Etiket: Sayı:58

  • Mustafa Kemal’in İstanbul günleri…

    Mustafa Kemal’in İstanbul günleri…

    İstanbul’daki mütareke dönemi, Mustafa Kemal’in temasları açısından belki de en az bilinen dönemdir. Atatürk sağlığında da, “İstiklal tarihinin başı ve başlangıcı olmak üzere, benim İstanbul’daki faaliyet ve temaslarım henüz herkesçe malum değildir” demiştir. Bugüne dek konuyla ilgili yayımlanan kitaplar pek azdır. 

    Mustafa Kemal Paşa 1918’in Kasım’ın 13’ünde geldiği İstanbul’da bir ara Akaretler semtinde oturur ve kitap tutkusu dolayısıyla, komşusu sayılan Osmanlı üstdüzey bürokrat ve diplomatlarından Reşit Saffet (Atabinen) ile arkadaşlığını pekiştirir. Elimizden geçen ve Mutfak Sanatları Akademisi kurucusu Mehmet Aksel Bey’in oluşturduğu Yemek Müze ve Kütüphanesi’nde korunmakta olan bir kartvizit bu komşuluğun en büyük belgesidir. 

    Atatürk’ün İstanbul’da yaşadığı süreler ve nerelerde yaşadığına dair açıklanamamış ciddi soru işaretleri vardır. Atatürk’ün İstanbul’daki yaşantısına dair yayın dünyasında kaleme alınmış kitaplar ise bir elin parmaklarını geçmez. Bu konuda bulabildiğimiz ilk kitap, Büyük İstanbul Derneği tarafından Niyazi Ahmet Banoğlu’ya hazırlatılan Atatürk’ün İstanbul’daki Hayatı isimli geniş çalışmadır. 1973’te basılan ve 2 cilt olan bu kapsamlı eser, konuyla ilgili en hacimli ve detaylı çalışmadır. 

    Akaretler hatırası Mustafa Kemal Paşa, 13 Kasım 1918’den itibaren kaldığı Akaretler’de Reşit Saffet (Atabinen) ile komşuluğun ilerisinde bir dostluk kurmuştu. Atabinen’e verdiği kartvizit bu dostluğun belgesiydi.

    İkinci kayda değer çalışma ise İstanbul aşığı, büyük İstanbullu Çelik Gülersoy’un ısrarı ve desteğiyle Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Yayınları arasından çıkan Ata ve İstanbul isimli kitaptır. Kitabın yazarı Sadi Borak’ın 1973’te basılan çalışmada katkısının pek büyük olduğu fakat bir yanlışlık eseri kitaba sadece Banoğlu’nun adının basıldığı pek çok kimsenin bildiği hatta dillendirdiği bir gerçektir. Bu nedenle Sadi Borak çalışmasının “Sunu” başlıklı giriş yazısına Atatürk’ün söylediği çok ilginç bir sözüyle başlar: 

    “İstiklal tarihinin başı ve başlangıcı olmak üzere, benim İstanbul’daki faaliyet ve temaslarım henüz herkesçe malum değildir”. 

    Yayın dünyasından Atatürk’ün İstanbul’daki yaşantısına dair yayın dünyasından az sayıdaki eser. Ata ve İstanbul, Atatürk İstanbul’da, Atatürk’ün İstanbul’daki Hayatı I-II, Atatürk İstanbul’da, Güle Güle Çocuklar – Atatürk’ün Beşiktaş Günleri…

    Gerçekten bu konuda şimdiye kadar yazılmış eserler incelenecek olursa, bilgilerin birbirini tutmadığı görülür. Bu dönem Atatürk’ün sözüne uygun bilinmezlik ve belirsizliklerle doludur. Sadi Borak çalışmasının ilk bölümünde “Tarihsel ilişkileri bakımından Ulusal Kahramaniyle böylesine iç içe yaşamış bir kent olarak İstanbul, özel bir yapıtla kurtarıcısına karşı vefa borcunu bugüne dek ödemiş değildir. Oysa Atatürk’ün uğradığı her kent, o tarihsel günlerin anısını diri tutmak için kitaplar yayınlamışlardır” demektedir. 1983’te yayımlanan bu çalışmadan günümüze hâlâ çeşitli bilinmezlikler sürmektedir. 

    Atatürk’ün İstanbul’daki hayatı hakkında başka çalışmalar da vardır. Bunlardan biri 1999’da TBMM Millî Saraylar Daire Başkanlığı’nın hazırlayıp yayımladığı 31 sayfalık, “Atatürk İstanbul’da” isimli broşürdür. Bir diğeri ise Toker yayınları sahibi Yalçın Toker’in hazırladığı Atatürk İstanbul’da başlıklı kitaptır. 2003’te yayımlanan 48 sayfalık kitap, daha çok eğitim çağındakiler için hazırlanmıştır. Son yıllarda yayımlanan Necdet Sakaoğlu’nun kaleminden çıkan bir çalışma ise Atatürk’ün Beşiktaş semtindeki günlerini anlatır ve Güle Güle Çocuklar, Atatürk’ün Beşiktaş Günleri başlığını taşır. Beşiktaş Belediyesi tarafından 2008’te yayımlanan çalışma son yıllarda çıkan en iyi araştırmalardandır. 

  • Esas ve nihai savaş yeni başlıyordu…

    Esas ve nihai savaş yeni başlıyordu…

    Enver Paşa 1. Dünya Savaşı’nın sonlarından itibaren Mustafa Kemal’i İstanbul’dan uzak tutmaya çalışmış, Talat ve Cemal Paşalar ile birlikte 2/3 Kasım 1918 gecesi bir Alman denizaltısı ile İstanbul’dan kaçmıştı. Bu tarihten 10 gün sonra başkente gelen Mustafa Kemal, memleketin sahipsiz kalmadığını gösterecekti. 

    Mustafa Kemal, 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa’ya geldiği sırada işgal donanması 61 parça gemi eşliğinde yavaş yavaş tören geçişi ile İstanbul Boğazı’nı işgal ediyordu. Mustafa Kemal, Osmanlı ordusunun sıradan bir komutanı değildi. Omuzlarında 1911’den beri üstüste yığılan sekiz yıllık maceralı, kanlı bir savaş tarihinin ağır yükü vardı. Ayrıca şimdi elini kolunu sallayarak Boğaz’ı işgal eden bu gemileri üç sene önce Çanakkale’den geçirmemek için can veren 100 binin üzerinde şehidin hatırası içinde sızlıyordu. Üstelik binlercesi onun emriyle tereddütsüz ölüme koşmuşlardı. 

    Mustafa Kemal, 1908’den beri kendisini “memleketin sahibi” olarak gören İttihatçılar kuşağındandı. Resmen yönetici kadro içinde yer almasa da her zaman İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) üst kadroları ile göz hizasında yaşayan ve davranan bir komutandı. 1908’den beri özellikle Enver Paşa ile hiçbir zaman anlaşamamışlar ve sürekli çatışmışlardı. Enver, yeteneklerini takdir ettiği Mustafa Kemal’in İTC içinde ve orduda yetki ve sorumluluk almaması için elinden geleni yapmıştı. Mustafa Kemal, Halep’ten 20 Eylül 1917’de yolladığı askerî-siyasi muhtıra ile Enver ve Talat Paşalara rest çekmiş, “Memleketi batırdınız!” demişti. O muhtıradan sonra bir yıl boyunca görev kabul etmemişti. Enver Paşa da onu çeşitli sürgün görevlere veya tedaviye yollayarak İstanbul’dan uzak tutmuştu. Son olarak 16 Ağustos 1918’de, padişahın Mustafa Kemal’i yeniden 7. Ordu Komutanı olarak Suriye’ye yollaması da bir anlamda Enver’in intikamıydı. 

    Ekran Resmi 2019-02-25 15.17.49
    Suriye’de…  Mustafa Kemal Paşa Suriye’de Yıldırım Orduları Grubu Komutanı iken genç bir zabitle konuşuyor. 

    İşte şimdi tekrar İstanbul’daydı Mustafa Kemal. Ama o gelirken İstanbul elden gitmişti. Yakında bütün memleket, yani Anadolu da elden gidecekti. 10 yıldır memleketin sahipleri olarak astığı astık kestiği kestik bir yönetim uygulayan İTC yöneticileri Enver, Talat ve Cemal Paşalar 11 gün önce, 2/3 Kasım 1918 gecesi bir Alman denizaltısı ile İstanbul’dan kaçmışlardı. Memleket sahipsiz kalmıştı! Ama memleketin başka sahipleri de vardı. Mustafa Kemal kendisini Enver’in yıkıp kaçtığı memleketi kurtarmakla görevli bir tarihî misyonla yükümlü görüyordu. Ona göre Enver Paşa koltuğunu ve yetkilerini savurganca harcamış, çoğunlukla Alman menfaatleri ile millî menfaatleri ayırtedememişti. 

    Mustafa Kemal, Enver’in yerine Harbiye Nazırı olma isteğini daha 1917-1918 kışında birlikte Almanya seyahati yaptıkları Veliaht Vahidettin’e çeşitli şekillerde hissettirmişti. Enver ve Talat Paşa’nın politikalarını kıyasıya eleştirmiş, Vahidettin de bu eleştirilere katılmıştı. 

    Yaşlı Padişah V. Mehmet 3 Temmuz 1918’de vefat edip Mustafa Kemal İstanbul’a çağrılınca, yeni padişah Vahidettin’in Enver’in yerine kendisini Harbiye Nazırı yapacağını ummuştu. Bu girişimi sezen Enver Paşa ise düzenlediği kumpas ile Mustafa Kemal’i, Vahidettin’in emriyle derhal Suriye cephesine 7. Ordu’nun başına yollamıştı. Mustafa Kemal, Suriye cephesinde 19 Eylül 1918’de çok üstün kuvvetlerle başlayan İngiliz saldırısı karşısında ordusunu dağılmadan geriye Anadolu sınırlarına çekmeye çalışırken, ülkenin siyasi durumu ile de ilgileniyordu. 

    1919-mustafa-kemal-mucizesi_water
    1919 Mustafa Kemal Mucizesi 
    Kerem Çalışkan
    Remzi Kitabevi216 sayfa

    11 Ekim’de başyaver Naci Paşa aracılığı ile padişaha gizli bir telgraf çekti. O tarihte Talat Paşa’nın 7 Ekim’deki istifa kararını öğrenen Mustafa Kemal, padişahtan İzzet Paşa’yı sadrazam yapmasını istiyor, hatta kabinenin neredeyse tamamını tek tek sayarak tebliğ ediyordu. Kendisi de Harbiye Nazırı olmak istiyordu. 7. Ordu Komutanı olarak Suriye’de savaşan Mustafa Kemal Paşa kendisinde bu telgrafı çekme yetkisini görüyordu. 

    Padişah, Mustafa Kemal’i dinledi. İzzet Paşa’yı sadrazam yaptı. Ama İzzet Paşa Mustafa Kemal’i dinlemedi ve onu Harbiye Nazırı yapmadı. Mustafa Kemal isyan etmesin diye Harbiye Nazırlığı’nı da kendi üstüne aldı. Mustafa Kemal, padişaha gizli telgrafında düşmanlarla acilen tek yanlı barış görüşmesi yapılmasını da istemişti. Padişah ve sadrazam bu sözü dinlediler. İzzet Paşa, Mustafa Kemal’in Bahriye Nazırı olarak önerdiği Rauf Bey’i İngilizlerle barış görüşmesine gönderdi. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandı. Ama Mustafa Kemal’in ve milletin esas ve nihai savaşı yeni başlıyordu. 

    MUSTAFA KEMAL HAYDARPAŞA’DA

    Paşa’dan askere emir: ‘Silahlarınızı teslim etmeyin’

    Mustafa Kemal’in 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa Garı’na geldiği zaman verdiği bir emir vardır. Olay görgü tanıklarına göre şöyle gelişir. Mustafa Kemal’i özel bir vagonla Adana’dan İstanbul’a getiren tren, cepheden dönen ve terhis olan askerlerle doludur. Hepsi Haydarpaşa Garı’nda trenden boşalırlar. O sırada trenden inen Mustafa Kemal’i fark eden bir çavuş “Dikkat! Selam dur! Gelen Mustafa Kemal Paşa’dır!” diye tekmil verir. Askerler oldukları yerde dizilip Mustafa Kemal’e selam dururlar. Mustafa Kemal, çavuşa yaklaşıp “Nerede beraberdik?” diye sorar. “Çanakkale” yanıtını alır. Çavuşa doğru yönelip “Emir geçir!” der. “Askerler silahlarını vermesinler. Bir şekilde yanlarında köylerine götürsünler”. 

    “Emir geçir”, askerî bir terimdir. Emrin sessizce kulaktan kulağa iletilmesi demektir. Düşmanın duymaması için cephede uygulanan bir yöntemdir. Çavuş emir geçirir. Peron bir anda boşalır. Mehmetçikler silahlarını alıp memleketlerine giderler. O silahlar ilerde Millî Mücadele için lazım olacaktır. Bu olayı, o gün Haydarpaşa’da görgü tanığı olan İttihatçı Doktor Fahri, daha sonra babası İttihatçı olan genç gazeteci Taylan Sorgun’a anlatmıştır. Gazeteci Taylan Sorgun, önce Yurt gazetesinde yayınlanan bu anektodu, Mütareke Dönemi ve Bekirağa Bölüğü (Kaynak Yayınları, 2017) kitabında yayımlamıştır. 

  • İlk günden itibaren düşmanı defetmeyi ve bağımsızlığı düşündü

    İlk günden itibaren düşmanı defetmeyi ve bağımsızlığı düşündü

    İtilaf Devletleri’nin 1. Dünya Savaşı bitiminde Türklere pek hayat hakkı tanımayacağını savaşın sonlarına doğru biliyordu. Başkentteki siyasi hava ve gelişmeleri yakından takip eden Mustafa Kemal, bu süre zarfında bir dizi temaslarda bulundu ve kararını verdi. Mustafa Kemal’in 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelişinden, 16 Mart 1919’da Samsun’a gidişine kadar geçen sürede yaptıkları-yaşadıklarının analizi. 

    Mustafa Kemal Paşa, daha İstanbul’a gelmeden, yani henüz Adana’da Yıldırım Ordular Grubu komutanı olarak bulunduğu sırada İtilaf Devletleri’nin, özellikle de Britanyalıların Türklere pek hayat hakkı tanıma niyetinde olmadıklarının bilincine varmıştı. Bu konuda uyarıcı olan gelişme, Britanyalıların savaş sırasında ele geçiremedikleri Musul’u Mondros Bırakışması’nın imzalanmasından sonra işgal etmeleri olmuştur. 

    Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığını devraldığı Mareşal Liman von Sanders ile, Adana, 31 Ekim 1918
    Yıldırım Orduları Grubu komutanlığı  Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığını devraldığı Mareşal Liman von Sanders ile, Adana, 31 Ekim 1918. 

    İleri bir tarihte işin dönüp dolaşıp silahlı çatışmaya dayanması olasılığını gözönünde bulunduran Mustafa Kemal Paşa, 7. Ordu’ya kuzeye, Çukurova’ya çekilme emri verdi. Aynı olasılığı öngören Britanyalılar da, bu geri çekilmeyi engelleyebilmek için İskenderun’u işgal etmek istemişler ve İstanbul’daki Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa başkanlığındaki hükümete bunu kabul ettirmişlerdi. Olay, bilindiği gibi, iki paşa arasında bir telgraf atışmasına neden olmuş ve Mustafa Kemal Paşa görevinden istifa etmiştir. 

    Daha sonra İstanbul’a doğru yola çıkan Mustafa Kemal Paşa’nın, yolculuğu sırasında iki kişiyle görüştüğünü biliyoruz. Bunlar, Katma’da (günümüzde Suriye’de) karşılaştığı Ayıntab (Gaziantep) eşrafından Ali Cenânî Bey, Eskişehir’de de Mutasarrıf Zekâi (Apaydın) Bey’dir. Bu görüşmelerin ikisinde de değinilen konu silahlanmaydı; silaha gereksinim vardı, zira gelecekte ciddi bir vuruşma söz konusu olabilirdi. 

    1918’in Kasım ayı başlarında birkaç güne sığan bu gelişmeler, Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul yolculuğuna çıktığında ve İstanbul’a vardığında düşünüp yaptıklarının, 1919 Mayıs’ında Samsun’a giderken ve Samsun’a çıktıktan sonra düşünüp uyguladıklarına tıpatıp benzer olduğunu gösteriyor. Paşa’nın iki aşamada da ilk tercihi, iki tarafça da kabul edilebilir bir barışa siyasal bir çabayla, karşılıklı görüşme yoluyla kavuşmaktı. Yani silahlı harekâta hazır olunacak, ama silahlara ancak diplomasi yolu tıkanırsa başvurulacaktı. Unutmamak gerekir ki Sivas Kongresi kapandığında, Heyet-i Temsiliye Anadolu’nun Ermeni, Fransız ve Yunan işgali altında olmayan bütün yörelerine egemen durumdaydı. Değişik bir biçimde söyleyecek olursak, Anadolu’nun Eylül 1919’daki durumu, Nisan 1920’dekinden farklı değildi. Ama tercih, savaş ilân edip işgal altındaki bölgelere karşı taarruza geçmekten yana değil, seçim yaptırıp İstanbul’da ulusal iradeye dayanan bir hükümet kurarak 1. Dünya Savaşı’nın galipleriyle pazarlığa girişmekten yana kullanılacaktı. 

    doc00995120190218154954-(1)
    Yıldırım Gazi Mustafa Kemal Paşa Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadele’den dört yıl önce 1915’te Çanakkale muharebelerinde “Gazi” olmuş, 1. Dünya Savaşı’ndaki son görevi olan Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’nda da “Yıldırım” sanını almıştı. 1918 sonu-1919 başında İstanbul’da ve Anadolu’da onun “Yıldırım Gazi Mustafa Kemal Paşa” yazılı kartposttalları satılıyordu. 

    Mustafa Kemal Paşa’nın 1918 sonlarında böylesi bir pazarlığa girişecek bir hükümette yer almayı çok istediğini biliyoruz. Henüz Adana’ya bile gitmeden, daha Halep’teyken hem padişaha hem de Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya bu isteğini bildirmiş, ama olumlu bir yanıt alamamıştı. İstanbul’a geldikten sonra da bu doğrultuda çaba sarfedecekti gerçi; ama başkente vardığı 13 Kasım 1919’da karşısına çıkan durum, bu çabaların meyve vermesine hiç de müsait olmayan özellikler taşıyordu ve bu özellikler birkaç ay içinde daha da olumsuzlaşacaktı. 

    Başkentte durum 

    Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a geldiğinde başkent politikasında söz sahibi olma yarışındaki güç odaklarının en ağırlıklı olanı Saray, yani Sultan VI. Mehmet Vahdettin’di. Bırakışma öncesinde kurulan Ahmet İzzet Paşa Kabinesi’nin İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) mensubu Bakanları da kapsayan bir ulusal koalisyon hükümeti olmasına ses çıkarmayan Sultan, Kasım ayında İzzet Paşa’yı sıkıştırmaya başlamış, kimin Bakan olup kimin olmayacağına Anayasa’yı çiğnemek pahasına karışarak, sonunda İzzet Paşa’nın istifa etmesine neden olmuştu. Bu tutum karşısında Meclis-i Mebusan’dan herhangi bir itiraz gelmediği gibi, bazı mebusların ve bu arada Meclis-i Ayan Başkanı Ahmet Rıza Bey’in Sultan’ın bu tür kararlarını tevil etmeye çalıştıkları bile görülmüştü. Nitekim İzzet Paşa’nın halefi Ahmet Tevfik (Okday) Paşa, kabinesini kurup Meclis’ten güven oyu istemeye hazırlandığı sırada İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa, birçok mebusla görüşüp yeni hükümete güvenoyu vermemelerini söylemiş, ancak Paşa’nın ikna ettiğini sandığı mebuslar gene de Tevfik Paşa Kabinesi’ne güvenoyu vermişlerdi. Kısacası, Meclis-i Mebusan’ın pek ağırlık koyacak hali kalmamıştı. 

    isgal006-2
    İngilizler Beyoğlu’nda  İstanbul’da İngiliz askerinin Pera Palas Oteli önünde süngülü yürüyüşü. 

    Meclis-i Mebusan’ın Sultan karşısında pısırıklık derecesindeki bu tepkisizliğinin birkaç nedeni vardır. Bunların başında, Anayasa konusunda en duyarlı olan İTC’nin, Meclis’te ve siyaset sahnesinin görünür düzeyinde bir güç odağı olmaktan çıktığını sayabiliriz. Bir kere Cemiyet, o günlerde resmen yoktu. 1-5 Kasım 1918 tarihlerinde yapılan son kongresinde kendi kendini dağıtma kararı almış, kongrenin ikinci gününün akşamında da önderlerinin önemli bir kısmı yurtdışına kaçmıştı. Öte yandan İTC, haklı ya da haksız, ülkeyi savaşa sokmakla, savaşın feci sonuçlarını yaratmakla ve savaş sırasında işlenen birçok suçun faili olmakla suçlanıyordu. Bu durumda ne İttihatçıların sesi çıkabiliyor ne de son kongrelerinin son gününde bazı üyelerinin kurduğu Teceddüt Fırkası’nın sesi duyuluyordu. 

    Bugün bu durumun İTC’nin sonu olmadığını biliyoruz tabii. Trabzon’da örgütlenen Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti’nin ve Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin Erzurum şubesinin kurucularının İttihatçı, hatta bazılarının İttihatçıların İstanbul’da örgütledikleri Karakol Cemiyeti üyesi olduklarını; Doğu Karadeniz’e Güney Rusya ve Ukrayna’dan kaçan Rumların yerleştirilmesine karşı çeteler kurup savaşmaya başlayanların da İttihatçı, hatta Teşkilât-ı Mahsusa üyesi olduklarını biliyoruz. Bunlar İstanbul’da da varlardı; ama siyaset sahnesinin görünür düzeyinde sesleri duyulmuyordu. Hatta ne Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in iyice cesaretlenip Meclis-i Mebusan’ı Anayasa’ya aykırı olarak yeni seçim çağrısı yapmadan feshettiğinde (21 Aralık 1918) ne de Tevfik Paşa Hükümeti’nin seçimlerin barış sonrasına ertelendiğini duyurduğunda (4 Ocak 1919) sesleri çıktı. İTC örgütünün Anadolu’daki gibi İstanbul’da da çok güçlü olduğu, ancak 11 Nisan 1919’da, Ermenilerin katledilmesinden suçlu bulunarak asılan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in cenazesini milliyetçi bir gövde gösterisine dönüştürdüğünde anlaşılacaktı. 

    1918 sonlarında Meclis-i Mebusan’ın Saray karşısında gösterdiği pısırıklığın başka bir nedeni de, İTC’nin sesinin soluğunun kesildiği bir ortamda Saray’dan başka ciddî bir siyasal güç odağının olmayışıdır. İTC’nin baş düşmanı Hürriyet ve İtilâf Fırkası (HİF), Mondros Bırakışması ertesinde hemen toparlanamamış, Ocak 1919’da kendine gelir gibi olmuşsa da hem tutarlı bir politikası olmaması hem Balkan ve Dünya Savaşları sonrasında birçok üyesini yitirilen topraklarda bırakmış olması hem de ilk kurucularından Damat Ferit Paşa’nın kimsenin sözünü dinlemeyen bir tek adam olma tercihi, partiyi zayıf kalmaya mahkûm etmişti. Gerçi HİF üyeleri 1919 ilkbahar ve yazında Anadolu’da yer yer etkinlik gösterecek ve İttihatçıların başı çektiği bazı girişimleri bir süreliğine de olsa köstekleyeceklerdi ama; başkentteki etkinlikleri Bakanlık ve yüksek memurluk kapmaya çalışmakla sınırlı kalacak, içlerinden ancak bazıları bu çabalarında başarılı olacaktı. 

    Şunu da unutmamak gerekir ki, Sultan VI. Mehmet Vahdettin ve eniştesi Damat Ferit Paşa’nın politikalarının millî çıkarlarla çeliştiği iyice anlaşıldığı sıralarda birçok HİF mensubu da Millî Mücadele’ye katılacaktır. Örneğin, saltanatın kaldırılmasına ilişkin ilk önergeyi hazırlayan ve Lozan’da İsmet Paşa’nın sağ kolu olacak olan Rıza Nur Bey, 1911’de HİF’nı kuranların başında geliyordu. 

    doc01014220190223105440
    İngiliz komutanı esirler karşıladı  İşgalin ilk günü (13 Kasım 1918) İstanbul’a ayak basan General Sir Henry Fuller Maitland’ı Galata rıhtımındaki tören yürüyüşünde sivil giysili İngiliz esirleri karşıladı. 

    Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a geliyor 

    İstanbul’a gelişi bazı gazeteler tarafından birinci sayfadan duyurulan Mustafa Kemal Paşa, geldiğinin ikinci günü Sultan VI. Mehmet Vahdettin’le Cuma selamlığından sonra görüşmüştü. Gelişinin üzerinden daha bir hafta geçmeden ise Minber ve Vakit gazeteleri kendisiyle kısa söyleşiler yapmışlar ve bunlar da gazetelerin ilk sayfasında yer almıştı. Kısacası, Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’a gelişi hiç de sıradan bir olay gibi geçmemişti. Üstelik Paşa, her ne kadar Minber gazetesindeki söyleşisinde doğrudan doğruya siyasetle uğraşmadığını söylemişse de hemen siyasete karışmış ve bir yanda İzzet Paşa’yı yeniden başbakanlığa gelmesi için ikna ederken, diğer yanda da Meclis-i Mebusan’a gitmiş ve birçok mebusla görüşüp kendilerinden Tevfik Paşa Kabinesi’ne güvenoyu vermemelerini istemişti. Tabii İzzet Paşa’nın kurmasını istediği yeni hükümette Harbiye Nezareti’ne getirilmeyi istiyordu. 

    Mustafa Kemal Paşa’nın o günlerde bir Bakanlık elde etmesi halinde ne yapmak istediği, neler yapabileceğini sandığı konularında pek bir bilgimiz yok. Bu konulara ilişkin olarak çok sonradan söyledikleri ise pek inandırıcı değildir. 

    Burada ilk üzerinde durmamız gereken nokta, Vakit gazetesine verdiği söyleşide ne kadar bağlı olduğunu vurguladığı meşrutiyet rejimi konusunda Sultan’ın neler düşündüğü ve ne yaptığıdır. Mustafa Kemal Paşa’nın VI. Mehmet Vahdettin’in 1909 Anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkan ulusal egemenlik rejiminden hiç hoşlanmadığını, eline geçen ilk fırsatta bundan kurtulmak isteyeceğini o günlerde bilmediğini hayal bile edemeyiz. 13 Kasım akşamı gittiği Pera Palas otelinde kendisini ilk ziyarete gelen yakın arkadaşı Rauf (Orbay) Bey’in henüz beş gün önce Sultan’ın ağzından işittiği ve “milletin koyun sürüsü, Sultan’ın da çoban olduğu”na ilişkin sözleri kendisine nakletmemiş olacağını da düşünemeyiz. Ayrıca, verdiği söyleşilerden birinde güvenilmesi gerektiğini söylediği Meclis-i Mebusan’a Tevfik Paşa kabinesinin güvenoyu almasından sonra hâlâ güveniyor olduğunu sanmak da pek akla yatkın değildir. Kaldı ki, Mustafa Kemal Paşa’nın kurulacak bir hükümette yer almak için çalıştığına ilişkin söylentiler Meclis-i Mebusan’ın dağıtılmasından ve seçimlerin barış sonrasına ertelendiğinin duyurulmasından çok daha sonra, Mart 1919 sonlarına kadar sürmüştür. Hareket Ordusu’nun fikir babası olmasa da isim babası olan bir adamın, fiilî bir mutlakiyet ortamında ve İtilâf güçlerinin gölgesinde yapacağı Bakanlıktan gerçekten olumlu bir şeyler ummuş olabileceği çok su götürür. 

    isgal004
    İngiliz işgalciler ve Türk çocuğu İngiliz bahriye askerleri Tophane’de geçit töreninde. İşgal günlerinde şehrin sokaklarında benzer manzaralara sık sık rastlamak mümkündü. Arka planda görülen ve 1955’te yol genişletmesinde yıkılan müşirlik binasının altındaki dükkanlarda İngiliz ve Fransız askerler için bar ve kafeler açılmıştı. İşgal askerlerinin geçişini kalpaklı kaputlu bir Türk çocuğu izliyor. 

    Kanımızca Mustafa Kemal Paşa, Bakanlık arayışından çok çabuk, İstanbul havasını koklar koklamaz vazgeçmişti. Ama hakkında Bakan olacağına ilişkin söylentilerin yoğunlaşması çok işine geliyordu, çünkü bu, sık sık Sultan’la yaptığı Selâmlık görüşmeleriyle birlikte, kendisine bir tür dokunulmazlık sağlıyordu. Yani adının İzzet Paşa gibi başbakanlığı sırasında Britanyalılara ödün üzerine ödün vermiş ya da eski keskinliğinden eser kalmamış ve sürekli Fransızlarla ilişki halinde olan Ahmet Rıza Bey gibileriyle birlikte anılması, Mustafa Kemal Paşa’ya çok geniş bir hareket alanı sağlıyordu. Zira Britanyalıların 7. Ordu nedeniyle büyük kuşkuyla baktığı, Şubat 1919’da Musul kuzeyinde bulunan ve kısa bir süre sonra XIII. Kolordu’ya dönüştürülecek olan 6. Ordu’ya atanmasını istediği, sonunda da adını önemli mevkilere kesinlikle getirilmemesi gerekenler listesine koydukları Mustafa Kemal Paşa’nın da Ali İhsan (Sabis) ve Yakup Şevki (Subaşı) Paşalar gibi Malta’yı boylama tehlikesi vardı. Nitekim Damat Ferit Paşa’nın bir aralık onun da adını Malta’ya gidecekler listesine koydurduğunu, Mareşal Fevzi Çakmak’ın güncesinden öğreniyoruz. 

    İstanbul’da durmadan en üst düzeydeki siyaset adamlarıyla görüşen, en yakın arkadaşı ve kendisi gibi İttihatçı Ali Fethi (Okyar) Bey’le birlikte gazete çıkaran, bu yetmiyormuş gibi Fethi Bey’i tutuklanmasından sonra hapishanede ziyaret eden, sık görüştüğü eski arkadaşlarından bir diğeri de gene eski İttihatçı, o sıraların Teceddüt Fırkası kurucusu Tevfik Rüştü (Aras) Bey’di. Üstelik Tevfik Rüştü Bey’le olan dostluğu nedeniyle, hakkında Teceddüt Fırkası’na girdiğine ilişkin, Paşa’nın hemen tekzip ettiği haberler de çıkmıştı. İşte Saray’la olan ilişki ve İzzet Paşa ya da Ahmet Rıza Bey’le olan görüşmeler bu temasları ve bazı başka gizli temasları dengeliyordu. 

    İttihatçılar’la ilişkiler 

    1923 Nisan ayında yayımlanan kısa bir demecinde Mustafa Kemal Paşa, İTC’nden, “vaktiyle zaten birçoğumuz o cemiyetin müessis ve âzasından bulunuyorduk” diye sözetmiştir. Ancak Cumhuriyet döneminde İTC’nin tarihimizde oynadığı rol çok küçümsenmiş, Millî Mücadele sürecinden ise büyük çapta dışlanmıştır. Bunun birçok nedeni arasında en önemli olanı, Mustafa Kemal Paşa’nın hem İstanbul’dayken hem de Anadolu’ya geçtikten sonra birlikte çalıştığı İttihatçıların bazılarının Büyük Millet Meclisi döneminde eski önderlerine, özellikle de Enver Paşa’ya sadık kalarak kendisine muhalefet etmiş olmalarıdır. Bunların başında Albay “Kara” Vasıf Bey ve diğer bazı Karakol Cemiyeti üyeleri gelir. Halbuki Yusuf Hikmet Bayur, güvenilir bir kaynak olan Atatürk. Hayatı ve Eseri adlı kitabında Karakol Cemiyeti merkez örgütünden Vasıf Bey ile Binbaşı Ali Rıza Bey’in Mustafa Kemal Paşa’yla İstanbul’da en çok görüşenlerden olduklarını yazar. Bu kişilere o sıralarda yarbay olan “Çolak” Kemalettin Sami Paşa’yı da eklemek gerekir. Yalnız, Mustafa Kemal Paşa’nın Kasım 1919’da kurulan bu gizli örgüt üyeleriyle kesin olarak ne zaman ciddî temaslarda bulunduğu konusunda pek bir bilgimiz yok. Ancak iki olasılıktan söz edebiliyoruz. 

    Birinci olasılık, Mustafa Kemal Paşa’nın “Kara” Vasıf Bey ve diğerleriyle temasa ancak Samsun’a gideceği belli olduktan sonra geçmiş olacağıdır. Bu durumda sözkonusu temasların Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’daki faaliyeti sırasında İstanbul’la olan iletişimine ilişkin olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Amasya Tamimi’nden sonra İstanbul’daki önemli birçok kişiye gönderilen mektuplar Vasıf Bey aracılığıyla gitmiştir. Öte yandan, bu kişiler arasında olan Halide Edip (Adıvar) Hanım da Ateşten Gömlek’te, verdiği yanıtları Kemalettin Sami Bey vasıtasıyla gönderdiğini söyler. Diğer bir Karakol Cemiyeti üyesi “Yenibahçeli” Şükrü (Oğuz) Bey ise, Mustafa Kemal Paşa’nın tayini hakkında Harbiye Nazırı Şakir Paşa’nın aklını çelenin ve tayine ilişkin Bakanlar Kurulu toplantısında çoğunluğu tayinden yana sağlayabilmek için Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin görüşünü belirleyenin Karakol Cemiyeti’nin etkinlikleri olduğunu yazar. 

    doc01013220190222181411
    Pera Palas’taki odada kaldı Mustafa Kemal’in Pera Palas’ta kaldığı oda hizmetdışı tutularak bir müze havasında düzenlenmiştir. 

    İkinci olasılık ise, temasların tayinden önce başladığı, yani Anadolu’ya gizlice geçme planlarının yapıldığı ama Mustafa Kemal Paşa’nın bundan kimseye bahsetmediği yönündedir. Nitekim Kâzım Karabekir Paşa, XV. Kolordu Komutanı olarak İstanbul’dan ayrıldığı 12 Nisan 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gitme konusunda henüz ikna olmadığı kanısındadır. 

    Birinci olasılığı daha güçlü bulmakla birlikte, ikinci olasılık konusunda da ciddi düşünmek gerektiğini söylememiz lâzım. Zira elimizde bugüne kadar pek kullanılmamış, ama güvenilirlik açısından hiç kuşku uyandırmaması gereken bir tanıklık var. Refet (Bele) Paşa, tanınmış gazeteci Ali Naci (Karacan) Bey’in yaptığı ve 2 Mayıs 1924’te Akşam gazetesinde yayımlanan söyleşide, 9. Ordu Müfettişliği’ne tayin emri çıktığı sıralarda Mustafa Kemal Paşa’yla Anadolu’ya geçmenin yollarını araştırmakla meşgul olduklarını söylemiştir. 1924 ilkbaharında Refet Paşa’yla Mustafa Kemal Paşa’nın aralarının pek iyi olmadığını düşünecek olursak, bu tanıklığın sağlamlığını sorgulamak pek doğru olmaz. Sonuç olarak, tanınmış bir paşayla Jandarma Genel Komutanlığı’ndan yeni ayrılmış bir albayın o günlerde Anadolu’ya geçmeyi tasarlarken, Britanyalıların hoşlanmayacağı gizli kapaklı işler çevirmek için kurulmuş Karakol Cemiyeti’yle temasa geçmiş olmaları da gayet mümkündür.

    9. Ordu Müfettişliği

    Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Anadolu’ya gönderilmesinde iki etkenin rol oynadığını söyleyebiliriz. Bunların birincisi başarılı bir asker olması nedeniyle tanınmış bir kişilik olması, ikincisi de siyasetçi – buna “diplomat” da diyebiliriz – yanı, yani siyaset dünyasında farklı birçok kimseyle iletişim kurmakta gayet becerikli olmasıdır. Bu sayede hem İttihatçı önderlerle arasının iyi olmadığının herkesçe bilinmesine karşın önce İstanbul’da, sonra da Anadolu’da İttihatçılarla birlikte çalışabilmiş hem de HİF çevresinden birçok kişinin kendisine güvenmesini sağlamıştır. Hem bütün çevreler kendisini aralarında görmek istemişler hem de bu çevrelerin hepsinde kendilerinden olduğunu savunacak kişiler bulunmuştur. Tabii, talihinin de yaver gittiğini unutmamak gerekir. Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın babası İsmail Fazıl Paşa, kendi oğlu kadar sevdiği Mustafa Kemal Paşa’yı dünürü Mehmet Ali Bey’le tanıştırmış olmasa bugün nasıl bir tarih yazardık, bilemeyiz. Ama Mustafa Kemal Paşa’nın eski Sarıyer Belediye Başkanı ve 1. Damat Ferit Paşa Kabinesi’nde İçişleri Bakanı olan Mehmet Ali Bey’e karşı bir İttihatçı ve uzlaşmaz meşrutiyetçi sertliği göstermediğini de unutmamak gerekir. Bu sayede Damat Ferit Paşa’yla tanışabilmiş ve onu da aradığı adam olduğuna ikna edebilmiştir.

    Yukarıda da gördüğümüz gibi Mustafa Kemal Paşa, bir ara Anadolu’ya gizlice geçmeyi düşünmüştür gerçi ama, taşraya geniş yetkilerle donatılmış olarak gitmeyi tercih ettiği de su götürmez. İşte bu temasları, Mustafa Kemal Paşa’ya her şeyden önce bu olasılığı sağlamıştır. Öte yandan, Samsun ve çevresindeki olayları yatıştıracak yüksek rütbeli bir subaya gereksinim duyulduğunda, bazı kapıları sürekli aşındıran ve kendisi hakkında yeni bir hükümette yer alacağına ilişkin çeşitli dedikodular çıkan Mustafa Kemal Paşa’dan kurtulmak, birçoklarının işine de gelmiştir. Böylece, eski Bakanlardan Ahmet Reşit Rey’in anılarında söylediği gibi, Damat Ferit Paşa ve HİF çevrelerinin bir yanda Anadolu’da herhangi bir karışıklığa izin vermeme, diğer yanda da Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’dan uzaklaştırma istekleriyle, Mustafa Kemal Paşa’nın geniş yetkilerle donatılma isteği, birbirlerinden çok farklı, hatta taban tabana zıt amaçlar taşımakla birlikte, aynı atamayla gerçekleşecektir: “[Damat Ferit Paşa’nın,] mütârekeden sonra Düvel-i Müttefika’nın hakkımızdaki teaddiyâtından hâsıl olan teessürünü, ihtimal ki yeis ve inkisâr ile, izhâr eden Mustafa Kemal Paşa’nın hal ve kaalinden vehme düşerek murâkabesinden âzâde kalmak için müşarünileyhi fermân-ı âlî ve Umum Müfettiş unvanı ile Anadolu’ya göndermesi aradığı maksatla taban tabana zıt bir hareketti”.

    Ancak, bu atamada Damat Ferit Paşa ve çevresindekilerin bilgisizlikleri dolayısıyla etekleri tutuşarak aceleci davrandıklarını da düşünebiliriz. Bilindiği gibi Doğu Karadeniz’deki olayların yatıştırılması İstanbul’daki işgal yetkililerince sert bir dille istenmiş, Osmanlı Hükümeti’nin bunu başaramaması halinde bölgeye Britanya askerlerinin çıkarılacağı tehdidi savurulmuştu. Gerçekte ise bu tehdit tümüyle kurusıkıydı; zira Britanyalıların o sıralarda Anadolu üzerine büyük bir kuvvet sürebilecek halleri yoktu. Ama o günlerde Anadolu’da bulunan Ali Fuat ve Kâzım Karabekir Paşalar’ın farkında oldukları bu blöfü, Damat Ferit Paşa yutmuştu; zira hem İtilâf Devletleri’nin içinde bulunduğu sıkıntılardan haberi yoktu hem de büyük çaplı bir İtilâf ordusunun Türk çetecileriyle savaşmak için Anadolu’ya çıkması bütün politikasını iflas ettirirdi. Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in Mustafa Kemal Paşa’yı yolcu ederken sarfettiği “devlete yapacağın hizmet” sözcükleriyle kastettiği de bu politikaydı işte.

    Untitled-1
    Şişlideki ev Mustafa Kemal Paşa’nın 1918-1919 kış-bahar aylarında oturduğu Şişli’deki ev. Cumhuriyetin ilanından sonra penceresinin üzerine ‘Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın bu evde oturduğuna ilişkin levha konulmuş. önündeki caddeye de ‘Halaskârgazi’ adı verilmiştir. 

    Sultan da, başbakanı da, olağan koşullarda bir genel seçim yapılması halinde Meclis-i Mebusan’da adı olmasa bile zihniyeti İttihatçı olan, yani hakimiyet-i milliye taraflısı bir çoğunluk oluşacağının farkındaydılar. Bu ise, istedikleri devlet yapısının, hükümdarın meclis karşısında daha güçlü olduğu bir yapının kurulmasına engeldi tabii. Mutlakiyet rejimine dönmenin artık sözü bile edilemeyeceğine göre, İTC’nin temsil ettiği çevrelerin başka bir biçimde ezilmesi ve ancak bundan sonra seçime gidilerek istenen yapıyı sağlayacak bir meclis oluşturulması gerekiyordu. İTC çevrelerini ezebilecek tek güç ise İtilâf Devletleri, özellikle de Britanyalılardı. Zaten daha savaş sırasında İTC önderlerini savaş suçlusu ilân etmişler, Kasım başında yurtdışına kaçmamış olanları da tutuklayıp Malta’ya götürmüşlerdi. 

    Bazı çevrelerde işin aslı anlaşılmış olsa da, toplumdan ciddi bir direniş gelmeyeceği de beklenebilirdi; çünkü 1. Dünya Savaşı’na girme kararı ve bunun doğurduğu son derece olumsuz sonuçlar genel bir memnuniyetsizlik havası yaratmıştı İttihatçılara karşı. Ama Britanyalıların Anadolu’ya çıkıp, topraklarına Güney Rusya ve Ukrayna’dan kaçan Rum göçmenlerin yerleştirilmesine karşı direnen Türklerle savaşa tutuşması kamuoyunda büyük bir infial uyandırır, aynı Britanyalılarla iyi geçinme politikasını tümüyle imkânsız kılardı. Ayrıca bu, İTC’nin yeniden güçlenmesine yarardı, zira direniş örgütlerinin neredeyse tümü İttihatçılardan oluşuyordu. 

    Sonuç

    BASINDA İLK İŞARET

    ‘Büyüklerimiz: Mustafa Kemal Paşa’

    20 Mart 1919 tarihinde yayımlanan Büyük Mecmua’da çıkan bir yazı, hem Mustafa Kemal’i işaret ediyor hem de millete umut veriyordu. Yazan Mehmet Zekeriya (Sertel) idi. 

    Mondros Mütarekesi sonrasında yayın hayatına başlayan Büyük Mecmua, 3. sayısında Mustafa Kemal Paşa ile ilgili bir yoruma yer vermişti. “Büyüklerimiz- Mustafa Kemal Paşa” başlığını taşıyan yazı, o dönemde devlet katında bilinen ama halk arasında adı çok duyulmamış Mustafa Kemal’i bir anlamda kamuouyuna takdim ediyordu. Derginin bu sayısı 20 Mart 1919 tarihinde yayımlanmıştı ve o sırada İstanbul işgal altındaydı; Yunanlılar henüz İzmir’e çıkmamıştı. Mustafa Kemal’in Samsun yoluna çıkmasına ise iki ay vardı. Yazının altındaki M. Z. harfleri dergiyi çıkaranlardan Mehmet Zekeriya (Sertel) idi: 

    “Fransız gazetelerini karıştırdığınız zaman Ceneral Foş [Fransız mareşali Ferdinand Foch] içün kalbinizde bir hürmet ve muhabbet doğduğunu hissedersiniz. Milletinizle âtiniz (geleceğiniz) ve mukadderatınızla hiç alakası olmayan bu adam, sizin nazarınızda başka bir şahsiyet olarak görünür ve siz bilâ-tereddüt (tereddütsüz) büyük bir adam karşısında bulunduğunuzu hissedersiniz. 

    Dört sene Hindenburg [Alman komutan ve devlet adamı] içün de bütün millet aynı hissi taşımadı mı? Büyüklere hürmet ve muhabbet insanların ezeli bir ihtiyacıdır. Her millet kendisine tap(ıl)acak bir tip, hürmet edilecek bir şahsiyet yaratır ve ona öyle meziyetler, öyle faziletler atfedilir ki, gençlik önünde imtisal edilecek (örnek olunacak) taabbüd (kulluk) derecesinde sevilecek bir şahsiyet bulmakta güçlük çekmez. İşte gerek Foş [iki satır sansür tarafından çıkarılmış] bütün Fransızlık, bugün Foş’a taabbüd ediyor dense caizdir. 

    Her millet gibi biz de şüphesiz büyük ve yüksek şahsiyetlerin doğması ihtiyacını hissediyoruz. Fakat fertçe olduğumuz gibi cemiyetçe de o derece mütevazıyız ki, içimizden layık olanları dahi olduğundan fazla değil, olduğu kadar bile göstermekten ihtiraz ederiz (çekiniriz). Gazeteci olmak itibariyle biliyorum ki bir gazeteci ecnebi bir adamı yükseltmekte hiçbir mahzur görmez de kendi büyük adamlarımızı layık oldukları hürmet ve muhabbetle takdimde (sevgiyle sunuşta) tefahura hamledilir (böbürlenmeye yorulur) endişesiyle muhteriz görürüz. Onun içindir ki biz, yaşayan adamlarımız içinde hiç kimseye layık oldukları hürmet ve muhabbeti gösteremedik. Medyun (borçlu) olduğumuz minnet ve şükran vazifesini yapamadık. Onları metheder, gençliğin ve milletin nazarında büyütürken âdeta kendimizi methediyormuş gibi ihtirazla hareket ediyorduk. İşte bizim tanınmış büyük adamlarımızın nedreti (nadir oluşu), kısmen bundandır. 

    doc00995020190218154915
    ‘Mustafa Kemal namını unutmayalım’ Büyük Mecmua’nın 20 Mart 1919 tarihli sayısında, “Gençlik ‘Mustafa Kemal’ nâmını da hafızalarına ilave etmeli” deniyordu. 

    Bütün milletler harpte yükselen simaları birer dâhi mertebesine çıkardıkları hâlde biz çok büyüklük gösteren nadir kumandanlarımızı bile tanımıyoruz. Hatta resmî tebliğlerimiz bile bize bunların isimlerini vermekten ihtiraz ettiler. Halbuki bizim de … [sansür bir ismi çıkarmış] ve Foş derecesinde değilse bile bize göre çok yüksek simalarımız zuhur etmemiş (ortaya çıkmamış) değildir. Ez cümle Mustafa Kemal ve Cevad Paşalarla [iki satır sansür tarafından çıkarılmış]. 

    Bu hafta üçüncü devr-i senevisine (yıldönümü) müsadif olan (rastlayan) ve fakat bulunduğumuz elîm vaziyet saikasıyla (acıklı durum sebebiyle) tes’id müyesser olamayan (kutlanamayan) Çanakkale muharebesi, bize birçok muvaffakiyetlerden ma’ada (başarıdan başka), bir de “Mustafa Kemal” kazandırmıştı. Osmanlı tarihinin en şerefli bir sahifesini işgal edeceğine şüphe olmayan Çanakkale muvaffakiyeti, orada çarpışan Türklük ruhunu Türklük fedakârlığını ispat ettiği gibi bir de Mustafa Kemal gibi büyük bir kahramana mâlik (sahip) olduğumuzu gösterdi. Tarih Çanakkale vak’asını kaydederken hiç şüphesiz Mustafa Kemal ve Cevad Paşaların isimlerini de altın hurûfla (altın harflerle) yazacaktır. 

    Mustafa Kemal genç, azimkâr, metîn bir kumandandır. Çanakkale’de ordu nevmid (mutsuz) bir vaziyete düştüğü zaman ümidini bozmamış ve imanından aldığı kuvvetle ordunun da maneviyatını yükseltmişti. Büyüklerini tanımak mecburiyetinde olan gençlik “Mustafa Kemal” nâmını da hafızalarına ilave etmeli ve halaskârlarımızdan birinin de o olduğunu unutmamalıdır. 

    M. Z (Mehmet Zekeriya (Sertel) / Büyük Mecmua, Sayı 3, 20 Mart 1919, sayfa 44 

  • Ya İstiklal ya ölüm

    Ya İstiklal ya ölüm

    SUNUŞ 

    100 yıl önce şu soru ortadadır: Türk milleti diye bir millet var mıdır, yok mudur? Osmanlı yöneticilerine, padişaha, hatta bir çok aydına göre Anadolu’da Batılı anlamda “nation” denebilecek bir Türk milleti yoktur. Batılılara göre Türkler bir “hayvanat-ı vahşiye sürüsü”dür. Rauf Orbay’ın aktardığına göre, Sultan Vahideddin “milletin koyun sürüsü, Sultan’ın da çoban olduğu”nu düşünmektedir. 

    Mustafa Kemal İstanbul’da 1. Dünya Savaşı galibi ülkelerin temsilcileri ile yaptığı görüşmeler sonucu “Düşmanların bizi (Türkleri) imhaya karar verdiğini” görür. Bunun üzerine net bir şekilde “Ya İstiklal Ya Ölüm” cümlesiyle sembolleşen Millî Mücadele’ye girişir. O, Türk milletinin tarihiyle, medeniyetiyle kadim milletlerden biri olduğuna ve işgalcilere karşı bir millî mukavemete girişeceğine inanır. İngilizler ise Hindistan ve sömürgelerinden edindikleri deneyimle Müslüman bir halkın, Batılı güçlere karşı millî bir mücadeleye girebileceğine inanmaz ve Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçişini fazla önemsemezler. 

    100 yıl önce Mustafa Kemal’in gizli ve görünmez silahı, aslında kimsenin varlığına inanmadığı Türk milletiydi. Millî Mücadele’nin asıl sırrı da budur. 

    Şehir ilk kez işgal ediliyor İstanbul 1453’teki fetihten sonra ilk kez işgale uğruyordu. İngiliz birliklerinin 1919’da şehri devralışları, İstiklal Caddesi.
  • Ankara’nın ortasında uçağın altında kalmak

    Ankara’nın ortasında uçağın altında kalmak

    1 Şubat 1963 tarihinde Lefkoşa’dan kalkan bir yolcu uçağı, eğitim uçuşu yapan bir Türk nakliye uçağıyla Ankara üzerinde havada çarpıştı. Uçaklardaki 17 kişi öldü ama, düşen parçalar ve çıkan yangınlarla can kaybı 87’ye ulaştı. Yolcu uçağının düştüğü yerin hemen yakınında bulunan Ozan Sağdıç, o günü, yaşananları ve çektiği fotoğrafları anlatıyor. 

    Ankara’da Osmanlı döneminde bugünkü Ulus Meydanı’nın kuzeyinde, Anafartalar Caddesi’nin başladığı yerleri kapsayan bölgeye Karaoğlan Çarşısı denilirmiş. Şehrin belli başlı ticarethaneleri buralarda yer alırmış. Cumhuriyetin kuruluş günlerinde ilk resmî yapıların da buraya yapılmasıyla, şehrin bu bölgesi doğal olarak Ankara’nın merkezi sayılır olmuş. 1926’da Ulus anıtının bu mahallenin en önüne dikilmesi rastlantı olmasa gerek. Şehir ne kadar büyüse de hatıralarda hâlâ Ulus ve civarı başkentin merkezi olarak bilinir, öyle algılanır. 

    İşte günümüzden tam 55 yıl önce, 1963 Şubat’ının başında, Ramazan’ın da ilk gününe rastlayan o Cuma günü bir yolcu uçağı, sanki hedef almış gibi Ankara’nın kalbi sayılan bu yere düştü ve bir faciaya neden oldu. O günün en yakın tanıklarından biri de bendim. 

    Hayat dergisinin Ankara bürosunu 1960 yılında -belki de olacaksa başkentin göbeğinde olsun kaygısıyla- o bilinen uçağın düştüğü Hükûmet Caddesi’nin en başındaki altı katlı binanın en üst katında açmıştık. Binanın başlıca özelliği, dergiyi yayımlayan kuruluşun o binanın o günlerde sahibi olan Yapı Kredi Bankası’nın da yan kuruluşu olmasıydı. 

    Yangına sebebiyet verdi 

    Lübnan yolcu uçağının ana gövdesi bir parçasını, ticaret hanının çatısında bırakarak hemen dibine düşmüş ve yangın çıkarmıştı. 

    Ancak sonradan farkına varıldı ki, Ankara’nın merkezi giderek Yenişehir tarafına kaymaktadır. TBMM oraya taşınmış, bütün Bakanlıklar yeni yerlerini orada almışlar. Sanatsal etkinliklerin hedefleri de orası. Önemli bir kişiyi büromuza davet edecek olsak, yerimiz oldukça kıyı-körfez bir yerlerde kalıyor. En önemli handikap ise en üst kattaki büroya ulaşmak için bankanın içinden geçmek zorunluluğu. Bu gerekçelerle, aktüalitenin kaynaştığı bir alanın ortalarında ve günün her saatinde ulaşılabilir olmak için, 1962’de büromuzu İzmir Caddesi’ndeki bir apartman dairesine taşımıştık. 

    Biz büroyu Yenişehir’e taşımıştık ama, eski Ankara’nın çarşıları tam anlamıyla henüz Yenişehir’e taşınmamıştı. Çıkırıkçılar yokuşunun manifaturacı esnafı, Anafartalar’daki sarraflar, ihtiyaç maddelerinin pek çoğunu satan dükkânlar, sebze hali, yıllar yılı ün yapmış lokantalar, tatlıcılar, adı çok bilinen kitapçılar başta olmak üzere başlıca alışveriş mekanları henüz Ulus’ta ve ona yakın yerlerdeydi. Bunlar beni pek fazla ilgilendirmiyordu. Ancak bağımlısı olduğum bir yerler daha vardı ki, onlar da kırtasiyecilerdi. Ankara’nın yıllar yılı nam yapmış ünlü kırtasiye mağazaları Ulus semtinde kalmıştı. Bu tutkum yüzünden sık sık Ulus’a uzanıverirdim. Troleybüs ve taksi-dolmuş ücretleri yirmi-yirmibeş kuruş civarındaydı. 

    Olay günü 

    Uçağın düştüğü Hükümet Caddesi’nin olay günü görünüşü. Hayat bürosunun bulunduğu banka binası solda kıyısı görünen binaydı. 

    İşte 1 Şubat 1963 günü de Posta Caddesi’nde bir kırtasiyeci dükkanındaydım. Saat 16.00 civarıydı. Aniden, çarpma sesinden çok bir hava emici aygıtın “vuuup” diye çıkardığı sese benzer yüksek volümlü bir ses oluştu. Kapıdan dışarıya fırladığımda gerçekten ortalıkta havasız kalmışız gibi bir his uyandı içimde. İnsanlar hal binasına doğru koşuşturuyorlardı. Birisi “galiba uçak düştü” diye bir şeyler geveledi. Fotoğraf makinam yanımda değildi. Dükkan sahibinin telefonunu kullanarak büroya telefon ettim. Yardımcımızdan hemen kameramı getirmesini istedim. Makinam kısa zamanda geldi. Ben de olay yerine doğru koşmaya başladım. 

    Uçağın binaların üzerine değil, Hükûmet Caddesi’nin ortasına düştüğü anlaşılıyordu. Caddenin girişinin tam karşısındaki bir noktada, daha sonra Köyişleri Bakanlığı olarak kullanılacak binanın inşaatı bulunuyordu; olay alanının bütünüyle görüntülenmesine olanak verir bir konumdaydı. Yedi-sekiz katlı bina kolon ve kirişlerden ibaret bir iskelet halini almıştı. 

    Söndürme-kurtarma faaliyetleri Ankara itfaiyesinin cadde üzerindeki söndürme-kurtarma faaliyetleri… Hükümet Caddesi’ne düşen uçağın içindeki yolcular havadayken etrafa ‘saçılmış’, cesetler çevre binaların çatılarından, balkonlarından toplanmıştı. 

    İlk işim uyduruk merdivenlerden tırmanarak o inşaatın en üstüne kadar çıkmak oldu. Kuşbakışına yakın bir görüşle, uçağın ana gövdesi, artık gövde bile denilemeyecek bir dağılış halinde caddeyi, tarihi Jülien sütununun bulunduğu park alanına bağlayan sokağın buluştuğu yere düşmüş ve yanar haldeydi; itfaiyeciler söndürmeye çalışıyorlardı. Uçaktan savrulan parçalar sokağın her yerine dağılmıştı. Kimisi alevler içindeydi, kiminin dumanı tütüyordu. Bazı parçalar bizim henüz bir-iki ay önce terkettiğimiz ilk büromuzun kapısına kadar dayanmıştı. 

    Fotoğraf çekmeye çalışırken, hemen yanımda tanıdık birine rastladım. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası viyola grubundan Faruk Güvenç de fotoğraf çekmeye gayret ediyordu. Yeterli çekim yaptıktan sonra olayı daha yakından saptamak üzere birlikte aşağıya indik. Önce meraklı insan halkasını, sonra halkı engellemeye çalışan zabıta kuvvetlerini yarıp geçmek gerekti. Nihayet kendimizi enkazın arasında bulduk. Yangın yer yer devam ediyordu. İtfaiye erleri her alevin ya da duman tüten yerin üzerine su sıkma gayreti içindeydi. 

    İtiraf etmeliyim ki, kendi inisiyatifime kalmış olsaydı cesetlerin fotoğraflarını çekmeye pek hevesli davranamazdım. Faruk Güvenç orkestraya girmeden önce tıp fakültesinde okumuştu. Kadavra görmeye alışkındı. Hatta kısa bir süre öncesinde İstanbul-Ankara yolunda çok kötü bir kaza olmuştu. Bir yolcu otobüsü sülfirik asit tankeri ile çarpışmış, yolun yanındaki hendek tankerden boşalan asitle dolmuştu. Can havliyle otobüsü boşaltmaya çalışan yolcular su zannettikleri hendeğe ayak basar basmaz asitin yakıcı etkisiyle kavrulup kömüre dönmüşlerdi. Faruk Güvenç tesadüfen oradan geçiyormuş. Üst üste yığılmış cesetlerin birçok fotoğrafını çekmiş. Sonra bunları bazı basın kuruluşlarına dağıtmış. İyice anımsıyorum, onlardan bizim dergimiz de nasibini almıştı. 

    Faruk Güvenç bana “hadi cesetlerin fotoğraflarını da çekelim” dedi. Biraz zalimce bir hükme varmak gibi olacak ama, onun bu tür bir hevese sahip olması beni bir hayli şaşırtmıştı. Onun soğukkanlılığının etkisi ile dumanı tüten enkazın iyice içine daldık birkaç yanık ceset fotoğrafı da çektik. Bunlar uçağın içinde olanlardan ziyade, cadde üzerinde bulunup da kazanın etkisiyle çıkan yangında yanan insanlara benziyordu. İçinde bulunduğumuz havayı, günlerce etkisinden kurtulamadığım dayanılmaz bir koku sarmıştı. 

    Faciaya tanık olanlar İnsan kaybı daha çok yerde bulunanlardandı. Zabıta ve askerler tarafından girişi tutulan caddenin dışında kalanlar da facianın dehşetini yaşıyorlardı. Ramazan’ın ilk günü gerçekleşen kaza, çarşı ve halde alışverişin arttığı, o civardaki Hacı Bayram ve Zincirli Camii’lerinde ikindi namazı vaktine denk gelmişti. 

    İlk parti fotoğrafların filmini acelemiz olduğu için banyo etmeden uçak postasıyla dergiye postaladım. Ertesi gün ve daha ertesi günlerdeki olayları izleyip ayrı bir posta ile gönderecektim. Dergide yayımlanan fotoğraflar içinde ceset fotoğrafları yoktu. Onları merkezde filmi banyo eden Ara Güler makaslamış; aramızdaki mevcut samimiyete dayanarak dış basına servis etmiş. Benim büyük bir isteksizlikle çekmiş olduğum ceset fotoğraflarından biri daha sonraki tarihlerde Ara’nın Ara’dan 77 yıl Geçti isimli albümünde, bir diğeri de bir başka portfolyosunda yayınlandı. 

    Kazanın ayrıntılarını daha sonraki günlerde öğrenebilmiştik. Ulus’a düşen o uçak, Middle East Havayolları’na ait Vickers Viscount 745D tipinde bir Lübnan uçağıydı. 265 sefer sayısıyla Beyrut-Lefkoşa hattının uzantısı olarak Ankara Esenboğa Havaalanı’na inmek üzere yoluna devam etmekte imiş. İçinde 11 yolcu ve 3 mürettebat varmış. Kaza, bu uçağın Etimesgut Havaalanı’ndan bir süre önce havalanan Douglas C-47 tipinde Çubuk 28 askerî nakliye uçağıyla çarpışması sonucunda meydana geliyor. Eğitim uçuşundan dönen bu uçağın mürettebatı da 3 kişiden ibaret. Hava güzel, görüş açık. İnsanın aklına rahat rahat uçmaktan başka bir olasılık gelmez. Anlaşılan bu kadar olumlu atmosfer her iki uçağın pilotunun da rehavete kapılmalarına neden olmuş. Son dakikada birbirlerini farkedince iş işten geçmiş. İki uçak Altındağ tepesi ile Ankara Kalesi arasındaki Bend Deresi vadisi üzerinde çarpışırlar. Askerî uçak oralarda bir yere düşmüş, iskân bölgesi olmadığı için fazla bir zayiata sebep olmamış. Yolcu uçağı ise daha havada iken ikiye bölünmüş. İçindeki insanlar havaya saçılmış. Nitekim bunların bir kısmı binaların çatılarından, balkonlarından toplanmıştı. Uçak sonunda Anafartalar Caddesi’nden Hacı Bayram’a doğru uzanan Hükûmet Caddesi’ne düşmüştü. Düştüğü anda Ticaret Han’a çarpmış ve parçalanmıştı. Pervaneli uçak olduğu için yakıtı benzindi. Benzin alev almış, binaları da etkileyen bir yangın başlatmıştı. Ticaret Hanı, ilk büromuzun bulunduğu banka binasının yapışık komşusuydu. 

    İnsan kaybı daha çok yerde bulunanlar arasındaydı. Ramazan’ın ilk günü olması dolayısıyla çarşı ve halde alışverişin artması, o civardaki Hacı Bayram ve Zincirli Camiilerinde kılınacak ikindi namazı saatine denk gelmesi, yollarda insan kalabalığının artmasına neden olmuştu. Ayrıca uçağın düştüğü sokak kavşağında karşılıklı iki banka şubesi bulunuyordu. Bunlardan birisi Garanti, diğeri İstanbul Bankası’na aitti. Özellikle İstanbul Bankası şubesinin kapı ve pencereleri demir parmaklıklıydı; ayrıca acil çıkış kapısı da yoktu. Kazaya orada yakalananlardan hiçbiri boğulmaktan veya yanmaktan kurtulamamıştı. O aralıktaki bir lokantada ve amele kahvesinde de yangınlar çıkmış ve oralarda bulunanlardan pek kurtulan olmamıştı. Yanan ya da hasar gören işyeri sayısı 40’tan fazlaydı. 

    Cenaze namazında mahşeri kalabalık Faciadan dört gün sonra 5 Şubat 1963’te ölenlerin cenaze namazları büyük bir kalabalık eşliğinde Hacı Bayram Camii’nde kılınmış, tabutlar olay yerinden geçirilerek Cebeci Asri Mezarlığı’na götürülmüşlerdi. 

    Cesetlerin toplanması çok zaman almıştı. Kesin hüviyet tespitleri yapılamıyordu. Kurban sayısı da kesin olarak söylenemiyordu. İlk ağızda ölenlerin 80’i aştığı söylenmişti. Sonradan sayı 120’ye kadar çıkarılmıştı. Birçok ailenin evlerine acı yerleşmişti. Ölenlerin arasında Ankaralıların tanıdığı bazı önemli kişiler de vardı, sıradan insanlar da. 

    Aklım daha önceki günlere kaydı. Kaç kez o noktalarda bulunmuştum. Yanan uğrak lokantasında yemek yemiştim; İstanbul pastacısına uğramıştım. Aklımda kaldığına göre uçağın çarptığı iş hanının bir katında bulunan Foto Görçek’i merak edip ziyaret etmiştim. Caddenin girişinin bir köşesinde ilk Gima binası açılmıştı; öbür köşesinde de bizim ilk büromuzun bulunduğu banka binası. Bizim giriş kapımızın hemen yanındaki sağır duvar boşluğunun önünü dört ayakkabı boyacısı yer edinmişti. Herhangi birisi Gima’nın bulunduğu köşeden onların bulunduğu karşı köşeye geçmeye kalkarsa fırçalarının tahta kısmını önlerindeki sandığa vurarak ritmik bir davet takırtısı çıkarırlardı. Bunlardan üçü belli ki esmer vatandaşlardandı, işlerinin ustasıydılar. Biri daha vardı ki, çiçek bozuğu ablak suratıyla besbelli bir orta Anadolu köylü çocuğuydu. Çok saf görünüyordu. Pek müşterisi olmadığına da tanık oluyordum. Onun o haline acıdığım için ayakkabımı boyatmak gerektiğinde onu tercih ediyordum. Bir gün yine karşıdan bu yakaya geçerken bizimkilerde bilinen takırtı başladı. Yürüdüm yürüdüm, yanlarına geldiğim zaman ayağımı o boyacının sandığının üzerine koydum. Arkadaşın yüzünde güller açtı. Gülerek öbür boyacılara “Ben size demedim mi len, bu herüf hep bana gelir” demişti. İçin için gülmüştüm onun bu safiyane sözüne. 

    İşte o kaza gününden sonra benim “Herüf”üm ve diğer üç boyacının hiçbirine bir daha rastlamadım. Oradan her geçişimde içimi bir hüzün kaplar olmuştu. 

    Cenaze töreni kazadan ancak dört gün sonra yapılabilmişti. O sırada İnönü hükümeti iktidarda idi. Başta Başbakan ve Bakanlar olmak üzere devlet protokolünde bulunan pek çok kişi Hacı Bayram’da kılınan namaza ve törene katılmışlardı. Cebeci Asrî Mezarlığı’na yönlendirilen cenaze kortejinde 87 tabut bulunuyordu. 

  • Mahallemizin ablası oldu sinemadan bize ayna tuttu

    Mahallemizin ablası oldu sinemadan bize ayna tuttu

    Türkiye, Ocak sonunda beyazperdeden gönlümüze taht kuran Ayşen Gruda’ya veda etti. Yeşilçam’ın önde gelen oyuncularından Gruda, hem sıradışı hem de popüler olabilmiş nadir sanatçılardan biriydi. Sadece “geri zekalının” kısaltılmışı anlamındaki “gerzek” kelimesini yaratmakla kalmadı, bize bizi göstererek bir dönemin sosyal ilişkilerine ışık tuttu.

    Türk tiyatro ve sinemasının kendine has bir ismiydi Ayşen Gruda. En büyüklerdendi. 1945’te doğduğu, tiyatro oyunculuğuna liseyi bırakıp başladığı çokça yazılıp çizildi 23 Ocak’taki ölümünden sonra. Lise 2. sınıftaydı. Kara tren makinisti babası öldüğünde para kazanması gerekti ve öyle atladı sahneye. Yıllar sonra söylediği “her şey ihtiyaçtan olur” sözünü doğruluyordu bu. Ablası Ayten Erman, Avni Dilligil’in tiyatrosunda sahneye çıkıyordu. Ayşen’den sonra küçük kardeşi Ayben de tiyatrocu olacaktı. Yeşilköy’deki Ermeni komşularının ve büyüklerinin taklidini yaparken, yeteneğinin ailesi tarafından keşfedildiği kendi anlatımıydı. Mesleğine başladığı Tevhid Bilge Tiyatrosu’nda turnelere çıktı, bir süre İstanbul ve Ankara’da çeşitli tiyatro oyunlarında rol aldı. 

    “Nahide Şerbet” karakteriyle 1970’lerde artık bir televizyon yıldızıydı. Türk halkının hayatına bu isimle girdi, en önemli kadın komedyenlerden biri oldu. Ün kazandığında evliydi; Yılmaz Gruda ile 1976’da boşansalar da soyadını bırakmadı. “Geri zekalı”nın kısaltılmışı anlamındaki “gerzek” kelimesiyle Türk argosuna kazandıran Ayşen Gruda’nın kavram üreten tarafı da eksik değildi. 

    Beyazperdede ilk rol – 1974 Ayşen Gruda’nın beyazperdedeki ilk rolü, dönemin mega projesi “Hababam Sınıfı” filminde yaklaşık 5 dakika süren bilgi yarışması sunucusu rolüydü. 

    Sinema dünyasına, dönemin mega projesi “Hababam Sınıfı” ile ayak bastı. İlk filmdeki rolü yaklaşık beş dakikaydı. Filmin afişinde yer almıyordu; künyede adı bazen yoktu bazen de en son sıralarda geçiyordu. Serinin bu ilk filminde okullararası bilgi yarışması sunucusuydu. Üç yıl sonra dördüncü filmde bu kez okula gelen kız öğrenci olarak ana karakterlerden biriydi. Böylece Arzu Film, kuruluşundan 10 yıl sonra kadrosuna sıradışı bir kadın oyuncu katmış oluyordu. Ayşen Gruda, yönetmen Ertem Eğilmez’in akıllı, çalışkan ve disiplinli oluşunu hep övdü fakat yarım asır emek verdiği oyunculukta “hak ettiği parayı kazanamadığını” da söylemekten çekinmedi. 

    Ayşen Gruda’nın filmografisinde, Neşeli Günler, Hanzo, Tosun Paşa, Süt Kardeşler, Çöpçüler Kralı, Şaban Oğlu Şaban, Bizim Aile, Çiçek Abbas, Şekerpare gibi Türk sinemasının klasik haline gelmiş örnekleri vardır. Daha pekçok filmde rol almıştır. Orijinal saç rengi kızıla yakın bir turuncu; gözleri yeşil, elleri narin, teni beyaz, fiziği düzgündü. Fakat ne hikmetse Ayşen Gruda “güzel” değildir. Yeteneği, emeği ve şüphesiz tiyatro/kamera oyunculuğuna olan tutkusuyla bu müstesna durumu müthiş bir avantaja çevirmiş, büyük bir estetik yakalamıştır. 

    57 yıl aralıksız

    1962’de başladığı sahne hayatına aralıksız devam eden Ayşen Gruda, oyunculuğundaki kaliteyi, alanında dünyadaki gelişmeleri yakından izlemekle yakalamıştı. 

    1977’de edindiği “Domates güzeli” lakabıyla arası pek iyi olmamış; bunu kullananlara “Ben ondan sonra bir sürü şey yaptım, siz hâlâ orada mısınız?” dercesine bakmıştır. Oyunculukta durmaksızın emek sarfetmek gerektiğini anlamış; yaldızlı kariyeri boyunca sürekli okumuş, izlemiş, dinlemiş; hem ülkedeki hem dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmiştir. 

    Usta sanatçı, bir röportajda kendisine yöneltilen “Sahip olduğunuz şöhreti ve ilgiyi kaybetme korkusu var mı?” sorusuna, “Biliyorum ki bu halk beni nasıl gömeceğine kendi karar verecek. Vasiyete gerek yok. Onlar bilir beni nasıl gömeceklerini. O gün gelene kadar da benden sevgi ve ilgilerini esirgemeyeceklerini hissediyorum” cevabını vermişti. Sanatçının cenazesine katılan ünlülerle bir kısım vatandaş arasında fotoğraf çektirme tartışması çıksa da, Ayşen Gruda, yattığı yerden gülümseyerek ve hafif küçümseyerek bakıyor olmalı. 

    Ayşen Gruda ile Röportaj (Ocak 2018)

    ‘Sen biraz gazetecilik öğren!’

    Ayşen Gruda ile 26 Ocak 2018’de Münir Özkul’un ölümü üzerine telefonda bir röportaj yapmış, ondan Özkul hakkında birkaç söz duymak istemiştik. Yaptığımız kısa konuşmayı dergide yayımlamamış, onun yerine Seçkin Selvi’nin yazısını kullanmıştık. Yayımlanmayan bu röportajda, Ayşen Gruda’nın gazeteci Mehmet Çalışkan’a 1998’de söylediği meşhur “Sen benimle röportaj yapacak seviyede misin?” sözünü hatırlatan pek çok ifade bulunmaktaydı. Büyük kısmı bir “fırça” salvosu şeklinde geçen söyleşinin bir bölümü şöyleydi: 

    Ayşen Hanım, merhaba. Ben #tarih’ten arıyorum sizi, adım Hasan. 

    Evet. 

    Biraz önce menajerinizden randevu aldım, onunla görüştüm, bugün arayabileceğimizi söyledi. Onun için rahatsız ettim. 

    Neden bu kadar ısrarcısınız? 

    Çünkü Münir Özkul’la ilgili dergimizde… 

    Neden ben? Benden ne bekliyorsunuz? İlla benim mi bir şey söylemem gerekiyor? 

    Tabii, sizin söylemeniz daha makbul olur, mümkünse tabii. 

    Ben bu konuda bir otorite değilim. Fazla tanıdığımı da söyleyemeyeceğim; ancak setten tanıyorum. Ama çok yetenekliydi. Başka yerde doğsa herhalde beş tane falan Oscar almıştı. 

    Evet, muhtemelen. Türkiye’de de çok fazla ödülü var. 

    E, bak ne güzel. Senin de bildiklerin var işte. Yaz onları. 

    Sizden duymak daha iyi olur Ayşen Hanım. 

    Niye? Niye? Niye oğlum? Niye? Ne münasebet? 

    Çünkü siz onu yakından tanıyorsunuz… 

    Yakından tanımıyorum diyorum. Bak sen beni dinlersen… Yakından tanımıyorum. 

    Doğru, haklısınız belki de ama… 

    Evine gitmişliğim yok, bilmiyorum. Yaşam tarzını bilmiyorum. Hiçbir şeyini bilmiyorum. Sadece sette gördüğüm bir insandı. Orada da işini mükemmel yapıyor idi! Allah rahmet eylesin. Nur içinde yatsın. 

    Haklısınız. Set hayatı ve tiyatro hayatında… 

    Ben set hayatını asla kimseye anlatmam. Tiyatro hayatını da kulisi de anlatmam. Oraları benim mutfağım. Oralara kimse giremez. Ne anlatacağım? 

    Peki sizin bir anınız… 

    Hep aynı şeyler. Münir Özkul’la birlikte sette olmak yeteri kadar anıdır. Tamam? 

    Tamam. Bir şey daha sorayım lütfen. Siz geçen görüşmemizde “oyuncular filmlerden telif haklarını alabilecek mi, merak ediyorum” demiştiniz. 

    E, onlara bakarsınız. Koca tarih dergisisiniz. Kim alıyor, kim alamıyor, alan var mı? Azıcık da onlara siz bakarsınız. Bunlar benim söyleyeceğim şeyler değil. Ne yapacağınızı siz daha iyi bilirsiniz. 

    Peki. Son bir not almak istersem eğer ne dersiniz? Hastalığından ya da öncesinden… Söylemek istediğiniz son bir şey daha var mıdır? 

    – Ben böyle goygoyculuktan hiç hazzetmem. Onu hep filmlerindeki gibi hatırlasınlar isterim. Niye hastalığından bahsedeyim. Onun tiplemelerine baksın halk; Kel Mahmut’a, baba tiplemelerine baksın… Her anlamda bu tür bir insan olmak gerektiğini zaten göreceklerdir. 

    – Ayşen Hanım, Münir Özkul’un ilk yıllarından beri… 

    – Deminden beri ne söylüyorum ben? Sen dinlemiyorsun galiba! 

    – Hayır dinliyorum ama, tekrar soruyorum. 

    – Niye? 

    – Çünkü işim bu, gazeteciyim. 

    – Gazeteci dört soru mu soracak, beş soru mu soracak onları yazar; tekrar tekrar aynı sorular sorulmaz. Aynı sorulara aynı cevaplar verilir. Böyle bir şey var mı? Ben ilk defa gazeteci görmüyorum. Sen biraz gazetecilik öğren. Ağabeylerinin yanında, ustaların yanında çalış, gazeteciliğin ne olduğunu öğren. Tamam mı oğlum? 

    – Tamam, olur. Teşekkür ederim. 

    – İyi günler. Hoşçakal. 

    – Sağolun. Görüşmek üzere. 

  • Tarihî İstanbul’dan Fener ve Haliç…

    Tarihî İstanbul’dan Fener ve Haliç…

    Yavuz Sultan Selim Camii ve külliyesi ile Fener semtinin görüldüğü fotoğraf bir askerî uçaktan çekilmiştir. Fener Rum Patrikhanesi’nin ahşap yapıları 1941’de yanarak yok olmuş ama 1960 dolaylarında açılan Haliç Caddesi henüz yok. Fotoğraf bu ara döneme ait.

     1. Darüşşafaka

    Yetim ve yoksul çocukların yetiştirilmesi amacıyla 1873’te açılan parasız yatılı okul. Cumhuriyetin ilanından sonra lise olarak düzenlenen okula 1969’da yatılı kız öğrenci de alınmaya başlandı. 1994’de Ayazağa’da yeni inşa edilen yapılara taşınan okulun eski yapılarına başka bir eğitim kurumu taşınmıştır. 

    2. Aspar Sarnıcı

    Geç Roma, Erken Bizans döneminde inşa edilen su toplama ve dağıtım tesisi. Yapıyı inşa ettiren Aspar, 5. yüzyılda kentin en önde gelen isimlerinden biriydi. Açık sarnıç 152 x152 metre boyutlarında kare şeklinde bir yapıdır. İlk yapıldığında 11 metre derinliğinde olduğu tahmin edilmektedir. Bizans döneminde terkedilen ve bostan olarak kullanılmaya başlanan sarnıç içine Osmanlı döneminde 16. yüzyıl ortalarında Hatip Müslihüddin Mustafa Efendi tarafından bir mescit inşa edilmiş. Etrafında ahşap evlerden oluşan mahalle 1950 dolaylarında ortadan kalkmış. 

    3. Sultan Selim Camii

    Yerin seçimi ve yapılaşma kararı Yavuz Sultan Selim döneminde. Ancak inşaata 1520’de onun ölümünden sonra oğlu Kanunî Sultan Süleyman tarafından başlanmış ve kısa sürede tamamlanmış. Caminin ana mekanı 24.5 metre çapında bir kubbe ile örtülmüş, yanlarda müstakil tabhaneler inşa edilmiş. 

    4. Yavuz ve Abdülmecit Türbeleri

    Sultan Selim Camii’nin mihrap önündeki ilk yapı, 1520’de buraya gömülen Yavuz Sultan Selim Türbesi’dir. Daha sonra bunun karşısına Şehzadeler Türbesi, hemen arkasından bu iki türbenin arasında Yavuz Sultan Selim’in eşi Kanunî’nin annesi Hafsa Valide Sultan Türbesi inşa ettirilmiştir. Fotoğrafta 1894 depreminde çöken bu türbenin yaklaşık 1 metre yüksekliğindeki duvarları görülmektedir. 19. yüzyılda Sultan Abdülmecit buraya defnedilmiş, mezar üzerine türbe ile birlikte bir hünkar kasrı da inşa edilmişt. 

    5. Yavuz Sultan Selim İmareti

    Aynı adlı külliyenin imareti 1894 depreminde yıkılmış, tamir edilemez durumdaki yapının arsasına Evkaf Nezareti’nin başmimarı Kemalettin Bey tarafından Darülhilafe Medresesi yapılmış. Türk neoklasiği üslubundaki yapı, bugünYavuz Sultan Selim Kız Meslek Lisesi olarak kullanılmakta. 

    6. Fethiye Camii (Pammakaristos Manastırı)

    13. yüzyılda Meryemana’ya adanan bir kilise olarak inşa edilen yapının banisi Mihail Glabas Tarkaniotes’dir. Muhtemelen daha eski bir kilisenin yerine inşa edilen yapı, İstanbul’un fethinden sonra Rum cemaatinin elinde kalmaya devam etmiş ve bir kadınlar manastırı olarak kullanılmıştır. 1455’te Osmanlı döneminin ilk patriği Gennadios Efendi patrikhaneyi bu manastırın yerine taşımıştır. Yaklaşık 130 yıl patrikhane olarak kullanılan yapı, 1590 dolaylarında Gürcistan ve Azerbaycan’nın fethinin anısına Fethiye adıyla camiye çevrilmiştir. 1960’lardan itibaren yapının ana binası cami olarak kullanılmaya devam etmiş, mezar kilisesi içinde korunan mozaikler restore edilerek Kültür Bakanlığı’na bağlı bir müze haline getirilmiştir. 

    7. Fener Rum Erkek Lisesi

    İstanbul’un fethinden sonra İstanbul Rum Patrikhanesi’ne verilen haklar ile onun himayesinde kurulan okul, Osmanlı dönemi boyunca varlığını devam ettirmiş. 1861’de klasik lise haline gelen kurum, 1881’de bugünkü yerinde ve etkileyici bir mimari ile yeniden inşa edilmiş. Mimarı Dimandis Efendi’dir. Okul bugün Özel Rum Lisesi olarak hizmet vermekte. 

    8. Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi

    Fatih döneminde yeniden kurulan İstanbul Rum Patrikhanesi, 1602’den itibaren bugünkü yerine taşındı. 19. yüzyılın başlarında kilise ve bitişiğindeki ahşap konak yeniden inşa edildi. 1941’de çıkan bir yangınla yapının ahşap bölümleri tamamen yokoldu. Bu bölümler ancak 1991’de yeniden inşa edilebildi. 

    9. Maraşlı Mektebi

    Odesalı Rum tüccarlardan Grigorios Maraslis tarafından inşa ettirilen okul, İstanbul’un nitelikli okul binalarından biridir. 1901’de tamamlanan okul binasının girişi, neoklasik üslupta bir tapınak cephesi şeklindedir. Okul günümüzde öğrencisi kalmadığı için kapanmıştır. 

    10. Haliç Sanayi Tesisleri

    Haliç kıyıları Osmanlı döneminde yalıların ve sarayların uzandığı, kentin sevilen semtlerinden biriydi. Ancak bu kıyılarda her zaman sanayi tesisleri de olmuştur. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren şekillenen yeni endüstri tesisleri kıyıları doldurmuştur. 1980’lı yıllarda bu tesisler pek araştırılmadan yıktırılarak sınırsız park alanları oluşturuldu. 

    11. Ayakapı Hamamı

    1582’de Sultan 3. Murat’ın validesi Nurbanu Sultan’ın Üsküdar’daki külliyesine vakıf olmak üzere inşa edildi. Aya Kapı ile Yeni Kapı arasında Mimar Sinan tarafından tasarlanan tek hamamdır. Uzun süredir kaderine terkedilmiş olan özel mülk yapının bir çok bölümü çökmüş ya da ciddi değişikliklere mâruz kalmıştır 

  • ‘Yeni İstanbul, yeni bakış’

    ‘Yeni İstanbul, yeni bakış’

    Refah Partisi, 27 Mart 1994 Yerel Seçimleri’nde aldığı oy oranıyla olmasa da kazandığı kent sayısıyla tam anlamıyla bir zafer elde etmişti. Yenilgi ise koalisyon ortağı Sosyal Demokrat Halkçı Parti’nindi. Recep Tayyip Erdoğan 28 Mart sabahına kadar parti merkezinde sonuçları ekibiyle birlikte takip etmiş, sıcağı sıcağına yapılan röportajda “SHP, ANAP, vesaire… İstanbul’a bir oradan bakış var, Moda’dan bakış var, Bebek’ten bakış var, Ataköy’den bakış var; bir de İstanbul’a Bağcılar’dan, Dudullu’dan bakış var. Gecekondu bölgelerinden bakış var. Şimdi bu ‘yeni İstanbul’un oyları geliyor” demişti. Erdoğan, anketlere, tahminlere ve basındaki havaya rağmen İstanbul’da 25.7 oranında oy almış, en yakın rakibi İlhan Kesici’nin 2.4 puan önünde, ilk sırada yer alarak başkan seçilmişti (Melih Gökçek Ankara’da 21.4 ile kazandı). 30 Mart’ta Necmettin Erbakan’ın sağında Erdoğan, solunda Gökçek ile yaptığı basın toplantısı… 

    Fotoğraflar: Depo Photos

  • 1. Dünya Savaşı ve mağlupların bitmeyen acıları

    1. Dünya Savaşı ve mağlupların bitmeyen acıları

    1. Dünya Savaşı’nın sona ermesi dünyaya barış getirmedi. İngiltere başbakanı Lloyd George’un deyişiyle, “kuşku, küskünlük, yanlış anlama ve korkular zihinleri zehirlemiş”, savaşın psikolojik mirası olan nefret, barışı zorlaştırmıştı. Çoğu işgaller ve dış müdahalelerle gelişen iç savaşlar nedeniyle mağlupların gözyaşları uzun süre kurumayacaktı. İktidar mücadeleleri ve kitlesel kıyımlar dönemi… 

    Ağustos 1914’te, askerler zafer inancıyla, neşeyle ve marşlarla cepheye uğurlandı. Hepsi o yıl Noel’e kadar zaferle eve dönmeyi umuyorlardı ama 51 ay boyunca siper dehşetini yaşayacaklardı; tabii şanslı olup hayatta kalanlar. 

    Sonunda bir kısmı yaralı, sakat, akıllarını veya uzuvlarını yitirmiş olarak soğuk ve karanlık evlerine döndüler. Balkan bozgunundan yeni çıkmış Osmanlı askerleri elbette seferberliğe böyle neşeli gitmemişti. Zira onlar 1912’de başlayan ve 1922’de sona erecek “10 yıllık savaş” döneminin en fazla acı çeken evlatlarıydı. 

    Mütareke manşetlerde İngiliz gazetesi The Daily Telegraph 12 Kasım 1918’de “Resmi Mütareke İmzalandı” manşetiyle çıktı. 

    Savaş boyunca Avrupa’da tarım üretimi düşmüş, binlerce köy ve çiftlik haritadan silinmiş, hayvan varlığı azalmıştı. Açlık ve yarı açlık, nüfusu hastalıklara açık hale getirdi ve 1918 yılında İspanyol Gribi, savaştan çok daha fazla insan (1. Dünya Savaşı’nda 8 milyondan fazla asker can verdi. Savaşın son senesinde başlayan grip salgınının ise en az 30 milyon insanı öldürdüğü tahmin ediliyor) öldürdü. O dönemde henüz antibiyotikler olmadığı gibi, parazitlere karşı ilaçlar da çok az ve etkisizdi. 2. Dünya Savaşı’nda antibiyotikler ve DDT’nin 10 milyonlarca hayat kurtardığı söylenir ki, bunlar ele aldığımız dönemde yoktu; serum ve kan nakli ise henüz deneysel düzeydeydi. Daha önemlisi, galip devletlerin savaş sonrası düzeni için planları yoktu. Savaş boyunca süren pazarlıklar, esas olarak mağlupların nasıl yağmalanacağı üzerineydi. 

    Savaşın faturası Galip devletlerin barış sonrası Almanya’ya dayattığı ağır şartlara dikkat çeken bir dönem karikatürü. 

    Savaşın mirası sadece maddi-manevi yıkıntılar değil, makul bir barışın önündeki psikolojik engellerdi. Lloyd George gibi aşırı hırslı bir politikacı bile savaşın yarattığı nefret ve acının barışı zorlaştırdığını vurguluyor, “kuşku, küskünlük, yanlış anlama ve korkular zihinleri zehirledi” diyordu. İşte bu zehirlenmiş zihinler, istikrarlı bir dünya kurmaktan aciz kalacaktı. 

    1918’de Batı cephesinde silahların susması dünyaya barış getirmedi. Birer imparatorluk olan İngiltere ve Fransa, krizlerini bir şekilde atlattılar. ABD kendi kıtasına çekildi. 1929 Büyük Bunalımı’na kadar “roaring twenties” denilen çılgın dönemini yaşadı. Dünyanın geri kalanı ise çoğu işgaller veya yabancı müdahaleleriyle birlikte gelişen iç savaşlara gömüldü. 

    Burada, savaşın hemen sonrasında, mağlupların acılarını arttıran mücadeleleri ele alacağız. 

    Zafer kutlamaları ve Versailles Britanya halkı Londra’da, 1. Dünya Savaşı’nın bitmesini sevinç gösterileriyle karşılamışlardı (üstte). İtilaf Devletleri ile Almanya arasındaki Versailles Barış Antlaşması, Orient Express’in bir vagonunda imzalanmıştı (altta). 

    RUSYA

    Beş yıl süren iç hesaplaşma 

    Rusya’da iç savaş, çok fazla tarafın katıldığı, beş yıl süren, bazı bölgelerde daha da uzayan bir kapışma oldu. Farklı milliyetler, monarşistler, anarşistler, anayasacı demokratlar, sosyalistler, her sınıftan rejim karşıtları, mülk sahipleri, yabancı güçler bu muazzam çatışmada yer aldı. Kaç kişinin öldüğü konusunda net bir rakam olamamakla birlikte 10 milyonun biraz altında veya üzerinde olduğunu söyleyenler vardır ki, bunun yarısı savaş ve terör, geri kalanı da açlık ve yıkım kurbanıdır. 

    1917’de Şubat Devrimi ile Çarlık yıkıldıktan sonra, Geçici Hükümet döneminde ordudaki dağılma had safhaya çıkmıştı. Askerler 26 Haziran’da Alman ilerlemesine karşı savaşa devam emrine uymadıkları gibi, subayları öldürüp yağmaya giriştiler. Hükümet istifa ettikten sonra ülke bir süre yönetimsiz kaldı. İkinci hükümette Savaş Bakanı olan Kerensky yaz sonunda düzeni sağlaması için uzun süredir gizli temasta olduğu General Kornilov’u çağırdı. Ne var ki askerleri Petrograd’a girerken, hükümet onu asi ilan etti. Geçici yönetimlerin güçsüzlük içinde yalpalayıp durmaları, Bolşeviklere Ekim darbesinin yolunu açtı. Bu sırada bazı Sovyetler (yani işçi, köylü veya asker meclisleri) iktidar çağrısı yaparken, köylüler toprakları, işçi komiteleri de fabrikaları işgal ediyordu. Bunları bastırmaya giden birlikler de dağılıp isyancılara katıldı. Köylüler, Geçici Hükümet’in ne barış ne de toprak dağıtımı yapacağını anlamışlardı. Onların toprak ve barış isteği, Bolşeviklerin asker sovyetlerinde ağırlıkta olduğu Petrograd ve Moskova’da iktidarı almasını sağladı. Bolşevik iktidarın ilk işi de barış ve toprak dağıtımı için kararnameler çıkarmak oldu. 

    Savaştan iç savaşa Rusya’da Bolşeviklerin iktidar hareketi savaş içinde başladı. İç savaşın sebep olduğu yıkımdan, en çok yoksul köylü toplulukları etkilendi. 

    Bolşeviklere karşı direniş, aslında bir darbe olan Ekim İhtilali’nin hemen ertesinde başladı. 1918 başında Bolşevikler azınlıkta oldukları Kurucu Meclis’i tasfiye ettiler. 3 Mart tarihinde Merkezî Devletler, zor durumdaki yönetime çok ağır koşullar içeren Brest-Litovsk Antlaşması’nı imzalattılar. Rusya savaş öncesinde 46 milyon nüfusun yaşadığı 1 milyon kilometrekare toprak yitirdi. Bolşeviklerin karşısında Ukrayna milliyetçileri ve Almanların başta Baltık olmak üzere sınır bölgelerinde oluşturdukları kukla yönetimlerin yanısıra, Beyaz ordular vardı. Kazaklar ise her iki tarafta da savaştı ama, Beyaz orduları destekleyenler daha çoktu. Biraz da bu nedenle Ukraynalılar, 1930’ların sonuna kadar süren ve 2. Dünya Savaşı’nda yinelenen bir Bolşevik terörüyle karşılaşacaklardı. Aynı günlerde Finlandiya ve diğer ülkeler de bağımsızlık savaşına giriştiler. Bolşevikler bunun üzerine Kızılordu’yu kurarak büyük bir örgütlenme başarısı gösterdiler. Bunun 1918 Nisan’ında 200 bini ancak bulan mevcudu, kısa sürede 1 milyonu geçecekti. 

    Rusya’da iç savaş sürerken İngiliz, Fransız, Amerikan ve Japon güçleri Baltık ve Kırım limanları ile Murmansk, Archangels ve Vladivostok’a çıktılar; Beyaz ordulara silah ve eğitim yardımı yaptılar. Ne var ki yabancı müdahale Bolşeviklere desteği artırdı. Kolchak’ın ordusu Tukhachevsky tarafından Volga’dan Vladivostok’a kadar binlerce kilometre kovalanarak saf dışı edildi. Denikin ve Wrangel orduları yenildi ve 150.000 kişi Karadeniz’den tahliye edildi. Bu dönemde on binlerce Beyaz Rus, İstanbul’da kalarak kentin hayatında ilginç bir değişiklik yarattı. Baltık kıyılarındaki Yudeniç ordusu da etkisiz kalınca yabancı güçler çekilmeye başladı. 

    Kitlesel açlık Rusya’da iç savaş 10 milyona yakın insanın canını aldı. Bunların yarısı savaş ve terörün, diğer yarısı ise yaşanan kıtlığın kurbanı oldular. 

    Bolşevikler esas olarak merkezî bir disipline sahip oldukları için iç savaşı kazandılar. Ülke “beyaz” ve “kızıl” terör arasında sonsuz kayba uğradı. Beyaz ordular 1920 sonunda tasfiye edildi ama direniş odaklarının temizlenmesi 1922’yi buldu. Bununla birlikte muhalefet çok çeşitli biçimler aldı ve hiçbir zaman sona ermedi. 

    Bu iktidar deneyinin savaş içerisinde başlaması, dünya sosyalizmi için son derece talihsiz bir olaydır. Ağırlıkla yoksul köy topluluklarından oluşan bir ülkede eşitlikçi bir refah toplumu yaratma iddiasındaki, okumuş kesimden oluşan küçük bir parti, kısa sürede Çarlık toprakları üzerinde dev bir idari mekanizma yaratmak zorunda kalınca, tüm idealizmini yitirdi. Bunu sürekli büyüyen bir polis mekanizmasıyla ve ülkeyi silahlı bir kampa çevirerek ayakta tutabildi. Terör, rejimin asli unsuru olurken dünya sosyalistleri bir süre sempatiyle baktılar ama sonra tüm gerçekler ortaya döküldü. İdealizm ölürken, dünya sosyalizmine de altından kolay kalkamayacağı bir darbe vuruluyordu. 

    ALMANYA

    Devrimin sonu ve Nazizmin tohumları 

    Ekim ayında Almanya’nın savaşı yitirdiği kesinleşince, Avusturya 3 Kasım 1918 tarihinde silah bırakarak dağıldı. Mütarekeye göre tüm demiryollarını da İtilaf Devletleri’nin emrine vereceklerdi. Böylece Bohemya ve Tirol üzerinden Silezya, Saksonya ve Bavyera’nın işgali önünde hiçbir engel kalmadı. Savaş, Alman toprağına sıçramak üzereydi. İlk ayaklanmaların bu eyaletlerde başlamasının nedeni budur. Bu durumda Batı’daki kuvvetlerini ezici bir yenilgiden kurtararak düzenli şekilde iç bölgelere çekmek, Alman yönetici sınıfı için devrimi önlemenin tek yolu olarak görüldü. 

    Ekim sonunda, donanmanın şerefle vuruşarak batması için denize açılmaları emrini alan Alman denizcilerin isyan etmeleri, iç çatışmanın ilk işaretlerinden biri oldu. 11 Kasım günü yapılan ateşkesten sonra kurulan hükümet ise ülkedeki kaosu önleyecek durumda değildi. Öte yandan solcuların arasında da iktidarı alacak bir örgütlenme ve liderlik, hatta aralarında işbirliği yapabilecek bir uzlaşma yoktu. Sosyal Demokrat Parti’nin çoğunluğu merkez ve sağda yer alıyor, ayrıca eski solculardan oluşan bağımsız bir grup bulunuyordu. Bunlar homojen olmadığı gibi, üyelerinin çoğu için ayrımlar net değildi. Gerçekten devrim isteyen yegane grup olan Spartakistler çok az sayıdaydı ve romantik veya maceracı unsurlardan oluşuyorlardı. Spartakist hareketin liderleri Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg yılın son günü Sosyal Demokratlardan ayrıldıklarını ve Komünist Partisi’ni kurduklarını ilan ettikleri zaman devrim çoktan sönmüştü. Almanya’da devrimci hareketlilik zaten son derece kısa sürdü. Spartakistlerin Ocak ayındaki girişimleri beyhude bir hamleydi. Şimdi tekrar Kasım ayının kritik günlerine dönelim. 

    1 Dolar = 100.000 Mark 

    Savaştan sonra Almanya’da bütçe açığı inanılmaz boyutlara ulaştı. 1 Amerikan Doları, yaklaşık 100.000 Mark’a eşit olmuş; Alman banknotları artık çocuk oyunlarında kullanılmaya başlamıştı. 

    Denizcilerin Willhelmshaven’deki ayaklanmaları ayın 4’ünde Kiel’e, oradan da Münih’e sıçradı. Burada Sosyal Demokratlar ile diğer kesimler ve askerler arasında kısa süreli bir işbirliği oldu, zira burası muhtemel istilaya en yakın yerdi. Münih’ten sonra Almanya’nın birçok yerinde işçi ve asker konseyleri çoğaldı ve Kayzer’in tahttan feragat ettiği 9 Kasım günü Berlin’de de ortaya çıktı. Son imparatorluk şansölyesi Prens Max von Baden, henüz resmîleşmemiş olan feragatı saat 11’de ilan ettikten sonra, istifasıyla birlikte görevi Sosyal Demokrat Ebert’e önerdi. Radikal sol kanattan korkan Schiedemann da saat 14.00’de cumhuriyeti ilan etti. Her şey üç saat içinde olup bitmişti. Ertesi gün işçi ve asker konseyleri hükümet denetiminde birleştirilince Alman Devrimi burada sona erdi. 

    Gerisi uzun, çok uzun bir karşı devrimdi. Hükümet ordunun yüksek komuta heyetiyle birlikte radikal sol unsurları temizlemeye girişti. Önce işçi ve asker talepleri komisyona havale edilip konseyler uykuya yatırılırken, terhis edilmiş subay ve erlerden (daha sonra SA ve SS’lerin nüvesi olacak) birlikler oluşturup Berlin’e getirildi. Buna direnmeye çalışan bir avuç militanın etkili olmasına imkan yoktu. Şehirden kaçmayı kabul etmeyen Liebkniecht ve Luxemburg 15 Ocak 1919 tarihinde yakalanıp öldürüldü. Sağcı birlikler daha sonra Freikorps adını alarak tüm Almanya’da işçi ve asker konseylerini yoketmeye giriştiler. İşçilerin en radikal liderlerinin yüzlercesi öldürülürken, Sosyal Demokratlar bunu görmezden geldi. Bunu Katolik ve bağımsız siyasetçilerin öldürülmesi izledi. Almanya Nazi iktidarı ve yıkıma giden yola girmişti. 

    Hayatın bedeli İlk protezler, 1. Dünya Savaşı sonrası kullanılmaya başladı. Savaş gazisi Alman asker Hermann Peschel (sağda), yeni protezi sayesinde arkadaşıyla poker oynuyor (1920). 

    MACARİSTAN

    Galip devletlerin bölme girişimleri 

    1918’de Macaristan, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun en büyük parçasıydı. Ne var ki diğer halklar galiplerden destek alarak imparatorluğun parçalanmasından istifade ederken, Macarlar tek başlarına kaldı. Polonya yeniden kurulurken, tarihte ilk kez bir Yugoslavya ve Çekoslovakya yaratıldı ki, bunlar Soğuk Savaş sonrasında yokedilecekti. Batılı devletler Sırpları, Çekleri ve Romanyalıları özellikle ödüllendirirken, Macarlar yapayalnız kaldı. Avusturya Almanları bile, bir süre için barış konferansında Almanya ile birleşmelerine izin verileceği hayaline kapıldılar. 

    Macaristan’ın yaşam mücadelesi Macaristan, mütarekeden sonra da nefes alamamıştı. 1919’da Romanya Budapeşte’yi işgal edecekti. 1919’da askerler, humma gibi bulaşıcı hastalıklar dolayısıyla yine askerler tarafından şehrin dışına gömülüyorlardı. 

    Macaristan nüfusunun yarısı Slovaklar, Sırplar, Hırvatlar, Ukraynalılar ve Romenlerden oluşuyordu. Bunların hepsi kendi devletlerine katılmak için millî komiteler kurmuşlardı ama toptan şekilde ayrılmaları Macaristan’ı çok küçük bir devlet haline getirecekti. Bunu felaket addeden Macarlar pek işlevli olmayan parlamentolarının yegane partisi olan Ulusal Parti’nin lideri Kont Karolyi’den medet umdular. En güçlü parti olan Sosyal Demokratlar ancak Kurucu Meclis’te ağırlık taşıyacaklardı. Macaristan’ın en zengin aristokratı olan Karolyi (ki kısa süre sonra sözde komünist yönetim özel mülkiyeti yasaklarken sadece o kendi topraklarını köylülere dağıtacaktı) savaşa karşı çıkmış olduğu için çok tepki görmüştü ama o günlerde kurtarıcı addedildi. Ne var ki Macaristan’ı parçalama amaçlarından en ufak taviz vermeyecek olan Fransızlar ve İngilizler, onun her girişimini geri çevirdiler. 16 Kasım günü cumhuriyet ilan edildi ve Kurucu Meclis 15 günlük başbakan Karolyi’yi geçici cumhurbaşkanlığına getirdi. Rusya’da esir düşüp örgütlenen komünistlerin bir grubu bu sırada ülkeye dönüp Bela Kun liderliğinde kaosa katkıda bulundu. 20 Mart 1919 tarihinde Fransızlar büyük toprakları Romanya’ya bırakmalarını emredince, Sosyal Demokratlar onlarla ittifak yaparak karşı durmaya karar verdiler, çünkü topraklarının üçte ikisi ve Macar nüfusun yarısı yeni sınırın dışında kalıyordu. Sosyal Demokratlar Karolyi’yi istifa ettirip direniş için Komünist Parti aracılığıyla Ruslardan yardım almak istediler. Tüm konsey ve komitelerde Sosyal Demokratlar ezici çoğunluğa sahipti ama Bela Kun’un “millî Bolşevizm” diye adlandırdığı Sovyet tarzı bir yönetim kuruldu. Terör uygulamaları da parlamentonun bodrumunda işkencehanelerin açıldığı bir seviyeye ulaştı. Açlık ve kaos artarken Romanyalılar Budapeşte kapılarına dayanınca, Sosyal Demokratlar komünistlerden kurtulmaya karar verdi. 

    31 Temmuz’da Macar Sovyet Cumhuriyeti deneyi sona erdirilirken Bela Kun ülkeden kaçtı. Giderken haber dahi vermediği arkadaşı, işkenceci terör şefi Tibor Szamuely yakalanmamak için intihar etti. Romanyalılar Budapeşte’yi işgal ederek muazzam bir yağma yaptılar. Amiral Horty, karşı devrimci bir ordunun başında ülkenin yeni hakimi oldu (Transilvanya’da kalan Macarlar bugün hâlâ Romanya ile büyük bir sorun). Bela Kun, Moskova’ya gidip Komintern’e memur oldu ama Stalin tarafından katledilmekten kurtulamadı; çünkü Yahudi idi. 

    BULGARİSTAN

    Yenilgi ve terör ayaklanma ve katliam 

    Bulgarlar da savaşın kaybedenler tarafında kalmış ve uğrunda ciddi fedakarlıklar yaptıkları Büyük Bulgaristan hayalinden vazgeçmek zorunda kaldıkları gibi, Neuilly Antlaşması’na göre yeni aldıkları Ege kıyılarını Yunanistan’a terketmişler, Sırbistan’a da toprak vermişlerdi. Bizde Kurtuluş Savaşı’nın yapıldığı yıllarda Bulgaristan’da Köylü Partisi lideri Alexander Stamboliski iktidarda idi. Bu lider 9 Haziran günü aşırı sağcı-faşist güçler tarafından gerçekleştirilen darbeden birkaç gün sonra öldürüldü. Tsankov hükümeti kuruldu ve Köylü Partisi üyeleri zulme uğradı. Faşistler ve Makedonya IMRO örgütü, terörün komünistlere de uygulanmasını istiyordu. Komünistler geleneksel öngörüsüzlükleri içerisinde önce durumu “burjuvazi içi” bir çatışma olarak niteleyip uzak durdular ama bela gelmekte gecikmeyecekti. Komintern emri üzerine 1923 Eylül’ünde hazırlıksız bir ayaklanmaya giriştiler. Kızanlık, Pazarcık, Stara Zagora ve diğer yerlerde kolayca püskürtülünce dağlara çekildiler. Komünistler kısa sürede sıkıştırılıp öldürüldüler. 1924 Ağustos’unda Sofya katedralinde krala karşı düzenlenen suikast yeni bir terör dalgasına vesile oldu. Kaybolanların ve işkence görenlerin sayısı bilinmiyor. Binli veya on binli rakamlar telaffuz ediliyor. 

    Bulgaristan’da sivil kıyım Savaşta alınan yenilgi Bulgaristan’da büyük bir felakete yol açtı. 1916’da savaş sırasında, Romanya saldırısında Sreberna, Silistra’da sivil nüfus kıyıma uğramıştı. 

    TÜRKİYE

    İstiklal Harbi’nde iç düşmanlar 

    Türkiye’de klasik haliyle bir iç savaş, yani ülke içerisinde bağımsız güçlerin siyasi hesaplaşmasına yönelik bir silahlı çatışma hiç olmadı. Ne var ki 1918 sonu-1919 başında devletin topyekun acze düşmesi üzerine başlayan direniş sadece bağımsızlık mücadelesi değildi. Daha önce başlamış olan bazı çatışmalar daha üst seviyede yenilendi. Daha önemlisi, Anadolu hareketinin temel niteliği çok belirgin şekilde istiklal mücadelesi olmakla birlikte, bu direniş aynı zamanda devlete ve ülkeye yeni bir düzen getirme fikriyle yürütülmekteydi. 1920 Nisan’ında TBMM’nin açılarak Ankara yönetiminin kurulmasıyla oluşan ikili iktidar döneminde bu çatışma belirgin hale geldi. Nitekim isyanların büyük kısmı TBMM’nin açılmasını izleyen aylarda meydana gelmiştir. Ülkenin muhafazakar unsurları yeni düzenin nüvelerini daha cumhuriyet kurulmadan görerek buna karşı savaşa giriştiler. Burada, İstiklal Savaşı içerisinde gizlenmiş bir dizi iç savaş sözkonusuydu. Cumhuriyet döneminde bu mücadelelerin tümüne “iç isyanlar” dendi. Yanlış değildir; ancak farklı kategorilerdeki isyanların en azından bir kısmı iç savaş özelliklerine sahiptir. Bunlar farklı yönetim şekilleri öngören unsurlar arasındaki silahlı ve silahsız çatışmalardır. 

    Kâzım Özalp Millî Mücadele’yi anlatırken 1919-1922 arasında daima iki ateş arasında vuruşarak hedefe yürümek zorunda kaldıklarını yazar. Eski iktidar İstanbul yönetimi, Ankara hükümetine karşı yerine göre yerel nüfuzluları, azınlıkları, eşkıyaları, şeriat yanlılarını ve işgal kuvvetlerini kullanarak silahlı güçler oluşturmuş ve bunları kullanmıştır. Elbette, bu kategorilerin hepsi de birbirlerini kullanma peşindeydi. Anzavur isyanı, Bolu, Düzce ve Mudurnu ayaklanmaları (ki bunlar Ankara yakınlarına kadar yayılmıştır), Yozgat, Bozkır ve Zile’de Millî Mücadele’ye karşı silah kuşananlar örnek verilebilir. 

    Anadolu’daki ayaklanmalar Anadolu’daki Kurtuluş Savaşı sırasında düzenli ordu sadece işgalcilerle değil, isyancılarla da başetmek durumundaydı. Kuzey Anadolu’da bağımsız bir Pontus Rum Devleti kurmak isteyen gruplar… 

    Millî güçlerin işgalci ordular dışındaki diğer büyük mücadelesi, ayrılarak kendi devletlerini oluşturma peşindeki etnik unsurlara karşıdır. Bunlar içerisinde Pontus İsyanı, 1. Dünya Savaşı’ndan cumhuriyete kadar süren bir sorun oldu. Rum çeteciler bu bölgede Yunanistan, Rusya ve Kafkasya’dan gelen unsurların katılmasıyla 25 bine varan bir silahlı güç oluşturdukları gibi, Yunan ve Çarlık subayları tarafından yönetildiler. . 

    Çerkeslere gelince… Bir çoğu İstiklal Savaşı’na katılmış olmakla birlikte bazıları da tarihî Ortodoks nefretine rağmen, devlet kurabilme umuduyla Yunanlılara yaklaşmışlardır. Ethem ve ağabeyleri 1. Dünya Savaşı’nda ciddi yararlık göstermiş kişiler olmalarına rağmen, düşman saflarına geçenlere örnektir. Nihayet Kürtlerin ayaklanmaları vardır ki, bunların en büyüğü olan Koçgiri, merkez ordusunu aylarca meşgul ederek Pontus harekatını geciktirmiştir. 

    Sonuçta cumhuriyet, TBMM güçlerinin bu ayaklanmaları bastırması ve işgalcileri kovması sayesinde kuruldu ama birçok ülkenin aksine, bastırılmış iç savaşlar eksik bir hesaplaşma olarak kaldı. Bu durum, sonraki yıllarda uluslaşma sürecine farklı bakanların ve etnik dava güdenlerin sorunları ısıtmasını kolaylaştıracaktı. 

  • Üç mesele

    Türk toplumunun Şubat 2019 itibariyle üç temel problemi var. Bunlar 1. Akıl sağlığı, 2. Adab-ı muaşeret veya görgü kuralları, 3. Kendini bilme olarak sıralanıyor bana kalırsa. Bu temel konularda bir iyileşme, bir ortaklık sağlanamadan, diğer bahislerde, yani eğitim, adalet, ekonomi ve siyasette kalıcı ilerleme beklenmemeli. 

    Yaygın anlamda kabul görecek ve ilerde Magna Carta veya Sened-i İttifak benzeri bir vesika olarak tarihe geçmesi muhtemel ayrıntılı bir “toplumsal sözleşme”, şu anda aklı başında, saygılı ve kendini bilen her Türk vatandaşının ihtiyacıdır. Ülkemizin herşeyden önce coğrafi sınır ve zeminini korumak, bunu gelecek kuşaklara sağlam şekilde aktarmak istiyorsak; giderek derinleşen politik görüş ayrılıklarımızı ortak bir temel üzerinde ele almayı düşünmeliyiz. Yani birbirimizi süründürecek hatta boğazlayacak olsak da, bunu kodları-koordinatları belirlenmiş bir ahlak alanında, bir “moral” sahada yapabilmeliyiz. Diğer türlü zaten çok ağırlaşmış bulunan sosyal buhran, dönemsel hatta neredeyse anlık olarak “gücü gücü yetene” haline dönüşecek, hükümet edenlerin dahi iktidar edemeyecekleri bir kaos herkesi yiyip bitirecektir. 

    Tarih bize aktüel gelişmelerin empoze ettiği halleri ve bu süreçlerdeki insan kararları ile sonuçlarını aktarır. Bunların tamamını hayat devam ederken idrak edemeyiz elbette; ancak veya belki tahayyül edebiliriz. Diğer türlü tarih, tarih olmazdı. Ancak içinde bulunduğumuz günler, çocuklarımız ve torunlarımız için büyük ve giderek artan bir belirsizlik içindedir. 

    Bununla birlikte komşularımızda ve dünyada yaşanan belirsizlikler de, çoğu zaman ülkemizdeki olumsuzluklar için bir kılıf, adeta bir kabullenme oluşturmaktadır. Yani “dünyanın çivisi çıkmış kardeşim, biz ne yapalım” halleri veya diğer ülkelerdeki kepazeliklere işaret ederek “yat kalk, durumuna dua et” vaziyetleri… Yakında “kurtarılacak gün kalmayınca”, şimdiki zamanın da sonsuz olamayacağını acı şekilde anlayacağız ama, o vakit artık kendimizi bilmemiz için vakit kalmamış olacak. Bizim için zaten hava nahoş. Önemli olan bu coğrafyadaki varlığımızı devam ettirecek genç nesiller. Onlara pek de hayırlı bir miras bırakamayacağımız her halimizden belli de, hiç değilse önlerinden bir an evvel çekilelim. 

    Mustafa Kemal Atatürk, bizim 20. yüzyıl başlarındaki müstesna bir şansımızdı. Ateşe düşmüş bir milletin, Çanakkale’nin güveniyle tekrar ayağa kalkmasını sağladı. Onun üzerinden yaldızlı kitaplar, cilalı laflar üretenlerin, bugün Atatürk’ün adını bile anmakta zorlananlarla aslında “aynı yolda beraber yürüdüklerini, aynı yağmurda beraber ıslandıklarını” düşünüyorum.