Etiket: Sayı:56

  • İlk Türk sopranosu, sahnelerin deli saraylısı, sıradışı bir sanatçıydı

    İlk Türk sopranosu, sahnelerin deli saraylısı, sıradışı bir sanatçıydı

    İlk Türk sopranosu olarak ünlenen, tiyatrocu ve ressam da olan Semiha Berksoy, türü kendine özgü, eşsiz, âlem kadındı… Bedeni yaşlansa da Semiha Berksoy’un ruhu hep genç kaldı. Cumhuriyet kurulduğunda 13 yaşındaydı, 1934’te Gazi ve İran şahının huzurunda ilk kez dikkati çekmişti. Bu başarısıyla Almanya’ya müzik akademisinde eğitim almak üzere gönderildi. Sanatın içinde yoğurulmuş, sanat için, sanat adına yaşamış bir büyük insan…

    Jean Giraudoux’nun “Cha illot Delisi” (La folle de Chaillot) adında bir tiyat-ro oyunu vardır ki, onu Türkçemize aktaran Fikret Adil, adını “Deli Saraylı” olarak koymuş. Bu kendi dilimizde geçer akçe bir sözdür. Takıp takıştıran, sürüp sürüştüren, biraz da çılgınca yaşayan tipler için kullanılır. Ben geçmiş yıllarda bu tanıma uyan iki hanımefendi tanıdım. Birisi gençlik mekanlarımızdan biri olan Narmanlı Yurdu’nun apartman bölümünde oturan Ressam Aliye Berger idi; ikincisi de ilk Türk sopranosu olarak ünlenen, aktris ve ressam Semiha Berksoy’dur.

    Semiha Berksoy’un yaşam öyküsüne kısa bir göz atacak olanlar, onun cumhuriyetin kurulduğu tarihte 13 yaşında bir kız çocuğu olarak karşılarında bulacaklardır. İstanbul Konservatuvarı’nda müzik, Güzel Sanatlar Akademisi’nde de resim dersleri alarak kendisini yetiştirmiş ve sonuçta Darülbedayi’nin devamı olan Şehir Tiyatrosu kadrosuna kabul edilmiş.

    Küçük Tiyatro’da Semiha Berksoy (ortada), Turgut Özakman’ın üç kız kardeşin hikayesini anlatan ünlü Kanaviçe oyununda… Ankara Devlet Tiyatroları-Küçük Tiyatro sahnesindeki prova.

    Genellikle zamanın operetlerinde roller almış, sesiyle ön plana çıkmayı başarmış. Nihayet 1934’te Atatürk’ün Türkiye’nin operaya sahip olması gerektiği utkusuna paralel olarak hazırlanan Adnan Saygun’un bestelediği “Özsoy” operasındaki “Ayşim” rolü kendisine verilmiş. Gazi Mustafa Kemal ve resmî konuğumuz İran Şahı Rıza Pehlevi huzurunda icra edilen temsil sonrasında göze çarpan bir başarı kazanmış. Bu başarı sonucunda devlet bursuyla Almanya’ya gönderilmiş.

    Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi’nde eğitim görmüş. Almanya’da iken, 1939’da Richard Strauss’un “Ariadne Auf Naxos” operasında başrol oynamış ve büyük başarı kazanmış. 2. Dünya Savaşı kapıyı çalınca yurda dönmüş. O sıralar Musiki Muallim Mektebi konservatuvara dönüştürülmekte. Carl Ebert yönetiminde çok ciddi bir opera bölümü de faaliyete geçmiş.

    İlk temsil “Tosca”dır ve başrolü Semiha Berksoy üstlenmektedir. Müzisyenleri ve müzikseverleri ilgilendiren teknik konularla sözü uzatmak istemiyorum. Başarıları kitap ve ansiklopedi sayfalarında çağıldayan ırmaklar gibi. Dergi sayfalarına pek sığacak gibi değil.

    Semiha Hanım, türü kendine özgü, eşi benzeri olmayan, âlem kadındı…

    ‘Cadı’ rolünde

    Semiha Berksoy, Hansel ve Gretel operasında. Humperdink’in ünlü operasının en renkli karakteri olan “cadı” rolü Berksoy’undu.

    Anımsadığıma göre ben onu Ankara’ya taşınır taşınmaz ilk kez bir vodvilde izlemiştim. Oyun İzmir Devlet Tiyatrosu’nda hazırlanmış, deplasmanla Ankara’daki Küçük Tiyatro’ya taşınmıştı. O zaman artık genç değildi ama, bir vamp kadını canlandırıyordu. Sahneyi bütünüyle dolduran varlığı ve olağanüstü etkili sesiyle karşımda beliriverince feleğimi şaşırmıştım. O sahnede devleşen ve gençleşen sanatçılardan biriydi. Bu aktristin nasıl bir insan olduğunu merak etmiştim.

    Çok geçmeden Semiha Berksoy’u bir opera temsilinde izleme şansına da kavuştum. Hem de provalarını tek tek takip edercesine. Rejisör Feridun Altuna, Almanya’da eğitim görmüş, sonra da Ankara Devlet Operası’na atanmıştı. Bizde daha önce denenmemiş bir Wagner operası “Uçan Hollandalı” ve yine bir Alman bestecisi olan Humperdink’in eseri olan “Hansel ve Gretel” ile işe başlamıştı. Grimm Kardeşler’in bir masalından esinlenen bu operadaki en gözalıcı rol olan cadı rolü Semiha Hanım’a verilmişti Feridun Altuna “Dünyada bundan daha cadı bir cadının bulunamayacağı” kanısında idi. Gerçekten de sahnede sahici bir cadı dolaşıyordu sanki. Cadılık Semiha Berksoy’un bedeninde öylesine somutlaşmıştı…

    İlginç bir kadındı. Mutlaka fotoğraflanması, röportajının yapılması gerekiyordu. Demirtepe semtindeki Gazi Mustafa Kemal Bulvarı üzerindeki evine gittim. En üst katta, biraz da çatı katını andırır bir dairede yaşıyordu. Tavan basıktı. Tavan yüksekliğinden daha uzun duralit levhalara coşkulu resimler yapmıştı. Sığdıramadığı için bunların üstte kalan kısımları kavislenmişti. Sanırım resimlerden birinin konusu Salome’ydi. İyice aklımda kalmış biri de kör gözlerinden kanlar fışkıran Kral Oidipus’tu. Kendisi ısrarla onun Cüneyt Gökçer olduğunu söylüyordu. Resimlerini değerlendirmek bana düşmez. Ancak benim izlenimim, çocukça bir heyecanın dışavurumu gibi bir şeylerdi. Naifti, çağdaştı. Bir takım yeni akımların içerisine yerleştirilebilirlerdi. Semiha Berksoy ya içindeki çocukluğu yoketmemiş, yaşatagelmişti ya da bunca yaştan sonra yeniden çocuklaşmıştı.

    Almanya tahsilli sanatçı

    Semiha Berksoy’un karakteristik bir portresi. Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi’nde eğitim gören sanatçı, 1939’da Richard Strauss’un “Ariadne auf Naxos” (Ariadne Naxos’ta) operasında oynadığı başrol ile Almanya’da büyük başarı elde etmişti.

    Küçük salonda dehşetengiz manzaralar… Hiç unutamadığım bir şey de, yemek masasının orta yerinde Hazreti Yahya’nın kesik başı gibi bir tepsi içine konulmuş Beethoven’in maskıydı. Yatırılmış ve üzeri siyah bir tülle örtülmüştü. En üstte de, hani hapishanelerde mahkumlar üretir, boncuklardan yılan yaparlar ya, öyle bir yılan çöreklenmişti.

    Semiha Hanım, sözünü ettiğim masanın üzerine kurabiye, kuru pasta cinsinden ya da çerez kabilinden bir yığın yiyecekler koymuştu. Soyulmuş bademler, vesaire… Masadakileri ısrarla bana ikram etmeye çalışıyordu. Gözüm orta yerdeki kesik baş üzerinde, sanki gerçek bir cenazeyle karşı karşıyaymışım gibi elim hiçbirine gitmiyordu. Derken gözüme bir mangal ilişti. Tenekeci işi, kapaklı sac mangallardan. İkram ısrarından vazgeçsin, dikkati dağılsın diye “Ne şirin mangal bu” diyecek oldum. “Dur sana mangal yakayım” demez mi! Mangaldaki küllerin üzerinde birkaç marsık ve çıralar zaten hazır. Ben ne kadar “İstemez, rica ederim” diyerek engel olmaya kalkışsam da Semiha Hanım pencereleri kapalı salonun orta yerinde mangalı yakmakta kararlı. Birşey değil, duman altı olup, karbon monoksit zehirlenmesinden gideceğiz. Neyse, “Fotoğraf için berrak hava gerek, duman fotoğrafları bozar” diyerek mangal yakma girişimini yarı yerinde zar zor durdurabildim.

    Semiha-Zeliha Berksoy

    Ozan Sağdıç, Semiha Berksoy’u röportaj yapmak amacıyla evinde ziyaret etmişti. Semiha Hanım, kızı Zeliha Berksoy’la birlikte.

    Derken biricik kızı Zeliha çıktı geldi. Anımsadığım kadarıyla konservatuvarın son sınıfında idi ve yaşı da 20 bile olmamıştı sanırım. Onu başka birkaç öğrenci arkadaşı ile birlikte tanıyordum. Devlet Tiyatrosu’ndaki ilk oyunu olan “Kaktüs Çiçeği” oyunundaki genç kız rolüne henüz çıkmamıştı. “Bu da benim kızım” dedi Semiha Hanım. Sohbetimizi birlikte sürdürdük bir süre. Sonra Semiha Berksoy durup dururken kızına “Ozan senin nü fotoğraflarını çeksin” dedi. Böylesine bir teklif karşısında Zeliha’nın pembe beyaz genç kız yanağında lâleler güller açıverdi, ben de onun hesabına utanıverdim tabii… Zeliha annesine azarlar tonda “Amaan anne!” dedi. Semiha Hanım “Ne var kızım, bunda bu kadar kızacak” diye yanıt verdi; “keşke ben senin yaşında olsaydım da, benim çıplak fotoğraflarımı çekseydi. Bir daha bu tazelik eline nereden geçecek?” Semiha Berksoy’a bunları söyleten hiç kuşkusuz içindeki artistik heyecan ve ruhundaki gençlik arzusuydu. İnsan fotoğrafta anıtlaşacaksa taze ve körpe bedeniyle anıtlaşmalıydı.

    Haldun Taner’in müzikal oyunu “Keşanlı Ali Destanı”nda Helacı Zilha rolüyle yine iyi bir karakter sergilemişti Semiha Berksoy ve büyük beğeni kazanmıştı. Oyun çok tutuldu. Semiha Berksoy’un da tek seferde en uzun süre sahnede kaldığı eser olmalıydı. Ankara turnesi sırasında o gruba adeta yapışmıştım. Oyunu zevkle defalarca seyrettim. Onlarla birlikte topluca Gazi Çifliği’ndeki hayvanat bahçesine gittik, fotoğraflar çektim.

    Semiha Hanım, Engin Cezzar Gülriz Sururi topluluğunu evinde bir partiyle ağırlamak istemişti. Davetlilerden biri de bendim. Bedeni yaşlansa da Semiha Berksoy’un ruhu hep genç kaldı. Aşk yaşa bakmaz. Gönlünde gençlik ateşi yanan Semiha Hanım da yaşına başına bakmadan Genco’ya aşık oluvermişti. Gerçekten öyle miydi yoksa grup arkadaşlarının yakıştırması mıydı? Bilmem doğru bilmem yalan, arkadaşlar bana bunu böyle söylemişlerdi. Bu da, kumpanyada bir gırgır vesilesiydi. Kadrodaki oyuncular, korodakiler, folklorcular dahil herkes Semiha Hanım’ın duygularıyla oynamak pahasına gırgırlarını geçiyorlardı. Sürekli bunu işlemişlerdi. Onun yüreğinde umut tomurcukları filizlendirip duruyorlardı.

    Nâzım’ın kız kardeşiyle…

    Semiha Berksoy, 1970li yıllarda, Nâzım Hikmet’in kız kardeşi Samiye Hanım ve köpeğiyle birlikte.

    Semiha Hanım’a kalsa onu kendi eliyle fındık fıstıkla besleyecek gibiydi. Genco’yu ise biraz tedirgin olmakla birlikte, her zamanki gibi sakin bir çekingenlik içinde buldum. Bütün gece bu gözlem içinde etrafın şamatası içinde geçti. Gecenin geç saatlerinde Semiha Hanım piyano eşliğinde o ünlü wagnerien soprano sesiyle yeri göğü inleten küçük bir resital verdi. Beethoven’in “Ah Perfido” (Seni Vefasız) aryasını Genco’nun gözlerinin içine hülyalı bir biçimde baka baka söylüyordu. Beethoven’in siyah tüllerle örtülü maskı o gece de masanın en ortasındaydı.

    1970’li yıllarda olmalı… Bir gün İzmir Caddesi’ndeki dairemin kapısı çalındı. Semiha Berksoy, yanında kendi yaşlarına yakın bir konuğu, kucağında da köpeği, içeri girdiler. “Ozan” dedi, “üçümüzün bir fotoğrafını çek”. Ben de küçük bir hazırlıktan sonra çektim tabii. Semiha Hanım’ın o gün yanında getirdiği konuğu kimdi dersiniz? Nâzım Hikmet’in kız kardeşi Samiye Hanım…

    Nâzım Hikmet adı anılınca, ondan ve Semiha Berksoy’un ona aşkından söz etmemek olmaz elbette. Bana o konuda da bölük pörçük bir şeyler anlattı. Nâzım onu Tepebaşı’ndaki tiyatronun kapısından alırmış, İstiklal Caddesi’ne geçip bir yerlere giderlermiş. Ona “Sen karşı kaldırımdan yürü, beraber görünmeyelim” dermiş. Bu biraz tuhafıma gitmişti. “Neden ama” diye soracak oldum. “Beni korumak için. Dile düşüp dedikodum yapılmasın diye” demişti. Sonra da “Çok düşünceli, zarif bir adamdı o” diye eklemişti.

    Hani son bir Devlet Sanatçısı ödül töreni vardı ya… Cumhurbaşkanı Demirel’in yuvarlak şeref masasına her meslek grubunun duayenini oturtmaya gayret etmişler anlaşılan. Ben fotoğraf dalını tek başıma temsil ediyordum. Semiha Berksoy’la operacıları temsilen aynı masadaydık. Son zamanlarda hep göründüğü gibi başında abartılı bir şapka, omuzlarında salkım saçak tüylü bir etol, yanakları “bu benim kişiliğim” diye inadına yusyuvarlak Amasya elması gibi (allıkla değil) rujla kırmızıya boyanmış bir vaziyette katılmıştı yemeğe. Semiha Berksoy’un belleğime çektiğim en son kare fotoğrafı böyleydi işte. Evinde konuğu olduğum bir gün söyleşimiz arasında “Estetik sadece güzelliğin konusu değildir, çirkinliğin de bir estetiği vardır” demişti. Onu anımsadıkça bu sözü aklıma gelir hep.

    Sanatın içinde yoğrulmuş, sanat için, sanat adına yaşamış bir büyük sanat insanı, bir kuyrukluyıldız gibi semadan geldi geçti.

  • Üç renkli bayrağa ‘sarı’yı nakşedenler…

    Üç renkli bayrağa ‘sarı’yı nakşedenler…

    Macron, kendisine “Manu” diye seslenen liseliyi “Bana sayın cumhurbaşkanı diye hitap edeceksin!” diye azarlayarak, işsizlere “Şimdi caddenin karşısına geçsem size iş bulurum!” diye çıkışarak “zenginlerin cumhurbaşkanı” unvanını kazanmıştı. Fransa’da bu kibrin ulus çapında neden olduğu öfke selinin altında hangi toplumsal gerçekler yatıyor? Yaşarken yazılan tarihin analizi.

    Fransa 1995 genel grevinden bu yana rastlanmadık bir hareketliliğin içinde. Tarihçiler “İhtilal-i Kebir”den (1789) başlayarak iki yüzyılda yaşanan köklü değişimlerle arasındaki bağlantıyı kurmaya çalışıyor. 1789-1968-2018, üç renkli Fransız bayrağının her dilimine birer sarı yıldızla zaten eylemlerde yazıldı. Arada 1830 veya 1848 gibi devrimlerini de, kitle dinamiğini anlama bâbında hesaba katanlar var.

    Sarı Yelekliler hareketi, geçmiştekinden farklı olarak çok merkezli bile denemeyecek, tamamıyla merkezsiz, coğrafi olarak ülkenin her yanına yayılmış, toplumsal bileşimi ile türdeş olmasa da, ortaya çıkan talepler manzumesiyle bir tepkinin çok ötesinde. Öncü bir partinin akıllı uslu programına sahip olmasa da alt sınıfların kısa ve orta vadede, maddi ve manevi temel ihtiyaçlarını dile getiren bu hareketin sarıyla sınırlı olmayan hayli renkli bir isyanı şimdiden tarihe yazdığını söyleyebiliriz.

    Devrimlerin başkenti Tarih boyunca 1789, 1830, 1848,1871, 1968’de devrimler ve sokak gösterileriyle sarsılan Paris, bugünlerde de tarihinin en hareketli günlerini yaşıyor.

    Hadiselerin ve eylemlerin çıkış noktası olan vergi meselesinin Fransa tarihinde derin kökleri olduğunu unutmamak gerekir. Devrim öncesi Fransa’da ruhban sınıfı ve soylular vergi vermezdi. Kamu borçlarını finanse etmek için vergi arttırımına gidildiğinde, monarşinin siyaseten gayri adil bu tavrı pahalıya patladı. 1905 Rus Devrimi’nde de Japonya ile savaşı yitiren Çarlık’ın kamu borçlarını finanse etmek için vergileri artırmasının yarattığı tepkinin yabana atılmaması gerektiğini ekleyelim. Buna “mazi” diyenler de, Demir Leydi Margaret Thatcher’in gelirden değil bireyden vergi anlamına gelen (poll-tax) kelle vergisinin kendisini yolcu ettiğini hatırlayabilirler.

    Fransa son 40 yılda uygulanan ekonomi ve sosyal politikalar sonucunda, tanımlanması hayli karmaşık olsa da “dar gelirli” diye tanımlanabilecek halk kesimlerinin giderek güvencesiz hale geldiği bir ülke. Daha düne kadar sessiz sedasız durumu köşelerinde kabul etmiş bu karmakarışık topluluğun, 40 yıllık deneyimli militanlar gibi dünyanın dikkatini çekmesinde Macron’un “zenginlerin başkanı” olarak nitelenmesinden rahatsız olmasının katkısı inkar edilemez. Bütün benzer halkçı mücadelelerin gösterdiği gibi ilk gününden itibaren hızla evrimleşen ve kendi sorunlarıyla sınırılı olmayan, nihayetinde 42 maddede özetlenebilen kapsamlı bir duruşla karşı karşıyayız. Bu harekete başta aşırı sağ tezgah kurmaya çalıştı, soldan mesafeli duranlar oldu ama, sonuç itibarıyla her kendiliğinden ve örgütsüz toplumsal hareket, geniş halk kesimlerinin günlük dertlerinin bir ifadesi olarak ortaya çıkar. Akaryakıt zammı ile başlayan bir kıvılcım, genel olarak vergi adaletsizliği, ücretlerin düşüklüğü ve emeklilerin yoksulluğu gibi toplumdaki eşitsizliğin ve adaletsizliğin tam boy sergilenmesine vardı.

    Zafer Takı kimin olacak? Sarı Yelekliler protestolarının merkezi Paris’teki meşhur Champs Élysées Caddesi’ydi.

    Neden Fransa’da?

    Hemen yanı başındaki Almanya’dan bakıldığında, bu olayların neden Fransa’da patlak verdiğini anlamak daha kolay. Her şeyden önce toplumsal talepleri geleneksel olarak dile getiren sendikal ve siyasal örgütlenmeler Fransa’da son derecede zayıflamış durumda. Sosyalist Parti, önceki devlet başkanı Hollande’ın icraatlarından sonraki seçimde, tarihinin en feci yenilgisiyle yerlerde sürünüyor; genel merkezlerini bile haraç-mezat satmak zorunda kaldılar. Komünist Parti artık parlamenter pazarlıklarla, ayakta durmaya çalışıyor. Sendikalar son yıllarda yeni üyeler kazanmak yerine on binlerce üye kaybettiler. Toplumsal hoşnutsuzlukları kurumsal çerçevede dile getirecek herhangi bir merci kalmadı.

    Macron’u iktidara getiren, ikiz kardeş denebilecek Sosyalist Parti ve Cumhuriyetçi Parti’nin iflası. Kendisi başkan seçilene kadar mahalle muhtarlığı dahil herhangi bir mevkiye seçimle gelmemiş, kurduğu parti değil hareketle, geleneksel sağ ve sol partilerin çöküşü üzerine paraşütle inmişti. Sosyalist devlet başkanı Hollande’ın önce danışmanı sonra bakanı olan Macron sosyalist de değil, genel olarak iş çevrelerinin, finans dünyasının adamı olarak biliniyordu. Zaten seçildikten sonra kısa zamanda zenginlerin başkanı olarak nam salmasının elbette bir öncesi vardı. Böylece Fransa’ya siyasal tecrübesi neredeyse sıfır olan biri başkan seçilmişti. Üstelik Fransa’dan ziyade dünyayla ilgilendiğini düşünen bir başkan!

    Esnafın zararı Protestocuların camlarını kırdıkları veya vitrinlerini indirip dükkanlarını yağmaladıkları Paris esnafı, zararlarının karşılanmasını talep etti. Belediyeler ise zararların merkezi iktidar tarafından karşılanması gerektiğini söylüyor.

    Geleneksel partilerin itibarsızlaşması seçime katılma oranlarını iyice düşürmüş, ilk turda %24 oy alan Macron ikinci turda aşırı sağcı Marine Le Pen’le yarışırken, millet Macron’u seçmek için değil de Le Pen’i seçtirmemek için sandığa gitmişti. Toplam seçmenin neredeyse 10’da 1’inden oy alan, üstelik ardında bir siyasal parti de bulunmayan bir başkanla Fransız siyasal tarihinde genellikle darbecilikle eş görülebilecek, organik olmayan bir rejim ortaya çıkmıştı. Başkanlık seçiminden sonra yapılan milletvekilleri seçiminde Macron tam da kendisine uygun bir biçimde, CV’lerinden hareketle seçilmekten ziyade atanmış milletvekillerinden bir meclis grubu oluşturdu. Ortada organik bir parti değil de hareket olunca, milletvekillerinin seçmenle ilişkisi de asgari düzeyde kaldı.

    Yüzde 70 destek Son kamuoyu yoklamaları Fransa nüfusu genelinde Sarı Yeleklilere desteğin %70 oranında olduğunu gösteriyor. Bunun karşısında Macron’a toplum nezdindeki destek ise %18 oranında.

    Meşruiyeti baştan tartışmalı böyle bir rejimde Macron kendine olmadık roller biçerken, bir yandan da toplumsal hizmetlerde radikal kesintilere gitmeyi marifet sanmış, böylece bütün hoşnutsuzlukların hedefi haline gelmişti. “Macron istifa” sloganı baskı, otoriterlik, gayri adillik gibi akla gelebilecek her tür melanetin sorumlusu olarak Macron’un görüldüğünü göstermekte. Geniş kitlelerin özlemlerini hiçe sayan, tüm erki elinde toplayan bir başkanın şahsında oligarşinin her şeyi yapabileceğini sanması, bildik muhalefet hareketlerinin felç olmasıyla bir yanılsamayı körüklemişti. Siyasal ve sendikal muhalefetin sesi kısılmıştı; lakin vidaların nereye kadar sıkıştırabileceğini kestirmek Macron’a nasip olmayacaktı.

    Barikat savaşları Paris’te polis kuvvetleri ile eylemciler arasındaki çatışmalar son derece şiddetli. Polis biber gazıyla müdahale ederken, eylemciler de arabaları ateşe verdi.

    Başlıyor

    21 Ekim’de Priscillia Ludosky adlı bir kadın, akaryakıt fiyatlarının düşürülmesi için bir dilekçeyi sosyal medyaya koydu. Birkaç gün içinde imzacı sayısı 200 bine ve Aralık başında 1 milyona vardı. 17 Kasım’da bir eylem günü öngörüldü. İçişleri Bakanlığı’na göre 300 bin dolayında insan bu çağrıya katıldı. Paris dışından gelip sarayın bulunduğu Champs-Élysées’de gösteri yapanlar bütün dünyaya bir başka Fransa’nın gerçeğini gösterdi. Bu kez gençler veya siyasal partilerin militanları değil, daha önce birlikte hareket etmemiş, karmaşık ama göz önünde olsa da görmezden gelinen geniş bir kitle, daha sonra 42 maddeden oluşan kapsamlı bir bildirgenin gereğini talep ediyordu.

    Akaryakıt fiyatlarında yükseliş zenginlerin giderleri arasında ciddi bir yer tutmazken, özellikle taşrada ev, okul, hastahane ve iş arasındaki döngüyü en yoksullar bile arabalarıyla tamamlamak zorunda. Üstelik Fransa akaryakıt fiyatlarının en yüksek olduğu ülkelerden biri (Türkiye’den bile pahalı! Kurşunsuz benzin: 1.5 Euro-9.3 TL). Akaryakıtta vergi payının %60 olması bile tek başına yeterli bir açıklama. Kıvılcım, akaryakıt fiyatlarından gelse de hayat pahallığı, yoksulluk, toplumsal ve mali adaletsizlik hareketi bir çığ gibi büyüttü.

    Sarı Yeleklilerin kimler olduğuna dair gözlemcilerden meraklılarına geniş bir kesim ahkam keserken Aralık ayının başında 70 akademisyen geniş ölçekte 166 soruluk bir anket gerçekleştirdi. Bu anket sonuçları bütün çıplaklığıyla Sarı Yelekliler gerçeğini ortaya koyuyordu. Ortalama yaşları 45’ti; kadınların katılımı %44 ile benzer hareketliliklere göre hayli yüksekti. Kadınların görünürlüğü ise çok daha fazlaydı. Çalışanların ağırlıkta olduğu bileşimde işçiler, zanaatkârlar sırayla yerlerini alıyorlardı. Hayatlarında ilk kez böylesi bir eyleme katılanların oranı ise %50’ydi.

    Hükümetten geri adım Sarı Yeleklilerin biber gazı, gözaltı ve tutuklama gibi polisiye tedbirlerle evlerine çekilmediğini gören Macron geri adım attı ve zamları geri çekmekle kalmayarak, asgari ücret ve vergilendirmeyle ilgili düzenlemelere gitti.

    Macron’un “en büyük başarısı”, bugüne kadar genellikle tarihin kıyısında sakin sakin duran değişik kesimleri harekete geçirmiş olması. Bu insanların çok büyük bir kısmı siyasal ve sendikal herhangi bir mücadeleden gelmiyorlar. Yani yıllardır bu işlere hazırlanan bir veya birçok merkezden sözetmek mümkün değil. Üstelik bileşimleri itibarıyla birlikte harekete geçme alışkanlığında olan işçiler, öğrenciler veya çiftçiler gibi belli bir kategoriye de ait değiller.

    İlginç olan katılımcıların beşte dördünün “siyasal partilerin harekette yerlerinin olmadığını” belirtmesi. Sendikalar için oran biraz daha düşük. Bu da Sarı Yelekliler hareketinin demokrasi içinde kendilerinin temsil edilmedikleri konusunda kanaatlerini sergiliyor.

    Hareketin meşruiyetine gelince… Anketlere göre halkın %70’i hareketi destekliyor. Bu açıdan bakıldığında siyasal partilerin toplamından daha fazla bir desteği var. Hele Macron’un aldığı oya bakıldığında, Sarı Yelekliler hareketinin meşruiyeti tartışılmaz. Bunun için de Fransa tarihindeki en ağır polis baskısından sonra hükümet “çok az ve çok geç” olmak kaydıyla geri çekilerek, harekete hak verdiğini belirtti. Hak verdiği hareketi sindirmek için elinden geleni yaptıktan sonra 100 euroya hareketi satın almaya çalıştı (asgari ücrete 100 euro zam yapıldı). Hareketin temel talepleri olarak beliren servet vergisinden, emeklilerin maaşlarının ve asgari ücretin ciddi biçimde arttırılmasından söz eden yok!

    Ne diye?

    Fransa’da 2018 boyunca akaryakıt vergisine aralıklarla yapılan zamlar, bardağı taşıran damlalar olmuştu. Doğrudan gündelik hayatın eğretiliğine darbe vurmakla kalmıyor, taşrada-çevrede yaşayanların yaşam alanlarını da tehlikeye sokuyordu. Zira akaryakıt kısacakları bir tüketim maddesi değildi ve insanlar bu yüzden daha hayati giderleri kısmak zorunda kalacaklardı.

    80’li yıllardan itibaren Fransa’da ekonominin yeniden yapılandırmasını getiren denen neoliberal politikalar, büyük sanayi merkezlerinin yerine taşrada daha eğreti-güvencesiz koşullarda çalışan ve geleneksel örgütlenme modellerinin dışında kalan işyerlerinin oluşmasına neden oldu. Fransa’da bu kesimde yaşayan insanlar, demiryollarının kısıtlanması, hastahanelerin ve posta servislerinin kapatılmasına karşı daha önce de mücadele etmişlerdi; ancak bunlar mahalli düzeyden ulusal düzeye çıkarak hükümet katında bir değer ifade etmemişti. Hatta Sarı Yeleklilerin en az yarısı bu eylemlere katılmamışlardı.

    Dolaylı vergilerin milletin belini bükmesi karşısında neden servet vergisinin es geçildiği veya ordu ve polis harcamalarının kısıtlanmadığı gibi sorulara yanıt vermekten uzak olan Macron, iki yakası bir araya gelmeyen toplumsal kesimlerin örgütsüzlüğüne ve seçeneksiz olduklarına dair söylenenlere fazla bel bağlamış olacak ki Sarı Yelekliler hareketiyle nevri döndü.

    Sarı Yelekliler hazırlıksız bir hareket olmakla birlikte doğrudan demokrasinin en ilksel kanallarını kullanıyor. Eylemlerini bir özörgütlenme temelinde yürütürken, temsilci veya sözcü kullanmıyorlar. Bunun kendilerini edilgenleştireceğini ve temsilcilinin de giderek önceki “temsilciler”e benzeyeceğini belirtiyorlar. Herkesin eşit bir şekilde katıldığı meclislerde eylemlerini kararlaştırıyorlar ve harekete yeni katılanlara açık bir karar mercii oluşturmaya çalışıyorlar. “Ya hepimizi dinlerler ya da hiçbirimizi” diyorlar.

    Sarı Yeleklilerin temsili demokrasiyi reddi ve kendi aralarında doğrudan demokrasiyi yerleştirmeye çalışmaları, seçimlerde katılım oranlarının düştüğü bir toplumda akaryakıt vergisindeki zamdan çok daha fazla irdelenmesi gereken bir husus. Temsilî hükümetin dayandığı temsili demokrasinin dört temel hususu vardı: Genel oy, temel haklar ve toplumsal haklar, güçlü iktidar karşıtı erklerin varlığı ve tartışmaların yürütülebildiği bir kamusal uzam. Bugün bu dört unsur da ciddi tehdit altında.

    PARİS NOTLARI

    BİR ULUS AYAKTA


    ‘Ya düzen değişir ya da düzen değişir’

    Ters çevrilmiş bir arabanın, polis bariyerlerinin, kaldırım taşlarının arasında… Griselda’yla tanışıyorum. Lise öğretmenliği yapan Afrika kökenli bir kadın. “Ülke yönetimi tarafından dışlanmışların, siyasetten ve zenginlikten izole edilmişlerin, dayanışmanın ne olduğunu unutmak üzereyken bunu hatırlama ihtiyacı hissedenlerin hareketi” olarak tanımlıyor Sarı Yeleklileri.

    Kaan Gündeş

    Paris’in üzerine gri bir gökyüzü gerilmiş. Bu örtü öylesine gergin ki, çok nadir olarak güneşin toprağa ulaşmasına müsaade ediyor. Saint-Germain’den Seine’ne dik inen sokaklardan nehre varıyoruz. Köprülerin karşı tarafında Châtelet gözüküyor; başkentin başkenti. Saint-Lazare tarafından ise gaz bombası sesleri yükseliyor. Belirli aralıklarla tüfekten ayrılan biber gazı kapsülünün sesi, kuşların göğün grisine doğru uçarak kaçmasına sebep oluyor.

    Châtelet sarı yeleklerini kuşanmış insanlarla dolu. Hepsinin belirli bir yürüyüş güzergâhı var: Saint-Lazare’daki çatışma alanları. Turistler haricinde sarı yelek giymemiş bir insan grubuna rastlamak bir hayli zor. Olur da yeleksiz bir Fransız görürseniz, anlayın ki ulusal siyasetin bir hayli sağında konumlandırmıştır kendini. Turistler var ancak turistik mekanlar yok: Hepsi, toplumsal bir taşkınlığın kurbanı olup ağır tamirat maliyetlerinin yükü altına girebilecek olmanın korkusundan kepenkleri indirmiş; bir kısmı bunu da yeterli görmemiş, vitrinlerini tahta kalıplarla, bir kaleyi sararcasına koruma altına almış.

    Sarı Yelekliler eylemleri, Fransa toplumu genelinde polislerin prestijini tüketti.

    Paris’i ifade eden ses nedir diye sorulsa, Sarı Yelekliler hareketi patlak vermeden çok önce, siren sesleri derdim. Güneşin yeni yeni ufukta belirdiği saatlerden, gecenin bütün ağırlığıyla çöktüğü zamanlara dek Paris’in her köşesinde, aralıksız bir şekilde duyulabilecek olan biricik ses, siren sesleridir. Ambulans, polis, itfaiye fark etmez; bir siren muhakkak çalıyordur.

    O Cumartesi günü de yine siren sesleri havayı dolduruyordu ancak bu sefer, bütün o sirenlerin aynı hedef etrafında çaldıkları açıktı. Macron’a ve onun “zenginlerin cumhurbaşkanı” olarak ün yapmasına sebep olan politikalarına karşı vuku bulmuş olan ve ulus çapında radikal etkilerde bulunarak geniş kesimleri sarsıp kendine getiren bir ayaklanmaya karşı seferber edilen polis gücünün marşı olmuş bu siren sesleri. Sokaktakiler ise, daha sonradan sözleri revize edilerek ülkenin çıkarlarına bağımlı kılınmış olanı değil ama 1792’nin devrimci La Marseillaise’ini marş olarak okuyorlar.

    Barikat savaşlarına akın eden kalabalığa karışıyoruz. Birisi elinde 16. Louis’nin giyotinle başının gövdesinden nasıl ayrıldığını resmeden bir pankart taşıyor. Bir başkası akaryakıt zamlarının geri çekilmesinin yeterli olmadığını, bütün taleplerin hayata geçirilmesi gerektiğini ifade eden bir pankartla yürüyor. Zira o Cumartesi eyleminden bir süre önce Macron, isyanı körükleyen zamların hepsinin geri çekildiğini duyurmuştu. Anlaşılan o ki, banliyölerde ve bodrum katlarında birikmiş öfkeyi ikna etmek için bu yeterli değil.

    Griselda’yla orada tanışıyorum. Lise öğretmenliği yapan Afrika kökenli bir kadın. Hareket hakkında ne düşündüğünü sorduğumda, “ülke yönetimi tarafından dışlanmışların, siyasetten ve zenginlikten izole edilmişlerin, dayanışmanın ne olduğunu unutmak üzereyken bunu hatırlama ihtiyacı hissedenlerin hareketi” olarak tanımlıyor Sarı Yeleklileri.

    “Eğer hükümetin bizi becermesini isteseydik, Brad Pitt’i seçerdik.”
    “Burjuvaya Noel yok”
    “İsyan etmek için sebebimiz var.”
    “Sefalet eken öfke biçer.”

    Ters çevrilmiş bir arabanın, polis bariyerlerinin, kaldırım taşlarının ve yerlerinden sökülmüş reklam panolarıyla bilumum başka nesnenin barikat yapımı için kullanıldığı ilk mevzilerden geçiyoruz. Açık ki burada da bir çatışma yaşanmış ve geri çekilen polis güçleri olmuş.

    Çocukluğunda ailesiyle Brüksel’den Paris’e taşınan Philippe barikatlar arasında dolaşıyor ve eylemcilere bir ihtiyaçları olup olmadığını soruyor (gazdan korunmak için bir fular, limon, su ve belki karnı acıkmış olanlara biraz yiyecek). Philippe bir yandan okurken bir yandan da çalışmak zorunda; geçinebilmek için: “2. Dünya Savaşı’nda Nazilerle işbirliği yapmıştı Paris zenginleri, bunların onların torunları olduğu çok açık. Ama o zaman Direniş vardı ve Direniş’in gücüyle hazırlanan anayasa sosyal ve demokratikti. Şimdi o anayasadan eser kalmadı. Bütün haklarımızı yok ettiler. Haklarımızı yok ederlerse, biz de onları yok ederiz, işte mesaj ne diye sormuştun, mesaj budur.”

    İlerlemeyi sürdürüyorum. Yer yer acil tıbbi müdahale merkezleri kurulmuş. Doktor, hemşire veya tıp öğrencisi olduğunu düşündüğüm insanlar fenalaşan yaşlılara, gazdan etkilenmiş işçilere, coplanmış göçmenlere yardımcı oluyor. Gündelik hayatın olağan akışına aykırı, ayaklanmanın doğasından kaynaklanan farklı ve alternatif bir toplum durumu yaratılmış. İçinden geçip ilerlediğim sokakları, o sırada Fransa devletinin yönetmediği açık. Macron yönetimi ve o yönetimi şiddetle de olsa temsil etmekle görevli kolluk kuvvetleri buralardan silinmiş.

    Bir Mağribli ile tanışıyorum. Tunus’taki El-Manar Üniversitesi’nden mezun olmuş, Fransa’ya iş bulmaya gelmiş, işsiz kalmış. “Çıldıracağım” diyor. “Harekete nasıl olur da sağcı derler, hareket sağcı mı, b.. (la merde). Aç olduğum için sağcı mı oluyorum. Ya düzen değişir, ya da düzen değişir. Bu kadar.” Yüzünü saklıyor ve hızlı adımlarla uzaklaşıyor.

    Fransa için sırada ne var? Macron geçtiğimiz süreçte, Sarı Yeleklileri evlerine sokabilmek için birçok uygulama hayata geçirdi: Asgari ücrete 100 Euro zam, düşük olan emekli maaşlarından vergi kesilmemesi ve benzerleri. Ancak toplumda oluşmuş yaralar, ekonomi konulu birkaç idari kararnamenin sarabileceğinden çok daha derin. Fransa’da gerçek anlamda, bir “ülkeyi kim yönetmeli” tartışması var. Sarı Yelekliler, siyasal partilerin karşısında ve onlara rağmen halkın bu tartışmaya taraf olmasının bir dışavurumuydu. Yakın vadede bu tartışmanın, kısa vadeli de olsa bir çözüme kavuşacağına inanmak için ise ortada bir sebep yok.

  • Çanakkale geçilmez ama Anadolu Hamidiye batırılır!

    Çanakkale geçilmez ama Anadolu Hamidiye batırılır!

    18 Mart 1915 günü yaşanan Boğaz harbinin en kritik ve önemli noktalarından Anadolu Hamidiye Tabyası, restore edilerek ziyarete açıldı. Tabyanın içinde oluşturulan müzede, birbirinden vahim hatalar ve uygulamalar var. “Şehitlerin kemiklerini sızlatma” inisiyatifleri, kahramanların anısına-mirasına ve devletin kasasına kalıcı zarar veriyor.

    Sultan II. Abdülhamid ta rafından 1892’de Çanak kale Boğazı’nın güvenliği –nin sağlanması için yaptırılan Anadolu Hamidiye Tabyası, restorasyon çalışmaları tamamlanarak Kasım 2018’in ikinci haftasında ziyarete açıldı. 2011’de bu tabyayla alakalı Kültür ve Turizm Bakanlığı restorasyon çalışmalarına başlamıştı. 2014’te ihalesi (Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü İstanbul Röleve ve Anıtlar Müdürlüğü) yapılan, 2017’de de restorasyon çalışmaları tamamlanan Hamidiye Tabyası içerisine bir de müze yapıldı.

    Bahis konusu müze kabul edilemez hatalar-objelerle dolu. Üstelik bu müze düzenlemesi için epey masraf edildiği, ciddi bir bütçe ayrıldığı da belli. Müze açılır açılmaz yapılan uyarılar da şu ana kadar (20 Aralık itibariyle) sonuçlandırılmış değil. Tabya ve müze, sözkonusu uygulamalardan sonra Çanakkale Tarihî Alan Başkanlığı’na devredildi. Yani Bakanlık bu hatalı ve kabul edilemez düzenlemeyi yaptıktan sonra, kağıt üzerinde sorumluluktan kurtulmuş, daha doğrusu bu sorumluluğu devretmiş oldu.
    Müzede bakın neler yapılmış:

    Hatalı üniformalar


    Müzede yer alan asker
    kıyafetlerinin tamamı
    uyduruk. Çanakkale’de
    her iki taraftan yüzlerce
    fotoğraf ve bilgi
    bulunmasına karşın…

    1- İmitasyonları yapılan Fransız, ANZAC ve Türk asker kıyafetlerinin tamamı hatalı; dönemin üniformalarıyla ilgisi yok.

    2- Mermi sandığı başındaki Türk askerinin kıyafet ve teçhizatları tamamen hatalı.

    3- Kimi Avustralyalı askerlerin savaş haleti ruhiyesi içerisinde ifade ettikleri ve kimi filmlerde gerçek-miş gibi yansıtılan “Türk kadın keskin nişancı” mitolojisi, müzede ciddiye alınmış. Tarihçi ve araştırmacıların böyle bir şey olmadığını defaatle ifade etmelerine rağmen “Türk kadın keskin nişancı” efsanesi, müzede yeniden hortlatılmış.

    4- Fotoğraflar bölümünde Yakup Şevki Subaşı diye, orijinali Seyit Ahmet Sılay’da olan Behiç Erkin’in fotoğrafı sergilenmekte.

    5- Mayın Grup Komutanı Binbaşı Nazmi Bey (Akpınar), Nazmi Solok ile karıştırılmış.

    6- Rauf Orbay olarak sergilenen fotoğraf, Sultanhisar torpido botunun komutanı Ali Rıza Bey.

    7- Çanakkale’de gaz saldırısı olmamasına ve bu olaylar sadece Batı cephesinde yaşanmış olmasına rağmen, bir köpek resmi sergilenerek “Gaz Altında: En çok madalya alan köpek gaz saldırısından birliğini korudu” yazılarak, sanki Çanakkale Savaşı’nda böyle bir hadise yaşanmış izlenimi verilmiş.

    8- 19 Kasım 1919’da Millî Mücadele’nin başlarında Niğde-Bor dolaylarında eşkıya kurşunu ile şehit olan Fenerbahçeli Arif, Çanakkale’de şehit düşmüş gibi gösterilmiş.

    9- Artık yedi düvelin bile tarihini ezberlediği, Nusret mayın gemisinin mayınları döküş tarihi olan 8 Mart sabahı, itinayla 17/18 Mart olarak gösterilmiş!

    10- 3 Kasım 1914’teki Seddülbahir bombardımanında şehit sayısı hatalı verilmiş.

    11- Topal Osman’ın resmi, Çanakkale Savaşı’nda görev yapmış bir subay gibi sergilenirken, birçok komutanın isimleri ve resimleri birbirine karıştırılmış. Amerikan İçsavaşında savaşmış ve 1906’da ölmüş Erasmus D. Keyes adlı general, Çanakkale’deki İngiliz komodor Roger Keyes olarak sunulmuş! Fransız Amiral Guépratte olarak, General Bailloud’nun fotoğrafı sergilenmiş!

    12- Hamdiye Tabyası daha ziyade Almanların yoğunlukta olduğu bir tabya iken, buradaki Alman subaylarından, katkılarından, başarılarından hiç sözedilmemiş.

    13- Hadi Almanları bir kenara bıraktın. Peki 18 Mart’ın asıl kahramanı Cevat Paşa nerede? Cevat Paşa’ya bir köşe dahi ayırılmamış. Öte yandan bu tabyada şehit olanların hikayelerine, görev yapanların anlatılarından hiçbirine yer verilmemiş. Halbuki burada, Anadolu Hamidiye’de görevli Teğmen Adil Efendi’nin çok etkileyici anlatımları olduğu gibi (“Top mermisi geldi etraf dağıldı. Altta kaldım, beni yukarı doğru çektiler. O sırada bir şehide sarılmışım. Asker parçalanmıştı”), birçok önemli ve ilk elden kaynak bulunmakta.

    Yani ne bilimsel veriler ne arşiv bilgileri ne de asgari müzecilik anlayışı, bu “müze”ye hiç uğramamış. Tabya nedir, nasıl kuruldu, tarihsel evrimi nedir, Boğaz’daki konum ve önemi nedir, 18 Mart’taki katkıları neydi, tabyada görev yapanların hikayeleri, 18 Mart’ta İtilaf’ın Boğaz saldırısı ve deniz harbi ile tabya ve tabyaların savaş sonrası ve ilerleyen yıllardaki durumu, şehitlerin gerçek hikayeleri… Bunlar yok. İnternetten devşirilen ve teyide muhtaç bilgiler ile donatılmış bir düzenleme. Bu müzenin hâl böyleyken ziyarete açılması ve halen ziyarete açık bulunması ise izah edilemez.

    Tarihî Alan Başkanlığı, Kasım ayında yaptığı açıklamada, tabyanın tamamının restorasyonu ve civarına yapılan oyun parkı, bakı terası, vesaire için 40 milyon TL civarında bir para harcandığını açıklamıştı. Bu müzenin oluşturulma sürecinde sorumlu kişilerin, danışmanların kim olduğunu ve bunlara ne kadar ödeme yapıldığını da yetkililerden duymayı bekliyoruz.

    Kadın sniper ve köpek Keskin nişancı Türk kadın asker efsanesi ve Çanakkale’yle bir ilgisi bulunmayan madalyalı köpek hikayeleri müzede. Tanıtım yazılarının hem Türkçesi hem İngilizcesi felaket.

    TAHRİBAT DEVAM EDİYOR

    Anafartalar ovasında, yol kavşakları arasında…

    1915 yılında yaşanan ve bugün kü Türkiye Cumhuriyeti’nin önkoşullarını hazırlayan Çanakkale muharebeleri, düşüncesi, memleketi ne-neresi olursa olsun bu topraklarda yaşayan herkesin doğum yeridir. Geçen sayımızda Anafartalar sektöründe başlayan ve sıcak muharebe alanlarının içerisinden geçen yol çalışmalarından bahsetmiş, ilgilileri de uyarmıştık. Ancak Aralık ayı içerisinde bölgede bizzat yaptığımız gözlemler, yol çalışmalarının ve doku tahribatının “tam gaz” devam ettiğini gösteriyor.
    Yaklaşık 60 milyon TL’ye malolacak bu projenin, halen Gelibolu-Eceabat arasında yapımı devam eden ve tünellerle desteklenen otoyola bağlanması, Kireçtepe üzerinden tarihî yarımadaya yeni bir karayolu kanalı açılması hiç de şaşırtıcı olmayacak. Yetkililer böylelikle özellikle yaz aylarında Çanakkale Şehitler Abidesi’ne doğru yoğunlaşan otobüs trafiğini rahatlatmayı ve ziyaretçi sayısını 2 milyon civarından 10 milyona doğru taşımayı hedefliyor. Yani altında şehitlerin yattığı sıcak muharebe alanlarına dökülen sıcak asfaltlardan geçeceğiz ve sıcak otobüslerimizden, arabalarımızdan inip şehitlik ziyaret edeceğiz!
    Tarihî alandaki yol yapım çalışmalarının acilen durdurulması gerekiyor. Diğer türlü 3-5 seneye kalmadan Anafartalar-Kireçtepe sırtlarında “şehitlik manzaralı” denize nazır binaların belirmesi şaşırtıcı olmayacak.

    Anafartalar’daki yeni yol kavşaklarından biri.

  • Kültür yoksa demokrasi de yok

    Kültür yoksa demokrasi de yok

    Aralık ayının son günlerine doğru, bir defa daha tarihten çıkıp bugünün gerçekleriyle çarpıldık. Seçim sath-ı mâiline doğru yükselen-yükseltilen siyasi tansiyon, bu defa da Metin Akpınar ile Müjdat Gezen’in sabahın erken saatinde savcılık tarafından ifadeye çağrılmasıyla “hiper” seviyelere çıktı.

    Aktörüne, sanatçısına, edebiyatçısına değer vermeyen, sahip çıkmayan devlet, devlet olma özelliğini yitirir. Emirle harekete geçen hukuk, Emirlik denilen ülkelerde olur; yani olmaz. Türk milleti, farklılıkların zenginliğiyle hemhal olmuş, varolmuş bir millet. Saygısızlık-sevgisizlik, zaten insanı aşağı düşürür. Hedef göstermek, ayrıştırmak, ayrışmaları körüklemek… Bunlar bizleri de ülkeyi de daha ileri taşımak yerine, felaketlere davetiye çıkaran tutumlar. Yakın-uzak tarihimiz maalesef bunlarla dolu. Osmanlı Devleti fethettiği topraklarda, gayrimüslimlere gösterdiği insanlığı, insicamı; kendi doğduğu Anadolu coğrafyasına çok görmüş. Batılıdan gelen hakarete, saldırıya karşı durmuş, bâtıla haddini bildirmiş ama; yine Batılıdan gelen övgü ve teveccüh karşısında gevşeyip pohpoh (!) olmuş.

    Ülkemizdeki ayrışmadan medet umanlar, bunun nasıl bir karanlığa dönüşebileceğini, çoluklarının çocuklarının nasıl bir geleceksizliğe doğru gittiğini göremeyecek kadar şimdiki zamanın kulu-kölesi olmuştur. “Kendini bulamamış” cumhuriyet aydınını yerin dibine batıranlar, aynı topraktan bir alternatif kültür çıkaramayacak ölçüde cehalet batağına saplanmıştır. Reaksiyondan başka hiçbirşey üretemeyen, sonuçta kendini paralar-bitirir. Sonuçta, bizde hep sıklıkla dile getirilen “bizde demokrasi kültürü yok” cümlesini bu bakımdan ele almak gerekir. Doğrusu, “kültür olmadığı için, demokrasi zaten yetişemez”dir.

    Cumhuriyet döneminde, özgün ve kaliteli eserleriyle dünyamızı zenginleştiren aydınlar da çıktı. Ama bunların da bilerek kıymetleri bilinmedi; hapislerde süründürüldüler veya unutulmuşluğa terkedildiler. Bunların başında şüphesiz Nâzım Hikmet gelmektedir. Bu sayımızda da bilinmeyen şiirleriyle kapağa taşıdığımız Nâzım Hikmet, asırlarca yaşayacak.

    Peki biz nasıl yaşayacağız?

    “Kendini bulamamışların sadece cumhuriyet rejimi ve cumhuriyet aydını olmadığını anladığımız, bu tespit ve otokritik üzerinde uzlaştığımız zaman ülkemizin bir şansı olabilir… Elitlerden nefret edenler, kendi camialarındaki kültürsüzlük içerisinde biten ve giderek her tarafı kaplamaya başlayan yabani otlarla mı beslenecek?” diye yazmıştım beş sene önce. Rövanşist ve otoriter yaklaşımlar, ülkemizi de insanımızı da mutluluğa, refaha taşıyamaz.

    2019’da umuda, kardeşliğe ihtiyacımız var.