görünmez, çizilmemiş sınırlara tosluyor, hayatınızın geri kalanına Erich von Däniken ya da Mahmud Ahmedinejad olarak devam ediyorsunuz. 

    Bu tabii yalnız tarihle değil, hemen her tür bilgiyle ilgili. En son gazetecileri vurdu mesela: “Fake News, Fake News” derken, insanlar beğenmediği her habere yalan haber demeye başladı. Diğer yandan yalan olduğu çok belli haberler de hiçbir kontrol mekanizmasının bulunmadığı yeni mecralar sayesinde hızla yayılmaya başladı. İddia o ki, bu kontrolsüz yalan haber mekanikleri de yine bazı gruplar tarafından kurulan troll merkezleri aracılığıyla yönlendiriliyor ve yalan haberle kamuoyu oluşturularak, örneğin Amerika Birleşik Devletleri’ndeki seçim sonuçları bile etkilenebiliyor. 

    Bunun siyasi boyutuyla ilgili kafası çalışanlar kalem oynatıyor, benim o topa girmeme gerek yok. Ama bunlar, bir süredir çocuksu bir merakla yakından takip ettiğim bir grupla yakından ilgili görünüyor; bakın böyle abur-cubur konularla ilgili gönül rahatlığıyla yazabilirim işte. 

    Aklımda kaldığı kadarıyla bize ilkokulda dünyanın yuvarlak olduğuna dair verilen başlıca kanıtlardan biri, bir geminin ufukta kaybolurken önce gövdesinin, en son da direğinin gözüktüğüydü. Yine aynı kitaplarda, eğer yanılmıyorsam Macellan’ın dünyanın yuvarlak olduğunu ispatladığı yazardı (Evet Magellan değil Macellan çünkü bizim zamanımızda bazı insanların isimleri okunduğu gibi yazılırdı, sonra bir ara isimleri orijinal dilinde yazıldığı gibi yazmaya başladık ama o isimler kullanılarak adlandırılmış yer adlarını yine okunduğu gibi yazdık. Ünlü Amerikan generalinin adı George Washington diye yazıldı ama aynı adı taşıyan kent ve eyalet Vaşington olmaya devam etti. Bence burada durmalıydık ama son yıllarda niyeyse o da Washington oldu ki ben de buna anlam veremiyorum doğrusu ve Münih’i München, Marsilya’yı Marseille, İsveç’i Sverige yapacağımız günü iple çekiyorum). Yok, konuyu dağıtmıyorum, hepsi birbirine bağlı aslında. 

    Dikkat ettiyseniz bize öğretilende bir saçmalık vardı: Dünyanın yuvarlak olduğu sahilde oturup bir gemiye bakarak anlaşılıyorsa, neden Macellan bunu “ispatlayana” kadar binlerce yıl beklemişler ki? Böyle bir şey yok tabii ve aslını isterseniz insanoğlu uzun yıllardır neredeyse hiçbir zaman dünyanın düz olduğunu da düşünmemiş. 

    Aklımda kaldığı kadarıyla dünyanın yuvarlak olduğuna dair fikirler binlerce yıldır var ve eğer yanılmıyorsam Aristo dünyanın çevresiyle ilgili (bugün saptadığımızın 1.5 -2 katı) bir bilgi de veriyor. Bilgi veriyor ama hesabı nasıl yaptığını göstermediği için Aristo’ya gidiş yolundan puan veremiyoruz; ama 3-C’den Eratostenes, hem gidiş yolunu gösterdiği hem de sonucu sadece 66 kilometre farkla bulduğu için coğrafya dersinden takdirle geçiyor. Zaten kendisi coğrafyanın da kurucusu olduğu için geçsin artık. Ama Aristo’nun dünyanın çapıyla ilgili tahminde bulunması ve Eratostenes’in oturup bunun hesabını yapması dünyanın yuvarlak olduğu fikrinin evvel eski varolduğunu gösteriyor. 

    Yalnız tarih hep aynı doğrultuda ilerlemiyor, işin iniş-çıkışları var, Roma’nın hidrolik mühendisliğinde dünya lideri olup şehirlerini su kemerleriyle, kanalizasyon sistemleriyle donatmasının ardından, Avrupalı kardeşlerimize resmen kal geliyor ve hepsini yüzlerce yıllığına unutuveriyorlar. Ama dünyanın yuvarlak olduğu bu unutuşlardan biri değil. Eğer aklımda doğru kaldıysa, dünyanın tepsi gibi düz olduğunu ileri sürenlerin sayısı, “Ortaçağ karanlığı”nda bile fazla değil. Ha evet, başta Cizvitler, çoğu güneşin dünya etrafında döndüğünü ve dünyanın merkezde olduğunu zannediyor ama tepsiciler bayağı azınlıkta diye biliyorum. 

    Ama şimdi, dünyanın yuvarlak olduğunun kayda geçirilmesinden yaklaşık 2500 yıl sonra, 2019 yılında, dünyanın tepsi gibi düz olduğuna inananların oranı ilk defa bu kadar fazla. Düz dünya derneği galiba 1950’lerde kurulduğuna göre, bunların son yıllarda orta çapta bir ülke kuracak kadar büyümelerinin başlıca sebebinin internet olduğunu söyleyebiliriz herhâlde. Bu da dönüyor dolaşıyor, en başta bahsettiğimiz görünmeyen sınırlara dayanıyor. 

    Hiçbir kontrolün, filtrenin olmadığı mecralarda dörtnala giden düz dünyacılar bugün dünyada milyonlarca insanı aya hiç gidilmediğine, NASA’nın masonik bir komplo falan, dünyanın da tepsi gibi düz olduğuna inandırmış durumda. 20. yüzyıl filozoflarının gerçeğin tanımına dair böyle artistlikler yaparken bu kadarını beklemediklerine eminim ama, başta tarihsel tüm bilgileri “herkesin söylediği biraz doğru/herkesin söylediği biraz yanlış” noktasına getirdiğinizde önce dünyanın düz olduğunu savunanlar etrafınızı iyice saracak; onları aşı karşıtları izleyecek ve kimileri yıllar sonra Martin Niemöller misali “Önce düz dünyacılar geldi, post-modernist olduğum için gerçeğin sosyal bir icat olduğuna inanıyordum, umursamadım; şimdi kimseyi benim etimin yenmeyeceğine inandıramıyorum” diye şiirler yazacaklar. 

  • Neyse hâlin çıksın tasvîrin

    Neyse hâlin çıksın tasvîrin

    İnsanlar çok eskilerden beri, başlarına neler geleceğini ve niyetlerinin hayırlı olup olmadığını öğrenmek için çeşitli yollarla fal baktılar. Bunlardan belki de en özeli, rastgele bir sayfa açarak yapılan kitap falıydı. Minyatürlü fal kitapları, bu iş için üretilmiş en renkli örneklerdi. Türk ve Fars kültürlerinde kendine önemli bir yer edinen falnâme literatürünün en seçkin örneklerinden, bu toplumların inanç dünyasına dair küçük birer özet.

    Osmanlı dünyasında yaşasaydınız ve sefere çıkmak, alım-satım yapmak, ortaklık kurmak, evlenmek, taşınmak, çocuğunuzu mektebe yazdırmak, devletlülerle görüşüp hacet dilemek, kul ve cariye alıp satmak yahut hacca gitmek gibi niyetleriniz olsaydı; bunların hayırlı olup olmadığını öğrenmek için bir kitap falı bakmak isteyebilirdiniz. Bunu Kur’an’dan, sevdiğiniz bir şairin divanından ya da sırf bu iş için tasarlanmış “falnâme” adı verilen fal kitaplarından yapardınız; eğer göz zevkinize de düşkünseniz, muhtemelen minyatürlü olanları ilk tercihiniz olurdu. 

    1614-16 arasında minyatürlü bir fal kitabı hazırlayıp 1. Ahmed’e sunan vezir ve kitap onarıcısı Kalender Paşa’nın tavsiyesine göre, abdestten sonra üç ihlas bir fâtiha okuyup bu kitaptan rastgele bir sayfa açmalı ve çıkan minyatürün karşısındaki fal ile buradaki birtakım dinî öğütlere rıza göstermeliydiniz. Zaten falınıza çıkan minyatürler de çoğunlukla kadim dinî-mitolojik öğelerin tasvirlerini içerecekti.

    Seyyâh-ı âlem Evliya Çelebi, 17. yüzyıl İstanbul’unda Hoca Mehmed Çelebi namında yaşlı bir falcı-nakkaş ile tanışmış. Bu adam, kendi üretimi olan minyatürleri 1 akçe karşılığında müşterisine “çektiriyor”, çıkan fala uygun bir de şiir söyleyip herkesi güldürüyormuş. Anlaşılan o ki onun minyatürleri Kalender Paşa’nın derledikleri gibi bir kitabın kapakları arasında saklı değil, teşhirlikti. Hocaya ait minyatürlerin akıbeti meçhul olsa da günümüze ulaşabilen örnekler bize Osmanlı inanç dünyasından türlü haberler veriyor. 

    Neyse hâlin çıksın tasvîrin
    Âdem ve Havva Kalender Paşa Falnâmesi’nin ilk sayfasını açtınız ve falınıza bu minyatür çıktı. Hemen karşı sayfada, minyatürdeki iki ilk insanın akıbetiyle paralel olarak sizin durumunuz yorumlanır: “Bu falın öncesi perişanlık, sonrası hayır ve hoşnutluk. Hakk sana devlet ve rızık verdiği hâlde sen kadrini bilmez, kötü hayallerin peşinde koşarsın”. Yazara göre fal sahibinin muradına erişmesi için yapması gereken bolca hayır işleyip Tanrı’ya boyun eğmek, kötü arkadaştan ve karşı cinsten sakınmaktır (Nakkaş Hasan’a atfedilir, TSMK H. 1703). Kalender Paşa Falnâmesi
    Neyse hâlin çıksın tasvîrin
    Fakat yılan? Hz. Âdem ile Havva’nın cennetten çıkarılmasına sebep olan, İslâm’a göre Şeytan’dır. Ancak burada İncil’deki yılan anlatısı betimleniyor ve köşeye kendini beğenmişliğin sembolü olan gösterişli bir tavuskuşu konuluyor. Bir melek ise şaşkınlıkla olanları izlemekte. Bu detay, Müslüman nakkaşın dünyasında dinlerarası inanç öğelerinin oldukça geçişken bir yapıda olduğunu düşündürür. Kalender Paşa Falnâmesi
    Neyse hâlin çıksın tasvîrin
    Hz. Ali talihi Hz. Ali ölümünden sonra gerçek kişiliğinin ötesinde pek çok destana konu oldu. Bunlardan birkaçı ejderhalarla olan savaşını anlatır. Fâl-ı Kur’ân’daki bu tasvire göre de bir ejderhayla mücadele ediyor. Yüzü İran geleneğine göre örtülü çizilmiş. Fal kitaplarında Hz. Ali veya ona dair herhangi bir öykünün tasvirini çeken kişi talihlidir ve düşmanlarına üstün gelecektir (TSMK, H. 1702). Fâl-ı Kur’ân
    Neyse hâlin çıksın tasvîrin
    Dabbetülarz Kıyamet yaklaşınca bir elinde Hz. Musa’nın asası, bir elinde de mühr-i Süleyman’la ortaya çıkıp inanmayanların burunlarını mühürleyeceğine inanılan bir yaratık: Dabbetülarz. Görünüşü çok farklı biçimlerde düşlenmiş olsa da, üzerinde ittifak edilen nokta onun çeşitli hayvanlardan uzuvlar taşıdığıdır. Paşa’ya göre bu falı çektiyseniz hâliniz fena! Gam ve eleme işarettir; niyetlerinizi bir süre bekletmeli ve sıkıca tövbe etmelisiniz. Bu gibi kötü fallarda Paşa, talihi değiştirmek için, Sünnî inanış içinde hayli yadırganabilecek öneriler verir: Türbe ve mescitlerde mum yakmak ve adak adamak gibi. Öneriler arasında köprü onarmak ve cinsel perhiz de var. Kalender Paşa Falnâmesi
    Neyse hâlin çıksın tasvîrin
    İmam ve dev Şiî toplulukların önde geleni İmamiye’ye göre Hz. Ali ve onun hilafetini devam ettiren 11 imamı benimsemek bir iman konusu kabul edilir. Böylece imamlar da destanlara konu olur. Burada sekizinci imam Ali Rıza, su canavarını mızrağıyla öldürüp su insanlarını haylaz devin kötülüğünden kurtarıyor. Kalender Paşa’ya göre bu fal zafere işaret. Onun derlemesinde Safevî nakkaşların da çalıştığı tahmin edilmekte ve yüzünün örtülü çizilmesine bakılırsa, imam yüksek bir kutsal kişi olarak kabul görüyor. Kalender Paşa Falnâmesi
    Neyse hâlin çıksın tasvîrin
    Hipokrat ve Simurg Burada Simurg’u ve üzerinde Doğulu kostümleriyle tıbbın babası Bukrât’ı (Hipokrat) görüyoruz. Büyük İskender de çoğu kez onun gibi giydirilir ve Doğu-İslâm dünyasınca benimsenir. Efsaneye göre Bukrât bu kuşun sırtında Kaf Dağı’nın ardına ilaç edinmeye gitmiştir ve bu fal her konuda hayra işarettir. Kalender Paşa Falnâmesi

  • Türkler’ e kapanan Avrupa kapısı: Karlofça

    Türkler’ e kapanan Avrupa kapısı: Karlofça

    1699’da Osmanlıların imzalamak zorunda kaldığı antlaşma, Avrupa macerasında sonun başlangıcını kayıt altına alıyordu. Osmanlılar, artık Avrupa’da yeni yerler fethetmek için değil, kaybedilen toprakları geri alabilmek ya da eldeki toprakları korumak amacıyla savaşa girecekti. 

    Sırbistan’ın başkenti Belgrad’ın yaklaşık 70 kilometre kuzeydoğusunda, Sremski Karlovci ya da bize daha aşina olan şekliyle Karlofça isminde küçük, şirin bir kasaba bulunur. İlk bakışta başkent Belgrad’ın göz alan ihtişamı ve kasabaya 15 kilometre uzaktaki Novi Sad’ın rengarenk çekiciliği arasına sıkışmış, mütevazı güzelliğini, kendi kendine yaşamayı kabullenmiş bir yerleşim duygusu uyandırır. Bununla birlikte, tarihimizin dönüm noktalarından birine evsahipliği yapar: Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk kez şartları belirleyen değil, talep edilen şartlar üzerinde müzakere eden taraf olarak katıldığı 1699 Karlofça Antlaşması. 

    2. Viyana Kuşatması’nın başarısızlığı sadece Serdar-ı Ekrem Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın hayatına malolmakla kalmamış, aynı zamanda Osmanlıların yenilmezliği algısının da kırılmasını sağlamıştı. Takip eden yıllar boyunca Osmanlılar birden fazla cephede aynı anda savaşmak zorunda kalacak; bu mücadelenin yarattığı ekonomik sıkıntılar, iç huzursuzluklar, askerî ve lojistik yetersizliklerle gitgide daha zor bir duruma düşecekti. 

    Türklere kapanan Avrupa kapısı: Karlofça-1
     İlk kez yuvarlak masa Osmanlı Devleti ile Avusturya Arşidüklüğü, Venedik Cumhuriyeti ve Lehistan arasında yapılan Karlofça Antlaşması, tarihte yuvarlak bir masa etrafında gerçekleştirilen ilk antlaşmaydı. 

    Kanunî’nin başarı öyküleriyle büyüyen 2. Mustafa tahta geçtiği zaman, bu kötü gidişi durdurmanın tek yolunun orduyu bizzat yönetmek olduğuna karar verecek ve bu amaçla Avusturya üzerine peşpeşe üç sefer düzenleyecekti. 1697’deki üçüncü seferde, günümüzde Macaristan, Romanya ve Sırbistan sınırlarının birleştiği noktaya yakın bir konumdaki Zenta’ya kadar ilerlemeyi başaran padişah; burada taktik bir hata sonucu çok büyük bir bozguna uğrayacak ve önce Belgrad’a daha sonra da Edirne’ye dönerek, Karlofça Antlaşması’nın imzalanmasını kabul etmek zorunda kalacaktı. Bu sefer, daha sonraları Osmanlı padişahlarının ordunun başında bulunduğu son sefer olarak da kayıtlara geçecekti. 

    Türklere kapanan Avrupa kapısı: Karlofça-3
    Dört ayrı giriş Karlofça (Sremski Karlovci) kasabasında kurulmuş olan yapı, antlaşma için tarafların eşit olduğunun altını çizmek amacıyla dört ayrı girişe sahip. 

    72 gün sürecek olan müzakereler için seçilen yer, Karlofça’ydı. Osmanlı heyetinin başında Reis-ül Küttab Rami Mehmed Paşa, Kutsal İttifak tarafında ise Avusturya Arşidüklüğü, Venedik Cumhuriyeti ve Lehistan temsilcileri bulunuyordu. Görüşmeler için, temsilcilerin içeriye aynı anda girmelerini sağlamak amacıyla dört ayrı girişi olan özel bir yapı kurulmuş ve içine de tarihte ilk kez, tarafların birbirinden üstün olmadığının altını çizmek amacıyla yuvarlak bir masa yerleştirilmişti. Osmanlı diplomasisinde daha önce eşi benzeri görülmemiş olan bu durum, imparatorluğun artık yeni bir döneme girdiğinin de habercisiydi. Karlofça Antlaşması’ndan sonra Osmanlılar, artık yeni yerler fethetmek için değil, kaybedilen toprakları geri alabilmek ya da eldeki toprakları korumak amacıyla savaşa girecekti. 

    Daha sonraları, antlaşmanın yapıldığı tepeye bir Katolik kilisesi inşa edildi. Yapının inşaı sırasında Osmanlı heyetinin görüşmelere katılmak için kullandığı doğu yönündeki kapı, Osmanlıların bir daha Avrupa topraklarına ayak basmaması dilekleriyle beraber kapatıldı. Bu duvar ancak 2009’da, Belgrad büyükelçimizin de katıldığı bir törenle tekrar açıldı. Son şeklini 1814’te alan kilise; günümüzde “Barışın Meryemi” adıyla anılıyor ve yüzyıllar boyunca sadece geçtiği coğrafyayı değil, aynı zamanda buraya hakim olmak isteyen imparatorlukların kaderini de şekillendirmiş olan Tuna Nehri’ni huzurlu bir sessizlikle izliyor. 

    Türklere kapanan Avrupa kapısı: Karlofça-2
    Sonun başlangıcı 72 gün süren müzakerelerin sonunda imzalanan antlaşma, Osmanlı Devleti için sonun başlangıcı anlamına geliyordu.
  • Sicilya ve İtalya’da öncü Müslümanlar

    Sicilya ve İtalya’da öncü Müslümanlar

    7. yüzyılın ortasından itibaren Sicilya ve İtalya’yı hedef alan Müslüman Araplar, bölgede silinmez izler bıraktı. Bu seferlerde şüphesiz yağma, soygun, ganimet edinme güdüsü eksik değildi ama, iki yüzyıl boyunca gelenekleri ve töreleri ile bu coğrafyaya mührünü basan, kendilerini bilime, sanata ve edebiyata veren Arapları bir talan kavmi olarak görmek de gerçekçi değildir. 

    Tarihe pek de uygun olmayan ayrıntıların ve efsanevi öğelerin bolca kullanıldığı bir Arap kaynağında, Müslümanların Sicilya’yı ele geçirişinin öyküsü aktarılır. 

    652’de, başında Muaviye bin Hüdai’nin yer aldığı Arap ordusu adanın güney kıyılarına dayanır. Özel isim ve tarih vermeyi pek sevmeyen bu sözde tarihçi, Arap komutanlarıyla Sicilya hükümdarı arasındaki bir konuşmayı bütün ayrıntılarıyla aktarmaktan geri durmaz: “Biz dünyanın dörtbir köşesinde şan salmış, denizlerin ötesine ve dağların doruklarına kadar sesimizi duyurmuş Araplarız. Yüce Allah bize en güçlü, en soylu peygamberi gönderdi” der Hüdai. Sicilya kralının neden adaya saldırmak istediklerini sorması üzerine de: “Buraya gelmemizdeki tek amaç sizi Allah’a ve resulüne bağlamaktır” diyecektir. 

    Bu sözlerdeki gerçek payı nedir? Bunu aramak pek bir sonuca götürmez bizi. Böyle bir konuşma yapılmamış olsa bile, eninde sonunda Arapların ana amacını burada aramak yanlış değildir. Batılı tarihçilerin güvenilmesi bir o kadar güç olan kaynaklarına göre, Araplar yalnızca korsanlık yapan barbar bir kavimdir. İtalyan kaynakları da bir tarih yorumundan çok kanlı haydutluk sayfaları açmışlardır bu konuda. Üstelik, her korsan öyküsünde biraz bulunan romantizme bu konuda nedense hiç yer vermemişlerdir. Her şey mal ve kadın yağmasına indirgenmiş, Arapların hedefinin ganimetten ibaret olduğu gösterilmek istenmiştir. 

    Arapların gözünden Sicilya kralı

     Palatine Şapeli’nin ahşap oyma tavanında Arap usulü tasvirlerle Sicilya Kralı 2. Roger. 

    Şüphesiz yağma, soygun, ganimet edinme güdüsü eksik değildi bu harekatta; ama iki yüzyıl boyunca gelenekleri ve töreleri ile Ada’ya mührünü basan, saraylarında diplomatlarla görüşen, kendilerini bilime, sanata ve edebiyata veren Arapları bir talan kavmi olarak görmek gerçekçi değildir. Hele Müslüman güçlerin Batı’daki yayılmacılığını, Batı’nın Doğu’ya düzenlediği Haçlı seferleri ile karşılaştırmaya girişmek bütün bütüne insafsızlık olur. Haçlıların Doğu’daki tek eylemleri neredeyse yağma ve talan, yıkım ve hırsızlık olmuştu. Bunu bize aktaran yalnızca yerel kaynaklar değildir. Batılı tarih yazarları da aynı gözlemlerde bulunmuşlardır. Bu bakımdan Arapların Sicilya’da ve oradan kalkarak Güney İtalya’daki varlık biçimlerini serinkanlı biçimde değerlendirmekte sayısız yarar vardır. 

    Kaldı ki, özellikle Sicilya’nın yazgısı farklı olmuştur: Ada, iki yüzyıllık Arap egemenliğinden sonra bir tür “yeniden fetih” ile İspanya’da olduğu gibi geri alınmamış, tersine, her bakımdan hem İtalyanlara hem de Araplara göre barbar bir topluluk olan Normanlar tarafından ele geçirilmişti. Bunun sonucu olarak da, Normanlara karşı yerli halk ile artık yerlileşmiş Araplar, aralarındaki din farkına rağmen işbirliği yapma yoluna gitmişlerdi. 

    Siraküza’nın istilası 7. yüzyılın ortalarından itibaren Sicilya’ya hücum eden Müslüman Araplar, 9. yüzyılda adaya bilfiil yerleşmeyi başarmışlardı. 

    Arap egemenliğinin sona erişinden hayli sonra, Avrupa için Sicilya’da ve Güney İtalya’daki kültürel birikim önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşımaktaydı. Bu bakımdan, Arapları kanlı yağmacılar olarak tanımlayan kaynakların güvenilmezliği ortadadır. Çağdaş tarihçi Alberto Ventura, “Bu kadar yıkıcı olduğu varsayılan insanların bu kadar yapıcı olmalarını yoksa nasıl açıklayabiliriz?” yollu haklı bir soruyla yaklaşmıştır konuya. 

    652’den başlayarak adayı hedef aldı Araplar. Bir buçuk yüzyıl boyunca çeşitli aralarla sık sık akınlar düzenlediler. Sicilya bu dönemde, güçlü savunmasına rağmen, Bizans’ın içinde bulunduğu “hasta adam” psikolojisi nedeniyle güçsüz duruma düşmüştü. Tam bu koşullar altında, bir aşk serüveni nedeniyle Bizans’tan ayrılmak zorunda kalmış bir donanma subayı, Afrika’daki emir Ziyadat Allah’ı ziyaret ederek adanın içinde bulunduğu durumu aktardı ve olaya el koyarak adayı işgal etmesini önerdi. Emirin sarayında uzun tartışmalara yol açtı bu; önceleri soğuk biçimde karşılanan öneri, 70 yaşını geçmiş bir fıkıh üstadının kesin tavrıyla iyiden iyiye gündeme geldi. 

    İki yüzyıl sonra yeniden Bizans Siraküza ve Sicilya’nın büyük çoğunluğu 1038-1040 yıllarında ünlü Bizans Generali Giorgio Maniace tarafından Müslüman egemenliğinden çıkartılmıştı. 

    Esat bin Fırat, yalnızca bu harekatı ateşli bir biçimde desteklemekle kalmayacak, bir yandan da askerin başına geçerek büyük bir cesaret ve kahramanlık destanı yazacaktı. Esat, 827’de Mazara’yı ele geçirirken de, bir yıl sonra surlarının dibinde öleceği Siraküza’yı kuşatırken de inanılması zor bir askerî deha örneği verdi; kat kat daha güçlü durumdaki Bizans ordusunu perişan etti. Baştan beri kararlıydı: Onun için utku değildi tek önemli hedef; adaya Arapların kesinkes yerleşmeleri daha önemliydi. Bu, Müslüman askere açıkça verilmiş kutsal bir bildiri oldu: Vebadan ve açlıktan kırılmalarına rağmen kimse onları durduramayacaktı. Kısa sürede, sonradan adanın başkenti yapacakları Palermo’ya ulaşmakta güçlük çekmediler. 

    Müslümanların adadaki egemenlikleri Güney İtalya’da iç faktörlere bağlı biçimde gelişti. Müslüman ordusunun iki temel öğesi Araplarla Berberiler arasındaki uzlaşmazlık öyle boyutlara vardı ki, 886 güzünde bir içsavaş patlak verdi. 2. İbrahim’in köktenci ve sert çıkışı ayrılmanın büyümesini engelleyecekti. 

    Bugün Tunus’un bulunduğu topraklarda, İfrikiya’da sultanlığını sürdüren 2. İbrahim, Müslüman İtalya’nın tarihinde yer alan en önemli, en ilginç devlet adamıdır. Büyük bir yenilikçi, korkusuz bir asker, zalim bir despot, kanlı bir yağmacı, üzerinde anlaşma sağlanamamış bir kişiliktir 2. İbrahim. Ancak sadece Sicilya siyaseti bile, her bakımdan köklü bir perspektifi olduğunu kanıtlamaya yetmektedir. Ada’ya önce oğlu Abdullah’ı göndermiş, ardından onu geri çekerek kendi yerine İfrikiya sultanı yapmış, sonra kendisi orduyla birlikte Sicilya’ya gitmeyi yeğlemiştir. 

    Norman döneminde İslâmi motifler 

    Norman döneminden oyma süslemeli kap. Engobe ve terrakota üzerine tipik bir İslâmi motif olan palmiye ağaçları ile süslenmiş eser bugün Palermo’da, Zisa Müzesi’nde. 12. yüzyıl. 

    Neydi İbrahim’in adaya çıkarken amaçladığı? Çok hırslı bir tasarısı vardı: Adadaki son direnme güçlerini ortadan kaldırıp Güney İtalya’ya çıkacak, oradan da Roma’yı alıp Mekke’ye giden yolu açmak için kuzeye tırmanacaktı. Bununla bitmiyordu bu tasarının sınırı: İkinci bir aşamada İstanbul’u ve Anadolu’yu da fethe kararlıydı. Bu tasarının yalnızca ilk bölümü gerçekleşti, Sicilya’yı bütünüyle temizleyen İbrahim, Güney İtalya’ya ayak bastı ve Cosenza’yı kuşattığında şu kibirli ve öngörüden yoksun sözleri söyledi ayağına gelen elçilere: 

    “Dönün geldiğiniz yere ve herkese bildirin: Roma beni bekliyor, sonra da sırada İstanbul var”. 

    Bir ay sonra dizanteriden öldü. 

    İbrahim’in ölümü, Arapların İtalya’da beklenmedik sonları oldu. Bırakalım Roma’ya iİerlemelerini, Sicilya’yı da kısa sürede bırakıp çekileceklerdi. 

    Sicilya’da savaştan sonra yepyeni bir uygarlığın tohumları atıldı. Özellikle ekonomik ve askerî planlarda gözle görülür bir gelişme kaydedildi. Normanlarm adayı ele geçirişlerini izleyen yıllarda Arapların toplumsal ve kültürel yaşamdaki etkileri azalmadı. Bu, Sicilya’daki Arapların Norman ordusuna katılmalarına yol açtı. Tarihçiler bu dönemde 20 bin Arap askerinin Norman ordusuna katıldığını söyler. Devlet yönetiminde ise Normanların bütünüyle Müslümanların kurduğu sistemi sürdürdükleri görüldü. Kadastro alanında da aynı sistem uygulandı. Sarayda giysiler, törenler, rütbeler konusunda Arap geleneği sürdürüldü; sikke geleneğinde bile bir değişiklik yapılmadı. 

    Şehircilikte İslâm’ın gücü öteden beri bilinmekteydi. Bir belge, adanın başkenti Palermo’yu, Arap egemenliğindeyken şöyle betimlemiştir: 

    “Araplar, Berberiler, Acem ve Tatarlar kadar Sicilyalılar, Rumlar, Yahudiler ve zenciler de uzun elbiseleriyle seyyar satıcıların arasında dolaşırlardı; Müslümanların çeşitli kavimlerinden insanlar değişik saç ve sakal modelleri, çeşitli fizyonomi özellikleriyle göze çarpardı burada”. 

    Savaş gücü açısından Müslümanlar, İslâm dininin kurulduğu yıllardan başlayarak bu alanda üstün bir başarı göstermişlerdi. Doğal koşullara ayak uydurma konusundaki becerileri, çeşitli stratejileri kullanmadaki akıl yürütme biçimleri ve kendilerinden nüfusça kalabalık ordulara karşı kolaylıkla galebe çalabilmeleri, onları bu alanda korkulu bir düş haline getirmişti. Aslında taktik açıdan başarıları tartışma götürürdü. Ama, teknik açıdan önemli buluşlar geliştirmişlerdi. Yaptıkları mancınıklar öylesine güçlüydü ki, pek çok açıdan günümüzün makinalı silahlarını çağrıştıran bir hız ve isabet düzeyine varabilmişlerdi. Gemicilik teknolojisi alanında da deneyimliydi Araplar: Manevra yeteneği gelişmiş, güçlü silahlarla donanmış donanmalarıyla Bizans donanmasını kolaylıkla yenmeyi defalarca başarmışlardı. Sicilya’daki harekat da benzeri bir sonuç getirmiş; getirdikleri yenilikler İtalya’da önemli birer katkı olarak kabul edilmişti. 

    Müslüman uygarlığın adadaki en önemli açılım noktalarından biri de sanat ve bilim alanında gerçekleşti: Tahta oymacılığı, marangozluk Araplarda çok gelişkin bir düzeydeydi. Mimari açıdan da Kurtuba bir yana Palermo, İslâm uygarlığının Avrupa’daki en güçlü merkeziydi: Şehirde 500’ü aşkın cami yükseliyordu. Arap zanaatkârları fildişinden deriye, pek çok materyal üzerinde incelikli çalışmalar yaparak izlerini bıraktılar. 

    Ahşap ve fildişi süslemeleri Boyalı sahneli sandık Palatine Şapeli’nde bulunuyor. 13. yüzyıldan Arap-Norman sanatını gösteren bu eser, su bazlı renkli boya ve altın varaklı siyah tasarım ile ahşap bir çerçeve üzerine fildişinden yapılmış. 

    Osmanlı dönemi ve Otranto seferi 

    İstanbul’un Fatih Sultan Mehmed tarafından fethini izleyen yıllarda, Arapların yerine İslâm’ın bayrağını taşıyan Osmanlıların hazırladığı dev bir donanma 1480 yazında İtalya hedefine doğru yola çıktı. 40 kadırga, 60 yelkenli savaş gemisi (barça) ve 40 yük gemisinden oluşan donanmada 18 bin savaşçı ve 300 sipahi bulunuyordu. İtalyan karasularına yaklaşan donanma önce Brindisi’ye yöneldi; sonra da Otranto’ya yönelerek 28 Temmuz günü şehri kuşattı. 11 Ağustos günü Osmanlılar Otranto’nun yeni hakimleriydiler. 

    Fethin çarçabuk gerçekleşmesi, savaşta 800 kişinin ölmesi, Hıristiyan devletlerde hem bir panik havası estirdi hem de bu devletlerin karşılıklı olarak birbirlerini pasiflikle suçlamalarına yol açtı. En büyük suçlama Venedik Cumhuriyeti’ne yöneltiliyor, Venediklilerin İstanbul’la işbirliği içine girdikleri ileri sürülüyordu. Gene de bu kargaşa döneminin ardından Hıristiyanlar örgütlenmeye başladılar. Aragonlu Ferrante kısıtlı bir askerî gücün koruduğu Otranto’yu kuşattığında, şehrin kansız biçimde geri verilmesini istedi. İstanbul’dan gelen karşılık ağır ve ürkütücü oldu: Fatih Sultan Mehmet hem Otranto’dan çekilmelerini hem de bunun yanısıra Brindisi, Lecce ve Tarente şehirlerini kendisine teslim etmelerini istiyordu. İstekleri yerine getirilmezse İtalya üzerine sefer düzenleyeceğini, 100 bin kişilik bir piyade gücünün yanısıra 18 bin atlıyı ve toplarını bölgeye sevkedeceğini bildiriyordu Sultan. Bu tavır bütün Avrupa’da bir dehşet atmosferi yarattı. Papa, bu alarm çanları karşısında yeni bir Haçlı seferi düzenlemeye karar verdi. 

    Napoli ve Macaristan kralları, Milano ve Ferrare dükleri, Floransa ve Cenova Cumhuriyetlerinin de katılmasıyla büyük bir ordu hazır ettiler. Bir tek Venedik Cumhuriyeti bu toplanmaya katılmamakta direndi. Amaç yalnızca Osmanlıları Otranto’dan çıkartmak değildi; İstanbul’u yeniden alma fikri gündemdeydi. Ama bütün yapabildikleri 10 Eylül 1481’de Otranto’yu geri almak oldu. Fatih Sultan Mehmet büyük bir sefer için yola çıktı ve hedefi gizli tutulan bu seferin henüz başlangıcında vefat etmesi, hem Avrupalılara rahat soluk aldırdı hem de ölümü hakkında çeşitli söylentilerin doğmasına yol açtı. Otranto’da Osmanlılarm varlığı topu topu 1 yıl sürmüştü. 

    İz bırakan İslâm sanatı Araplar, sanatları-kültürleriyle mimariden modaya ve kullanım eşyalarına, başta başkent Siraküza olmak üzere tüm güney İtalya’nın farklı bir görünüme bürünmesini sağladılar Palermo’daki Paletine Şapeli’nin tavan ve kemer süslemeleri. 

    Kuzey-Batı İtalya’daki Türk tehdidi daha uzun süreli oldu buna karşılık. Yaklaşık 30 yıl boyunca, 1472’den 1499’a kadar, oldukça düzensiz bir biçimde Türk akıncılar bölgede varlıklarını duyurdular. Şüphesiz Venedik yöresindeki bu sürekli tehdit bir fetih hazırlığı niteliği taşımıyordu: Venediklilerin Avrupa’nın kapısında sağlam bir işbirliği merkezi olarak tutulması daha önemliydi. Nitekim o dönemde Batılılar Venedik’i düpedüz “Osmanlı İmparatorluğu’nun metresi” olmakla suçlayacaktı. 

    16. yüzyıl başında Padova ve Verona’ya Arnavut ve Türk akıncıları pek çok sefer düzenlediler. Kanunî Sultan Süleyman, Fransa Hükümdarı 1. François ile bir antlaşma yaptı aynı yıllarda. Fransızlar kuzeyden, Osmanlı ordusu güneyden İtalya’yı ele geçirmek için ortak bir sefer yapacaklardı. Ancak Fransızlar planlarını değiştirmek zorunda kalınca bu tasarı da askıda kaldı. 

    1537’de, Barbaros Hayreddin Paşa’nın emrindeki Lütfü Paşa, donanmayla tek başına bu girişimi üstlenmekle görevlendirildi. Koşullar elverişli değildi: Lütfü Paşa ancak Castro, Urgento gibi şehirlerle, ikincil önemde birkaç kaleyi fethedebildi; sonra da birdenbire donanmayla birlikte geri çekildi. İslâm’ın İtalya üzerindeki son resmî seferi sayılır bu. 

    Askerî tehdit İtalya’da bitmişti ama, Müslüman tüccarlar İtalya sınırları içinde etkili olmaya başlamışlardı. Çok yakın tarihlere gelinene kadar Venedik’te bir Osmanlı ticaret deposunun bulunması, bunun ne kadar güçlü ve sürekli olduğunu gösterir. Bu, aynı zamanda, birkaç yüzyıl boyunca Müslümanların İtalya’da barışçı bir siyasete sadık kalışlarının da öyküsüdür. 

  • Antik Çağ’ın Zerdüşt Türkleri

    Antik Çağ’ın Zerdüşt Türkleri

     Şaman inancı, bugüne değin en eski Türk dini olarak anlatılagelmiştir. İçinde totemci ögeler de bulunan bu Şamanizm, gerçekte yüzlerce çeşit pratiği ile Kuzey Avrupa’dan Kamçatka’ya kadar uzanan devasa bir coğrafyanın inanç sistemidir. Oysa Horasan, İran ve Anadolu’da geliştirilen arkeolojik kazılarda açığa çıkan bulgular, İslâmiyet öncesinde Türklerin iki ana din sistemi içinde olduğuna kesin biçimde işaret etmektedir: Göktanrı dini ve Erken Zerdüşt dini. 

    Türk kimlikli devlet tarihinin başlangıcı olan Sakalar’ın (Doğu İskitler), Türkiye Türkleri’nin ataları olduğu noktasında yaptığım arkeolojik ve tarihsel saptamaların hiç kuşku yok ki kültürel ve özellikle dinsel boyutları da bulunmaktadır. 

    Geçmişte ilk Türklerin Altaylar’da göçebe bir hayat tarzı ile ortaya çıktıkları ve çoban kültürüne sahip insanlar oldukları ileri sürülmüştü. Türkiyeli olmayan oryantalist, tarihçi ve Türkologlarca kurgulanan, buna karşın hiçbir arkeolojik kanıt ve bulgu ile desteklenemeyen bu görüş, ne ilginçtir ki bugünlerde tekrar ısıtılıp yeni bir keşifmiş gibi “Türk-Altay Kuramı” adı altında, hem de bir hititolog tarafından gündeme sokulmuştur. Temelinde Türk-Moğol akrabalığı ile kan bağını esas tutan Türk-Altay Kuramı’nın yanısıra eski Türk tarihini yalnızca Çin kaynaklarından ibaret sayan bazı tarihçiler ise Türk anavatanının Güney Sibirya olduğunu savunmaktadır. 

    Turani ırktan kadın başları 

    Oxus’ta bulunmuş altından kadın başları (MÖ 5. – 4. yüzyıllar). Hafif çekik gözleri ve yuvarlak yüz hatları, kadınların Turani ırka mensup olduklarını işaret ediyor. 

    Bugün bile gerek Sibirya’da gerekse de onun doğal bir uzantısı olan Altaylar’da insan ve toplum yaşamını olumsuz etkileyen uzun ve çok sert kışlar yaşanmaktadır. Binlerce yıl öncesi düşünüldüğünde, Türklerin kökenini kışların 8-9 ay sürdüğü, Sovyetler Birliği döneminde sürgün bölgesi olarak kullanılan bir coğrafyaya bağlamak, eski Türk tarihinin paleoklimatoloji, paleozooloji, tarihsel coğrafya ve arkeoloji bilmeyen bir grubun elinde olduğuna işaret etmektedir. 

    Saka-tigrahauda İran-Persepolis’te betimlenmiş olan öntarih Türkleri (Sakalar). Sivri başlıkları nedeniyle Persler tarafından Saka-tigrahauda (Sivri başlıklı Sakalar) olarak adlandırılmışlardı. 

    Arkaik Türkler temelinde yapılan sorunlu anavatan kabulleri, arkeolojik kimlikler ve tarihsel gerçeklerle birlikte, dinsel inanışlarda da hatalı değerlendirmelerin yapılmasına neden olmuştur. Orta Asya’nın kuzey kuşağını oluşturan ve bodur bitkilerle karakterize olan tundralar ile onun güneyini kaplayan diken yapraklı ağaç ormanlarında yaşayan Mongoloid halkların tabiatperest kökenli Şaman inancı, bugüne değin en eski Türk dini olarak anlatılagelmiştir. Oysa ki “Türk Şamanizmi” denilen ruhani sistem, Şaman inançlı kuzey halklarıyla Öntarih Türkleri (Sakalar, Hunlar, Göktürkler ve Oğuzlar) arasında bozkırdaki temaslar nedeniyle oluşan birtakım kültürel ve dinsel ögelerden başka bir şey değildir. İçinde totemci ögeler de bulunan Şaman inancı, gerçekte yüzlerce çeşit pratiği ile Kuzey Avrupa’dan Kamçatka’ya kadar uzanan devasa bir coğrafyanın inanç sistemidir ve komşuluğundaki Türk kökenli insanları belli ölçüde de olsa etkilemiştir. Horasan, İran ve Anadolu’da geliştirilen arkeolojik kazılar ile yapılan araştırmalarda açığa çıkan bulgular, İslâmiyet öncesinde Türklerin iki ana din sistemi içinde olduğuna kesin bir biçimde işaret etmektedir: Göktanrı dini ve Erken Zerdüşt dini. 

    Oxus Hazinesi’nin bulunduğu coğrafya Saka-haumavarga ve Saka-tigrahauda topluluklarının yaşadığı coğrafya. Oxus Hazinesi arkaik Türklerin Erken Zerdüşt dini ile olan bağlantılar göstermektedir. 

    Tanrı inancının eski Türk inanışındaki varlığının en büyük kanıtı “Tengri” kelimesidir. Türklerin peygamberli dinlerle ilişkiye geçmeden önce Tanrı’ya inandıklarına dair güçlü işaretler bulunmaktadır. Türklerin Tanrı inancı tarihsel süreç içinde semavi bir içerik ile birlikte “Gök Tanrı (Tengri)” temelinde gelişim göstermiştir. Ulu bir varlık olan Gök Tengri’nin yanısıra büyük ve etkileyici görünen herşeyin tengri olarak isimlendirilmiş olması, eski Türk dininin görünürde anlaşılır, ayrıntıda ise derinlikleri bulunan bir sistem olduğuna işaret etmektedir. Arkaik Türklerle birlikte başladığı anlaşılan Gök Tanrı dininin (Tengricilik), bugüne değin bilinçli olarak eklenmiş Şamanizm ögeleri ile birlikte sahte ve yapay bir din olarak kamuoyu ve topluma sunulduğu gözlenmektedir. Tapınağı, heykeli ve sunağı olmayan Tengricilik’te Gök Tanrı’ya ibadet için bir aracıya yani bir ruhbana da ihtiyaç duyulmamıştır. Buna karşın Şamanizm icracıları olan kamlar (şamanlar) din adamı özelliğinden çok şifacı ve büyücü karakterleri olan ayrıcalıklı bir toplumsal sınıftı. Kamların eski Türkler arasındaki varlıkları dinsel temelli değil, şifacı ve büyücü özellikleri ile olmuştur. Kötü ruhlarla iletişim kuran, büyü yapan, büyü bozan, hasta iyileştiren şamanların tanrısal bir yetkisi de yoktu. 

    İlk Pers imparatorluğunu kuran Akhaimenidler’in tüm yazılı kaynaklarında Saka olarak anılan, Persepolis’teki Apadana Sarayı kabartmalarında kültürel ve fiziksel karakterleriyle resmedilmiş olan hafif çekik gözlü ve seyrek sakallı Doğu İskitler’in Öntarih Türkleri olduğu noktasında yaptığım saptamaların dinsel karşılıkları da bulunmaktadır. Büyük Kyros döneminden itibaren Perslerle mücadele içindeki Sakaların, İran ve diğer halklarla olan fiziksel görünüm farkının ilk defa ortaya çıktığı yer olan Persepolis Apadana Sarayı kabartmalarının Orta Asya’nın batısındaki göçebe halkları tanımamız açısından önemi çok büyüktür. Büyük Kyros’un Hazar Denizi’nin doğusunda yaşayan Sakalarla mücadelesi sonucunda sözkonusu bölgede iki satraplık kurduğu bilinmektedir. İran’a daha yakın konumda bulunan satraplık “Saka Tigrahauda” olarak anılmaktaydı. Bunun kuzey ve doğusundaki topraklarda ise “Saka Haomavarga” satraplığı kurulmuştu. 

    Saka Haomavarga, haoma içen/yapan Sakalar anlamına gelmektedir. Zerdüşt dininin kutsal bir içeceği olan ve Pers kültüründe derin tarihsel bir geçmişi bulunan haoma, bugün dahi içeriği çözümlenememiş keyif verici bir içkidir. Zerdüşt’ün öğretilerini anlatma ve yayma döneminde haomaya karşı geldiği, bunun hastalık getiren mide bulandırıcı bir içki olduğunu beyan ettiği, ancak daha sonra yol göstericiliğini kaybedeceği endişesiyle haoma kültünü kabul etmek zorunda kaldığı bilinmektedir. Bugüne değin içinde haoma içkisinin üretiminde kullanılan bitkilerin tam olarak neler olduğu bilinememekle birlikte, bunların dağlık bölgelerde yetişen birtakım özel otlar ile hafif zehirli mantarlar olduğu konusunda görüş birliği sağlanmıştır. 

    Horasan’da yaşayan ve fiziksel açıdan Türklere benzeyen Sakaların “haoma içen/ kullanan” olarak adlandırılmalarının iki nedeni olabilir. Birincisi, Persler kendi içkileri olan haomayı başka bir keyif verici içkiye, yani kımıza benzetmiş olabilirler. Günümüzde kısrak sütünün mayalanması ile elde edilen ve içerisinde düşük miktarda da olsa alkol bulunan kımız, geleneksel bir Türk içkisidir. Kımız, bu bakımdan haomaya benzetilmiş olabilir. İkinci olasılık ise haoma kullanan Sakalar’ın Erken Zerdüşt dini mensubu olma ihtimalidir. 

    Türk coğrafyasında ateşgedeler 

    Elinde barsman (kutsal dal demeti) tutan Magi figürü. Medlerin ruhban sınıfını oluşturan Magiler kutsal ateşin yanmasından sorumluydular. Oxus Hazinesinin en önemli eserlerinden biri olan bu Magi figürü eski Türk coğrafyasında ateşgedeler olduğuna işaret etmektedir. 

    Ateş ile ilgili kült uygulamaları Hint-Avrupalı halklar arasında daha yaygın olsa da, Ateş Kültü arkaik Türk toplumlarında manevi hayatın bir parçasıydı. Ateş Kültü ile karakterize olan Erken Zerdüşt dini, İran coğrafyasından batıya doğru Anadolu’ya, doğuya doğru da Afganistan ve Horasan’a yayılmıştır. Bir dünya dini olmasa da İran ötesine taşınan Erken Zerdüşt dini, fikirleri ve ritüelleri ile komşu dinler üzerinde büyük bir etkiye sahip olmalıydı. 

    Oxus Nehri (Ceyhun, Amu Derya) yakınlarında, bugünkü Tacikistan-Taht-ı Kuwad’ta keşfedilen altın eserler, Öntarih Türkleri’nin dinî inanışları konusunda çok önemli bilgiler vermektedir. MÖ 5. ve 4. yüzyıllara tarihlenen, Pers sanatı etkisinde üretilmiş olan Oxus hazinesi içinde yer alan eyersiz at figürleri ile üç boyutlu, hafif çekik gözlü altın kadın başları, eserleri üreten sanatçıların Sakalar’ı da gözlemlediğine işaret etmektedir. Saka haomavarga toprakları içinde bulunmuş olan Oxus hazinesindeki Magi yani Zerdüşt dini rahip figürleri, buluntuların Erken Zerdüşt dini ile olan ilgisini kanıtlamaktadır. Büyük olasılıkla hazinenin bulunduğu bölgedeki bir Ateşgede’ye adanmış olan Oxus hazinesi, arkaik Türk toprakları içinde Erken Zerdüşt dini kutsal alanları bulunduğuna işaret etmektedir. 

    Eski Türkler’in mensubu olduğu inanç sistemleri içinde neredeyse hiç anılmayan Erken Zerdüşt dininin Sakalar’ı da etkilemiş olduğu tarihsel ve arkeolojik bir gerçekliktir. Gök Tanrı dini gibi monoteist bir sistem üzerine kurgulanmış Erken Zerdüşt dininin Horasan’daki Öntarih dönemi Türk toplumları arasında Demir Çağı’nda (MÖ 6-4. yüzyıllar) başlayan süreci, Erken İslâm Dönemi’ne, yani Ortaçağ’a kadar devam etmiştir.