Geleneksel seyirlik (temâşâ) sanatımız olan gölge oyunu Karagöz’ün tiplemeleri gerçekte yaşamış bir kimliğin deve derisinden kuklalarda vücut bulmuş halleri midir, yoksa sadece hayal ürününden ibaret suretler mi? Yıllardır yapılan araştırmalar henüz kesin sonuca ulaşmadı. Rivayetler, nakiller, olasılıklar deryasında tezler çalkalanıp duruyor. Bu deryaya bir damla olmak üzere soralım: “Şaka ile maruf” olduğu için ücreti kesilip işine son verilen Divane Bekir, acaba Tuzsuz Deli Bekir karakterine ilham vermiş midir?
Kanunî’nin saltanatının sonlarından itibaren ulema sınıfıyla birlikte medrese ve adliye düzeni de oldukça bozulmuştu. İstanbul merkezli köklü ulema aileleri, kadılık, müftülük, müderrislik benzeri kadrolara neredeyse el koymuşlardı. Atamalarda liyakatten önce rüşvet ve iltimasın sözü geçerdi. Makamlar, aile fertlerinden itibaren yakın çevredekilere dağıtılır hale gelmişti.
Bu ailelerin imtiyazında olan kötü bir adet de beşik ulemalığıydı. Padişah hocalarının, kazasker ve müderrislerin çocukları daha doğar doğmaz ulema defterine yazılırdı. İ. H. Uzunçarşılı’nın, Gelibolulu Âlî’nin Künhü’l-Ahbar adlı eserinden naklettiğine göre bu çocuklar “beşikte iken mülazım, söz söylemeğe güç yetirdiği zaman müderris, buluğ çağında molla, traşı gelinceye kadar mansıp-medrese dolaşır, traşı gelince de beş yüz akçe yevmiyeli kadılığa ulaşırdı. Bu zamana kadar nadiren eline kitap alsa bile o da cönk ve gazeliyattan ibaret kalırdı”. Ulema çocuklarının kısa zamanda geldikleri mevkilere hakiki medrese mezunlarının nail olması imkânsız hale geldiğinden, Türk çocukları medreselere rağbet göstermez olmuşlardı (Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilatı, s.70). 16. yüzyılda dönem dönem alevlenen Celalî İsyanları Anadolu’yu kasıp kavururken, devlet kadrolarına intisap edememiş “suhte” adı verilen medrese mezunu işsiz güçsüz kitleler de ayaklanıp eşkıyalığa başlamışlardı. 3. Mehmed’in saltanatında (1595-1603) isyanın şiddeti giderek artmıştı.
Karagöz’le eğlenenlerRessam Münif Fehim’in çizgileriyle Osmanlıların son zamanlarında Karagöz oyunu izleyenler. (Ercümend Ekrem’in Dünden Hatıralar kitabından)
Tam bu sıralarda 3. Mehmed’in ölümünden 1 yıl önce yazımıza konu olan belge yazıldı. Darüssaade Ağası Osman Ağa’nın düzenlediği bu ilginç arz, dönemin “nepotizm” anlayışına ait bir hayli veri sunmaktadır.
İstanbul’da Kanunî Sultan Süleyman Vakıfları’nın gelir fazlasından otuz akçe yevmiye alan Divane Bekir adlı birinin, daha başka örneğine rastlamadığım bir şekilde “şaka ile maruf” olduğu gerekçesiyle, ne olduğu belirtilmeyen görevine layık olmadığı iddia edilir ve ücretinin kesilip işine son verilmesi istenilir. Bununla da bitmez, ondan kalan yevmiyenin on akçesinin Selanik kadılığından ayrılma Kemal Efendi’nin geliri olmayan oğlu Ahmed’e verilmesi talep edilir. Bu işlemlere aracılık edenler ise Sadrazam Yemişçi Hasan Paşa, Şeyhülislam Hoca Sadeddinzade Mehmed Çelebi ile İstanbul Kadısı Mustafa Efendilerdir. İltimas ettikleri Ahmed Efendi, belgede Kemal Efendi olarak geçiştirilen, Taşköprülüzade Hüsameddin Efendi’nin oğlu Kemaleddin Mehmed Efendi’nin oğludur. Devletin en önde gelenlerinin, Sadrazam, Şeyhülislam, Darüssaade Ağası ve İstanbul kadısının bu yoğun çabası, evkaftan tahsis edilen basit bir görev ile onun cüz’i yevmiyesine köklü ve etkili bir Osmanlı ulema ailesinin henüz maaşı olmayan oğulları adına el koymak içindir.
Karagöz oyununda Tuzsuz Deli Bekir tiplemesi.
Hoca Sadeddinzadeler ile Taşköprülüzadeler, ulema ailesi olarak Osmanlı Devleti’nde hanedanlaşmış ailelerdendir. Bünyelerinden çok sayıda şeyhülislam, Anadolu ve Rumeli kazaskerleri, müderrisler, kadılar çıkarmışlardır. Belgede geçen “ulemâ dâ‘îlerinin oğulları avâtıf-ı Hüsrevânelerine mazhar olmak âdet-i hasene-i Şehriyârî olmağın (Ulema kullarının oğullarının padişahın cömertliğine, bağışlarına mazhar olması padişahın güzel adetlerindendir)” cümlesi de pervasızca savrulan bir cümle değil, Tarihçi Gelibolulu Âlî’nin anlattığı devrin beşik ulemasının ayrıcalıklarının gözönüne serilmesidir. Darüssaade Ağası’nın arzı üzerine sadrazamın meseleyi genişçe bir özetle sunduğu padişah 3. Mehmed bizzat elyazısıyla “Verilsin” yazarak evrakın muamelesini tamamlar.
Böylelikle Şakacı Divane Bekir’in 30 akçelik yevmiyesi kesilir ve işine son verilir. Devrin bazı fetvalarında malayanilik, laubalilik, taklitçilik ayıplanmıştır ama, dine dokunan bir husus olmadıkça ceza verildiği vaki değildir. Şaka ile tanınmak bir görevlinin işine son vermek için gerekçe olamaz.
Sünnet düğününde Karagöz
Sultan 3. Murad’ın oğlu Şehzade Mehmed’in 1582’de Sultanahmet Meydanı’nda 52 gün süren sünnet düğünü şenliklerinde Karagöz-Hacivat maskeli sanatçılar. (Seyyid Lokman, Hünername, TSMK. H. 1344)
Osmanlı Devleti’nin sonlarında da 1910’da Karagöz oynattığı için memuriyet haysiyetini ayaklar altına aldığı suçlamasıyla Karagözcü esnafının şikâyet ettiği Adliye kâtiplerinden İzzet’in sanatından men’ edilemeyeceğine karar verilmişti (#tarih, sayı 30, sf. 88). Divane Bekir’in yaptığı şakalarla iş huzurunu bozduğu için işten atıldığı düşünülebilir ki bu da Karagöz ile Hacivat’ın, Orhan Bey’in veya Yıldırım Bayezid’in camiinin inşaatını geciktirme töhmetiyle idam edildiği rivayetini akla getirir. Böyle olunca da soru soruyu getirir:
Acaba Divane Bekir’in şakacılığı nasıl tezahür ediyordu? Karagöz oynatanlarla, yardakçılarıyla, birarada bulunuyor muydu? İşten atılınca o şakacı adam gidip yerine Suhte/Celalî/Yeniçeri özentisi, eli bıçaklı, kılıçlı, nara atıp, şişeyi cebinden eksik etmeyen bir şarap tutkunu mu gelmişti? Ondaki bu değişimi fark eden Karagöz sanatçıları, Divane Bekir’den aldıkları ilhamla onun da deve derisinden tasvirini çıkarıp Karagöz’ün karakterleri arasına dâhil etmiş olabilirler miydi? “Divane” olan sıfatını kolaylıkla “Deli”ye çevirdikten sonra “Tuzsuz”u da ilave ederek “Tuzsuz Deli Bekir” adıyla yeni bir tip ortaya konulmuş olabilir mi? Bu soruların cevabı henüz olmasa da Karagöz’ün en eski oyunlarından itibaren yer aldığı düşünülen Tuzsuz Deli Bekir tipinin yerine 19. yüzyılın sonlarında Efe ile Zeybek karakterinin yerleştiğini biliyoruz. II. Abdülhamid döneminde Batı Anadolu’da namı yürüyen Çakırcalı Mehmed Efe’nin gündemi sarsmasıyla “Aydınlı Efe” Karagöz tipleri arasına girmiştir. Böyle bir güncelleme ile 1602’den sonraki bir tarihte Tuzsuz Deli Bekir de Karagöz oyununa girmiş olabilir. Burada düşünülmesi gereken husus, henüz Karagöz-Hacivat karakterlerinin yaşayıp yaşamadıkları bilinemese de, toplumun bağrından çıkan model kişiliklerin oyunda yer alan muhayyel şahısların karakter inşaında da yer almış olabilecekleridir. Maalesef o dönemden kalma oyun metinleri elimizde olmadığından, kesin delillere ulaşıncaya kadar bu sorularımız cevapsız kalacaktır.
Metin And tasnifi
Karagöz’ün kahramanları
Metin And’ın tasnifine göre Osmanlı coğrafyasındaki insan kitlesi Karagöz tipleri arasında hemen hemen eksiksiz yer alır.
Elbette bu tasnifteki tiplerin her birinin somut kişiliklerden ilham alınarak oluşturulduğunu söyleyemeyiz.
BELGENİN ÇEVRİMYAZISI
Padişah emriyle kesilen 30 akçelik mütevazı maaş
Verilsin [Sultan 3. Mehmed’in elyazısı ile]
Darüssaade Ağası Osman Ağa kullarının arzıdır.
Merhûm Sultan Süleyman Han tâbe serâhu evkâfı zevâyidinden yevmî otuz akçe vazîfeye mutasarrıf olan Dîvâne Bekir şaka ile ma‘rûf olmağın Selânik kazâsından munfasıl olan Mevlânâ Kemâl dâ‘îlerinin oğlu Ahmed’in vazîfesi olmayıp mezbûr Bekir’in on akçesi mûmâileyh Ahmed’e verilmesin Şeyhülislam dâ‘îleri münâsib görüp İstanbul Kadısı i‘lâm eylediğin arz eder.
Mahmiye-i İstanbul’da merhûm ve mağfurunleh Sultan Süleyman Han tâbe serâhunun câmî‘-i şerîfi ve imâret-i âmireleri evkâfı zevâyidinden yevmî otuz akçe vazîfesi olan Divâne Bekir şaka ile ma‘rûf olup ve nâ-mahal olmağın zevâyid vazîfesi ref‘ olunup işbu râfi‘-i ruk‘a-i ubûdiyyet Selânik kazâsından munfasıl olan Mevlânâ Kemâl Efendi dâ‘îlerinin oğlu Ahmed dâ‘îlerinin vazîfesi olmayup ve ulemâ dâ‘îlerinin oğulları avâtıf-ı Hüsrevânelerine mazhar olmak âdet-i hasene-i Şehriyârî olmağın mezbûrun ref‘ olunan otuz akçe vazîfesinin yevmî on akçesi müşârunileyh Ahmed dâ‘îlerine olmasını hâlâ Re’isü’l-ulemâ olup Şeyhülislâm olan dâ‘îleri münâsib görüp ve a‘lemü’l-ulemâi’l-mütebahhirîn bi’l-fi‘il mahmiye-i mezbûre kadısı Mustafa Efendi dâ‘îleri i‘lâm etmeğin tevcîh olunup berât-ı şerîf sadaka buyurulmak ricâsına pâye-i serîr-i a’lâya arz olundu. Bâkî emr u fermân der-adlindir.
Ez‘afü’l-İbâd
Osman Ağa-yı
Dârüssaade
en-Nazır
Şakacı Deli Bekir’in işten atılmasına dair Darussaade arzı, sadrazam telhisi üzerine padişahın hatt-hümayunu yazılı belge. BOA.A.RSK 5/123.
Performanslarıyla gönüllerde taht kuran, karakterleriyle birer fenomene dönüşen dünyanın birbirinden ünlü “sporcuları”… Milyonlarca insanı kendilerine hayran bıraktılar, adeta peşlerinden koşturdular… Savaş sonrasında, buhran döneminde sokaktaki insanın umudu oldular. Birer hayvandan çok daha fazlasıydılar. At yarışıyla ilgilenmeyenlere dahi adlarını ezberlettiler. Hatırası kitaplarla, filmlerle, heykellerle yaşayan atların dünyası.
En başarılı yarış atlarımızdan Bold Pilot’ın filme aktarılan öyküsü, sinemalarda bir milyondan fazla insanla buluştu. Bir döneme damgasını vuran bu atın ismini, yarışlarla alakasız birçok kişi de ezberlemişti. Geriden yaptığı ataklarla ölümsüzleşen dış kulvarın sahibi, kimi ulusların heykelleri dikilen, kitapları yazılan ve asla unutulmayan diğer “at kahramanları”nı akıllara getirdi. Onlar, çoktan beyazperdedeydi…
1. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında pistlerde esen bir fırtınanın adıydı Man o’ War. 21 yarışlık kariyerinde sadece bir kez geçilmiş, adı neredeyse bir ömür sonra kurulan heavy metal grubu Manowar’a ilham kaynağı olmuştu. 1917’de doğan tay, tek yenilgisini “şampiyonların mezarlığı” olarak tanımlanacak Saratoga’da almıştı. Kendisini geçebilen tek at olan Upset’i Preakness’de deviren kestane renkli aygır, Belmont’ta da rakiplerine nal toplatıp 20 boy fark atmıştı. Son yarışında bir önceki senenin üçlü taç sahibi Sir Barton’la kapışan Man o’ War, tarihin filme alınan ilk koşusunda güle oynaya zafere ulaşmıştı. Yedi boy fark attığı düello, birkaç gün sonra sinemalardaydı…
Onlar tarihin en iyileri
Katıldığı 21 yarışın 16’sını kazanan ABD’nin efsane atlarından Secretariat. 1973’teki Belmont Yarışı’nda Secretariat, rakiplerine 31 boy fark atarak tarihî bir dereceye imza atmıştı. Tarihin en iyi yarış atı denilen Man o’ War 1920’de bir yarışta zafere koşarken…
1920’de The New York Times tarafından beyzbol efsanesi Bebek Ruth’la beraber “yılın sporcusu” seçildiğinde yine tarih yazıyor, gazete tarafından süper at ilan ediliyordu. Soyundan gelen oğlu War Admiral’le torunu Seabiscuit’in 1938’deki Amerika’da hayatı durduran randevusunda yine hayattaydı. 1947’deki ölümüne kadar çiftlikte 1.5 milyon kadar insan onu ziyaret etmiş, kahramanlarını son bir kez görmek istemişti. Şampiyonun cenaze töreni radyodan canlı yayınlanmıştı. Asıl şaşırtıcı olansa, herhalde bugüne dek filminin çekilmemesi. Yenilmez İngiliz aygırı Frankel’le, Avustralya’nın medar-ı iftiharları 25 yarışından da zaferle ayrılan Black Caviar ve 2018’de 60 ülkedeki yarışseverlerin oylarıyla Secretariat Vox Populi Ödülü’nü kazanan Winx’in belgesellerini ilerleyen yıllarda izleyeceğimiz kesin gibi.
Seabiscuit ise ABD’de buhran yıllarının sembollerinden biriydi. Tüm gücünü “çalışmak isteyen herkesin mutlaka başaracağı” şeklindeki inançtan alan bir ulusun yoksulluğa sürüklendiği günlerdi. Ülkenin çoğunluğu işini, servetini, evini kaybetmişti. Çaresizlik ve korku içindeki milyonlar adeta tutunacak bir dal ararken, bir at insanlara umut kaynağı oluyordu. 1933’te Kentucky’de dünyaya gelen tay, kimilerine göre tarihin en iyi yarış atı olarak kabul edilen Man o’ War’un torunuydu. Babasının karakteri nedeniyle bir koşu kariyeri olmamıştı. Wheatley Stable’ın sahibi olduğu Seabiscuit, James E. Fitzsimmons tarafından çalıştırılıyordu. Antrenörü, tembel bulduğu hayvanla pek ilgilenmiyor, tüm vaktini Omaha’ya ayırıyordu.
İlk 17 koşusunda birincilik görmeyen, genelde de sonuncu olan Seabiscuit, sonradan küçük yarışlarda başarılı olmuştu. Sessiz sakin bir tip olan antrenör Tom Smith, rakiplerine göre ufak tefek görülen hayvandaki potansiyeli farketmişti. “Atlara fısıldayan adam”, çok inandığı bu at için araba bayiliğinden bir servet yapan patronu Charles Howard’a 8 bin dolar ödettirecek, jokey olarak da Red Pollard’ı seçecekti. Sonradan Kanadalı binicinin bir gözünün kör olduğu anlaşılsa da ortaklık bozulmamıştı.
Kıyasıya rekabetler, zaferlerSeabiscuit ile en büyük rakibi War Admiral 1938’de asrın yarışında kafa kafaya (en üstte). Şampiyon Seabiscuit, sahibi Charles Howard ile birlikte (üstte). Amerikan at yarışı tarihinin en iyi ikinci safkanı kabul edilen Secretariat, Time’a kapak, filmlere konu olmuştu.
Kısa süre sonra pistlerde bir fırtına koptu. 1937’de katıldığı 15 koşunın 11’ini kazan Seabiscuit, ABD’nin en çok para kazanan safkanı olurken, yılın atı Triple Crown yapan War Admiral seçilmişti. İkisinin yarışması herkesin hayaliydi… Pollard kaza geçirince, 1938’in başında Seabiscuit’e deneyimli jokey George Woolf binmeye başlamıştı. Pollard tam düzeldi derken, başka bir atın altında kalmış, bacağından sakatlanmıştı.. Kariyeri bitme noktasındaydı.
1 Kasım 1938’de rüyalar gerçek oluyor, asrın koşusu Pimlico’da start alıyordu. Ülkenin dörtbir köşesinden gelen 40 bini aşkın izleyici düelloya yerinde şahitlik ederken, yaklaşık 40 milyon kişi de radyolarının başında yerini almıştı. Bunlar arasında Başkan Franklin D. Roosevelt de vardı. Kabine toplantısını kesen deneyimli siyasetçi, Baltimore’daki yarışı merak eden sayısız insandan sadece biriydi. Man o’ War’un oğlu War Admiral’le torunu Seabiscuit’in kıran kırana kapışmasında, Pollard’ın tavsiyesine uyan Woolf, atların gözgöze gelmesini sağlamış, son düzlükte yaptığı atakla “Cindrella” lakaplı Seabiscuit kazanmıştı! Yine manşetleri süslüyor, yılın en iyisi seçiliyordu.
Sonradan sakatlanan şampiyon atın bir daha yarışması beklenmiyordu. Tıpkı asıl jokeyi Pollard gibi. Ön ayağındaki tendon yırtılmıştı. Yavaş yavaş iyileşen atla binicisi tekrar buluşmuş, 1940’ta gelen Santa Anita zaferiyle Seabiscuit muhteşem bir jübile yapmıştı. Aynı yıl emekliye ayrılan safkan, 1947’de öldü. Jokeyi Pollard ise 1955’e kadar yarıştı, 1981’de hayatını kaybetti. Belgesellere, filmlere, kitaplara konu olan Seabiscuit’in heykelleri yapıldı; 2009’da da pulu basıldı. Seabiscuit’in hayatını anlatan, Gary Ross’un yönettiği 2003 tarihli film, en iyi film dahil yedi dalda Oscar’a aday oldu.
Beyazperdede hikayesini izlediğimiz atlardan Secretariat ise, Man o’ War’dan sonra Amerikan tarihinin en iyi ikinci safkanı olarak kabul ediliyor. Time, Newsweek gibi seçkin dergilerin kapaklarını da süsleyen aygırın rekorları yaklaşık yarım asırdır kırılamıyor.
Babasının hastalığından sonra Meadow Harası’nın kontrolünü alan Penny Chenery, dört çocuklu bir ev kadınıydı. Kardeşleri atların satılmasını istese de o babasının hayalini gerçekleştirmek ve Kentucky Derby’sini kazanmak istiyordu. 1971’de Kanadalı antrenör Lucien Laurin’le anlaşması, bir destanın başlangıcıydı. 2010’da yapılan ve Randal Wallace imzasını taşıyan “Secretariat” adlı filmde gösterilmese de, ikili ilk Kentucky zaferini 1972’de Riva Ridge’le kazanmıştı. 1970’te dünyaya gelen Secretariat, 1957’nin şampiyon atı Bold Ruler’ın oğluydu. Önce ona Big Red denmiş, sonra tüm dünyada ezberlenecek ismine kavuşmuştu.
İlk startını 1972’de alan Secretariat dereceye girememişti. Daha sonra jokeyi Ron Turcotte’la birlikte kanatlanan aygır üstüste birinciliklere imza atıyor, iki yaşında ABD’de yılın atı seçiliyordu. Tarihte yılın atı seçilen ilk iki yaş safkan da oydu. Kentucky’de en yakın rakibine 2.5 boy fark atan Secretariat, 2 dakika altında koşarak rekor kırmıştı. 2001’de Monarchos ona çok yaklaşsa da, pistin en iyi derecesi hâlâ ona ait. Üçlü tacın ikinci ayağı olan Preakness’da da 2.5 boy farkla birinci gelen aygırın koşu süresi tartışma yaratıyordu.
Şampiyon, artık bir fenomendi. Belmont’ta gelecek birincilik, 25 senedir kazanılamayan Triple Crown unvanı demekti. En büyük rakibi Sham, onu geçebilecek miydi? Startla birlikte uçmaya başlayan Secretariat 31 boy fark atarak tarih yazıyor; 2 dakika 24 saniyelik derecesi akıllara durgunluk veriyordu. 45 senedir yanına bile yaklaşılamayan bu rekor, 2005’te ESPN kanalı tarafından spor tarihinin en iyi ikinci performansı seçilmişti, birincisi basketbol efsanesi Wilt Chamberlain’in 100 sayı attığı 1962’deki Philadelphia-New York maçıydı. Listede insan olmayan tek varlık da Secretariat idi! Emekli oluncaya kadar kariyerindeki 20 yarışın 16’sında finişi ilk gören şampiyon at, 1973’te Triple Crown yaparak tarihe geçmişti.
Avustralya’nın rekortmeni 1926’da Yeni Zelanda’da doğan, Avustralya’da yetişen Phar Lap, 51 koşudan 37 birincilik çıkararak kıtanın yıldızı olmuştu. Rakip tanımayan at, hâlâ aydınlatılamayan bir zehirlenme sonucu can verdi.
1989’da son nefesini veren Secretariat, ESPN tarafından asrın en iyi 100 Amerikan “sporcusu” sıralamasına ise 35. basamaktan giriyor ve Man o’ War (84.) ile Citation’a (97.) fark atıyordu. Pulu bastırılan, heykeli dikilen şampiyonun kalbinin inceleyen veteriner, kalbinin normalin 2.5 katı büyüklüğünde olduğunu tespit etmişti. Kimbilir, belki de bu faktör onun tarihe geçmesini sağlamıştı. 2010’dan bu yana adına her sene “Secretariat Vox Populi” ödülü veriliyor, dünyanın birçok köşesindeki yarışseverlerin de katılımıyla yılın atı taçlandırılıyor.
1926’da Yeni Zelanda’da doğan, Avustralya’da yetişen Phar Lap, 51 koşudan 37 birincilik çıkarmıştı. Sydney’de yaşayan ve pek de başarılı bir at yetiştiricisi olmayan Harry Telford tarafından keşfedilmiş, Amerikalı David J. Davis tarafından satın alınmıştı. Sahibi, hayvanı ilk gördüğünde gözlerine inanamıyordu. Uzun leylek bacaklıydı, garip bir yürüyüşü vardı. Para çöpe atılmış olmalıydı. Ama Telford ısrarcıydı; herhangi bir para almadan atı çalıştıracaktı.
İşte o “sırık” kısa sürede şampiyona dönüşüyor, ünü sınırları aşıyordu. Kimilerine göre bu bir mucizeydi, bazıları ona “kızıl terör” adını takmıştı. Phar Lap ülkesindeki önemli yarışlarda birincilikler kazandıktan sonra kıta değiştirmiş, Meksika’da Kuzey Amerika’nın en büyük ödüllü koşusunu rekor bir zamanla kazanmasını bilmişti. Her şey rüya gibiydi. Elindeki altın yumurtlayan tavuğun farkındaki Davis, büyük ikramiyeli özel yarışları kovalıyordu. California’da özel bir çiftliğe yollanan Phar Lap’ten gelen haber bir anda şok etkisi yarattı. Yapılan otopside 5 Nisan 1932’de ölen hayvanın zehirlendiği ortaya çıkmıştı. Aradan geçen onca seneye rağmen bu konuda hâlâ kalem oynatılıyor, bazıları mafya tarafından öldürüldüğüne inanıyor.
Biricik Boldi’nin mezarında90’ların yıldızı Bold Pilot Türk yarışseverler için bambaşkaydı. Jokeyi Halis Karataş ile birlikte fenomen olmuştu. Halis Karataş, Bold Pilot’un mezarı başında (Aralık 2018).
Okyanusya kıtası, medar-ı iftiharını asla unutmadı. Avustralya ve Yeni Zelanda’da ikon haline dönüşen atın pulu basıldı, heykeli dikildi. Uzun süredir Avustralya Ulusal Müzesi’nde kalbi sergilense de kimileri bunun ona ait olmadığını iddia ediyor. Simon Wincer tarafından çekilen 1983 tarihli film “Phar Lap”, izleyenlerin gözlerini yaşartıyor.
Halis Karataş’la özdeşleşen Özdemir Atman’ın sahibi olduğu Bold Pilot ise Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi yarış atlarından biriydi. Yağmuru sevmez, ıslak zeminde sıradanlaşırdı. 30 defa start alan bu safkan, 21 birincilik, 4 ikincilik, 2 üçüncülük, 2 de dördüncülük kazanmış, sadece bir kez tabela dışında kalmıştı. 11 yarışlık galibiyet serisi akıllara durgunluk vermiş, geriden gelip son düzlükte kazanmasıyla nam salmıştı. 1996’nın Gazi Koşusu’nda elde ettiği 2.26.22’lik olağanüstü rekor hâlâ kırılamamış durumda. O sene üçlü tacı takan nam-ı diğer Boldi, Enternasyonal Boğaziçi Koşusu’nda da Alman Galtee’yi geçmeyi başarmıştı.
Bold Pilot bir yarış atından daha fazlasıydı. Start aldığında tüm bahisseverler onu tek geçerdi. Hemen hemen her yarışta starting box’a girerken nazlanan Bold Pilot için bir defasında tüm hipodrom susmuştu. 2013’te Gazi Koşusu öncesi Veliefendi’ye son kez ayak basıp jübile yapan şampiyonu binlerce yarışsever ayakta alkışlamıştı. 2015’te beklenen haber gelmiş, “garibanların sevgilisi” son nefesini vermişti.
Halis Karataş ile Özdemir Atman’ın kızı Begüm’ün aşk hikâyesinin de anlatıldığı Bizim İçin Şampiyon filminde oğlu Ganesh tarafından canlandırılan fenomenin adı akla gelince, kulaklarda o malum klişe çınlıyor: “En dış kulvardan Bold Pilot geliyor!”
26 Temmuz 1953’te derme çatma 100 kişilik bir gerilla grubu Santiago de Cuba’daki Moncada kışlasına saldırdı. Başarısızlığa uğrayan bu girişimin öncüsü Fidel Castro, savunmasında “Tarih beni aklayacaktır” ifadesiyle meydan okumuştu. 1959’de Batista rejimini deviren gerillalar, yine Castro’nun öncülüğünde kıtanın en uzun soluklu toplumsal dönüşümünü gerçekleştirdi. Devrimin kısa öyküsü.
Devrimden sonra bile Küba hakkında yaygın kanaat bu ülkenin dans, müzik, fuhuş, tütün, turistik merkezler ve pornografik filmler diyarı olduğu yönündeydi. Susan Sontag, 1969 gibi ileri bir tarihte bile Küba’yı böyle tanımlamıştı. Keza adada sinema endüstrisinde de çalışmış olanlardan yine ünlü yazar Arthur Miller, Batista diktatörlüğü döneminde toplumu, mafyanın kollandığı, Amerikalı ve diğer yabancılar için bir genelev olarak takdim ediyordu.
Albay’ın rejimi ABD destekli Albay Fulgencio Batista, 1933’ten 1959’a dek Küba siyasi tarihine damgasına vurdu. 1940-44 ile 1955-59 yılları arasında, diktatörlük rejiminin devlet başkanlığı görevini üstlenen Batista, tarım arazilerini ve doğal kaynakları çokuluslu şirketlere pazarlamasıyla eleştiriliyordu.
Küba’da Amerikalı mafya babalarının bulunmadığını, yukarıda sıralanmış yolsuzluk veya benzeri işlerin olmadığını söylemek mümkün olmasa da toplumu bundan ibaret sanmak, ülke gerçekliğini yansıtmak bir yana bugüne kadarki döneme ilişkin ABD kültürü kaynaklı yaygın önyargıların bir ürünü.
Ülkede kumarhaneler 1920’lerden itibaren turizme paralel bir şekilde gelişmişse de, örneğin 1956 gibi iyi bir yılda hasılat ancak 30 milyon dolara ulaşmıştı; bu da aynı yıl şeker sanayinin ürettiği değerin ancak 10’da birine karşılık düşüyordu. Ayrıca 50’lerde ülkeye yılda 50-200 bin dolayında turist gelirken, son yıllarda bu sayı yılda 3 milyon! Ama kimse bunun Küba’nın çehresini belirleyen bir sektör olduğunu söylemiyor.
Cienfuegos ve atlı köylülerFidel Castro’yla Granma çıkarmasında yer alan, Küba Devrimi’nin önderlerinden Camilo Cienfuegos (sağda), 1959’da başkente doğru yola çıkan atlı birliklerin başında, elinde Küba bayrağı ile.
Kumarhaneler meselesine gelince… Devrimden sonra Batista diktatörlüğünün unsurları bunun için değil, işkence ve cinayetlerden ötürü sorumlu tutuldular. Küba’nın mafya tarafından yönetilen bir ülke olduğu da bir şehir efsanesi. Her ne kadar birçok mafya ailesi FBI’dan ve Amerikan maliyesinden kurtulmak için Küba’ya yerleşmişler ve örneğin 1948’de filmlere de konu olmuş olan ünlü mafya lideri Lucky Luciano’nun düzenlemesiyle önemli ailelerin temsil edildiği bir toplantı yapılmışsa da, ülke bunların denetiminde değildi ve sınırdışı edilmişlerdi. Elbette diktatör Batista ile mafya arasında bir ilişki vardı; ancak bu mafyaya sığınma imkanı sağlamakla sınırlıydı.
Küba’nın bir fuhuş yuvası olması da ülkenin gerçek yüzünü göstermiyordu. 1950’de Havana’da bu mesleği icra eden 270 ev ve hayatlarını böyle kazanan 11.500 kadın bulunsa da, bu durum adanın bir eğlence merkezi olmasından değil, adada hüküm süren yoksulluktan kaynaklanıyordu.
Ezcümle 50’li yılların Küba’sını kumarhane, mafya ve fuhuş ile tanımlamak, diktatörlük, genelleşmiş yoksulluk, şekere dayalı monokültür ve kırsalda derin yoksulluk ve yüksek işsizlik oranı gibi unsurlar yanında birşey ifade etmez. Küba’da bir devrimci durum olduysa, ilkindeki belirtiler değil, ikincisindeki gerçekler bu ortamı hazırlamıştır.
Başarısız girişim 26 Temmuz 1953’te, Fidel Castro ve beraberindeki 135 isyancı, Albay Alberto del Rio Chaviano’nun kumandanlığındaki Moncada Kışlası’na bir saldırı düzenler. 15 askerin ve 3 polisin öldürüldüğü saldırı başarısızlıkla sonuçlanır. İsyancılar tutuklanır, bir kısmı idam edilir.
Kısa tarih
Küba 1492’den 1898’e kadar bir İspanyol sömürgesiydi. Bağımsızlık Savaşı sırasında ülke, İspanya’nın kıtadaki son sömürgesiydi. Köle elemeğine dayanan tütün ve şekerkamışı plantasyonları Küba’nın alameti farikasıydı. 1841’de 1 milyonluk nüfusun 400 bini kölelik altındaydı. İspanyollar idari işleri ve ticareti yürütürken zengin Kübalılılar da plantasyonların efendisiydi.
1868’de ilk bağımsızlık savaşı başladı. Küba halkının en mütevazı kesimlerinin katıldığı bu savaş 10 yıl sonra ezildi. Ancak bu 10 yıllık savaşın önemli bir kazanımı oldu: 1886’da kölelik kaldırıldı.
1895’te Kübalılar tekrar bağımsızlık için silaha sarıldılar. Bu kez hazırlıklıydılar. José Marti’nin önderliğindeki parti, devrimi yönlendirmeye başladı. Lojistik desteği olmadan, 300 binlik sömürge ordusuna karşı herhangi bir kaynaktan yoksun 1,5 milyonluk Küba halkına dayanan devrimciler, sömürgecileri iyice yıprattılar. 1898’de Amerika askerî müdahalede bulundu. Bunun sonucunda Filipinler gibi sömürgeler de İspanyolların elinden çıktı. Kübalıların mücadelesi adanın ABD tarafından ilhakını engelledi ve 1902’de bağımsızlık elde edildi. ABD tahakkümünün altındaki ülkede bugün de Küba bağımsızlığının simgesi olarak kabul edilen Jose Marti önderliğindeki savaşta nüfusunun %22’sini kaybeden Kübalılar için bu hadise, o yüzyılın “Vietnam Savaşı”ydı. Ancak Amerikalıların askerî üssü adada yerleşik kaldı ve Küba’ya müdahale hakkı kabul edildi.
“Tarih beni aklayacaktır”Moncada Kışlası’na yapılan saldırıdan sonra yargılanan Fidel Castro (en önde), 16 Ekim 1953 günü mahkemede yaptığı ünlü konuşmanı bu cümleyle bitirecekti. Batista, ülke içi siyasi tansiyonun düşmesi amacıyla tutukluları serbest bıraktıracaktı.
Bağımsızlık Savaşı’nı sürdüren ordu dağıtıldı ve ABD’nin bastırmasıyla paralı askerlerden oluşan bir ordu kuruldu. ABD’nin adadaki etkisi hızla yayıldı. 1896’da adadaki Amerikan yatırımları 50 milyon dolarken 1906’da 160, 1911’de 205 ve 1923’te 1.2 milyar dolara çıktı. ABD adanın başlıca kaynağı olan şeker sanayinin dörtte üçünü elinde bulunduruyordu. Böylece Küba, İspanyol sömürgeciliğinden ABD’nin “arkabahçesi”ne geçmiş bulunuyordu.
30’lu yıllarda Küba’da sol düşünceler ve örgütler gelişmeye başladı. Juan Antonie Mela gibi Latin Amerika sosyalizminin önde gelen simalarının belirdiği bu evrenin ardından, 1935- 39 arasında, devletin ekonomik alana müdahale ettiği, işçiler ve burjuvazi arasında aracı rolü oynadığı, Keynesçi denebilecek bir ekonomi politika yürürlüğü kondu.
Batista diktatörlüğü döneminde Küba, her ne kadar ABD’ye bağımlı yarı sömürge bir ülke olsa da, tarımın ağır bastığı bir ülke niteliğinden uzaktı. 1955’te nüfusun %55’i kentlerde ve nüfusun altıda biri Havana’da yaşıyordu. Şeker ve tütünden oluşan tarımsal üretim, kapitalist bir yapıya sahipti. 1934’ten itibaren Kübalılar da işletmelerde söz sahibi olmaya başlamıştı ancak bunların önemli bir kısmı ABD’ye aitti. Venezuela hariç Küba, Latin Amerika’da en çok ABD yatırımı çeken ülkeydi.
Küba’da 1959’da Julio Lobo ve ailesi 400 bin hektar toprağın yanısıra gemiler, radyolar, oteller ve banka sahibiydi. Tek başına kendisi yıllık Küba şekerinin % 35-50’sini, ABD’ye ise rafine edilmiş şekerin de %60’ını satıyordu. O zamanlar şeker Küba ihracatının %80’ini ve millî gelirin de üçte veya dörtte birini oluşturuyordu.
Küba’da kişi başına aylık gelir de, Arjantin ve Uruguay’dan sonra kıtadaki en yüksek seviye olan 350-550 dolar dolayındaydı. Ancak bu veriler, derin eşitsizliği de gölgeli-yordu. 200 bin köylü ailesinin en azından 140 bini çok yoksuldu. Bu köylü ailelerinin yanısıra, yalnızca sadece şeker kamışı kesicisi olan 600 bin tarım işçisi vardı. Bunlar bir tür “işçi aristokrasisi” olarak kabul edilen, rafineride çalışan ve sendikalarda güçlü bir biçimde örgütlenmiş 100 bin işçiden tamamen farklı koşullardaydılar. 400 bin aile ise yine iyi örgütlenmiş kentsel proletarya saflarındaydı. 200 bin aile, turizmden na-siplenen işlerde çalışanlar, esnaf ve dükkancılardan oluşuyordu. Geriye 400 ila 650 bin kişilik işsizler ordusu kalıyordu.
Kentsel ve kırsal proletarya başlıca toplumsal güç olmaktan uzaktı. İdari ve ticari kadrolar, hukukçular, öğretmenlerden oluşan önemli bir kesim ise siyasi ve toplumsal hayatın merkezindeydi. Özellikle bu kesim askerî rejime karşı Küba’da demokratik bir siyasal sistem oluşturmaya çalışmış, ancak gücü yetmemişti. Bizzat Fidel Castro, bu akımın son temsilcilerinden biri olarak hareketin açmazlarını yaşamış ve görmüştü.
Sierra Maestra dağındaFidel Castro, Granma teknesiyle Küba’ya çıkartma yaptıktan sonra, 12 kişilik küçük gerilla grubuyla Sierra Maestra Dağı’na sığındı. Adanın güneydoğusunda yükselen bu sıradağ, Castro’nun Batista’ya karşı yürütülen askerî savaşı kumanda ettiği ve gerilla ordusunu büyüttüğü bir karargâh hâlini alacaktı.
1933’den 1935’e Küba, ABD tarafından bastırılan kalkışmalara sahne oldu. Kanlı bir biçimde bastırılan toplumsal hareketlerin sonucunda ABD’nin müdahale hakkı iptal edildi. Bu hadiseler sırasında 1959 devriminde iktidarda olan general Fulgencio Batista ilk kez iktidara gelmiş ve bu bastırmada önemli bir rol oynamıştı. 1944’te seçimleri kaybeden Batista, giderken milyonlarca Doları da yanında götürmüştü. 1952’de ise bu kez askerî bir darbeyle tekrar başa geçecek ve iktidardan ancak devrimle ayrılmak zorunda kalacaktı.
Devrim ufukta belirirken
Temmuz 1953’te derme çatma 100 kişilik bir gerilla grubu Santiago de Cuba’daki Moncada kışlasına saldırdı. Birçoğu öldürülürken Fidel Castro ve kardeşi Raul Castro kısa süre sonra yakalandı. Fidel savunmasında “Tarih beni aklayacaktır” ifadesiyle meydan okumuştu. Bu söylevde topraksız köylülere toprak dağıtmak, bütün sanayi, ticari ve maden işletmelerinde işçilere kârdan %30 verilmesi, elektrik ve telefon gibi tekellerin millileştirilmesi gibi taleplerde bulunmuştu. Denebilir ki, sonraki yıllarda diktatörlüğe karşı mücadelesinde toplumsal planda daha da ılımlı olmuştu. Böylece gerilla mücadelesini ve 26 Temmuz Hareketi’nin kent mücadelelerini destekleyecek geniş bir toplumsal ve siyasal koalisyona evrilmesini kolaylaştırmıştır. Devrimin hemen ardından kurulan hükümet sanayinin %90’ını ve tarımsal toprakların %70’ini millileştirecekti.
Castro 15, kardeşi 13 yıla mahkum olsa da, Batista iki yıl sonra muhalefetin ve Cizvitlerin baskısıyla Moncada kışlasına saldıranlar da dahil olmak üzere bütün siyasal mahkûmları serbest bırakır. Castro kardeşler Meksika’ya geçerler ve orada İspanya İçsavaşı’ndaki komutanlardan Alberto Bayo’nun nezaretinde sıkı bir eğitimden geçerler. Ernesto Che Guevara da ekibe burada katılır.
2 Aralık 1956’da Granma teknesiyle Küba’ya çıkan Fidel Castro önderliğindeki bir avuç gerilla Sierra Maestra’da mücadeleye başlamış ve Batista ordusunun 40 bin askerine karşı iki yıllık mücadeleleri sonucunda, bir genel grevin hazırladığı ortamda dik-tatörlüğü tamamıyla çökertmiştir.
ABD’nin burnunun dibindeki devrim, oluşumu ve yönelişi itibarıyla bütün dünyanının ilgisini üzerine çekti. Devrim, o güne kadar bilinen Sovyet ve Çin devrimlerinden farklı bir yörünge izlemişti. Herhangi bir partinin önderliğinden sözetmek mümkün değildi. Castro başta olmak üzere Jose Marti çizgisinde liberal görüşlere sa-hip olanların yanısıra, kardeşi Raul gibi daha radikal olanlar ve neredeyse herhangi bir siyasal görüşe sahip olmayanlar da vardı. Gerilla tam anlamıyla bir ordu bile kurmuş değildi; en iyi durumda bile düzenli ordunun 10’da birine karşılık düşen gerilladan düzenli bir yapıya geçmemiş, daha sonra da kendisini bir parti olarak örgütlememişti.
Devrimin üçlü ayağı
Ocak 1959’da Batista diktatörlüğünün devrilmesine neden olan muhalefet hareketi, sanıldığının aksine yalnızca Granma ile çıkarma yapan gerillalardan ibaret değildi. Gerilla hareketinden de önce kentlerde varolan farklı türden muhalefet hareketleriyle bir bileşimden sözedilebilir. Diktatörlüğe karşı üç farklı düzeydeki mücadele yapılanmış ve bileşik bir hal almıştı.
Muhalefetin önde gelen unsuru, devrimin ateşleyicisi olarak Granma çıkarmasıyla gelişen gerilla hareketiydi. Ancak alternatif bir yönetim şekli olarak askerî bir güç halinde kendini geliştiren gerilla hareketi, Nazi işgali altında Yugoslavya’daki kur-tarılmış bölgelerdekiyle veya Çin’deki Yenan Cumhuriyeti ile kıyaslanabilecek bir ölçekte değildi. Mayıs 1958’de gerillayı çökertmek için Batista’nın askerî saldırısının başarısızlığa uğramasından sonra, Sierra Maestra makiliğindeki gerilla, tarım refor-munu uygulamaya koymuştu. 400 hektardan küçük toprak mülkiyetine saygı duyuluyor, diğer toprakların Batista’nın yıkılmasından sonra (ekilebilir 37 hektardan daha aza sahip olanlara) dağıtılacağı belirtiliyordu. Aslında bu önlemler oldukça ılımlıydı, zira toprak sahiplerinin %1.5’i ekilebilir arazilerin %42’sine sahipti. Buna karşılık en yoksul köylülerin oluşturduğu %70’lik bir kesim ekilebilir toprakların ancak %12’sine sahipti.
Zafere doğru1 Ocak 1959 günü Castro güçlerinin Santa Clara ve Santiago de Cuba gibi stratejik önemdeki şehirleri ele geçirmesiyle Batista ülkeyi terketti.
Küba’da ikinci önemli muhalefet hareketi, kentsel işçi hareketiydi. Buradaki Komünist Parti’yle (KP) 26 Temmuz Hareketi’nin direniş ağları arasında ise bir gerilim vardı. 9 Nisan 1958’de kentlerde bir genel grev çağrısı yapıldı. PSP (KP’nin resmî rumuzu) grevle arasına mesafe koydu ve böylece hareketi bölerek eylemin başarısızlığına katkıda bulundu. Batista bunun üzerine askerî karşı saldırıya geçme imkanı elde etti. PSP daha sonra gerilla yönetimiyle müzakereye geçerek önde gelen simalarından Carlos Rafael’i görevlendirdi ve Birleşik Ulusal İşçi Cephesi (FONU) oluşturuldu. Havana’da Ocak 1959’da genel grev çağrısını yapan bu cephe olacaktı.
Muhalefetin üçüncü ayağı, kurumsal temsil düzeyinde M 26’ıydı. Burjuva ve ordudan kesimlerin oluşturduğu M 26’nın programı, 1940’daki demokratik anayasaya dönüş, eğitimin planlaması, ılımlı bir tarım reformu gibi demokratik taleplerle sınırlıydı.
Devrimin arifesindeki Mayıs ayında, Fidel Castro serbest işletmeler ve sermaye yatırımına açık olduklarını ilan etti. 20 Temmuz’da Batista’nın askerî harekatının başarısızlığa uğramasından sonra Caracas Antlaşması bir tür geçici hükümetin oluşumunu öngörüyordu. Mayıs 1958’den itibaren Batista ordusuna karşı başarılı bir biçimde direnen gerilla prestijini artırdı. O andan itibaren rejim dağılmaya başladı. Batista’nın çevresindeki herkes paniğe kapıldı. Batista’nın kendisi de kaçışını hazırlamaya ve malını-mülkünü kurtarmaya baktı. Genelkurmay’dan general Cantillo, gizlice Castro ile müzakere edecek ancak 1 Ocak 1959’da Batista’nın kaçışından sonra onun bıraktığı yere talip olacaktı. Son dakikadaki bu gelişmeler devrimci süreci radikalleştirmekten başka bir işe yaramadı.
2 Ocak’ta genel grev ve kitle gösterileri başladı. Cantillo’nun iğreti direnişi, devrimci mücadelenin doğrudan ürünü olan askerî gücün bir iktidar organı olarak tescilinden başka bir işe yaramadı.
Batista’nın düşüşü ile siyasal iktidar bölündü. Ortada bir formel hükümet bir de reel hükümet bulunuyordu. Caracas’ta kendilerine vaadedilen Bakanlık mevkilerini işgal etmeye gelen “saygın temsilciler” bulunurken, öte yanda da Castro, özgürlük mücadelesinin kalesi olarak ilan ettiği Santiago Cuba’ya girerek burayı yeni başkent olarak tanımlıyordu. Simgesel olmanın ötesinde, otoritenin kimde olduğuna dair bir anlam da ifade ediyordu yeni başkent ilanı. Castro kardeşi Raul’u askerî komutan olarak Santiago’da bıraktı ve Havana’ya olan kısa mesafeyi sekiz günde tamamladı ve formel hükümetten ayrı devrimci iktidarın gücünü gösterdi.
5.000 kişilik derme çatma silahlı gerilla örgütü kendisinin 10 katı Batista ordusunu tarumar etmiş, genel grev askerlerin piskolojik olarak silahsızlanmasında belirleyici bir rol oynamıştı.
İlk hükümet
Batista’ya karşı muhalefetin toplumsal taban açısından temsil kabiliyeti olmayan üye-leri çeşitli mevkilere gelirken, Fidel Castro da silahlı kuvvetler başkomutanı olarak yer aldı. Güçsüz ve dağınık burjuva temsilcileri, düzenli ordudan geri kalanlar, yüksek memurlar, basın ve özellikle büyük toprak sahipleri hâlâ etkindi. M 26 ve Castro ise kentsel kitlelerin seferberliği ve tarım reformu perspektifiyle kazanılmış köylülerce destekleniyordu. Fidel Castro anlamlı bir şekilde hükümet toplantılarını ihmal ediyor ve bir tür paralel devlet başkanı gibi davranıyordu. M 26 hareketi bir parti olmadığı gibi bir karar mercii de değildi. Üstelik bu hareket, yeni dönemin gerekleri konusunda da birlik içinde değildi. Dolayısıyla gerçek iktidar gücü, isyancı ordunun başındaki küçük bir yönetici grubun elinde toplanmıştı. Örneğin Ernesto Che Guevara ve Raul Castro’nun resmî bir hükümet görevi yoktu. Ancak Che’nin yönetimindeki Cabana kışlası adeta bir gölge hükümet işlevi görüyor, tarım, eğitim, orduya ilişkin konuları düzenliyordu.
Diktatörlüğün devrilmesiyle ortaya çıkan bu “ikili iktidar” durumunu doğuran, genel grev karşısında Batista ordusunun çöküşü ve muhalefetteki burjuvazinin zayıflığıydı. Ortada meşruyeti olan herhangi bir siyasal parti de yoktu. Castro’nun isyandan edindiği popülarite her tür unsurun önüne geçmiş haldeydi. Castro 6 Ocak’ta Havana’da yaptığı ilk radyo konuşmasında bu kurumsal zaafın bilincinde olduğunu göstermiş ve devrimin savunulması için 5.000 kişilik bir isyan ordusuna değil, doğrudan kitlelere seslenmişti. Şubat ayında Fidel Castro’nun başbakan olmasıyla bu belirsizlik giderildi.
ABD bu dönemde Küba’daki çıkarlarını gözeterek tedbirli davranmış, Batista’yı sonuna kadar desteklememiş ve Fidel Castro da 1959 başında ABD’yi ziyaret etmişti. Ancak 1959 yılı boyunca iktidarını pekiştiren Fidel Castro, Mayıs 1960’ta Sovyetler Birliği temsilcisi Mikoyan’la da görüşmüştü. Tarım reformu ABD’nin çıkarlarını zedelemiş ve Küba giderek radikalleşmeye başlamıştı. 1960’da tarım reformu, 1961’de eğitim reformu yapıldı ve 1962’de uzun vadeli planlamalara gidildi.
Küba Devrimi demokratik taleplerle başlayan bir hareketin halkın ihtiyaçlarının giderilmesi için radikalleşmesinin belirgin bir örneği olarak tarihe geçti. Fidel Castro devrimden çok sonra, Nisan 1961’de ilk kez Küba Devrimi’nden bir “sosyalist devrim” olarak söz edecekti.
Tarihler 16 Şubat 1969’u gösteriyordu. Günlerden Pazar’dı. Amerikan 6. Filo’suna bağlı gemiler İstanbul’a gelerek Dolmabahçe önlerine demirlemiş, sayıları 40 bini bulan protestocular Beyazıt’tan Taksim’e doğru yürüyüşe geçmişti. Günlerdir sağcı basın tarafından provoke edilen militanlar, Emniyet kuvvetlerinin göz yumması-desteğiyle Taksim meydanına çıkan kalabalığa saldırmış, 2 kişiyi öldürmüş, 200 kişiyi yaralamıştı. Devir “Bana sağcılar suç işledi dedirtemezsiniz (Süleyman Demirel)” devriydi.
Bundan yedi yıl önce Has Parti Genel Başkanı, günümüzün AK Parti Başkan Vekili Numan Kurtulmuş şöyle diyordu:
“Ben çocukluğumda hatırlıyorum. Meşhur bir Kanlı Pazar yaşandı. 1969’da rahmetli babam Cumartesi günü bizleri alarak Erenköy tarafına götürdü. Teyzeme dedi ki; ‘Pazar günü İstanbul karışabilir. Büyük olaylar olabilir. Sizler burada kalın’. İstanbul’daki olay şuydu; 6. Filo İstanbul’a gelmiş, Dolmabahçe önlerine demir atmış, teknik üniversiteden idealist solcu gençler 6. Filo’yu protesto etmek için gösteriler yapacak. O dönem solcularda antiemperyalizm var. Ülkenin ana omurgasını oluşturan sağcı muhafazakar kitlelerde ise antikomünizm var. Solcu gençler Amerikalıları denize dökmek için sokağa çıktı. Türkiye’de on binlerce insan ellerinde sopalarla solcu gençleri denize dökmek için sokağa çıktı. Maalesef solcu gençler Amerikan filosunu, sağcı muhafazakarlar da solcu gençleri denize döktüler. Eğer o gün Soğuk Savaş’ın bu oyununa gelmeyerek, bu ülkenin insanları geniş muhafazakar dindar kitleler ile Türkiye`nin idealist solcu gençleri yanyana Coni’leri denize dökmüş olsaydı, sizi temin ederim ki bugün Irak işgal edilemezdi. Bugün Afganistan işgal edilemezdi”.
Vietnam savaşı ve protestolar
1968’den 1969’a nakil olan olaylar arasında Amerikan 6. Filo’sunun İstanbul’a gelişini protesto etmek, dönemin siyasal hareketliliğinde önemli bir yer tutar. Temmuz 1968’de bu gösteriler sırasında öldürülen Vedat Demircioğlu’nun anısının canlı olduğu Şubat 1969’daki “ziyaret”, Vietnam savaşının kızgın günlerinde dünya ölçeğindeki ABD karşıtı gösterilere paralel bir şekilde tepki çekiyordu. 70 dolayında dernek ve örgütün katılımıyla ortak bir kampanya hazırlanmış, 6. Filo’nun ziyaret günlerinde bildirilerle halkı bilgilendirme faaliyetleri ve yürüyüşlerle protestoların sürekliliği planlanmıştı.
Gösterileri düzenleyenler 6 Şubat 1969’da Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a telgraf çekerek “Amerikan emperyalizmin bekçisi bu filo”yu ülkede istemediklerini bildiriyorlardı. 10 Şubat’a İstanbul’a gelen 6. Filo, Kabataş açıklarında demirledi. Dolmabahçe yasak bölge ilan edildi. İlk gösteri -hesapta olmayan bir biçimde-kitlelerin heyecanla biriktiği Teknik Üniversite’den Taksim’e yapılan yürüyüşle başlamıştı.
Taksim’de karşı karşıya…Bir tarafta Amerikan filosunu ülkesinde istemeyen solcu gençler, bir tarafta “kızıl kâfirlere, komünistlere” karşı olan sağcı gençler vardı. Taksim’deki çatışmada 2 kişi öldü, 200 kişi yaralandı. 16 Şubat 1969 Türkiye’nin ‘Kanlı Pazar’ı olmuştu.
11 Şubat günü İstanbul Üniversitesi’ne “6. Filo Defol” afişi asıldı. Beyazıt kulesine ise ortasında Vedat Demircioğlu’nun resminin bulunduğu bir bayrak kondu. Bayrağın ortasındaki resim görmezden gelinerek “Kızıl Bayrak” olarak literatüre geçen bu hadiseye ilişkin, değme ajan hikayelerine taş çıkartacak mizansenler üretilecektir (bayrağı asanların Boğaz’dan geçen bir Rus gemisinden talimat aldıkları gibi).
13 Şubat’ta kadın öğrenciler Beyazıt’tan Sultanahmet’e “Ya İstiklal Ya Ölüm” pankartıyla yürüyüş düzenlediler. 14 Şubat’ta MTTB’nin düzenlediği “Bayrağa Saygı Mitingi” ise yaklaşmakta olan “Pazar” gününün kanlı geçeceğinin habercisiydi. “Amerika gitsin Rusya mı gelsin?” diyen Komünizmle Mücadele Dernekleri ve MTTB gibi kuruluşların yaptığı toplantıyı izleyen o günün Yarbayı Celal Küçük, 1987’de Nokta dergisine verdiği mülakatta “Toplantıdan sonra bütün ilgilileri uyardım” diyecekti. Celal Küçük, o akşamı Nokta’ya şöyle anlatmıştı:
“Kürsüye İlhan Darendelioğlu çıktı. ‘Pazar günü komünistler miting yapacak. Biz bu mitingte savaşacağız. Silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin’ şeklinde bir konuşma yaptı. Ortalık bir anda elektriklendi. ‘Bu uğurda ilk şehit ben olacağım, hayır ben olacağım’ diye bağırışmalar oldu. Resmen ölüm kokusu vardı havada. Ayrıldık. Hemen Kara Harp Akademisi Komutanı Tümgeneral Süleyman Aşiroğlu’na durumu arzettim. ‘Paşam’ dedim ‘korkunç bir durum var. Kan dökülecek. Valinin haberi var dediler. Silahlı gelecekler’. Aşiroğlu Paşa ‘Bu korkunç. Merkez Komutanlığı Kurmay Başkanı Edip Bayoğlu’nu ara, haber ver’dedi. Hemen Süleyman Aşiroğlu’nun yanından Bayoğlu’na telefon ettik. Ben konuştum. Çok teşekkür etti”.
Ertesi gün bağlantılı gazetelerde başlıklar açıktı: “Kızılları boğmanın vakti geldi. Ya tam susturacağız ya kan kusturacağız”.
MHP genel sekreter yardımcılığı ve ANAP milletvekilliği yapmış olan Yaşar Okuyan o günleri şöyle anlatyor: “Hazırlıklar açıkta yapıldı. Mesela Milli Türk Talebe Birliği’ne kamyonlarla sopalar geldi… Sonra dövüşeceklere dağıtıldı… Polis, devlet kuvvetleri tanısın, yardımcı olsun diye mavi kurdele dağıtıldı…”.
Toplu namazlar düzenleyerek bir süredir ortamı kızıştıran Bugün gazetesinin yazarı Mehmet Şevki Eygi, ertesi günkü, yani 16 Şubat’taki başyazısının başlığını koymuştu: “Cihada hazır olunuz”. Ona göre “kızıl kafirler” ile Müslümanlar arasında bir savaş kaçınılmazdı. “Onlarda taş, sopa, demir, molotof kokteyli mi var? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz… Cihat eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur, canını verirse şehitlik şerefini kazanır” diyor, 6. Filo’yu muhafaza ve müdafaa cihad olarak takdim ediliyordu.
Emperyalizme karşı işçi yürüyüşü
16 Şubat Pazar günü için planlanan Pendik-Taksim yürüyüşüne izin verilmeyince, geriye Beyazıt-Taksim güzergahı kalmıştı. Yürüyüşün tertip komitesi ise o güne kadar yapılan bu tür gösterilerden farklı olarak adına uygun bir biçimde işçilerden oluşuyordu (Kartal Bölgesi işçileri). Mitingin düzenleyicilerinden Teknik Üniversite Öğrenci Birliği başkanı Harun Karadeniz, saat 10.00 sularında bizzat Dolmabahçe’ye gitmiş ve kalabalığın kimlerden oluştuğunu görmüştü.
Saat 14.00’te Beyazıt’ta toplanmaya başlanıldığında, yasak bölge ilan edilmiş olan Dolmabahçe’de toplu namaz kılan ve bir kısmı İstanbul dışından getirilmiş insanlar Taksim Meydanı’nın Gezi Parkı yakasında mevzilendiler. Daha sonra plaka numarası verilen arabalardan tornadan çıkma kazma sapları dağıtılıyor ve yapılan konuşma ile polisin gerektiğinde yardımcı olacağı belirtilerek, alana girecek olan protestoculara saldırı için nutuklar atılıyordu; elbette polisin gözü önünde.
Beyazıt’ta miting başlarken Taksim’den bu haberler geliyor, ancak o güne kadar böylesi büyük bir kitleyi ilk kez toplayan göstericiler, meydandaki kalabalığa rağmen yürüyüşü salimen tamamlayabileceklerini düşünüyorlardı.
“Silahı olmayan baltasıyla gelsin”10 Şubat’ta 6. Filo İstanbul’a geldiğinde üniversiteler, sokaklar kaynıyordu. Sol cenahta broşürler, bildiriler, protesto gösterileri, sağ cenahtaysa toplu namazlar ve “silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin” çağrıları vardı.
Mitinge katılanlar, konuşmalardan ve Devrim İçin Hareket Tiyatrosu’nun gösterisinden sonra, önde Temmuz 1968’deki 6. Filo gösterileri sırasında öldürülen Vedat Demircioğlu’nun resimlerinden oluşan büyük bir pankartla Beyazıt’tan yola çıktı. Sayıları 40 bin civarına ulaşmıştı. Eminönü, Tophane, Kabataş geçildikten sonra Vedat Demircioğlu’nun öldürüldüğü Gümüşsuyu’ndaki Teknik Üniversite önünde saygı duruşunda bulunuldu. Meydana doğru yürüyüşün son metreleri katedililyordu.
Kalabalık Taksim’e girmeye başladığında ilginç bir tablo vardı. Polis ve askerin Gezi’deki grubun önündeki duruşu onların önünü kapamaktan ziyade onlara yol gösterircesine gevşekti. Henüz alana çok az insan girmiş ve bir ucu Sular İdaresi’ne uzanmışken, polisin hamlesiyle kitle bölündü ve ortada Gezi’deki gruba göre hayli sınırlı, birkaç yüz kişilik çoluklu çocuklu bir grup kaldı. Yakalarına taktıkları kurdele ile birbirlerini tanıyan Gezi’deki grup, polislerle yanyana saldırıya geçerek ortada kalmış olan insanlara bıçak ve kazma saplarıyla darbeler indirmeye başladı. İstiklal Caddesi’nin girişi güvenlik güçlerince kapatıldığı için, tek kaçış istikameti Sıraserviler ve Kazancı yokuşuydu.
Esas büyük kalabalık tecrit edilmiş vaziyette Gümüşsuyu yokuşuna yığılmışken, ara sokaklarda kısa bir koşuşturmadan sonra, alan polis ve saldırganlarca fethedilmişti. Bir jandarma bölüğü uygun adım alana girerek “güvenliği sağladı”. Göstericilerin bir kısmı da Teknik Üniversite’ye sığınmıştı. Arkada henüz inşaatı başlamamış Atatürk Kitaplığı’nın bulunduğu araziden bu kez aşağıya saldırılar başladı. Ancak polis desteği buraya uzanamadığı için, saldırganlar apar topar geri çekildiler.
Yine Yarbay Celal Küçük bu kez alandaki durumu şöyle özetlemişti: “Olay günü sabah 09.00’da Taksim’e gittim. Osman Gülkılık ve İhsan Kuraner filan inzibat kulübesinde toplanmışlardı. Ben gittim, durumu söyledim. Kuraner’e ‘önlem alın’ dedim. Korkunç bir sessizlik vardı. Olay çıktı çıkacak. Adamların ellerinde tesbih, demirler, sopalar, Dolmabahçe’de sabah namazını kılmışlar, tıklım tıklım meydana doluyorlar. Taksim Alanı’nın etrafına açılıyorlar. Orta boş kalıyor. Giren öldürülecek. Toplum polisi de Opera’nın önünden Vakıf İşhanı’na doğru bir kama atıp, gelen irtibatı kesiyor ve girenlerin üzerine aletli hücum başlıyor. Kitle silahsız, canını kurtaran Sıraserviler’e, Kazancı’ya kaçıyor. Sonuç 2 ölü, 200 yaralı. Polisin hiçbir müdahalesi olmadığı gibi yere düşen silahı alıp sahibine veriyor. Bir kıta onbeş dakika sonra geliyor alana, ama olan olmuş. Gruptan biri bir megafon alıyor eline ve ‘Şimdi de Cumhuriyet’e, Milliyet’e gideceğiz’ diyor”.
Ölen ve yaralananların olduğu bilinir ama kesin bilgiye ulaşmak için çeşitli hastahanelere koşuşturulur. Yasal bir yürüyüşe resmî güvenlik güçlerinin de dahil olduğu saldırı büyük bir şaşkınlık yaratmış ve artık bir dönemin kapandığına dair yaygın bir kanaat oluşmuştur.
Dönemin Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı Başkanı Kazım Kolcuoğlu, 30 avukattan oluşan bir büro kurduklarını ve yaklaşık 1000 kişinin ifadelerinden hareketle saldırganlardan ve olayla ilişki görülen polislerden 250 kişinin tesbit edilip savcılığa verildiğini, ancak dava açıldığında klasörün yokolduğunu belirtecektir.
Olaylar sırasında iki kişi, Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan öldürülür, 200 kişi de yaralanır. Fotoğraflarla olayın failleri ayan beyan iken, ellerinde bıçakla cinayet işleyenler dışında kimse mahkemeye düşmedi. Bugün “Kanlı Pazar”ın faillerini mazur gösterecek herhangi bir ses duyulmuyor ama, “Kanlı Pazar” sanki hiç yaşanmamışcasına unutulmaya, unutturulmaya çalışılıyor.
O dönem gündemde olan 1965 Endonezya katliamının örnek verildiği sağ basının kışkırtmalarına, dönemin valisi Vefa Poyraz’da katkıda bulunacak ve “Kanlı Pazar irticai bir hareket değil, sol bir hareketti” diyecekti. Olaylar sırasında İçişleri Bakanı olan Faruk Sükan ise hadiseyi “Tıpkı 6-7 Eylül olayları gibi bu da bir komünist tertibiydi” diye değerlendirecek, bunun bir “ihtilal provası” olduğunu da ekleyecekti (Hadiselerden 20 yıl sonra Faruk Sükan “Tedbir almasaydık 6-7 Eylül olaylarından daha korkunç hadiseler çıkaracaklardı” diyebiliyordu).
6. Filo’ya karşı gösterilerin meşruiyetine gölge düşürmek için yapılan bu tür tezviratlar, artık muhafazakar kesimlerde de karşılık bulamıyor.
Filmi yapılmıştı
Dönemin öncü akımlarından Genç Sinemacılar, zor bir işi göğüsleyerek olaylar sırasında çekim yapmışlardı. Hazırladıkları film hakkında CHP yöneticilerinden Orhan Birgit şöye diyecekti: “Filmi İsmet İnönü ile birlikte dehşet içinde seyrettik. CHP yöneticileri vardı ilk izlemede. Çok etkili görününce ertesi gün genel grup salonunda seyrettik ve herkese açtık. ‘İsteyen Adalet Parti milletvekilleri de seyretsin’ dedik. AP’lilerden de gelip izleyenler oldu. O film bazı söylentileri açıklığa kavuşturuyordu. Belirli tiplerdeki insanların ellerinde sopalarla gençlerin üzerine saldırdığı ve polisin kayıtsızlığı net olarak görünüyordu”.
12 Mart’ın başbakanı olacak olan CHP milletvekili Nihat Erim de olay sonrası Meclis kürsüsünde şunları söyleyecekti: “Filmde polislerle sopalıların öpüştükleri görülüyor, beraber aynı istikametlere koşuştukları görülüyor. O film görülecek şey… Sayın Başbakan televizyon sahiplerini mahrum etmekle bence iyi yapmadı. Vatandaşlar o filmi görselerdi hüküm verirlerdi”.
Yıllar sonra Milli Türk Talebe Birliği genel başkan yardımcılığı yapan Abdurrahim Boynukalın tez konusu olarak işlediği “Türk sağının değişimi ve MTTB” adlı çalışmasında “olayın bir derin devlet yapılanması olduğu, sopaların sivil polisler tarafından dağıtıldığını” belirtecekti.
Hükümetin muhalefet nezdinde meşruiyetini yetirmesi, güvenlik güçlerinin yasalar çerçevesinde davranmak yerine çatışmanın bir unsuru haline gelmesi gibi hususlar, dönemin sonraki olayları açısından da anlamlıdır. Süreç bu anlamda 70’lerin sonlarındaki Maraş ve Çorum katliamlarına doğru evrilecektir.
İsmail Kahraman: Dönemin MTTB Başkanı
Kendisi adına yapılan yalanlamayı yalanladı!
İsmail Kahraman ikinci kez Meclis Başkanı olduktan bir gün sonra (21 Kasım 2017) TBMM Basın, Yayın ve Halkla İlişkiler Başkanlığı, Kanlı Pazar olayları ile ilgili “Belirtilen tarihte Başkanımız İsmail Kahraman, bir cemiyet başkanı olarak görev yapmamış, sözkonusu edilen olaylarda da herhangi bir dahli olmamıştır” diye açıklama yapmıştı. Ancak dönemin MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) faaliyet raporlarının yer aldığı arşiv belgeleri, TBMM albümünde Kahraman’la ilgili yer alan bilgiler ve o dönem gazetelerdeki haberler tarandığında Kahraman’ın Kanlı Pazar’ın yaşandığı 16 Şubat 1969 tarihinde MTTB’nin genel başkanı olduğu ortaya çıkmıştı. Bunun üzerine yazılı açıklama yapan Kahraman: “Türkiye’deki yükseköğrenim gençliğini temsil eden Milli Türk Talebe Birliği’nde 1967-1969 yılları arasında genel başkanlık yaptım. Kanunsuz hiçbir faaliyetin içinde bulunmadım. İllegal hiçbir faaliyetim olmamıştır. Daha önce yapılan açıklamada kullanılan ‘Kahraman, belirtilen tarihte bir cemiyet başkanı olarak görev yapmamış’ cümlesi sehven kullanılmıştır” demişti.
MTTB’den TBMM’yeTBMM’nin 27. Meclis Başkanı İsmail Kahraman, 1969’da genel başkanı olduğu MTTB’nin düzenlediği mitingde, kürsüde.
Modernleşme ya da Batılılaşma adı verilen imparatorluğun son dönemi ile cumhuriyet döneminde de İstanbul edebiyatın merkezinde kaldı. Mahmut Makal’ın Bizim Köy adlı eseri ilk kez Anadolu gerçeğine “içeriden” eğilen yapıt olma özelliğini taşımış, peşisıra, Köy Enstitüsü çıkışlı yazarlarla “köy edebiyatı”nın gerçekçi kanadı boy atmıştı.
Mahmut Makal, Bizim Köy’ün parçalarını Varlık dergisine 1948’de göndermiş; kitabın ilk basımını 1950’de gerçekleştirmiş Yaşar Nabi Nayır. Bizim Köy’ün yarattığı etkiyi bugünden bakarak ölçmek de yerine koymak da kolay değil: Öylesine güçlü bir parça tesirli bomba etkisi doğurmuş ki, dönemin cumhurbaşkanı Celâl Bayar genç yazarı Çankaya köşküne davet etmiş; peşpeşe dünya dillerine çevrilme serüveni gelmiş arkadan; Fransa’da örneğin Plon yayınevinin şanlı dizisi Terre Humaine’den çıkmış.
Fotoğraf, çok genç Mahmut Makal ile babası, Köy Enstitüsü’nde okumak üzere doğduğu köyden ayrılmak üzereyken çekilmiş. 2. Dünya Savaşı’nın bittiği yıl, savaşa katılmamış olsa da dönemi büzüşmek zorunda kalarak geçirmiş bir ülkenin en yoksul köylerinden birinden, onu tam nereye götüreceğini kestirmesinin olanaksız olduğu belirsiz geleceğe ilk adımını atmaya hazır bu çocuk-genç, çok geçmeden kâğıda kaleme sarılarak benzersiz yapıtını verecek.
Bizim Köy’ün benzersizliği bir ölçüde Makal’ın yaklaşımının ve yazınsal üslûbunun özgünlüğüne bağlanabilir; ondan çok öncülük konumuna bağlı olarak değerlendirilirse daha bir yerinde olur. Şüphesiz Osmanlı döneminde güçlü bir halk edebiyatı damarı vardı; gene de, özellikle yazılı edebiyat payitaht çıkışlıydı.
Bizim Köy ve Un Village Anatolien Mahmut Makal’ın ilk baskısı 1950’de Varlık Yayınları’ndan çıkan kitabı ve aynı eserin Plon Yayınevi’nce basılan Fransızcası.
Modernleşme ya da Batılılaşma adı verilen imparatorluğun son dönemi ile cumhuriyet döneminde de İstanbul edebiyatın merkezinde kaldı. Yakup Kadri’sinden Reşat Nuri’sine, Refik Halit’ine Anadolu’ya bakış İstanbul pencerelerindendi. Bizim Köy ilk kez Anadolu gerçeğine içeriden eğilen yapıt olma özelliğini taşımış, peşisıra, Köy Enstitüsü çıkışlı yazarlarla “köy edebiyatı”nın gerçekçi kanadı boy atmıştı: Fakir Baykurt’un, Başaran’ın, Talip Apaydın’ın, daha nicesinin ürünlerinin doğuşunda Makal’ın yarattığı dalganın payı büyüktü. Onları, olağanüstü bir modern epope yaratmayı başaran Yaşar Kemal, Marquez’in büyülü gerçekliğine yakın bir çizgiyi görkemli Ötegeçe hikâyeleriyle işleyen Tahsin Yücel, Ferit Edgü’nün Güney Doğu Anadolu yaşantısından süzdüğü etkileyici ikiz romanları Kimse ve O (Hakkâri’de Bir Mevsim), İkinci Yeni şiir hareketinin Anadolu çıkışlı şairleriyle Cahit Külebi-Gülten Akın odaklı bir serüvenin güçlü örnekleri izlemiştir: Metropol sultasını kıran bir Anadolu yenidendoğuşu.
Bizim Köy’den yarım yüzyıl sonra Azad Ziya Eren ile yollarımız kesişti. Güneydoğu Anadolu’nun bugün olduğu gibi o gün de kırılamamış “makus talihi”nin tekrarlandığı uç noktalarından birinde köy öğretmenliği yapıyordu. Bölgenin insanıydı ama Mahmut Makal gibi çok yoksul bir kesimden, eğitimden yoksun bir aileden gelmiyordu Azad: Hem ciddi bir kültürel-sanatsal donanımı vardı hem de yazdığı şiirlerden ve denemelerden hemen farkedildiği gibi, üslûbu ve gustosuyla yüksek bir modernist hizayı hedef seçmişti.
Köyden ayrılırken…
Mahmut Makal ile babası İsmail Makal. Mahmut Makal’ın Köy Enstitüsü’nde okumak üzere doğduğu köyden ayrılmak üzereyken çekilen veda fotoğrafı: 23 Mart 1943. İ. H. Tonguç Belgeliği.
Sır sayılmaz: Azad Ziya Eren’i Sakızköy Güncesi’ne doğru kışkırttım o dönemde. Bizim Köy’den onca yıl sonra “bizim köy”ün bir türlü değiştirilemeyen yazgısını gene içeriden, Anadolu’nun en yoksul köylerinden birinden, sıradışı bir dille, seslendirmeyi başardı: “Örtmen”i olduğu çocukların fotoğrafları, Makal’ın babasıyla çekilmiş fotoğrafının yanına iliştiler: Mahzun, acılı albüm.
Sakızköy Güncesi, içeriden ama dışarıdan, sımsıkı bir belgesel metin, canyakıcı bir tanıklık getirdi. Kendi payıma, duraksamadan Yaşar Kemal’in güçlü röportajlarının hizasına koyuyorum o kitabı. Terimin varolduğunu sanmıyorum, bir “smart camera” gibi dolaşıyor köyün ortasında, diplerinde Azad’ın kalemi, çektiği filmin herbir karesi gözü yakıyor. Çocukların yüzünden Mahler’in şarkılarını dinliyoruz.
Ama unutmamak gerekir: Azad Ziya Eren’i bu kitaba sıkıştırmak doğru olmaz. Tam tersine, gücü ve önemi ne olursa olsun Sakızköy Güncesi, yazarının güzergâhında ayrıksı bir sapak olmuş, öyle kalmıştır. Merkezindeyse, şiirlerinin asal çizgiyi temsil ettiği söylenmeli: Çok katmanlı, yer yer ezoterik boyutlar arzeden, oldukça yoğun, koyu bir yazı. Denemelerinde de benzer özellikler göze çarpıyor Azad’ın: Edebiyat, sanat, felsefe üzerine kurduğu her parça kurmakta olduğu bütünlüğü doğruluyor: Sanki büyük bir puzzle kutusunu dolduruyor yıldan yıla, usul usul tablo beliriyor önümüzde, bir kitabından ötekine. Azad, bir kültürel coğrafyanın sınırlarına hapsetmedi kendini: Kozmopolit bir yazı adamı.
1807’de İngiltere ve Osmanlı Devleti arasında baş gösteren diplomatik kriz sıcak çatışmaya dönüştü ve payitaht tarihinde ilk kez doğrudan doğruya düşmanın taarruzuna uğradı. İngiliz donanması Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul önüne geldi ama gerek Türk ve Rum halkın direnişi gerekse Fransız elçinin kararlı duruşuyla, istilacılar bir şey elde edemeden geri dönmek zorunda kaldı.
Avrupa’da 19. yüzyılın başından itibaren esmeye başlayan Napoléon rüzgarı, kıtanın siyasi haritasını, politik dengelerini altüst etmişti. Yeni düşmanlıklar, yeni ittifaklar politik havayı sürekli değiştirmekteydi. Şüphe yok ki Avrupa’daki bu kavga Osmanlı Devleti’ni de içine çekecekti. 1798’de Mısır’ın işgali, Filistin ve Suriye’nin tehdit edilmesiyle birbirine hasım olan Napoléon ile Osmanlı Padişahı III. Selim, çok değil 7-8 yıl sonra sıcak barış mesajları ve elçiler vasıtasıyla dostluklarını ilerletmekteydi. Öte yandan Mısır’ın işgalinde Napoléon’a karşı birlikte mücadele ettikleri İngiltere ise Fransa’ya karşı stratejik müttefiki olan Rusya’nın yanında yer alarak Osmanlı Devleti’ne karşı bir tutum içine girmişti. Eski dostluk ve düşmanlıklar yer değiştirmişti.
İstanbul’da bulunan İngiliz elçisi Arbuthnot, Osmanlı Devleti’ni Fransa’dan uzaklaştırmak ve kendi saflarına çekmek için 1806’nın son aylarından itibaren yoğun bir çaba içindeydi. Gerek aba altından sopa göstererek gerek doğrudan tehditlerle padişahı ve sadareti kendine râm etmeye çalışıyordu.
Tarihî tablo
Sir JT Duckworth komutasındaki filo, Çanakkale Boğazı’nın dar kanalında Kilitbahir ve Çimenlik Kaleleriyle vuruşurken, 19 Şubat 1807. Ressam Thomas Whitcombe’nin tablosu.
Öte yandan Avrupa’da başlayan “Napoléon Savaşları” Fransa lehine ve Osmanlı Devleti’nin Viyana bozgunundan beri kadim düşmanı olan Rusya ve Avusturya’nın aleyhine seyretmesi, Osmanlı Devleti’ni doğal olarak Fransa’nın yanına itiyordu. Napoléon tarafından İstanbul’a gönderilen Fransız elçisi General Sebastiani’nin Osmanlı devlet adamlarındaki bu zaafı keşfederek Rusya aleyhine yaptığı telkinler de Osmanlı-Rusya ilişkilerinin bozulmasına sebep olmuştu.
1806’nın Ekim ayında Rusya, resmen harp ilan etmeden Osmanlı topraklarına girerek savaşı başlatmıştı. İngiltere ise Fransa aleyhine Rusya ile müttefik olup Osmanlıları eskiden olduğu gibi ittifak içinde tutmak istediğinden, İstanbul’u tehdit etmek üzere 12 gemiden oluşan bir filoyu Bozcaada’ya getirmişti. İstanbul’daki İngiliz elçisi Arbuthnot, Fransız elçisi Sebastiani’nin İstanbul’dan uzaklaştırılmasını; İngiltere-Rusya ve Osmanlı Devleti arasında önceden yapılmış olan ittifak antlaşmasının yenilenmesini; İngiliz ve Rus harp gemilerinin engel çıkarılmadan Boğazlar’dan geçmelerine müsaade olunmasını talep etmiş; bunlar kabul edilmediği takdirde İngiliz donanmasının İstanbul’u topa tutacağını söyleyerek tehditler savurmuştu.
Osmanlı donanması darmaduman 2 adet üç ambarlı kalyon ve 5 adet kapak ve 2 adet fırkateyn ve 2 adet korvetten oluşan güçlü İngiliz donanması, kalelerden yapılan topçu atışlarını aşarak Boğaz’a girmişti.
İngiltere için müttefiki olan Rusya’ya yardım, görünürdeki bahane idi. Esasında İngiltere, Avrupa’da değişen siyasi dengeler yüzünden kuvvet kazanan Fransa’nın, Osmanlı Devleti üzerinde kuracağı nüfuz ve baskıdan endişe ediyordu. Bu durum genel olarak İngiltere’nin Akdeniz havzası ve Asya’ya yönelik siyaseti, özel olarak da Hindistan egemenliği için bir tehditti (Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında ortaya çıkan krizin ve İngiliz donanmasının İstanbul önlerine gelmesine dair ayrıntılı bilgi için Doç. Dr. Fatih Yeşil’in Nizam-ı Kadîm’den Nizam-ı Cedîd’e; III. Selim ve Dönemi, İSAM, İstanbul 2010 isimli sempozyum kitabında yer alan “İstanbul Önlerinde Bir İngiliz Filosu: Uluslararası Bir Krizin Siyasi ve Askerî Anatomisi” isimli kitap hacmindeki kıymetli makalesine bakılabilir).
Osmanlı Devleti iki kuvvetli düşmanla savaşmanın verdiği endişe ve korkuya rağmen bizzat Napoléon’un ve onun adına elçi Sebastiani’nin verdiği türlü vaat ve sözlere sıcak bakmadı. Öte yandan aynı devlet adamları İngiltere’nin aradaki barışı bozup savaş çıkaracağına da pek inanmıyorlardı.
Amiral Duckworth.
Oysa İngiltere kararında kati idi. Mağrur ve asabi yaratılışlı bir adam olan İngiliz elçisi Arbuthnot, Osmanlı Devleti’ni tehditlerle Fransa’dan ayıramayacağını anlayınca 29 Ocak 1807 gecesi gizlice bir İngiliz gemisine binerek İstanbul’dan ayrıldı. Artık İngiltere’nin Rusya ile birlikte harbe gireceği açıkça ortaya çıkmıştı.
İngiliz donanmasının geçmesini engelleyebilecek derecede müstahkem olmayan Çanakkale Boğazı kale ve istihkamlarının eksiklerinin tamamlanarak güçlendirilmesine karar verildi. Çanakkale Boğazı nazırlığına tayin edilen İrâd-ı Cedid Defterdarı Feyzullah Efendi ile Kaptan-ı Derya Salih Paşa, tahkimat hususundaki işlere nezaret etmek üzere Çanakkale’ye gönderildi.
Boğaz kalelerinin istihkâmı mükemmel olsa, düşman gemilerinin geçmesinin pek mümkün olamayacağı açıktı. Ancak bunlar eski usuldü ve yeni inşa olunan harp gemilerinin geçmesini engelleyecek şekilde sağlamlaştırılıp gerekli yerlere tabyalar inşa edilmesi için çalışmalara başlandı.
İngilizlere direnen gayrimüslimler ödüllendirildi
Kınalıada’da İngiliz gemilerinden çıkarılan askerlerle muharebe eden Osmanlı askerlerine yardımcı olan Adalar ve Kartal kazası ahalisinden gayrimüslim reayaya mensup 42 kişiye padişah tarafından cizye muafiyeti beratı verilmişti. Yukarıdaki berat bu 42 zimmiden biri olan Yani oğlu Yorgi’ye verilmiştir.
İstihkam işi yavaş ilerlerken, Bozcaada’ya gelmiş bulunan İngiliz donanmasıyla buluşan elçi Arbuthnot, Boğaz’ı geçmek için uygun havayı bekliyordu. Öte yandan sürmekte olan istihkam işini yavaşlatıp erteletmek için Osmanlı görevlilerini kandırmaya çalışıyor, İngiltere devletinin barışçıl ve dostluk niyetlerinden bahsederek meselenin savaş çıkarılmadan çözüleceği inancında olduğunu söylüyordu. Bu konuda Kaptan Paşa ile Feyzullah Efendi’yi kandırmaya çalışıyordu ve bu amacına da oldukça yaklaşmıştı.
İngilizlerin Boğaz’dan geçemeyecekleri kanaatine sahip olarak işlerinde gevşeklik gösteren Feyzullah Efendi ve Kaptan Paşa’nın aksine, buradaki tahkimatı son derece dikkatli bir şekilde takip eden III. Selim, bizzat kendi eliyle yazdığı ikaz yazılarıyla bu hususta dikkatli olunarak aşırı gayret sarfedilmesini emrediyordu. Boğaz’dan kuş uçmayacak şekilde gerekli tahkimatın yapılmasını isteyen padişah, Kaptan-ı Derya Salih Paşa ve Feyzullah Efendi’den gelen raporları bizzat okuyor, eksiklerin giderilmesi, ihtiyaçların tedariki için 11 Şubat 1807’de sadrazama emir veriyordu:
“Benim vezirim;
Tez bugün topçular gitsin. Talep edilen mühimmatı acele ve seri olarak eriştir. Asla vakit geçirilip tehir edilmesin. Tertip olunan askerlerin gönderilmesinin hızlandırılması için fermanlar ve şiddetli hükümler gitsin. Takviye için gerekli olan her ne ise serian tanzim olunup Boğaz’a eriştirilsin.
Şu Boğaz’ın takviyesi bütün işlerden önce gelir. Şimdi cümlesini tanzim eyleyesin. İki aydır şu, bu diyerek bakılmıyor. Mesela şu topçular önceden gönderilmeli idi. Tersaneden hazırlanan şalopeler ve salları ne vakit göndereceksiniz? Hemen gitsin. Gaflet olunmasın. Asker ve zahire ve mühimmatı şimdi gönderesin.
Bu bir şeye kıyas olmaz. Dikkat eyleyesin. Sonra kimse cevaba kadir olamaz!”
(BOA, HAT, 40/2007)
Boğaz istihkamları yeterince sağlamlaştırılırsa düşman gemilerinin geçemeyeceğini düşünen Sultan III. Selim, olacakları sezmiş gibi Kaptan-ı Derya Salih Paşa’ya “Maazallah İngilizler geçerlerse ancak gaflet ve gevşeklik yüzünden geçebilirler” diye de yazmıştı (BOA, TS.MA.e, 425/5).
Bu şiddetli emirlere rağmen istihkam işi gereken hızda ilerlemiyordu. Topların çoğu yerlerine yerleştirilmemiş, kale ve tab- yalarda topçu neferleri eksikti. Mevcut olan neferlerin yarısı ise genellikle civar kazalar ahalisinden olduklarından, Kurban Bayramı münasebetiyle köy ve memleketlerine dağılmıştı.
İstanbul’da savunma hazırlıkları Melling’in İstanbul önündeki İngiliz donanmasınıve Türk savunmasını canlandırdığı gravür. Savunma hazırlığı için kayıklarla taşınan toplar ve İngilizlerle müzakereye giden Divan-ı Hümayun tercümanı Hançerlizâde’nin (beyaz bayraklı kayıkta) dönüşünü Sarayburnu sahilinde bekleyen Sultan III. Selim, beraberinde maiyeti ve Fransız elçisi Sebastiani ile görülüyor (İki Asrın Dönemecinde İstanbul, 2010).
Bozcaada önünde bekleyen İngiliz donanmasının komutanı Amiral Duckworth, ikinci komutan ise Amiral Sidney Smith idi. Kısa bir zaman içinde dostlukların düşmanlığa dönüştüğünün bir örneği olarak, Amiral Smith’in, 7-8 yıl önce Akka’yı kuşatan Napoléon’a karşı Cezzar Ahmet Paşa ile müttefik olarak işbirliği yaptığını söylemek yeter.
İngiliz Büyükelçisi Arbuthnot, İstanbul’a gitmeden isteklerini kabul ettirmek için Kaptan-ı Derya Salih Paşa ile tekrar görüşmüş, Osmanlı Devlet’inin Rusya ile ateşkes yaparak mevcut ittifak antlaşmasını yenilemesini talep etmişti. Aksi halde İstanbul’a döndüğünde daha ağır şartlar ileri süreceği tehdidini savuran elçi, tahkimat faaliyetlerinin derhal durdurulmasını da istiyordu.
Tahkimat fazla ilerlemeden Boğaz’ı geçmeyi planlayan donanma komutanı Amiral Duckworth’un 13 Şubat tarihinden beri beklediği uygun rüzgar, 18 Şubat günü başlayan kuvvetli bir lodosla gelmişti. Kurban Bayramı’nın ikinci gününe denk gelen 19 Şubat 1907 Perşembe günü sabah saat 07. 15’te Bozcaada önündeki filo, Amiral Duckworth’tan hareket emrini alarak Çanakkale Boğazı’ndan geçmek üzere demir aldı (Fatih Yeşil, s. 447). Ahmed Cevdet Paşa Tarih’inde; “Kurban Bayramı’nın birinci gününe denk gelen 18 Şubat 1807 Çarşamba günü sıkı bir lodos esmeye başlayınca İngiliz amiralleri Duckworth ile Smith 2 adet üç ambarlı kalyon ve 5 adet kapak ve 2 adet fırkateyn ve 2 adet korvet ile Bozcaada önünden kalkıp ve herkes Bayram namazında iken bu gemileri ‘turna katarı’ gibi dizip Boğaz’a girerek Kumkale ve Seddülbahir hizalarına geldiler” der. Ancak yabancı kaynaklarda Boğaz’ın geçiliş tarihi kesin olarak 19 Şubat olarak kaydedilmektedir.
Saat 08.00’de Çanakkale Boğazı’na giren İngiliz gemileriyle Boğaz’daki tahkimatlar arasında topçu düellosu başladı. Ancak Osmanlı kalelerinde bulunan eğitimsiz topçu neferlerinin kullandığı topların ateşi o kadar zayıf ve isabetsiz idi ki İngiliz gemileri bunları ciddiye almayıp yoluna devam etti.
Nağra Burnu’na gelindiğinde İngiliz filosu ikiye ayrılarak bir kısmı istihkamlarla muharebe ederken, diğerleri burnun yukarısında bulunan 1 kalyon ve 5 fırkateyn ile 1 brikten ibaret olan Osmanlı donamasına taarruz etti: “Nağra tabyasında Kaptan Paşa bir batarya başında bizzat kumanda etmekte iken İngiliz gemileri şiddetli ateş ettiklerinden firar etmiş ve onun firarı topçulara da yayılarak topların başında kimse kalmamış olduğu rivayet olunur” (Tarih-i Cevdet, c. 8, s. 111).
Nağra Burnu yukarısında bulunan Osmanlı donanması ise beklemedikleri bir anda demir üzerinde iken saldırıya uğradıklarından ve askerin çoğu bayram münasebetiyle karada olduğundan demir almaya ve yelken açmaya vakit kalmamıştı. Donanma hemen savunma pozisyonuna geçmiş ise de hiçbir şekilde İngiliz donanmasına denk olmadığından mağlup olmuş ve tamamıyla karaya oturtulmuştu. İngilizler, Osmanlı gemilerinden dördünü yaktılar, ikisini de ele geçirdiler. Karaya çıkarılan bir İngiliz müfrezesi, Nağra Burnu tabyasında bulunan 31 topu tahrip etti. İngilizler hafif yaralanan gemilerini tamir için birkaç saat Nağra Burnu civarında bekledikten sonra Gelibolu önünden geçerek İstanbul’a doğru yollarına devam ettiler.
Bu deniz muharebesi esnasında Osmanlı donanmasındaki brik kaptanı olan Kapudanzâde, İngiliz donanmasının geldiğini anlayarak önceden yelken üzerine kalkmış ve bu arbedede denize açılarak pupa yelken İstanbul’a yol vermiş olduğundan, Kurban Bayramı’nın üçüncü günü olan 20 Şubat 1807 Cuma günü İstanbul’a ulaşarak olup biteni haber verdi.
“İngiliz donanmasının İstanbul’a gelmekte olduğu haberi duyulunca, saraydan sokağa varınca bütün İstanbul ahalisi tarif olunmaz şekilde telaş ve dehşete kapıldı” (Tarih-i Cevdet, c. 8, s. 112). Toplanan meşveret meclisi sahillerin muhafazası için tabyaların inşaına karar verdi. Marmara sahilleri mıntıkalara bölünerek her mıntıkaya bir sorumlu tayin edilip tahkimata girişildi. İngiliz donanması, haberi duyup sahillere dökülen her sınıftan ahalinin gözleri önünde güneş Marmara Denizi’nde batmakta iken Çekmece hizasında göründü ve 20 Şubat Cuma akşamüstü Adalar önünde demir attı.
İngiliz donanması İstanbul önüne geldiğinde başlangıçta ahali fazlasıyla telaşa düşmüş, ancak sonradan bazı cesur kişilerin önayak olmasıyla halk silahlanarak sahillere inmişti. Yeniçeri ve diğer ocaklar başta mukavemet etmeye gönüllü olmadılarsa da sonradan ahalinin gayrete gelmesi sebebiyle mecburen savunma hazırlıklarına katılmışlardı. Gemilerde yeterli asker olmadığından görevlendirildikleri gemilere binmekte nazlanmışlar, “Bizler kalyoncu askeri değiliz, kara askeriyiz” diyerek kaçmaya çalışmışlar veya “Önce orta kazanımız gemiye girmedikçe yoldaşlar girmez” diyerek işi yokuşa sürmeye başlamışlardı. Sonradan gemilerde bulunmaları faydadan çok zarar verdiğinden, günler ilerledikçe birer ikişer firar etmeleri gemi kaptanları tarafından görmezden gelinmiştir (Câbî Ömer Efendi, Câbî Tarihi, Haz. Mehmet Ali Beyhan, TTK Yayını, Ankara, 2003).
İngiliz donanması Adalar önüne gelip demir attıktan sonra İngiliz elçisi Arbuthnot derhal Bâbıâli’ye bir yazı göndererek donanmanın emaneten kendilerine teslim edilmesi, Rusya ile barış yapılması ve İngiltere ittifakının yenilenmesini içeren bir senet verilmesi hususlarını sadece 1 gün süre vererek teklif etti. Peşinden bu tekliflere Fransız elçisi Sebastiani’nin İstanbul’dan çıkarılmasını da ilave etti.
Vaziyet meclis-i vükelada görüşüldü. İngiliz donanmasına karşı koymak mümkün olamayacağından, büyükelçinin tekliflerinin kabul edilmesi yönünde karar alınmıştı. Alınan karar Fransız büyükelçiye bildirilince, Sebastiani padişahın teklifini yerine getiremeyeceğini söyleyerek şöyle dedi:
“Böyle beş-on gemiye bir payitahtı teslim etmek ne demektir? Bundan sonra Devlet-i Aliyye tam bağımsız olduğunu hangi yüzle söyler? Bu donanmada asker yok ki karaya döküp de memleketi zaptetsin! Yalnız Sarayburnu’na yeterli sayıda top koysanız onu harap edebilirsiniz. Onların tehlikesi sizden çok daha fazladır. Bunlar kendilerine müsait olup da sizin ateşinize dahi galebe etseler ne yapabilirler? Nihayet İstanbul’un birkaç mahallesini yakıp giderler. İstanbul’da bu kadar yangınlar zaten oluyor. Farzediniz ki bu defa da bir büyük yangın çıkmış olsun. Yanan yerlerine yapılır, lâkin devlet namusu temelinden yıkılırsa sonra yapılamaz” (Tarih-i Cevdet, c. 8, s. 113).
Sebastiani’nin bu son derece etkili sözleri yanında, ahali ile Yeniçerilerin harbe hazırlanması hem padişahı hem de sadrazam ve ricali ikna etti; İngiliz tekliflerinin reddedilip savunma hazırlıklarına hız verilmesine karar verildi.
Diğer taraftan da İngiliz donanması ile irtibata geçerek müzakere için adam gönderilip vakit kazanılmaya çalışıldı. İngiliz filosuna gönderilen müzakereci Divan-ı Hümayun tercümanı Hançerlizade ile görüşen büyükelçi Arbuthnot harbe taraftar olmadığını, savaş hazırlıklarının durdurulması şartıyla müzakerelere devam edebileceğini söylemişti. Hançerlizade ise verilecek notanın hazırlanmakta olduğunu söyleyerek zaman kazanmaya devam etmişti. Böylelikle üç-dört gün daha süre alarak Bâbıâli’ye geri dönmüştü.
Bu esnada istihkam işleri büyük bir hızla devam etmiş, beş gün içinde Sarayburnu’ndan Yedikule’ye ve Kızkulesi’nden Kadıköy’e 1200 top yerleştirilmişti. Aynı zamanda idari olarak bazı değişiklikler yapılmıştı. Gemilerin Çanakkale’den geçmesinde kusurlu bulunan Kaptan-ı Derya Salih Paşa azledilerek 24 Şubat 1807’de yerine Cezayirli Seydi Ali Paşa getirildi. Boğaz nazırı olan Feyzullah Efendi’nin yerine de Aziz Efendi tayin edildi.
İngiliz donanması komutanı Amiral Duckworth bu ara dönemde özellikle bir çatışma çıkmamasına dikkat etmesine rağmen, su almak için Kınalıada’ya çıkan İngiliz askerleriyle Anadolu yakasından adaya geçen Osmanlı askerleri arasında çıkan bir çatışmada İngilizlerden 7-8’i öldürülmüş ve 5’i esir alınmıştı (Bu esirlerden biri olan 15-16 yaşlarındaki askerî öğrenci Harwell’in Amiral Duckworth’un oğlu olduğu, dönemi anlatan tarihlerin hemen hepsinde ittifaken yazılmış olsa da İngiliz kaynakları bu bilgiyi doğrulamamaktadır. Fatih Yeşil, s. 474). Sultan III. Selim, huzuruna getirttiği bu kişileri taltif ve takdir ederek altınla ödüllendirmiş, Osmanlı askerlerine yardım ederek onlarla birlikte Kınalıada’daki muharebeye katılan Rum reayadan 42 kişiye cizye muafiyeti beratı vermiş, ayrıca çelenk de (sorguca benzeyen pırlantalı nişan) vermek isteyince, padişahın yanında bulunan Sırkâtibi Ahmet Efendi protokole aykırı bu duruma itiraz edip “Cizye muafiyeti ile ödüllendirmişsiniz. Lâkin çelenk münasip değildir” deyince padişah çelenkten vazgeçmiştir (Câbî Tarihi, s. 107).
Bâbıâli, sahillerin tahkimatı için gereken süreyi kazanıp hazırlıklar tamam olunca, her ne kadar İngilizler tekliflerini yumuşattı ise de bunları tamamen reddetti. İngilizler için artık işin sonuna gelinmişti: Ya herşeyi göze alıp saldırıya geçeceklerdi ya da savuşup gideceklerdi. Saldırmak için fırsatı kaçırmışlardı; İstanbul ilk geldikleri gün gibi değildi. Karada hazırlıklarını tamamlamış, tahkimatını kurmuş Osmanlı askerlerine hücum etmek bir netice vermeyeceği gibi, daha fazla oyalanmak da tehlikeli olacaktı. İkinci şıkkı tercih edip savuşup gitmek için uygun rüzgar beklendi. Beklenen poyraz 1 Mart gecesi esmeye başlayınca hazırlıklara başlandı. Sabah saat 08.25’te savaş düzenine geçerek Adalar açıklarında manevra yapmaya başladılar. Saat 16.00’ya kadar İstanbul önünde gösteriş yapan İngiliz filosu aynı gün içinde İstanbul’u terketti.
İstanbul’da halk direnişi Melling’in İstanbul önündeki İngiliz donanmasını canlandırdığı gravür. Ön planda, İngiliz donanmasına karşı savaşmak üzere silahlanarak Çamlıca sırtlarından sahile doğru inen ahali. Arka planda, sol tarafta Adalar önünde İngiliz filosu, sağ tarafta Beşiktaş önünde Osmanlı donanması (İki Asrın Dönemecinde İstanbul, 2010).
Ancak 12 gün öncesine göre Osmanlı istihkamları çok daha güçlüydü. İlave olarak kale ve tabyalara eğitimli topçu neferleri geldiğinden, ateşin tanzimi ve isabetinin artacağında şüphe yoktu. Yoğun ateş altında Boğaz’ı geçmeye başlayan İngiliz filosundan hiçbir gemi batırılamadıysa da 7 gemi ancak hasarlı bir şekilde Boğaz haricine çıkabildi.
İngiliz elçisi Arbuthnot’un tehdit ve ültimatomlarla elde etmeye çalıştığı siyasi hedeflerin hiçbirine ulaşılamadan girişilen İstanbul harekâtı, İngiliz filosuna hasar almış gemiler ve 46 ölü, 235 yaralıya malolmuştu.
Harekâtın başarısızlığından sorumlu tutulan elçi Arbuthnot tenzil-i rütbe ile İngiltere Maliye Bakanlığında sıradan bir memur oldu. Filoyu kayıpsız geri getiren Amiral Duckworth ise konumunu muhafaza etti (Fatih Yeşil, s. 489).
İngiliz donanmasının çekip gitmesi, İstanbul’la huzur ve sakinlik getirmedi. Tam aksine herkesi korku ve heyecana getiren bu olayla İstanbul kaynamaya başlamıştı ve bu duracağa benzemiyordu. III. Selim’in Fransa ile yakınlaşmasını engellemek isteyen İngiliz yanlısı devlet adamları ile hem ondan hem de Nizam-ı Cedid’den kurtulmak isteyen muhalifler, İngiliz donanmasının İstanbul önüne gelmesini kullanarak Yeniçerilere vesvese verdiler. Bunlar “Padişah İngiliz ve Ruslarla anlaşıp Yeniçerileri ortadan kaldırmak istiyor. Aslında İngiliz donanması padişahın müsaadesiyle İstanbul’a geldi. Rus donanması da yakında gelecektir. O vakit Yeniçeri kaldırılacak ve yerine Nizam-ı Cedid geçecek” yolunda propaganda yapmaktaydılar. Bu propagandaya ilave olarak İngiliz donanmasına karşı koymak adına ayaktakımı, hamallar silahlandırılmıştı. İngiliz tehlikesi geçtikten sonra da bunlar teslim etmedikleri silahlarıyla ciddi bir tehlike oluşturuyordu. Hadisenin üzerinden üç ay geçmeden ayaklanan Boğaz yamakları ve bu silahlı güruh Kabakçı İsyanı’nda rol oynayacak ve III. Selim’i önce tahtından sonra canından edecek olayları çıkaracaktı.
108 yıl sonra 1915’te
İngiliz donanmasının 19 Şubat 1807 tarihinde Çanakkale Boğazı ve İstanbul’a karşı giriştiği deniz harekatı, bu tarihten 108 yıl sonra 1915’te tam da aynı günde tekrarlanacaktı. İngiliz donanması yine müttefiki olan Rusya’ya yardım için, ancak bu defa 108 yıl önce düşmanı olan Fransa’yı da yanına alarak harekete geçecekti. 19 Şubat 1915’te İngiliz-Fransız donanması Çanakkale Boğazı’nı önüne geldiğinde aradan geçen 108 yılın çok şeyi değiştirmiş olduğu görülecekti. Artık gemiler yelkenlerini şişirecek rüzgar beklemiyor, güçlü makinelerle yol alıyordu. Çelik gövdeli gemiler kahredici ateş gücü sayesinde karşılarındaki hedefleri çok uzaktan hatta kara toplarının menziline girmeden yokedebiliyorlardı.
Gemiler 108 yıl öncekine göre kendilerini koruyan kalın çelikten zırhları ve ateş kusan modern toplarıyla dehşetli silahlara dönüşmesine rağmen, 1915’te Çanakkale önüne gelen İtilaf donanmasının komutanı Amiral De Robeck’in işi, 1807’deki Amiral Duckworth’tan daha zorlu idi. Zira aradan geçen yıllarda inşa olunan tabyalar ve güçlü toplar ile bunları maharetle ve cesaretle kullanan topçu neferlerine ilave olarak Boğaz’ın suları altında yatan mayınların varlığı, dünyanın en güçlü donanmasına geçit vermeyecekti.
İSTANBUL’DA ACAYİP BİR HADİSE!
Mezarda canlanan ölü ve ‘keferenin yaptığı sihir’
İngiliz donanması İstanbul önlerindeyken, halk arasında söylenti ve rivayet had safhaya çıkar. Asım Efendi Tarihi’nde geçen o günlere ait bir hadisede, Eyüp tarafında bir mezarlıktan sesler geldiği, mezar açılınca ölmeden gömülmüş bir cariyeyle karşılaşildığı aktarılır. Hadise bir “İngiliz oyunu” olarak nitelenir.
İstanbul önüne gelen İngiliz donanmasının, İstanbul ahalisini nasıl telaşa düşürüp ürküttüğü malumdur. Sokaklarda, kahvehanelerde sürekli bu olay konuşulmakta, uydurulan rivayetler ve hikâyelerin sonu gelmemekteydi. Kıyametin kopmasının yakın olduğu, Mehdi’nin zuhur edeceği, vesaire…
Efsanesi, hikâyesi, dedikodusu son derece bol olan İstanbul ahalisinin tam da bu zamanda konuştuğu başka bir hadise olmuştu: Eyüp tarafında bir mezardan gelen sesler ve bunun İngiliz donanmasına bağlanması. İstanbul halkının nasıl bir halet-i ruhiye içinde olduğunu gösteren bu hadisenin Âsım Tarihi’nden alınan sadeleştirilmiş hali şöyledir:
“İngilizlerin Çanakkale Boğazı’ndan geçip İstanbul önüne geldikleri günlerde, Eyüp kasabasında Otakçılar semtinde bulunan bir kabrin önündeki evin sahibesi olan yaşlı bir kadın, geceyarısına yakın vakitte henüz kendi işleriyle meşgul olup uyumamışken, ara ara kabir tarafından hazin bir inleme ve feryat işittiğinden, işini bırakıp penceresi önünde kulak kabartınca sesin kabirden geldiğini anlayarak, iki tarafındaki komşularının duvarlarına vurup onları uyandırarak onlara anlatmış. Komşular dinlediklerinde gerçekten de inleme sesini duyarak yaşlı kadını tasdik etmişler. Durumu öğrenen diğer komşular da uyanıp lamba ve fenerlerle çıkmışlar, gelen sesi takip ederek kaynağı olan yere gelmişler.
Meğer o gün oraya başka bir mahalleden bir hatun cenazesi defnedilmiş olduğundan, işitilen ses onun defnedildiği mezardan gelmekteydi. Hemen mahallenin imamına ve sair mahallenin belli başlı kişilerine haber verdiler. Onların da gelmesiyle mezar kazılarak, içinde bezi ve dikişi perişan bir kefene sarılmış, ağzı ve burnu sargılarla sarılı, boğulmuş bir Arap [zenci] cariye ortaya çıktı. Galiba acele ve telaştan sargıda görünmeyecek şekilde bir boşluk kaldığından, nefesi tamamen kesilmeyerek baygın bir vaziyette iken defnedildikten hemen sonra tekrar canlanarak inlemeye başlamış. Defnedilirken telaş ve aceleden dolayı toprakla örtülmesine de fazla özen gösterilmediğinden, üzerindeki toprakta da küçük bir boşluk kaldığından ağlayıp inlemeleri dışarıdan duyulur olmuş. Olduğu gibi dışarıya çıkarılarak ağzının bağını açtıklarında, az da olsa kalan hayat belirtileriyle nefes alıp verdiyse de şuuru yerinde olmadığından konuşamamış. Dört-beş dakika sonra o da kalmadığından son nefesini vermişti.
Bu acayip hadise o günlerde halk arasında her yerde konuşulur olup, mahalle ahalisi her yerde kadını defneden kişileri aramış ise de hiçbir iz ve haber alamamışlardı. Ve o günler Bâbıâli’nin ve askerlerin İstanbul önüne gelen İngilizlerle uğraştıkları vakit olduğundan, katiyen o taraftan bu işi anlamaya çalışıp soran olmadı.
Bu hadiseyi işiten herkes farklı bir mana verirken halkın çoğunluğu, din ve devlet düşmanı olan kefere milletinin yaptığı bir sihir sonucu ortaya çıktığı fikrine kapıldılar. Gerçekten de bu ihtimal daha kuvvetlidir. Şu yakın zamanda aniden ortaya çıkan ihtilaf ve fitne vakasını da [Kabakçı İsyanı] buna yüklemek yanlış olmaz. En doğrusunu Allah bilir”.
Tiyarocu, yazar Gülriz Sururi 2018’in son günü hayata veda etti. Türk tiyatrosunun bu usta, yenilikçi, devrimci sanatçısını yine bir usta, Genco Erkal anlattı.
Annesi, Türkiye’nin ilk primadonnası Suzan Lütfullah Hanım’dı. Süreyya Operası’nda çıkıyor, operetlerde başrollerde oynuyor. Babası da Lütfullaf Bey, tenor, o da başrolde. Ondan sonra amcalar var. Celal Sururi, Ali Sururi, Yusuf Sururi. Celal ve Ali oyuncu; hepsi çok güzel sesleri olan, dans eden, şarkı söyleyen oyuncular. Yusuf Bey aynı zamanda yazar; sonraki yıllarda bütün aile olarak İstanbul Tiyatrosu adında bir tiyatro kuruyorlar; Toto Karaca, Muzaffer Hepgüler’le birlikte… Orada Yusuf Sururi, Paris’teki Fransız vodvillerini Türkçeye adapte ediyor, bunları sahneye koyuyorlar.
İşte Gülriz Sururi böyle bir ailede, böyle bir çevrede büyüdü. Zaten “Annem Ayşem operetini oynarken ben karnındaymışım” derdi. Henüz iki yaşındayken annesini kaybediyor. Babası Lütfullah Bey çok eve uğramayan bir adam, geziyor. Aynı zamanda Nâzım Hikmet’in, Semiha Berksoy’un arkadaşı. Gülriz Sururi tiyaroya Şehir Tiyatrosu’nda çocuk oyunlarıyla başladı. Daha sonra Muammer Karaca Tiyatrosuna geçti. Muammer Karaca bir anlamda bu ailenin rakibi ama Gülriz Sururi orada muazzam bir başrol oyuncusu oluyor.
Büyük ustalar sahnede bir arada Gülriz Sururi – Engin Cezzar Tiyatrosu’nda “Canlı Maymun Lokantası” oyunu (1963-1964). Engin Cezzar, Çetin İpekkaya, Gülriz Sururi, Genco Erkal ve Erol Günaydın.
Daha çok vodvillerde oynayan çok güzel ve çok yetenekli bir kadın ama bu kendisine yetmiyor. İçinde başka şeyler var. Evet, bütün aile sanatla, sahneyle ilgileniyor ama bunlar daha ziyade hafif, komedi, güldürü türünde. Oysa Gülriz Sururi’nin gözü daha yükseklerde. Bütün tiyatro olaylarını takip ediyor. Tiyatro festivallerini izliyor ve çok daha yüksek bir yerde ideali var, oraya ulaşmaya çalışıyor. Engin Cezzar’la tanıştığı vakit de “Hah” diyor, “işte ben bu adamla çok daha yüksek hedeflere yönelebilirim”.
Gülriz Sururi’nin Dormen Tiyatrosu’na geçişi de, bir anlamda “sınıf atlamak” gibi bir hadise. Zira hafif vodvillerden Dormen Tiyatrosu gibi Amerika görmüş bir grubun içine giriyor. Orada “Sokak Kızı İrma”yı oynuyor. İlk en büyük başarısı. Ama o da yetmiyor. Daha ciddi bir iş yapmam gerek diyor. Engin Cezzar ile beraber kendi tiyatrolarını kuruyorlar ve orada gerçekten kendi dönemleri için çok önemli işler yapıyorlar. Mesela Shakespeare’in Othello’sunun oynanması. Bir özel tiyatronun Shakespeare oynaması çok ender rastlanan bir şey aslında. Sonra Güngör Dilmen’in “Midas’ın Kulakları”, “Canlı Maymun Lokantası”… Arkasından tabii Türk tiyatro tarihinde bir devrim olan “Keşanlı Ali Destanı”. Bu oyunda yine kendisiyle beraberdik ve bu prodüksiyonu çıkarmak için evlerini ipotek etmişlerdi! Tabii “Keşanlı Ali Destanı” müthiş bir başarı oldu, tarih yazdı. Bu oyun hem Haldun Taner’i öne çıkardı hem de Türk tiyatrosunda Batılı anlamda ilk Brechtien uygulama oldu. Hem geleneksel Türk tiyatrosunda kökleri olan hem de Brechtien bir tiyatronun sentezi olarak ilk özgün denemedir ve bir çok yazara yol açmıştır.
‘Keşanlı Ali’den bugüne… Gülriz Sururi’nin en meşhur performanslarından biri, Genco Erkal’ın yönettiği “Keşanlı Ali Destanı”nda (üstte) idi. Gülriz Sururi, son yıllarına kadar güzelliğini korumayı bildi.
Arkasından ilk büyük Nâzım oyunu “Ferhat ile Şirin” geldi. Nâzım Hikmet o zamana kadar yasaklı idi. Büyük bir cesaretle “Ferhat ile Şirin”i sahneye koydular. Gülriz Sururi bundan sonra yine Yaşar Kemal gibi ustayı ikna etti. Onun meşhur Teneke romanının oyun haline getirilmesinde Gülriz Sururi’nin payı çok büyüktür. Orijinal oyun beş tiyatro eseri yapılabilecek bir uzunluktadır ama Gülriz Sururi onu biçimlendirerek sahneye uyarlar, Yaşar Kemal’i tiyatroya kazandırır.
Arkasından Hair müzikali gelir. Başları belaya girer zira o dönem Çiçek Çocukları, Hippiler, Vietnam Savaşı karşıtlığı dönemi. Oyun yasaklanır. Arkasından “Düşenin Dostu” oyunu gelir. Sahneye koymak için James Baldwin gelir; ABD’de öğrenciliğinden beri Engin’in arkadaşıdır. Oyun ha-pishanede geçen bir eşcinsel hikayesi. Bu yüzden de takibata uğrarlar, yargılanırlar.
Tüm bu süreçte tiyatronun dinamosu Gülriz’dir. Ayrıca hem finansal konulardan, hem idareden ve kadronun yönetilmesinden o sorumludur. Müthiş güçlü bir kadındır. Son dönemdeki “Kaldırım Serçesi” çok büyük bir başarısıdır. Bunun ötesinde bir süre sonra bıraktı zaten tiyatroyu. Karı-koca Bodrum’a çekildiler.
Gülriz Sururi’nin tiyaro dışındaki yaşamı da bir sanattı. Çok özgün bir giyimi, kuşamı, görüntüsü vardı. Dostlukları, evi, eşyaları, onlarla ilişkileri de öyleydi. Kendini bir sanat eserine dönüştürmüş bir insan olarak görüyorum ben onu. O dönem için “Evet, ben tiyatroya ihanet ettim gibi gözüktü ama, ben tiyatro kadar yaşamayı da seviyorum” demişti. Mesela ben Genco Erkal olarak hiçbir zaman tiyatronun önüne koyamadım yaşamımı. O ise bir dönem bunu yaptı ve gitti çok güzel yaşadı teknede.
Çok yürekli bir kadındı. Özellikle son dönemlerde politik tavırları hatta aktivist tutmuyla öne çıktı. Birlikte birkaç eylem katıldık. Beni sürekli dürtüklüyordu “hadi gel, yapalım, yürüyelim, ne var, bir çıkmayacağız da kim çıkacak” diyordu. Bütün oyuncuları biraraya getirip iktidara karşı büyük bir yürüyüş yaptık; Taksim’deki Atatürk büstüne çelenk bıraktık. Aynı zamanda Türkan Saylan’ın da öldüğü haftaydı, onun da protestosuydu. Sonra son seçimde, referandum öncesinde bana dedi ki “topla onları, beraber yürüyelim, şunu yapalım”.
‘Tütün Yolu’ Gülriz Sururi – Engin Cezzar Tiyatrosu’ndan “Tütün Yolu” oyunu (1962).
Son olarak ayrılırken seçtiği yol da bence çok güzel. Gömülme biçimi, onun ilan edilme şekli. Malvarlığını, karı-koca birlikte, hem genç tiyatrocularu özendirecek bir ödül olarak koydular hem de yarısını Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı’na, yarısını da Aziz Nesin Vakfı’na bağışladılar. Evini de, beş katlı apartmanı da bir kültür merkezi yapmak üzere vakfa bıraktı.
Çok saygıdeğer bir kişilikti. Müthiş güzel yemek yapardı. Uzun süre televizyonda da yemek programı yaptı, kitabını yazdı. Ayrıca öyküleri ve kitap yazarlığı da var. “Kendini yaratmış” bir kadındı.
Hiç anlaşamayacağını, kavga edeceğini bildiği insanlar, eğer konularında değerli ve uzman insanlarsa onları arar ve onlarla çalışırdı.
Kendisini çok özleyeceğim.
VİVET KANETTİ’NİN KALEMİNDEN
En zarif beden dili
“…Ama Gülriz’le durum başkadır. Model, tüm çarpıcılığıyla işte önümüzdedir. Beyoğlu’nda, yıllardır, en zarif beden diliyle, en hafif adımlarla yürüyen kadın kimdir? Gülriz. Kimin gözleri bir genç kızınki kadar konuşkandır? Gülriz’inkiler. Kim, ellerini, ayaklarını onun kadar güzel kullanmasını bilir? Hiç kimse. Kimin yüzü spotlar altında dahi zerrece terlemez, parlamaz? Onunki. Kim, “En acı günümde bile hayata bağlıyım ve ne olursa olsun kendime darılamıyorum (…) Bu hayatla sonuna kadar flört etmeye kararlıyım. Hâlâ…” demiştir? Gülriz…
Türkiye’de, özellikle sanatçı ve entelektüel kadın için nasıl enderdir, kendine ve hayata darılmama, ruhunu, bedenini bir “suçlar hamalı” gibi taşımama… Bu ülkede sanatçı veya entelektüel kadının neredeyse kaçınılmaz diyeti değil midir, öncelikle kendini kahretmek?..”
Aktüel dergisi, 2003, sayı: 6
CEMAL SÜREYA’NIN KALEMİNDEN
Güncel minyatür, tarihsiz şipşak
99 YÜZ, Cemal Süreyya, 472 sayfa, Kaynak Yayınları, 1991.
“… Makyaj, örtünme ya da kılık değiştirme anlamı taşımaz onun için. Makyajla maskesini atar; da-ha çok kendisi olur; hiç değişmeyen, değişmesini hiç istemediği yüzünü daha büyük bir süratle or-taya koyar. Bu yüz annesinin, babasının, amcalarının, Muammer Karaca’nın, Haldun Dormen’in, Engin Cezzar’ın, burnu kırık Hitit heykellerinin de yüzlerini içerir. Yürüyüşüyle, Tatariko’ya diktirdiği giysiler içinde salınışıyla, hep operet derleyen, izlenimci dans eden, eteğine fıskıyeden su dolduran, kedisini tilki olarak boynuna atan bu kadının kocaman sabit bakışlarında bir hüzün de var sanki. Sanki saati gelmemiş bir alarmı taklit ediyor. Öyle anlarda dekor da onu taklit etmeye başlıyor.
Büyü, totem ve tabu var Gülriz’in makyajında.
Salınıyor mu? Ne salınması? Durur hep Gülriz Sururi. Kimi zaman dans ederken bile. Sahnede en güzel duran oyuncu.
Yanılıyorum belki. Yüzünün suluboya resmi yapılamaz. Ama boy resmi sadece suluboya.
Sineması da olamaz gibi. Sinemada bozulur.
Güncel minyatür. Aynı zamanda tarihsiz şipşak.
Hesaplı ikona. Tiyatronun bir gösteri(ş) sanatı olduğunu kitabında yazmış. Ayakta, demlikten bar-dağa çay koyarken, ileriden, birkaç yerden bakılsa, bedeninin nasıl görüleceğinin hesabını yapar. Mehmene Banu’yu (onu mu?) oynarken de iyice yaşlanması gerekmiştir; ama bu kez bedenini son-suz diri göstermekten kendini alamadı. Öyle bir yapay yanı var. Ama sözgelimi bir Ajda Pekkan’ınki gibi plastik bir yapaylık değil onunki. Olgunluk bir noktadan sonra mizaha dönüşür ya, bu da bir soyutlanma durumu yaratır ya, öyle bir yapaylık. Tam öyle değil, her zaman öyle değil elbet. Sözcüğün gerçek anlamıyla bir yapaylık da var. Ama yakışıyor. O olmasa, Gülriz de olmazdı.
Hırsıyla, yapaylığını nar çiçeğine dönüştürdü.
Haldun Taner’in dediği gibi “Kaderini kendi çizdi bu kız. Kararını verdi. Gerçekleştirdi. Sırf iradesi ile. Doğuştan yeteneklerine her gün yeni bir şeyler katarak, ta arkalardan geldi, Türk tiyatrosunun en önde gelen kadın sanatçıları arasında yerini alıverdi”…
ABDİ İPEKÇİ (1929-1979)
Üzerinden 40 yıl geçti cinayetler devam etti
Gazeteci ve Milliyet’in başyazarı Abdi İpekçi’nin 1 Şubat 1979’da öldürülmesiyle, Türkiye’deki gazeteci cinayetleri merkez medyaya uzanmıştı. Failler Oral Çelik, Mehmet Şener ve Mehmet Ali Ağca (daha sonra kaçırıldı) yakalandı fakat gazeteci cinayetleri dehşetini arttırarak devam etti. Çetin Emeç, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Hrant Dink ve daha birçokları… Türkiye’nin gazeteci cinayetleri karnesinde 95 yılda 71, Abdi İpekçi’den bu yana 40 yılda 63 isim var.
Abdi İpekçi’yi ölümünün 40. yılında anarken yazarımız Necdet Sakaoğlu, İpekçi ile olan anısını şöyle anlatıyor:
“1920’lerde doğan Türk aydınlarının ortak ayrıcalığı ilkokul eğitimlerine yeni harflerle başlamaları olmuştu. Yazdığı gibi okumak, okuduğu gibi yazmak dönemi onlarla başladı. O kuşaktan gazeteciler 1950’lerde basın-yayın yaşamına da yön verdiler. Merhum Abdi İpekçi bunların öncülerindendi. 1954-1979 arasında dönemin düşünce ve siyaset hareketlerini yönlendiren basın organlarından Milliyet gazetesinin başındaydı. Bu gazete, kurumsal yapısı, işleyişi kadar ilkesel yayıncılıkta da öncüydü. İpekçi, 1969’ta ve 1971’de Karacan Armağanı kazandığımda, pazartesi sohbeti sayfasında beni de konuk etmişti. Benden Anadolu’daki kamusal ilgiden yoksun Türk mimari eserlerinin öykülerini dinlemiş, özellikle halkın eski eserlere bakışını, koruma anlayışını öğrenmek istemişti.
Çalışmalarımın Milliyet Yayınları serisinde basılmasını da sağlayan İpekçi’yi rahmetle anıyorum”.
Milliyet gazetesi başyazarı Abdi İpekçi, 50 yaşında iken suikast sonucu öldürüldü.
10 Eylül 1598’de, Roma’ya yakın La Petrella köyündeki bir şatodan çığlık sesleri duyuldu. Bir müddet sonra Kont Francesco Cenci’ nin cesedi bulunacak ve henüz 22 yaşındaki güzel kızı Beatrice, üvey annesi ve kardeşiyle birlikte, babalarını öldürtmek suçundan idam edileceklerdi. Kontun “vahşi, saldırgan, paragöz ve basbayağı iğrenç bir yaratık” olması, aile üyelerini ölümden kurtaramadı ama, Beatrice sonraki yıllarda romantizme ve bir dizi sanatçıya ilham verdi.
Bugün Roma’ya giden turistler bir şehir turuna katılırlarsa, eski Yahudi gettosunun girişindeki Palazzo Cenci adlı Rönesans sarayının önünden geçerken, rehberlerinden güzel Beatrice Cenci’nin tüyler ürpertici öyküsünü dinleyebilirler. İki yüzyıl önce de durum farksızdı. O dönemin turistleri arasındaki Fransız ve İngiliz romantikleri, tam gönüllerine göre bir kahraman, esin perilerini uyandıracak bir öyküyle karşılaşmışlardı. İngiliz şair Shelley, The Cenci adlı bir oyun, Fransız romancı Stendhal, Les Cenci adlı bir öykü kaleme almış, böylece bu şehir efsanesi dünyaya yayılmıştı.
Beatrice’nin resmi yapılıyor Barok ressam Guido Reni’nin ünlü portresinin Beatrice’yi temsil ettiği ve genç kadının idamından az önce yapıldığı iddiası çok yaygındı. 19. yüzyıl ressamı Achille Leonardi de bu tabloda idamdan bir gün önce, Reni’yi Beatrice’nin resmini yaparken canlandırıyor.
Babaya karşı kadın Stendhal, Percy Shelley, Dumas, Artaud, ve Guerrazzi gibi romantiklere ilham olmuş olan bu portrenin Elisabetta Sirani’ye ait olduğu da söylenmişti. Sirani, 17. yüzyıl İtalya’sında yaşamış bir feminist ressamdı ve 27 yaşında öldürülmüştü. Beatrice kendi hikayesiyle, kadın hareketine de ilham verecekti.
Aslında öykü gerçekti ve ürkütücüydü. 10 Eylül 1598’de, Roma’ya yakın La Petrella köyünde, şatodan çığlık sesleri geldiğine dair bir söylenti dolaştı. Halkın şato dediği, Kont Francesco Cenci’nin köyün dışındaki, günümüze birkaç duvarı kalmış Rocca Cenci adlı konutuydu. Dedikoduyu duyan Plautilla adlı bir kadın koşarak şatoya gitti. Evin kızı Beatrice Cenci’nin pencerelerden birinden baktığını gördü. “Ne oldu Signora?” diye seslendi. Beatrice hiç cevap vermeden donuk donuk baktı ona. Üvey annesi Lucrezia’nın ise şatonun içinde çığlıklar attığı duyuluyordu.
Köylüler az sonra tahta bir balkonun altında Kont Francesco Cenci’nin cesedini buldu. Balkondan düştüğüne hükmettiler ama ceset yıkanırken kafasının sağ tarafında üç yara olduğu ortaya çıktı, sağ şakağında da bir parmağın gireceği büyüklükte bir delik vardı. Yıkanma işlemine tanıklık eden rahipler, Kont Cenci’nin kesici bir aletle saldırıya uğradığını, düştüğü izlenimini yaratmak için balkondan fırlatıldığını anladılar.
İnfaz Kont Francesco Cenci’nin ölümünden sorumlu tutulanlar, yani kontun eşi, kızı ve oğlu, Papa’nın emriyle başları kesilerek idam edildi.
Soruşturma hızla sonuca ulaştı. Kont Cenci, eşi Lucrezia’nın hazırladığı bir uyku ilacının etkisindeyken iki adam odasına girmişti. Kont uyanmış, adamlardan biri onu tutarkan, diğeri çekiçle sivri uçlu bir demiri kafasına gömmüştü. Sonra cesedi giydirmiş, balkondan atmış, ardından da kanlı çarşafları olduğu gibi bırakarak şatodan kaçmışlardı. Bu iki beceriksiz katil, La Rocca şatosunun kahyası Olimpio Calvetti ve kiralık katil, gitar öğretmeni Marzio Catalano’ydu. Bu ikisinin birer tetikçi olduğu, cinayeti aslında ailenin üç üyesinin, yani Kont’un karısı Lucrezia, kızı Beatrice ve oğlu Giacomo’nun planladığı ortaya çıktı. Tetikçilerden biri Olimpio dağlarda kaçak gezerken bir kelle avcısı tarafından öldürüldü, diğeri ise Roma’da Tordinona zindanında işkence altında hayatını kaybetti. Dava sırasında zaten kimse katillerle ilgilenmedi; bütün dikkat aile üyeleri, özellikle de güzel Beatrice üzerinde toplandı.
Cinayet kurbanı, Romalıların gayet iyi tanıdığı bir şahsiyetti. Stendhal, onu Les Cenci öyküsünde kötü bir Don Juan olarak tanımlamıştı. Ama Don Juan, hiç değilse ağzı laf yapan, kadınları büyüleyen bir karakterdi; oysa Papalık kayıtları, Francesco Cenci’nin vahşi, saldırgan, paragöz, “basbayağı iğrenç bir yaratık” olduğunu gösteriyordu. Babası Cristoforo, Papalık hazinesinde yöneticilik yapmış, büyük servet edinmişti. Francesco gayrimeşru bir çocuk olarak doğmuş, babası ancak ölüm döşeğinde annesiyle evlenerek servet ve unvanını ona bırakabilmişti. Papalık, babasının zimmetine geçirdiği paralar yüzünden Francesco’dan iki kere tazminat istemişti. Francesco Roma’da kasım kasım dolaşıyor, ona buna sataşıyor, uşaklarını dövüyor, kiracılarına saldırıyordu. Sık sık hapse atılıyor, para cezalarıyla paçayı kurtarıyordu. Oğullarını o kadar ihmal etmişti ki sonunda Papa çocukların bakımını üstlenmesi için bir buyrultu çıkartmak zorunda kalmıştı. Oğullarından Rocco bir sokak kavgasında hayatını kaybetmiş, Cristoforo ise bir aşk üçgeninin kenarı olarak öldürülmüştü. Kızı Antonina’nın çeyizini ödememiş, hatta 1594’te bir çocuğa sarkıntılık ettiği için mahkum olmuş, malvarlığının üçte birini kiliseye bağışlayarak kurtulmuştu.
Kont’un şatosuRoma’ya yakın La Petrella köyünde bulunan Kont Francesco Cenci’nin şatosunda, bugün yalnızca birkaç duvar var.
Romalılar bütün bunları biliyorlardı. Bir de üstüne sanık olarak güzel, sarışın Beatrice ile karşılaşınca, kamuoyu günümüz medyasıyla aynı tepkiyi gösterdi. Papalığın merkezinde başka konu konuşulmaz oldu. Dava süresince aile sırları ortaya döküldü. Sanıkların avukatı Prospero Farinaccio, çok sayıda tanığı mahkemeye çıkartarak, Palazzo Cenci ve Rocca Cenci’nin aile için bir cehennem olduğunu gösterdi.
Romantizmin ilham kaynağıStendhal, Percy Shelley, Dumas gibi romantikleri çok etkilemiş olan Guido Reni’nin bu portresinin Beatrice Cenci’ye değil, Elisabetta Sirani’ye ait olduğu da söylenir. Sirani, 17. yüzyıl İtalya’sında yaşamış bir feminist ressamdı ve 27 yaşında öldürülmüştü.
Calidonia adlı bir hizmetçiye göre Beatrice bir gün “yakılmak istemiyorum!” (ensest iması) diye feryat ederek babasının odasından kaçmıştı. Avukat zaten mahkemede kontun kızına tecavüz ettiğiyle ilgili sayısız imada bulunmuştu, ancak işkence altında bile konuşmayı reddederek masum olduğunu iddia eden Beatrice, bu konuda sadece üvey annesi Lucrezia’nın kendisini “göreceksin, sonunda senin de namusunu kirletecek” diye uyardığını söylemekle yetinmişti. Tecavüzün gerçekleşip gerçekleşmediği hukuken önemliydi, çünkü babasını öldürmek gibi büyük bir suçun tek hafifletici nedeni bu olabilirdi.
Cenci ailesinin bir zorbanın elinde bitmek bilmez bir eziyet ve aşağılama yaşadığı tanıkların sözlerinden anlaşılıyordu. Örneğin Kont Cenci’nin bir çeşit uyuz hastalığı vardı. Bedeninin her tarafını sürekli olarak nemli bir bezle kaşımak gerekiyordu. Evdeki kadınların nefret ettiği bu görev, sık sık Beatrice’ye düşüyordu. Zaten Girolama adlı bir hizmetçiye göre “Signor Francesco evde sırtında sadece bir gömlekle dolaşma âdetindeydi”. Kont Cenci’nin kamçısını ikide bir şaklatma, karısını ve oğullarını aşağılama veya dövme gibi başka alışkanlıkları da vardı.
Dava süresince cinayet kurbanı herhangi bir sempati toplamadı. Ancak bir babanın çocukları ve eşi tarafından öldürülmesi, bütün ataerkil kültürlerde olduğu gibi Roma’da da günahların en büyüğüydü. İdam kararındaki gecikme, Papa VIII. Clemente’nin karar vermekte zorlanmasına bağlandı. Kimilerine göre ise Papa, tam tersine Cenci ailesinin malvarlığına el koymak için olayı fırsat bilmişti.
Sinemaya nasıl yansıdı?1969 tarihli Beatrice Cenci (ya da yaygın bilinen ismiyle The Conspiracy of Torture), Cenci ailesinin içinde yaşanan cinayeti ve ardından bunun Roma Katolik Kilisesi’nde yarattığı sarsıntıları işleyen bir film.
Sonunda 10 Eylül 1599’da Roma büyük idama hazırlandı. Giacomo, henüz 12 veya 17 yaşında olan küçük kardeşi Bernardino, Lucrezia ve Beatrice, Roma’nın en kalabalık caddelerinden Via San Celso’dan geçtiler. Yol boyunca zavallı Giacomo’nun çıplak bedenine kızgın penslerle yapılan işkence devam etti. Nihayet Castel Sant’Angelo meydanındaki idamlar için kurulan platforma çıktılar. Genç Bernardino ölümden kurtulmuştu ama annesi, ağabeyi ve ablasının ölümünü seyretmeye mahkum edilmişti. İdam sehpasına çıkarılan Lucrezia, daha kılıç darbesi ensesine inmeden kendinden geçti; oğlu Bernardino da bayıldı. Ardından cellat Beatrice’nin kafasını kestiğinde kalabalıktan hıçkırıklar yükseldi. Giacomo’nun ise başı tek bir sopa darbesiyle ezildi, cesedi parçalandı, her bir parça kasap çengellerine asıldı.
Beatrice’ye duyulan sempati hiç yok olmadı. O dönemde, acıma duygularını uyandırması için 16-17 yaşında, masum bir kız olması gerekiyordu. Bugün kadınlara acımak için onlardan melek olmalarını beklemiyoruz. Beatrice, zalim bir babanın elinden kurtarmak için bir cinayet planı hazırlayan, köşeye sıkışmış 22 yaşındaki bir genç kadındı. Yasal suç ile ahlaki masumiyet arasındaki çelişkinin bir örneğiydi. Yaşarken, hatta yargılanırken bile kendi sesi hiç duyulmamıştı. Ama yüzyıllar sonra Fransız yazar Antonin Artaud ona oyununda şunları söyletmişti:
“Beni istediğiniz gibi suçlayın ama suçsuzum… Adaletinize göre, babamın ölümünden sorumlu olduğumu hiç kuşkusuz kanıtlayacaksınız. Ama başka bir adalete göre masumum; bunun aksini asla kanıtlayamayacaksınız. Bilmediğiniz, yönetemeyeceğiniz bir adalete göre”.
Referans
Düşmüş bir meleğin ardından
Öykü ve tiyatro: Sadece birkaç örnek: Percy Shelley’nin 5 perdelik trajedisi The Cenci (1819), Stendhal’ın 1837’de yayınlanan öyküsü Les Cenci (sonradan Chroniques Italiennes kitabına aldı), Alexandre Dumas’nın öyküsü Les Cenci (Crimes Célèbres adlı kitaba aldı, 1853), Nathaniel Nawthorne’un The Marble Faun adlı romanı (1860), Antonin Artaud’nun oyunu Les Cenci (1935), Alberto Moravia’nın oyunu Beatrice Cenci (1958).
Sinema: 1908’deki Béatrix Cenci adlı kısa filmden 2011’deki İtalyan filmi Beatrice Cenci, una storia maledetta’ya kadar, hepsinin adı Beatrice Cenci olan 6 filme ilham verdi. En çok yankı uyandıranı, İtalyan yönetmen Lucio Fulci’nin yazıp yönettiği oldu (1969).
Basın tarihimizde ondan başka hem gazeteci hem gazete patronu hem yazar hem zanaatkar hem de sanatkar insan yoktur. Sedat Simavi bütün bu özellikleriyle müstesna bir insandı. Halen çıkmakta olan Hürriyet gazetesi ile de adı yaşayan Sedat Simavi’nin Türk basın-yayın hayatının her alanında yaratıcı etkileri görülür.
Sedat Simavi’den söz ediyoruz. Hande, Diken, İnci, Dersaadet, Payitaht, Güleryüz, Hanım, Hacıyatmaz, Yeni İnci, Resimli Gazete, Yıldız, Meraklı Gazete, Yeni Kitap, Arkadaş, Bravo, 7 Gün, Karagöz, Karikatür, Model, Yeni Ev Doktoru, Hürriyet isimli gazete ve dergilerin kurucusu, çıkaranı, çalışanı yani herşeyi Sedat Simavi’den.
Hürriyet, 7 Gün, Karikatür gibi uzun soluklu süreli yayınlarla Türk basın tarihinde özel bir yeri olan Sedat Simavi’nin adına kurulmuş bir vakıf, her sene Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin öncülüğünde basın ödülleri verir. Halen çıkmakta olan Hürriyet gazetesi ile de adı yaşayan Sedat Simavi’nin Türk basın-yayın hayatının her alanında yaratıcı etkileri görülür.
HARB FAKİRLERİ DERGİSİ KAPAĞI
SEDAT SİMAVİ’NİN EL YAZISIYLA İSMAİL HAKKI BEY’E YOLLADIĞI MEKTUP. 13 OCAK 1929.
Sedat Simavi’nin Türk dergi ve gazeteciliği üzerine pek çok kitap kaleme alınmış, tezler yapılmıştır. En önemli kaynak eserlerin başında Hürriyet gazetesi yayını olarak çıkan, Beyazıt Devlet Kütüphanesi Müdürü Muzaffer Gökman tarafından hazırlanan Sedat Simavi (İstanbul, 1970) kitabı gelmektedir. 508 sayfalık bu çalışma halen en önemli başvuru kitabı olma özelliğini korumaktadır. İkinci önemli kitap yine Hürriyet Yayınları tarafından neşredilmiştir: Sedat Simavi’nin yazdığı Fuji Yama, Jean-Jacques Rousseau, Hürriyet Apartmanı, Düşenin Dostları, Ceza isimli eserleri içeren Sedat Simavi Eserleri (İstanbul, 1973). Son önemli çalışma ise yakın bir tarihte yapılan akademik tezin kitaplaşmış halidir. Esra Oğuzhan Yeşilova’nın araştırıp kitaplaştırdığı çalışmanın adı Gazetecilikte Bir Ömür: Sedat Simavi başlığını taşır. 2013’te basılan 230 sayfalık bu eser, ilk kaynaklarda görülen eksiklikleri tamamlayan ve bilimsel ağırlığı olan önemli bir kitaptır.
1896’da İstanbul’da doğan Sedat Simavi, amcası Lütfi Simavi Bey tarafından kaydettirildiği Galatasaray Sultanisi’nde okurken karikatürler çizerek tanınmış, mektep müdürü Salih Arif Bey’i iki çizgi ile karikatürleştirip Vâlâ Nureddin gibi okul arkadaşlarını kendisine hayran bırakmıştır. Sedat Simavi okul sıralarında çizdiği karikatürleri amatör bir ruhla dergilere gönderip yayın hayatına girer. Fransızca öğretmeni Pierre Lambert, Simavi’nin karikatürlerini görüp beğenmiş ve ilk karikatürlerini Visions Orientales’de yayımlatmıştır.
İlk karikatürleri Kehkeşân, Djin, Zekâ, Eşek, Köylü, Stamboul gibi yayınlarda görülen çizerimize ilgi arttar. Doktor Abdullah Cevdet’in de ilgisini çeken Simavi, ünlü yayıncıdan karikatür siparişi alır. Feridun Kandemir ile arkadaş olan Sedat Simavi, birlikte karşılaştıkları Nâzım Hikmet’in babası matbuat müdürü Hikmet Bey’in “Hevesiniz var… Neden başlamıyorsunuz?” demesiyle birlikte kendilerini Beyoğlu’nda Levant Matbaası’nda bulurlar.
Sedat Simavi 1916’da ilk haftalık mizah gazetesini çıkarmayı başarır. Hande isimli bu mizah gazetesinin sahibi Sedat Simavi, sorumlu müdürü Feridun Kandemir’dir. Uzun yıllardır çıkan Karagöz gazetesine benzeyen süreli yayının karikatüristliğini Sedat Simavi yapmaktadır. Sedat Simavi’nin 1. Dünya Savaşı nedeniyle askere alınması, kağıt kıtlığı gibi nedenlerle Hande’den sonra Sedat Bey yeni bir dergi çıkarır adı: Diken (1918).
Çıkardığı bütün bu dergilerin, gazetelerin hikâyesinin arkasında Sedat Simavi’nin iyi bir karikatürist, iyi bir kapak ressamı, iyi bir sayfa düzeni tasarlayıcısı olması yatar. O Babıâli’de bir dergi veya gazetenin çıkarılması için gerekli bütün işleri iyi bilen hatta bizzat yapabilen bir kabiliyettedir.
Ayrıca bütün bu sanatkar özelliklerinin yanısıra aynı zamanda iyi bir ticaret erbabıdır. Gerektiği zaman firmasını korumak adına sert mektuplar göndermeyi de bilir. Elimizdeki bir Sedat Simavi mektubu bunun en güzel kanıtıdır:
“Resimli Gazete
Eskişehir’de gazeteler başbayii İsmail Hakkı Bey’e
13/01/1929
Azizim İsmail Hakkı Bey,
Aybaşında gönderilen fatura mucibince sizden 3434 kuruş matlubumuz olduğunu bildirmiş ve bu paranın irsalini rica etmiştim. Bu güne kadar maalesef bize para göndermediniz. Bu mektubumuzu alınca vakit geçirmeden derhal fatura muhteviyatını göndermenizi ve tekrar ihtara meydan bırakmamanızı rica eder ve süratle cevabınızı beklerim.
Resimli Gazete ve Arkadaş sahibi
Sedad Simavi”
Karikatüristliğinin yanısıra çok özel kitapların sayfa düzenlerini yapmış, desenlerle süslemiştir. Pek çoğumuzun en azından başlangıcını ezbere bildiğimiz Ziya Gökalp’in ünlü “Ala Geyik” şiirini kitap halinde düzenlemiş ve içine enfes desenler çizmiştir. Çocuk Dünyası mecmuası tarafından yayımlanan derginin 13. kitabı olarak İstanbul’da basılmıştır. Yine Sedat Simavi, “Diken Mecmuası Neşriyatından” ismiyle bazı önemli şahşiyetlerin karikatür/kartpostallarını yayımlamıştır.
KURT KOCALDI, KÖTÜRÜM OLDU / BUNU SEZEN BİR GENÇ AYI /YAKALADI, KURDU / YOLDU / DEDİ: “HAYDİ TÜYSÜZ DAYI, / YÜRÜ; YİNE YİĞİTLİK SAT; DAR ET BİZE YEŞİL YURDU!”
P..LERINE DEDI: “FIRSAT KAÇIRMAYIN, BOĞUN KURDU!” ZAVALLI KURT ÖLDÜ, İNDE BEŞ YAVRUSU KALDI / ÖKSÜZ FAKAT BİRKAÇ YIL İÇİNDE BUNLAR BİRER YİĞİT, GÜRBÜZ KURT OLARAK SALDIRDILAR YEŞİL YURTTAN AYILARIN VÜCUDUNU KALDIRDILAR. ÇOCUKLARIM İBRET ALIN HER BİR GÜNE VAR BİR YARIN!
GÜNDÜZ OLDU GECELER AK SAKALLI CÜCELER
SEDAT SİMAVİ’NİN ÇİZGİSİYLE DÖNEMİN ÖNDE GELEN YAZAR VE EDEBİYATÇILARI
ALİ KEMAL BEY
İSMAİL CENANİ BEY
MEHMET EMİN BEY
ÖMER SEYFETTİN BEY
SÜLEYMAN NAZİF BEY
RIZA TEVFİK BEY
KADIN ÇİZİMİ
KADINLAR SALTANATI KAPAĞI
“DAMAT FERİT’İN KABUSU MUSTAFA KEMAL”, GÜLERYÜZ DERGİSİ, 16 KASIM 1922.
Fotoğraf, İstanbul suriçinin yaklaşık ortasında yükselen Beyazıt Yangın Kulesi’nden çekilmiştir. Tarihte bu noktadan çizilen gravürler ve çekilen fotoğraflar meşhur olmuştur. Fotoğrafta Laleli, Aksaray ve Yedikule semtlerine doğru uzanan semtler görülmektedir. 1894 depreminde zarar gören Çukurçeşme Hamamı görüldüğüne göre, fotoğraf bu depremden önce çekilmiş olmalıdır.
1. Kulenin içinde bulunduğu geniş bahçe, Fatih devrinde kentte inşa edilen ilk saray olan Eski Saray’ın bahçesidir. 1828’de bu alanın ortasında yangın kulesi inşa edilmiştir. Daha sonra bu alanda Osmanlı askeriyesinin merkezini oluşturan Seraskerlik yapıları inşa edilmiştir. Fotoğrafta görülen askerler talim yapıyor olmalıdır.
2. Beyazıt Hamamı: Sultan II. Beyazıt tarafından inşa ettirilen hamam külliyenin merkezi olan camiye en uzak yapıdır. 1505 dolaylarında inşa edilen hamam çifte hamamdır. Fotoğrafta yapının soyunmalık kısmının kubbeleri görülür. Erkekler kısmının kubbesi biraz daha büyüktür.
2A. Darulfünun / İstanbul Üniversitesi yapıları
3. Zeynep Hanım Konağı: 1864’te Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kızı, Sadrazam Yusuf Kamil Paşa’nın eşi Zeynep Hanım adına yaptırılmıştır. Tanzimat döneminin kagir saray konak yapılarının en görkemlilerindendir. 1903’ten itibaren Yetimhane olan yapı, 1909’da Darülfunun olarak kullanılmaya başlanmıştır. 1942’de bir yangında harap olan konak ortadan kaldırılmış yerine Fen Edebiyat Fakültesi inşa edilmiştir.
3A. Ahşap aksamı yokolmuş bir konağın kagir kısımları görülmektedir. Yüksek bahçe duvarları harem dairesini koruyor olmalıdır. Altındaki ocak ile baca mutfak bölümü ile ilgilidir. Diğer teras ve taş oda duvarları üzerinde bulunan konağın ahşap bölümleri yokolmuştur.
4. Laleli Çukurçeşme Hamamı: Kentin büyük çarşı hamamlarından biridir. Fatih devrinde Kazasker Fenarizade Ali Efendi tarafından inşa ettirildiği kabul edilmektedir. Halkın Laleli Hamamı dediği yapı 1894 depreminde zarar görmüş, onarılamadan 1911 yılında çıkan büyük Aksaray yangınında büyük ölçüde harap olmuş ve kısa sürede ortadan kalkmıştır. Çifte hamamın büyük kubbesi erkekler, küçük kubbesi ise kadınlar kısmının soyunmalık bölümüdür.
5. Laleli Sultan III. Mustafa Camii: Laleli Camii adı ile de bilinir. Tek şerefeli çifte minareleri, revaklı avlusu ile suriçinde inşa edilen son selatin camilerden olan yapı, bir teras üzerine oturtulduğu için yamaçta inşa edilmesine rağmen görülebilmektedir. Sultan III. Mustafa’nın türbesini de barındıran külliye1760-1764 arasında Mimar Mehmet Tahir Ağa tarafından inşa edilmiştir.
6. Langa Bostanları: Kentin Marmara denizi kıyısındaki bu geniş düzlük, Theodosius Limanı’nın dolması ile oluşmuş bir alandır. Yapılaşmaya elverişli olmayan bu dolgu alan kent içi tarımın en geniş alanlarından biridir.
7. Yedikule: Semt fotoğrafın açısı ile oluşan bir koyun devamında görülür. Kent surları ve Yedikule Hisarının yüksek kuleleri görülmektedir.