Etiket: sayı:57

  • Sekban remizleri ve saha çalışmasının önemi

    Sekban remizleri ve saha çalışmasının önemi

    Remizli Sekban mezartaşları çok nadirdir. Sözlü anlatım ve tasvire dayalı remiz görsellerinin ilmi değeri de düşüktür. Esas olan mahkûk remizler ve eşyalar üzerinde mevcut olanlardır. Bu noktada da imitasyonun kolaylığı sebebiyle, özellikle eşyadaki remizler ihtiyatla karşılanmalıdır.

    Sekban, Farsça bir kelime olup köpek yetiştiricisi manasına gelmektedir. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı Kapıkulu Ocakları eserinde, bunun Dîvânu Lugâti’t-Türk’te geçen “sokman” kelimesi yerine, yani “muharebe saflarını yaran yiğit” anlamında kullanılmış olduğunu kaydetmektedir. Sultan 1. Murad zamanında 14. asır son yarısında askerî teşkilatta varolan bu grup, Fatih’in Karaman seferi (1451) sonrasında Yeniçeri Ocağı dâhiline alınmış, tüm sekbanlar biraraya toplanmıştır. Böylelikle Ocak dışı bir ayrı güç bırakılmamış ve Sekbanlar sık ayaklanan Yeniçeri gücüne bir alternatif güç olarak yine Ocak içinde konuşlandırılmıştır.

    Yeniçeriler esas 61 Bölük ile 101 Cemaat’ten teşkil olunmuştur. Bunların hepsinin ayrı ayrı remizli bayrakları vardır. Bunlar ilkin Kont Marsigli tarafından levhalar halinde tasarım olarak yayınlanmışsa da, eksikleri ve yanlışları vardır. Bundaki yanlışlardan biri 65. Cemaat’tedir. Bu cemaatin tamamı Sekbanlardan oluşur ve kendi içinde süvariler ve piyadeler olarak ikiye ayrılır. Piyadeler 34 bölükten teşkil olunmuş idi. Uzunçarşılı 65. Orta’yı Fatih’in kurdurduğunu belirtir ve bayraklarındaki remizlerine açıklık getirir (Sekbanların oturdukları odanın resmi vardır).

    Dünyadaki tek örnek


    Edirne’de Gazi Mihal’de bulunan 30. Bölük’ten bir Yeniçeri’ye ait minare remizli mezartaşı. Dünyada bilinen minare remizli bu tek örnek koruma altında.

    Yeniçeri teşkilatına dahil olan Cebeciler, Mehterler, Topçular gibi Ocak mensuplarının da ayrı teşkilatları, yani Ortaları ve ayrı ayrı bölük remizleri vardı. Bu remizler ve Sekban remizleri Marsigli’nin eserinde yer almaz. Başta Cebeci bölükleri remizleri ve Sekban remizlerinden, Uzunçarşılı’nınki dahil, askerî teşkilatı anlatan eserlerde bahsedilmez. Yayımlanmış olan sözlü anlatım ve tasvire dayalı remiz görsellerinin ilmi değeri de düşüktür. Esas olan mahkûk remizler ve eşyalar üzerinde mevcut olanlardır. Bakır imitasyonun kolaylığı sebebiyle bu nevi eşyadaki remizler de ihtiyatla karşılanmalıdır. 

    Orta flamaları ve bayraklar ile Sofa Tezkireleri, en güvenilir remiz mehazlarıdır. Sekbanlar ayrı bir zümredir. Arpalık sahibi olup tuğludurlar. Bir kısım Sekban mezartaşında görülen tuğlar da bu imtiyazı ifade eder. Bunlar “çifte çelenk” diye de adlandırılmışlardır. Marsigli’nin eserindeki tablolarda, 65. Cemaat için verilen ve Uzunçarşılı’nın da “oda resmi” olarak nitelendirdiği kale burcu benzeri çizimde, Yeniçeri bölük odalarının iki katlı ve alt katta tek giriş kapılı oluşundan yola çıkılarak bir tasvir yaptırılmıştır. Ancak bu şeklin Sekbanlar için geçerli olup olmadığı bilinmemektedir. Zira apayrı bir zümre olan Sekbanların ikametgâhlarına dair başkaca veri yoktur.

    Sekban mezartaşları İkisi de Sivas-Divrikli olan Yeniçerilere ait Sekban mezartaşları, bir dönem Karacaahmet mezarlığında bulunuyordu. 

    34 Bölük’ün remizi ise farklıdır. Bu da Marsigli’nin kitabında bulunmaz. Sekban mezartaşı kitabelerinde rastlanan “Yirmiyedi Seğmenler, Onaltı Seğmenler, Yirmiyedi Sekbanlar” gibi ifadeler, hep 65. Cemaat içinde ayrıca numaralanmış 34 Sekban bölüğüne aidiyeti bildiren ifadelerdir ve hepsinin ayrı ayrı remizleri vardır. Örneğin bu 34 bölük içerisindeki 18. Bölük, Sekban kâtiplerine ait bölüktür. Serpuşları farklıdır. 

    Remizli Sekban mezartaşları çok azalmış durumdadır. Karacaahmette 5198 nolu, serpuşu kırık, 1227 (Miladi 1812) tarihli, Haseki Ali Ağa’ya ait taştaki remiz, çifte flama üzerinde çifte çelenk ve altta Baba şekli sanatkârane işlenmiş halde bulunmaktadır. 1192 (Miladi 1778) tarihli “Kuçek Mehmetoğlu Emekdar Mustafa’ya” adlı Sekban taşında ise aynı remiz flaması püskülsüz olarak hakkedilmiştir. Her iki şahıs da Divrikli olup, Sekbanların 2. Bölük’üne mensuptur.

    Çifte flama ve çifte çelenk Remizli Sekban mezartaşları çok azalmış durumdadır. Karacaahmette 5198 nolu, serpuşu kırık, 1812 tarihli, Haseki Ali Ağa’ya ait taştaki remiz: Çifte flama üzerinde çifte çelenk.
  • ‘Balta asmak’, ‘Türk’e vermek’ ve ‘Hoşafın yağı’…

    ‘Balta asmak’, ‘Türk’e vermek’ ve ‘Hoşafın yağı’…

    Yeniçerilere ait yazılı belgeler ve objeler çok az ama, onların gündelik hayatta kullandıkları kelime ve tabirlerin bir kısmı halen sözlü kültürde yaşıyor. Bu özel tabirler, günümüz argosuna ilham vermiş ve belki bazılarına da kaynaklık etmiş. Açıklamalı bir seçki. 

    AKİDE ŞEKERİ

    Yeniçerilerin bağlılıklarını ifade etmek üzere devlet adamlarına hediye ettikleri şeker. Akide; “bağlamak, düğümlemek, iman ve itikat” anlamlarına gelen Arapça bir kelime. Üç aylık maaşlarının (ulûfe/yem parası) dağıtımı esnasında Yeniçeriler, memnuniyet ve bağlılıklarını ifade etmek isterlerse, asesbaşı gibi bir rütbelilerinin eliyle Vezîriâzam, Yeniçeri ağası, Sekbanbaşı ve diğer başka rütbe sahiplerine, ağdadan yapılan akide şekeri ikram ederlerdi. Şekerin miktarı rütbeye göre beş yüz ila beş dirhem (1 dirhem=3,2075 gr) arasında değişirdi.

    BALTA ASMAK

    Yeniçerinin bir yapıyı veya kişiyi kendine bağladığını ilan etmesi. Balta, Yeniçeri argosunda “bir mal veya şahıs üzerinde sahiplik hakkını gösteren nişan” anlamına geliyordu. Ocağın son yüzyılında Yeniçeriler iyice çeteleşmeye başlamıştı. Denetledikleri semtlerde temeli atılan inşaatlara, konak ya da baraka demeden musallat olmaktaydılar. “Bıyığını balta kesmez” tabir olunan Yeniçeri zorbası, temeli yükselen yapının herhangi bir yerine bir çivi çaktırır, buraya sapında mensup olduğu ortanın simgesini taşıyan bir balta asar, mülk sahibine; “İnşaatın devam etmesini istiyorsan haracını öde!” mesajını verirdi. Balta yapıda asılıyken talep edilen miktar ödenmeksizin hiçbir işçi bu binalarda selamet üzere çalışmaya devam edemezdi. Pakalın’a göre bu tabir daha sonraları yaygınlaştı: Tren ve vapurlarda yer tutmak isteyen bazı saraylıların oturaklara alamet olarak bıraktırdıkları gazete, şemsiye ve tespih gibi şeyler de “balta” tabiriyle karşılandı. Bugün toplu taşıma araçlarında ve kütüphanelerde yer tutmak için bırakılmış çantalar, kitap ve defterler modern birer “balta” sayılsa yeridir.

    CİVELEK

    Yeniçeri ocağının delikanlıları. “Canlı, oynak, çekici” manasına gelen kelime, Yeniçeriler arasındaki gençleri işaretle, “yaver” anlamına gelirdi. Mutfak hizmetlerinde aşçıbaşının emrinde olan bu güzel yüzlü seçme delikanlılar nadiren dışarı çıkarlar, bazen de kadın girmesi yasak olan koğuşlarda bazı Yeniçerilerin tacizine uğrarlardı. Bu gibi durumlardan olabildiğince korunmak içinse amirleri tarafından yüzlerine bir saçak peçe giydirilirdi. Ocağa “yeni kapılanmış” yani henüz girmiş genç erkeklere “Hacı Bektaş köçeği” ve “nedim” de denilir. Köçek kelimesinin, “küçük” ya da “köçek” (dans ederken dönmek) sözcükleriyle ilgili olduğu düşünülüyor. Galatalı Hüseyin isimli bir Yeniçeri halk şairi (çöğürcü), 19. yüzyılda, bir civelek için şu şiiri yazmış: “Germabede [hamamda] görsen eğer meleği / Belli olur Hacı Bektaş köçeği / Nişanı var eteğinde paçada / Trabzon bezi donu gömleği”.

    ÇALIK

    Ocaktan kovulan Yeniçeri. Ocaktan atılan veya idam edilen Yeniçerinin ismi defterden silinir, buna da “esâmesi çalınmak” denirdi. Son devirlerde bunun yerine “kaydı terkin olunmak” tabiri kullanıldı. Kovulan Yeniçerilerin affedilip ocağa geri alınmasına “çalık tashihi” denirdi. Adı Yeniçeri kütüğünde kayıtlı olan nefer, artık “defterlü” ve “esâmelü” olmakla övünebilirdi.

    DÜZME SOLAK

    Solak sınıfından olmayanlardan yapılan padişah muhafızı. Yeniçeri Ortalarının 60’tan 63’e numaralandırılanları, padişahı korumakla ve tören alaylarında kendisine refakat etmekle yükümlü Solaklardı. Yirmi civarında Solak ise padişahın yakın korumasını üstlenir, bunlara “rikâb-ı hümâyun” ya da “Hassa Solakları” denirdi. Bunlar anası-babası belli, bulaşıcı hastalığı ve kayıp uzvu olmayan, güvenilir, 25 yaşından büyük neferlerdi. Mavi gözlü, köse ve kısa olanlar Solak olamazdı. Daima yay ve okları kurulu olarak yürür, padişaha sırtlarını dönmemek için hünkârın sağında bulunanlar sol ellerini, solunda bulunanlar sağ ellerini kullanırdı (sol ellerini kullanabiliyor olmalarının isimlerine kaynaklık ettiği düşünülür).

    ELLİ ALTI

    Zabıtalık eden Yeniçeri. Galata Köprüsü yakınındaki Yemiş İskelesi’nde, vaktiyle Çardak denilen yerde, belediye işlerini denetleyen Yeniçeriler bulunurdu. Çardak İskelesi’ne yanaşan gemilerin mallarının indirilmesi ve denetlenmesi işiyle memur olduklarından kendilerine “çardak kolluğu” da denilmiştir. Kol ve baldırları, kadırga dövmeleriyle süslüydü ve bu mensup oldukları 56. Orta’nın alametiydi. Son zamanlarda bunlar da erzak ticaretiyle uğraşan esnafa sıkıntı çıkarır oldular. Gemilerden indirilen sebze, meyve, yağ ve ballara el koyuyor, kendileri yüksek fiyattan satıyorlardı. Sık sık esnaf çıraklarıyla kavga etmeleri ve kadınlara alenen tacizde bulunmaları ayyuka çıktı. Sonunda Ağakapısı’na şikâyet edildiler ve Câbî Said Vakayinâmesi’nde yazıldığına göre birkaç sorumlu 1812’de idam edildi.

    FINDIK

    Tüfek mermisi. Osmanlıların ilk kez 1343-44’teki Macar savaşlarında ve 1448’deki 2. Kosova Savaşı’nda tüfek kullandıkları düşünülmektedir. Ok ve yayın yanında Yeniçeriler tüfek talimi de yapıyor ve önemli bir kısmı bu silahı maharetle kullanıyordu. İlk mermiler fındığa benzediği için de bunlara fındık dediler. Lutfi Paşa (öl. 1563), 1526 Mohaç Savaşı’nda çok sayıda Yeniçerinin tüfekle donatıldığını belirtir. Ocaklılar kendilerinin kullandıkları mermilere “Yeniçeri fındığı”, bununla yapılan ateşe de “fındık serpmek” diyordu. Fındığı fırlatabilmek için gerekli barutu üreten Yeniçerilere ise “otçu” denirdi.

    GEDİKLİ

    Eski ve kıdemi Yeniçeri. Eski Türkçede “çentmek, delik açmak” manasına gelen “gedik” kelimesi, Osmanlılarda “imtiyaz” anlamına gelen bir tabirdi. Yeniçeri ağasının hizmetinde bulunanlara “ağa gediklileri” deniyordu. Bunlar diğerlerinden ayırtedilmek için altın, ipek ve gümüşle dokunan serâser kumaştan kuşak bağlarlar, alışıldık Yeniçeri börk ve başlıkları yerine “mücevveze” denen sarık takarlardı. Eski ve muteber Yeniçerileri ifade etmek için “kokonos, atik esâmeli, eski, emekdâr, ocak ihtiyarları” ifadeleri de kullanılırdı. Bunlar ulûfelerini genellikle 1 gün erken alıyordu.

    HOŞAFIN YAĞI KESILMEK

    Yeniçerilerin isyan etmek için sudan bahaneler üretmeleri. Ocağın bozulmaya başladığı 16. yüzyıl sonları ve 17. yüzyıldan beri, Yeniçeriler isyan etmek için çeşitli sebepler bulmakta güçlük çekmiyordu. Rivayete göre; vaktiyle mutfak meydancısı aynı kepçeyi kullanarak önce pilav gibi yağlı yemekleri çanaklara dağıtır, hoşafı en son koyarmış. Ortalara gönderilen hoşaf bakraçlarında hâliyle parmak kalınlığında yağ görmeye alışan Yeniçeriler, bir gün ağanın emriyle her yemeğin taksimi için ayrı kepçe kullanılmaya başlanınca velveleyi koparmışlar: “Hoşafun yağı kesildi, yağlu hoşaf isterüz!”. Yeniçeriler memnuniyetsizlik hâlinde derhâl Hacı Bektaş Velî’ye ait saydıkları kazan-ı şerifi alır, Atmeydanı’na çıkarırlar, böylece “kazan kaldırmak” adıyla meşhur isyanlarını başlatırlardı. 

    İSTANBUL AĞASI

    İstanbul’daki Acemi Ocağı’nın başındaki zabit. Acemi Ocağı yayabaşısı ve bölükbaşısının tayini ve görevden alınması ile saray mutfağının odun ihtiyacının karşılanması işine bakardı. Bazı dönemlerde şehrin asayişinden de sorumlu olmuştur.

    KILIÇ ATLAMAK

    Yeniçerilerin yemin töreni. Savaşçının başat silahı olan kılıcı üzerine yemin etmesi tanıdık bir motiftir. Kaşgarlı Mahmud’a göre eski Türkler “Gök girsin kızıl çıksın!” diyerek birbirlerine kılıçlarını gösterdikleri bir yemin ayini icra ediyorlardı. Yeniçeriler de ocağa alındıkları zaman kılıç kuşanma töreni yapıyor, muhtemelen kılıç üzerine “yolumdan döner isem bu kılıçla doğranayım” yollu yemin ediyorlardı. Sünbülzâde Vehbî (öl. 1809) şöyle nazmediyor bu tabiri: “Vermeğe sözlerine istihkâm [sağlamlık] / Kılıç atlarlar öperler En’âm [Kur’an cüzü]”.

    LEYLEK ÇADIRI

    Seferde bağlı olduğu Ortadan firar eden Yeniçeri neferlerinin yakalanıp geri getirildikten sonra cellada verilip idam edildikleri çadır. Bu çadır, ordu karargahının ortasına kurulurdu.

    MELEK GİRMEZ SOKAĞI

    Yeniçerilerin Bahçekapı’daki fuhuş yuvası. Şehir surlarının dışında kalan, Yeniçerilerin sık uğradığı bu sokağın çehresine salaş ahşap yapılar hâkimdir; kahvehaneler, dükkânlar, kayıkhaneler… Üst katları ise yYeniçerilerin türlü uygunsuz işlerini gördükleri bekâr odalarıydı. Belki Yeniçeriler yaratmadı bu ismi ama, halk buraya Melek Girmez Sokağı adını verdi. Reşad Ekrem Koçu’nun ifadesiyle; buralara, aslında melek değil, şeytan bile girmeye cüret edemezdi. 1812’de şehirde veba kol gezmeye başlayınca, mikrobun kaynağının bu ve benzeri yerler olduğu düşünüldü ve Sultan II. Mahmud, Galata, Tophane ve Üsküdar’daki tüm bekâr odalarını yıktırdı. Bu sokağın günahkâr hatırasını silmek için de padişah buraya “Hidayet Camii” adında bir mabet açtı.

    NÖBETÇİ YENİÇERİ

    Özellikle sınırlara yakın kalelerde barış dönemlerinde görev yapan Yeniçerilere denirdi. Nöbet süresi üç yılla sınırlıydı ve bu süreyi dolduran komutanlar ve neferler İstanbul’daki kışlalarına dönerlerdi.

    OTURAK

    Emekli Yeniçeriler. Ocağın disiplinli dönemlerinde (16. yüzyıl ortaları ve öncesinde) Yeniçerilerin pir (yaşlı) ve amelmande (işten geri kalmış) olmadıkça emekliye ayrılmaları söz konusu değildi. Ancak sonraları bu da bozuldu. Koçi Bey’in 4. Murad’a (1623-1640) sunduğu layihada, Oturakların sayısının on bini aştığı ve bunların da henüz taze ve kuvvetli kişiler oldukları yazılıdır. Bunlar gündelik 30 ila 120 akçe ödenek alırdı. “Ortak”, bir diğer isimleriydi.

    PENÇIK

    Savaşta elde edilen esirlerden beşte birinin Osmanlı ordusuna asker olarak yetiştirilmek üzere seçilerek Acemi Ocağı’na gönderilenlere “pençik oğlanı” bu kanuna ise “pençik kanunu” denirdi. Acemi Ocağı’na gönderilmeye uygun olmayan esirlerden ise “pençik resmi” ismiyle vergi alınırdı.

    REMİZ 

    Yeniçeri cemaat ve bölüklerinin her birinin sembolü. 101 cemaat ve 61 bölüğün her birinin değişik birer remizi vardı ve bunlar tabur sancaklarına, çadırlarına, cemaat ve bölüklerle ilgili binaların görülen yerlerine ve ölen Yeniçerilerin mezartaşlarına işlenirdi.

    SEMER DEVİRMEK

    Bir Yeniçerinin başka bir Ortaya geçmesi. Bir Ortadan başka bir Ortaya geçmek Ocak geleneğinde hoş görülmeyen bir şeydi ve tası tarağı toplayıp gidenlere alay yollu “semer devirdi” denirdi. Özellikle de paylaşılamayan genç yoldaşlar tarafından Ocağın son dönemlerinde sıkça tutulan bir yol hâline gelmişti. Terkedilen orta mensupları, giden yoldaştan intikam almak ister, tercih edilen diğer Orta ise yeni yoldaşlarını korumak için bıçaklarını bilerdi. 1819’da Galata’nın muhafazasından sorumlu 25. Orta’dan yine aynı işle görevli 71. Orta’ya “semer deviren” bir genç 25’liler tarafından öldürülünce ortalık karışmıştı. Üç gün süren sokak çarpışmalarında pek çok nefer öldü, sayısız dükkân yağmalandı.

    TÜRK’E VERMEK

    Devşirme çocukların yetişmek üzere Türk aileye verilmesi. Osmanlılar, Kapıkulu yapmak üzere devşirdikleri çocukları Hıristiyan ailelerden almaya özen gösterirdi. Kavânîn-i Yeniçeriyân’a göre; Türk evladını ocağa almamak faydalı bir tutumdu, zira “Türklerin çoğu merhametsiz, din ve diyaneti zayıf kimseler”di. Olur da bir Türk Yeniçeriliğe kabul edilirse, memleketlerindeki akrabaları “hünkâr kulı oldım” diye çevresindekiler üzerinde iktidar kurmaya kalkar, reayayı incitir, vergi de ödemezdi. Kâfir evladını cem etmenin faydası ise İslâm’a yeni giren fertlerin din gayreti ile savaşacağının umulması ve eskiden bağlı olduğu toplulukla aralarına düşmanlığın sokulmasıdır. Ayrıca bunlar devlette ne kadar yükselirlerse yükselsinler, akrabaları kâfir oldukları için vergilerini vermemezlik edemezdi. 

    Yine de, ocakta vücudu istenmeyen Türk’ün kültürüne ve inancına (ruhuna) talip olunmuş, devşirilen yabancı kökenli çocukların Acemi Ocağı’na girmeden önce, beş ila sekiz yıl Türk aileler yanında hizmet etmesi, Türkçeyi öğrenip örf, âdet ve Müslümanlığı tanıması beklenmiştir. 

    USTA 

    “Yeniçeri Ustası” da denir. Yeniçerilerin küçük rütbeli subaylarındandı. Ustalık unvanı 2. Mahmud’un yaptığı reformlar sırasında aşçıbaşılığa çevrildi. 

    ÜSKÜF 

    Yeniçeri Ocağı’nın yüksek rütbeli zabitlerinin giydiği ve börkten farklı olarak çevresi dört parmak eninde sırma şeritle çevrili başlık. 

    VELEDEŞ-VELED-I KUL 

    Yeniçerilerden Kapıkulu sipahi bölüklerine geçenlerden evlenip çocuk sahibi olanların yetişkin oğulları. Veledeşler babaları hayattayken ileride Ocağa kaydolmak için aday yazılırlar ve babalarının ulufesinden pay alırlardı. Baba emekli olunca veya ölünce onun yerine Ocağa kaydolurlardı. 

    YAHNİ KAPAN 

    Bey ve paşa konaklarında hizmet veren yeniçeri. Ocakta bulunmayıp, bey, paşa, ağa konaklarında muhafızlık görevi yapan Yeniçerilere, muhtemelen kışladaki yoldaşlarınca, burada yiyip içtikleri için “yahni kapan” denilmişti. Diğer bir isimleri “kapılı” idi ve üç aylıklarına “kapılı ulûfesi” deniliyordu. 

    ZAĞARCI 

    Ocağın 64. cemaat ortalarına mensup askerler. Bunların Orta komutanlarına ise “zağarcıbaşı” denirdi. 

    MİNYATÜR TARİH – EMRE TAŞ

    Tarihe nakş’edilen askerler

    İmparatorluğun bu en seçkin ve saygın savaşçı grubunun saray yazmalarında gözardı edilmesi elbette beklenemezdi. Tarihçiler Yenierilerin destanlarını anlatırken, minyatür ustaları da başkalarından kolayca ayırtedilen eşsiz görünümlerini, hayranlık verici maharetlerini ve değişik ruh hâllerini betimleyerek Ocağın görsel tarihine not düştüler. 

    Benzersiz Yeniçeri tarzının ortaya çıkışını Osmanlıların mevcut ilk tarihçesi Âşıkpaşazâde Tarihi (1485) şöyle hikâye eder: “Ak börk geydürdiler, adını ezel çeri iken yiniçeri kodılar”. Ön tarafında bir tüylük ya da kaşıklık bulunan, giyilince yarısı arkaya sarkan sırma işlemeli beyaz üsküfler, Yeniçeriyi minyatürlerde bir bakışta tanımamızı sağlıyor. Bu başlıklara elbette dönemine göre bir kaftan, çakşır, kuşak, çizme ve türlü teçhizatla birlikte, el üstünde tutulmanın getirdiği mağrur bir eda eşlik ediyor. 

    Her ne kadar arşivleri yakılmış, marşları ve sözlü kültürleri ciddi anlamda tarihten silinmiş olsa da, Osmanlı elyazmalarındaki Yeniçeri tasvirleri, zihnimizde hiç de silik olmayan bir Yeniçeri görüntüsü oluşturmaya ilk elden olanak tanıyor. Belki çok boyutluluktan yoksundur bu betimler ama, yine de seslerini duyamadığımız, üsluplarına vâkıf olamadığımız bu sert adamlara ilişkin belgesel nitelikte bir şahitlik imkânı, nakkaşlar tarafından sunulmuş bizlere. 

    Yırtıcı kuşlar gibi… 


    Levnî’nin bu klasik Yeniçeri minyatürü, çanak yağması seremonisini betimliyor. 1720-Okmeydanı şenliklerindeki olay, Surnâme’de Vehbî tarafından şöyle anlatılmakta: “Meydana bin tabla pilav ve zerde konuldu, Bektaşilerce yağmalansın diye. Turna katarı gibi dizildiler, doğan kekliğe dalar gibi öyle bir daldılar ki bulaşık hizmeti görenlere iş kalmadı” (Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi). 

    Tut börkü yoldaş, düşmesin! 


    Pilav tablalarına seğirten Yeniçerilerin bazıları börklerini tutuyor. Öyle ya “başı kabak” kalmak pek makul değil. 

    Usûlden mi gönülden mi?

    Nakkaş Osman’a atfedilen bu minyatür, Feridun Bey’in Nüzhetü’l-ahbâr (1569) adlı eserinde yer alıyor. Sahneye göre Sigetvar sonrası Kanunî ölmüş (1566), 2. Selim başında yas tutmaktadır. Yeniçeri ve Solaklar ise biraz uzakta, oldukça mahzun, dua okuyorlar; sakallı çizilmeleri de farklı bir bilgi. Çok geçmeden yeni padişahtan cülus bahşişi talep edecek ve miktarı beğenmeyip gürültü çıkartacaklar (TSMK). 

    ‘Sevimli’ Yeniçeriler

    Levnî’nin Surnâme’deki birkaç minyatüründe, padişah tarafından sünnet ettirilen yüzlerce reaya çocuğunu Yeniçerilerin elinden tutarken buluruz. Şenlikten 10 yıl sonraki Patrona İsyanı’na (1730) karışanların, bütün saflığıyla tebessüm eden bu halim selim kullar olacağına kim inanabilir? 

    Biz de geçtik bu yollardan!

    Ârifî Süleymannâmesi’nde yer alan, nakkaşı belirsiz bu minyatürde, bir Balkan kasabasında pencik oğlanlarının toplanması tasvir edilmekte. Uzun başlıklı devşirme emini, acemilere verilecek yol harçlığını hesaplarken yanındaki katip de çocukların kimlik bilgilerini ana deftere geçiriyor. En üstte feryat eden bir anne ve biraz sağ tarafında, bir zamanlar aynı sahneyi yaşamış bir Yeniçerinin sakinleştirdiği başka bir kadın var (TSMK). 

    Şahnâme’de Yeniçeriler

     
    Osmanlı sarayına Şiraz’dan gelen birkaç Şahnâme yazmasındaki “Dârâ’nın ölümü” sahnesinde şaşırtıcı biçimde Yeniçeri figürleri yer alır. Sanat tarihçisi Lâle Uluç’a göre bunun nedeni tasvirdeki İskender’in Rûm ülkesini simgeliyor oluşudur. Bu minyatür 16. yüzyıl Doğu-İslâm dünyasında “Rûm askeri” imgesiyle Yeniçeri görünümünün özdeşleştiğine ilginç bir kanıt teşkil eder (1522 tarihli Şahnâme yazması, TSMK). 

  • Allah yektir yek! Alarka’ Vura vura duta!

    Allah yektir yek! Alarka’ Vura vura duta!

    14. yüzyılda, 1. Murad döneminde kurulan Yeniçeri Ocağı, 1826’da 2. Mahmud tarafından ilga edilinceye kadar dışarıya kapalı doğasıyla kendine has bir kültür oluşturdu. Bektaşilik, ahi kardeşliği ve savaşçı erlerin dayanışması, onlardan geriye benzersiz bir sözlü kültür mirası bıraktı: Argoları, jargonları ve sözlü ritüelleriyle Yeniçerilerin lügatına “imkân dâhilinde” bir bakış… 

    Dışarıya kapalı her topluluk gibi Yeniçeri ordusu da, muhtemelen ilk kurulduğu günden beri ‘kendi dili’ni üretmeye başlamıştı. Dışarıdan gizlemek istedikleri manaları, ortak dildeki bazı kelimelere mecaz yoluyla yükleyerek argolarını oluşturdular. Aralarındaki mesleki iletişimi kolaylaştırmak için de bir “jargon” yarattılar. 

    13. yüzyılda Selçuklu Anadolu’sunda kurulan ahi kardeşliği ve 15. yüzyılda resmen bağlandıkları Bektaşi tarikatı, bu kapalı grubu ortak dinî-ahlaki temellerle iyice kenetledi ve kuvvetle muhtemeldir ki kelimelerini de askerî bir renkte şekillendirdi. Böylece ocağın yıkıldığı 1826’dan sonra bile tulumbacı ve külhani üslubunda yaşayacak bir sözlü kültür mirası ortaya çıkmış oldu.

    Bir misafirin gözünden 1657-58’de İsveç büyükelçisi olarak İstanbul’da bulunan Claes Ralamb böyle görmüş Yeniçerileri. Yeniçeri alayının en arkasında at üzerindeki yazıcıları betimlemiş (Stockholm Nordiska Müzesi). 

    Yeniçeriler, Eski ve Yeni Odalar adıyla bilinen kışlalarında imparatorluk başkentinin merkezini tutmaktaydı. Bu sebeple onlara dair herşey gibi kelimelerinin de kayda geçirilmesi ve bu kayıtların günümüze ulaşması mümkündü. Ancak 1826’daki isyan cebren ve kahren bastırıldığında, Sultan Mahmud, Bektaşilik de dahil olmak üzere Yeniçerilere dair her türlü hatıranın yokedilmesini istedi. Kışlalar top ateşine tutulurken Yeniçeriler eliyle üretilmiş pek çok evrak Ayasofya külhanlarında kül edildi. Günümüze onların lügatını okuyabileceğimiz birkaç kanunname ile edebiyata, tevârih ve seyahatnamelere yansıyan birtakım satırarası izler kaldı. 

    Tüfek, aslan, kudret 


    İtalyan ressam Jacopo Ligozzi tarafından 16. yüzyılda yapılmış bir Yeniçeri çizimi. Omzunda tüfeği, belinde eğri kılıcı ve ay-yıldızlı baltasıyla mağrur; pembe kaftanı ve küçürek yüzüyle zarif. Yanındaki aslan gücünü yansıtıyor ya da sadece bu çerinin padişahın hayvanlarıyla ilgilenen Samsoncular bölüğünden olduğu anlatılmak istenmiş (New York Metropolitan Sanat Müzesi). 

    Bir yeniçeri nasıl konuşur?

    Yeniçerilerin sözlü kültürlerini elbette yine yazılı kaynaklardan öğreniyoruz. Günlük hayatta sık kullandıkları sözcüklerin ve genel anlamda konuşmadaki üsluplarının ne olduğu, konuşma diline yakın olarak kayda geçirilmiş bazı yazılı izlerden takip edilebiliyor. 

    Bektaşi kültürüne dâhil ve ehlibeyt sevgisine aşina olan Yeniçeriler, belki de Kerbela’dan gelen yakıcı hatıralar nedeniyle acı ve çileyi fazlasıyla önemsiyordu. Kavânîn-i Yeniçeryân, acemi oğlanların bela çekmeden kapıya çıkmaması gerektiğinden bahseder. Bu, onları türlü zorluklara alıştıran, kemale erdiren bir yoldur bir bakıma. Evvelden bir Yeniçeri olan Mimar Sinan da, 1587’de Sâi Çelebi’ye dikte ettiği Tezkiretü’l-bünyân’da şu dizeleri söyler:

    Çorbacı


    İsveç’in 17. yüzyılda İstanbul’da bulunan büyükelçisi Claes Ralamb tarafından bir çarşı ressamına sipariş edildiği düşünülen minyatürlerden. Ralamb Kıyafetnamesi diye de bilinir (İsveç Millî Kütüphanesi). 

    “Olup yeniçeri çektim cefâyı

    Piyâde eyledim nice gazâyı

    Bundan sonra da padişah uğruna zorluklara katlanmayı ateşe girmeye benzetir:

    “Eskiden kuluyuz yeniçeriyiz

    Yanar od’a girer semenderiyiz”

    Gücü ellerinde tutmaları ve içinde yetişegeldikleri askerî kültür, onlara her zaman cevval bir eda katmış. Bu sebeple grup aidiyetlerinin ve egolarının yüksek olduğu, bunların da konuşmalara güç vurgusu olarak yansıdığı tahmin edilebilir. 16. yüzyılda yaşamış tarihçi Gelibolulu Âlî, kahvehanelerde toplanan Yeniçerilerin sabah akşam oturup gıybet etmelerinden, “Fülân zamanda ağa idim, fülân devletlûya kethüdâ [kâhya] idim” diye böbürlenmelerinden yakınır. 

    Yeniçeri selamı 


    Kollarını çaprazvârî usulde bağlayarak selam veren Yeniçeri.(Mahmud Şevket Paşa, Osmanlı Teşkilat ve Kıyafet-i Askeriyesi, İstanbul 1909). 

    Topkapı Sarayı arşivlerinde bulunan 16. yüzyıla ait bir mektupta ağalarının değiştirilmesini isteyen Yeniçeriler, Muhteşem Kanûnî’ye kim olduklarını hatırlatma gereği duyarlar: “Vallahilazim adımız Yeniçeridir… Vallahi fesâd ideriz, onat [iyice] âgâh ve haberdâr olasın…” Grup aidiyetleri ve yoldaşlıkları, Vezîriâzam Rüstem Paşa’ya yazdıkları aynı konulu diğer mektuplarına ise şöyle yansır: “Biz hod bir koyun sürüsüne benzer tayfayuz, birimize ne olursa cümlemizedür!”

    Tabii rakiplerine karşı da küçümseyici idiler: Sekbân-ı Cedîd’i kuran ve kendilerini sindirmek isteyen Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa’yı tehdit ve aşağılamak için, 1808’in bir Ramazan günü Bâbıâli duvarlarına şu sözleri yazdılar: “Rumeli’nden geldi bir çıtak, bayram ertesi ya kılıç oynayacak ya bıçak!”(Çıtak, “düzgün konuşamayan Rumelili köylü” demekti).

    Seğirdimler Yeniçeri mutfaklarında kullanılacak etleri taşıyan atların yanında yürüyen Yeniçeriler (Ahmed Cevad Paşa, Etat militaire ottoman depuis la fondation de l’Empire jusqu’à nos jours, Paris 1882).

    Bağlı oldukları tarikat, Bektaşilik, İslâm öncesi Türk inanışlarını ve pek çok mahalli itikadı içinde harmanlayan, temel ibadetlerin yerine ayin ve erkânı koyan, esnek ve pratik bir yapıya sahipti. Tam da sonradan Müslüman olmuş ve bedenî yükleri oldukça fazla olan bu askerlere göre. Onların da her asker gibi karşılarında ölüm vardı ve inançları bununla başaçıkmalarında önemli bir yer tutuyordu. Savaşırken Allah’ın birliğini ikrar etmek bu yollardan biriydi. Evliya Çelebi’ye kulak verirsek, Yeniçeriler savaşırken: “Allah yektir yek! Alarka! Vura dura duta!” diye haykırırdı. Yoldaşların Ocağa kabul belgeleri demek olan sofa tezkirelerinde kayıtlı, son zamanlara ait şu sözler, bir ayin duası gibi hep bir ağızdan okunuyor olmalıydı:

    “Müminiz kâlûbelâdan beri, Hakk’ın birliğini eyledik ikrâr; bu yola vermişiz seri, nebîmiz vardır Cenâb-ı Ahmed-i Muhtâr; ezelden beri mestâneleriz [mest olup kendinden geçenleriz], nûr-ı ilahîde pervâneleriz [ilahi ışığın etrafında dönen kelebekleriz], bir bölük bu cihanda divâneleriz, sayılmayız parmakla, tükenmeyiz kırmakla, taşramızdan sormakla, kimse bilmez hâlimiz. On iki imam, on iki tarik, cümlesine dedik belî [kabul], üçler, yediler, kırklar, nûr-ı Nebî, kerem-i Ali, pîrimiz sultanımız Hacı Bektaş-ı Velî…” 

    Tartışan Yeniçeriler 3. Ahmed’in oğulları için 1720’de tertip ettirdiği şenlikte Nakkaş Levnî’nin gözü, akrobasi oyunlarını boşverip aralarında tartışmaya koyulan birkaç geçimsiz Yeniçeriye takılmış (Surnâme-i Vehbî, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi). 

    17. asır saz şairi Kayıkçı Kul Mustafa’nın –ki kendisi de bir Ocaklıydı- Yeniçeri yoldaşlar arasında ezbere okunan şu iki dörtlüğü, hem inançlı hem güçlü hem de düşmanını hor gören cengâver resmini çok iyi betimler: 

    “Biz açınca Resûl’ün sancağını 

    Şehîd olan görür cennet bağını 

    Gâziler çekerler gazâ tığını 

    Mevlâ’nın arslanı Ali bizd’olur 

    Ölümüz dirimiz dönmez savaştan 

    Yüreğimiz pektir demirden taştan 

    Ne pervamız vardır şol karabaştan 

    Âlemin Rüstem-i Zâl’i bizd’olur” 

    PADİŞAHA TEHDİT GİBİ MEKTUP

    Yeniçerilerden Kanûnî’ye: ‘Sen bir alay zâlime güvenip dizginleri salıvermişsin!’

    Yeniçerilerin takriben 1558 civarında Kanûnî’ye gönderdikleri şikâyet mektubundan bir bölüm. Mektubun tonu, üslubu ve içeriği, Yeniçerilerin Kanûnî gibi bir padişah karşısında bile ne denli pervasız olduğunu gösteriyor:

    “Devletlû hünkârın ayağı toprağına Yeniçeri kullarının arzuhâli budur ki:

    Hâliya [hâlen] ağamız olan kimesnenin [Ahmed Ağa] elinden âciz ve fermânde [güçsüz] kaldık. Âl-i Osman peydâ olalu ve yeniçeri yeniçeri olalu böyle zâlim, böyle haramzâde müfsid, sûret uğrusu şeytan sofusu azyemez ağa ne gelmiştir ve ne gelecektir, bunun zamanında yeniçeri olmaktan gâvur olmak yeğdir. Devletlû padişah! Sen bunu adam sanursın; bu adam değildir, bu şeytan aleyhü’l-lâne[nin] kendüsidir. Hayf yazdık [yazıklandık] senin buna ittüğin îtikâda. Hâşâ ve kellâ bu senin terbiyende büyümüş ola. Yazuk değil midir? Ne hak bilür ne şeriat bilür, bir zâlim müfsiddir kanden [nerden] geldi? Evvelâ her kim bunu ortaya getürüp ağa olmasına sebep olduysa Tanrı rahmetinden mahrum ola… 

    Yeniçerilerin Kanûnî’ye mektubu (Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi 5856. Yayımlayan İ.H. Uzunçarşılı). 

    Kuyumcu Kasım ki kendüye [kendisine] üsküfler ve kemerler işlemekte, bunca kulların var ki kimi atan ve deden kuludur, ol zamandan berü taş yasdanup [taşı yastık edinip] toprak döşenüp hizmette dururlar, anlara ancak müyesser [nasip] olmaz. Kuyumcu Kasım gibi kızı sohbette gidilikle [pezevenklikle] meşhûr iken ana sancak alıverirsin, gâfilsin!.. Bizim günâhımuz nedir ki bu Macar kâfiri ki dün gâvurdan gelmiş, henüz tomuz eti ağzında kokaduruyor, bize havâle idesin… Sen bir alay zâlime îtimâd idüp irhâ-i inân itmişsin [dizginleri salıvermişsin], anların ise eksükleri değildir, her kangisine varup hâlimizi ağlasavuz [ağlasak] ‘ben bilmezim ol ağanuzdur ol bilür’ deyü cevâb iderler. Ya biz hâlimizi kime ağlayalum? 

    Elhasıl sabır ve takat kalmadı, bıçak söküğe erdi, gayetle canumuz acıduğundan sana arzuhâl itdük. Ya bu zâlimi bizden gider, bizi bunun şerrinden halâs eyle [kurtar] yahut bir küllî [büyük] fesâd ideriz, nice cân telef olup nice Müslüman’ın rızkı zâyi ola, ırz ve nâmusa halel geldüğinden gayrı Hak katında dahi mes’ul olursun, vebâli boynuna. Elhasıl sözün doğrusunu söylerüz; senden dahi ve oğullarından dahi ve paşalarından dahi bîzar olduk [usandık]… Sultan [Şehzade] Mustafa ölmekten[se] biz kırılaydık. Senden sonra bu oğulların dahi senin yirüne gelüp anların zamânında böyle bir acemi gâvurdan gelmiş hudu südü bilmez oğlan gelüp ağa olup bize nâhak böyle ezâ ve cezâ idüp hor ve hâkir olsavuz [olsak] gerek. Hem âhır ömründür [ömrünün sonlarındasın], Allah’tan kork, bizim hâlimizi gör. Âdem kıtlığı değildir, bu haramzâdeyi üzerimizden gider, şerrin def eyle ve illâ olacağını biz dedik, sonra günâh bizden değildir… Vay bize, ne devletsüz başımız var imiş ki Sultan Mustafa gidüp biz kalmak! Bâri ol sağ imişse [olsaydı] iş bir türlü dahi [başka] olurdu. 

    Evvelâ bu bizüm çekdüğimiz nedür? Buna kim katlanur? Her gice odaya geldüğimizce koyun bıçağa gider gibi ardumuza bakup dururuz kim bu gice kimin berâtı gelür deyü… İlerü zaman yeniçerileri gibi şarapta, avratta ve oğlanda değilüz, kavga ve galebede değilüz, beş vakit namazımızda ve hayır duânızdayuz… Vallahilazim adımız yeniçeridir! Şâra [şehre] pazara çıkamazız. Bu ağanın zamânında şöyle hor ve hâkir olduk ki şârda ve pazarda at oğlanı bizi döğer oldu, korkumuzdan kimesneye söyleyemez olduk. Allah’tan revâ mıdır?.. Dahi durup bakmak olmaz, vallah, vallahi fesâd ideriz onat [iyice] âgâh ve haberdâr olasın. Sâyirlerde [sağda solda] şaraba yasağ idersin, sofu deyü îtimâd ittiğün ağa yalıda kaç meyhâne ihdâs etmiştir [kurmuştur], teftiş eylen göresiz”.

    (Mektubun tamamı, İ. Hakkı Uzunçarşılı tarafından 1967’de, Belleten’de yayımlanmıştır. Topkapı Sarayı Arşivi, no. 5856)

    REFERANS

    Yeniçeriler üzerine temel kaynak eserler

    L’ETAT MILITAIRE DE L’EMPIRE OTTOMAN 

    Yeniçeri teşkilatından bahseden en eski ve önemli kaynak, Kont Luigi Ferdinando Marsigli’nin eseridir. 1732’de Amsterdam’da büyük boyda basılan kitap iki cilttir, toplam 352 sayfadır; çok sayıda gravür, harita, plan ve cetvel içerir. 1737’de Petersburg’daki Fen İlimleri Akademisi Matbaası’nda tekrar basılan kitap Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 18. yüzyılın ilk çeyreğine kadar ordunun durumu ile ilgili detaylı bilgiler içerir. Eserin Tıpkı basımı 1972’de Avusturya’da yapılmıştır. Türkçe olarak ilk defa Genelkurmay Yayını olarak 1934’de Osmanlı İmparatorluğu’nun Zuhur ve Terakkisinden İnhitatı Zamanına Kadar Askerî Vaziyeti ismiyle yayımlanmıştır. 

    ÜSS-I ZAFER 

    Sahaflar Şeyhi-zade Esad Efendi tarafından kaleme alınan ve II. Mahmud’un emriyle devlet matbaasında bastırılan en önemli Türkçe kaynak. Ocağın bozuluşunu aktaran Esad Efendi, neden yeni bir ordu kurulması gerektiğini de ikna edici bir dille anlatmıştır. Kitapta teşkilatın kaldırılmasından sonra sürgüne gönderilen Bektaşi şeyhlerinin isimleri de verilmiştir. İlk baskısı 1828’de yapılan kitabın ikinci basımı 1876’dadır. Kitap Avrupa’da da ilgi uyandırmış ve 1833’de Paris’te Fransızca olarak yayımlanmıştır. 2005’te yeni harflerle yayımlanmıştır. 

    GÜLZÂR-I FÜTUHÂT 

    Yeniçeri Ocağı’nın son günleri ve kaldırılması ile ilgili önemli kaynaklardan biridir. Bir diğer ismi de, Risâle-i Ocağ-ı Mülgâ’dır. İstanbul kütüphanelerinde üç adet yazma nüshası olan eseri, 1834’te Mısır’da ölen Şirvanlı Fatih Efendi yazmıştır. Eser 2001’de yeni harflerle yayımlanmıştır. 

    TARIH-I ASKERÎ-I OSMANΠ

    İki ciltlik önemli bir kaynaktır. 1882’de Erkân-ı Harbiye miralayı olan Ahmed Cevad Paşa tarafından kaleme alınmıştır. Birinci cildi metin; büyük boyda basılan ikinci cildi ise metni destekleyen taşbaskı çok sayıda tablo ve gravürü biraraya getiren bir albümdür. 

    KAPUKULU OCAKLARI 

    İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın iki ciltlik araştırması, Acemi ve Yeniçeri Ocakları hakkında en kapsamlı eserdir. 1943’te yayımlanmış, 1984 ve 1988’de iki baskı daha yapmıştır. Yayımlandığı tarihten bu yana aşılamamıştır. 

    YENIÇERILER 

    Reşad Ekrem Koçu tarafından kaleme alınan ve 1964’te bastırılan 336 sayfalık eser, günün okuyucusuna hitabeden okunaklı bir üslupla kaleme alınmış popüler bir metin olmakla birlikte zengin içeriğe sahiptir. 

  • Avrupa’yı titrettiler İstanbul’u inlettiler

    Avrupa’yı titrettiler İstanbul’u inlettiler

    Kapıkulu Ocaklarının daimi ve paralı piyade ordusu Yeniçeriler, 464 yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin temel askerî gücünü oluşturdu. Savaş meydanlarındaki pervasız kahramanlıkları ve 17. yüzyıldan itibaren barış zamanındaki barbarlıklarıyla tanındılar. Okul kitaplarımızda “Yükseliş Devri”nde övdüğümüz Yeniçerilerin sonraki olumsuz hallerine pek değinilmedi. Bugün Aksaray-Yusufpaşa’da, Et Meydanı’nı çevreleyen yüzlerce koğuş, oda, çardak, kerevet, mutfak, ahır örüntülü bir bekâr mahallesinde konuşlanmış Yeniçerilerin gündelik hayatına bir bakış. 

    Yabancı tarihçileri de çalıştıran başçıl “Osmanlı” konularındandır Yeniçerilik. Çünkü Avrupa devletlerinin orduları, “Osmanlılığı” ve “Türklüğü” kitlesel boyutta “Janissaries / Janiser” kimliğiyle savaş alanlarında tanımışlar, savaştan memleketlerine dönenler ‘Türk’ü ve ‘Osmanlı’yı, yüzyüze çarpıştıkları Yeniçerileri anımsayarak anlatmışlardı. Tabii o anlatılan “gözü dönmüş” savaşçılar soyca Sırptı, Bulgardı, Hırvattı, Macardı, Germandı, Frank’tı! Yeniçeriler ve tekmil Kapıkulları, Avrupa köylülerinden devşirilip veya savaşlarda tutsak edilip eğitilen gençlerdi. Bu sistem 17. yüzyıl sonlarına kadar değişmedi. 

    Kapıkulu-Yeniçeri ayrımına gelince… Muharip ve teknik sınıfları bulunan Kapıkulu Ocaklarının birincisi, daimi ve paralı piyade ordusu konumundaki Yeniçeri Ocağı idi. Merkezde ve yaya savaşırlardı. Yeniçeriler, mevcutları ve kışlalarının İstanbul’un merkezindeki oluşuyla da birinci sıradaydı. İkinci sıradaki kapıkulları Sipahilerdi; sayıca az ama daha saygındılar. Silahdarlar, Cebeciler, Topçular, Top arabacılar, Aşağı Bölükler ve Acemi Oğlanlar da Kapıkulu sınıflarıydı. 

    Ulufeli (aylıklı) Kapıkullarının, bizde ve Avrupa’da en çok işlenen yönü askerlik-savaş yeti ve becerileriydi. Bu nedenle onları tanıtan/anlatan eserlerde giysileri, silahları, bayrakları, nişanları, ayrıntılıdır. Hammer’den İ. Hakkı Uzunçarşılı’ya yerli-yabancı yetkin kalemler, arşivlerde, kaynak, gravür ve albümler üzerinde çalışarak eserler yazmışlardır. Buna karşılık, Yeniçeri yaşantısı ve ahvali, yani asıl merak edilmesi gereken, sıradan Yeniçerilerin gündelik- özel yaşantıları işlenememiş, boşlukta kalmıştır. 

    Şu gerçek ki uzun bir süreçte Osmanlılık, Hıristiyan-Avrupa ordularının karşısına, o köklerden devşirilip yetiştirilmiş gençleri, cansiparane vuruşan “Müslüman-Türk” kimliğiyle çıkarmış; sonuç galibiyet veya mağlubiyet olsun, savaş meydanlarındaki yazgıları çoğunca Yeniçeriler belirlemiştir. Bu nedenle de -karşı tarafın bakışıyla- Yeniçeriler, âdeta canavar sürüleri gibi, öldüren, kıran-döken, yağmalayan korkunçlukta tanımlanmış; korku masallarına dahi konu olmuştur. Savaş tarihçileri, öykücüler böyle yazadursun, Avrupalı araştırmacı ve gezginlerin, Doğu meraklısı serüvencilerin Türk-Osmanlı gözlemleri çoklukla farklıdır. Bunlar Batı dünyasına konuksever, âlicenap, uygar Türk/Osmanlı yüzleri ve toplumları anlatan eserler yazmışlardır.

    Sofa tezkiresi: Yeniçerinin nüfus kâğıdı

    Sofa tezkireleri, Ocağın kaldırılmasının ardından imha edildiğinden bugüne çok az sayıda ulaştı. Mehmed oğlu Salih’in, Ocağın 101 Cemaat’ine katıldığını gösteren tezkire 1822-1826 arasında düzenlenmiş ve türünün son örneklerinden biri.

    Avrupa’daki “barbar Yeniçeri” imajı, aslında savaş meydanında değil de kendi evlerinde, yani İstanbul’da iken doğrudur ve bu durum 17. yüzyılın başlarından itibaren geçerlidir. Yeniçeriler, tarihlerinin son iki yüzyılında devletin payitahtında, çarşıları, iskeleleri, hatta sarayı tehdit altında tutan, sözde “hassa ordusu”, gerçekte düzen düşmanı, bozguncu, soyguncu, başedilmez bir güruh haline dönüştüler. Sonunda Et Meydanı kışlası, topçubaşının ateşlettiği toplarla yerlebir edildi. Bu tenkilden kaçmaya çalışan kolları dövme haçlı haydutlar, askerlikle ilgileri kalmamış azılı soyguncular da İstanbul sokaklarında hakaretlerle öldürüldü.

    Sultan II. Mahmud, valilere, vilâyet ve kazâ kadılarına da fermanlar göndererek “Yeniçeri nâm ve nişanlarının külliyen yok edilmesini, yakalanan kaçakların idamını” buyurduğundan, taşrada da Yeniçeri kıyımları başladı. Ocağın manevi dayanağı Bektaşi tekkeleri ya yıkıldı ya Nakşibendilere verildi. Öldürülen Yeniçeri, Cebeci, Acemi… mevcudunu bilmesek de herhalde binlerle ifade edilir.

    Osmanlı tarihinin “Vak’a-i Hayriye” denen, 16 Haziran 1826 ve izleyen günlerdeki bu Yeniçeri kırımı ve tahrip operasyonunu, Vak’anüvis Es’ad Efendi (öl.1848) gözlemci tarihçi bakışıyla Üss-i Zafer’de (1827) anlatmıştır. 

    Bu kırımda varı yoğu, adı sanı, kışlası koğuşu, nam ve nişanı yokedilen Yeniçeriler, günümüzde yerli-yabancı bilim-kültür çevrelerinde bir araştırma konusudur. Öyleyken “350 yıllık bir sürekliliği, profesyonel bir imparatorluk gücünü temsil eden ‘Et Meydanlılar’ın yaşam ortamları, kışla ve koğuş hayatları nasıldı?” sorusuna cevap olabilecek neler biliyoruz? Çok az şey, hatta hiçbir şey! Savaş alanlarında kalanların giysilerinden, silah ve öteberilerinden ayıklananlardan, yabancı müze ve koleksiyonlardakiler, bizdekilerden çoktur. 

    Nadir belge nadir mezartaşı


    Ord. Prof. Dr Süheyl Ünver’in arşivinde bulunup, Türk Tarih Kurumu’na bağışladığı orijinalinin tıpkısı sofa tezkiresi (solda). Tezkirede gözüken Yeniçeri remizi, aynı zamanda 1974’te Karacaahmet’te bulunan 45. Bölük’ten Yeniçeri mezar taşındakiyle aynıdır.

    Bu durum, Es’ad Efendi’nin deyimiyle “isim ve cisimlerini yeryüzünden yoketmek hıncının sonucudur” deyip geçebilir miyiz? Şöyle ki Yeniçerilerin utku ve yenilgilerini, başlangıçtaki törelerini-kanunlarını, sınıf-zümre, örf, düzen, hiyerarşi, ücret, bahşiş ganimet… haberlerini yerli ve yabancı kaynaklardan okumak, resimlerden, çizimlerden öğrenmek kolaydır. Ancak her dönemde, disiplinli ve disiplinsiz zamanlarında, kapılarını dış dünyaya kapalı tutan Et Meydanı’ndaki çok yönlü, başka yaşamlara benzemeyen ve ilginç Yeniçerilik sahnelerini, sözgelişi onların bir bayram gününü bize anlatan bir kaynak neden yoktur? Bu tür sahneler ola ki gözlenmesi yasak veya riskliydi. 

    Yeniçerilerin kışlada, sefere gidiş-dönüş yollarında, muharebe meydanında, siperde… öğünleri, beslenmeleri, istirahatleri, zaruri gereksinimleri gibi ayrıntılar da tarihlerimize geçmemiştir. 350 yıllık süreçteki toplam sayıları kabaca yüzbinleri aşan Yeniçerilerin Et Meydanı’ndaki ortamları için Uzunçarşılı’nın verdiği bilgiler en kapsamlısıdır. Onun, Kapukulu Ocakları eserinden “Her ortanın (bölüğün) mermer direkli bir kapıdan girilen ahşap yapılı, oda denen, zemini çini tuğla döşeli peykeli ve sedirli bir kışlası, mutfağı, kileri, çamaşırhanesi, apteshanesi, koğuşu (yatakhane), orta sofası ve çardağı” olduğunu öğreniyoruz. 

    Peki gündelik yaşam nasıldı? Yeniçerilerin yatağı yorganı var mıydı? (herhalde hasır üstünde yatıyorlardı) Günlük et-ekmek (fodla) dağıtımı, giysileri, börkleri öğrenilse de yatma-kalkma, yeme-içme düzenleri, yemek türleri, odalarda günlük yaşam, oda arkadaşlığı, eğlence, saz-söz, kavga-döğüş, talim, nöbet, disiplin-denetim, tiryakilikler, çarşı izinleri, kapatması- civeleği olanların yaşamlarını bilmiyoruz. Melekgirmez mahallesine çapkınlığa gidenler, bayram günlerinde Et Meydanı, Yeniçerinin bayram yemeği, ibadet edenler, ayyaşlar, berduşlar, ölenin cenazesi… gibi daha onlarca soru takılıyor akıllara. Bunlara yanıt verecek kaynaklar var mıdır? Merak edip araştıranlardan ilk aklımıza gelenler Ahmed Midhat Efendi ve Reşad Ekrem Koçu’dur. 

    Daha eskiler için “mutlaka yazmış olmalı” diyebileceğimiz bir Evliya Çelebi (öl. 1681?) var. Lakin o da “çarpılmaktan” korkmuş gibi Seyahatnâme’sinde Et Meydanı mahşerine bir paragraf bile ayırmamış; “Sur-içi İstanbul’u adım adım gezip dolaştım” demesine karşın! Onun Et Meydanı’nı merak etmediği, semtinden geçmediği düşünülebilir mi? Şu kadar ki Seyahatnâme’nin “İstanbul ve tevâbiinde bulunan asakir ve esnaf” bahsinde, “Esnaf-ı Acemi oğlanları” başlığı altında, bu zümreyi Hz. Muhammed dönemine bağladıktan sonra Orhan Gazi zamanında gazâlara katıldıklarını yazmış. Birkaç yerde de “Yeniçeriler ekmekçileri esnafı 300 acemi oğlanının çalıştığı fırın”a, “Esnaf-ı kassaban-ı Et Meydanı” bahsinde seğirdim kasaplarının 20 dükkanda 80 Rum kasap olduğuna, her gün Yeniçerilere 1000 okka (3 ton) et verildiğine, bir kez de esnaf alayında sıra alan “Çardak çorbacıbaşısı Yeniçeriler”e değinmiş. Odalardaki Yeniçerilerden ve yaşantılarından sözetmemiş. 

    Yeniçeri kostümüyle Mustafa Kemal 


    Bulgarların ulusal günü vesilesiyle 11 Mayıs 1914’te Sofya’da düzenlenem kıyafet balosuna, Mustafa Kemal Yeniçeri kostümüyle katılmıştı

    1460-1826 arasındaki 366 yıllık süreçte gelip geçen yüzbinlerce Yeniçeriyi düşünürsek, bütün o Sırp, Macar, Ulah, Arnavut, Alman, Bulgar… kökenli hayatların anısız, tarihsiz karanlığa savrulduğuna hayıflanmalıyız. Her birinin adları altına yazılabilecek kimbilir ne ilginç öyküler vardı! Devşirildikleri ortamlar veya tutsak edilişleri, acemilik yılları, Ocağa geçişleri, katıldıkları sefer ve savaşlar unutulup gitmiştir. Prof. Dr. Kemal Beydilli’nin yayımladığı Bir Yeniçerinin Hatıratı bu açıdan bir avuntudur. Sefer yollarında, daha çok da savaşırken ölen Yeniçerilerin kurda kuşa yem oldukları kesin. Ya İstanbul’daki mezarlıkları ne oldu? Bir Yeniçeri cenazesinin kaldırılışını, gömülüşünü bilenimiz var mıdır? Bugün, sayılı Yeniçeri mezartaşları üzerine kitap ve makaleler yazılıyor. 1826’daki Vak’a-i Hayriye’de Yeniçeriliğe ilişkin belgelerin, eşyaların, mezar taşlarına kadar herşeyin yakılıp yokedildiği doğrudur. Yine de köşe bucakta kalan veya saklanan Yeniçeri cönkleri, esamileri, öteberiler, arşivlerde de kimi belgeler korunmuştur. Yeniçeri tenkilinden 90 yıl sonra Ahmet Muhtar Paşa’nın (öl. 1926), bulunabilen Yeniçeri kıyafet ve silahlarından bir müze ve bir mehter takımı kurmaya çalıştığını da anımsatalım. 

    Yeniçeri neferi

    Şu gerçek ki, payitahtın ortasında yuvalanan Yeniçerilere kapı komşusu olan İstanbullular, 1640’lardan 1826’ya kadar kabus dolu iki asır geçirdiler. Artarda yenilgiler yüzünden seferlerin tavsadığı sözde bu barış yıllarında, İstanbul kara surlarının içine hapsolmuş, gergin, huysuz ve disiplinsiz Yeniçeriler çarşı-pazar basmayı, yangın çıkartmayı, kundaklamaları, balta asmayı, soygun ve kadın kaçırmayı, daha beteri kazan kaldırıp “istemezük!” nâralarıyla Saray’a, Paşakapısı’na yürümeyi, kelle istemeyi iş edinerek başkente karabasan yaşatmışlardır. Bizim okul kitaplarımız, “Yükseliş Devri”nde kahramanlığını övdüğü Yeniçerilerin bu uğursuz hallerine ancak şöylece bir değinir. O kitaplarda hiç sözü edilmeyenlerse, Et Meydanı’nı çevreleyen yüzlerce koğuş, oda, çardak, kerevet, mutfak, ahır örüntülü bir bekâr mahallesinde konuşlanmış, adları her nasılsa Yeniçerilikte kalmış binlerce haydutun nasıl bir hayat geçirdikleri; daha önemlisi, onlarla beraber kent surlarına hapsolan İstanbul mahallelerindeki korkulu hayatlardır. Ya kibar, ürkek, savunmasız payitaht kadınları? İstanbul ailelerinin o iki yüzyıllık kâbusu da yazılmış değildir. 

    Askerî Müze Koleksiyonu’ndan Yeniçeri.

  • Kız alıp verme: ‘Yukarıyla evlenme’

    Kız alıp verme: ‘Yukarıyla evlenme’

    Devletlerin kuruluş safhalarında siyasi birliği kuran kişi, daha da güçlenme isteğiyle kendisinden daha önemli bir kişinin kızı ile evlenir. Ancak tarihte evlenilen ailenin ne kadar güçlü olduğunu bilmediğimiz durumlar da vardır. İşte tarihte Tunyukuk diye bildiğimiz bilge kişinin durumu da buna benzerdir. 

    Kız alıp vermelerde, toplum olarak daha çok kadının kendinden yaşça büyük, statü ve mali durum açısından yüksek biriyle evlenmesini onaylarız. Günlük gazete ve magazin haberleri de buna ters düşen durumları bize resimli ve ayrıntılı olarak bildirir. Bu bakışaçısı antropolojik literatürde kadın açısından hipergami, yani “yukarısı ile evlenme” diye adlandırılır. Halk ağzında ise bu durum erkek açısından “onlar bize kız vermezler” deyimi ile hiç de hiper olmayan bir ifadeyle vurgulanır. 

    Tarihte de politik yapıların ilk kuruldukları dönemlerde kızlar açısından hipogami diyeceğimiz durumlarla karşılaşırız. Ancak biz bu vaziyeti kızlar açısından değerlendirmediğimiz için, Osman Bey’in Şeyh Edebali’nin kızıyla evlenmesi örneğinde olduğu gibi, bu durumu memnuniyetle karşılarız. Devletlerin kuruluş safhalarında siyasi birliği kuran kişi daha da güçlenme isteğiyle kendisinden daha önemli bir kişinin kızı ile evlenir. Bu örnekte de Mal Hatun’un değil de Osman Bey’in konumu yükselmiştir. Osman Bey de kendisinden önce Çinggis Han’ın daha sonra da Temür‘ün yaptığı gibi gücünü evlenme yoluyla arttırmıştır. Temür döneminde karizmatik Çinggisli ailesine damat olmak bir şeref olduğu için, Temür bu durumu kendisi için bir övünç vesilesi olarak görür ve “küregen” yani damat unvanını taşır. 

    Ancak tarihte evlenilen ailenin ne kadar güçlü olduğunu bilmediğimiz durumlar da vardır. İşte tarihte Tunyukuk diye bildiğimiz bilge kişinin durumu da buna benzerdir. Bizim algılayışımızla, Kağan ailesi Aşinalar’ın Tunyukuk’un kızını alması onu ödüllendiriyormuş gibi bir izlenim uyandırsa da, 2. Göktürk devleti aslında Tunyukuk’un desteği ile kurulmuştu. 

    Tunyukuk’a bakarken önce sülale kurucusu Aşina ailesi üzerinde durup bu çerçevede kendisini değerlendirmemiz gerekmektedir. 552 yılında kurulmuş olan 1. Devlet, 630’da Elig Kağan’ın Tang ordularına yenik düşmesi sonucu 630- 680 arasında artık Çin idaresinin egemenliğini kabul etmişti. Onlar artık Çin’in “mülteci haneleri” yerleştirme politikası sonucu Sarı Irmak büklümünün kuzeydoğusunda görülürler ve bu 50 yıllık dönemde kendilerinden çok az söz ettirirler. 

    Tang sarayı Aşinalar’ın ana kolunu tanıyarak diğer yan kolların önemlerini yitirmeye yönelik politikalar güderken, yan kollardan olan Aşina Kutluk (Elteriş Kağan) 680’lerde ayaklandığında etrafında büyük bir grup yoktu. Ancak Ashideler’den Tunyukuk kendisine katıldığı zaman 2. Devlet’in kurulması gerçekleşti. O döneme kadar pek adlarını duymadığımız Ashideler daha kalabalıktı; her birinin ayrı damgası olan soylardan oluşuyorlardı. Bunlardan Tang hanedanlığı hakimiyetini tanıyan üç kol görülmektedir. Ayrıca kuzeyde Orhon vadisi civarında bir bölgenin de onların adını taşıdığını görüyoruz. Her ne kadar bu sırada bu bölge Dokuz Oğuz Uygurlar’ın elinde ise de yeni kurulan oluşumun güç kazanması Tunyukuk’un önderliğinde Dokuz Oğuzlar’ın Aşina hâkimiyetini tanıması ve bu bölgenin ele geçirilmesi ile gerçekleşmiştir. 

    Bu gelişmeler çerçevesinde Tunyukuk kızını Elteriş Kağan’ın oğlu olan sonraki Bilge Kağan’a verdiği gibi, Ashideler’den Uluğ ve Mimi’nin de kağanlığa damat olduklarını görüyoruz. Ashide Mimi’ye de Kapğan Kağan’ın kızı verilmişti. Bu durumda artık hipergamiden söz etmek yerine karşılıklı dünürleşmeden söz edebiliriz. 

    Böylece Ashideler sayesinde biz hâkimiyete ortaklığın Ashina soyu mensubu olmak gibi geleneksel bir konum olmadığını, bu durumun soy/boyların kendilerini bu konuma getirme başarılarına bağlı olduğunu görüyoruz. 

    Orta Asya Türk tarihinde birçok kereler gördüğümüz bu durum 17. yüzyıl Özbek kaynaklarında özel bir terimle “saltanat-ı suri” ve “saltanat-i manevi” diye adlandırılmıştır. Bunlardan birincisi karizmatik Çingizli soyunun temsil ettiği han resmî (surî), en önemli kabilenin başındaki bey de manevi saltanat sahibi idi. Resmî olan kendi yeteneği ile değil de soyu dolayısıyla hanlık yaparken, hanlığı yıllarla sınırlı olmamakla beraber kendisi pek de güçlü değildi. Manevi olanın saltanatı ise gücü, yani başarısı ile sınırlı oluyordu. Kısacası kağanlık soyu meselesinde gelenekçi ve idealist olduğunu gördüğümüz toplumun, hâkimiyetin paylaşılması meselesinde pragmatik bir tavır alması düşündürücüdür. 

  • Belki sağlıksız ama kesinlikle çok enfes!

    Belki sağlıksız ama kesinlikle çok enfes!

    Sokakta hızlıca bir şeyler yeme-içmenin tarihi çok eski. Sümerlere, Eski Mısır ve Romalılara uzanan, bundan sonra da devam edeceği kesin sokak lezzetleri… Sağlık-hijyen tartışmalarıyla gündeme gelen sokak lezzetleri fast food kültürüyle arka plana düştü ama son zamanlarda sosyal medya üzerinden yeniden yükselişe geçen gastronomik heyecanlar var. 

    İzmir Kemeraltı_nda bir seyyar şerbetçi
    Çokkültürlü lezzetler
    Çokkültürlü-kalabalık yerleşimler ve liman kentleri sokak lezzetleri açısından da zengin. İzmir’in meşhur “şaşal suyu”. 

     Dışarıda yeme içmenin en eğlenceli hali sokak lezzetleri. “Temiz midir, sağlıklı mıdır?” diye biraz çekinerek de olsa ayıla bayıla yiyoruz değil mi? Ayaküstü, hızlıca yiyip geçilen lezzetlerin tarihi çok eskilere dayanıyor; yiyecekleri portatif ocaklarda pişirip, arabalarla satma düşüncesi hiç de yeni değil. M.Ö. 2300’lerde Sümerlilerin sokak satıcılarından kızarmış balık satın aldıklarını o zamana ait kayıtlarda görüyoruz. Ur şehrinde sevilen diğer sokak lezzetleri ise ızgara et imiş; ağırlıklı keçi, koyun ve domuz, biraz daha varlıklı olanlar için de dana ve sığır eti satılırmış. 

    İnsanların hızlıca bir şeyler yiyip evlerine dağıldığı tavernalara dair ilk kayıt yine M.Ö. 1700 yılına ait. Antik Mısır’da da bundan 2500 öncesine dair yaban güvercini, tahıl ve soğandan oluşan tek çeşit yiyecek satan bir yerin kaydı var. Eski Romalılar günü çoğunlukla dışarıda geçirdiklerinden, yemeklerini de dışarıda yerlermiş. Çokkatlı, mutfağı ve banyosu olmayan insula’larda yaşayan Roma halkı banyo yapmak için hamamlara, yemek için de taberna ve popina denilen mekanlara giderlermiş. İnsula’larda yangın korkusu ile ateş yakma izni ancak üzeri açık iç avluda varmış. Bu yemek pişirmeyi zorlaştırdığından halk dışarıda yemek yer ve evine uyumaya gidermiş. Sabahın kör vaktinden gecenin ilerleyen saatlerine kadar açık olan bu yerler genellikle hamam, genelev, kütüphane ve arenalar ile okulların yakınında yer alırmış. 

    M.Ö. 70’de Vezüv’ün külleri ile kaplanan Herculaneum kentinde yapılan kazılarda yanyana peynir, ekmek, şarap, kuruyemişçi ve sıcak yemek satan yerler günışığına çıkartılmış. Dükkanların iç döşenişinin tam da bugünün büfeleri gibi olması şaşırtıyor insanı; önde tezgah, arkada bardak ve kavanozlar için raflar, köşede bir kaç küp… 

    13. yüzyılda Londra, Paris gibi büyük kentlerde pişmiş yiyecek satan, masasız, ayaküstü birçok lokanta açılmış. Elizabeth döneminde tiyatroların çevresinde atıştırmalık yiyecek olarak portakal, kuruyemiş, zencefilli çörek, elma ve içecek olarak su ve bira satılırmış. En sevilen yemiş ise fındık imiş. Ancak özellikle Sanayi Devrimi’nden sonraki dönemde, sokak lezzetleri uzun saatler evinden uzakta çalışan ya da gurbette olan işçiler için ucuz beslenmenin tek yolu olan sokak lezzetleri burjuvalar tarafından, temizlik kaygısı ve lezzet eksikliği nedenleri ile küçük görülmeye başlanmış. 

    dönerci 1855 2
    Osmanlı dönercisi 
    Seyyar ocakların Türk kültüründe mazisi çok eski. Özellikle hanlar ve bekar odalarının çevresinde yoğunlaşan ahçı dükkanlarında, seyyar bir ocakta veya tablalarda kebap yapılıp satılırdı. 

    Bizim tarafa geldiğimizde ise Osmanlıların narh defterlerinde ve gezginlerin anılarında İstanbul halkının çoğunun seyyar satıcılardan yiyecek alarak karnını doyurduğunu görüyoruz. Üst sınıfların ve ulemanın sokakta yemek yemesine pek iyi gözle bakılmazmış. Gurbetçilerin, bekar işçilerin ve sürekli yangın korkusu ile yaşayan dar gelirli halkın ise ucuz beslenmek için pek seçeneği yokmuş. Özellikle hanlar ve bekar odalarının çevresinde yoğunlaşan ahçı dükkanlarında büryan, şiş kebap, köfte, kızarmış koyun, kelle, işkembe ve paça çorbası, börek, çeşitli helvalar, kıyılarda ise balık çorbası, tavada balık satılırmış. 

    1640 tarihli narh defterinden, 40 büyük lokma ciğer kavurmasının, kokoreçin atası sayılan ve yarım zira (32-33 cm) uzunluğundaki “pencevüş kebabı”nın ve bir kase nohutlu, limon sulu pirinç çorbasının 1’er akçe olduğunu öğreniyoruz. 

    Narh defterinde bahsi geçen etli lahana sarması, sade pirinç pilavı, revani, muhallebi, köfte veya yahni gibi yiyecekleri de orta halli aileler alıp evlerinde yerlermiş; zira fiyatı devlet tarafından ucuz tutulduğu için hesaplı et yemenin yegane yolu seyyar satıcılar ve aşhanelermiş. 

    Evliya Çelebi’den “dükkanlı” esnafın yanı sıra “tablalı” dediği satıcıların zerdeden kelleye, gözlemeden peksimete, pelteden büryana, kaymağa dek geniş bir yelpazede hazır yiyecekler sattıklarını öğreniyoruz. 

    1280px-Frankfurter_stand_LOC_det.4a13502
    Ucuza beslenme 
    Sanayi devriminden 1900’lü yılların ortalarına değin sokakta yeme alışkanlığı, Avrupa’da da uzun saatler evinden uzakta çalışan işçiler için ucuz beslenmenin tek yoluydu. 

    Ayaküstü lezzetlerin kendini değişime hemen uyarlayan bir yapısı da var. Bir ülkenin zenginlik seviyesi ile sokak lezzetlerinin çokluğu, genellikle ters orantılı seyrediyor. Özellikle göç alan şehirlerde yöresel lezzetlerin, yerleşik bir dükkan açmaya sermayesi olmayan seyyar satıcılarla doğrudan halka indiğini gözlemliyoruz. Ardında bırakıp geldiği şehrin lezzetlerini özleyenler, evde yapılması mümkün olmayan birçok yiyeceği seyyar satıcılardan temin ediyorlar. Osmanlı döneminde İstanbul’un sıcak yemek ağırlıklı sokak lezzetlerinin 20. yüzyılda şehir büyüyüp, gündelik yaşam hızlandıkça sandviçlere ve ekmek arası lezzetlere evrildiğini görüyoruz. 1950’lerde Beyoğlu’nda başlayan sosisli sandviç furyası, 1960’larda hızlanan göç ile gelen seyyar lahmacuncular, Karadeniz pidecileri, 1980’lerde ise hamburgerin sahneye çıkması gibi. 

    1900’lü yılların ikinci yarısında tüm dünyada hızlı, temiz ve görece hesaplı uluslararası “fast food” markalarına yenik düşen sokak lezzetlerine olan ilgi 2000’lerin başında yeniden canlandı. Örneğin ABD’den başlayıp Avrupa’ya da yayılan “food truck” (yemek kamyonu) hareketi gibi. Restoran açmanın maliyetine katlanmadan gastronomik bir iddia ortaya koymak isteyen birçok şef de sosyal medyanın rüzgarını arkasına alarak seyyar hizmet vermeye başladılar. Böylece hem sokak lezzetlerinin olağanüstü çeşitliliğinden yararlanıyor hem de durağan, tek tip ürün satan pizza veya hamburgercilere karşı gastronomik bir heyecan sunarak, sokakta yemeyi tekrar eğlenceli hale getiriyorlar. Bakalım bu furya bizim ülkemizde de benimsenecek mi? Bir bakarsınız genç şeflerimizin arasından geleneksel sokak lezzetlerimize yeni yorumlar getirmek isteyenler çıkar. 

     

  • Slogan değil gerçek: İnsanlık onuru işkenceyi yenmişti

    Slogan değil gerçek: İnsanlık onuru işkenceyi yenmişti

    1973’te Uruguay’daki cunta yönetimi tarafından gözaltına alınıp çeşitli işkencelerden geçirilen Tupomarolar hareketinin lider kadrosu, tam 12 yıl boyunca mahkemeye çıkarılmadan tecritte tutulmuştu. ‘12 Yıllık Gece’ filmi, üç mahkumun, insan kalabilme hikayesini beyazperdeye taşıyor. Bunlardan Pepe Mujica 2009’da Uruguay Cumhurbaşkanı olacak ve 2015’te ülkemizi ziyaret edecekti! 

    Geçen Aralık ay ortasında Netflix’te gösterime giren ve 91. Akademi Ödülleri’nin Yabancı Dilde En İyi Film Ödülü (Oscar) kategorisinde yarışmak üzere Uruguay’ın aday adayı olarak olarak gösterilen 12 Yıllık Gece, başarılı bir hapishane draması ve tarih anlatısı olarak, hiç kuşkusuz seyircilerinin kalbinde özel bir yere sahip olacak. Yönetmen Álvaro Brechner, biri geleceğin Uruguay Cumhurbaşkanı olan Pepe Mu-jica’nın da içinde olduğu üç kişilik bir politik tutsaklar grubunun başından geçenleri, dikkate değer bir özenle işlemiş. Ancak bu itinanın yanısıra rağmen, filmin beyazperdeye yansıttığı hikayenin tarihî arka planını bilmek, izleyici için bir avantaj olacaktır. 

    Filme konu olan Ulusal Kurtuluş Hareketi-Tupamarolar (MLN-T) Uruguay’da 1960’ların başında Küba Devrimi’nin etkisinde, Arjantin’deki ERP ve Şili’deki MIR gibi geleneksel soldan ayrılan radikal bir akım olarak belirdi. Tupamarolar adı, Peru’da 16. yüzyılda İspanyol sömürgecilere karşı mücadele eden yerli Tupac Amaru’dan geliyordu. Tupamarolar’ın ilk eylemi, ABD’nin Vietnam’da kullandığı napalm bombasını üreten bir fabrikaya 1965’te yapılan saldırıydı. Diğer benzer hareketlerden farklı olarak halka sempatik gelen eylemleriyle öne çıktı. Kumarhane baskınları veya gece kulüplerini ele geçirmeleri gibi eylemler halkın yoksullaştığı bir dönemde sefahat alemlerini deşifre ederken, özellikle kan dökmemeye dikkat ediyorlardı. Siyasal tutuklulara işkence yapan görevlilere suikastler düzenlediler ve bir siyasal propaganda ağı kurdular. Bunların yanısıra, örneğin bir tarım reformu ve 40 saatlik çalışma haftası talep eden yoksul şeker kamışı kesicileri için 1971’e kadar beş büyük yürüyüş düzenlediler. 

    12 yıllık hücre hapsi Uruguay cuntası, Tupamarolar’a olan halk desteğini hesaba lider kadrosunu öldürmedi. Onları 12 yıl boyunca ayrı ayrı hücrelerde tuttu. 

    Gelişen eylemler neticesinde 1968’de Uruguay’da olağanüstü hal ilan edildi. Latin Amerika’nın İsviçresi olarak takdim edilen ülkede sansür, sendikalara saldırılar gibi baskılar artmıştı. Sosyalist Parti dahil olmak üzere siyasal partiler kapatıldı. Tupama-rolar çeşitli eylemlerle mücadeleyi sürdürdüler; özellikle el konulan gıda maddele-rinin yoksul mahallelere dağıtılması, yolsuzlukların teşhir edilmesi onlara büyük bir prestij kazandırdı. 1972’de Costa Gavras’ın État de siège (Sıkıyönetim) filmine de ilham veren, bir FBI ajanının kaçırılması gibi doğrudan Amerikan emperyalizmine yönelik eylemler de sürdürüldü. Bütün bu macera 1973’te ABD’nin nezaretinde -Condor operasyonu olarak bilinen- askerlerin iktidara el koymasıyla başka bir boyut kazandı. Büyük bir insan avı başlatıldı, Tupamarolar hareketinden 3 bin kişi yakalandı ve bunların yaklaşık 300’ü öldürüldü. Gözaltına alınan Tupamarolar’ın üst düzey yöneticisi 9 kişi özel işkencelere tâbi tutuldu. Bunların arasında 2009’da Uruguay Devlet Başkanı olacak Pepe Mujica da vardı! Şair Mauricio Rosencof ve ileride milletvekili olacak olan E. Fernández Huidobro da bu gruptaydı. 12 yıl boyunca değişik mekanlarda tecritte tutulan bu insanlar, ancak 1985’te serbest kalabileceklerdi. 

    Eski başkanın esaret hikayesi 12 Yıllık Gece’nin merceğine aldığı işkence gören Tupamarolar’dan José Mujica (en üstte en solda). 

    Şair Rosencof’un (kendisi 25 yıl önce Türki-ye’ye gelmişti), Türkçeye de çevrilmiş olan Duvardaki Sarmaşık Gibi kitabı, 12 Yıllık Gece filminin senaryosunun da temelini oluşturuyor. Film en ağır tecrit koşulları altında, akıl sağlığını kaybetmenin sınırlarında dolaşan üçlünün duvardan duvara haberleşerek, yine duvara vurup satranç oynayarak, olmadık vesileler yaratarak ayakta kalma ve direnme mücadelesini anlatıyor. Yüceltmeye düşmeden, kaba propagandaya sapmadan bir insanlık hali olarak onların hikayesini aktaran film, iki saat boyunca bizi boğmadan, hüzünlü bir yolculuğa çıkarıyor. Pepe Mujica’nın tam da yelkenleri suya indirir gibi olurken annesinin azarlamasıyla kendine gelmesi gibi müthiş sahneler, böyle bir yolculukta sırıtmıyor. Aralarından birinin tek başına çıktığı havalandırmada, ayakta kalmaktan acizken bir futbol maçında tek tek rakiplerini çalımlayarak hayali bir gol atması ve yaşadığı sevinç, san-ki geleceğe doğru açılmış bir çiçek. 

    Filmi anlamak için yalnızca darbe öncesi Uruguay ve Tupamarolar’ı değil, darbe sonrasındaki gelişmeleri de bilmekte yarar var. Mujica’nın macerası kişisel değil. Hapisten çıktıktan sonra Tupamarolar Halkçı Katılım Hareketi adında yeni bir siyasal oluşuma gitmiş ve 1989’da dahil olduğu Frente Amplio (Geniş Cephe) ile birlikte Uruguay’ın geleneksel iki partili sistemini yıkarak iktidara gelmiştir. Tupamarolar açık siyasal faaliyete dönüşen nadir gerilla hareketlerinden biridir. 

    Yönetmen Brechner, tecritin ölüm cezasından da daha korkunç olduğunu belirtirken, bugün 85 yaşındaki Mujica’nın filmi bir kez izlediğini ve film olarak bile yaşadıklarına katlanamadığını belirtiyor. 

    2015’teki ziyaret

    ‘Saraysız Başkan’ ülkemize de gelmişti

    Cumhurbaşkanı seçilmiş olmasının verdiği ayrıcalıkların hepsini reddederek eski sade yaşantısını sürdürmekle sık sık gündeme gelen José Mujica (Pepe), 2015’de Türkiye’yi ziyaret etmişti. İktidarda Bir Kara Koyun-Saraysız Başkan isimli ve kendisiyle yapılan uzunca bir röportajdan oluşan kitabının tanıtımı için ülkemize gelen Pepe sohbetlere katıldı, şehir şehir dolaştı ve demeçler verdi. Kitap fuarında kitabını ona imzalatmak isteyenler yüzlerce metrelik kuyruklar oluşturdu. 10 gün Türkiye’de kalan Mujica, Kemal Kılıçdaroğlu’yla yaptığı kahvaltıda burada olmanın kendine çok şey kattığını belirtmişti. 

    José Mujica, 2015’in Ekim ayında Türkiye’ye gelmiş ve Kılıçdaroğlu ile görüşüp DİSK’te bir konuşma yapmıştı. 
  • Öldürmeyen Allah öldürmüyor hakikaten

    Öldürmeyen Allah öldürmüyor hakikaten

    Tabii muhtemelen Gavrilo Princip’in Franz Ferdinand ve karısını öldürdüğünü biliyorsunuz. Bunu zaten okulda öğrendik. Ama işin perde arkası içler acısı. Aklımda kaldığı kadarıyla ellerine birer bomba alıp konvoyun geçeceği caddede sıraya diziliyorlar. Ama işin perde arkası içler acısı. Resmen Netflix dizi olsa “Senarist ilk girişim başarısız olsun ama Ferdinand yine de ölsün diye amma abartmış” deriz.

    Twist, sözlüklerin Türkçeye “dönemeç” olarak çevirdiği bir kelime. Ben twist’i Öztürk Serengil’den öğrendiğim için kıvırma anlamını biliyordum. Ama bir de “sürpriz” diyebileceğimiz bir anlamı daha var: Hani film boyunca ölüleri gördüğünü ileri süren çocuğu tedavi etmeye çalışan adamın kendisinin de ölü olduğu ortaya çıkıyor ya, onun gibi bir şey. O da saçma tabii, neticede çocuk ölü görmeye devam ediyor, tedavi falan yok. 

    Dünya tarihi de böyle twist’lerle dolu. Hatta o kadar dolu ki, bir süre sonra okurken “Aha şimdi karıştırdı ki, işleri büsbütün berbat etti” diyorsunuz. Tabii niye Kemal Tahir’in cezaevi arkadaşı gibi konuştuğunuzu bilmiyorum. Aklıma ilk gelen, 1. Dünya Savaşı’na neden olduğu ileri sürülen Franz Ferdinand suikastı. Tabii şimdi gül gibi geçinen ülkelerin, Ferdinand öldürüldü diye birbirine girmediğini biliyoruz ama suikasti tam anlatmıyorlar. Anlatsalar, “Bu yüzden miymiş bu işler, bu işler nasıl bir işler?” dersiniz. Niyeyse ısrarla Kemal Tahir’in cezaevi arkadaşı gibi konuşmaya devam ediyorsunuz. Zira bu suikastten basbayağı iki sezon Netflix dizisi çıkar. 

     Arşidük’ün katli Gavrilo Princip’in, Franz Ferdinand ve eşini öldürmesi dönem basınında böyle canlandırılmıştı. 

    Tabii muhtemelen Gavrilo Princip’in Franz Ferdinand ve karısını öldürdüğünü biliyorsunuz. Bunu zaten okulda öğrendik. Ama işin perde arkası içler acısı. Aslında o gün bunlar birkaç kişi karar veriyor Ferdinand’ı öldürmeye. Aklımda kaldığı kadarıyla ellerine birer bomba alıp konvoyun geçeceği caddede sıraya diziliyorlar. Bomba atmayı ilk deneyecek olan, Muhammed Mehmedbasiç. 80’lerin gol yollarında etkili Yugoslav transferi gibi ismi olsa da etkisiz ve son anda vazgeçip sıvışıyor. İkinci sırada Nedeljko Cabrinoviç var. Tabii bu arada biz bu arkadaşları “Sırp milliyetçiler” olarak tanıyoruz ama Nedeljko basbayağı anarşist, Mehmedbasiç’in de Boşnak olduğunu belirtmeme bilmem gerek var mı? Nedeljko ve Gavrilo Princip fazladan bir de veremler, yani “nasıl olsa öleceğim” diye kendilerince iyi bir şey yaparak gitmek istiyorlar. 

    Nedeljko’nun süper planı, Ferdinand’ın arabasına bomba atıp elindeki siyanürü içerek intihar etmek. Nedeljko, arabayı görür görmez bombayı atıyor ama fizik kurallarıyla arası hoş değil. Bomba yere düşene kadar Ferdinand’ın arabası da hâliyle bir kaç metre hareket ediyor, bomba da gidip arkadaki arabanın altında patlıyor. Fizik: 1- Nedeljko: 0. 

    Boşa giden bombanın ardından bizim gariban Nedeljko bu sefer siyanürü yutuyor ama burada da kimya devreye giriyor ve bir gol de o atıyor. Zira ya siyanür bozuk, artık raf ömrü mü dolmuş orasını bilemiyorum ya da Nedeljko’ya siyanür yerine Ali Muhiddin Hacı Bekir’den badem ezmesi vermişler. Tabii bakmasını bilene burada büyük hikmet var. Bence Nedeljko’ya siyanürü veren her kimse onun yakalanmasını istemiş. Sonra yakalayıp bayrak önünde fotoğraf mı çektirecekler orası meçhul. Kimya: 1 – Nedeljko: 0. 

    Önce siyanür içti, sonra nehre atladı ama yine ölmedi Nedeljko Cabrinovic, Franz Ferdinand’a suikastı ilk deneyen kişiydi. El bombasını arşidük ve eşinin aracının yakınında patlatsa da girişim başarısızlıkla sonuçlandı. Yakalanacağını anlayınca siyanür içmiş, sonra kendisini hemen yakındaki nehre atmıştı. Ancak içtiği siyanür bozulduğundan ve nehrin su yüksekliği çok az olduğundan, ölmedi, bayıldı.  (Ersin Karabulut.) 

    Bizim Nedeljko bakıyor siyanür işe yaramadı, yine de pes etmiyor; ille de öleyim diyerek hemen köprüden aşağıdaki nehrin azgın dalgalarının arasına atlıyor. Ama gelin görün ki nehirdeki azgın dalgalar yıllık izne çıkmış, bizim gariban Nedeljko nehre düşünce kendisini ancak dizine kadar gelen bir suyun içinde buluyor. Resmen öldürmeyen Allah öldürmüyor. Coğrafya: 1 – Nedeljko: 0. Ölüm grubundan çıkamıyor zavallı ve dizine kadar suyun içinde kefal gibi yakalanıyor. 

    Bunun üzerine suikast ekibindeki diğerleri evlere dağılıyorlar. Ferdinand da bomba yüzünden yaralanan insanları ziyaret etmeye hastaneye gidiyor. Yolda Ferdinand’ın şoförü karşının taksisi olduğundan yolları karıştırıyor, ters bir yola sapıyor, sonra frene basıyor. 

    Bu acı fren sesini yolun karşısındaki bir kafede oturmuş kahve içen bir arkadaş duyuyor. İşte o arkadaşın adı Gavrilo Princip. Az evvel Ferdinand’ı öldürmek için sıraya girip sonra suikast planı suya düştü diye evinin yolunu tutan, yolda “Dur şurada bir kahve içeyim” diye soluklanan Gavrilo Princip. Gavrilo bir bakıyor, Ferdinand’ın arabası. 

    Ferdinand’ın şoförü durduktan sonra geri vitese takıp manevra yaparak doğru yola girmeye çalışırken, araba stop ediyor, şanzımanı dağılıyor falan. Gavrilo Princip de kalkıyor, arabanın yanına gidiyor ve Franz Ferdinand ile karısının hayatına son veriyor. Resmen Netflix dizisi olsa “Senarist ilk girişim başarısız olsun ama Ferdinand yine de ölsün diye amma abartmış” deriz. 

  • Sekiz yüzyıl sonra yeniden bulunan taç

    Sekiz yüzyıl sonra yeniden bulunan taç

    11. yüzyılda yaşamış Bizans İmparatoru 9. Konstantin Monomakos’un tacı, 1860’ta bugünkü Slovakya’da toprağı süren bir çiftçi tarafından bulunmuştu. Akademik camiada tacın İstanbul’dan nasıl çıktığına ve orijinal olup olmadığına dair birçok teori var. 

    Budapeşte’deki Macaristan Ulusal Müzesi’ni ziyaret edenler, Bizans İmparatoru 9. Konstantin Monomakos’un tacı olduğu düşünülen nadide bir eseri görür. “Monomakos Tacı” olarak anılan bu eser, birbirine eklemlenen 7 adet altın ve mine işlemeli levhadan meydana gelir. Levhalar üzerinde merkezde imparator olmak üzere, genç bir kız olarak idealize edilen eşi İmparotoriçe Zoe’nin ve Zoe ile unvanı paylaşan kardeşi Theodora’nın betimlemelerinin yanında, “dansöz” olarak tasvir edilen iki genç kız ile iki allegorik figür bulunur. 

    Bizans İmparatoru 9. Konstantin Monomakos’un bugün Macaristan Ulusal Müzesi’nde sergilenen tacı. 

    Monomakos, Bizans İmparatorluğu’nu yöneten Makedonya hanedanının son temsilcilerinden İmparatoriçe Zoe’nin üçüncü kocası olarak tahta çıkan bir senatördü. “Görevini hafife alan, iradesi zayıf bir hükümdar” olarak anılsa da, çevresinde önemli kültür ve biliminsanları bulundurmayı bildi. Bu çevre sayesinde 1045’de Konstantinopolis’te bir yüksek eğitim kurumu kurulacaktı. Doğu’da Ani devletini ilhak ederek topraklarına katacak, Araplar yerine Selçuklu Türkleriyle, Batı’da Normanlarla, Kuzey’de ise Peçenek, Uz ve Kumalarla muhatap olacaktı. Monomakos’un dönemine denk gelen en önemli olaylardan biri de Hıristiyanlık aleminde 1054’te gerçekleşen Ortodoks ve Katolik Kiliseleri arasındaki mezhepler ayrımıydı. 

    Ayasofya’daki mozaik. Soldan sağa Bizans İmparatoru 9. Konstantin Monomakos, Hz. İsa ve imparatorun eşi Zoe. 

    1860’da bugün Slovakya sınırları içinde bulunan Ivanka Pri Nitre’de, bir çiftçinin sabanına takılıp da bölgenin toprak ağası tarafından Macaristan Ulusal Müzesi’ne satılınca, 11. yüzyıl Bizans sanatını günümüze taşıyan “Monomakos Tacı” yeniden ortaya çıktı. 11. ile 19. yüzyıl arasında tacın nerede olduğuyla ilgili teoriler çeşitli. 11. yüzyılda Hıristiyanlaşmakta olan Macaristan’ı Ortodoks cephesine çekmek için tacın Monomakos tarafından Macar kralına veya eşine hediye edilmiş olabileceği teorilerden biri. 13. yüzyılda Macaristan’a satılmış olabileceği veya yine 13. yüzyıldaki Latin istilası sırasında Konstantinopolis’ten çıkartılmış olabileceği de ihtimaller arasında. Taç, akademik dünyayı da oldukça meşgul etmiş. Tacın bağlantı deliklerinin birbirine uymadığı; yanında bulunan bazı diğer parçaların taca ait olmayabileceği; tacın çapının bir insan kafası için küçük olması gibi sebeplerle bunun bir kemer, kola takılan törensel bir taç (armilla) veya bazı parçaları hâlâ kayıp bir taç olabileceği gibi birçok iddia var. 

    İddialar bir tarafa, Ayasofya Müzesi’nin galerisinde duvarda yer alan mozaik betimlemesi ve döneminde Sakız Adası’nda yaptırdığı Nea Moni Manastırı’yla birlikte bu taç, Monomakos’un günümüze kalan üç yadigarından biri. 

    Monomakos’un Sakız Adası’nda yaptırdığı Nea Moni Manastırı da bugün hâlâ ayakta. 
  • Bir eğitimcinin kaleminden Türkiye eğitim panoraması

    Bir eğitimcinin kaleminden Türkiye eğitim panoraması

    Necdet Sakaoğlu’nun yeni kitabı Türkiye Eğitim Tarihi, güncellemeler ve yeni bölümler eklenerek oluşturulmuş haliyle, 11. – 20. yüzyıl arası dönemi ele alıyor. Kendisi de bir eğitimci olan Sakaoğlu, kitapta bugünün sorunlarına da güncel bir bakış açısı sunuyor.

    Necdet Sakaoğlu’nun yeni çıkan kitabı Türkiye Eğitim Tarihi, Hoca’nın başlıca çalışma alanlarından “eğitim” konusunun somutlaşmış bir ürünü. Yerel tarih, kent tarihi, Selçuklu ve Osmanlı tarihinin yanında yerli-yabancı tarihsel şahısların portreleri üzerine çalışmalar yapan, birçok kitap ve makaleye imza atan Sakaoğlu’nun bu eserinin ardında, esas mesleği olan öğretmenlik dolayısıyla da özel bir birikim ve bakış açısı var.

    Necdet Sakaoğlu’nun 1990’da yazdığı Osmanlı Eğitim Tarihi ve 1991’de yazdığı Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi kitapları, tek ciltte birleştirilip belge ve fotoğraflarla zenginleştirilerek Osmanlı’dan Günümüze Eğitim Tarihi adıyla 2003’te bir kez daha basılmıştı. Yeni çıkan Türkiye Eğitim Tarihi kitabı ise bu baskının Avrupa eğitim tarihi özetini de içerecek şekilde genişletilerek zenginleştirilmiş hali. Önceki baskılar bu kitap çıkana kadar tükenmiş bulunuyordu. 

     Eğitimde modernleşme Tanzimat Fermanı’ndan itibaren eğitimde dünyevileşme çabaları ile 2. Abdülhamid dönemindeki yaygınlaşmanın oluşturduğu Türk eğitiminin modernleşme hareketi kitapta ayrıntılarıyla yer alıyor.

    11. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar 900 yıllık bir süreci ele alan kitap, ilk olarak Müslümanlık ve eğitim-öğretim konusuyla başlıyor ve Osmanlılarda, özellikle Fatih Sultan Mehmet döneminde yerleşen medrese eğitimiyle devam ediyor. Kitaba yeni eklenen “19. Yüzyıla Kadar Batı Eğitimi” bölümü, kendisine adeta bir sıçrama tahtası olarak yer bulmuş. Bu bölüm ve ardından gelen “Eğitimde Batılılaşma Çabaları” ile “Tanzimat Döneminde Eğitim” konuları, daha önceki Fatih Sultan Mehmet dönemi medreselerinin şekillendirdiği ortam ile bir kıyaslama sağlıyor. 

    1839’da Gülhane Hattıhümayunu’nun okunmasıyla başlayan Tanzimat dönemi, eğitimin bir mesele olarak başgösterdiği-ele alındığı bir dönemdi. Eğitim, dönemin arzularına göre millî birliğin temelini oluşturacak, hangi kökenden olursa olsun insanları çocuk yaştan itibaren kaynaştırmanın bir aracı olarak yeniden şekillendirilecekti. Bu dönemden itibaren birçok alanda yenileşme çabası Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar devam etti. Necdet Sakaoğlu’nun kitapta işaret ettiği üzere “Tanzimat’la gelen canlılık ve cesaret; eski devirlerin ‘hayat yok, ahiret var’ yaklaşımını kırabilmiş, hayatı öne çıkarmasa bile onu ahiretle eşitleyebilmiştir”. Herkesin okuyup anlayacağı bir üslupla kaleme alınan kitapta Tanzimat dönemi, özelllikle eğitim-öğretim alanında tüm detaylarıyla inceleniyor. 

    Cumhuriyete değin sürecek olan anlayışın filizlendiği 2. Abdülhamid dönemindeki “eğitim seferberliği” de kitapta adım adım, evre evre anlatılıyor. Bu döneme özel okul kadroları fiziki donanımlarıyla damgasını vuruyor. Yaygınlaşan eğitim bir yandan devlet örgütlenmesinin de taşıyıcısı olurken, baskı ortamı ve düzensiz okullaşma süreçlerine de kitapta objektif bir şekilde yer veriliyor. 

    Başöğretmen Atatürk Kitabın temelini oluşturan cumhuriyet dönemi eğitiminin incelendiği kısımlarda, “Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk”ün inisiyatifleri anlatılıyor. 

    Yine kitaba göre “Öğretmenlerin ilk kez yasal güvenceye kavuşup meslek örgütlerini kurabildikleri; kadınların eğitimin tüm alanlarından yararlanma olanağı buldukları; eğitim ve öğretime dönük yayınların öteki alanlardaki yayınların önüne geçtiği; öğretim birliği düşüncesinin uyandığı; okul, ders kitabı, metot, öğretmen kavramlarının tartışıldığı Meşrutiyet dönemi” cumhuriyete “olumlu bir miras” olarak inceleniyor. 

    Cumhuriyet dönemiyse “Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk önderliği” vurgusuyla ön plana çıkıyor. Bu dönem sekiz bölüme ayrılarak eğitim politikası, köy okullarından üniversitelere çağdaş örgüt ve kurumlar bazında tek tek ele alınıyor. Mustafa Necati, Hasan-Âli Yücel gibi eğitimcilerin öne çıktığı, okuma-yazma probleminin aşılıp toplumsal kalkınmanın koordinatlarının saptandığı bu dönemin analizi, kitabın belki de en önemli tarafı. Daha sonrasındaysa laik-halkçı, ilkeli-ödünsüz eğitimin bırakılması ve bunun yerine neyin geldiği de gösterilerek güncel bir bakış açısı sunuluyor. 

    Türk eğitimi tarihinin 1332’den 2001’e bir kronolojisinin ve tüm önemli isimlerinin portrelerinin yer aldığı kitap, belge ve fotoğrafların yanında tablo ve grafiklerle de bir bilgi hazinesi. Kitabın dolduracağı gediği, hangi ihtiyaca derman olduğunu Necdet Hoca önsözde şöyle belirtiyor: 

    “Osmanlı Devleti’nin son 80 yılında bir kurum çatısı altında hizmet veren Maarif Nezareti için kapsamlı bir tarih yazımına gerek duyulmadığı gibi, yine bir 80 yıllık geçmişi olan Milli Eğitim Bakanlığı’nın da bu konuda ciddi bir girişimi olmamıştır”.