Hz. İsa’yı Roma’ya ispiyonlayarak vatan haini diye hapse attırmak isteyen bir grup şahıs, kendisine “Bak bu Roma bize kelle vergisi salmış, onu ödeyelim mi?” diye soruyor. O da “E o paranın üzerinde Sezar’ın resmi var, o zaman Sezar’ın hakkını Sezar’a verin” diyor. Bana sorarsanız gayet politik bir cevap; durduk yere başını belaya sokmak istememiş. Tabii bu benim gibi düz insanların yorumu. Yoksa sırf bu söz üzerine yazılanların virgüllerini yan yana koysak buradan köye yol olur.
Biliyorsunuz kullandığımız atasözü ve deyimlerin önemli bir kısmı da kutsal kitaplardan, dinî hikayelerden geliyor. Bunların en ilginçlerinden biri de “Sezar’ın hakkı Sezar’a”. Bizde de “Yiğidi öldür, hakkını yeme”yle aynı anlama gelmeye başlayan bu ifade, çoğunuzun bildiği kiminizin de biliyormuş gibi yaptığı üzere Yeni Ahit’ten, Hz. İsa’ya ait bir cümle. Mevzuu da şu: Hz. İsa’yı Roma’ya ispiyonlayarak vatan haini diye hapse attırmak isteyen bir grup şahıs, kendisine “Bak bu Roma bize kelle vergisi salmış, onu ödeyelim mi?” diye soruyor. O da “E o paranın üzerinde Sezar’ın resmi var, o zaman Sezar’ın hakkını Sezar’a verin” diyor (Bizim ünlü Jül Sezar değil de, büyük ihtimalle Tiberius. Ama neticede bunlar madeni para, tedavülden kalkmadığı için Jül de olabilir).
Bana sorarsanız gayet politik bir cevap; durduk yere başını belaya sokmak istememiş. Tabii bu benim gibi düz insanların yorumu. Yoksa sırf bu söz üzerine yazılanların virgüllerini yanyana koysak buradan köye yol olur. Ha tamam, Bakırköy çok uzak değil ama neticede burada virgülden bahsediyoruz. Az da değil yani. Ama Hz. İsa’nın bu sözle din ve devlet işlerinin ayrılmasına işaret ettiğini ileri sürenler çoğunlukta olsa da, dedim ya, ben düz adamım. Ha bu konu benim aklımda niye vergi usul kanunuyla ilgili bir hadise gibi kalmış derseniz, bu meselenin gerisinde Celileli Yehuda olmasından ileri geliyor.
Aklımda kaldığı kadarıyla 6 yılında Roma, vassalı olan Yahudi krallığını “Vassallık mı kaldı abi bu devirde, yıl olmuş altı, biz doğrudan buraya bir kayyım atayalım gitsin” diyor ve vali görünümlü kayyımlar atamaya başlıyor. E tabii vergileri de artırmak lâzım ama nüfus belli değil. “Gidin bir sayın” diyor, sonra da çat diye bir kelle vergisi koyuveriyor. İşte o zamandan itibaren Roma ve Yahudiler arasında gerginlik eksik olmuyor. Bu bizim Celileli olması dışında başka pek bir şey bilmediğimiz, bilsek de benim hatırlamadığım Celileli Yehuda da yaman bir delikanlı. Önce nüfus sayımına karşı çıkıyor; bakıyor ortayolcular bunu pek dinlemiyor, bu da taraftarlarıyla beraber kendini nüfusa kaydettirenlerin çiftini çubuğunu falan yakmaya başlıyor. Tabii Roma’da oyun bitmez; anında bizim Celileli İsa’nın direnişini bastırıyor. Bu arada Hz. İsa da Celileli, yani eğer yanlış hatırlamıyorsam Nasıra’nın idari olarak Celile’ye bağlı olması lâzım. Üstelik ironik olarak bu olaydan birkaç on yıl geçtikten sonra Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinin sebeplerinden biri de Roma’ya vergi vermemeyi salık verdiği iddiaları.
Her neyse, bu bizim Celileli Yehuda’nın oğulları Yakup ve Simon da babalarının izinden giderek 40’lı yılların sonuna doğru yine bir isyan -Roma yine yeni bir vergi salmış o yüzden olacakbaşlatıyorlar ve birinci Roma-Yahudi savaşının da fitilini ateşlemiş oluyorlar. Yani evet Sezar’ın hakkı Sezar’a denilse de bu hakkın gerçekte ne kadar olduğu, Sezarların haklarını neden hep fakir halkın ödemek zorunda kaldığı hep konuşuluyor. Ha, zenginden de vergi alıyor Roma ama dikkat ederseniz “kelle vergisi” saldığını söylemiştik. E, kelle vergisi de tıpkı özel tüketim vergisi, akaryakıt vergisi, bandrol parası, atık su gideri gibi zengin-fakir ayırt etmiyor, zengin de bir litrede aynı parayı ödüyor, fakir de; ama zenginin umurunda olmazken fakir can çekişiyor.
Yani Sezar’ın hakkı ne kadar Sezar’ın hakkı, en çok da bu kelle vergisi ortaya çıkınca sorgulanıyor. Zaten kelle vergisi benim bildiğim kadarıyla Roma’da cumhuriyet döneminde sadece Roma vatandaşı olmayanlara uygulanıyor. Hiçbir konsül durduk yere Roma vatandaşlarının öfkesini üzerine toplamak istememiş herhâlde. Zaten hem cumhuriyet hem de imparatorluk döneminde Roma’daki isyanların önemli bir kısmı vergi yüzünden. Hatta şimdi yalan söylemiş olmayayım, Papalık devletinin kuruluşu da, ikonoklazmın başlangıcı da, her nedense o dönem İstanbul merkezli Roma İmparatorluğu ve Papalık arasındaki vergi çekişmesinin hemen sonrasına denk geliyor. Yani daha önce Sezar’ın olan Sezar’ın hakkı, vergi tahsildarları Papalığın hazinesine de göz dikince birden o kadar da Sezar’ın hakkı olmuyor.
Şehri “içeriden” tanıyanlar, bulanık bir biçimde olsa da, Bièvre ırmağının varlığına ve yokluğuna âşinadırlar. Versailles yakınlarından doğan, 32 kilometrelik güzergâhının sonunda Paris’e sokulan, Austerlitz köprüsü dolaylarında Seine nehrine dökülen ırmak, şehrin dibine gömülmüştür.
Baron Haussmann, benim gözümde ilk modernist lerin başında geliyor. Pa-ris’e yaşattığı büyük dönüşüm bütün Batı metropolleri için model oluşturmuş. Bir Ortaçağ kentini yokettiğini gözden kaçırmıyorum, yapıcılığı kadar yıkıcılığı öne çıkan bir devrimci -onu sevmiyorum. 150 yıl öncesinden bugünün şehrini tasarlayabilmesi olağanüstü uzgörü yeteneğini belgeliyor şüphesiz. Kendi içine kapanmış; geniş çapta sefalet koşullarına teslim olmuş bir kenti dibinden tutup sallamış; sıradışı yetkilerle tersyüz etmiş; geniş bir gelecek zaman öngörüsü içinde altyapı hazırlıklarını başlatmış; Paris’e nefes aldırmak ne kelime, ciğerlerini temizlemiş. Sezar’ın hakkı Sezar’a, Baron Haussmann’ı sevmiyorum: Keşke “Ortaçağ Paris’i”ni yıkacağına, “Yeniçağ Paris’i”ni onun dışına, çevresine kursaymış.
Eski nehir, yeni yol!Bièvre Nehri’nin uzandığı eski yollar, Paris’in “modernleştirilmesi” süreci sırasında toprakla kapandı ve üstüne yeni yollar yapıldı. Bugün yol üzerindeki bir yazıyla anılıyor.
Yaklaşık 10 yıldır yarıyarıya Paris’te yaşama düzeni, V. bölgeyi bir tür mikroskopik prizmadan görmeme yolaçtı; burada da suların peşine takılmakta gecikmedim. Oturduğum semtin, semtin dar bir kesitini temsil eden mahallenin (Village Bas Mouffetard) tarihini sokak sokak katededurayım, bir noktadan sonra geçmişini kafamda yeniden kurma çabasını verdiğimi, onu eski boyutları ve özellikleri içinden algılamaya çalıştığımı gördüm.
Târik-i Dünya Kuyusu Sokağı (Rue du Puits de l’Ermite) bugün de adını koruyor ya, ona adını veren kuyu çoktan sırra kadem basmış. Hillairet’nin varlığına işaret ettiği, Rue Mouffetard 35 numaranın avlusundaki kadim kuyu da yakın zamanda kapatılmış. Şehrin en sevdiğim sokakları arasında yeralan Rue Amyot’un adı üç yüzyıl boyunca “Konuşan Kuyu Sokağı”ymış. Hikâyesi bir içim sudur: Adam, çok konuşan karısını kuyuya atmış, kadın orada da söylenmeyi sürdürmüş! Bir hikâye daha bekliyor o kuyunun tarihinde: Münzevi bir adam, 30 yıl boyunca güyâ dibinde yaşamış. Sokağın Rue Lhomond’a bakan cephesinde üç karışlık bir gölet var bugün, bilmem kuyunun yerini mi almış.
Şehri içeriden tanıyanlar, bulanık bir biçimde olsa da, Bièvre ırmağının varlığına ve yokluğuna âşinadırlar. Versailles yakınlarından doğan, 32 kilometrelik güzergâhının sonunda Paris’e sokulan, bugün Place d’Italie ile Mouffetard arasında kalan bölgeyi katettikten sonra Austerlitz köprüsü dolaylarında Seine nehrine dökülen ırmak, 700 yıllık ortak tarihlerinin ucunda şehrin dibine gömülmüştür.
Ben işte, nicedir, kerterizleri takip ederek, Bièvre kıyılarında dolaşmayı âdet edindim. Sesler, ağır kokular, gündelik yaşamdan silinmiş sahneler birikti içimde.
Rue de Bièvre’den tutkuyla sözettiğimi anımsayanlar olacaktır Paris tutkunları arasında. Saint-Germain bulvarından Seine kıyısına ulaşan, son dönemde François Mitterand’ın evi orada olduğu için adı sıkça anılan bu dar, uzun sokak gerçekten de pek alımlıdır. XIII. yüzyılda Dante buradaki bir evde konaklamış, rivayet doğruysa Commedia’sının ilk dizelerini, kıyısından ırmağın nehre süzüldüğü sokaktaki odasında kâğıda düşmüş. Neden bilinmiyor, sonrasında adı değişmiş sokağın; Rue de Bièvre adını 1636’ya dek (diyor Hillairet) şimdiki Rue des Gobelins devralmış; 350 yıl önce geri dönmüş sokak ismi, eski yerine yeniden oturmuş.
Şehri kucaklayan pis nehir!
Bièvre, kurutulmadan önce Paris’in yaşam dolu caddelerinin, sokaklarının arasından geçiyordu. “Hastalık tohumlarının 19. yüzyıl ortalarında köşesinde bucağında cirit attığı irinli bir yatak” haline gelmişti.
Sonuçta, yıllardır, bu iki sokak arasında mekik dokuyorum. “Kerterizler” dedim, sahiden de, şehrin zeminine mıhlanmış, dikkat kesilmedikçe gözden kaçabilecek, değirmi ve kare pirinç parçalar ırmağın seyir coğrafyasını gösteriyor bugün.
Bugün Haussmann’ın bir dizi geniş bulvar açarak soluklandırdığı bölgede Dün gizleniyor. Birinin ortasından deliyorum Zaman’ı ve ötekinin, yukarıdan aşağıya yönelen bir salınımla içine geçiyor, ne geçmesi, düşüyorum.
Irmak, Versailles yakınlarında birkaç kaynaktan gelen sularla doğuyor, 32 kilometre sonra Seine nehrine dökülüyor. Ortaçağ öncesinde, kıyısı boyunca salkım söğütlerin serpildiği berrak bir su. Şehre iki koldan girdikten sonra, Butte aux Cailles’dan Saint-Médard’a yöneliyor, iki kolu orada buluşuyor, oradan Seine’e doğru ilerliyor Bièvre. Pastoral bir evren. Kadınlar çamaşır yıkıyor, adamlar balık tutuyor, çocuklar yıkanıyor, ufarak kayıklar dolaşıyor üstünde. İlkyazdan güz sonuna bir cümbüş alanı. Kış aylarında zaman zaman taşkınlaşıyor.
17. yüzyıla dek süren bu görünümünün coşkulu tanığıyım, yürüyüşümde. Paris kapılarından birinden, şehir surlarının bulunduğu yerden sabah çıkıyorum yola, dura oyalana ilerliyorum Seine’e kavuştuğu noktaya dek, dere tepe düz gitme deyiminin hakkını veriyorum. Neden sonra değişiyor sahne: Artık Gobelins imparatorluğunun topraklarındayım, pastel renklerin yerini kopkoyu lekeler alıyor.
O tarihten başlayarak yazgısı dönüşüyor Bièvre ırmağının; bütün atıkların içine boca edildiği, hastalık tohumlarının 19. yüzyıl ortalarında köşesinde bucağında cirit attığı irinli bir yatak. Tabakhane işçileri, tabakhaneye bok yetiştirenler, kumaş fabrikasının boyacıları, kim ne döküntüsü varsa yüklüyor fakirin sırtına.
İnsanlık tarihinin ilk fotoğraf karelerinin Paris’te çekildiğini, şehrin çarçabuk yeni buluşun merkezi olduğunu biliyoruz. Kartpostal koleksiyonlarında rastladığımız Bièvre sahnelerinden izbelik fışkırıyor. Dikkatli bakana derin kokularını transfer edebilecek zenginlikte bir sefâlet kuşatıyor mahalleyi. Atkımı yüzüme sarmış, Butte’den Gobelins’e iniyor, oradan Saint-Médard’a uzanıyorum. Yeni bir çağın yeni fakirlerinin yarattığı acımasız tablonun bir ucundayım. Kaynaklar, kumaş atölyelerini kuşatan ve bugün elden geçirilmiş örnekleriyle karşılaştığımız konutlarda yaşanan düşkünlüğü betimlemekte zorlanıyor: Pislik diz boyu, çoluk çocuk balık istifi odalara doluşmuşlar, pek çoğu yatak döşek bulamamış, ahşap zeminin üstünde, tahtakurusu bit pire içinde uyumaya çalışıyorlar. Koku kokuyu kovalıyor burnumda, görüntüler üstüste binerek bulanıyor retinamda.
Versailles’da doğumVersailles yakınlarında birkaç kaynaktan gelen sularla doğan Bièvre, 32 kilometrelik bir yolculuğun ertesinde Seine Nehri’ne dökülüyordu.
Tarih boyunca mağaralara, duvarlara, tuvaletlere, okul sıralarına, ağaç gövdelerine edepli-edepsiz, arlı-arsız, sanatlı veya harcıâlem nice yazılar yazıldı, resimler çizildi. Tamamen çevre kirliliğine sebep olanları çoğunlukta olsa da bazı yazılar yaşanmış bir tarihin tek tanığı olabilir ve özenle korunmalıdır. Evliya Çelebi’ye göre seyyahların gezip tozdukları yerlerde taşa, duvara, ağaca yazı yazmaları adettenmiş. Belki bu adet çok yayılınca vakıf kuranlar da hayır eserlerindeki kirliliğinin önüne geçmek için maniun-nukuş adı verilen bir görevli istihdam etmeye başladılar.
Tarihteki yolculuğunda adını sabit kılmak iste yenler, kendilerinden sonrakilere bir iz, işaret bırakmaya pek önem vermiştir. Mağara duvarlarındaki resimlerden itibaren izlenebilen bu psikoloji, legal düzeyde kitabelerde karşımıza çıkar. Her kültürde sayısız örneği vardır. Tapınak, okul, saray, köprü gibi binaları inşa ettirenlerin veya kazandıkları zaferlerin unutulup gitmemesini düşünenlerin ilk aklına gelen, sanatlı veya sade bir kitabeyle o tarihî anı, başarısını kayıt altına almaktır.
Hafız Mustafa Efendi’nin görevi 1720 yılında İzmit’te Abdüsselam Camii Vakfı mütevellisi Fatma Hanım’ın talebiyle maniunnukuş görevinin Hafız Mustafa Efendi’ye tevcih edilmesi.
Diktirdikleri anıtlara koydurdukları kitabelere zaferlerini yazdıranların, kendilerinden bahsetmeleri hiç yadırganmaz. Çünkü toplumlar, tarihe geçmenin bânîlere veya muzaffer komutanlara, hükümdarlara verilmiş haklardan olduğunu tartışmaz. Buna karşılık bina yaptıramayan, zafer kazanamayanlar kendilerini geleceğe taşıma isteklerini nasıl tatmin edeceklerdir? Mezarına diktireceği taştan bile mahrum olanların, zengin, eşraftan, bey, paşa veya hükümdar olamayanların, uzak dağ başlarını kendilerinden bahseden yazılarla doldurmaları mümkün olsa da insan elinin, gözünün değmediği böyle yerler pek tercih edilmez. Sahipli veya hayır eseri, kamuya mal olmuş, geleni gideni bol mekânlar özellikle seçilir ki, izler oralara bırakılır. Legal kitabelere göre bu izlerin, yazı veya şekillerin, çoğunlukla estetik kaygılardan, sanattan ve edebi duyarlılıktan uzak, tahripkâr ve yer yer vandalizme evrilmiş, korsan ürünler olduğu şüphesizdir.
Anadolu’da Roma ve Bizans dönemlerinden kalma eserlerde de Yunanca, Latince duvar yazılarına rastlanır. Batı dünyasında da çok sayıda tarihî örnekleri bulunan ve bugün “grafiti” olarak kavramlaştırılan duvar yazıları, 1970’lerden itibaren sanat ve ideoloji bağlamında farklı değerlendirmelere sözkonusu olsa da bu yazımızın çerçevesine dâhil değildir.
Tarihî eserlerin, abidelerin yazı, resim ve şekillerle kirletilmesi, bazen bu eserlerin tahribine sebep olacak derecede ileri gidilmesi, her devirde engellenmesi gereken bir durum olagelmiştir. Öncelikle mülk sahipleri, binalarının yazılıp çizilerek kirletilmesini önlemek ister. Osmanlı devrinde de sıklıkla karşılaşıldığına şüphe yok ki, hayır sahipleri vakfettikleri hayratın, inşa ettirdikleri cami, türbe, medrese, imaret, darüşşifa gibi eserlerin, yazı, resim ve çeşitli şekillerle kirletilmesinin önüne geçebilmek için özel bir görevlinin istihdam edilmesini vakfiyelerinde şart kılmışlardır. Bu görevliye çoğunlukla “mâniun-nukûş” adı verilir, bazen de “mahîun-nukûş” olarak adlandırılır. İlki “nakışları engelleyen”, ikincisi “nakışları yok eden” anlamlarına gelen bu sıfatları taşıyanların görevleri de vakfiyelerde belirtilir.
Vakıflar Dergisi’nin 1938’de çıkan ilk sayısında Süheyl Ünver “İstanbul’un Fethinden Sonra Türklerde Tıbbî Tekâmül” makalesinde ve Halim Baki Kunter “Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri Üzerine Mücmel Bir Etüt” çalışmasında, bu görevlilerin tarifini yapmışlardır.
Tuvalet yazıları Cafer Zorlu’nun bu karikatürü Reşad Ekrem Koçu’dan alınmıştır.
Kunter ayrıca İlahiyat Fakültesi Dergisi’nin 1952’deki ilk sayısında “Abidelerin ve Hayrat Binaların Bakımı ve Korunması Meselesi” adlı makalesinde İstanbul Yenicamii’de görevli kadroyu sayarken vakfiyesindeki “maniun-nukuş”un görev ve yetkilerini aynen nakledip izah eder:
“… ‘ve bir hizmet-i malûmeye kâim ve ikâmeti vazife-i lâzımeye mülâzım kimesne maniunnukuş olup sâlifüzzikr olan mebânî-i hayrâta hâzır ve der-i divârına muzır olup şöyle ki süfehâ-i enâm ve erâzil-i avâmdan bir ferd duvarlara ya hat veya nakş etmek kasdede kâinen men kâne bi-eyyi tarikın kân men’ ve eğer ihtiyaç olursa darb ile def’eyliye ve tesvîd olunmuş mevâzii mahk ve eserini bilkülliyye mahveyliye’ …Görülüyor ki bu hizmet bir nevi “Abide Zabıtası”dır. Caminin hiçbir yerini hiçbir kimsenin yazı ve çizgi ile veya sair suretle kirletmemesi için daimi surette abideyi gözetleyecek, ona el uzatanları, ihtiyaç görüldükte dövebilecektir. Maniunnukuş adı verilen bu anıt polisinin iki vazifesi vardır: Biri abidenin kirletilmesine meydan vermemek, ikincisi de çizilmiş, kirletilmiş bir yer görürse yapılan telvisatı hemen gidermek, orasını bunların izi belli olmayacak şekilde temizlemektir”.
Kunter’in bu izahı, kavramı ortaya koymaktadır. Osmanlı devrinde de bilhassa helâ duvar ve kapılarının yazı ve resimlerle doldurulduğunu Reşad Ekrem Koçu nakletmektedir. Günümüze gelen tarihî binalarda çok az yazıya, çiziye, şekle rastladığımıza göre görevliler de işlerini hakkıyla yerine getirmişlerdir (Ayasofya Müzesi’nde üst kat galeride görülen Viking Halvdan’ın yazısının mermere derin kazınmış olması silinmesine imkan vermemiş olmalı).
Cami duvarları Evliya Çelebi’nin Elbasan Kalesi’ndeki Gazi Sinan Paşa Camii’nin duvarlarından bahsettiği sayfa. Yüzlerce seyyahın caminin duvarlarını doldurup yazdığı yazıların arasına Evliya Çelebi de bazı beyitler karalayıp “Ketebehu [Bunu yazdı] Seyyâh-ı Âlem Evliya sene 1081” cümlesiyle izini bırakmıştır.
Yine de duvarlara yazı yazanlar her zaman için vakfiyede belirtildiği üzere “sefih ve erazil” takımından olmayabilir. Evliya Çelebi gibi seyyahların, gezip dolaştıkları yerlerde bir iz bırakmak için özel gayretleri hatta adetleri olduğu anlaşılıyor. Mehmet Tütüncü’nün incelediği üzere Evliya Çelebimiz Edirne, Elbasan, Berat, Medine, Mora-Ballıbadra, İstanköy, Foça, Adana şehirlerini gezdiğinde duvarlardan çınar ağaçlarına kadar müsait yerlere yazılar yazmış ve bunların bir kısmını da Seyahatname’sinde nakletmiştir. Arnavutluk’ta Elbasan Kalesi’ne gittiğinde Sinan Paşa Camii’ni tarif ederken “Büyük ve eski bir cami olarak duvarlarının dış cephesinde bir nokta konacak kadar boş yer yoktur. Beyitler, kasideler, hadislerle doldurulan duvarda Anadolu, Arap ve Acem seyyahlarının birer kıta hüsn-i hatları var ki yüz cilt kitap olur. Zira burası nice bin şairin durağıdır. Onun için herkes marifetini gösterip nice kerre yüz bin eser yazmışlar. Benim de her vardığım köy ve kasabada halkın toplandığı mekânlarda birer eser bırakmak alışkanlığım olmakla küstahâne bir beyit yazıp ‘Ketebehu seyyâh-ı âlem Evliyâ sene 1081′ şeklinde tarih ve imzamı attım” demektedir. Kitabında belirttiği yazılar günümüze gelemese de belirtmediği bazı yazılar tespit edilip yayımlanmıştır.
Günümüze kadar silinmeden gelebilen yazılar da vardır. Yazıldıkları hatta kazındıkları yerler itibarıyla silinmeleri imkânsız olduğundan günümüze geldikleri muhakkaktır. Cami kubbelerini tutan fil ayaklarının veya revak kemerlerinin sütunlarının bilezik adı verilen tunç, metal kısımlarına çok sayıda yazı kazınmıştır. Bazıları gayet sanatlı ve imzalı olan bu yazılar, haliyle silinemeden kalmıştır. Belki de silinmemek üzere yazılmışlardı.
İstanbul’daki cami, türbe yapılarıyla Topkapı Sarayı’nda yer alan bilezik yazıları, yakınlarda Nazif Arıman tarafından İBB yayınları arasında çıkan kitapta tanıtılmıştır. Nazif Arıman bu eserinde Evliya Çelebi’de tespit ettiği bir ibarede, maniunnukuştan farklı olarak yine Evkaf tarafından görevlendirilen “hakkâk müverrih”ten bahseder. Hakkâk, sert bir zemine sert bir cisimle yazan sanatkârdır. Bunun aynı zamanda müverrih, yani tarihçi olarak anılması, bilezik yazılarında görülen yangın, savaş, barış, önemli kişilerin ölümü gibi tarihî olayları kaydetmekle görevli kişilerin varlığını düşündürür. Şimdiye kadar incelediğim vakfiyelerde bu görevin tayin edildiğini veya Ruus kayıtlarında herhangi birine tevcih edildiğini görmesem de bulunması muhtemel olduğundan Evliya Çelebi’nin kaydına itibar ediyorum.
Maniunnukuşlukberatı Ahmed Bican ibn-i Ali’nin Tophane Nusretiye Camii’ndeki maniunnukuşluk görevinin 1862 yılında verilen beratı.
Osmanlıların son çeyreğinden itibaren yazılıp günümüze intikal eden bazı ilginç yazılar da mevcuttur. Fatih Köse, Tekirdağ Rüstem Paşa Camii’nde bulunan, 1884-1988 arasında yazılan yazıları tanıtmıştır. Necdet Sakaoğlu çok farklı bir yazıyı Amasra Limanı dalgakıranının dev taşlarında tespit etmiştir. Taşçı kalemiyle 10 cm’ye 1.5 cm boyutunda açılan derin yarıklara sert beyaz harç yedirilerek oluşan rakam ve harflerle yazılan 1 MAI 1911 yazısını Sakaoğlu’na göre, dalgakıran inşaatında çalışan Fransız mühendisleri Dünya İşçileri Dayanışma Günü için bilinçli olarak yazmışlardır.
Fatih Camii haziresindeki Dinozade Abidin Paşa’nın baldaken türbesinin mermer sütunları, tavanı, sanduka kenarları 1900’lerin başından 2000’lere kadar gelen eski yazı-yeni yazı yüzlerce ibare ile doluydu. Yanıbaşındaki Gazi Osman Paşa’nın türbesinde en ufak bir çizik yokken Abidin Paşa türbesine neden rağbet edildiğinin kaynağı meçhuldür. Belki de halk ağzında tez yayılan Tezveren Baba hikâyeleri gibi, bu türbenin de istekleri yerine getirdiğine inanılıyordu. Daha çok sınıfını geçmek isteyen öğrencilerin, aralarının düzelmesini isteyen sevgililerin yakarışlarından ibaret yazıların dijital öncesi film tab edilen çağda fotoğraflarını çektiysem de maalesef okunamaz halde çıkmışlardı. 2011 yılındaki restorasyonda tamamı silindiği için yaklaşık 100 yılın folklorik birikiminden hiç eser kalmadı.
Elbette duvar yazıları deyince, edebiyat tarihimize geçmiş haliyle Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları” şiiri ve ana teması olan Maraşlı Şeyhoğlu adlı halk şairinin koşması unutulamaz. Faruk Nafiz, 1923’te öğretmenlik görevi için Kayseri’ye atlı araba ile giderken konakladığı kervansaraylarda yatağının yanındaki duvarlarda gördüğü yazıların verdiği ilhamla o müthiş şiirini kültürümüze kazandırmıştır. Yazılarla ilk karşılaştığı anın dile geldiği mısralarla yazımızı bağlayalım:
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı, Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı: Fânî bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler, Aygın baygın manîler, açık saçık resimler…
REŞAD EKREM KOÇU’DAN
Cami helasındaki tellak övgüleri
Reşad Ekrem Koçu’nun muhteşem eseri İstanbul Ansiklopedisi sayesinde varlığından haberdar olduğumuz Aksaray Murad Paşa Camii’nin ayakyolundaki bir çizim, duvardaki şekillerine vakıf olabildiklerimizin en orijinallerindendir. 1324/1906’da Basmacı Ali adlı biri tarafından çizilen “Aksaray Tevekkül Hamamında Tellak Tokatlı İsmail Ağa sanatında gayet mahirdir” ibareli ve İsmail Ağa’nın belinde peştemali, ayağında nalınları ile tasvir edildiği resim, 1933 yılında sapasağlam durduğu sırada R.E. Koçu tarafından Hüsnü adlı birine kopya ettirilmiş. Zamanla bir duvar ilanına dönüşen resmin çevresi, İsmail Ağa’nın tellaklık sanatında gayet mahir olduğunu tasdik eden çeşitli müşterilerin el yazılarıyla dolmuş. 1906’dan 33’e kadar kimsenin silmeye teşebbüs etmemesi de hayli ilginç.
Solda yukarıdan aşağıya:
Tasdik olunur efendim doğrudur, Haddehaneden Süleyman ve refiki Tahir;
Tasdik olunur, Nizamiye Çavuşu Bekir;
Bendeniz dahi gayetle memnum oldum, tasdik ederim, Ketebe-i Maliye’den Ahmed Hidayet;
Tasdik olunur, Mektepli Nuri Sağda yukarıdan aşağıya:
İsmail Ağa’ya yıkandım, ben dahi tasdik ederim, gayetle mahirdir, Tıbbiyeli Talat;
Ben dahi tasdik ederim, Mektepli Kâmil;
Bendenizi de yıkamıştır, memnun oldum. Şehremanetinden Hasan Basri;
Monaco Prensliği’nin hemen yanındaki Eze köyündeki tarihî kale, 1543’te müttefik Fransızlarla birlikte burayı fetheden ve Nice kentinin de büyük bölümünü ele geçiren Barbaros’un izlerini taşıyor.
Güney Fransa’da, Nice şehrinin doğusunda bu lunan Eze köyü, Côte d’Azur denilen bu bölgenin en güzel tarihî yerleşimlerinden birisi. Monaco Prensliği’nin hemen yanında bulunan bu köy, kıyıdan 427 metre yükseklikte kurulmuş tarihî bir kale ve çevresindeki modern yerleşimden oluşur. Akdeniz’in bu köşesinin Roma İmparatorluğu çağlarında çok önem kazandığını, Eze köyünün hemen yakınında La Turbie’de bugün de kısmen ayakta kalan devasa İmparator Augustus anıtından anlıyoruz. Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra çeşitli Ortaçağ prensliklerinin eline geçen bu bölgede Kuzey Afrikalı Müslümanlar da 80 sene hüküm sürmüş.
Bu kartal yuvası gibi korunaklı ve Akdeniz’e hakim köyün mevcut surlarını 1388’de buraya hakim olan Savoy dükleri yaptırmış. Fransa Kralı 14. Louis 1706’da iç kalenin surlarını yıktırtmış. Eze köyü 1860’ta resmen Fransa’ya katılmış. Friedrich Nietzsche, Walt Disney gibi ünlü kişiler bir dönem bu köyde yaşamışlar. Alfred Hitchcock “Kelepçeli Aşık” filmini 1955’te burada çekmiş. Bugün kale içinde 60, çevresinde 3000 kişinin yaşadığı Eze köyü, dünya turizminin en gözde yerlerinden biri.
Bu güzel köyün “Gezgin Göz”de yer almasının nedeni ise tarihî surların giriş kapısında bulunan bir plaket: Bu plakette 1543’te V. Charles ve müttefiki Savoy hanedanı ile I. François Kanunî Sultan Süleyman ittifakının savaşı sırasında, bu kale kapısının Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Türk ve Fransız birliklerinin saldırısını durduramadığı yazıyor.
Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki 110 parçalık Türk donanması ve 30 bin levent, yanındaki Fransız destek gemileri ile birlikte 6 Ağustos 1543’te Eze köyünün hemen yakınındaki Villefrance Sur Mer koyuna çıkarma yapmışlardı. Bu bölgeyi ele geçirdikten sonra Nice şehrini kuşattılar. Nice’in büyük bölümünü ele geçiren Barbaros, 8 Eylül’de kuşatmayı kaldırdı ve kışı geçirmek için leventleri ile birlikte Toulon’a gitti. Barbaros Hayreddin Paşa, acaba bu güzel köyün tepesine çıkıp, nefes kesen Akdeniz manzarasına baktı mı? Barbaros bugün geri gelse, Akdeniz dünyasında hâlâ tanıyabileceği çok az sayıdaki yerden birisidir bu Eze köyü…
Eze köyü ve kıyıdan 427 metre yükseklikte kurulmuş tarihî kale.
Kuva-yı Milliye’nin kahramanları, cumhuriyetin kurucu kadrosu, hatta onları tanıyanlarımız dahi hayattan çekildi. O dönemi ve kimlikleri karalamak bugün neredeyse moda. Türk millî eğitiminin iki anıt bakanı Mustafa Necati de Hasan Âli Yücel gibi geçmişte dinsizlik-komünistlik iftirasına hedef olmuştu. 35 yaşında ölen Mustafa Necati’nin portresi.
Türkiye’de 20 milyon öğrenci, bir o kadar kadın-erkek yetişkin, kamu görevlileri, veliler, işçiler… Kabaca 70 milyon, her gün abece okuyor, yazıyor. Her gün 1 milyonu aşkın gazete basılıp dağıtılıyor, binlerce süreli yayın, ortalama her gün yüzlerce kitap yayımlanıyor. Bilgisayar-telefon yazılımları, sayısız sınırsız sonsuz boyutta. Eğer 1928’de yeni Türk harfleri kabul edilmese, bir yıllık bir geçiş sürecinde köylere kadar yayılmasa, Arap Elifbası’nın bugün bizi kilitlemesi kaçınılmaz kaosunu tahmin bile edemeyiz.
Nüfusun en iyimser tahminle 3/4’ü hâlâ ümmi, uygarlık âleminin abecesinin dışında kalacağından hâlâ ulusça okur-yazar değildik! Eski harflerle okur-yazarlar da iki sözcükten birini Arapça veya Farsça seçmek durumundaydı.
İzmir’in işgalini önceleyen 14 Mayıs 1919’daki Maşatlık Mitingi’nde avukat Mustafa Necati Bey.
Kabul edildiği evredeki adıyla Harf İnkılabı (bu iki sözcük de Arapçadır) ve bir önceki 1924 Tevhid-i Tedrisat (öğretim birliği) Yasası, bizi yüzyıllarca yoran, bocalatan Arap-Acem yazılarından kurtaran uygarlık ve kültür tarihimizin en keskin dönemeçleri olmuştu.
Harf Devrimi, alfabe değiştirmenin ötesinde dil bağımsızlığımızın da ilanıdır. Arap Elifbası – Acem noktalaması, Türkçe yazıp okumanın yolunu kapatan aşılmaz engellerdi. Dili boğan, yazmakta okumakta gülünçlüklere, yanlışlıklara düşüren bir tuzaktı. Asıl zorluk, Türkçe sözcükleri Elifba ile yazmak ve okumaktaydı. Türk ulusu bu karabasana bin yıl katlandı. Bugün bu uzun evrede yazılan-basılan kitapları, belgeleri kültür kaynakları sayarak koruyor, bunlardan yararlanıyoruz. Ama artık Batı kültürleriyle aynı alfabe düzlemindeyiz. Bu erişimin temel dayanağı, 90 yıllık kültür anahtarımız Türk Alfabesidir. Öyle ki Elifba-Osmanlıca özlemindekiler de artık savlarını Arapçası Farsçası ayıklanmış Türkçe ile dillendiriyorlar. Eskiye özlemle seçtikleri sözcükleri de yanlışlardan arındıramıyorlar; “muhattap” diyorlar, “râkip” diyorlar, düyûn yerine “düyün”, asgarî yerine “askeri”, te’kid yerine “tenkit”… diyor, gülünç durumlara düşüyorlar!
Türk eğitiminin cüssesiyle de ‘dev adam’ı Necati Bey, bir kız meslek lisesinin kadın-erkek öğretmenleri ve öğrencileriyle.
Arap-Fars kuralları ve uydurma imlerle yazıp okuma serüvenimizi 1900’lere kadar bir düzene oturtamadığımız bir gerçek. “Bargir” yazıp beygir, “köv” yazıp köy, “havace” yazıp hoca, “carşeb” yazıp çarşaf veya “cıhar-ı –şenbih”i Çarşamba, “hayırhavah”ı hayırhah, “Serya”yı Süreyya, “Duyğu”yu duygu okumak zorundaydık. “Deha” ile “daha”, “üç” ile “uç” aynı yazılırdı. Sözün gelişine göre “dinlenmek” diklenmek; “göz” köz, güz; “gül” de göl, kül olarak okunabiliyordu. Doğal ki “göl”ü “kül” okuyanlara gülünüyordu! Söylendiği gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan fonetik imlamıza uygun bir yazılım kuramamıştık.
Bu açıdan, yeni Türk harfleri cumhuriyet devrimlerinin en köklüsü, kalıcısı, sonsuza dek değişmez olanıdır. Aynı alfabeyi kullanan uluslarla ilişkilerimizde, Avrupa ulusları topluluğuna katılmamızda başlıca etken yeni Türk yazısıdır. Bunun gerekliliğini Osmanlı aydınlarından da düşünenler olmuştu. Bu köklü, “dönülmez” devrimi cumhuriyetin daha beşinci yılında gündeme getiren aydın önderler Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal ile Maarif Vekili Mustafa Necati Bey’dir (İzmir 1894 Ankara 1 Ocak 1929). Bu ikilinin, kimi yurtsever aydınları, hatta kimi Kurtuluş Savaşı kahramanlarını ikna etmeleri ise kolay olmamıştı.
İlk Türkçe, son eski Türkçe kitaplar
Arap harfleriyle son kitaplar, yeni Türk harfleriyle de ilk kitap Mustafa Necati’nin Bakanlığı sırasında basılmıştı.
Necati Bey’in sadece 35 yıllık yaşamı
Mustafa Kemal’le Mustafa Necati’nin arkadaşlıkları Millî Mücadele’den 1929’a kadar 10 yıldır. İzmir’de idadi (lise), İstanbul Darülfünunu’nda hukuk okuyan Mustafa Necati, 1914’te İzmir’de avukatlığa başladı. Kız Muallim Mektebi’nde öğretmen, Şark Mektebi’nde müdürlük yaptı. Türk Ocağı üyesiydi. İlk haykırışları, Ahenk gazetesinde yankılandı: “Gençler! Saltanatlar söner, hâkimiyetler ölür, millet ölmez, milliyet boğulmaz. Bütün beşeriyetin topları, tüfekleri başımızda patlasa da ürkmeyelim!” (4 Aralık 1918).
1919’da İzmir ve havalisinde Yunan işgali başladığı günlerde Maşatlık’taki gece mitinginin ateşli konuşmacılarından biri de oydu. İşgalci Yunanlılar yazıhanesini bastılar. İstanbul’a gitti, Balıkesir’e döndü, direniş örgütlenmelerine destek verdi. Balıkesir ve Havalisi Kuvayı Milliye komutanlığını üstlendi, yerel milislerin Anzavur’a ve işgalcilere saldırılarını yönetti. Arkadaşı Vasıf Çınar’la çıkardıkları İzmir’e Doğru gazetesinde Millî Mücadele’yi destekleyen yazılar yayımladılar. Çapına cüssesine sığmayan inanç ve ülkülerle yüklü bu genç adam, 1920’de 1. Meclis’te Saruhan (Manisa) mebusuydu. Müdafaayı Hukuk Grubu kâtipliği yaptı. İstiklâl Mahkemelerinde görev aldı. Kastamonu İstiklâl Mahkemesi reisliğini adaletle yürüttü. 1923’te 2. Meclis’e İzmir’den mebus seçildi. Cumhuriyetin ilanını önceleyen günlerde (20 Ekim) Mübadele, İmar ve İskan Vekili atandığında özel makam odası yoktu; bir iskemlede görev yaptı. Anavatana göçen, yüzbini aşkın yoksul ve perişan soydaşımızın iskânlarını sağladı. 7 Mart 1924’te Adliye Vekili oldu. Muallimler Birliği reisliği de devam ediyordu. Arkadaşı Vasıf Çınar da bir gün önce İsmail Safa Bey’in yerine Maarif Vekili atanmıştı. Aynı günlerde (3 Mart) Meclis’te cumhuriyetin temel taşları olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve diğer devrim yasaları kabul edilmişti.
Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal, Maarif Vekili Mustafa Necati, onlarla yan yana yaver ve arkada bir kamu görevlisi (Ankara, 1928).
Mustafa Necati’nin, Hamdullah Suphi Bey’in yerine 21 Aralık 1925’te getirildiği Maarif vekilliği, ölümüne kadar 3 yıl 11 gündür. Gözükara denecek kadar ulus-sever bir aydındı. Öğretim Birliği Yasası’nı günün koşullarına karşın ödünsüz uygulayarak temellendirdi. 7 Mart 1926’da Maarif-i Umumiye, 20 Mart’ta Maarif Teşkilatına Dair Kanun’un mecliste kabulünü sağladı. Bu yasalar, cumhuriyet yönetiminin eğitim öncelikleri, yeniliklerin sürekliliği bakımından da önemliydi. Yasaların gerektirdiği mevzuatı, ders programlarını, ders kitaplarıyla materyelleri hazırlamak ve onamak için 28 Mart’ta eğitim-öğretim işlerini “ilmî ve müstakil bir merkezden idare etmek üzere Millî Talim ve Terbiye Dairesi”nin, izleyen günlerde de Bakanlıkta Halk Eğitimi Halk Dershaneleri Sanayi-i Nefise Müdürlüklerini, Maarif Eminliklerini örgütledi. Kayseri (Zencidere) ve Denizli köy muallim mektepleri açıldı. 26 Mayıs 1927’de teknik ve meslek mektepleri Maarif Vekaleti’ne bağlandı.
“Müjde müjde! Millet Mektebi Açılıyor. Ayın birinci günü derslere başlanacaktır. Kaydolun.” Bu ilana halk beklenen ilgiyi göstermişti fakat Mustafa Necati Bey o mutlu günü göremedi.
Üç yıllık görevi sırasındaki peformansı eşssizdir: 3. Heyet-i İlmiye’nin toplanması; Maarif Teşkilatına Dair Kanun’un kabulü; okul kitaplarının Maarif Vekâletince bastırılması; lise ve orta mekteplerin nehari (gündüzlü) bölümlerinin ücretsiz olması; mesleki kurslar açılması; Muallimler Birliği Kongresi; Konya’da Orta Muallim Mektebinin (Gazi Eğitim) açılması; meslek mektepleri, mektep pansiyonları, ziraat mektepleri kanunları; Türk Maarif Cemiyeti’nin kurulması; Muallimler Birliği 4. Kongresi; okul kitaplarının ilk kez yeni harflerle basılmaya başlanması; Reisicumhur Gazi’nin yeni harfleri tanıtmak için -anlamlı bir şekilde yine Samsun’dan yurt gezisine çıkması; 3 Kasım 1928’de Türk eğitiminde en köklü devrimi müjdeleyen Yeni Türk Harfleri Kanunu’nun kabulü; izleyen 8 Kasım’da da Gazi’nin Millet Mektebi Umumi Reisliği ve Başmuallimliğini kabul etmesi; o yıl ilkokula başlayan çocukların da okuma yazmayı yeni harflerle basılan alfabeden öğrenmeleri…
Mustafa Necati’nin yeni Türkiye’nin kurtuluşu için en çok umut bağladığı Harf Devrimiydi. Bu bir yönüyle de ülke genelinde okur-yazarlık seferberliği demekti. O, önceki devrimlerin ve gündemdeki Harf Devrimi’nin asıl amacını ilk sayısı 10 Şubat 1927’de yayımlanan Terbiye Dergisi‘ndeki “Terbiye Niçin Çıkıyor?” başlıklı yazısında şöyle açıklamıştı: “Türkiye, son mesut inkılabı ile bütün hukuk ve vazifeleri ile medeni milletler ailesine girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti bu medeni vasfını muhafaza için mekteplerini bu yeni terbiye anlayışına göre yeni baştan tertip ve tanzim etmek mecburiyetindedir”.
Mustafa Necati’nin öldüğü gün açılan bir Millet Mektebi. Halk dershanesinde yeni harflerle okuma yazma öğrenen Türk kadınları.
1 Ocak 1929’da yürürlüğe giren yasanın amacı, Millet Mektebi ve Halk Dershaneleri’nde vatandaşları yeni harflerle okur-yazar yapmaktı. Yazık ki mektep ve dershane açılışları, onun öldüğü güne rastladı. Yine o günlerde Türk Dili Encümeni Alfabe Raporu ve Türkçe Gramer yayımlandı. Arap harfleriyle kitap basımını yasaklayan yasa yürürlüğe girdi. Mustafa Necati bu geçişleri, öğretmenlerin meslekî kurslara devamını, Terbiye Dergisi‘nin yeni harflerle basılan sayısını da göremedi.
Gazi, Necati’nin ölümüne ağladı. Çalışma kadrosunda büyük bir boşluk yaşayan Başvekil İsmet (İnönü), bir atama yapmayarak Maarif Vekâletini iki ay boyunca asaleten üstlendi.
Maarif Vekili’nin cenazesinde İsmet İnönü, Fevzi Çakmak dahil tüm devlet erkanı.
Maarif Vekili Mustafa Bey’in eğitim dünyamıza hizmetleri yanında kültürümüze kazandırdıkları ve unutulmayan anekdotları çoktur. Ankara’ya yolu düşen eğitimciler ve başkaları ona uğrarlardı. “Ankara.. Ankara…” marşındaki “Senden yardım umar her düşen dara” dizesi, sanki onu işaret ediyordu! Öğretmenlerini seven, onları arkadaş sıcaklığıyla dinleyen bir bakandı. Bir köy muallimi yolu düşüp de Ankara’ya gelse, Ulus’taki Maarif Vekâletine özgürce girebilir, “vekil beyle görüşeceğim” der, özel kalem o an makam müsaitse “buyurun” der, değilse özür dileyip “benim misafirim olarak biraz bekleyeceksiniz” derdi. “Makam” denilen odada, bakanın tahta yazıhanesi, ahşap iki koltukla sandalyeler vardı. Necati Bey öğretmeni ayakta karşılar, kahve içerler, ama salt okul, öğretmen, sağlık, köy sorunlarını konuşurlardı. Görüşme bitince konuğu öğretmenin koluna girip, koridoru çınlatan, gür sesiyle “Yine beklerim! Yavrularımıza başarı dilediğimi, köylü yurttaşlarımıza selam söylemeyi sakın unutma! Mektup yaz.” der; öğretmen istasyona gidecekse Bakanlığın tek otomobili ile gönderirdi. Bu onurlandırmayla köyüne dönen öğretmenin köydeki önderliği-itibarı bir kat daha artardı.
Mustafa Necati 1895-1929.
Atatürk’le beraber Türk millî eğitiminin temellerini kuran Necati Bey’i, ölümünün 90. yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nın bir vefa göstererek anacağını umut edelim. Üniversite özerkliğini gündeme getiren, “Her alanda uzman ve bilgili gençlere muhtacız” diyen bu eğitim kahramanının adını taşıyan bir üniversitemiz yok! Eğitimimize gece-gündüz hizmet ederken genç yaşta ölen Necati Bey için anma toplantısı yapmayı düşünen bir üniversitemiz belki olur. Ankara’da ve İstanbul’daki Necatibey Caddelerine, adını taşıyan okullara ilişilmesin yeter!
Yaşım ve mesleğim gereği Reşat Şemseddin Sirer’den (bakanlığı 1946-1948) en son İsmet Yılmaz’a kadar kimi Millî Eğitim Bakanlarını yakından gördüm. Konuştuklarım, görev gereği hitapta ve sunumda bulunduklarım da oldu. Eğitim tarihimize ilişkin çalışmalarımda kimilerinden söz ettim. Ne bunlar ne diğerleri arasında eğitim-öğretim sorunlarımıza Mustafa Necati ve Hasan Âli Yücel içtenliği ve azmiyle yönelen üçüncü bir bakanı anımsamıyorum.
GAZİ’NİN 9 AĞUSTOS 1928 TARİHLİ SÖYLEVİNDEN…
M. Kemal: 1-2 yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğrenecek
“Çok işler yapılmıştır. Ama bugün yapmaya mecbur olduğumuz son değil, lâkin çok lüzumlu bir iş daha vardır. Yeni Türk harfleri çabuk öğrenilmelidir. Her vatandaşa, kadına erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bir milletin, sosyal bir toplumun yüzde onu, yirmisi okuma yazma bilir yüzde sekseni, doksanı bilmezse bu ayıptır. Bundan insan olanların utanması gerekir. Bu millet utanmak için yaratılmamıştır. Övünmek için yaratılmış, tarihini övünçlerle doldurmuş bir millettir. Fakat milletin yüzde sekseni okuma-yazma bilmiyorsa bu hata bizde değildir. Türk’ün karakterini anlamayarak kafasını bir takım zincirlerle saranlarındır. Artık geçmişin hatalarını kökünden temizlemek zamanındayız. Hataları düzelteceğiz. Bu hataların düzeltilmesinde bütün vatandaşların çalışmalarını isterim. En nihayet bir yıl, iki yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğrenecektir. Milletimiz, yazısı ile kafası ile bütün medeniyet âleminin yanında olduğunu gösterecektir”.
DÖNEMİN MİLLÎ EĞİTİM BAKANI-1926
Mustafa Necati: Üniversiteler ancak bağımsız yaşar…
“Kurumların hukuk ve yetkilerini korumak, doğrudan doğruya kurumları yaşatmak demektir. Bir memlekette darülfünun (üniversite) bağımsız yaşar ve öğretim itibariyle profesörlerin görüşleri alınarak genel hatlar çizilirse, o vakit üniversitenin gerçek yararlarını kabul etmek gerekir. Yoksa, üniversite emininin (rektör), üniversite heyetinin (senato) ve divanının yaptıkları program sıradan bir bakan tarafından bozulacak olursa, darülfünun hakiki vazifesini yapmış olamaz. Yine tabiidir ki Talim ve Terbiye Dairesinin görüşü alınmadan da çocuklarımızın terbiyesi konusunda uluorta görüşlerde bulunamayız…”
SUYU ARAYAN ADAM’DAN…
Şevket Süreyya: Necati Bey ağır bir treni çeken lokomotif gibiydi; yazık ki çok erken öldü…
Genç, hareketli bir insandı. Ona göre zamanın gecesi gündüzü yoktu. Bizim vekâlette iş, bütün dairelerin kapılarını kapadığı zaman başlardı. Akşam saatine kadar ancak günlük muamelelerle uğraşılırdı. İş saatleri sona yaklaşıp da vakit gelince, daireler boşalırdı. Fakat yüksek kadronun çalışması asıl o saatten sonra başlardı. Müdürlerin, umum müdürlerin odalarında lambalar gecenin geç saatlarine kadar yanardı. Asıl mühim işler için kararlar bu saatlerde çıkarılırdı. Bu geç saatlerde vekil hemen daima arkadaşlarının yanında olurdu. Gecenin sonu çok defa onun bir davetiyle şurada veya burada bir sofranın başında biterdi. Bakana göre “büyük işler” yapılmalıydı. Fakat bu “büyük işler”in teferruatı onu ilgilendirmezdi. O yalnız kendisinden büyük işlerin istenilmesini beklerdi. Küçük işler küçük tedbirler onu sıkıyordu. Bu güreş meydanında karşısına eş bekleyen bir pehlivan gibi dolaşıyordu. Ya yenmek, ya yenilmek istiyordu (…) Necati Bey büyük ölçüde saydığı bir iş yaptığı zaman çocuk gibi sevinirdi:
– Bugün millet mektepleri açılması emrini verdim! – Bugün yeni Türk harfleriyle tam yüz bin alfabe basılmasını emrettim! – Bugün filan enstitünün inşaat hesabına tam yüz elli bin liralık havale gönderdim!..
Erken sevincinden yerinde duramazdı. “Ah ne olur, benden daha fazla bir şeyler isteseler” der gibi, etrafındaki arkadaşlarını tartaklar dururdu. Zaman, mekân ve imkânlar onun ölçüleri arasına girmezdi. En büyük işleri, elinden gelse bir nefeste başarmak isterdi. Bazen bir rüzgâr gibi odaya girerdi. Bir gün önce karar verilen, fakat aylarca sonra tamamlanacak olan bir işin bitip bitmediğini, yahut ne safhada olduğunu sorardı. İşler değil, işlerin sonu onu ilgilendirirdi (…)
“Daha ne duruyorsunuz yahu? Yapsanıza. Ama binalar büyük olmalı. Çok büyük. Ta İstanbul’dan Sivas’tan, Hint’ten Çin’den görünsün vesselâm…” der, gene bir rüzgâr gibi çıkar giderdi. Maarif Vekâleti bu hava içinde çalışıyordu. Necati Bey’in arkadaşları kendinden birer parça gibiydiler.
Fazla olarak onun sınır tanımaz arzularını kâğıda dökecek, hesaba vuracak ölçüde insanlardı. Vekil olarak onlara çok bağlıydı. Onlara takılmayı severdi. Beni de ilk tanıdığı zaman elini omuzuma koydu:
– İstediğini yap arkadaş, dedi, ama bizim mektep çocuklarını sakın komünist yapma! Cevap verdim: – Mektep çocuklarıyla işim yok Vekil Bey, ama siz kendinizi koruyun!
Hem kendi güldü hem hepimizi güldürdü.
Altına çizilmiş yolda ağır bir treni çeken bir lokomotif gibiydi. Yazık ki girdiği yolun, henüz çok genç başındayken öldü. (Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, s. 454-456, Remzi Kitabevi, 1974.)
HASTA YATAĞINDA MUSTAFA NECATİ
‘Son anında bile metin, adeta yaralı bir aslandı’
“Kastamonu İstiklal Mahkemesi başkanı iken (1921) köydeki sevgilisini özlediği için askerden kaçan Mehmed Onbaşı, iki gece köyünde kaldıktan sonra teslim olmuş. İstiklal Mahkemesindeki yargılanmasında verilen idam cezası dayağa çevrilince, ‘Dayak yediğimi sevdiğim kızın duymasını kaldıramam’diyerek mahkemeden idamını istemişti. Onbaşının bu mert tavrı karşısında bir değerlendirme yapan, kendisi de 27 yaşında bir genç olan mahkeme başkanı Mustafa Necati cezayı kaldırmış, onbaşıya 10 gün izin vererek ilgili kaymakama da düğün yaptırılıp evlendirilmesini, sonra cepheye gönderilmesini yazmıştı.
Necati, inkılâbın yoğurup olgun yetiştirdiği pek kıymetli bir vatanperverdi. Onu Millî Mücadelenin daha ilk anlarında sevgili arkadaşı Vasıf’la beraber, Balıkesir’de cephe kumandanı Miralay Kâzım (Özalp) Bey’in yanında millî davanın en hararetli müdafii olarak görüyoruz.
Necati’deki cevheri gören Kâzım Paşa onun elinden tuttu. Büyük Gâzi kabiliyet ve istidadını takdir ettiği Necati’yi en mühim işlerde kullandı. Nihayet o, İsmet Paşa mektebinde en kıymetli devlet adamı olarak yetiştirildi.
Ameliyattan yarım saat evvel ziyaretine gittim. Yanında müsteşar Kemal Zaim ve bir-iki kişi vardı. Sancının ıstırabı altında bile arkadaşlarına iltifatı unutmayan Necati, beni görünce tebessüm etti, elini uzattı. En son benim öptüğüm o elin sahibinin yirmi dört saat sonra aramızdan ayrılmış göreceğimi hiç aklıma getirmemiştim. ‘Bak İsmail Hakkı, ben ne oldum!’ dedi.
Lazım gelen tesellide bulundum. Ameliyatın ehemmiyetsiz olduğunu söyledim. Ben sözümü bitirince karyolanın ayak ucunda başını önüne eğmiş olan (müsteşar) Kemal Zaim’e, kulaklarımızın alışkın olduğu gür sesiyle ‘Ne düşünüyorsun Kemal? Mukadder neyse olur!’ dedi. Ben son deminde de metin olan bu yaralı aslanın kükremesinden heyecanlanarak odadan fırladım”. (İ. H. Uzunçarşılı – Mustafa Eski, Mustafa Necati Bey’in Kastamonu’daki Çalışmaları-Ankara Ayyıldız Matbaası, 1990, sf. 50-51, 140-141.)
1920’LERİN HAYAT MECMUASI
Necati Bey’in beklenmedik ölümü ve ardından yazan ünlü isimler…
Ölümünün bir hafta ertesinde çıkan Hayat mecmuasının 111. sayısı “Zavallı Necati Bey” başlığıyla Mustafa Necati Bey’e ayrılmıştı. Mecmua bu sayısında, derginin adını da kendisinden ilhamla aldığını ilan ediyordu. Mecmuanın mottosu Nietzsche’dendi: “Hayata, daima hayata… Dünyaya daha çok hayat katalım!”
Hayat’ta kimler yazmıyordu ki… Eserleriyle yazın dünyamızda eşsiz ünlere sahip Mehmet Emin Yurdakul, Köprülüzade Mehmet Fuat, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Faruk Nafiz Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç, Ahmet Haşim, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Hasan Âli Yücel, Hakkı Tarık Us, Ruşen Eşref Ünaydın, Yunus Nadi ve niceleri… İşte bu ustaların Mustafa Necati’nin ölümü üzerine Hayat mecmuasında yazdıklarından bölümler:
“Bütün hayatı adeta yetişilemeyecek derecede koşmakla geçti. Altmış yetmiş senelik insan ömrünün hasılasını 34 sene içine sığdırdı” (Mehmet Emin Yurdakul).
“Necati Bey öldü. Necati Beyin ölümüne inanmak kadar müşkül vaziyete hayatımda hiç düşmedim. Üç gün evvel gözlerinden ve sözlerinden hayat ve kudret taşan Necati Beyi üç gün sonra toprağa teslim etmek üç gün evvel halkı okutmak için açtığı Millet Mekteplerinin faaliyet tarzını hararetle, neşe ile, ümit ile tespite çalışırken üç gün sonra aramızdan birdenbire kaybolduğunu görmek…” (Ahmet Tevfik).
“Yarın Türk maarif tarihini yazacak olanlar, bu tarihin en parlak sahifelerini Necati Beyin üç seneye sığıştırdığı parlak faaliyet devrine tahsis edeceklerdir” (Ali Haydar).
“Her Kânunusaninin 1. günü, bundan sonra Türkiye maarifi için hem Millet Mektepleri hareketinin, yani ümmiliğe karşı harbin; hem de bu hareketin mübdii aziz Necati’nin ufülünün yıldönümü olmak itibariyle biri tatlı, öteki acı iki derin hatırayı tazeleyecektir… Zalim kader bir taraftan Necati’ye kıyarken öte taraftan da sanki bu günahını affettirmek istiyormuş gibi ona en büyük işinden bir Abide yapmış oldu” (B. Avni).
“Ve Necati Bey âşığı olduğu gençlikten ayrılmamak, ebedi bir genç kalmak için genç yaşında öldü. Tarih onu ebediyete kadar Türk ihtilâlinin genç evladı diye anacaktır” (Cevat).
“Bana öyle geldi ki Necati, kuvvetli ve dinç omuzlarıyla tabutun kapağını fırlatıp atacak, geniş göğsünü göklere kanat açmak isteyen bir şahin gibi haykıracak: ‘Susunuz, aziz dostlar, sevgili arkadaşlar! Ölümü yendim ve işte hayata dönüyorum!..” (Rıdvan Nafiz).
“Necati merhum, aynı zamanda mücadele senelerinde en kuvvetli numunesini gördüğümüz Türk mertliğini lisana getirmiş bir hatip hamlesini de nazik fırsatlarda göstermişti. Bu genç ölünün inkılabın kucağında can vermek saadetine gıpta ettiğimi gizlemeyeceğim” (Mustafa Şekip).
Makamında Necati Bey Maarif Vekaleti’nde, makamında Mustafa Necati Bey. Belki de son fotoğrafı.
“İlme, ihtisasa, samimi bir hürmeti vardı; ve yanındakileri çalıştırmak sırrını pek iyi bilirdi. Cevval zekası sayesinde, bulunduğu işleri az zamanda kavrar herhangi bir mesele hakkında muhtelif fikirleri dinlediği zaman en doğrusunu derhal keşfederdi. Samimi olmak şartıyla en şiddetli tenkitlere darılmadığını muhtelif tecrübelerimle bilirim. Başından sonuna kadar lekesiz, berrak, geçen bu hayat, ne yazık ki, çok kısa sürdü; fakat bu kısa hayat inkılap çocuklarına örnek olacak kadar temiz ve dolgundur!” (Köprülüzade Mehmet Fuat).
“Teselli kabul etmez bir haldeyim. Zavallı Necati ve zavallı tababet! İlâsına uğraştığın irfan alemi işte daha 36’sını doldurmadığın bir yaşta seni ölümün ifna edici kollarına attı” (Hakkı Tarık Us).
“Necati ölmüş, diye bir haber söylediler. Dünya dünya olalı, ne kürrei arz üzerinde, ne de onun üstünde herhangi bir adamın başına bu kadar müthiş bir yıldırım düşmemiştir. Haber yıldırım idi. Fakat onun mukabilinde ben daha kuvvetli: sanki, şaka! Diyen bu hakikata inanmamakla selamet bulmak isteyen ben…” (Yunus Nadi).
“Denilebilir ki, Necati ayakta, söylemekte olduğu bir cümlenin ortasında öldü. 1 Kanunusani 1929 günü hem halk mekteplerinin açılması, hem de onun gözlerinin ebediyen kapanması tarihidir. Harf inkılabının en çetin faaliyetini şefkat ve neşe ile başardıktan sonra gene aynı şevk ve neşe ile irfan seferberliğinin erguvanî bandırasını o genç pehlivan omuzlarında yüklenmiş, yürümeye –ne diyoruzkoşmaya hazırlanıyordu. Birden bulunduğu yerde dondu kaldı, ve henüz 36 yaşında idi” (Yakup Kadri).
“Necati Bey’in ölümü kadar hiçbir ölüm, bana ölümü bu kadar korkunç göstermemiştir. Bu zeybek huylu ve zeybek boylu vatan çocuğunu toprağa düşüren pençenin rüzgarı, bütün Türk elinin bağrından geçti. Onu bir kere, heyecanla bir nutuk söylerken dinlemiştim: Dağ dağa vuruyor sandımdı!” (Yusuf Ziya Ortaçgil).
“15 sene evvel İzmir’de tanıdığım haşarı ve düşünceli genç, sonraki inkılapçının bütün faziletlerine ve kuvvetlerine tamamen malikti. O çelikten yoğrulmuş gençliğin talii, alnında vazih hatlarla yazıldı. Bu güzel baht yazısında, ne ihtiyarlığın, ne romatizmanın, ne öksürüğün ne de yatakta çirkin bir ölümün lekeleri mer’i değildi. Fakat ancak kahramanların grubuna layık olan o şanlı uzviyeti, küçük bir tıbbi hata, çalıştığı sahadan erken çekilmeye mecbur etti. Ne yazık!” (Ahmet Haşim).
“O levent cüssenle hayattın, candın; Neşeydin, kudrettin ve heyecandın; Bu kara toprağa nasıl uzandın; Ölüm mü oraya koyan başını? Saymadı mı yoksa ecel yaşını?..” (Hasan Ali Yücel).
“O ne koç yiğitti gören vurulur, Karşılık gelirdi gökten o sese Derdim ki önünde diz üstü bulur Efem Azraili bir göğüslese!..” (Faruk Nafiz Çamlıbel).
Eski adıyla Sarkis Bey Adası veya Kömür Adası olarak anılan ada, 1957’de Galatasaray kulübüne satılmıştı. O dönem yapılan bir tasarım uygulaması, Allah’tan hayata geçirilmemişti.
Galatasaray Adası, İstanbul-Kuruçeşme’de kıyı dan yaklaşık 300 metre açıkta bulunan küçük bir ada. Yüzölçümü 6.900 metrekare olan adanın ilk adı ise Sarkis Bey Adası. Tarih Vakfı’nın yayımladığı İstanbul Ansiklopedisi‘ne göre Sultan Abdülmecid Vakfı’na aitken Sultan Abdülhamid tarafından hassa mimarı Sarkis Balyan’a (1831-1899) verilmiş, o da burasını düzeltip iki katlı bir köşk yaptırmış.
Mimar Sarkis Balyan’ın ölümünden sonra varislerince İstanbul deniz ulaşımında ünlü ve Osmanlı İmparatorluğu’nda kurulmuş ilk anonim şirket olan Şirket-i Hayriye İdaresi’ne kiralanan bu ada ve içindeki köşk, yıllara kömür deposu oldu. Sarkis Balyan’ın ailesi ve torunlarına ait 23 Mayıs 1945 tarihli bir tapu ve veraset kaydı Pars Tuğlacı tarafından Osmanlı Mimarlığında Balyan Ailesi’nin Rolü kitabında yayımlanmıştır. Varislere bir ödeme yapılıp yapılmadığı bilinmiyor.
‘Proje’ olarak!
1957’de Galatasaray Kulübü’ne satılan adanın üzerine bir bina yapılması planlanmıştı. Proje olarak kalan bu binanın tasarımcısı ise bilinmiyor.
1950’den sonra tüm İstanbul’da görülen imar hareketlerinden Boğaziçi sahili de nasibini aldı. Galatasaray kulübünün Bebek’te bulunan lokali, yol genişletme nedeniyle yıkıldı. Bu yıkım dolayısıyla, Şirket-i Hayriye Anonim Şirketi’nin devletleştirilmesi nedeniyle Millî Emlak İdaresi’ne geçen Sarkis Bey Adası’na (o günkü adıyla Kömür Adası) Galatasaray Spor Kulübü talip oldu.
Galatasaray Kulübü yetkililerinin verdikleri bilgiye göre adanın tapusu 1957’de o dönemin başkanı Sadık Giz tarafından 150 bin lira ödenerek satın alındı ve bu işlem 5 Temmuz 1957 tarihinde tescil edildi. Nitekim 17 Ağustos 1957 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir haberde “Galatasaray Kulübünün büyük emekler karşılığı satın aldığı Kuruçeşme Adasında kulüb tarafından yapılan muvakkat tesisler bugün saat: 17 de törenle açılacaktır. Açılışı müteakib davetlilere bir kokteyl verilecektir” denilmektedir.
17 Ağustos 1957 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan Galatasaray Adası haberi.
Adadaki tesisler, son yıllarda işletmeci ile yaşanılan sorunlar ve ülkenin bulunduğu iklime paralel birtakım hanedan heveskârlarının “bize dedemizden kaldı” iddiaları eşliğinde, adadaki tesisler kaçak yapılaşma gerekçesiyle yıkıldı. İstanbul’un ve Boğaziçi’nin en muhteşem noktalarından birini oluşturan Galatasaray Adası üzerine, 1957’den ve kulübün sahiplenmesinden sonra henüz tasarımcısını bilemediğimiz muhteşem(!!!) bir yapı planlanmıştı. İlk kez yayımlanan bu fotoğrafa bakıp, “hayata geçirilememiş olmasından duyduğumuz sevinci” #tarih dergi okurları ile paylaşmak istedik.
Baskı kalitesi ve güzel fotoğraflar, bilimsel eserler için yeterli değil. Assurlular kitabındaki temel sorun, gerçek anlamda Yeni Assur arkeolojisi bulunmaması. Bu durum editör ekibin arkeolojiye ne denli uzak olduğunu da göstermekte. Oysa ki dünyanın neresinde olursa olsun, antik bir kültür arkeolojik kimliği kadar değer kazanır ve dikkati çeker.
ASURLULAR-DİCLE’DEN TOROSLAR’A TANRI ASSUR’UN KRALLIĞI, Hazırlayan: Selim Ferruh Adalı, Kemalettin Köroğlu, Yapı Kredi Yayınları, 480 sayfa, 64.60 TL.
Meslek hayatıma Tür kiye arkeolojisinin en önemli Yeni Assur yerleşmesine sahip Bismil-Üçtepe kazıları ile başlamış bir arkeolog olarak, ülkemizde Yeni Assur dönemini tanımlamaya ve anlatmaya çalışan Assurlular: Dicle’den Toroslar’a Tanrı Assur’un Krallığı adlı kitap hakkındaki düşüncelerimi sizlere iletme hususunda ciddi zorluklar yaşıyorum.
Birkaç ay önce Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan kitap, söz konusu yayınevinin Anadolu uygarlıklarını tanıtma gayretiyle başlattığı projenin son ürünü. Bununla birlikte Assurlular kitabı üzülerek söylemem gerekir ki, büyük bir başarısızlığın da son halkasını oluşturmuş gibi görünmektedir. Son 20 yılda ülkemizde arkeoloji bilimi ile buna koşut olarak arkeoloji yayıncılığı büyük bir ilerleme ve gelişme göstermişken, Anadolu uygarlıklarını arkeolojik temelde bilmeyen, önemsemeyen ve konularında uzman olmayan editör tercihleri, Türkiye’nin tarihsel ve kültürel mirasını anlatma ve tanıtma fırsatlarını güzel resimlerden başka özellikleri olmayan “bilimsel görünümlü” fotoğraf albümlerine dönüştürmektedir.
Assurlular kitabına gelmeden, projenin önceki yayınları hakkında bazı hatırlatmalar yapmakta fayda var. Birkaç yıl önce yayımlanan Persler kitabında “sütunlu kabul salonu”, “ateşegedesi” ve “taş döşemeli kutsal yolu” ile Anadolu Pers arkeolojisinin en önemli dinsel-kültürel merkezi olan ve daha da önemlisi bu özellikleri ile bırakın İran’ı Önasya’da bile yegâne bir yerleşme durumundaki “Oluz Höyük”ün görmezden gelinerek proje dışında tutulması, sözkonusu zihniyetin bilimsel seviyesine işaret eden çarpıcı bir örnektir.
Ülkemizde Türk arkeologlar tarafından Assur, özellikle de Yeni Assur Dönemi ile ilgili ilk arkeolojik çalışmalar Mardin ve Diyarbakır illerimizde 1980’lerde başlamıştır. Eski Assurlu tüccarların Anadolu faaliyetlerini (MÖ 1950-1700) bir kenara bırakırsak, Demir Çağı Assur devletinin, yani Yeni Assur İmparatorluğu’nun (MÖ 1000-610) Anadolu’yu ele geçirme, vergi alma ve insanları esir ederek büyük imar projelerine işgücü sağlama amacıyla başlattığı askerî operasyonların MÖ 9. yüzyılda yoğun olarak yaşandığı tarihsel bir gerçekliktir. Güneydoğu Anadolu’da Dicle havzasında eyalet başkentleri ile büyük yerleşmeler kurmuş olan Yeni Assur İmparatorluğu ile ilgili arkeolojik çalışmalar başlangıcında Nusaybin-Girnavaz Höyüğü ile Bismil-Üçtepe yer alır. Bu önemli kazılardan Üçtepe’ye öğrencilik dönemimde katılmış olmam, meslek hayatım boyunca Yeni Assur arkeolojisine olan ilgimi canlı tutmama ve konu ile ilgili yayın çalışmaları yapmama vesile olmuştur. Üçtepe kazıları kadar, bu önemli arkeolojik araştırmanın başkanı olan Prof. Dr. Veli Sevin de Yeni Assur arkeolojisi için temel taşı konumundadır. Veli Sevin, Üçtepe kazıları sürecinde kaleme aldığı Yeni Assur Sanatı I. Mimarlık ile sonrasında yazdığı Assur Resim Sanatı kitapları Türkiye’de Assur arkeolojisinin başvuru kaynakları olmuştur. Türk Tarih Kurumu’nun yayınladığı ve halen de birkaç yılda bir yeniden bastığı sözkonusu kitaplar, uzun soluklu bir araştırma sürecindeki büyük bir bilimsel emeğin ürünleridir.
Assurluların surları Üçtepe Köyü, Assurluların sur duvarı kalıntılarına ev sahipliği yapmıştı.
Assurlular kitabının sayfaları çevrilmeye başlandığında doğal olarak ilk aranan isim Veli Sevin olmaktadır. Ancak ne bu isim kitapta yer almakta ne de kendisinin kaleme almış olduğu sözkonusu iki eser anılmaktadır. Bilime ve bilim insanlığına saygı seviyesini gösteren bu olay Türkiye’de editörlüğün bilimsel ahlak prensipleri içinde, bilimsel kriterler ve liyakat göz önüne alınmadan sıklıkla yapıldığına işaret etmektedir.
Baskı kalitesi ve güzel fotoğraflar dışında kitap hakkında söylenmesi gereken olumlu yönlerin başında, Yeni Assur öncesinin, yani Karum Dönemi’nin, konularında uzman bilim insanları tarafından kaleme alınmış olması gelmektedir. Kültepe (Kaneş) ve Boğazköy (Hattuş) gibi önemli Karum merkezleri, tüm yönleriyle ilgili bölümlerde okuyucuya aktarılmıştır.
Assur uygarlığının kalıntılarıYeni Assur Imparatorluğu ile ilgili arkeolojik bulgular asıl olarak NusaybinGirnavaz Höyük’ü ile Bismil-Üçtepe’de yer alır. Üçtepe Höyük’ün 1980’ler sonundaki genel görüntüsü.
Sorunlu olan bölüm ise kitapta gerçek anlamda Yeni Assur arkeolojisi bulunmamasıdır. Bu durum editör ekibin arkeolojiye ne denli uzak olduğunu da göstermektedir. Oysaki dünyanın neresinde olursa olsun antik bir kültür arkeolojik kimliği kadar değer kazanır ve dikkati çeker. Yeni Assur kültürünü arkeolojik temelde anlatamıyor olmak, kitabın temel sorunudur. Bu bağlamda Assurlular kitabına arkeoloji temel eğitimi almış bir uzman editörlük yapsaydı, Veli Sevin, Assur mimarlığı ve resim sanatı ile ilgili güncel gelişmeleri de kapsayan çok değerli yazılar kaleme alabilirdi; Yeni Assur arkeolojisinin Türkiye’deki en önemli yerleşmesi olan Üçtepe, kazının hafiri tarafından, telif sorunu yaşanmadan çarpıcı arkeolojik bulgu görselleriyle çok daha doğru biçimde tanıtılabilirdi; ülkemizin en değerli Yeni Assur arkeolojik bulguları olan ve 19. yüzyıl sonlarında British Museum’a kaçırılmış olan “Kurkh Monolitleri” her yönüyle özel bir bölümde tanıtılabilirdi; Yeni Assur dönemi yazılı belgelerinin bulunduğu nadir yerleşmelerden Girnavaz Höyüğü ile en büyük konağın açığa çıkarıldığı Mezra-ı Teleilat gibi çok önemli merkezler ayrı bölümler halinde bulgularıyla birlikte kitapta yer alabilirdi.
Assurlular kitabı için yukarıda sıralanan olumsuz örnekleri çoğaltmak mümkün olmakla birlikte, burada vurgulamak istediğim temel konu editoryal kalitenin bilimsel kriterlere ve tarafsızlığa uygun olması gerekliliğidir. Başka bir deyişle bu tür büyük projeler için tercih edilen editörler mutlaka konunun uzmanı olmalı ve meslektaşlarıyla olan sorunlarını işlerine yansıtmamalıdır.
Yapı Kredi Yayınları takdirimi alacak bir istikrarla “Anadolu Uygarlıkları” projesinin neredeyse tüm kitaplarında yaptığı editör seçimleriyle, gerçekte “başvuru eseri” olması gereken ürünlerini “coffee table book” formatında yayımlamayı başarmaktadır. Üzülerek söylemem gerekir ki bu kitap Türkiye arkeolojisine hiçbir katkı sağlamamıştır.
Polonyalı, Yahudi, topal bir kadındı Rosa Luxemburg. Bolşevik rejimini özgürlüğü kısıtladığı için eleştirmiş, “Proleter devriminin teröre başvurmaya ihtiyacı yoktur; öldürmekten nefret eder” demişti. Onu efsaneleştiren, trajik ölümü kadar çağdaşı diğer komünistlerden farklı düşünceleriydi. Alman üst ve orta sınıflarını korkuya boğan bir devrimin simgesi…
Tarih 15 Ocak 1919. Rosa Luxemburg, Berlin’de Wilmersdorf mahallesinde saklandığı apartman dairesinde bekliyor. Her an yakalanabileceğini biliyor. Yanında küçük bir valiz duruyor. İçine koyduğu birkaç kitap arasında Goethe’nin Faust’u da var. Terhis edilmiş ordudan arta kalmış eski askerler, akşam saat 9’da içeri giriyor. Topallayan 47 yaşındaki kadını alıp götürüyor. Aslında kendini bildi bileli topallıyor: Beş yaşında geçirdiği bir kalça hastalığı nedeniyle bir bacağı diğerinden kısa.
Spartacus Cephesi’ndeki arkadaşlarıyla birlikte yönetmeye çalıştığı devrimin boğulduğunu biliyor, belki de yine hapiste geçireceği yıllara hazırlanıyor. Onu tutuklayan eski askerlerden oluşan paramiliter Freikorps üyeleri, Rosa’yı karargahları olan Eden Oteli’ne götürüyor. Berlin’deki ayaklanmanın simgesi olan kadına burada hakaretler yağıyor. Ama o ne küfürlere ne sorulara cevap veriyor.
Otantik sosyalizmin sesi Rosa Luxemburg, 20. yüzyıldaki deneyimden farklı tarzda bir sosyalizm arayışı içinde olanlar için daima bir öncü oldu. Teorik mirası bugün hâlâ tartışma konusu.
Alman İmparatorluğunun kurulduğu yıl, Rus çarının uyruğu olarak dünyaya geldi, Alman İmparatorluğunun çöküşünden birkaç ay sonra yeni kurulmuş Alman Cumhuriyetinin vatandaşı olarak dünyaya veda etti. Ancak ne Polonyalı, ne Yahudi, ne kadın olmak onu ilgilendiriyordu. Genç yaştan beri sadece devrim ve sosyalizm için yaşadı. Onun kuşağındakiler için bu hedef, saçma bir rüya değildi. Devrimlerle yoğrulmuş bir çağın çocuklarıydılar; sosyalizm ise henüz denenmemiş, çok umut bağlanan bir idealdi.
Rosa’nın doğduğu Polonya, çoktan devlet olarak ortadan kalkmış, Almanya, Rusya ve Avusturya arasında bölüşülmüştü. Rosa bu üç güç arasında en acımasız rejimi sürdüren Rusya’nın payına düşen bir bölgede dünyaya gelmişti. Polonyalılar ikide bir Rusya’ya karşı ayaklanıyordu ama bu onu hiç çekmemişti. “Bağımsız bir Polonya ne işe yarar” diye düşünüyordu. Önemli olan halkların kardeşliğiydi. 1. Dünya Savaşı bittikten sonra şöyle yazmıştı: “Bugün ‘ulus-devletler’ önceki devletlerle aynı araçları, aynı iktidar biçimlerini benimsiyor ve onlar gibi fetih peşinde koşuyor”. Yahudi düşmanlığıyla mücadele de ona herhangi bir başka gruba karşı duyulan düşmanlıkla savaşmaktan farksız geliyordu: “Putumayo bölgesindeki kauçuk plantasyonlarının talihsiz kurbanları, Avrupalıların top gibi kullandığı Afrikalı siyahlar da bana aynı derecede yakın” diye yazıyordu. “Kalbimde Yahudi gettosu için özel bir küçük köşe yok: Bütün dünyada, bulutların, kuşların ve insan gözyaşlarının olduğu her yerde kendimi evimde hissediyorum”.
Bir enternasyonalist
Rosa Luxemburg Polonya doğumluydu. Ancak bu onun hem Polonya’da hem Rusya’da hem Avusturya’da hem de Almanya’da sosyalist partilerin kurulmasına yardımcı olup mücadele vermesini engellemedi. Rosa Luxemburg 12 yaşında (solda).
Rosa Luxemburg’un siyasi yaşamı bugün “feminizmin birinci dalgası” denilen kadınlara oy hakkı mücadelesine denk düşmüştü. Bu mücadeleyi “muhteşem” buluyordu ama gücünü buna harcamamıştı. Onun için işçi sınıfının mücadelesi çok daha temeldi, proleter kadınlarla “parazit” olarak nitelediği burjuva kadınlar arasında derin bir ayrım görüyordu. Ünlü feminist Simone de Beauvoir’ın İkinci Cins kitabında (1949) yazdığına göre, Rosa çirkin olduğundan, hiçbir zaman kendi imajına tapma tuzağına düşmemiş, kendini bir nesne haline getirmemişti; tümüyle özgür bir ruhtu. Aslında sonradan yayımlanan mektuplarından öğrendiğimiz kadarıyla, Rosa’nın özel yaşamı diğer kadınlardan çok da farklı değildi. Alman vatandaşı olabilmek için anlaşmalı bir evlilik yapmış, daha sonra boşanmıştı. Sevgilisi Leo Jogiches ile ilişkisindeki sorunları, karşılıklı kıskançlıkları mektuplarından izlemek mümkündü. Rosa çocuk sahibi olmak istemiş ama Leo bunu reddetmişti. Ardından yakın arkadaşı Clara Zetkin’in oğlu Kostia ile yaşadığı ilişki de pek iyi bitmemişti. Mektuplarında bu sert ve yılmaz kadının zaman zaman “normal” bir yaşamı özlediği anlaşılıyordu: “Bütün gün sakin, her şeyden uzak bir hayatı hayal edip durdum. Çok okuduğumu, çalıştığımı, gezdiğimi, buzda kaydığımı… Ne harika olurdu! Fakat bu yalnız bir rüya. Gerçekleri ve geleceği düşündüğümde büyük bir acı hissediyorum”.
Rosa’nın anısıBugün Almanya’nın değişik kentlerinde, özellikle öldürüldüğü Berlin’de, Rosa Luxemburg anıtlarını görmek mümkün.
Rosa Luxemburg, hayatta en çetin yolu seçeceğini daha 18 yaşında Zürich Üniversitesi’ne okumaya gittiğinde göstermişti. O dönemde doktora unvanı almak genç bir kadın için kolay değildi. Daha da zorunu seçti, kadınlara neredeyse tamamen kapalı bir alana, politikaya atıldı. Üstelik Polonya’da değil, Almanya’da. Belli ki iddiası büyüktü. Çünkü girdiği Sosyal Demokrat Parti (SPD) Almanya’nın başlıca muhalefet partisi ve Avrupa’nın en güçlü sosyalist örgütüydü. O sıradaki SPD’yi şimdikiyle karıştırmamalı. O zamanlar SPD işçi sınıfının temsilcisi, Marksist bir partiydi. Rosa Luxemburg, SPD’nin önde gelen teorisyenlerinden biri olduğunda, bir “kadın” olarak değil, bir lider olarak görülüyordu ve herhalde istediği de buydu.
O dönemde SPD önemli bir değişiklik geçiriyordu. Parti bölünmüştü. Sağ kanat, Marx’ın kapitalizm ve işçi sınıfıyla ilgili öngörülerinin yanlış çıktığını iddia ediyordu. Parti başkanı August Bebel, sosyalizmin parlamenter sistemin içinde kurulabileceği iddiasındaydı. Bir de Linksradikale (Sol Radikaller) olarak anılan, devrimi savunan bir sol kanat vardı. İşte Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Clara Zetkin, Franz Mehring, Karl Radek gibi isimler bu sol kanadın önderleriydi.
Parti içindeki bölünme, 1. Dünya Savaşı’yla birlikte su yüzüne çıktı ve Rosa’yı politikanın ön saflarına attı. 1914 başında Avrupa’da milliyetçilik, karşılıklı düşmanlık ve silahlanma yarışı tırmandığında, Rosa ve arkadaşları kolları sıvadılar. Rosa yaptığı konuşmalarda, yazdığı yazılarda dünyanın her yerindeki işçileri uyarıyordu: “Başka ülkelerdeki kardeşlerimize karşı bizden silahlarımızı çekmemizi bekliyorlarsa, şöyle bağıracağız: Hayır, yapmayacağız!”.
Tek kadın Dönemin sosyalist önderleri arasında tek kadın Rosa Luxemburg (üstte). Cenaze töreninde Frankfurt’ta yapılan gösteri (altta).
Sosyal Demokrat Parti, 1912’de yapılan seçimlerde oyların üçte birini alarak Alman imparatorluk meclisi Reichstag’taki en büyük parti olmuştu. Ancak 1914 yazında savaş bulutları Avrupa’nın üzerinde toplanırken, sosyal demokratlar arasında büyük bir ayrılık ortaya çıktı. Bu ayrılık 3 Ağustos 1914’te, Almanya’nın Fransa’ya savaş ilan ettiği gün, Reichstag’da yapılan savaş finansmanı oylamasında gün ışığına çıktı. Karl Leibknecht dışında sosyal demokrat milletvekilleri savaş kredilerini onayladı. Büyük bir siyasi önder olmasına rağmen, Rosa bu milletvekillerinin arasında yoktu, çünkü kadınlara henüz oy hakkı verilmemişti. Dolayısıyla Rosa, evinde oylamanın sonucunu bekliyordu. Sosyal demokratların büyük bir çoğunlukla savaştan yana oy kullandığını öğrendiğinde çöktü, hatta intihar etmek istedi ama arkadaşları onu bundan vazgeçirdi. Birkaç gün içinde Rosa Luxemburg, Karl Leibknecht ve arkadaşları Sosyal Demokrat Parti’den ayrılarak Spartacus Cephesi’ni kurdular. O sıralarda eski Roma’nın siyasi figürleri, sağcı-solcu bütün Avrupalı siyasetçilerin ilham kaynağıydı. Kurdukları örgüte bu nedenle eski Roma’nın köle isyanı önderinin adını koydular.
Savaş boyunca Rosa Luxemburg zamanını ya savaş karşıtı propaganda yaparak ya da vatana ihanet suçuyla hapis yatarak geçirdi. 9 Kasım 1918’de Kayzer’in tahttan indiği gün Breslau Hapishanesi’nden serbest bırakıldığında “Yaşasın Rosa! Yaşasın barış!” tezahüratıyla karşılaştı. Çünkü savaş sırasında Almanya’da toplumsal hava değişmişti. Yoksulluk, açlık ve yeni başlayan İspanyol gribi salgını, Alman halkını dize getirmiş, savaş bıkkınlığı dayanılmaz bir noktaya ulaşmıştı. İlk isyan askerlerin arasından çıktı, İngiltere’ye karşı bir intihar saldırısına gönderilmek istenen denizciler ayaklandı. Rosa ve arkadaşları Berlin’de Die Rote Fahne (Kızıl Bayrak) adında yeni bir gazete yayınlamaya başladılar. Spartacus Cephesi’nin işçi ve askerler arasındaki propaganda çalışması hızlandı.
Bu arada Almanya teslim olmuş ve iktidara Reichstag’daki en büyük partinin lideri olarak Sosyal Demokrat Parti Başkanı Friedrich Ebert gelmişti. Yani Spartacus Cephesi’nin Ocak 1919’da başkentte başlattığı isyan, eski partisinin iktidarına karşıydı. 5 Ocak’ta, Berlin’in sol eğilimli polis şefi Emil Eichborn’un görevinden alınması üzerine Spartacus Cephesi’nin başlattığı gösteri, bir ayaklanmaya dönüştü. Bu bir devrimin başlangıcı mıydı? Rosa’ya göre bunun için henüz erkendi, ancak yoldaşları onun gibi düşünmüyorlardı. İsyanın esas olarak Berlin’le sınırlı kaldığını, toplumun geri kalan bölümlerinden yeterince destek görmediğini fark etmediler. Almanya’nın Rus Devrimine benzer bir sarsıntı geçirmesinden korkan bütün taraflar birleşti. Terhis olan subayların kurduğu Freikorps denilen paramiliter güçler, Berlin’deki ayaklanmayı bastırmak için hükümetin onayıyla harekete geçti. Sokak çatışmalarından sonra devrimi daha tomurcuklanmadan bastırdılar. Son olarak sıra Berlin’de saklanan Spartacus önderlerine geldi.
Berlin, 15 Ocak 1919 gecesi. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht, tutuldukları Eden otelinden çıkarılıyor. Liebknecht, başkentin ünlü parkı Tiergarten’de öldürülüyor. Rosa ise otelin önünde bekleyen arabaya binmeden önce Freikorps üyelerinin dipçikleriyle yere düşüyor, arabaya taşınıyor. Otomobil Landwehr kanalına doğru gidiyor. Yüzbaşı Waldemar Pabst’ın emriyle bir asker Rosa’nın şakağına bir kurşun sıkıyor. Askerler cesede taşlar bağlayarak bir köprüden suya atıyorlar. “İhtiyar fahişe şimdi de yüzüyor!” diye gülüşüyorlar. Bu cinayetle Rosa’nın efsanesini daha da büyüttüklerinden habersizler.
Bir gün önce Die Rote Fahne‘de yayınlanan, devrimin ezilişine ilişkin son yazısında Rosa şöyle diyor: “Berlin’de ‘düzen yeniden sağlandı’! Ey aptal uşaklar! Sizin ‘düzeniniz’ kum üzerine kurulu. Yarın devrim yeniden yükselecek (…) ve bağıracak: Vardım, varım, varolacağım!.
Weimar Cumhuriyeti denilen bu yeni düzenin kumun üzerine kurulduğu doğru. Bu düzeni kuran sosyal demokratların birer aptal uşak gibi işleri bittikten sonra yokedileceği de doğru. Ama Rosa’nın öngöremediği bir nokta var. Bu iskambil kağıdından şatoyu 14 yıl sonra yıkan sosyalistlerin devrimi değil, Nazilerin iktidara gelişi…
‘Vardı, var, var olacak’ Rosa’nın Freikorps’lar tarafından öldürülüp nehre atılmadan önce yazdığı son yazısı, Alman devrimini kastederek şöyle sonlanıyordu: “Vardım, varım, var olacağım!”
BOLŞEVİK DEVRİMİ’Nİ ELEŞTİRMİŞTİ
Rosa’nın kedisi Lenin’i tırmalayınca…
Lenin ile Rosa Luxemburg uzun yıllardır tanışıyordu. Clara Zetkin’e 2 Nisan 1911’de yazdığı bir mektupta Rosa, Lenin’in kendisine yaptığı bir ziyareti anlatmıştı. “Onunla konuşmaktan zevk alıyorum, akıllı ve eğitimli” diyordu. Lenin, bir hayvan delisi olan Rosa’nın sevgili kedisi Mimi’ye hayran kalmış, övgüler yağdırmıştı. “Mimi sırtüstü yattı, çok memnun göründü ama Lenin yaklaşmaya çalıştığında, bir pençe atarak kaplan gibi hırladı”. 1917’de Rusya’da Lenin önderliğindeki Bolşevikler iktidara geldiğinde Rosa hapisteydi. Oradaki son yılını Rus Devrimi adlı bir kitap yazarak geçirdi. Bu devrime destek vermekle birlikte Bolşeviklerin kurduğu “proletarya diktatörlüğü”nü bir oligarşiye, birkaç politikacının Jakoben diktatörlüğüne benzetiyor, özgürlüğün kısıtlanmasını eleştiriyordu. Rus Devrimi ancak ölümünden sonra yayınlandı ve tartışmaya neden oldu. Lenin’in kitabın yayınlanmasını engellemek için çırpındığı söylendi. Lenin taraftarları ise Rosa’nın Bolşeviklere yönelik eleştirilerinden daha sonra geri adım attığını iddia ettiler.
KATLEDİLEN DEVRİMCİ
Karl Liebknecht de aynı kaderi paylaştı
Ocak 1919’da, gönüllü ve paralı askerlerden oluşan Alman Freikorps birlikleri yalnızca Rosa Luxemburg’u değil, Karl Liebknecht’i de öldürmüştü. Liebknecht, Berlin’de iktidarı kısa süreliğine ele geçirip bir Sovyet Cumhuriyeti ilan eden Spartacus ayaklanmasının önderlerinden ve Alman işçi sınıfının önemli figürlerindendi. Babası Wilhelm Liebknecht, Karl Marx’ın yakın çalışma arkadaşlarından ve onun ilk takipçilerindendi. Baba Liebknecht, Alman Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin kurulup büyümesinde öncü bir rol üstlenmiş ve Alman devleti ordu için bir katılım seferberliği ilan ettiğinde şu meşhur sloganı ileri sürmüştü: “Militarizme ne bir kuruş, ne de bir işçi!”
Oğul Liebknecht de babasının izinden gitti. 1914’te 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde, işçiler arasında “Marksizm’in Papası” olarak çağrılan Karl Kautsky’le birlikte Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin ulusal vekilleri savaş kredileri lehine oy kullanırken, kendisi savaş kredileri aleyhine elini kaldıran biricik sosyalist oldu. Meclis kürsüsünden Alman militarizmini yerden yere vuran söylevleri ile fabrikalardaki fısıltı gazetesinin konusu haline geldi Liebknecht. Ancak bu fısıltı gazetesi fabrikalarla sınırlı kalmayacak, cephelere de yayılacaktı. Neden? Çünkü Liebknecht’in, Avrupa halkları birbirlerine karşı silahlara sarılırken, Berlin meydanında yaptığı o meşhur konuşması ülke ülke yayılıyordu: “Askerler; silahlarınızı karşı cephedeki kardeşlerinize değil, generallerinize çevirin! Asıl düşman ülkenizin içindedir!”
Ünlü dünya şairi Nâzım Hikmet’e ait kimi şiir ve dizeler, Rus arşivlerinde ilk kez açığa çıkarıldı. 1920’lere tarihlenen bu eserler, şairin erken dönemine ve Rusya’daki devrimin ilk yıllarındaki heyecana tanıklık ediyor. Nâzım’ın Türkçede yayımlanan kimi şiirlerinde de, ilk yazıldığı versiyonlarına kıyasla farklılıklar izleniyor. Ünlü şairin peşinde bir arşiv yolculuğu…
Nâzım Hikmet, 19211928 yılları arasında ki 6-7 aylık bir dönemi saymazsak, SSCB’de yaşamıştı. Genç bir üniversite öğrencisi olan Türk şair, Rusça bile konuşamadığı o dönemlerden itibaren Sovyetler’de adından bahsettirmeye başlamıştı. Şiirleri Türkçe ya da Rusça, Sovyet dergilerinde yayımlanmış, kitapları çıkmış, basında ondan sözedilir olmuştu. Bu süreç 1930’ların başında da devam etti.
Bu yayınların ciddi bir kısmı o günden bugüne ulaşmadı ve basıldıkları sayfalarda kaldı. Hatta şiirlerinin birçoğu Türkiye baskılarında değişikliğe uğramış, azımsanmayacak sayıdaki dize şiirlerden çıkarılmıştı. Hatta şiirlerinden biri, hiçbir şekilde tekrar yayımlanmadı.
“Kızıl Şark” dergisinin 4-5 nolu sayısının kapağı, künye sayfası ve dergide Nâzım’ın şiirinin basıldığı sayfa.
Bilinmeyen şiir
Nâzım’ın Sovyetler’deki ilk şiirleri, Moskova’da Arap harfleriyle Türkçe basılan Kızıl Şark dergisinde çıkmıştır. Bu popüler bilim, siyaset ve edebiyat dergisinin amacı Türk kökenli işçi ve köylülerine anlaşılır ve sade bir dille Marksizmi anlatmak, Doğu’da Komintern’in fikirlerini yaymak, millî ve sömürgeler sorununun teori ve pratiğini incelemek ve Doğu’daki millî bağımsızlık hareketlerine ve proleter devrimci güçlere dikkati çekmektir. Derginin Moskova, Petrograd, Bakû, Kazan, Ufa, Tiflis, Taşkent, Batum, Erivan, Petrovsk, Vladikafkaz, Simferopol, Gence, Aşkabat, Buhara, Nalçik, Batalpaşinsk, Türkiye ve İran’daki Rus ve Türk devrimci ve komünist basınının çalışanlarının katılımıyla çıktığı ifade edilmiştir.
Merkezî Şark Neşriyatı tarafından Moskova’da basılan derginin Ocak-Şubat 1923 tarihli 2-3 no’lu sayısında Nâzım’ın “2000 Senesinin Sanatkârlarına” başlıklı şiiri yer almıştır. Bu şiir, sağlığında Nâzım’ın herhangi bir kitabına girmemiştir. Ölümünden sonra yayınlanan eserlerinde ise eski yazıdan dolayı yanlış okumadan kaynaklı olabileceği düşünülen farklılıklar vardır. (Bu ve bundan sonraki karşılaştırmalarda esas alınan baskı Kaynakça’da gösterilmiştir.) Türkiye baskısındaki “Şarkın ‘Futurist abidesi’ yükselen meydanlarda” dizesindeki “Şark” ifadesi yanlış okunmuştur. Doğrusu “say” (emek, iş, çalışma) olmalıdır. “Yüzlerle içindeyiz” dizesi ise “Bu zelzele içindeyiz” olmalıdır. Ayrıca Türkiye’deki baskısından farklı olarak dergide şiirin sonuna Moskova’da yazıldığı notu düşülmüştür.
Derginin bir sonraki sayısında Nâzım’ın bir şiiri daha yayımlanır. “Kahrolsun ‘Anarko-Sendikalistler’!!” başlıklı şiir, ne Türkiye’deki basımlarda ne de Sofya’daki Türkçe baskısında bulunmaktadır. Tamamını burada sunduğumuz şiir, elimizdeki bilgilere göre Kızıl Şark dergisinden sonra ilk defa okuyucuyla buluşmaktadır.
Şiirinin çıktığı ilk kitap
Nâzım Hikmet’in SSCB’de diğer bir şiiri Kreml (Kremlin) isimli bir kitapçıkta yayımlanır. Bu kitapçık, 1923 yılında Merkezî Şark Neşriyatı tarafından Moskova’da eski Türkçe 3000 adet basılmıştır. Merkezî Şark Neşriyatı, Milliyetler Halk Komiserliği’ne bağlıdır ve kitapçık yayınevinin Azerbaycan seksiyonu tarafından çıkarılmıştır. (Azerbaycan seksiyonu, aynı sene Tevfik Fikret’in şiirlerini de yayımlamıştır.)
Kitapta üç şairin “Kremlin” temalı üç farklı şiiri vardır. Kitapçık, Nâzım’ın 1923’te kaleme aldığı “Kremlin’e Mukaddime” şiiriyle başlar. Ardından Nuşirevanzade’nin “İran Kesri ve Kremlin”, en sonda da Lahuti’nin “Kremlin” şiirleri yer alır. Bu üç ismin de yukarıda bahsi geçen Kızıl Şark dergisinde yazı ve şiirleri yayımlanmıştır. Kitabın kapağına ise “Kreml” başlığının dışında Lahuti’nin Farsça şiirinin birinci ve ikinci dörtlüklerinin ilk iki dizesi konulmuştur.
Nâzım Hikmet’in bu kitapçıktaki şiiri, Türkiye’de “Lahuti’nin ‘Kremlin’ine Mukaddeme” başlığıyla bilinmektedir. Şiirin Moskova ve Türkiye baskıları arasında bir fark bulunmamaktadır.
“Kreml” kitabının ön ve arka kapakları.
Lahuti ve Nuşirevanzade
Abulkasem Lahuti (G. Lahuti-1887-1957), İranlı devrimci bir şairdir. 1917-1921 arasında İstanbul’da yaşamış ve Pars isimli Fransızca ve Farsça bir dergi çıkarmıştır. 1922’de Tebriz’de (İran) başlattıkları bir isyanın bastırılmasının ardından Sovyetler Birliği’ne kaçmış ve hayatının sonuna kadar da orada yaşamıştır. Nâzım, şiirinin yayımlandığı ilk kitapta birlikte yer aldıkları Lahuti ile aynı mezarlıkta (Novodeviçiy Mezarlığı) yatmaktadır.
Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin ile Ankara yolunda, Kastamonu, 1921. (Samiye Yaltırım Albümü)
Kitapta şiiri bulunan diğer bir isim Ziynetullah Nuşirevanzade (Nevşirvanov), Ufalı bir Tatardır. 1. Dünya Savaşı öncesinde Türkiye’ye gelip İstanbul Üniversitesi’nde okumuştur. Rusya’da Sâkin Türk Tatarlarının Haklarını Müdafaa Cemiyeti yöneticilerinden olan Nuşirevanzade’nin 191517’de Türk Yurdu dergisinde birçok makalesi yayımlanmıştır. Komünizmi 1919’da benimsemiş, 1920 Ağustos’unda Anadolu’ya geçerek Hafî Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi olmuştur. Sonradan merkez komitesi üyeliğine seçilmiştir. Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nın (THİF) kurucu ve yöneticileri arasında yer almış, parti programını hazırlamıştır. TBMM Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi’nde Rusça mütercimi olarak çalışmış, ayrıca Sovyet elçiliğinde de görev yapmıştır. THİF’in kuruluş Beyannamesi’ni imzalamakla elçilik kurallarını çiğnediği gerekçesiyle Sovyet elçiliğindeki görevine son verilerek ülkesine geri gönderilmesine karar verilmiştir. Bu arada 1921’deki THİF davasında 15 yıl hapis cezasına çarptırılmış, Eylül 1921’de çıkan özel afla özgürlüğüne kavuştuktan sonra eşiyle birlikte Nisan 1922’de Sovyet Rusya’ya geri dönmüştür. Nâzım, Lahuti ve Nuşirevanzade’nin yolları bu kitapta bir kez daha kesişmiştir.
Rusça yayımlanan ilk şiir
Nâzım Hikmet’in 1923’te SSCB’de yayımlanan diğer bir şiiri ise “Meyerhold Tiyatrosu’na” olur. “Meyerhold’a” başlığıyla S. Tretyakov tarafından Türkçeden çevrilen ve altında “Doğu Halkları Komünist Üniversitesi: Nâzım” imzası bulunan şiir, haftalık Zrelişa (Gösteri) dergisinin 1 Mayıs 1923 tarihli sayısında basılmıştır. Bu, Nâzım’ın Rusça yayımlanmış ilk şiiridir. Sovyet gösteri sanatları dergisi, Meyerhold’un 25. sanat yılı dolayısıyla sayfalarında Lunaçarskiy’in, Troçki’nin, Sovyet devlet ve sanat kurumlarının mesajlarının yanında Nâzım Hikmet’in şiirine de yer vermiştir.
Nâzım, bu şiiri kısa bir süre önce 2 Nisan 1923 günü Bolşoy Tiyatrosu’nda düzenlenen Meyerhold’un 25. sanat yılı gecesinde Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KUTV) temsilcisi olarak sahneden coşkuyla Türkçe okumuş ve ardından S. M. Tretyakov, Rusça çevirisini sunmuştur.
Aynı şiir, o sene “Nâzım” imzasıyla ve “Yaşasın Meyerhold!” başlığıyla V. E. Meyerhold’un 20. yönetmenlik, 25. oyunculuk yılı dolayısıyla basılan bir derleme kitapta da yer almıştır. Kitapta KUTV’da hoca olan Ahmet Cevat (Emre)’ın da bir yazısı bulunmaktadır. “Meyerhold Tiyatrosu” başlıklı yazıda Ahmet Cevat, bu tiyatro anlayışının Türk ortaoyunuyla benzerliklerini ele almaktadır.
Lahuti, Nâzım’la aynı mezarlıkta yatıyor. (Novodeviçiy Mezarlığı, Moskova)
Hakkında çıkan ilk yorumlar
Aynı yıl sanat-edebiyat dergisi Gorn’da, Sovyet tiyatro adamı A. V. Fevralskiy’in (19011984), “B. Vasilyev” imzasıyla yazdığı bir yazıda Nâzım Hikmet’e değinilmiştir. “Batı’nın Devrimci Sanatı (Komintern Üyeleriyle Sohbetten)” isimli yazıda “Türkiye” başlığı altında şu satırlar yer almıştır:
“Şimdi Moskova’da Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde öğrenci olarak bulunan yoldaş Nâzım, genç Türk şairleri arasında büyük bir ilgi çekiyor. Şiirleri, kavramsal bakımdan son derece özgün. Ses uyumundan (fonetik) özellikle de kendi yarattığı sözcüklerden geniş ölçüde yararlanıyor. Kısa, vurgulu cümleler.”
Diğer taraftan Nâzım’ın o yıllardaki tiyatro çalışmaları da Sovyet basınına yansımıştır. Pravda gazetesi dahi Nâzım’ın sahnelediği oyunun haberine sayfalarında yer vermiştir. Gazetenin 12 Mart 1924 tarihli sayısında çıkan “Türk ajitasyon gösterisi” başlıklı haber şu şekildedir:
“12 Şubat’ta Kalyayev Krasnopresnenskiy Bölge Tiyatrosu’nda Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi öğrencilerinin Türkiye’deki gericiliğin paralı askerleri tarafından haince öldürülen, başta Suphi yoldaş olmak üzere 16 Türk komünistinin anısına düzenledikleri bir gece gerçekleşti. Gecenin resmî bölümünden sonra, Türk tiyatro topluluğu, üyelerinden Nâzım yoldaşın, üzerinde tüm toplulukça çalışılmış ve V. Meyerhold Tiyatrosu çalışanı Ekk yoldaş tarafından sahnelenen bir piyesini sergiledi. Oyunun ilginç bir kurgusu var. İlk sahnede, komünist yoldaşların 28 Ocak 1921’de bir gemi sintinesinde katledilmeleri veriliyor. İkinci sahnede komünist bir yeraltı matbaası ve hafiyelerin buraya baskını ve üçüncü sahnede, (bir İstanbul sokağında), polisin 28 rakamını taşıyan her şeyi izlemesine bağlı olarak bir dizi inanılmaz ve kimi zaman gülünç olaylar. Dördüncü sahnede, şu ya da bu biçimde 28 rakamıyla ilişkili insanların yargılanmasını ve tüm mahkemeyi gerçek bir komünist gösterinin kaplamasını izliyoruz. Oyun, ulusal giysilerle sahnelenmiş. Sahneye konuş biçimi yalın. Pek çok başka milliyetlerin temsilcilerinden oluşan ve bu bakımdan büyük çoğunluğu Türkçe bilmeyen seyirciler, yine de büyük bir ilgiyle izlediler ve oyundan etkilendiler.”
Bu oyunun metni ne yazık ki günümüze kalmamıştır.
Herhangi bir kaynak göstermemekle birlikte Kemal Sülker’in anlatımına göre Nâzım’ın Azerbaycan’da, özellikle Bakû’de yayımlanan dergilerde (1927) Türkçe şiirleri de çıkmış, dört-beş dergide ve kitapta Türk şaire övgüler yazılmış, resimlerine de yer verilmiştir.
Aziz Nesin ise ölümünün ardından şair üzerine Alman Neues Deutschland gazetesi için kaleme aldığı “Büyük Şairimiz Nâzım Hikmet” başlıklı yazıda o döneme dair şunları belirtmiştir:
“Nâzım, Moskova’daki üniversite çevresinde pek çabuk tanındı, sevildi. Ünü, üniversite çevresinden sanatçılar çevresine taştı. Şiirleri beğeniliyor ve Nâzım Hikmet topluluklar önünde şiirlerini okuyor, alkışlanıyordu. Türkçe yazdığı şiirlerini Alimof adındaki Azerbaycanlı Rusçaya çeviriyor ve bu şiirler Moskova’daki dergilerde yayınlanıyordu.” (Yazının Türkçe daktilo metni için bkz. Rusya Edebiyat Sanat Devlet Arşivi (RGALİ) fond 2250, liste 1, dosya 454, yaprak 7)
Ziynetullah Nuşirevanzade, eşi Cemile Hanım ve çocuklarıyla. (TÜSTAV Arşivi Görsel-İşitsel Fonu)
Güneşi İçenlerin Türküsü
Ancak Nâzım’ın ilk kitabı 1928’de Azer Neşr tarafından Arap alfabesiyle Bakû’de basılacaktır: Güneşi İçenlerin Türküsü. 3000 tirajlı kitaptaki şiirler, daha sonradan biri (“Kom-Genç” Birliklerine) hariç şairin Türkiye’deki eserlerinde de yer bulmuştur. Fakat bunlar karşılaştırıldığında belirli bölümlerin Türkiye’deki basımlardaki şiirlerden çıkarıldığı veya bazı eklemeler yapıldığı veya bazı yerlerin değiştirildiği görülmektedir.
Bütün bu değişiklikler, Nâzım hayattayken çıkan Türkiye baskılarında yapılmıştır. Bunların da farklı gerekçeleri olduğu düşünülebilir. Bir kısmı beğenilmeyip, bazıları hukuki gerekçelerle (komünizm propagandası vs.), bazıları değişen fikirler sebebiyle (konstrüktivizm gibi) şair tarafından çıkarılmış olabilir. Belki bazılarının Türkiye’ye gelirken asıllarının kaybolmuş olması veya SSCB’den döner dönmez tutuklanması sırasında kaybetmesi de olasılıklar arasında sayılabilir.
Nâzım’ın “Yaşasın Meyerhold!” başlıklı şiirinin yayımlandığı “Meyerhold” kitabının kapağı ve şiirin yer aldığı sayfa, 1923.
Kitapta, bahsi geçenler dışında şu şiirler de yer almıştır: “Veda”, “Onbeşlerin Kitâbesi”, “Grev”, “Aydınlık”, “Aydınlıkçılar” ve “Komsomol”.
Türkiye’ye dönüş ve TKP muhalefeti
“Güneşi İçenlerin Türküsü”nün kapağı, 1928 ve Nâzım Hikmet’in “Güneşi İçenlerin Türküsü” kitabında kullanılan fotoğraf.
Nâzım bu kitabın çıkışını gördü mü bilemiyoruz. Çünkü dünya komünist hareketinde “sola doğru bir sıçrayış” oluşturan Komintern 6. Kongresi’ni izledikten sonra 1928 Temmuz’unda sınırı Laz İsmail (Marat, İ. Bilen) ile birlikte gizlice geçerek Türkiye’ye dönmüştür. Nâzım’ın daha Türkiye’ye yeni ısınmakta olduğu günlerde, 1929 ilkbaharında TKP, 1927 Tevkifatı’ndan sonra oluşmuş Muvakkat Merkez Komitesi üyelerinin de içinde yer aldığı yine büyük bir tevkifata uğramış ve zaten dağınık haldeki parti tümden başsız kalmıştır. İşte bu koşullarda, KUTV’da oluşmuş yoldaşlıkları, yakınlıkları çerçevesinde
Nâzım Hikmet, Azerbaycanlı halk ozanı Süleyman Rüstem’le, Moskova, 1928. (Aziz Nesin Arşivi)
Nâzım da TKP’de Komintern 6. Kongresi’nin estirdiği yeni rüzgâra uygun olarak biçimlenen muhalefet örgütlenmesinin içinde yer alır. 1934’te Moskova’da yapılan TKP Merkez Komitesi Genişletilmiş Dış Büro Toplantısı’nda, “polisçi Troçkist muhalefete katıldığı gerekçesiyle” de partiden ihraç edilmiştir. (Nâzımlara karşı Troçkist suçlaması, Troçki’nin şahsına ya da örgütüne bağlı olmak ya da “Tek Ülkede Sosyalizm” siyasetini reddetmek anlamından ziyade gevşek anlamıyla bir kötüleme sözü, bir çeşit ajan provokatörlük olarak kullanılmıştır.) TKP Merkez Komitesi Politik Büro üyesi Marat Yoldaş’ın (İsmail Bilen) verdiği bilgiye göre, 1935 yılında TKP Politik Bürosu bu kararı feshetmiştir.
Ancak bu süreçte dahi Nâzım’ın kitapları ve şiirleri SSCB’de yayımlanmaya devam etmiştir. Sovyet basınında Nâzım’ın şiirini öven yazılar çıkmıştır.
İlk Rusça kitap
Nâzım’ın SSCB’de ilk Rusça kitabı ise 1932’de, şair artık Türkiye’deyken, Stihi (Şiirler) başlığıyla Moskova’da yayımlanacaktır. Kitapta şairin “Piyer Loti” (“Şark-Garp” başlığıyla), “Neftin Cevabı”, “Şair”, “Güneşi İçenlerin Türküsü”, “Seyahat Notları” (“Nefte Doğru” başlığıyla), “Yalnayak” (“Anadolu’nun Hasreti” başlığıyla) ve “Orkestra” (“Yeni Sanat” başlığıyla) şiirleri yer alır.
Lev Nikulin’in portresi. (Ressam: Y. P. Annekov, 1929)
Nâzım’ın Şiirler kitabındaki şiirlerinin çoğunluğunu şairin yakın arkadaşları olan Eduard Bagritskiy (1895-1934) ve Nikolay Dementyev (19071935) birlikte çevirmiştir. Her iki isim de kitabın çıkmasından birkaç yıl sonra hayata veda edecektir. Kitaptaki iki şiirin çevirisi ise V. Bugayevskiy’e aittir. Çevirilerinde şiir lerin Bakû’de basılan Güneşi İçenlerin Türküsü’ndeki uzun halleri esas alınmıştır. Ancak kitapta, özellikle de “Seyahat Notları”nın çevirisinde Nâzım Hikmet’in önceki basımlarında yer almayan ve ona ait olmadığı anlaşılan bazı dizelere rastlanmaktadır. Çevirmenlerin tahminen anlamı daha iyi vermek adına, özgün metinde hiçbir şekilde bulunmayan, klasik bir çeviri sınırını aşan bazı dizeler, benzetmeler, ifadeler vs. ekledikleri görülmektedir.
Diğer yandan kitapta herhangi bir sunuş yazısı da bulunmamaktadır.
Nâzım Hikmet’in 1932’de Moskova’da basılan “Stihi” (Şiirler) kitabının kapağı.
Sovyet basınında Nâzım
Nâzım’ın bu kitabından alıntılar da Sovyet basınının sayfalarında yer bulmaya başlar. Türk edebiyatının Claude Farrère ve Pierre Loti’lerin oryantalizminden kurtuluşunu ele alan “Türk Edebiyatının Yıkılan Putları” başlıklı bir yazıda, Nâzım’ın bu kitabındaki “Piyer Loti” şiirinden dizeler aktarılarak örnek gösterilmektedir. 12 Mayıs 1932 tarihli Literaturnaya Gazeta‘nın (Edebiyat Gazetesi) birinci sayfasında çıkan makalenin yazarı Y. Galperin, “genç Türk şair Nâzım Hikmet”in şiirinin ardından şu satırlarla sözlerine son vermiştir:
“Bu şekilde Türkiye’de siyasi ve kültürel devrim, Türk edebiyatında da değerlerin yeniden ele alınmasına yöneldi. Eski putlar, Loti ve Farrère putları da yıkıldı. Artık taklitçi olmayan, yeni, millî bir edebiyat doğdu ve gelişiyor ve bu yeni edebiyatta, yukarıdaki dizelerin gösterdiği gibi, bambaşka, taze ama kimi zaman da kuzey rüzgârı esiyor.”
O dönemde Nâzım, Sovyetler’de artık adından yavaş yavaş bahsettirmeye başlamıştır. Sovyet yazar, şair ve gazeteci Lev Nikulin (1891-1967), 1933’te İstanbul’a geldiğinde Darülbedayi’de Muhsin Ertuğrul’u da ziyaret eder. Muhsin Ertuğrul’un çalışma odasında Nâzım Hikmet’le de karşılaşır. Nikulin’in ifadesiyle Türk şairin geniş omuzları, parlak zekâsı, aydınlık kafası ve güçlü sesi odayı kaplamıştır. Sovyet yazar, bu sesi tüm gücüyle iki kez duymuştur, ancak şairin şiirlerinin özel gücünün ve tınısının farkına varmıştır. Nikulin, şiirlerinin ritmini ve içeriğini kendilerine yakın bulmakta ve Mayakovskiy’in devrimin başlarındaki dönemine benzetmektedir. Nikulin’e göre Nâzım’ın şiirlerini çevirmeye gerek yoktur, çünkü insanlığın yeni çağının savaşçı ruhuyla ortaya çıkan bu şiirlerin manası anlaşılmakta ve ritmi hissedilmektedir.
Nikulin, 1935 yılında basılan, sıcağı sıcağına kaleme aldığı Türkiye izlenimlerinde Nâzım’a dair sözlerini şöyle sonlandıracaktır:
“Belki de onun şiirleri bizi bir de Hazar’dan ve Hazar’ın dalgalarının kırılmasından bahsettiği için mutlu ediyordu ve bunu memleketten uzakta Boğaziçi kıyılarında dinlemek hoştu.”
Sovyet yazar, seneler sonra Nâzım’ın ölümünün ardından da Türk şairle 1933’teki bu ilk buluşmasını anımsayacaktır. Nikulin, onun boyuna, azametine, altın sarısı saçlarına, güçlü, genç sesine ve enerjik jestlerine dikkat çekmiştir. O zaman Rusçası daha iyi olmadığından Fransızca sohbet etmişlerdir. Daha sonra birlikte Kadıköy’e geçmişler ve bir İstanbul yayınevinde çalışan bir kadın edebiyatçıya gitmişler, Nâzım orada da şiirlerini okumaya devam etmiştir. Nikulin, küçük ve mütevazı bu dairedeki gecenin unutulmaz olduğunun altını çizer. Sovyet yazar, orada bulunan çok sayıdaki gencin, belki de daha sonra Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanının kahramanları olduğunu düşünür.
Nâzım Hikmet, SSCB’den dönüşünde annesi ve kız kardeşiyle, 1924. (Fotoğraflarla Nâzım Hikmet, Cem Yayınevi, İstanbul, 1989)
Diğer taraftan Nikulin’in İstanbul’da buluştuğu eski Osmanlı diplomatlarından 1850 doğumlu şair Rasin’den Nâzım’la ilgili güzel sözler duymak çok hoşuna gitmiştir. 80 yaşını aşmış olan Rasin, Nâzım’ı Türk şiirinin “umudu ve yıldızı” olarak nitelendirmiştir. Birçok farklı konulara değindikleri sohbetlerinin, Nikulin’e göre, en güzel tarafı yaşlı Türk şairin yeniyi reddetmemesi ve devrimci Nâzım Hikmet’in yeteneğine ve mizacına gereken değeri vermesidir. Sovyet yazarın ifadesiyle Rasin, gençlerin yeni fikir arayışlarına hak vermiş ve yeni dönemin şairini kabullenerek klasik şair, bilgeliğini ve zamanın ruhunu anladığını göstermiştir.
1933’ün Kasım ayında cumhuriyetin 10. yıldönümü dolayısıyla Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Halk Komiserliği’nin (Bakanlığı) Görsel Sanatlar Kurumları İdaresi’nin yayın organı Sovyetskoe İsskustvo (Sovyet Sanatı) gazetesinde çıkan “Yeniden Doğan Ülkenin Sanatı” başlıklı yazıda da Nâzım Hikmet’e şu sözlerle değinilmiştir:
“Türk edebiyatının ve sanatının en sol kanadında ise şair Nâzım Hikmet durmaktadır. O, Türk çevrelerinde Türk Mayakovskiy’si olarak anılıyor. Şiirinin kendine özgü şekli ve melodisi ve eserlerinin zengin içeriği onu Türkiye’nin öncü şairi yapmaktadır”.
Üç yeni şiir çevirisi
Nâzım’ın bu dönemde şiirlerinin çevirileri yayımlanmaya devam eder. Uluslararası Devrimci Yazarlar Birliği’nin yayın organı İnternatsionalnaya Literatura (Uluslararası Edebiyat) dergisi, 1934 senesindeki 2 no’lu sayısında Türk şairin üç şiirine sayfalarında yer verir: “Bu Yazı Uzun Seneler Dünya Emperyalizminin Şarkta Kanlı Bekçiliğini Yapan Çarlık Rusyasının Ne Suretle Öldüğüne Dairdir”, “Haber” ve “Portatif Karyola”.
Şiirleri Türkçeden D. Magazanik ve M. Mihaylov çevirmiş, Georgiy Şengel ise çevirilerin üstünde çalışmıştır. Dergide Nâzım ise şu şekilde tanıtılmıştır:
“Nâzım Hikmet, büyük Türk şairi. Kitleler tarafından anlaşılan diliyle, şiirinin müzikalliğiyle, parlak tarzıyla ve devrimci temalarıyla dikkat çekmektedir. Nâzım Hikmet, Türk edebiyatının bir nevi Mayakovskiy’sidir. Ülkede [Türkiye’de] oldukça popülerdir. Onun ekolüne V. Nail, İsmet Hüsnü vd. dâhil edilebilir”.
Burada bahsedilen ilk isim Nail V. (Vahdeti) Çakırhan’dır (1910-2008). Kemal Tahir ise Fatma İrfan’a gönderdiği farklı mektuplarda İsmet Hüsnü’nün Nâzım Hikmet’e ithaf ettiği Bir Yıldız Aktı isimli kitabının toplatıldığından ve onunla ortak bir kitap yazacaklarından bahsetmektedir.
Dergide hemen Nâzım’ın şiirlerinin ardından, Türkiye’de kadın hakları savunucularından edebiyatçı Şükûfe Nihal (Başar)’ın (1896-1973) da “Celaliye Köyü’nde İki Gün” başlıklı öyküsü yayımlanmıştır.
Nâzım’ın, tespit edebildiğimiz kadarıyla bundan sonra Sovyet basınında ismi, 17 Ocak 1938 günü tutuklandığında geçecektir. 26 Ocak 1938 tarihli İzvestiya gazetesi, Nâzım’ın tutuklanmasını birkaç satırla haber verecektir: “Ünlü Türk şair Nâzım Hikmet, komünizm suçlamasıyla İstanbul’da tutuklandı. Gazetelerin bildirdiğine göre Hikmet’le ilgili mahkeme Ankara’da görülecek”.
Artık bundan sonra Nâzım Hikmet’in adı ve eserleri, tutukluluğunun uzamasıyla da dünya çapında ve SSCB’de özgürlük ve barış mücadelesiyle birlikte daha sık anılacak ve hapishane duvarlarını aşarak yeryüzünün her köşesinde yankılanmaya başlayacaktır.
NOT: Eski Türkçe metinlerin okunmasındaki katkılarından dolayı Musa Sarıkaya’ya teşekkür ederim.
KAHROLSUN “ANARKOSENDİKALİSTLER”!!
Kısalıyor git gide merkezle muhit arasındaki boşluk! Artık beş parmağı dağınık bir tokat değil düşman! Demir muştasında sıkılmış bir yumruk inmek üzere beynimize!!. Yoldaş gözet kendini düşman merkezileşiyor!! Eğer sen merkezileşmesen bir kağıt külah gibi ezer kafatasını!. Merkeze yoldaş zafer için merkeze!! Kahrolsun “Anarko-Sendikalistler”!! 9 Mayıs – Moskova
Nazım’ın şiirleri, kimi zaman şairin bilgisi dahilinde kimi zaman ise siyasi gerekçelerle değişti, değiştirildi. İşte Güneşi İçenlerin Türküsü’nün Türkiye baskılarında ilk halinden farklılıklar taşıyan veya tamamen çıkarılan mısralar.
Nâzım Hikmet’in 1928 yılında Bakû’de yayımlanan Türküsü başlıklı kitabıyla Türkiye baskıları karşılaştırıldığında, Tür Güneşi İçenlerinkiye’de yayımlanmayan ve şiirlerden çıkarılan yerler şöyledir. Türkiye baskısında yapılan az sayıdaki eklemelere işaret edilmemiştir:
Bakû baskısında “Güneşi İçenlerin Türküsü” şiiri, Türkiye’deki baskılardan farklı olarak “Mukaddime: ‘Gayemin yolcularına’”, “Türkü” ve “Hitame” başlıklı bölümlere sahiptir.
Türkçe baskılarda “Bir Hintlinin Ağzından” başlıklı şiir, Bakû baskısında “SSSR ve Şarklı” başlığıyla geçmektedir. Şiirde “Haydi uzat kollarını,/beni kucaklasana!” dizelerinin ardından gelen aşağıdaki bölüm Türkiye’deki baskıda yer almamıştır:
“Ey!. Gönülde onu, görmek arzusunu, sıla hasreti gibi derinlediğim!. Ey! Kıvrımları kalbi saran türkülerini anamın sesi gibi dinlediğim!. Ey!. Asya güneşleri gibi kırmızı sıcak bayrakların sıtmalı rüyama giren!. Kahramanlarının adı kan içinde şaha kalkan elleri yada getiren, ey beni bir ihtilal gibi feryada getiren diyar!. Gözümde bir pul etmez artık ne yer ne yar!. Şimale akan rüzgârlarla aşmışım Asya’nın yollarını, ulaşmışım sana!. Haydi uzat kollarını, beni kucaklasan a!..” Aynı şiirde “Ben onların/dolu dizgin feryadıyım!..” dizelerinden sonra gelen şu bölüm de Türkiye’deki baskılarda bulunmamaktadır: “Geldim senin eşiğine, ihtilalin beşiğine, gözlerime nur istiyorum, şuur istiyorum!..” Şiirin son iki dizesi ve tarih ve yazılan yere dair düşülen not, Türkiye baskılarında mevcut değildir: “Oraya tez dönmeliyim, orda kızıl gömleğimle görünmeliyim!. 1925 Türkiye”
“Açların Gözbebekleri” şiirinin Bakû baskısında “1921 açlığına” şeklinde bir alt başlık bulunmaktadır. Ayrıca şiirin sonuna Türkiye baskısından farklı olarak “Moskova” ibaresi de düşülmüştür.
Türkiye baskılarında “Sanatkâr Heyecanı” olarak bilinen şiir, Bakû baskısında “Heyecanımız!” başlığıyla geçmektedir. Aynı şiirde “Onu kuvvette tekamül gibi yükselttik!.” dizesinin ardından gelen şu dizeler Türkiye baskısında yoktur: “Şimdi o bizim, o bizim şuurumuzun oğlu!” Ayrıca şiirin sonuna Türkiye baskısından farklı olarak “Moskova” ibaresi de düşülmüştür.
Türkiye baskılarında “Gözlerimiz” ismiyle bilinen şiir, Bakû baskısında “Müşterek Zahmet” olarak adlandırılmıştır. Bu şiirde bazı dizelerin yerleri değişmekle birlikte, bazı kelimelerin yerine başkalarının tercih edildiği (kelek-kabak gibi), bazı fiillerin farklı çekildiği de görülmektedir. İşaret edilen değişiklikler dışında iki baskı arasındaki en büyük fark “Müşterek zahmetin şah eserini yakan,/onu bücür bırakan/istismar ateşini” dizelerinin Türkçe baskıda “Ve gözlerimizi yakan/gecenin ateşini” halini almasıdır. Bakû baskısında bu şiirin Moskova’da yazıldığı da sona not olarak düşülmüştür.
“1923 Almanya İnkılâbını Beklerken” şiirinde “yeniden can bulacak mı Karl Libkneht?…” dizesinin ardından gelen “Avrupa yüceliyor!.” dizesi Türkiye baskılarında yoktur. “Yayından Fırlayan Ok” şiirinin Bakû baskısındaki alt başlığı “Dünya hareketi tarihine” şeklindedir. Türkiye baskısında şiirin şu son dizeleri ve yazıldığı yer de bulunmamaktadır: “Dede tarih yayı veren, biziz geren, uçan ok ki, kavgamızdır, kuş misali!. Hedef kurtuluş misali!. Türkiye 1925”
“Berkley” şiirinde ise Bakû baskısındaki “Kalın etten vücuduyla senin dışında değil miydi” dizesi, Türkiye baskısında “Senin dışında değil miydi” şekline dönüşmüştür. Aynı şiirde “Dinle Berkley!./dinlemesen de olur,” dizelerinden sonra gelen “bizimkiler dinlesin,” dizesi Türkiye baskısında yoktur. Diğer yandan Türkiye baskısındaki “Toprakdaki saltanatın” dizesi, Bakû baskısında “Toprakdaki sınıf-ı saltanatın” şeklindedir. Bakû baskısında şiirin yazıldığı yer olarak “Moskova” notu da düşülmüştür.
Türkiye baskılarındaki “Mektup” şiiri, Bakû baskısında “‘Maksim Gorki’ye Açık Mektup” olarak geçmektedir ve şiirin hemen başındaki şu satırlar Türkiye baskısına konmamıştır: “Benim için Lenin… Büyük Petro, Lomonosof ve sairleri gibi Rus tarihinde her zaman ani bir surette doğan adi korkunç ve biraz efsanevi insanlardan biridir… Benim için Lenin bir efsane kahramandır… … Lenin haricen tıpkı balığın pullarla olduğu gibi kelimelerle muhattır… … Lenin bir akşam Moskova’da madam ‘Paşkova’nın’ evinde Bethoven’in sonatlarını dinlerken… … ‘Kapri’ balıkçıları Lenin’e bir ehemmiyet-i mahsusa atfetmişlerdi…’ (Maksim Gorki’nin Aydınlık mecmuasının 18 Şubat 925 tarihli 31 numorosunda Burhan Asaf tarafından nakledilen “Bir İnsan” isimli makalesinden…)”
Bu şiirde geçen “bogatır” kelimesine Bakû baskısında bir dipnot düşülmüş ve “Rus halk efsanelerinin kahramanlarına verilen isim” denilmiştir. Türkiye baskısında böyle bir dipnot yoktur.
Türkiye baskısındaki “Ustamızın Ölümü” şiirindeki “Ses”, “Yankı” ve “Yankının Yankısı” bölüm başlıkları, Bakû baskısında “Seda”, “Aksi Seda” ve “Aksi Sedanın Aksi Sedası”dır. Bakû baskısında geçen “Okuyun yüksek sesle!.” ve “Okuyun!.” dizelerine de Türkiye baskısında yer verilmemiştir.
Türkçe baskılardaki “Kalbim” şiirinin adı, Bakû baskısında “On Beş Yara: On beşlerimize”dir. Şiirdeki “kanlı bir yaprak gibi çarpıyor,” dizesi Bakû baskısında “kanlı kızıl bir yaprak gibi çarpıyor,” şeklindedir. Şiirin Türkiye’de yazıldığı da not olarak düşülmüştür.
Bakû baskısındaki “Anadolu: 1920 seyahat notlarından” başlıklı şiir, Türkiye baskılarında “Yalnayak” ismiyle yayımlanmıştır.
Türkiye baskılarında “Piyer Loti” başlığıyla yayımlanan şiir, Bakû baskısında “Şark – Garb: ‘Esir Şark’ın kurtuluş gününe” ismini taşımaktadır. Şiirin “Hatta sen!/sen/Piyer Loti!..” dizelerindeki ikinci “sen” Türkçe baskıdan çıkarılmıştır. Şiir 1925’te Türkiye’de yazılmıştır.
Nâzım’ın Bakû baskısındaki “‘Kom-Genç’ Birliklerine” başlıklı şiirine Türkiye’deki hiçbir baskıda yer verilmemiştir. Şiirin sadece son beş dizesi, “Komsomol” şiirinin altında “***” işaretiyle ayrılarak ve “Moskova 1922” notuyla birlikte Türkiye baskısında bulunmaktadır. Şiir, aynı şekilde Nâzım Hikmet’in Sofya’daki toplu eserlerinin 1. cildine de girmiş, daha sonra 2. cildin arkasında yer alan 1. cilde ilişkin Yanlış-Doğru Cetveli’nde bir önceki ciltte şiirin sadece birkaç dizesinin çıktığı belirtilerek tamamına yer verilmiştir. Ancak Bakû baskısındaki şiir ondan da uzundur. Şiirin tamamı, burada yayımladığımız gibidir.
Türkiye baskılarındaki “İzmir’den Akdeniz’e Dökülen ve Yakında Bombay’dan Hint Denizi’ne Dökülecek Olan Emperyalizmin Şarkı Saran Duvarı Hakkında Yazılmıştır.” başlıklı şiir, Bakû baskısında “O Duvar” ismiyle yayımlanmıştır ve “Maarif ve Medeniyet Mecmuası’ndan” notu düşülmüştür. Şiirde “Orda,/o duvarda,/o duvarın dibinde/ bizimkilerin bağlandı kolları.” dizelerinin hemen öncesinde gelen “Komünistlerin kurşunlandığı duvar” dizesi ve “ölüm şuaı satan kimyager,” dizesinden sonra gelen “kuru kemik kafası, kurşun ‘çelenkli’ meçhul asker,” dizesi Türkiye baskısında mevcut değildir.
“Cevap” şiirinde ise Bakû baskısındaki “Komünist demek:/Adımlarını tarihin akışına/uyduran/temelleri çöken bugüne vuran/yarını kuran/kahraman/demektir” dizeleri, Türkiye baskısında “Biz,/adımlarını tarihin akışına uyduran/temelleri çöken emperyalizmi vuran,/yarını kuranlarız.” halini almıştır.
Bakû baskısında “Yanardağ” şiirinin 1925’te Türkiye’de yazıldığı notu da düşülmüştür.
“Yangın” şiirinde ise “A….h!” dizesinden sonra gelen “Gece sallanıyor, yer sallanıyor,/fener sallanıyor,/fenerde hastaların gözleri yanıyor!.” dizeleri Türkiye baskısından çıkarılmıştır. Şiir, ayrıca 1925’te Türkiye’de yazılmıştır.
“Gövdemdeki Kurt” şiiri, Bakû baskısına göre 1922’de Moskova’da yazılmıştır. Türkiye baskısında ise farklı bir şekilde sadece “1924” ibaresi vardır.
“Şairin Bir Dakika Tembelliği” şiirindeki “Dumandan atlara binmiş dumandan süvariler:/Eridiler!.” dizeleri Türkiye baskısında “Dumandan süvariler eridiler..” şeklindedir. Ayrıca şiirin son dizeleri, Bakû baskısında “boş fıçılar gibi boş oturanları/kürenin derdini süpürenlerin/hizmetine.” şeklindeyken Türkiye baskısında “boş fıçılar gibi boş oturanları” ifadesi geçmemektedir.
Türkiye baskılarında “Rodos Heykeli” başlığını taşıyan şiirin Bakû baskısındaki ismi “Ölüm-Vazife: Hasta iken”dir. Bakû baskısında “Moskova 922” notu düşülmüşken Türkiye baskısında 1923 senesine işaret edilmektedir.
Türkiye baskısındaki “Orkestra” şiiri Bakû baskısında “Yeni Sanat” ismiyle üç bölümden oluşmaktadır: “Seda”, “Aksi Seda”, “Aksi Sedanın Aksi Sedası”. Şiirde “başladı orkestram” dizesinden sonra gelen “Ona/kommuna/maestro!.” dizleri Türkiye baskısında yoktur. Ayrıca Bakû baskısında şiirin 1922’de Moskova’da yazıldığı notu düşülmüşken, Türkiye baskısında 1921 olarak belirtilmiştir.
“Şair” başlıklı şiirde “Fakat asıl/şah eserime/ başlamak için” dizlerinin ardından Bakû baskısında “‘Konstruktivisto – Marksist’ romanıma başlamak için” dizesi gelirken, bu dize Türkiye baskısında çıkarılmıştır. Bakû baskısına göre şiir Moskova’da 1922’de yazılmıştır. Türkiye baskısı ise 1923’e işaret etmektedir.
Bakû baskısında Türkiye baskısından farklı olarak “Ayağa Kalkın Efendiler!..” şiirinin bir de altbaşlığı vardır: “Burjuva sanatkarlarına”. Şiirin İstanbul’da yazıldığı da sadece Bakû baskısında ifade edilmiştir. Türkiye baskılarındaki “Seyahat Notları” şiirinin Bakû baskısındaki adı “Nefte Doğru”dur ve “Yolculuk notlarından” alt başlığına sahiptir. Hemen altına şu not düşülmüştür: “Düşünen beyni Moskova ise ülkemizin Taze kan dağıtan kalbidir Bakû!..”
Bakû baskısında “Bir baş uzandı omuzumdan pencereye/genç bir kadın başı,” dizelerinin ardından “sarı saçlı, mavi gözlü bir komsomolka başı…” dizesi gelmektedir. Bu dize, Türkiye baskısından çıkarılmıştır.
Yine Bakû baskısında “gömleklerimiz reçine kokuyor/reçine…” dizelerinin ardından Türkiye baskısında olmayan şu dizeler vardır: “Akıyor tarlalar iki yandan suları altın ışıklı bir nehir gibi, bu altın sularda yükseliyor zaman-zaman fabrikalar yekpare bir şehir gibi… Beyaz duvarlı, saman damlı köyleri geçiyoruz. Toprak çanaklarda kaynamış süt içiyoruz. Köylü çocuklar bağrışarak düşüyor peşimize! “Day Gazet!. [Gazete ver!]. Day Gazet! Day Gazet! Day!” Bu ses yalvarmıyor, emr ediyor bize: Day Gazet!. Day!… Bu ses, İsa’nın köşesine Lenin’in resmini asan Rus köylüsünün sesi!. Bu ses, kara toprağın üstünde nefes alan, dirilen sarı saçlı, mavi gözlü dev ölüsünün sesi!… Bu gün ikinci günü yolculuğumuzun. Menzile bir gün daha yaklaştık. Menzile yaklaştıkça bana günler uzun geliyor, yollar uzun…..” Aynı şiirde “ölçmek istiyorlarmış gibi geçtiğimiz yolu…” dizesinin ardından Bakû baskısında Türkiye baskısında olmayan şu dizeler gelmektedir: “Dışarda, uzaklarda, yükseliyor, dumanlı başı karlı “Kazbek”in! Bol ağaçlı tarlalarda biçilmiş ekin. İnce belli kısraklar, kokluyor çayırları. Yeşil rengin envai ile işlenmiş ipekli bir halı gibi Kafkas kırları…” Aynı şiirde “Oturmaktan uyuşan/vücudumla gerindim!…” dizelerinin ardından gelen şu dizeler Türkiye’deki baskılarda bulunmamaktadır: “Gök yüzü renkli rüyalarla dolu bir uyku gibi, durgun ışıklı koyu mavi bir su gibi içimde bir ses diyor ki: Bak bu suya!. Yıldızların altında yat uykuya!… Yükseldikçe fakat kumların üzerinden yağlı bir neft kokusu, dağılıyor gözlerimden bu yorgun yaz uykusu!…” Şiirin Türkiye baskısında 1929 yılında yazıldığı ifade edilirken, Bakû baskısında “1927 ‘Moskova-Bakû’ yolu” ifadesi geçmektedir. Zaten kitap da 1928 yılında basılmıştır.
Dünya Savaşı’nın bitişinin üzerinden 100 yıl geçti. Cephelerde zaferler kazanıldı, hezimetler ve kayıplar yaşandı, 500 binden fazla asker şehit oldu. Peki temel hatalar neydi? Daha önemlisi neden bu kadar çok ve tayin edici hata yaptık? Nitekim Mustafa Kemal Paşa, Nisan 1920’de savaşın yönetim tarzını eleştirmiş, buna karşın Osmanlıların savaşa girmeme şansı olmadığını açıklamıştı. 1. Dünya Savaşı’nda Türk komutasının kritik hataları.
1. Dünya Savaşı’ndaki hatalarımızın bedelini bu gün ödemeye devam ediyoruz, daha da ödeyeceğiz. Şayet savaşı daha iyi yönetseydik, barışı da daha iyi yönetirdik. Ne var ki, aynı zamanda çok çalkantılı bir ihtilaller ve darbeler döneminden geçiyorduk ve devlet aklı “sürekli istikrarsızlık”tan nasibini almıştı.
Nerelerde hata yaptığımızdan çok, niçin hata yaptığımız daha değerli bir bilgidir. Elbette, 1914-18 mücadelesini yürütenleri bugünün bakışıyla eleştiremeyiz. Onlar çaresizlik duygusu ve sayısız endişe içerisinde ve biraz da yitirilen vatan topraklarını geri almak umuduyla savaşa girdiler; bu süreçte her gün ellerindeki olanakları çok aşan durumlar için karar aldılar. Amacımız, hasbelkader aramızdan çıkan liderleri yermek ya da aklamak değildir. Ne var ki, o dönemin daha basiretli yöneticileri arasında da birçok karar ve uygulamayı hatalı bularak eleştirenler vardı ki, Mustafa Kemal bunlardan biridir. Zaten eleştirel bir bakışa sahip olmasaydı, alnı ak bir şekilde ortaya çıkıp Millî Mücadele’yi yönetemezdi.
İttifak komutanları1. Dünya Savaşı’nda İttifak komutanları Enver Paşa ve Kaiser II. Wilhelm.
Herhangi bir savaşın iyi yönetilmesi öncelikle askerî otoritenin siyasi otorite tarafından yönlendirilmesine bağlıdır. En temel eksiğimiz buydu. 1908 İhtilali’nden sonra ülkeyi yöneten kadrolar çok yetersiz, tecrübesizdi. Hemen ardından Girit ve Bosna meseleleri; Yemen, Arnavutluk, Makedonya, Lübnan, Adana ve daha birçok yerde isyanlar; 1911’de Trablusgarp Savaşı; ertesi yıl da büyük Balkan felaketi meydana geldi. Yönetim, nefes alamadan sürekli yumruk yiyen bir boksör gibiydi. Bu ortamda devletin ve ordunun yeniden toparlanması için bir sürenin geçmesi gerekirdi. Ordunun, yeniden örgütlenme sürecinin tam ortasında büyük bir savaşa girilmesi hiç iyi olmadı. Bu kurumun Enver Paşa’nın yönetiminde olması ise onun stratejik akıl eksikliğini tamamlaması gereken komuta-kontrol mekanizmalarının çalışmasını engelledi. Kaldı ki, büyük ülkeler hiçbir zaman tüm sorunların çözümü için bir veya birkaç kişinin dehasına (bunun olduğu varsayılsa bile) güvenmemek gerektiğini bilir, bunun için kurumlar oluşturur. Sivil ve askerî otoritenin tekleşmesi ise ölümcül bir durumdur.
1. Hata: Savaş kararı ve tepeden inmecilik
Savaşa girme konusu, devlet kademelerinde müzakere edilmesi ve meclislerde karara bağlanması gereken bir konudur. Osmanlı Devleti’ni savaşa sokan antlaşmayı Enver ve Talat’ın dışında sadece Sadrazam Sait Halim ve Meclis Reisi Halil Bey biliyordu. Bahriye Nazırı Cemal Paşa ve Maliye Nazırı Cavit dahil, hükümet üyeleri ve yönetimdeki İttihat ve Terakki’nin diğer liderleri iş bittikten sonra haberdar oldular. Ayrıca savaş boyunca devletin izleyeceği politikanın belirlenmesi için siyasi, idari veya askerî kurumlarımızda müşterek veya bağımsız herhangi bir çalışma yapılmadı. Berlin büyükelçimiz Mahmut Muhtar Paşa bile çoğu halde gelişmelerin dışında bırakıldı. Bu, savaş kararlarının daima müzakereyle alındığı Osmanlı devlet geleneğinin dışında bir tepeden inmecilikti.
Osmanlı genelkurmayındaki en değerli subaylar da Alman Generali Bronsart von Schellendorf’un komutası altında herhangi bir karara itiraz edemez hale getirildi. Halbuki devlet geleneği sürdürülse, Almanlar ile daha kapsamlı müzakere edilebilir, İtilaf saldırısı kaçınılmaz hale geldiğinde de savaşa daha fazla hazırlık yapılmış olarak girilebilir, ortak komutanlıklar belli protokollere bağlanabilirdi. Enver Paşa şüphesiz kötü niyetli değildi ama bu işi layıkıyla yürütecek kapasitesi yoktu. Son kararı tek adam verirse, daima daha çok hata yapılır. Mustafa Kemal 1921’in en karanlık saatlerinde bile Meclis’te günlerce müzakere açmış, sürekli yetki yenilemiş, bu işleri herhalde keyfinden yapmamıştı.
Irak cephesi
Nisan 1918’de IrakKerkük’ün 70 km güneyinde Tuzhurmatu cephesinde esir düşen Osmanlı askerleri.
2. Hata: Alman çıkarlarına teslim olmak
Rusya ve İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne saldırı hazırlığında olduğu ve savaşın kaçınılmazlığı kabul edilse bile, Sarıkamış ve Kanal’daki umutsuz saldırılarda ve Avrupa cephelerinde yitirdiğimiz asker ve malzeme ile çok daha iyi savunma yapabilirdik. Baştaki her iki taarruz da coğrafi koşulları ve eldeki olanakları hesap etmeden planlanmış olup, yegane amaçları mümkün olduğu kadar çok İtilaf birliğinin Avrupa’daki ana cephelerden buralara çekilmesi idi. Ancak, bunlar dahi çok daha az kayıpla daha etkili şekilde yapılabilirdi. Sarıkamış’ta iki kolorduyu dondurucu soğukta dağa sürmek yerine, bu hareket iyi donatılmış iki tugay ile daha büyük başarı şansı elde eder, en azından aynı sayıda Rus birliğini meşgul ederdi. Burada Enver ve Hafız Hakkı’nın Napoléon kompleksine girerek gözlerini hırs bürüdüğü şeklindeki yorumlara itibar etmeyebiliriz ama, bir binbaşıdan başkomutan vekili, bir diğerinden de 3. Ordu komutanı yapılması koşullara rağmen kabul edilebilir bir şey değildir.
Kanal’da ise askerleri uyduruk teneke sallarla karşıya geçerken biçtirmek yerine, savunmada kalıp Kanal’ın top ateşiyle baskı altına alınması pekala mümkündü ve düşünülmemiş de değildi. Ancak bu uygulanmadı, çünkü amaç oraya daha fazla İngiliz birliği çekmekti. Çekildi de; ama bunlar sonuçta hücuma geçerek Osmanlı cephelerindeki tayin edici zaferlerini kazandılar.
Kudüs’te Türk esirler 9 Aralık 1917’de Kudüs’ü ele geçiren İngilizler burada yüzlerce Türk askerini esir almıştı. (Bkz. #tarih, 43. sayı)
3. Hata: Savaş planlarının tehdide göre yapılmaması
Balkan Savaşı’nın başındaki 43 piyade tümenimizin 14’ü ile büyük Edirne garnizonu tamamen dağılmış, 22 tümen de çok kayıp vermişti. Kısacası 1914 Ağustos’unda savaşa girme kararı verilirken, 38 tümen (2’si bağımsız), 14’ü sıfırdan olmak üzere yeniden toparlanıyordu. Böyle bir ordu ile savaşa girmeden önce her gün önemlidir. Keza, savaşın başındaki her üç cepheye (Kafkas, Irak ve Filistin) kısmen demiryoluyla kısmen de hayvan gücüyle ulaşım yapılıyordu. İkmali çok zor olan bu cephelerde menzil teşkilatı ile asker sayısının uyumlu bir şekilde arttırılması, birliklerin ikmali kolaylaştıracak şekilde kademeli olarak yerleştirilmesi daha uygun olurdu.
Hele en çok mevcudu olan 3. Ordu yarı aç durumdaydı. Ancak, bu üç cepheden ikisinde acil tehdit yokken hücuma geçilmiş, acil tehdit olan Irak cephesi bu nedenlerle güçsüz bırakılmış, İngilizlere rahatça hazırlanacakları bir alan terkedilmiştir.
Çanakkale’de yüksek kayıplarKötü planlanan ve uygulanan 19 Mayıs 1915 saldırısında şehit düşen Türk askerleri.
4. Hata: Eldeki ihtiyatın Avrupa’da israfı
İtilef Devletleri Çanakkale’den çekildikten (Ocak 1916) sonra Trakya’da oluşturulan ihtiyatlardan Kafkasya, Irak ve Filistin cephelerine sevkedilebilecek 12 tümen bulunmaktaydı. Eldeki en iyi ve sıcak muharebe görmüş askerlerden oluşan ve bir daha elde edilemeyecek olan bu güçle, sözkonusu üç cephemizde denge kurabilirdi. Ne var ki Enver, Almanlara yaranmak için bu gücün yarısını Avrupa’daki Alman cephelerine gönderirken, geri kalan altı tümenin Anadolu’ya intikalinde de savsak davranıldı. Halbuki Doğu Anadolu’da 3. Ordu ve Irak’ta 6. Ordu, İtilaf Devletleri’nin yeni taarruzları karşısında çok kritik durumda kalmıştı. Kaldı ki, Enver Galiçya’ya gönderilecek 19. ve 20. Tümenlerin en seçkin askerlerden hazırlamasını emretmişti. Aynı emir Romanya’ya gönderilecek 15. ve 25 Tümenlerden oluşan 6. Kolordu için de tekrarlandı. Yıl sonunda bu kuvvete 26. Tümen eklendi. Nihayet 46. ve 50. Tümenlerden oluşan 20. Kolordu da Makedonya’da savaşa tutuştu. Böylece kendi cephelerimiz çökerken, en güçlü yedi tümenimiz Avrupa’da savaşa tutuşmuştu.
Mustafa Kemal 1917’de Enver’e “Devletin Türk kanını Almanlar için akıtırken en azından Bulgarlar kadar kıskanç olması gerektiğini” söylemiştir. Ancak Enver,Almanların bu taleplerine boyun eğmekle kalmamış, iki tümen daha vermeyi teklif etmişti. Türkiye’nin cephelerini daha fazla zayıflatmak istemeyen Alman komuta heyeti bunu nazikçe geri çevirdi. Bu arada Rus ve İngiliz taarruzları başlayıp elde ihtiyat kalmayınca Enver 1917 başında birliklerin geri gönderilmesini istedi ama Almanlar her üç cephede de bu kuvvete “şiddetle ihtiyaç olduğunu” söyleyerek reddettiler. Halbuki bu sırada Makedonya ve Romanya cepheleri sükuna kavuşmuştu.
Enver Mart ayında talebini tekrarlayınca 46. ve 26. Tümenlerin dönmesine izin verdiler ama bunlar daha yola çıkmadan İngilizler Bağdat’a girmiş, buradaki birliklerimiz kuşatılıp imha olmaktan güçlükle kurtulabilmişti. Geri kalan birliklerin de çoğu savaşın son yılına girildikten sonra dönebildi. Bu arada Almanlar Filistin cephesine adı “Asya Kolordusu” olan bir birlik gönderdiler ama hiç değilse bir tümen beklenirken, bunların ancak bir tugay büyüklüğünde olduğu görüldü.
3. Ordu perişan oldu Yanlış kararlar ve ağır kış koşulları Sarıkamış’ta ağır bir zayiata yol açmıştı.
Osmanlı askerî tarihine baktığımız zaman, yardımlaşma prensibinin birçok durumda ihmal edilmiş olduğunu görürüz. Rus ilerlemesine karşı Doğu cephesinde kurulmasına karar verilen 2. Ordu’nun toplanması 1916 yılında o kadar gecikmeli bir şekilde yapıldı ki, büyük kayıp vermiş olan 3. Ordu uzun süre tek başına kalarak birçok bölgeyi düşmana terketmek zorunda kaldı. Erzurum, Erzincan ve Trabzon yitirildi. Çanakkale’den sonra, Trakya’daki büyük yığınaktan gönderilecek olan tümenlerin sevkine hemen başlanabilirdi ama kış sonuna kadar beklendi ve yaz sonuna kadar tamamlanamadı.
Kritik Haziran ve Temmuz günlerinde, 2. Ordu’nun intikal etmiş ve harekata hazır bazı birlikleri genel karşı taarruz için bekletilirken, 3. Ordu tek başına perişan oldu. Ağustos ayında 2. Ordu taarruza geçtiği zaman da 3. Ordu’nun kıpırdayacak hali kalmamıştı; bu nedenle istenilen ilerlemeyi yapamadan aşırı kayıp verdi. 2. Ordu’nun hazır birlikleri en azından kısmi bir taarruz yapsa 3. Ordu hiç değilse son yenilgilerden korumuş olacaktı ve onlar muharebe ederken de daha rahat ilerleyebilecekti. Ayrıca 2. Ordu taarruzları birbirini desteklemeyen eksenler üzerinden sürdürülünce başarısızlığı garantilenmiş oldu. Yani, burada hem stratejik hem de operatif prensipler can alıcı şekilde ihmal edilmiştir.
6. Hata: İran’a gönderilen kolordu ve Bağdat’ın yitirilmesi
Kuttülamare’de tecrit edilen İngiliz tümeninin esir edilmesini takiben, İngilizler Irak’ta çok büyük yığınak yapmaya başladı. Ulaşım hatları, nehir gemileri, taze gıda üreten tesisler oluşturdular. Buna rağmen Enver, İran üzerinden Doğu’ya ilerleme emelleri içerisinde, Irak’taki 6. Ordu’nun iki kolordusundan birini, yani 13. Kolordu’yu buraya gönderip yeni bir dert kapısı açtı. Bu nedenle 18. Kolordu İngiliz kuvvetleri karşısında yalnız kalarak Bağdat’tan çekilmek zorunda kaldı.
Kaldı ki en iyi birlikler 13. Kolordu’ya verilirken, en yıpranmış olanlar da 18. Kolordu’ya bırakılmıştı. Halbuki Irak cephesinde ilerleme eksenleri az çok belli olduğu için, iki kolordunun birbirlerini desteklemek suretiyle Bağdat’ı savunması mümkündü. Şayet savaşın sonuna kadar İngilizleri Bağdat’ın güneyinde tutabilsek, Musul ve havalisini korumak için elimiz güçlenirdi. 13. Kolordu Hamedan’a kadar ilerledi fakat daha ileri gidemedi. Kış boyunca zorlukla ikmal alarak oyalandı; Irak’ta durum kötüleşince 1917 başında geri çağırıldı. Rus ve İngiliz birlikleri tarafından kuşatılmadan çekilmeyi başardı ama iş işten geçmişti.
Irak-TuzhurmatuIrak-Tuzhurmatu cephesinde İngilizlere esir düşen Türk askerler.
7. Hata: Birlik kuruluş ve dağılımındaki hatalar
Bir ordudaki büyük birlikler kayıp verseler dahi, gelenekleri, kalan kadroları ve savaş tecrübeleriyle yeni birliklerden daha verimli olurlar. Bağdat’ı geri almak üzere yapılan kötü ve siyasi amaçlı reorganizasyon çerçevesinde 7. ve 8. Ordular kurularak eldeki birlikler yeniden düzenlendi. Bu ordular Irak’ta hiç faaliyet göstermedi ve Filistin’e kaydırıldı. Bu sırada piyade tümenleri sürekli lağvediliyor, yenileri oluşturuluyor bunlar farklı kolordulara gönderiliyordu.
1918 yazında 3., 6., 7. ve 8. Ordulardaki 29 tümenden biri hariç, hepsi eksik kadroluydu. Öyle ki, son muharebelerde, 7. ve 8. Orduların toplam gücü kağıt üzerinde 12 tümendi ama gerçekte hepsi normal kadrolu birer alaya ancak denk olup, bunlara verilen “Yıldırım Ordular Grubu” ismi sadece imajdan ibaretti. Halbuki tayin edici muharebenin burada yapılacağı pekala biliniyordu. Bu dört ordunun tertiplenmesi, Enver’in Kafkasya ve İran hayallerinin sone ermediğini gösteriyordu; öyle ki eldeki tümenlerin 11’i, Rusların savaştan çekilmesine rağmen Doğu Ordular Grubu emrine verilmiş, İngilizlerin sürekli ilerlediği Mezopotamya’da ise sadece altı tümen bırakılmıştı. Hazar ve Tebriz hedeflerine ilerlenirken güneyde yeni felaketler meydana gelecekti. İran yaylalarındaki birlikler geri çağrılacak ama gene vaktinde dönemeyeceklerdi.
8. HATA: FİLİSTİN’DE HATALI TERTİPLENME
Filistin cephesinde Allenby geldikten sonra İngilizler hem daha sıkı hazırlandı hem de ezici kuvvet üstünlüğü sağladılar. Osmanlı cephesi sağ cenahından denizden bombalanırken, çöl tarafından da çevrilip kuşatılacaktı. Kaldı ki, esas cephede muazzam bir topçu bombardımanı Türk siperlerini hallaç pamuğu gibi attı ve İngiliz süvarileri ile uçakları da buna katılınca birliklerin yarısı daha ilk hücumda imha edildi. Halbuki İngiliz üstünlüğü bilindiğine göre, bu cephede örtme birlikleri bırakılıp, zaten alay gücüne inmiş diğer tümenleri kademeli olarak kuzeye çekmek, Lübnan dağlarında doğal engellerin arkasında mevzilendirmek, bu sırada diğerlerine kuzeye çekilme şansı yaratmak gerekirdi. Türk birlikleri gergin bir ip gibi ileride dizilince cephe derhal parçalandı ve bir daha toparlanamadı. İngilizler 8. Ordu karşısında 7 kat, 22. Kolordu karşında ise 14 kat kuvvet üstünlüğü sağlamışlardı.
Sonuçta 10 tümen ve Kurtuluş Savaşı’nda sahip olduğumuzdan daha fazla malzeme, vasıta ve ağır silahlarımız elden çıkacak; Mustafa Kemal İskenderun yakınlarında cepheyi sadece yedi tümenin kalıntılarıyla sabitleştirmeye çalışacaktı.
9. ve Temel Hata: Komuta birliği ve savaş stratejisi olmayışı
Böyle büyük bir ölüm-kalım savaşını bırakın, küçük bir operasyon bile strateji ve komuta birliği gerektirir. Operasyonlara nasıl başlanacak, nasıl yürütülecek, eldeki imkanlar ne yönde kullanılacak, işlerin ters gitmesi halinde ne yapılacak? Osmanlı Devleti Avrupa’da savaş başladıktan sonra bu konularda bütünlüklü bir yaklaşıma, yani stratejiye asla sahip olmadı. Savaş günü gününe idare edildi. Zaten devlet üst yapısı bu konuları tartışmaya elverecek bir halde değildi. Bunun sonucunda eldeki olanaklar çok kötü kullanıldı ve birçok halde israf edildi.
Operasyon sahaları birbirini destekleyecek yerde engel oldular. Enver’in İran ve Kafkasya takıntısı ile Avrupa’ya gönderdiği tümenler, ordu gücünün toplamda dörtte birini ana cephelerden uzaklaştırdı. Bunun hem bize bir yararı olmadı hem de birçok cephemiz çöktü.
Ayrıca Almanların Türkiye’ye müstakbel bir sömürge, en azından etki alanı olarak bakmaları, değerli Türk komutanları etkisiz kıldı. Kritik kararlar çoğu zaman Almanlara bırakıldı. Örneğin Sanders’in Çanakkale’de, Falkenhein’ın ve gene Sanders’in Filistin’deki tertiplenmeleri hatalıydı. Bu sırada ikmali binbir zorlukla yürütülmeye çalışılan ve savaşın sonucuna (psikolojik faktör hariç) hiçbir tesiri olmayan Medine Savunmasının sona erdirilip, Arabistan ve Yemen’deki dört tümenin Filistin’de kuzey ve doğuya doğru kademelendirilmesi askerliğin gereğiydi. Filistin gittikten sonra Medine zaten savunulamayacak, buradaki birlikler esarete düşecekti. Keza, savaşın sonunda birliklerin çok üstün güçler karşısında kendilerini koruyabilmeleri için gerekli çekilme planları yoktu. Özellikle Almanların savaşı kaybetmekte olduğu belli olduktan sonra buna özellikle önem verilmesi aklın gereğiydi.
Ezici üstünlük 7. ve 8. Ordular Irak’ta hiç faaliyet göstermedi ve Filistin’e kaydırıldı. İngilizler 8. Ordu karşısında 7 kat, 22. Kolordu karşında ise 14 kat kuvvet üstünlüğü sağlamışlardı…
10. Diğer Hatalar:
Yukarıda değinilenlerin dışında en temel faktör Osmanlı kaynaklarının zayıflığıdır. Devlet besleyebileceğinden, giydirebileceğinden, donatabileceğinden daha fazla askeri silah altına aldı. Toplamda 501.091 askerimiz şehit oldu, hayatını kaybetti (Dr. Kemal ÖzbayTürk Asker Hekimliği ve Asker Hastaneleri Tarihi). Toplam zayiatımız bu rakamın en az üç katıdır. En başta açlık ve hastalıktan ölümler sonucunda birliklerde toplu firarlar yaygınlaştı. Bazı birlikler firarilerin takibine ayrılmak zorunda kaldı. Böylece çok asker alalım dendikçe, eldeki asker sayısı azaldı. Halbuki daha az mevcutlu ama iyi bakımlı ve donanımlı birliklerle savaş çok daha iyi yürütülebilirdi. Ne var ki asker sayısı o dönemde dünyadaki tüm orduların takıntısı idi ama, belki Rusya hariç, hiçbir ülkede insan gücü bizdeki gibi israf edilmedi. Kaldı ki Rusların nüfusu ve ekonomik olanakları bizden çok daha fazlaydı. Ayrıca, savaş boyunca ülke iç emniyet cephesi de sağlam tutulamadı. İsyanlar orduya ve ülkeye askerî ve siyasi olarak büyük zarar verdi.
Mustafa Kemal’in Enver’e Mektubu
Mustafa Kemal daha 1917’nin 20 Eylül tarihinde Enver’e bir mektup göndermişti. Bir kopyasını da Talat’a ulaştırdı. Mektupta Almanların savaşı yitirdiklerini, esas cephenin Filistin olduğunu, Kafkasya ve Irak’ta tayin edici savaşların olanaksızlığını gösterdi. “Bağdat cephesine İngilizler demiryolu ve gemilerle cephane yığarken, develerle ikmal edilecek bir taarruzu düşünmek bile doğru değildir” diyerek şöyle devam eder: “Askerî politikamız bir savunma siyaseti ve elimizde bulunan kuvvetleri ve tek eri sonuna kadar saklama siyaseti olmalıdır”. Daha sonra Almanların Arabistan’ı kendi sömürgeleri haline getirmek için yaptıklarına, Araplara dağıtılan altınların Osmanlı borcuna yazıldığına, Türk kanını kendi çıkarları için sonuna kadar kullandığına değinir. Şu ifadesi çok önemlidir: “Almanları idare etmek gibi sebepler ve amiller, vatan çıkarlarının gerektirdiği açık ve kesin şeklin verilmesine engel olmaz kanaatindeyim. Hayat ve ölüm meselelerinde olsun, karar vermekten mahrum bulunduğumuzu sanmıyorum”. Öte yandan Mustafa Kemal, 1920’nin Nisan ayında Meclis’in açılışından bir gün sonra yaptığı konuşmada, savaşın yönetim tarzını eleştirmekle birlikte, Osmanlıların savaşa girmeme şansı olmadığını da ayrıntılarıyla açıklamış ve savaş sırasındaki kötü yönetimin cezalandırılmasının adalet ilkeleri çerçevesinde yapılması gereğine dikkati çekmiştir.